23 Kasım 2008 Pazar

İNSAN KANI SUDAN UCUZ!




Demir Bilgin / demir.bilgin@yahoo.dk



"...Bu, Osmanlı’dan bizlere geçen ”öldürme ve kan akıtma” mirasıdır. Osmanlı tarihine bir bakın; Osmanlı sülalesinde eceliyle ölen herhangi bir sultan var mı? Yok. Gerçekte Osmanlı düzeni, ”baba, kardeş ve oğul” katliamlarıyla dolu olan bir düzendir..."

Türkiye’de insan kanı sudan ucuzdur. Türkiye’de çocuk kanı sudan çok daha ucuzdur. Mardin’in Kızıltepe ilçesinde, 21 Kasım 2004’te, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz’ı öldüren polisler hakkında beraat kararı verilmesi, bunun açık bir örneğidir. Bu örnek tek değildir.

12 Eylül 1980’de Kenan Evren başkanlığındaki generaller, 17 yaşındaki çocuk Erdal Eren’i ”asmak” için, yaşını dahi büyüttükleri herkesin malumüdür.

Hrant Dink ve daha yeni, Malatya’da Zirve Yayınevi’ni basan ilkel katiller, 4 kişinin boğazlarını keserek öldürmeleri, toplum olarak nasıl bir mentalite ve ruh haleti içinde olduğumuzu açıkça göstermektedir. Bu bir mirastır. Bu, Osmanlı’dan bizlere geçen ”öldürme ve kan akıtma” mirasıdır. Osmanlı tarihine bir bakın; Osmanlı sülalesinde eceliyle ölen herhangi bir sultan var mı? Yok. Gerçekte Osmanlı düzeni, ”baba, kardeş ve oğul” katliamlarıyla dolu olan bir düzendir.

Bu, bir gelenektir. Bu öldürme ve kan akıtma geleneği, Türkiye’de de devam ediyor. Türkiye’de insanların acımasızca asılması ve kurşunlanması, insanların hayvan keser gibi ”boğazlanması” ve linç etme girişimleri, işte böylesi bir geleneğin ve eğitimin devamıdır.

Böylesi bir gelenekle yetişen ve eğitilen insanların, en küçük bir anlaşmazlığı dahi, ”kanla” ”şiddetle” çözmek(!) istemeleri, açık ki, bizlere verilen bu yanlış eğitimin sonucu oluyor. ”Şiddetle terbiye etme” , ”öldürerek sorunları çözme(!)” bu eğitimin ”değerleri” arasına giriyor.

Malatya’da Çocuk Yuvası’nda bebeklerin dahi, bakıcı(!) anneler tarafından acımasızca sopayla dövülmeleri, böylesi bir eğitimin sonucu oluyor.

İlkokullarda başlayan öğretmen dayağı, askerde sopa, karakollarda polis falakası… hepsi, şiddetle terbiye etme eğitimin ve mentalitenin sonucudur. Bir düşünün: Türkiye’de yapılan bir araştırmaya göre, anne ve babaların % 88’i çocuklarına fiziksel şiddet uyguladıklarını göstermiştir.

Peki böylesi bir gelenek ve eğitimle yetişen insanların ”sevecen” olmaları mümkün mü?

Böylesi bir miras ve eğitimle yetişen insanların farklı dinlere ”hoşgörü” ile bakmaları beklenebilir mi?

Açık ki hayır!

Açık ki, böylesi bir eğitimden mezun olan insanların, insana ve insan kanına değer vermeleri beklenemez.

Açık ki, böylesi bir eğitim sistemi devam ettiği sürece de, Türkiye’de insan kanı ucuz olur; Türkiye’de çocuk kanı sudan çok daha ucuz olur!

22 Kasım 2008 Cumartesi

Öcalan niye devlet istemiyor!

Hasan Bildirici: Bugün çözüm isteyen Kürt sorununun vardığı boyutla, Kuzey Kürdistan’daki parti ve örgütlerin bunu karşılamadaki kapasitesini nasıl değerlendiriyorsunuz? PKK çizgisi bu süreci başka bir noktaya taşıyabilir mi? Kürt sorununda tartışmaların ve gücün odağında PKK olduğu için bu soruyu sordum. Tüm eleştiri ve talep düşüklüğüne rağmen Kürt halkı PKK’de ısrar ediyor. Peki PKK ısrarı karşılayabiliyor mu?

İsmail Beşikçi: Kürt sorununun geldiği aşamada, parti ve örgütlerin sorunu karşılamadaki durumları nedir? Bugün Kürt sorununda tartışmaların ve gücün odağında PKK vardır. PKK deyince Abdullah Öcalan’ın konumunun değerlendirilmesinde, düşüncelerine bakılmasında yarar vardır.

Öcalan devlete karşıyım diyor

Abdullah Öcalan, 17 Eylül 2008 tarihli avukat görüşmesinde, “Ben özgür bireyim, devlet kurumuna karşıyım, çünkü devlet bir baskı aracıdır” diyor. “Benim devlet kurmakla işim yok” diyor. Görüşme notlarında devlet karşıtlığı ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Öcalan’ın bu görüşlerini sık sık dile getirdiği de biliniyor. İster köleci, ister feodal olsun, ister kapitalist, ister sosyalist/komünist olsun, devletler belirli bir baskıyı bünyelerinde taşırlar. Bu çok açık.

Teorik olarak devletin egemen sınıfın baskı aracı olmasıyla, devletin, her gün, her an somut olarak yaşanan baskısı arasında fark vardır. Bu konunun irdelenmesi gerekir.

Özgür birey nasıl oluşur? Örneğin Türkiye Cumhuriyeti’ne bakalım. İran İslam Cumhuriyeti’ne, Saddam Hüseyin dönemi Irak Cumhuriyeti’ne, Suriye Cumhuriyeti’ne bakalım. Bu cumhuriyetlerde, Kürtlere, Kürt toplumu olma özelliklerine çok yoğun baskılar var. 1988 Mart’ında, Halepçe’de, Kürtlere soykırım yapıldığı açık bir gerçektir. Halepçe’den önce, hangi gazın daha öldürücü, hangi gazın daha çok kitlesel ölümlere sebep olduğu konusunda deneyler yapılmıştır. Burada laboratuar yine Kürt köyleriydi, cezaevlerinde Kürtlerdi, sırf bu deneyler için kaçırılan Kürtlerdi. Devletin somut olarak Kürtlere nasıl baskı yaptığı ortadadır. Teorik olarak, devlet baskı aracıdır diyerek devlet kurumuna karşı çıkmak başka şeydir, somut olarak, insanlara, kitlelere her an baskı yapan, baskıyı tırmandıran, insanları, kitleleri korkutmaya, yıldırmaya çalışan devlete, içinde yaşadığımız devlete, bu devletin baskılarına karşı olmak başkadır.

Türkiye’de de Kürtlere karşı çok yoğun baskılar vardır. Devlet terörü durmadan tırmandırılmaktadır. 18 bin civarında “faili meçhul” denen cinayet vardır. Binlerce köyün yakılıp yıkılması söz konusudur. Temel geçim kaynaklarının tahribi, milyonlarca insanın, onbinlerce ailenin yerini-yurdunu terke zorlanması, ormanların yakılması, devlet terörünün her zaman yaşanan göstergeleridir. Devlet denildiği zaman bu iki baskının ayrı ayrı kategoriler olduğu dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Biri teorik bir baskıdır, “devlet egemen sınıfın baskı aracıdır” denir. Öbürü, her gün her an yaşanan somut, fiili bir baskıdır. Özgür birey nasıl belirir? İnsan bu somut baskılara karşı durarak özgürleşir. Somut baskılara karşı duran bireyin, bu tür baskılardan uzak kalacağı, azade kalacağı kendi yönetimin kurmanın yolunu-yordamını aramaya çalışması da sürecin farklı bir boyutudur. . Güney Kürdistan’da, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni düşünelim. Saddam Hüseyin döneminde, Kürtlere yapılan baskılarla, Bölgesel Kürt yönetimi’nin baskısı aynı şey midir? Bu örneğin bilince çıkarılmasında ve irdelenmesinde yarar vardır.

Öcalan’nın Kürtlere baskı yapan devlete karşı bir sözü yok

Abdullah Öcalan ise, devlet kurumuna karşı olduğunu sık sık dile getiriyor ama, somut devlete, Kürtlere her gün her an baskı yapan devlete karşı olduğuna dair bir sözü yok. 24 Ekim 2008 tarihli görüşme notlarında, Öcalan, “Ben savunmalarımda Cumhuriyet ve Türkiye aleyhinde bir şey söylemedim” diyor. Aslında yukarıda kısaca belirtilen sistematik baskılardan dolayı devleti eleştirmesi gerekmez mi? Öte andan Öcalan’ın Türk, Arap ve Fars devletleriyle bir sorunu yok. O sadece Kürtlerin bir devlete sahip olmasını istemiyor. Bu da zaten, başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere, İran, Irak, Suriye devletlerinin görüşüdür. Cezaevinde, devletin çok sıkı denetimi altında tutulan PKK liderinin, örgütünü yönetmesi, Kürtlerin önünü kesmeye çalışması yanlıştır. Bu, ahlaki bakımdan da yanlıştır. Abdullah Öcalan, örneğin Filistinlilere şöyle diyor mu? “Ne diye ayrı devlet peşinde koşuyorsunuz, Musevilerle kardeş kardeş yaşayın.” Veya Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne, Kıbrıs Türklerine şöyle diyor mu? “Devlet gericiliktir. Ne diye ayrı bir devlet olarak tanınmak istiyorsunuz, Rumlarla bir arada yaşayın…” Böyle demiyor. Bunu sadece Kürtlere söylüyor.

“Devlet gericiliktir, sakın yanaşmayın” diyor. Ancak devletin fiili olarak yaşanan baskılarına hiç sözü yok.

Abdullah Öcalan, 24 Ekim 2008 tarihli avukat görüşmesinde, milliyetçiliğe karşı olduğunu da vurguluyor. “Ben her türlü milliyetçiliğe karşıyım. Türk, Kürt, Arap, Fars,Alman milliyetçiliği fark etmez. Hepsine karşıyım., her türlü milliyetçiliği lanetliyorum” diyor.

Kürtlerin, Türk, Arap, Fars, Alman milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliğini aynı kefeye koymaları bana çok şaşırtıcı gelmektedir. Kürtler için Türk milliyetçiliği, elbette olumsuzdur. Çünkü, diliyle, kültürüyle Kürtleri tarihten silmek istiyor, Kürtlerin kökünü kazımak istiyor. Kütler için Arap Milliyetçiliği elbette kötüdür. Çünkü, soykırıma varan operasyonlarla Kürtleri yok etmek istiyor. Kürtlerin bu saldırgan milliyetçiliklere, ırkçılıklara karşı kendini koruması, diline, kültürüne sahip çıkması neden kötü olsun? Hatta, bu saldırgan milliyetçiliklere, ırkçılıklara karşı direnme, kendi köküne yönelme gerekli değil midir? Kürt milliyetçiliği bundan başka nedir? Kürt milliyetçiliği ile, Kürt yurtseverliği kanımca aynı şeydir. “Bir Kürt dünyaya bedeldir” diyen, Kürtleri, Arapları, Farsları Kürtleştirmeye çalışan, Kürtleşmeyenleri idari ve cezai yaptırmalarla yıldırmaya çalışan, cezaevlerine dolduran, imha operasyonları uygulayan Kürt otoriteleri mi var? Olmadığı biliniyor. O halde, Kürt milliyetçiliğini, Türk, Arap, Fars milliyetçilikleri ele aynı kefeye koymak yanlış değil midir? Kürtleri ve Kürdistan’ı müştereken baskı altında tutan devletlerin engellemek istedikleri esas süreç de Kürtlerdeki bu milliyetçi gelişmelerdir. Kürt diline, Kürt kültürüne neden sıkı yasaklar getiriliyor? Bu durum karşısında, Kürtlerin biraz milli duyguya sahip olmaları, milliyetçi olmaları gerekmez mi?

Ben Kürt milliyetçisi değilim demek bir zaaftır

Kürtlerin önemli bir kısmı, özellikle de okur-yazar olanlar, “ben milliyetçi değilim, devrimciyim, enternasyonalistim” demektedir. Bir satır Kürtçe konuşamayan, ülkesinin adını bile söyleyemeyen bu insanların, “ben milliyetçi değilim, devrimciyim, enternasyonalistim” demeleri insani bir zaaf olmalı…Kendisi olmayan, kendinden kaçan, egemen ulusun dilini ve kültürünü yaşayanların devrimciliğinin, enternasyonalizminin kime hayrı dokunur? Kendisine hayrı olmayanların, devrimciliğe, enternasyonalizme nasıl bir hayrı, yararı dokunabilir? Ama, bu sözlerin, bu tutumun, Kürtleri müştereken baskı altında tutan devletlere yararı çok büyüktür.

Çatışmalarda, asker kaybı olduğu zaman, batı ve Orta Anadolu’da, şehirlerde, beldelerde Kürtler linç edilmeye kalkışılmaktadır. Çarşıda, pazarda, kahvehanelerde Kürtler baskı görmektedir. Çarşıda, pazarda, inşaatlarda Kütçe konuşan kişiler Türkleri tahrik etmiş olmakta, galeyana getirmektedir. Mevsimlik fındık işçileri Karadeniz yörelerinde çok ağır hakaretlerle aşağılamalarla karşılaşmaktadır. Yaşanan olaylar bu kadar açıkken, Kürt milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliği nasıl aynı kefeye konabilir? Batı ve Orta Anadolu şehirlerinde, Kürtlere karşı böylesine linç saldırıları yaşanırken, Kürt şehirlerinde, yaşayan sivil bir Türk’e, bir Türk aileye Kürtlerin saldırdığı duyulmuş, görülmüş bir şey midir?

1960’ları, 1970’leri düşünelim. Resmi ideoloji Kürtleri ve Kürtçe’yi inkar ediyordu. Kürtlerden, Kürtçe’den söz edenler çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalıyordu. Bu konularda çok yoğun baskılar vardı. Bu durum karşısında bir Kürt’ün, “Kürdüm” dediğini, makul bir şekilde, Kürtlerden ve Kürtçe’den söz ettiğini düşünelim. İnsanın özgürleşmesi, aydınlanması böyle başlar. Özgür birey bu karşı duruş sürecinde belirir. Bir de bir araştırmacı, bir yazar düşünelim. Devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla karşılaşmamak için bu konulara hiç değinmiyor. Durmadan, “devlet egemen sınıfın baskı aracıdır” diyerek, Markslı, Engelsli, Leninli onlarca dipnotuyla yazılar yazıyor. Bu tutumdan, bu süreçten özgürleşme, aydınlanma falan çıkmaz. Bu tutum insanı özgürleştirmez. Özgürleşme, aydınlanma, somut baskıya karşı, düşün yasaklarına karşı durmakla gelişir.

PKK, büyük bir harekettir

PKK büyük bir harekettir. PKK’nin çok büyük bir hareket olduğu da söylenebilir. Ama istemleri çok küçüktür. Çok çok küçüktür. PKK bireysel haklara değil, kollektif haklara vurgu yapabilmelidir. Eleştiri, özgür eleştiri çok önemli kurumlardır. Bu, sadece düşün hayatında değil, siyasal hayatta da vazgeçilmez bir kurum olmalıdır. Abdullah Öcalan, konuşmalarında, yazılarında, avukat görüşmelerinde, savunmalarında demokrasiden çok söz eden demokrasiyi isteyen bir liderdir. Eleştiri olmadan, özgür eleştiri olmadan demokrasi olur mu? Özgür eleştiri sadece bilimin değil, demokrasinin de temel koşuludur. PKK Abdullah Öcalan’ı eleştirebilmelidir. PKK’liler, sempatizanlar, Kürt halkı bu bilince ulaşabilmelidir. “Yanlışlarının da militanıyız” anlayışıyla bir yere varılamaz. Ciddi bir kazanım elde edilemez. Önemli olan, doğru olanı doğal olanı savunmaktır. Doğal olana ise, yani Kürt toplumu olma özelliklerine ise, çok ağır baskılar yapılmaktadır. Bu baskılara elbette karşı durulmalıdır.”

Tarih: 11 Kasım 2008 Salı

Kaynak: http://www.kurdistan-post.com/

”Beşikçi Kürtlerin Ziya Gökalp'i”



Abdullah ÖCALAN

”İsmail Beşikçi'nin kendisi hakkındaki iftiralarına da değinen Öcalan, 'İsmail Beşikçi, benim devlete karşı görüşlerimi bilmiyor mu? Neden böyle konuşuyor? İsmail Beşikçi Kürtlerin Ziya Gökalp'idir. Ziya Gökalp Türkler için neyse İsmail Beşikçi de Kürtler için öyledir. Beşikçi Durkheim sosyolojisinden, Marksizmin en katı halinden ve Ziya Gökalp'ten etkilenmiştir. Kendisi katı bir pozitivisttir. Bunlar hiç değişmiyorlar. Şimdi Güney'de Kürt devleti kurulmakla Kürtler özgürleşecek mi? Hayır. Amerika her şeye hâkim. Bunlara göre Kürt mücadelesi eşittir Kürt milliyetçiliği, Kürt milliyetçiliği eşittir Kürt devleti. Her şeyi böyle görüyorlar. O çok güvendiği adamları Güçlü, Kotan onlar nerede? Buraya gelen avukat Ahmet Zeki Okçuoğlu nerede? Suriye'de İran'da Irak'ta Türkiye'de ayakta olan, direnen bizleriz. Bunların bir eylemi, bir tepkisi var mı? Bir miting bile yapabiliyorlar mı? Hayır. Ben Cumhuriyet'e karşı olmadığımı söyledim. Ne var bunda, yanlış mı? Yanlış bunun neresinde? Cumhur halk demek, Cumhuriyet de cumhurdan geliyor. Eğer insanlar özgürce bir arada yaşayabileceklerse bu durumda ben bölünmeye karşıyım. İsmail Beşikçi'ye söylüyorum, her bölünme devrim değildir. Onlara göre bir devlet kurulsa her şey biter, sorun çözülür! Ermenileri Anadolu'dan çıkartarak Ermenistan'a sıkıştırdılar. Size devlet kurduk dediler, sorun çözüldü mü? Hayır. Bunlar gerçek Ermeniler değil. Gerçek Ermeni halkından kopuk bir devlet. Şimdi de Kürtleri Güney'e sıkıştırıp sorunu çözdük diyecekler! Ama bunlar gerçek Kürtlerden uzak bir devlet. Hepsi sahte devletçikler. Güney'de kurulan devlet, gerçekten Kürt devleti mi olacak! Kürt halkını Amerika mı temsil edecek? Talabani Barzani mi temsil edecek? Hayır. Hiçbirisi Kürt halkını temsil edemez. Ben de temsil etmem. Kürt halkı kendi kendisini temsil eder. Kürt halkının tercihi ne Apo, ne Talabani ne Barzani ne o ne bu? Kürt halkının tercihi kendi özgür iradesidir' şeklinde konuştu.

Teslim olmadım olmam da

Öcalan, şunları söyledi: 'Ama ben burada da hiçbir zaman teslim olmadım, olmam da. İsmail Beşikçi bunu iyi bilsin.' diyen Öcalan, şunları dile getirdi: 'Beni burada hangi koşullarda yaşıyor sanıyor. Burada, odamın penceresinden görünen iki ağaç vardı, şimdi yok, iki gün önce onları da kestiler. Bunu aslında anlatmak istemiyordum ama artık anlatıyorum. Bu ağaçları niye kestiler? Bu ağaçlara kuşlar konuyordu, kuş cıvıltıları oluyordu, rüzgâr estiğinde hareketleniyordu, yeşillikti, benim bunları, canlı varlıkları görmemi istemiyorlar. Bu nedenle kestiler, baktığımda artık ağaç göremiyorum. Benim bir ağacı bile görmeme tahammül edemiyorlar. Yine geçen gün odamı darmadağın ettiler. Bütün evraklarımı, mektuplarımı dağıttılar. Mektuplarımı bağlayacak bir ip bile bırakmadılar, parçaladılar. Bu dağınıklığı düzeltene kadar ayakta kalacak halim kalmadı. Teslim olsam durum böyle mi olurdu? Ben burada bu koşullarda her gün zehir yerim ama Amerika'nın, İngiltere'nin ve hiçbir gücün denetimine girmem. Burada olmamın sebebi de onların denetimine girmediğimdendir.'

Marksizmi aştım

'Marksizmi aştığımı söylemiştim. Milliyetçiliğin Marks'ı bile etkilediğini söylüyorum. Marks'ın yaptıkları İngiliz ve Alman milliyetçiliğini aşamadı. Milliyetçiliğin de İbrani kabileciliği tarafından oluşturduğunu söylüyorum. Yani bir kabile milliyetçiliği olduğunu söylüyorum. Şimdi ben kendi milliyetçiliğimi dayatırsam sen kendi milliyetçiliğini dayatırsan sorun çözülür mü? Ben bunu aşmaya çalışıyorum. Bu milliyetçilik nasıl Marks'ı denetimi altına aldıysa beni de denetim altına almaya çalıştı. Ama ben, Marks'ı ve Lenin'i aştım çok daha derinlikli düşüncelere ulaştım. Ama Beşikçi onlar bunları aşamadılar. Ben her türlü milliyetçiliğe, bilimciliğe, dinciliğe, cinsiyetçiliğe karşıyım.

Alman ve İngiliz milliyetçiliği Türk milliyetçiliğini de etkilediler. Türkiye'de Türkçülüğü savunanlar Türk mü? Yönetim kademesindekiler; Şu anki Araplar, gerçek Araplar mı? Şu anki Kürtler gerçek Kürtler mi? Hayır. Bunların hepsi yapay, sahtedir. Türkeş onları ortaya çıkardılar, sonra da bu İngiliz milliyetçiliği Erbakan'ı devirip, Demirel onları iktidara getirdiler. Otuz yıldır da bugünkü iktidar için hazırlık yaptılar. Otuz yıldır iktidarda olan İngiliz kliğidir. Melik Fırat, Şeyh Said'in torunu. Ancak Şeyh Said'in mirasını yedi, kırk yıl milletvekilliği yaptı, Kürtler için ne yaptı? Hiçbir şey yapmadı. Ben Şeyh Said'e saygılıyım. Şeyh Sait'le ilgili çözümlemelerim var. Melik Fırat, Şeyh Said'in mirasını satmıştır.'

Siyaset felsefesi yapıyorum

Öcalan, şöyle devam etti: 'Ben daha önce de buradan liderlik yapmadığımı, yapamayacağımı belirtmiştim. Bunun doğru olmayacağını söylemiştim. Zaten doğru da bulmuyorum. Çünkü ben biliyorum ki demokrasi, bir kişiyle gelmez. Bir kişinin söylemesiyle, bir kişinin talimatıyla demokrasi oluşmaz. Ben dâhil Kürt halkı kimseye tabi olmasınlar. Halk kendi öncülerini seçer, öncü görevini layıkıyla yerine getirmezse onu değiştirir, bir başkasını seçer. Ama ben bir siyaset felsefecisiyim, siyaset bilimcisiyim. Kendimi siyaset teorisyeni olarak tanımlayabilirim. Benim bilgi birikimim, siyaset teorisyenliğimi gösteriyor. Ben bu nedenle buradan düşüncelerimi ifade ediyorum. İnsanlar bunları kullanıp değerlendiriyorsa bu onların kendi özgür tercihleridir. Ben kimseye benim için eylem yapın demedim. Ama İran, Irak, Suriye ve Türkiye'de bu kadar insan sokaklara dökülüp kendi ağızlarıyla Apo diyorlar. Ben bunları yapın demedim. Ama bu insanlar beni gönüllerine yerleştirmiş. Buradan benim için eylem yapan, tepkilerini ortaya koyan insanlara da şunu ifade ediyorum; siz benim için bu demokratik tepkinizi ortaya koymuyorsunuz, kendiniz için bu tepkileri ortaya koyuyorsunuz. Kürt halkı benden çok daha acınacak haldedir. Benim bütün amacım Kürt halkına demokrasiyi özümsetmektir, onları yönetmek değil, kendi kendilerini yönetecek duruma gelmelerini sağlamaktır. Halkımıza da vasiyetimdir. Kimseye tabi olmasınlar, kendi özgür iradeleriyle hareket etsinler, karar versinler, bu ben olsam bile.'..”

(…)

21 Kasım 2008 tarihli Görüşme Notlarından

ANF/İSTANBUL

21 Kasım 2008 Cuma

Vefasız Politika




A.Kadir KONUK / Yenihayat1@t-online.de


Politik yaşamımda iyi öğrendiğim önemli noktalardan biri; sağ veya sol olsun, politikanın VEFASIZ olduğudur. İnsan çabuk harcanır. Özellikle de yukarıları eleştiren insanlar bir saniyelik edilirler. Bazıları bu harcama işini “İnsan malzemesi” sözüyle maddeleştirirler.

Geçmişte içinde yer aldığım partinin yöneticilerine “Bu partiyi TKP’nin boşalttığı alana yerleştirmek istiyor, militan içeriğinden soyunduruyorsunuz” dediğim için kötü olmuştum. Bu gün onlar TDKP isimli örgütü tümden yok etmekle kalmadı, onu eski, eksikli, hatalı biçimiyle savunanları bile düşman ilan ettiler.

Deneyimlerimle hareket ediyorum. Bir düşünceyi eleştirmeden önce onun karşısında neyi düşündüğümü iyi anlamaya çalışıyorum. Netleştikten sonra o düşünceyi savunuyor, sonuçlarına da katlanıyorum. Elbette bu davranışım ulaştığım bütün düşüncelerin yüzde yüz doğru olduğu anlamına gelmiyor, ama yanlışlık oranları iyice düşmüş oluyor.

Sayın Öcalan’la ilgili olarak “Sayın” deme kampanyası başlatıldığında “Sayın herkes için” başlıklı bir yazıyı bu sitede yayınlamış, bu yazının bir yerinde şöyle demiştim:

“Sayın Öcalan’ın tecritten çıkarılarak, tüm insani haklardan yararlanabileceği özel bir yerde tutulmasından yanayım. Yani yanına konuşabileceği, sohbet edebileceği birkaç insan verilirse, televizyonu, radyosu, telefonla konuşma hakkı olursa, gazetelerini, mektuplarını, kitaplarını zamanında alabilirse, günlük yeterli ölçüde havalandırmaya çıkarılabilirse onun sıradan hapishanelere götürülmesine karşıyım.
Neden mi?
Öküz bir gardiyan, aşağılık kompleksinden kıvranan bir müdür gelir, “Gel lan buraya Apo” diye seslenir.
Dayanabilirseniz dayanın.”

Türkiye’de cezaevleri kendi başlarına birer cumhuriyettirler. Her ne kadar ortak bir yönetmeliğe sahip olsalar da onları uygulayan yöneticilere göre bu yönetmelikler pekala değişebiliyorlar. Var olan yasalara göre cezalandırılmış insanların bu yönetmeliklere uymama özgürlükleri vardır, karşılığında onları bekleyen elbette ödül değil, cezalandırılmadır.

Abdullah Öcalan mevcut yasalara göre suçlu bulunmuş, cezaevine konulmuş, özgül konumu gereği öteki siyasilerden daha ayrıcalıklı bir uygulamaya tabi tutulmuştur. Onu savunanlara göre Öcalan ezilen bir ulusun haklarını savunduğu için suçsuzdur.

O zaman savunulması gereken şey, süresi belirsiz olan bir cezanın çekileceği cezaevinin koşullarının iyileştirilmesi değil, onun özgür bırakılması olmalı değil midir? Bu istem öteki siyasi tutsaklarla bütünleştirilince ifadesini “Öcalan’a özgürlük! Koşulsuz genel af”ta bulursa yanlış mı olur?

Cezaevlerinde olan insanların saçlarının kesilmesi, dövülmeleri, hücrelerine saldırılıp tecavüze kalkışılması, aramalarda cinsel organlara kadar bakılması, cinsel tacizin cop sokmaya kadar götürülmesi yeni bir olay değildir. Öyleyse bunlara sadece Öcalan’a uygulandıkları için değil, genel bir uygulama oldukları için toptan karşı çıkmak en doğrusu değil midir?

Slogan burada “Yıkılsın zindanlar, genel af” olamaz mı?

İmralı’da ilginç bir hareketlilik olduğunu geçti ajanslar. Hapishanenin genişletileceği, oraya başka mahkumların götürüleceği yorumları yer aldı bu haberin içinde. Bakanlık yetkilileri de bu haberi “Beş altı kişi gönderebiliriz” diye doğruladılar.

Böyle bir olay gerçekleşirse oraya kimlerin götürüleceğini zannediyorsunuz? Öcalan’a saygı duyanların mı?
Elbette hayır.
En başta Şemdin Sakık gibileri düşünmek gerek. Ergenekon davası inşaat bitinceye kadar sona erer. Onlardan hüküm giyecek bir kaçını, itirafçıları da düşünün.

Bu tür insanlar elbette komutanların karşısında hazır olda duracak, tüm emirleri yerine getirecekler. Eğer ortak bir koğuşta yaşarlarsa koğuşun işlerini de ortak yapacaklar demektir. O zaman sayın Öcalan’ın bunlara hizmet etmesi gerekecek. Örneğin, nöbet sırası kendine geldiğinde yemeklerini dağıtacak, bulaşıkları yıkayacak… Bunlara uymadığı zaman yine hücreye konulacak.

Onları neden İmralı’ya götürüyorsunuz diye itiraz edebilir misiniz?

Yineliyorum, bana göre sorun cezaevlerinin koşullarının düzeltilmesinden ötededir, asıl istem “Tüm siyasi tutsaklar için koşulsuz genel af” olmalıdır.

Bunu içerideki insan istemez, isteyemez. Bu istemi dile getirmek dışarıdakilerin görevidir. Böyle bir uygulamanın gerçekleşebilmesi için elbette dışarıda bazı koşulların da olgunlaşması gerekir. O koşullarla ilgi olarak da istemler somutlaştırılmalıdır.

Sayın Ahmet Türk bir otonomi, federasyon, bağımsızlık istemediklerini, ortak bayrak, ortak devlet tezini savunduklarını dile getirdi.

Eğer istem buysa bunun adı artık her yerde konulmalıdır.
Yok bunlar geneli bağlamayan, bir siyasinin kendi iç düşünceleri ise o zaman da sorun maddeleştirilmelidir.

Geçmişte “Sosyalist, birleşik, bağımsız Kürdistan” sloganıyla yola çıkılmış, bu gün bunların tümünün yadsındığı bir noktaya gelinmiştir. Bu günün istemleri dünün istemleriyle asla çakışmamaktadır. Bu günkü istemleri şöyle özetlemek olanaklı:
-Ana dile özgürlük, ana dilde eğitim, basın-yayın hakkı
-Kültürel özgürlük
-Siyasi parti kurma özgürlüğü
-Birlikte eşit koşullarda yaşama özgürlüğü
-Dağdaki insanlara koşulsuz genel af!

Bazı insanların sıklıkla “PKK ne istiyor belli değil” sözlerinin altı boş değil. İstekler yaygın, kesin sınırları çizilmemiş, halk belirli anlarda sokak eylemlerine çağrılıyor ama nereye yönelmeleri gerektiği belirli değil. Sokaklar kaynıyor, taşlar atılıyor, insanlar ölüyor, bir süre sonra derin bir sessizlik sarıyor her tarafı. İstanbul’da yaşanılan ve insanı gerçekten güldürerek düşündüren “Otomobil lastiklerini kesme eylemi”nin neye hizmet ettiğini anlayabilen varsa beri gelsin.

Bu tür eylemler kitleyi yoruyor, bıkkınlık yaratıyor ve bu bıkkınlık giderek “Bitsin de nasıl biterse bitsin” anlayışına kadar uzanabiliyor.

Bu gün bu anlayışın giderek hızla yaygınlaştığını söylemek mücadeleye darbe vurmak anlamına mı gelir acaba?

Her gün bizleri şaşırtan haberler okuyoruz. Yerel seçimler için daha adaylar başvuru yapmadı, nerede, kimin aday olduğu belli değil, ama parti yönetimi tarafından belirli kent ve ilçe merkezlerinden “Kadın aday gösterileceği” açıklanıyor.

Bu ne anlama gelir sizce?
O bölgeler için adaylar bellidir. Buralarda erkek adaylar ağızlarıyla kuş tutsalar seçilemeyeceklerdir!
O kadar.

Bütün bunlar politikanın içinde olan şeyler. Beni içten yaralayan ve “Hayır, bu işin hiç tadı kalmadı” noktasına vardıran ise bir tek söz: “Beşikçi Kürtlerin Ziya Gökalp’i olmak istiyor!”

Sayın İsmail Beşikçi’nin avukatı değilim, ama saygı duyduğum bir bilim adamı olduğu için, hayır sayın Öcalan, Beşikçi’nin böyle bir istemi hiçbir zaman olmadı, olacağını da zannetmiyorum, diyeceğim. Ziya Gökalp bir Kürt’tü ama “Ben Türk’üm” diye bas bas bağırmış, Türkçülüğün esaslarını belirlemişti. Beşikçi hiçbir zaman “Ben Kürt’üm” demedi. O her zaman Kürtlerin dostu oldu, onların özgür, bağımsız yaşamalarını istedi, bunun cezasını da ömrü boyunca yeterince çekti. Çektiklerinin ödülü bu söz olmamalıydı.

Onu böyle suçlamasaydınız, düşüncelerini benimsemediğinizi söyleyerek eleştirseydiniz daha iyi olmaz mıydı? Böyle bir davranış herkes için daha öğretici olurdu.

Yaşamını Kürtlerin bağımsızlığı için severek harcamış birini bir faşistle özdeşleştirmeniz benim de yüreğimi yaraladı.
Bir kez daha üzdünüz bizi.

İşte vefasız politika böyle oluyor. Üzülüyor, yeniden öğreniyoruz.

18 Kasım 2008 Salı

ANADOLU CUMHURİYETİ




Yener ORKUNOĞLU

yorkunoglu@gmx.net

Son günlerde burjuva basınında yürütülen bir tartışma var. Bu tartışmada ise Anadolu Cumhuriyeti düşüncesi söz konusu ediliyor. Bir TV proğramında Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ‘Kürt Sorunu’ konusundaki tutumu tartışılıyor. Turgut Özal’ın kardeşi Korkut Özal TV proğramında şunları söylüyor: ‘Ağabeyim bir keresinde ’ Atatürk ve arkadaşlarının kurdukları devlete 'Türkiye Cumhuriyeti' değil de 'Anadolu Cumhuriyeti' adını verdiklerini düşünelim dedi.’

Aynı şeyleri iki yıl önce vefat eden Reha Mağden, 2004 yılında Birgün gazetesinde bir yazısında dile getirmişti. ‘Tarihte husumet ve Coğrafyada muhabbet’ başlıklı yazısında Reha Mağden şunları yazmıştı:

"Sanıyorum 1992 yılıydı. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'la bir röportaj yaptım. "Kürtleri, Dicle Fırat boylarına taşıyacağız, su medeniyettir," diyordu. "O zaman sorunları bitecek, bir gün valilerini de seçerler, olur biter."

O zaman bu laflar 'aşırı'ydı, galiba. Ama daha önemlisi, bana teybi kapattırıp, şunları söyledi: "Hani zihnini çalıştır, diye söylüyorum; yoksa öneri değil; mesela Türkiye'nin ismi, Anadolu Cumhuriyeti, olsaydı, bugün yaşadığımız sorunlar olur muydu?"

Kendini ilerici sanan Hürriyet gazetesi köşe yazarı Özdemir İnce, soruya bile tahammül edemiyor ve faşizan bir yaklaşım göstererek şunları yazıyor:

’Cumhurbaşkanı Özal'ın bu sorusunda bir keramet arayanlar çıkabilir. Ama benim için, ‘tarih-coğrafya-yurtbilgisi'nden zerre kadar anlamayan bir yetişkinin çocukça sorusudur. Bir cumhurbaşkanının zihinsel idman olarak kendine ve bir başkasına öneremeyeceği hafiflikte, ‘köşe dönme ideolojisi'ne yaraşır bir soru. Turgut Özal, ne yazık ki, ulusları ve devletleri yaratan ve kuran oluşturucu cevherin (Raison d'etat) ne olduğundan habersiz. Ulusların tarihte oynadığı kurucu rolü de bilmiyor.’

Bu bakış açısıyla Özdemir İnce ne kadar kalıpçı ve doğmatik düşündüğünü sergilemektedir. İnce, ulus denince etnik bir grubu anladığını açığa vurmaktadır. Çeşitli etnik grupları içeren bir ulus anlayışını hayal edemiyor. Ayrıca Kürt sorununa çözüm arayan bir mantıkdan ziyade, sorunu çözümsüz birakan bir mantığı ortaya koyuyor. Faşizan bir konumuna düştüğünü fark edemiyor.

Hem ’Anadolu Cumhuriyeti’ gibi tartışmaya değer bir düşüncenin ’köşe dönme ideolojisi’yle ne ilişkisi var? İnce’nin demogoji yaptığı açık bir şekilde belli oluyor.

Turgut Özal, alt-emperyalist yayılmacı bir politikaya eğilimli idi. Türkiye’yi Ortadoğu’da etkin bir güç haline getirmek istiyordu. İç sorunlarından arınmış bir ülkenin etkin bir alt-emperyalist ülke olabileceğini düşünüyordu. İyice palazlanmakta olan burjuvazinin eğilimlerini yansıtan Özal, Türkiye’deki mevcut statükonun bir ölçüde aşılmasından yanaydı. Özdemir İnce, statükocu bir bakış açısından hareket ettiğinden dolayı, politik olarak Turgut Özal’ın gerisine düşmüştür. Ha bu sözlerimden Turgut Özal’ı övgüler diziyormuşum diye bir sonuç çıkarılmasın. Sosyalist bir projeyi savaunan biri olarak her koşulda kendi projemi esas alırım. Ben sadece Özdemir İnce’nin politik açıdan Özal’a nazaran daha dar görüşlü ve ufuksuz olduğuna dikkat çekmek istedim.

Gelelim yine Anadolu Cumhuriyeti düşüncesine. Reha Mağden yıkarıda adı geçen yazısında ilgiç şeyler de söylüyor

‘Şimdi bir 'tarih ve coğrafya' muhabbetidir gidiyor. Adımızı, tarihten mi alacağız, coğrafyadan mı?

Kimisi, tarihsiz ulus olmaz ve ülkenin adı tarihtendir,
diyor.

Kimisi, adını tarihe dayamayan pek çok ülke var, diyor.

Tarihi adlar, coğrafi adlar…

Tarih, bir toprak parçası olmazsa olmazdı. Tarihle ilgisini koparmayanlar da coğrafyalarını özlüyor. Tarihteki husumetler bir toprak parçasının selameti için değil miydi?’

Tarihi
, çoğrafyadan ayırmak mümkün değildir. Ama çok-uluslu bir coğrafyadaki tarihi tek bir ulusun (Türk tarihi) tarihi haline getirmek, o coğrafyada yaşayanları görmezlikten gelmek demektir. Özdemir İnce, Anadolu coğrafyasının tarihini sadece Türklerin tarihine indirgemektedir. Oysa Anadolu bir çok uygarlıkların ve halkların ortak bir tarihinin yaşandığı bir yerdir. Ben kendi adıma ’Anadolu Cumhuriyeti’ düşüncesine eleştiri hakkımı saklamak koşuluyla destek veriyorum. Ulusal sorun, ulus teorisi ve ulus kavramları, daha yoğun bir şekilde tartışmayı gerektiriyor.

15 Kasım 2008 Cumartesi

AMERİKA MI, İNSANLIK DÜŞMANIDIR!


Faiz CEBİROĞLU

Amerika mı, yeni sömürgeciliktir.

Amerika mı, gırtlağa kadar borç ve iliklere kadar sömürü demektir.

Amerika mı, uluslarötesi tekel demektir. Şudur: Yenisömürge ettiği ülkelerdeki mali işlerin büyük bir bölümünü kontrol etmek demektir.

Şudur: Yenisömürge ettiği ülkelerde ”devlet içinde devlet” olmak demektir.

Şudur: Yenisömürge ettiği ülkelerde tüm halklara karşı yoğun saldırı ve savaş demektir.

Amerika mı, insanlık düşmanı olmak demektir.

Amerika mı, düşmanlığın devam etmesi demektir.

Amerika’daki tekeller düzeni; agresifliktir. Kuvvetini(!) sivilleri öldürmekle gösteriyor. Bu tekeller Amerika’sı için şart oluyor: düşman yoksa, düşman yarat ve dünyaya kuvvetini göster, demek oluyor. Düşman yoksa, işgal ettiğin sivil insanları ”düşman” göster ve yok et, oluyor.

Tekeller Amerika’sı buna mecburdur; iki de bir ”gücünü” şu ya da bu şekilde göstermek zorundadır. Bundan, şu sonuç çıkıyor: Emperyalizm sadece sömürü değil, aynı zamanda bir güç gösterisi oluyor.

Sonucun sonucu, tarihsel nedenlere kadar uzanır; Amerika, kahraman Vietnam halkından aldığı yenilgiyi sivil halkı öldürmekle unutturmaya çalışıyor. Bu açıdan iki de bir Afganistan ve Irak’taki halklara bomba yağdırıyor. Vietnam’daki yenilgi korkusunu tarihe gömmek istiyor.

Bu yüzden de Amerikan düşmanlığı devam ediyor, dünyanın başka yerlerinde ve Ortadoğu da, sivil insanlara bomba yağıyor, bomba yağdırmaya devam ediyor. Daha yeni oldu, Al-cezire televizyonundan öğrendim:

”Amerika, Irak’taki Al-Davr kentini bombalıyor. Onlarca sivil ölüyor.”

Amerika mı, ölüm oluyor:

Amerikan araştırmalarına göre, Irak’ta, işgalden bu yana, 95 bin sivilin öldürüldüğünü söylüyorlar. Verilen sayının daha yüksek olacağı tartışma götürmezdir. Ama rakamlar ne olursa olsun, Amerika’nın bir halk düşmanı olduğunu göstermeye yetiyor.

Amerika mı, insan düşmanı oluyor:

Daha yeni Afganistan’da yapılan bir düğün bombalanıyor: 40 ölü, 28 yaralı. Üç ay önce de bir başka köy gene bombalanıyor; ölen sivil sayısi 90’dır…

Sivillerin katledildiği Afganistan’da, Amerika’nın yenisömürge başkanı Karzai, ülkede hiç birşey olmamışçasına, Amerika’da yeni seçilen Barack Obama’ya tebriklerini gönderiyor.

Tekeller yönetimi mi, yüzsüzlüktür.

Açıktır: Tekeller ve tekeller yönetiminde yer alan insanlarda ne ahlak ne de yüz var. Olmuyor.

Amerika ve tekeller sistemi, ahlaksızlık ve yüzsüzlüktür.

Belirtmek yerindedir: Yaşadığımız bu tekeller dünyasında Lenin’i tekrar okumak zamanıdır. Lenin’in :”Emperyalizm: Kapitalizmin Yüksek Aşaması” kitabını tekrar okuma zamanıdır. Yazıma uygun olarak ta Lenin, ”parazitlerden” bahsediyor; ”çürüyen ve çürüten” parazitlerden. Tam yerindedir; Ortadoğu’da parazit çoktur. İşte Karzai hem parazit hem de yüzsüzdür. İşre Irak’taki hükümet, parazit hükümeti ve parazittir.

Bu bağlamda Karzai ahlaksızlık örneği oluyor; yüzsüz ve parazittir.

Bu bağlamda, Irak’taki hükümet ve al-Maliki ahlaksızlık demek oluyor. Bu hükümette yer alan ve bu hükümeti destekleyen herkes parazit ve yüzsüzdür!

Amerika, tekeller sistemi bu oluyor; ahlaksız ve yüzsüz insan yaratmak oluyor…

Amerika mı, yenisömürge ettiği ülkelerde yüzsüz, ahlaksız ve parazit insanlar yaratmak oluyor.

Amerika mı, insanlık düşmanıdır.

İnsan olmak mı, Amerika’ya karşı mücadele demektir!

AHMET KAYA İÇİN

Prof. Dr. M. ŞEHMUS GÜZEL

Can adamdı. Candan adamdı. Mütevaziydi. Kalender tanımlamasına en iyi uyan birkaç insandan biriydi Ahmet Kaya. Kararlı. İnançlı. İnanmış. Kavganın içindeydi.

Türküleri hep ağlamaya yakın duran kızğınlık ve isyan, red ve başkaldırı tomurcuklarının yeşerdiği güzelliklerdir. Türküleri bizimle kardeştir. Sesinde hep bir melankoli duyumsanır ve o nedenle mutlaka ağlatırdı dinleyicilerini. Başı dumanlıydı Ahmet Kaya’nın. Başkaldırıya davet ediyordu.

Türkülerinde gerçek yaşam var. Mücadeleler yüklü yaşam. Dertler ve arzular taşıyan. Ve asla yorulmayan. İsyanlara gebe yaşam. Onun için Ahmet Kaya « Başkaldırıyorum »u en iyi söyleyendi. Söylemek için çünkü bilmek lazım. Bilmek için çünkü yapmış olmak, yaşamış olmak gerekir. Ahmet Kaya hem oydu hem de bütün bunlara sahipti. « Ağladıkca dağlarımız yeşerecek göreceksiniz » diyen ozandır Ahmet Kaya. Ağladıkça...

Duyarlıydı. Çok duyarlıydı. Türkülerinin, sözcüklerinin toplumsal, kültürel ve siyasi eylemlerden daha etkili olduğuna inanıyordu. Öyle olduğunu sanıyordu. Sanatçıyı sanatçı yapan özelliklerden biri budur işte. Evet duyarlıydı Ahmet Kaya : Halkına, geniş çok geniş toplumsal ailesine, kendisine ve ailesine yapılanlara, yapılan haksızlıklara, sömürüye, küçük görmelere, kimliklerin rededilmesine umursamaz kalamıyordu. Duyarlılığı buralardan geliyordu. Bu da sanatcının özüdür.

Ahmet Kaya ozandı. Çeketini yağmura asar. Ağzından ayışığı fışkırır. Kunduralarını güneş ışıklarıyla boyar. Gençliğini kimse bilmez. Bir o bilir. Bir o.

Türküleri gerçek hayattır : Fransa’da Renaud, Şili’de Victor Jaro, ABD’de Bob Dylan ve Joan Baez ile kardeştir. Anlatıcısıdırlar gerçek insanların yaşamını türkülerinde. Yaşanan yaşamı seslendirirler. Palavra yok burada. Gerçek hayat var.

Ahmet Kaya Kürttü. Özgürlük hayranı ve Kürt halkının davasının inanmış ve kararlı savunucularındandı.

Ahmet Kaya ile 8 Ağustos 1989’da Paris’in güney banliyölerinden Gringny’de bir dostunun evinde tanıştım. O günlerde kısa bir süre için yurtdışına çıkmıştı. Ve 29 Temmuz 1989 tarihli Hürriyet gazetesi uydurma bir haberle Ahmet Kaya’nın « Fransa’ya iltica ettiğini » yazmıştı. Ahmet Kaya bir basın toplantısıyla hemen yalanlamıştı bu asparagası, ama buluşup bu uydurma haberin nedenlerini konuşmak ve biraz sohbet etmek istedim. Öyle de yaptık. O günkü konuşmamızda Avrupa’ya yıllar sonra yeniden gelmesi vesilesiyle neler duyumsadığını da anlattı. Verdiği konserlerde dinleyicilerin tepkilerini de aktardı. Daha 15-16 yaşındayken bir süre yaşadığı Almanya ile 1989 Almanya’sı arasında karşılaştırmalar da yaptı. Ahmet Kaya o gün birkaç saat süren söyleşimiz sırasında birçok şey anlattı. Ve bir ara aynen şunları söyledi : « Türkiye’nin insanlarını, devrimcilerini ve emekçilerini özledim. » Ülkeden ayrılalı daha birkaç hafta olmuştu ama o özlem duyuyordu : Ülkesine ve ülkesinin sevimli insanlarına. (Bu söyleşinini tümünü Söyleşiler : Vir-Gül-Üne Dokunmadan isimli kitabımda bulabilirsiniz. Kaldıraç Yayınevi, İstanbul, 2008.) Ahmet Kaya’nın 1999’da Paris’e yeniden gelişi ve 16 Kasım 2000’de vefatına kadar süren dönemi anlamamız için bu sözleri son derece açıklayıcıdırlar. Evet Ahmet Kaya ülkesine ve sevimli insanlarına hayrandı, Aşıktı. Duyarlılığının kaynağı oradaydı, onlardaydı.

1989’dan 1999 sonuna kadar Türkiye’de kaldığı süre içinde birçok konser verdi. Birçok şey yaptı. Keselerini açıp önüne dünyalar kadar para dökmelerine rağmen, gazino ve/veya barlarda türkü söylemedi. Kural sahibiydi Ahmet Kaya. Kurallarına sayğılı. Dinleyicileriyle ve hayranlarıyla ilişkisini sıkı ve sahici konserleri ve kasetleriyle sürdürdü.

Sonra yeniden Paris’e geldi. Neden geldiğini artık anlatmıyorum. Biliyorsunuz mutlaka. Ve sorumlu olanların pis sırıtmalarını gözlerimizin önüne getirmek mümkün. Yılmaz Güney, Nazım Hikmet gibi halkla en iyi ilişkileri kurmuş olan bir sanatcımızı daha yurt dışına çıkmak zorunda bıraktıkları için kına yakmışlardır emin olunuz. Ama Ahmet Kaya Avrupa’da bütün duyarlılığını ve bütün zekasını halkının hizmetine sunmaktan çekinmedi. O halkını seviyordu. Halkı da onu. Boş durmadı : Konserler, konserler yine konserler...televizyon ve radyo programları. Ziyaretler. Yeni insanlar. Yeni yüzler. Düş kurmayan gerçek yüzler.

Birçok tasarısı da vardı Ahmet Kaya’nın. Tıpkı Yılmaz Güney ve Mahmut Baksı gibi kafasında binbir proje. Sinemayla ilgileniyordu örneğin. « Yılmaz Güney’in Umut filmiyle başlattığı anlayışı ileriye taşımayı » hedefliyordu. Temmuz 1999’da Yeşim Ustaoğlu’nun Güneşe Doğru filmi üzerine Paris’te sohbet ederken, şunları söyledi : « Gecekondu evindeki sahneler teknik bakımdan yetersiz. Bizzat bir evde çektiklerini sanıyorum. Oysa bir ‘plato’ yapılsaydı ve orada çekilseydi o sahneler daha yerinde olurdu. Kameralar iyi kullanılmamış. » Bu filmin konusuna ilişkin olarak ta şunları belirtti : « Kürtler bugün kentlerde esrar, uyuşturucu, kadın ticareti ve benzeri pis işlerde çalıştırılıyor, böylece yok edilmeye çalışılıyorlar. Bu tipler gösterilmeliydi. Benim için çelişki metropollerde. Böyle bir filmi gecekondudan başlatmak gerek. » Bu konunun Zeki Demirkubuz’un Masumiyet filminde işlendiğini hatırlatmam üzerine Ahmet Kaya, bu filmi çok beğendiğini söyledi ve şunları ekledi : « Evet, haklısın, doğru. Zeki Demirkubuz iyi bir sinemacı. »

Klipler yanında uzun filmler yapmak istiyordu. Daha çok şey yaratacaktı Ahmet. Konserlerden, turlardan vakit kalsaydı. Kimse ona ayrılan zamanın kıt olduğunu bilmiyordu. Bilmesi de mümkün değildi. O koşturuyordu, zamanla yarışıyordu.

Ahmet’in derdi başkaydı : Boğaziçi’nden, ailesinden, eşinden ve çocuğundan uzakta olmak. « İstanbul’da bir seslenince sesim öte yakadan duyulur » diyen Ahmet Paris’teydi ama Paris onda değildi. Ahmet yalnızdı Paris nam rüküşte. Bu kentte kardeşlerim,yalnızlık, sokaklara, caddelere, meydanlara, lokantalara, sinema salonlarına ve evlere sinmiştir. Ve bu yalnızlıktan kurtulmak mümkün değildir. Hele siz de yalnızsanız. İyi ve yakın dostlarının yol arkadaşlığı, yoldaşlığı da Ahmet’i bu yalnızlıktan kurtarmaya yetmiyordu. Yetemezdi. Bu Ahmet Kaya sokağa çıktığında tanınmışlığa, lokantaya gittiğinde büyük bir sevgi ve çoşkuyla karşılanmaya alışmış Ahmet Kaya’dır. Bu Ahmet Kaya ki bir yere çıktığında birçok ardakaşı, eşi ve dostuyla gitmeye alışkın Ahmet Kaya’dır : Paris’in yalnızlık kokan akşam saatlerine ayarlayamadı kendini. Avrupa türü yaşam biçimi Ahmet için değildi. Daha önce Yılmaz Güney için olamadığı gibi. Zordu bu yaşam biçimi. Tatsızdı. Akşam yalnızlıklarının ağırlığında kaldırılması olanaksızdı...

Ama ne olursa olsun Ahmet Kaya Nazım Hikmet’le dolaştı Paris sokaklarını, gençliğini yaşadı... Ve sonra zamanı gelince Yılmaz Güney’le buluştu : Pere Lachaise’de şimdi iki sevimli insan, iki devrimci, iki çok iyi sanatcı komşudur. İnanmayacaksınız belki ama yattıkları mekanlar birbirine iki adımlık mesafededir. Yılmaz’ı ziyarete giden Ahmet’e Ahmet’i ziyarete giden Yılmaz’a ugramadan ayrılamaz oradan. Ve kimi bir de bakarsınız herbirine üç gül bırakır : Biri kırmızı, biri sarı, biri yeşil. Birkaç adım ötede bakarsınız pat diye karşısınızda Edith. Hangi Edith mi ? Edith Piaf ! « Serçe » Edith evet, ta kendisi. Ahmet Kaya gibi sokakların dilini konser salonlarına taşıyan sanatcı. Sevimli. İnce. Güleç. İşte bir ağaç altında Yves Montand ile Simone Signoret. Burası Paris tamam, buna bir itirazımız yok. Ama bakar mısınız lütfen : Edith gerçek soyadıyla Gassion : Biraz İspanyol, biraz Berberi, biraz İtalyandır. Yves asıl adıyla Yvo Livi ise işte ismi üstünde ya, tamamen İtalyan : Babası Mussolini faşizminden başını ve çocuklarını kurtarıp Marsilya’ya sığınmış İtayan Komünist Partisi ve daha sonra Fransız Komünist Partisi militanı sıkı bir adam. Anası tam bir « mamma ». Aynı mekanda Auguste Blanqui’yi de buluyoruz : « Le partageux de La Commune de Paris ». « Sosyalizm ve Barış mücadelesinin eşsiz militanı Henri Curiel »i de. Marx’ın genç ve güzel kızı Laura ile damadı Paul Lafargue’ı da. İkinci Savaş yıllarının Direnişçilerini ve isimli isimsiz binlerce ihtilalciyi de. Herkes burada. Jim Morrison bile gelmiş : Ta ABD’lerden kalkıp, koşarak. ABD’de kalsaydı kimbilir kaç yıl hapis cezası kesilecekti : Nedensiz ! Abdurrahman Qassımlo ise biraz yukarıdaki tepede yatıyor. Yoldaşlarıyla. Ülke özlemi baki. Ahmet Kaya yalnız değil. Bu doğru. Ama bu kadar erken gelmek mi gerekiyordu randevularına ?

Çok genç ayrıldı Ahmet. Çok genç evet : 43 Yaşınızda elveda demek ölüm değil haksızlıktır. Bunun adı ölüm olamaz. Kaya’yı anlamak ve anısını yaşatmak umuduyla tarihini, gerçek hayatını, sanatını yazmak isteyenlerin, isteyeceklerin onun bütün söylediklerini ve yaşadıklarını inceleyeceklerinden eminim. Kültürel dünyamızda çok kısa zamanda çok büyük bir çıkış yapan ve sınırlı zamanına dünya kadar iş sığdırmasını bilen Kaya’nın ciddi araştırmalara ve bilimsel tezlere konu olacağından eminim. Genç kuşak araştırmacıların bu işi en iyi biçimde kotaracaklarını umuyorum. Bize gelince, pencerelerimize bakmalıyız her sabah kuşluk zamanlarında : Ahmet Kaya’nın boncuktan kuşları konmuş olabilirler çünkü her an.

« Bana Diyabakır’dan, Bitlis’ten bir avuç toprak, İstanbul’dan bir soluk lodos getir » diyor Ahmet Kaya : Ziyaretine gelecekler/gidecekler artık bilmiyorduk diyemezsiniz.

« Ağladıkça /geceyi tutacağız /görecek göreceksiniz /Ağladıkça /dağları gececeğiz /görecek göreceksiniz. »