8 Aralık 2008 Pazartesi

İSMAİL BEŞİKÇİ’nin GÖRÜŞLERİNİN ELEŞTİRİSİ



Yener ORKUNOĞLU

Yanlış bir argümanın ilacı, daha iyi bir argümandır. Fikirlerin bastırılması değil."

Carl Sagan


İsmail Beşikçi, geçmişte ’Kürdistan bir Sömürgedir’ diyerek ezen ulusun bir aydını olarak Türkiye’deki ‘Resmi İdeoloji’ye karşı çok kararlı bir çıkış yaptı. Bu çıkış çok cesurca bir çıkıştı. Düşüncesini savunma uğruna yıllarca bedel ödedi. Kararlılığı, cesareti ve mücadelesi sayesinde Kürt halkının saygınlığını kazandı.

Önce önemli bir şeyi saptayalım. Bu yazıdaki Beşikçiye yönelik eleştiri, onun saptamlarına karşı değildir. Sorun Beşikçi’nin saptamasında değil, ileri sürdüğü çözüm önerilerindedir. Bu satırların yazarı Kürdistan’ın bir ‘iç sömürge’ olduğunu düşünen ve savunan biridir. Ama çözüm önerileri farklıdır. Bu satırların yazarı, İsmail Beşikçi’yi bir panele çağırarak, İsmail Beşikçi’nin görüşlerini açıklama olanağı yaratmak istedi. Beşikçi, ilke olarak yurtdışına çıkmak istemediğinden, böylesi bir panele katılamayacağını belirtti.

İsmail Beşikçi’nin kişiliğine karşı saygım var. Kendisini Kürt davasına adamış bir kişi. Saygınlığı nedeniyle İsmail Beşikçi’ye eleştiriler yöneltmek, çok hassas bir şeydi. Uzun dönem bu konuda eleştirilerimi erteledim. Ama son dönemlerde Beşikçi, daha çok konuşur hale geldi.

Düşüncelerini daha sıkça ifade etmeye başladı. İşin bir diğer yanı da şu: Beşikçi, Resmi ideolojiye karşı dururken, onun cesareti, dürüstlüğü ön plana kaydı. Görüşlerinin içeriği biraz gölgede kaldı. Ne var ki son dönemlerde Öcalan’a yönelik eleştirileri nedeniyle görüşlerinin içeriği de daha belirgin bir hale geldi. Beşikçi karşısında kişisel saygımı koruyarak, onun bazı görüşlerinin eleştirisini yapmaya çalışacağım. PKK önderi Öcalan’ın görüşlerinin eleştirisini yer darlığı nedeniyle daha sonraki yazılarıma bırakacağım.

İlkin bir belirleme yapalım: Öcalan-Beşikçi tartışmasının nedeni kişisel değil ideolojiktir. Daha önceleri ideolojik bir farklılık yok gibiydi. Şimdi şöyle sorulabilir: Öcalan ve Beşikçi arasındaki farklılıklar nasıl ve neden ortaya çıktı?

Bilindiği gibi, Öcalan bir komplo ile yakalanıp Türkiye’ye teslim edildikten sonra, yeni bir strateji ve süreç içinde de yeni bir paradigma değişikliğine gitti. Bu paradigma değişikliğinin özü yeni bir ulus (demokratik ulus) anlayışının ortaya konulmasıdır. Bu anlayışa göre, var olan ulus-devletler, esas olarak belirli bir etnik-kimliği temel almaktadır ve etnik-kimliği temel alan milliyetçilik, ulus-devletin ideolojik harcıdır. Yeni paradigma temelinde, Öcalan ayrı bir ulus-devlet kurma projesinden vazgeçerek, demokratik bir ulusun yaratılmasını savunmaktadır. Bu çerçevede, demokratik cumhuriyet, demokratik konfederalizm gibi düşünceler ortaya atar.

Öcalan’ın düşüncelerindeki değişim nedeniyle Beşikçi-Öcalan tartışması ortaya çıkar. Öcalan, Kürtlerin milliyetçilikten uzak durmaları gerektiğini söylerken, Beşikçi, Kürtlerin milliyetçi olması ve devlet kurmaları gerektiğini savunuyor. Ayrılıp Kürt devleti kurmaktan vazgeçmeyi eleştirerek şöyle diyor: ‘PKK büyük bir harekettir. PKK’nin çok büyük bir hareket olduğu da söylenebilir. Ama istemleri çok küçüktür. Çok çok küçüktür.’

Beşikçi’nin anlayışına göre PKK, Öcalan’ın yeni stratejisini (demokratik cumhuriyet vb.) kabul ederek, büyük bir hareket olmasına rağmen taleplerini küçültmüştür. Beşikçi, şu varsayımdan hareket etmektedir: Ayrı bir Kürt devleti kurmaktan vazgeçerek, tüm ulusların eşitliğine dayanan bir Demokratik Cumhuriyet istemek talepleri küçültmek demektir. Burada gizli bir varsayım daha vardır. Demokratik olmayan, ama ayrı olarak kurulmuş bir Kürt devleti, ulusların eşitliğini ve özgürce ifade edilmelerini mümkün kılan bir demokratik devletten daha üstündür.

Beşikçi, ayrı bir ulus-devlete sahip olmanın, milliyetçilikten arınmış demokratik cumhuriyetten daha üstün olduğu varsayımından hareket etmektedir. Ama görüşleri bu varsayımı ispatlamaktan uzaktır. Beşikçi, milliyetçi bir ideolojiye dayanan bir ulus-devletin, milliyetçilikten arınmış bir demokratik cumhuriyetten neden daha üstün olduğunu ortaya koymalıdır. Bu konuda gerekçelerini ileri sürmelidir. Yoksa görüşlerinin bilimsel bir değeri olmaz.

Şimdi şöyle bir durumu düşünelim. Diyelim ki, Türkiye’de yeni bir gelişme ortaya çıktı. Türk ve Kürt emekçileri, mücadele sonucu, ulusal kimlikten ayrılmış bir demokratik cumhuriyet kuruyor. Yani devletin ulusal kimlik ve dil üzerindeki tekeline son veriliyor. Resmi dil ve resmi kimlik ortadan kalkıyor. İsmail Beşikçi, böylesi bir cumhuriyeti hala, ayrı iki devletten daha geri mi buluyor? Bu noktada İsmail Beşikçi bir şey söylemiyor, susuyor

Lenin, tarımsal alanda feodalizmden kapitalizme geçişin iki yolu olduğunu söylüyordu. Bu iki yolu Prusya ve Amerikan tarzı olarak adlandırmıştı. Prusya tarzında, toprak ağaları iç başkalaşım yoluyla süreç içerisinde tarım kapitalistleri haline gelir. Bu nedenle Prusya tarzı ‚tepeden inme’ bir toprak devrimi olarak da adlandırılır. Amerikan tarzında ise, köylüler, devrim yoluyla toprak ağalarının elindeki topraklara el koyarak., bağımsız çiftçiler haline gelirler. Amerikan tipi devrim de ’aşağıdan yukarı’ bir devrim olarak adlandırılır

Ulus sorununda iki çözüm yolu vardır. Beşikçi-Öcalan tartışması farklı iki çözüm yolunun tartışılmasıdır. Beşikçi’nin önerisi elbette bir çözümdür. . Bu satırların yazarı, Kürtlerin ayrı bir devlet kurma hakkını reddetmiyor. Soru şudur: Türkiye ve Kürdistan’da ezilenlerin çıkarına en yakın olan çözüm nedir?

Bilindiği gibi, Almanya’nın ulusal birliğini Bismark gerçekleştirdi. Marks, Bismarck’ın gerçekleştirdiği işin ilerici bir iş olduğunu söyledi. Ama Bismark’ın yaptığını desteklemedi. Neden? Çünkü Bismark, ulusal birliği ‘aşağıdan’ değil ‘yukarıdan’ yapmıştı, yani demokratik değildi. Marks, Bismark’ı destekleyen sosyalistleri de ‘kraliyet sosyalisti’ olarak eleştirmişti. Bu örnek umarım hep vurgu yapmak istediğim ince ayrımı anlaşılır kılmıştır. Bu bakış açısından bakıldığında, bir Kürt devletinin kurulması Türkiye Cumhuriyeti’nde şu andaki mevcut koşullara göre ilerici bir adım olabilir. Ama bu onun her koşulda desteklenmesi anlamına gelmez, ayrıca birçok Türk şovenistinin yaptığı gibi, ona karşı olmayı da gerektirmez.

Marx’ın bize verdiği mesaj şudur: Tarihsel bakımdan her ilerici hareket desteklenilmek zorunda değil. Çünkü aynı zamanda bunun nasıl gerçekleştiğine, yani aşağıdan bir çözüm mü, yukarıdan bir çözüm mü olduğuna da bakmak gerekir..

Bu satırların yazarı, ulusal sorunun çözümünde iki yolun olduğunu düşünüyor. Biri eski paradigmaya dayanan, ulus-devlet anlayışından hareket eden, 20. yüzyılda ileri sürülen çözüm; ikincisi, ulusal kimliği temel almayan, ulusal kimlikten ayrılmış demokratik bir ulus anlayışına dayanan çözüm. Bizce İsmail Beşikçi’nin önerisi ‘aşağıdan’ çözüm yolundan ziyade, ‘yukarıdan’ çözüm yoluna yakındır. İsmail Beşikçi, 20. yüzyılın eskimiş ulus-anlayışıyla Kürt sorununa yaklaşırken, Öcalan yeni bir demokratik ulus anlayışıyla Kürt sorununa yaklaşmaktadır. Ortada birbirine zıt olan iki paradigma vardır.

Beşikçi, 1920’li yılların düşüncelerinden sıyrılamamıştır. Bunun nedeni İsmail Beşikçi’nin sosyolojik görüşlerin arkasındaki pozitivizmdir. Bunu gelecek yazıda ele alacağız.

7 Aralık 2008 Pazar

HÜZÜN MAVİSİ(*)






Murat ALTUNÖZ

”Sevgili Yakup Fırat’a özlemle…”


Geçmiş anılarımızı avuçlarımda saklıyorum hep,
Sıcak kalsın istiyorum her saniyesi.
Her kanat çırpınışımda düşüveriyorum
Diri düşlerimiz hayal oluyor.

Uçmak isterdim o gün
Duvarların üstüne,
Daha üstüne.
Ama ellerimizdeki ter gibi
Donup kalıyoruz hayatta.
Kerpiç hüznümüz,
Sığınmacı kalıyordu her voltada…

Kentlere saklanıyoruz,
Martıların kanatlarına serperken,
Düşlerimizi,
Kalbim yenik düşüyor bazen.
Unutuyor merhabaları gözlerim.

Umut, gözlerinde çocuk oluyor.
Görüş günü gelen bir gülücük.

-------------------
(*)
Şiir, Murat Altunöz’un ”Kırılgan Zamanlar” kitabından alınmıştır.

6 Aralık 2008 Cumartesi

İçim Üşüdü



A.Kadir Konuk / yenihayat1@t-online.de

Bu yazı, sayın Öcalan’ın son görüşme notlarından alınan „…Çünkü her şeyi ilkelerle savunmamda ortaya koydum. Çok derine inmedim. İlkeler şeklinde belirttim. Önemli olan da budur. Temel ilkeler belirlendikten sonra altını herkes doldurabilir. Aydınlar, siyasetçiler, akademisyenler rahatlıkla altını doldurabilirler. Bunun çok iyi okunması, satır satır, cümle cümle hatta kelime kelime okunup çok iyi anlaşılması gerekir. …Çözüm konusundaki yaklaşımım üzerinden değerlendirip anlamaya çalışsınlar, o şekilde eleştirsinler. Hatta eleştirirken beni yerden yere vurabilirler, ama ilkeler çerçevesinde eleştirebilirler. İlkeleri eleştirtmem. Yoksa kabul etmem. Ucuz eleştirileri de pek dikkate almıyorum" sözlerinden cesaret alınarak yazılmıştır.

Bazen kırılır içiniz, hissedersiniz.
Bazen derin bir boşluk oluşur bir yerlerde, uçurumlar açılır düşünce dünyanızda, üşürsünüz.
Bazen bir yıldız kayar kendinize özge gökyüzünden, karanlık çöker, kaybolursunuz.
Bazen kaybedersiniz bir dostu, üzülmeyi unuttuğunuzu farkedersiniz.

Sayın Öcalan’la ilgili düşüncelerim biliniyor. Son görüşme notlarını okurken birden üşüdüğümü hissettim. İçimden bir şeyler boşaldı.

Söylenenler doğruysa ben ömrüm boyunca Marks’ın ardına takılarak burjuvaziye hizmet etmişim. Bizler „Marks tepesi üstüne duran Hegel’i ayaklarının üstüne oturttu“ diyerek Marksizm’i savunduk hep. Diyalektik materyalizm bizim felsefemiz oldu. Yaşamda her şeyin zıtlarıyla birlikte, iç içe olduğunu, felsefenin tamamının zıtların birliği olarak da adlandırılabileceğini Marks’ı öğrenmeden çok önce öğrenmiştik.

Daha önce de yazdım, Marks benim için sadece bir filozof, daha fazlası değil. Düşüncelerini benimsiyorum, bu nedenle de savunuyorum ama ona tapmıyorum, onun eleştirilemeyeceğini de düşünmüyorum. Kaldı ki, Marks’ın proletarya diktatörlüğü konusundaki düşüncelerini yıllardır eleştirenlerden biriyim, bunu hiç gizlemedim. Hatta son yazdığım Tanrının Son Sözleri isimli romanım, içinde Marks’a yönelik eleştiriler olduğu için Türkiyeli bir devrimci yayıncı tarafından yayınlanmadı. Bana bu bölümü çıkarırsam kitabı yayınlayabileceklerini ilettiler, kabul etmedim.

Sayın Öcalan Marks’ı reddediyor, edebilir, benim sorunum değil. Kendisiyle Hegel arasında benzerlik kuruyor, olabilir, bu da beni rahatsız etmiyor artık. Önceleri insanlar onunla alay ediyorlar diye üzülüyordum, ama o ısrarla bu tavrını sürdürüyorsa bir bildiği vardır elbet.

Beni üşüten felsefi tartışmalar değil.
İçimde korkunç bir boşluğun oluşması da felsefi tartışmalardan kaynaklanmadı.
Bir süredir özellikle Kuzeyli Kürtler’in „Kürdistan“ ütopyalarının çalındığını düşünüyor, söylüyordum. Eskiden insanlar bizim de Kürdistanımız olacak diyerek mücadeleye omuz veriyorlardı. Yıllar önce Şam’da Kürt mahallesinde yaşayan Kürtlerle sohbet etmiş, bir gün Kürdistan kurulursa gider misiniz diye sormuştum. Derin bir sessizlikten sonra gitmesek de bizim de bir Kürdistanımız olur diye yanıtlamışlardı sorumu.

Şimdi o düşünce yok artık.
Çünkü Kürdistan düşüncesi çalındı.
Ütopya bitti.
Ama bu da Kürt ulusunun sorunu, o karar verecek kendi kaderi hakkında. Onlar kendilerine ait bir ülkelerinin, devletlerinin olmasını istemiyorlarsa ben onlara bunu istemelerini dayatamam. Kaldı ki bu konuda bir çok Kürt ulusalcısından oldukça farklı düşüncelerim bulunuyor ve onlar bana aitler.

İçimi üşüten son noktayı sayın Öcalan son görüşmede şöyle koydu:

„Musul ve Kerkük'te misak-ı milliye dâhildi. Konfederalizmle bunları da dâhil ediyorum. Misak-ı Milli önemlidir. Burada Kürtlerin haklarına saygılı olunacağı belirtiliyor. Kürtler ayrılmak istemiyorlardı. Zorla ayırdılar. Benim kastım Kürtlerin haklarıdır. Osmanlı nasıl ki altı yüz yıl boyunca bu bölgede bir güç olarak yönettiyse, eğer böyle bir çözüm geliştirilirse Cumhuriyet de buna öncülük ederek bunu devam ettirebilir."

Bu sözlerden sonra artık hiç bir şeyi tartışmak istemiyorum.
Kürtler benim için ezilen, horlanan, insan haklarından yoksun bir ulustan başka bir şey değiller. Onların tüm haklara ulaşabilmeleri için elimden geldiği kadar, yaşamımın sonuna kadar mücadele edeceğim. Kürtlerin bir devlet kurmak isteyip istememeleri de beni ilgilendirmiyor. Kendi kaderlerini kendileri tayin etmek istediklerinde bu konuda da bir karar vereceklerdir elbet.

Ama ben dün nasıl Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin faşist bir devlet, cumhuriyetin de faşist bir cumhuriyet olduğunu söylemiş, bunun bedelini ödemişsem bundan sonra da aynı sözlerimi yinelemeye devam edeceğim.

Bu cumhuriyetten, reformlarla, orasının burasının yamanmasıyla demokratik cumhuriyet falan çıkmaz. Onun temelden, kökten bir sarsıntıya, yeniliğe gereksinimi var. Bunu da ne iktidarlar ne ordu başarabilir. Bunu başaracak olanlar o topraklarda yaşayan halkların birliği, mücadelesi olacaktır.

Marksist damarım böyle söylüyor.
Bir Marksist olduğum için seviniyorum.
Çünkü şöyle yada böyle bütün ulusların bir gün özgürleşeceklerine, bütün milliyetçi özelliklerin yok olacağına, emek kardeşliğinin kurulacağına inanıyorum.
Benim ütopyam bu.
Bunu kimse elimden alamayacak.

Ben düne kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Musul ve Kerkük’e yönelik işgal rüyalarını eleştirdim, bu gün sayın Öcalan oraları Osmanlı’da olduğu gibi misak-ı milli içinde sayıyor ve Türkiye’ye gelecek açısından oraları vaad ediyorsa ona da karşı çıkıyorum.

Irak Genel Kurmay Başkanı olan zat geçtiğimiz aylarda ağzından „Türkiye Barzani’yle görüşürse sınırlar bile değişebilir“ şeklinde bir söz kaçırmış, insanlar bu sözün üzerinde pek fazla durmamışlardı.

Bu sözün sadece „Kandil’i Türkiye’ye verebiliriz“ anlamına geldiğini düşünmüştüm. Böylece Güneyli Kürtler PKK sorunundan hem de Türkiyeli yöneticilerin ikide bir onları PKK yüzünden sıkıştırmalarından kurtulacaklardı. Türkiye de artık bütünüyle kendine ait olacak o dağı terörle mücadele adına isterse yerle bir edecek, isterse zehirli gazlarla yaşanmaz hale getirecekti.

Plan işliyor, dağlar hem İran hem Türkiye tarafından haftalardır bombalanıyor, o bölgedeki köyler insansızlaştırılıyor, ağır ağır hedefe doğru yürünüyor.

Geçtiğimiz yıllarda Bush’da „Ortadoğu’da sınırlar değişecek“ diye gevelemişti ağzında.
Ama işin ucu Musul ve Kerkük’e kadar dayandırılmamıştı.

Sonunda sayın Öcalan söyledi.

Yol bitti.
İçimde bir yerlerde ağıtlar başladı.
İçim üşüdü!

" İki-üç ay içerisinde Meclis bu komisyonu kurar, içinde seçkin hukukçular, hocalar, akademisyenler de olabilir, siyasetçiler de yer alabilirler, yargılama yetkisi olmaz, sadece gerçeklerin açığa çıkmasını sağlar. Ben bildiğim her şeyi onlara anlatırım. Onlar da yaptıkları araştırmaları kamuoyuna açıklarlar. Ondan sonra kimin Türkiye'nin iyiliğini isteyip kimin istemediğine, kimin haklı kimin haksız olduğuna, kimin affedilip kimin affedilemeyeceğine kamuoyu vicdanı karar versin“ diyor sayın Öcalan ve bir af beklentisini de dile getiriyor.

Ben de sadece bir tek kişi için değil, içerideki tüm siyasi tutsaklar için isteğimi yineliyorum:

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!

4 Aralık 2008 Perşembe

SÜLEYMAN OKAY




Prof. Dr. M. ŞEHMUS GÜZEL

Tanınması gereken insanlar vardır. Ama yeterince tanınmazlar. Tanınamazlar. Bu onların mütevazi olmalarından kaynaklanabilir. Onların yaşadıkları dönemlerin kendilerine özgü özelliklerinden gelebilir. Unutulmamasında yarar var : 1960’larda ve 70’lerde bu kadar dergi, bu kadar günlük gazete, günlük gazetelerin bu kadar bölgesel ve/veya edebi eki yoktu. Bu kadar yerel ve ulusal televizyon kanalı bulunmuyordu. Televizon denen « alet »in 1968’de ülkeye getirildiğini vurgulamak lazım. Hele internet denen « şey »den kimsenin haberi bile yoktu. İşte o koşullarda ve mütevazilik, alçak gönüllülük, zamanının kıtlığı ve benzeri kimi kişisel özellikleri nedeniyle kimi önemli yazarlar, şairler ve sanatçılar hak ettikleri ölçüde tanınmadılar. Tanınamadılar.

Bunlardan biri, belki de en önemlilerinden biri Süleyman Okay’dır. Türkiye’de ulusal düzeyde tanıyanı çok azdır, ama siz bir de onu Antakya ve çevresinde sorun. Tanımayanı, bilmeyeni olamaz. Çünkü o yaşadığı döneme damgasını vurmuş bir kahramandır : Yaşamıyla ve yaşam biçimiyle, siyasi faaliyetleriyle, yazarlığıyla, gazeteceliğiyle ve bilhassa şairliği ile. Bütün bu özellikleri bir arada bulunduran bir insan da sıradan çıkar ve kaçınılmaz bir şekilde ilgi merkezi olur. Çekim merkezi olur. Etrafında sevimli insanlar toplanır : Sevimli, sağlam ve sözü geçen insanlar. Her akşam biraraya gelen, iki tek atan. Veya bir ya da iki şişenin « ifadesini alan ». Ama konuşulanları, söylenenleri sır gibi saklayan sıkı bir « toplumsal aile ». İlişkiler çünkü yılların, günlerin ve bilhassa gecelerin damıtılmasından örülmüştür. Hoş ve güzel. İyi ve sağlam. « Kasanın » durumuna göre bir kebabı dört kişi paylaşan ama destek olsun diye salatasını, şusunu busunu yanında götüren sevimli insanlar topluluğu.

Böyle bir insan topluluğunda Süleyman Okay dikkat çeker elbette. Hem bakar mısınız lütfen, arkadaşları dostları ve yoldaşlarıyla meyhanede demlenirken ve daha meyhaneyi kapamadan, sabah ışıkları içinde ve kuşluk vaktinde ellerine ulaşan o günün yerel gazetesinde Okay’ın köşe yazısı, ya da şiiri, ya da takma isimlerinden biriyle döşendiği bir « yemek tarifi » veya hatta bunların tümüyle birlikte karşılaşan arkadaşları onca şişeye, kebaba, salataya rağmen aniden « uyanırar » ve « Yahu nasıl oluyor da sabaha kadar bizimle demlenen Süleyman can bu kadar yazıyı da yazabiliyor ? » diye meraklarını dillendirirler. İşte Süleyman Okay’ın çalışkanlığı, yaratıcılığı ve yaratıcılığını siyasi ve yerel kimliğini ortaya koymak için son derece akıllı ve iyi biçimde kullanmasının sırrı. Yazacağı konulardan, insanlardan kopmadan onlarla birlikte ve onlar için yazmak.

Süleyman Okay budur işte.

O sadece yakın dostlarının, sevenlerinin değil, aman anımsayalım Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşıyor ya, dolayısıyla « kötülük adamlarının » da dikkatini çeker. « Gölgesi » birken iki olur. « Gölgesine gölge edenlerden » şikayet eder : Şiirlerinde. Ama bu işi de özel olarak önemsemez, gereğinden fazla uzatmaz. Çünkü bilir olabilecekleri, başına örülebilecek çorapları. Yaşamı es geçmez. Yaşar ve iyi yaşarken yapması gerekenleri yapar. Bir yaşamda önemli olan da budur zaten : Zamanını, sayılı zamanını boşuna geçirmemek. Hayatını bozuk para gibi harcamamak.

Süleyman Okay GERÇEK YAŞAMI DA İHMAL ETMEZ : Ve üç çocuk babası olur. Evet üç çocuk. Onların yetişmesi için elinden geleni yapar. Yetişmesi derken eksik oluyor aslında : iyi yetişmeleri için demek lazım. Çocuk bitki değil ki. Çocuk çocuktur ve çocukken çocuk olduğunu bilmez. Ama baba burdadır ve ona çocuk bile olsa yapılması gerekenleri en doğal biçimiyle aktarır. Anlatır demiyorum. Aktarır diyorum. Baba çocuklarından birini, bu Adil’dir, elinden tutar örneğin Yılmaz Güney’in Umut filmini izlemeye götürür. Birine isim olarak « Hürriyet »i seçer. Büyük oğlunu, Arif’i, matbacı yapmak ister. Süleyman Okay’ın en büyük arzularından biri kurduğu matbaayı geliştirmek ve bir yayınevi yaratarak bölgesinde ve çevresinde sıkı ve sahici kitapları yayınlamaktır. Matbaayı kurar. Çalıştımaya başlar. Gazeteler,dergiler ve bildiriler basar. Matbaada basılan ilk kitab onun imzasını taşır : Mermi Konuşuyor. Yasak masak dinlemez Süleyman Okay. Nitekim o günlerin en iyi devrimcileri için o « Sülayman Abi »dir. Şimdi Mustafa Kuseyri yanımızda olsaydı Süleyman Abi’yi en iyi o anlatırdı. Mustafa Kuseyri evet : 1960’lardaki ihtilalci fırtınanın en güzel ve en iyi esen rüzgarı. Bir Mayıs günü Siyasal Bilgiler Fakütesi Yurdu’ndan çıkarken karşılaşığımız anı hiç unutamam : İkimiz de koşuyorduk. Ben Filiz’le randevum için Kızılay’a : Bir aradaşın birkaç saatliğine ödünç verdiği şık bir çeket sırtımda. Mustafa ise ihtilale doğru koşuyordu. Üstünde tiril tiril mavi gömlekle. Gözleri pırıl pırıl. O günün O’nun son günü olduğunu o anda ne o biliyordu ne de ben. Evet Mustafa Kuseyri : Gençliğimizin en güzel dallarından en sağlamı. Süleyman Abi işte böyle bir insandı : Yolu evinden geçenlere kapılarını açtı ve « sivrisinekler » girmesin diye pencerelerini iyi kapadı. Sıkı adamdı Süleyman Okay. Suriye hatı üzerinde gidip gelenler bilirler onu ve iyi tanırlar. Ve yardımlarını hele asla unutumazlar. İhtilal çünkü yoldaşlar sadace sıkı ve sahici makaleler ve iyi şiirler yazmakla olmuyor. Gerekli ama yeterli değildir bunlar. Eylem lazım. Eylem ise Süleyman Okay’lar olmazsa olmaz.

Evet üç cocuk : Benim de Arif Okay gibi bir oğlum olsa hemen alır başımı giderim diyesim gelyor : Çünkü Arif Okay babasını ve eserlerini yaşatıyor : Babasının kendi zamanında değişik nedenlerle, örneğin yeterli zamanı olmadığı için yayınlamaya fırsat bulamadığı makalelerini, şiirlerini, öykülerin, denemeleriini, tavsiyelerini, yemek tariflerini/reçetelerini Arif derledi toparladı ve tek tek yayınladı. Ve yayınlamayı da sürdürüyor :


İşte bu çabanın en son ama sonuncu olmayan örneğidir Nerde Benim Oruğum...Süleyman Okay’ın değişik takma isimlerinden ikisiyle, « Orukçu » ve « Çökelekçi » ile, kaleme aldığı ve Antakya’nın günlük gazetelerinde yayınladığı kısa ve vurucu makalelerinin derlemesidir. Kısa ve vurucu. Bu tür makalelerin en çarpıcı özelliğidir bu ikisi. Kitabın bir de alt başlığı var : Orukçu ve Çökelekçiden Antekece Hekiyeler.

Sadece bu kadar da değil : Süleyman Okay, yazında/edebiyatta artık unutulan bir yöntemi hakkıyla ve çok iyi bir biçimde uyguluyor : Bölgenin « diliyle »/ »ağzıyla » yazıyor. Buyurun işte tadımlık bir alıntı yapıyorum :

« Könçeği düşük, bellersin beli yok Yokardan aşşağı çuval kimi...Baktım hebiyeye dönük, ‘bire nanca çok yirsin ki bunca karnın şişik’ dedim...O şımıt yüzünü eşkitti. ‘Yok’ dedi ‘yiyik yiyik şişmeyiğim de, yidiğimi çıkaramıyom ondan şişiğim’ demez mi. Bire amman bu nasıl ekıl bele, ben sittin sene düşünsem bele bir coğap bulamam. »

Aynen böyle yazıyor yazar. Kitap baştan sona böyle gidiyor. Katıla katıla güldüğünüz sayfalar var. O anda komşularınız evinizde n’oliyir deyi merak bile edirler : Çünki duvarlarınız tireyiveriyo. Kitabı yayına epey zahmetle hazırladığı belli olan ama bu konuda hiç te renk vermeyen Arif Okay, kitabın sonunda « Yerel sözcükler ve deyimler » başlığı altında bir ek sunuyor. Çok ta iyi ediyor. Çünkü böylece hem Türkçeye katkı da bulunuyor. Hem de kimi sözcük ve deyimin ve özlü sözlerin yitmesini engelliyor. Engellemeye çalışıyor.

Deyimlerden birkaç tanesini aktarmama kimse mani olamaz burada :

« Ağzı köfte görmeyik » : Yani biçimsiz ağızlı. Ağzının tadını bilmeyenler için de kullanılır.

« Aşiret olmak » : Sıcakkanlı, samimi, içten olmak.

Hadi bir tane daha ekleyelim, herkese lazım olabilir :

« Avrat sekelli » : Evde sözü geçmez erkek için kulllanılır.

Evet kitap bu açılardan çok yararlı. Öte yandan Arif Okay’ın babasının dostalarından hayatta olanlarla yaptığı söyleşiler ve kitabın sonuna eklediği bir tür « kim kimdir ? » veya « kim nerede ? » « kim ne oldu ? » bölümünde tek tek tanıttığı isimler sayesinde Süleyman Okay döneminin Türkiye İşçi Partisi üye ve militanları hakkında toplumbilimsel ve siyasetbilmi açısından da dersler yüklü bilgiler ediniyoruz : Örneğin TİP’te siyasi faaliyet yapan insanların çoğu esnaf ve küçük tüccar. Terziler var aralarında. Bu çok bilinen bir mesele ama Antakya için de doğrulanıyor : Bu konuda « Terzi Fikri » (Sağlam), « Terzi Mehdi » (Zana) Türkiye çapında isimleri bilinenler. Terzilerin yanında kaportacı buluyoruz. İnşaat işleri yapanları da. Ahmet Medetoğlu gibi bir magaza sahibini de. Köfteciyi de. Gezici piyango bilet satıcısını da. Bunların hepsi « Piçağım hakkı için bir adam »dırlar. Hepsi harbi ve sağlam insanlardırlar. Süleyman Okay’ın yoldaşları işte böyle isimlerdirler.

Arif Okay kitabın sonunda Antakya’da yayınlanan günlük gazeteler ve dergiler hakkında da kısa bilgiler sunuyor. Antakya’nın öteden beri Anadolu’nun okumuş yazmışı en çok olan kentlerimizden biri olması boşuna değil. Öteden beri bu kentte insanlar okumayı, yazmayı, yayınlamayı sevdiler. Süleyman Okay bu konudaki en iyi örneklerden biridir. Kendisi dünya kadar şey yazdı. Oğullarından büyüğü Arif bunları kamuoyuna mal etmek için koşturuyor. Bu arada dayısı Kasım Yücel ve dedesi Mehmet Lütfi Rifai’yi (Yücel) de unutmuyor. Onların da anılarını, yapıtlarını derliyor, topluyor ve yayınlatıyor. Böylece Antakya tarihine ve giderek ülkemizin toplumsal tarihine son derece yararlı katkılar yapıyor. Süleyman Okay’ın küçük oğlu Adil Okay ise çok iyi şiir yazıyor ve yayınlıyor : Orhan Veli ile Sait Faik tadında şirin şiirlerdir bunlar : Herkese tavsiye ederim. Özellikle aşk yapmaya zaman bulamayanlara. Ama dikkat : Bu şiirler kimi zaman sizi kalbinizden tutuveren eserlerdir. Hazırlıklı olmadan okunmazlar. Adil de karınca türünden : Hiç boş durmuyor, o da çok çalışıyor, biraz « şahsi oynasa » bile, koşturuyor : Anılarını derliyor ve yayınlıyor. Maraton koşuçusudur Adil. Dünya kadar şey yaptı, ama bunlar henüz ilk kilometreler : Çünkü dahası var. Ve dahası gelecek Onun için Süleyman Okay bu kadar mutlu. Biz de.

Kitabı edinmek için : okayarif@hotmail.com
Veya 0537 724 79 40’DAN ARİF OKAY ARANABİLİR.

3 Aralık 2008 Çarşamba

TAKTILAR




A. Kadir Konuk / Yenihayat1@t-online.de

Bunlar böyle, bazen iğneleri takılıyor, aynı minval üzere dönüp duruyorlar.
Eskiden, çok eskiden “Tek Tip Elbise”ye takmışlardı.
Elbise giy, televizyon seyret!
Elbise giy, mektup oku!
Elbise giy, gazete al!
Elbise giy, yakınlarını gör!

Giydiremediler!

“Giymezük de görmezük de” sloganını cezaevinde çıkardıkları dergiye yerleştiren idamlıklardanım.
Yıllarca giymedik de görmedik de.
Derken elbise tantanası ardından unutulmaz acılar, ölüler, yaralılar, sakatlar, hastalar bırakarak unutuldu.

Sıra ayakkabıya geldi.
Ama bu kez giy denilmiyor, çıkar deniliyor.
Ayakkabıyı çıkar, revire çık!
Ayakkabıyı çıkar, görüşe çık!
Ayakkabıyı çıkar, kantine git!

Tekirdağ Cezaevi Savcısı emretmiş. Arama sırasında ayakkabılarını çıkarmayı reddeden tutsaklara zor kullanılacak!

Zor zaten her dönemde sultan.
Beş on gardiyan çöker bir insanın başına, giydirirler de, soyundururlar da, çıkartırlar da…
Bu eylem sırasında mahkuma düşen tek şey becerebildiği kadar tekme ve slogan atmaktır.

Ben de geçmişte öyle yapmıştım Burdur’da.
Hıdır’ın idamında hazır bulunan müdürle takışmıştım, bazı gardiyanlar bilinçli hır çıkartıyorlardı. Baş gardiyanlardan birine “Git o müdüre söyle itlerine sahip çıksın” dedim. Az sonra çıkarıldım maltaya. Başıma tüm gardiyanlar birikti. Ali İhsan diye bir baş gardiyan vardı, adam yüz kilodan fazla, boyu iki metre, üstelik gerçek bir yağlı güreş pehlivanı. “Ayakkabılarını çıkar” dedi.
Çok meraklıysan sen çıkar dedim.
Hep birlikte tekme tokat çıkardılar.
Beni de el üstünde, yüzüm gözüm kan içinde yer altı hücrelerine taşıdılar.
İşkencecilerden hesap soracağız diye bağırıyordum. Gün boyu hücrenin sac kapalı penceresine vurdum ayakkabılarımı, doktor istedim.
Doktor insan adamdı, raporu gardiyanların gözünün önünde yazdı.

O günlerde Muzaffer Öztürk de Burdur’un idam hücrelerindeydi. Bizim sözcümüzdü. Sonradan dilekçelerimi savcılığa o iletmiş, gardiyanlar hakkında dava açılması için çalışmıştık. Savcı çağırdı, dilekçende ısrar edersen mesleklerini kaybedecekler, çoluk çocukları var, bir yanlışlık yapmışlar, özür dileyecekler dedi. Gardiyanların hepsi sıralanmışlardı, yalvaran gözlerle bakıyorlardı, tek tek özür dilediler, ben de dilekçemi geri aldım.
Çünkü ben bir insanım.
Gardiyan da olsa o insanın çocuklarını açlığa sürükleyecek bir şey yapmak istemedim.

1986’da, Muzaffer’in sözcülüğümüzü yaptığı günlerde bize ana avrat söven ve sonra üzerine yürüdüğümüzde havalandırma bahçesinden kıçına bakmadan kaçan bir yüzbaşıya da müdürün önünde özür diletmiştik. Muzo da bu özrü hepimizin adına kabul etmiş, “Puşt, it gibi yalvardı” diyerek dilekçelerimizi geri getirmişti.

Muzo 1977’de girdiği hapishaneden 1991’de çıkmıştı, dilini tutamadı, gönlü zulme karşı susmayı kabul etmedi, yine düştü damlara, üstelik infazı da yandı.
Şimdi Muzaffer Tekirdağ’da yatıyor ve savcı, gardiyanlar ona ayakkabılarını çıkar diyor.
Biliyorum gülüyordur o çatlak.
Gel çıkar emmim, diyordur Uşak şivesiyle.
O çok gardiyan, çok cezaevi müdürü, çok savcı, çok işkenceci gördü ömründe.
İşkencenin bütün türlerinin yakın tanığıdır Muzo.
Onun bıyıklarının yarısını Buca zindanında bir üsteğmen tek tek yoldu.
Onun kafasında Yaşama Dönüş operasyonunun kurşun izi var.
Yirmi yıldır o zindanların eciğini de cücüğünü de bilir.
Ona ayakkabılarını çıkar demek cami duvarına işemek gibi bir şeydir.
O giymezük, görmezük geleneğinin temsilcisi oralarda.

O, iğneden ipliğe-inanın iğne ve iplik bile yasaktı bir zamanlar- salçadan, şekere, saz telinden kaleme kadar akla gelebilecek her şeyin yasaklandığı, bütün bunların kavgalarla, gürültülerle elde edildiği bir direnişin tarihini temsil ediyor. Yazılacaksa “İçine sıçtığımın cezaevleri” kitabını yazmak onun hakkıdır. Çünkü ülkede onun içine sıçmadığı pek az cezaevi kalmıştır.

Şimdi ona ayakkabılarını çıkar diyorlar.
Ne bok bulacaklarsa o ayakkabıların içinde.
Neden çorap ve ayak kokusuna bu kadar meraklılar acaba?
Mahkumlar ayakkabı çıkarmayı kabul ettiklerinde ardından donunu çıkar geleceğini iyi bilirler.

1983 yılında, Şirinyer Askeri Cezaevi’nde tek tip uygulaması sırasında Şekip ve iki arkadaşı “Ulan mahkemeye giderken don giymeyelim, pantolonları çıkarmazlar o zaman” diye sivri bir fikre kapılmışlardı. Kapı altında tekme tokatlı merasimle soyundurulduklarında askerlerden biri komutanım bunların donu yok diye bağırdı. Depodan askeri don getirip giydirmişlerdi onlara.

Askeri baş savcı Hacı Mirza ‘ da olayı öğrendiğinde bunların atletlerini boyunlarına bağlatıp, yarı çıplak göndermişti koğuşa. Donlarında askeri deponun mührü vardı. Dayak, o kış gününde saatlerce bir donla beklemek umurlarında değildi. Pantolonlar fora edildiğinde askerler ne biçim olmuşlardı diyerek gülüyor, yeni birer donumuz oldu diye seviniyorlardı.

Tekirdağ Cezaevi müdürü genç mi yaşlı mı bilmiyorum. O da kimlerle dans ettiğini bilmiyor her halde. Yazdığım mektuplara aylardır yanıt alamıyorum. Belki Muzo yine kibrit çöplerinden saz yapıyordur kendine. Yada eğer hücresinde kalorifer varsa, kalorifer böceklerinin nasıl ürediklerini inceliyordur yeniden. Bu konuda uzmandır. Örümceklerden örgüt bile kurar o canı sıkılınca, ama kimse ona gönüllü ayakkabılarını çıkarttıramaz.

O günlerde cezaevlerinde yatmış olanlar bu günlerde olan biteni izlediklerinde “Ne değişti bu demokratik cumhuriyette” diye düşünmeden edemezler.

Sahi sizce ne değişti?

Peki biz neden böyle toptan suskunlaştık, neden unuttuk oralarda hala insanların yaşamaya ve onurlarını korumaya çalıştıklarını?

Neden anlayamıyoruz, mahkumların sadece kantine, revire, görüşe çıktıklarında giyindikleri ayakkabıların bile bir işkence aracı haline dönüştüğünü.

Neden birleştiremiyoruz sesimizi hala?

Niye suskunuz?

Söyler misiniz, Muzo ve onun gibi on yıllardır zindanlarda yaşamaya çalışan insanlar daha ne kadar kalmalı oralarda?

Niye hep bir ağızdan haykıramıyoruz?

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!

2 Aralık 2008 Salı

ÖCALAN-BEŞİKÇİ TARTIŞMASI ÜZERİNE



Yener ORKUNOĞLU

yorkunoglu@mgx.net

Bilindiği gibi PKK önderi Öcalan ile Beşikçi arasında bir tartışma var. Öcalan’ Beşikçi Kürtlerin Ziya Gökalp’idir’ diyor. Öcalan’a karşı Beşikçi,’Beşikçi Eleştirilerine Karşı Cevap’ başlıklı bir yazı yazdı.

Bu tartışmanın arkasında Kürt sorunu konusunda iki farklı çözüm anlayışı yatmaktadır. Bu nedenle Öcalan ve Beşikçi tarafından dile getirilen düşüncelerin özgür bir şekilde tartışılmasında yarar var. Çünkü böylesi tartışma her iki bakış açısının dayanak noktalarının açığa çıkarılmasında önemli rol oynar. Bu satırların yazarı bu iki bakış açısının ortaya sergilenmesini çok gerekli görmektedir.

Bilindiği gibi PKK önderi Öcalan uzun zamandır avukatlarıyla görüşmelerinde ulus-devlet, milliyetçilik ve devlet gibi konularda görüşlerini dile getiriyor. ’Devleti hedefleyen ilkel milliyetçiliğin çözüm olmadığını’ savunuyor. ’Az devlet fazla demokrasi’ gibi sözlerle devletten çok demokrasiye vurgu yapıyor. Devlet istemediğini dile getiriyor. Öcalan yeni bir strateji savunduklarını, bu yeni stratejide ayrı bir devlet kurmaktan vazgeçtiğini ifade etti. Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Konfedaralizm gibi düşünceler ileri sürdü. Bu satırların yazarı, Öcalan’ın Demokratik Cumhuriyet vb. gibi düşüncelerine, eleştiri hakkını saklı tutmak koşuluyla destek verdi.
İsmail Beşikçi, PKK önderi Öcalan’a yönelik eleştiriler yapıyor. Öcalan’ın İmralı sonrası duruşunun sağlam olmadığını dile getiriyor. 2004 yılı 6 Ağustos tarihli görüşme notlarında Öcalan şöyle cevap vermişti.

’Sanırım Beşikçi'nin yazıları varmış benimle ilgili. Benim duruşumum sağlam olmadığını söylüyormuş. Beşikçi'nin benim İmralı'daki duruşumu bilmesi gerekir. Duruşumu bilmeden konuşuyor. Ziya Gökalp Türk milliyetçisiydi. Beşikçi de Kürt milliyetçisi olmaya çalışıyor. Beşikçi Kürtlerin Ziya Gökalp'ı olmak istiyor. Kürtlerin Ziya Gökalp'e ihtiyacı yok, demokrasi öğretisine, demokratizme ihtiyacı var. Benim durumumu daha iyi değerlendirmesi gerekir. Milliyetçilik değil, demokrasi temelinde beni değerlendirsin. Benim düşünce gücümün hangi yönde geliştiğini bildiklerini sanmıyorum.’

Öcalan ’devlet gericiliktir’ diyerek Kürtlerin devlet kurmaktan uzak durmasını öneriyor: 'Benim devlet kurmakla işim yok. Ben özgür yaşamı, özgürlüğü, özgür bireyi savunuyorum. Bana devleti verseler de istemem. Hatta bana dünya imparatorluğunu verseler istemem, işim olmaz. Ben özgür yaşamdan yanayım. Benim Kürtlüğüm öyle ucuz Kürtlük değildir. Derindir. Benim amacım dogmatik Ortadoğu kültürüne demokrasiyi yedirmektir. Benim devletle işim olmaz.’

İsmail Beşikçi, 11 Kasım 2008 tarihinde Hasan Bildirici ile yaptığı ve ’Öcalan neden devlet istemiyor’ başlıklı röportajda şöyle diyor:

’Abdullah Öcalan ise, devlet kurumuna karşı olduğunu sık sık dile getiriyor ama, somut devlete, Kürtlere her gün her an baskı yapan devlete karşı olduğuna dair bir sözü yok. 24 Ekim 2008 tarihli görüşme notlarında, Öcalan, “Ben savunmalarımda Cumhuriyet ve Türkiye aleyhinde bir şey söylemedim” diyor. Aslında yukarıda kısaca belirtilen sistematik baskılardan dolayı devleti eleştirmesi gerekmez mi? Öte andan Öcalan’ın Türk, Arap ve Fars devletleriyle bir sorunu yok. O sadece Kürtlerin bir devlete sahip olmasını istemiyor. Bu da zaten, başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere, İran, Irak, Suriye devletlerinin görüşüdür.’

Beşikçi’nin bu eleştirisi ağır bir eleştiridir. Öcalan’ı bu devletlerin görüşünü savunmakla eleştirmektedir. Bu eleştiri, bizzat PKK’nın varlığını ve neye karşı mücadele ettiğini görmezlikten gelen bir eleştiridir. Bu eleştiri Öcalan’a ulaşmış olmalı ki, Öcalan İsmail Beşikçiye yönelttiği eleştiriyi 21 Kasım 2008 tarihli Görüşme Notlarında tekrarladı.

’İsmail Beşikçi, benim devlete karşı görüşlerimi bilmiyor mu? Neden böyle konuşuyor? İsmail Beşikçi Kürtlerin Ziya Gökalp'idir. Ziya Gökalp Türkler için neyse İsmail Beşikçi de Kürtler için öyledir. Beşikçi Durkheim sosyolojisinden, Marksizmin en katı halinden ve Ziya Gökalp'ten etkilenmiştir. Kendisi katı bir pozitivisttir. Bunlar hiç değişmiyorlar. Şimdi Güney'de Kürt devleti kurulmakla Kürtler özgürleşecek mi? Hayır. Amerika her şeye hâkim. Bunlara göre Kürt mücadelesi eşittir Kürt milliyetçiliği, Kürt milliyetçiliği eşittir Kürt devleti. Her şeyi böyle görüyorlar.’

Bazı tanıdıklarım Beşikçi’nin Ziya Gökalp’a benzetilmesinin hiç hoş olmadığını belirttiler. Kişisel olarak böylesi bir benzetme hem uygun değil hem de hoş değil. Öcalan da Gökalp ve Beşikçi’nin konumları arasındaki farkı elbette biliyordur. Bence Öcalan böylesi bir benzetmeyle kişilikleri değil, düşünceleri karşılaştırmak istemiştir. Gökalp ve Beşikçi arasındaki ideolojik paralelliklere iki açıdan dikkat çekmeyi amaçlamıştır: Birincisi, Öcalan’a göre Ziya Gökalp, bir Kürt olarak Türk milliyetçiliğini savunurken; Beşikçi, bir Türk olarak Kürt Milliyetçiliğini savunmaktadır. İkincisi, Öcalan’a göre Ziya Gökalp ve İsmail Beşikçi arasında, ulus-devleti ve milliyetçiliği savunma konusunda belirli bir paralellik vardır.

Burada yeri gelmişken, Ziya Gökalp ve Beşikçinin konumlarının çok farklı olduğuna dikkat çekelim. Gökalp, devlet hizmetinde olan bir Osmanlı aydını. Beşikçi ise, yaşamını resmi ideolojinin Kürt politikasına karşı durarak geçiren cesur, dürüst, namuslu saygın bir bilim adamı. Beşikçi, Resmi İdeolojiye karşı duruşun bedelini uzun yıllar hapiste yatarak geçirdi. İsmail Beşikçi, uzun yıllar bedel ödediği için saygın bir konuma gelmiştir.

Öcalan, milliyetçiliği eleştirirken, Beşikçi, ’Ben Kürt milliyetçisi değilim demenin bir zaaf olduğunu’ dile getiriyor. Şöyle diyor Beşikçi: ‘Kürtlerin önemli bir kısmı, özellikle de okur-yazar olanlar, “ben milliyetçi değilim, devrimciyim, enternasyonalistim” demektedir. Bir satır Kürtçe konuşamayan, ülkesinin adını bile söyleyemeyen bu insanların, “ben milliyetçi değilim, devrimciyim, enternasyonalistim” demeleri insani bir zaaf olmalı…Kendisi olmayan, kendinden kaçan, egemen ulusun dilini ve kültürünü yaşayanların devrimciliğinin, enternasyonalizminin kime hayrı dokunur? Kendisine hayrı olmayanların, devrimciliğe, enternasyonalizme nasıl bir hayrı, yararı dokunabilir? Ama, bu sözlerin, bu tutumun, Kürtleri müştereken baskı altında tutan devletlere yararı çok büyüktür.’

Bu ilk yazıda Öcalan ve Beşikçi’nin bakış açılarına (alıntılar yaparak) ışık tutmak istedik. Gelecek yazıda Öcalan’ın ve Beşikçi’nin görüşlerinin dayandığı öncülleri inceleyeceğiz.

-------------------------------
Not. A. Kadir Konuk yazılarını yayınladığı sitede tutsaklara özgürlük için bir kampanya başlattı. Ben de bu kampanyaya katılıyor, „Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af“ diyorum.

Dar Sokak Aralık Sayısı Çıktı…


Hatay’da Aylık olarak yayınlanan Dar Sokak Dergisi Aralık sayısında Antakya’nın önemli şairlerinden biri olan Süleyman Okay’ı gençlere tanıttı.

Müslüm Kabadayı, Arif Okay, Adil Okay ve Kasım Yücel Usta Yazarı anlatırken, Eski dostları ve Antakya sokaklarındaki vatandaşları Usta şair Okay’ı anlattı.

Aralık sayımızda, A Galip, Şiirimizin Noksanlı Yılları, Faiz Cebiroğlu’nun, Literatür Bir Dildir ve Eser Yılmaz’ın Vedat Türkal’in Kominist’i yazıları yer aldı.

Bu sayımızda şair Nevruz Uğur’ın Hadi Antap’e Gidelim ve Hamit Güllüce’nin Arife-i İntihar şiirleri bulunuyor..

Adres: P.K 16 Antakya – Hatay

İletişim / Türkiye: Murat ALTUNÖZ: murataltunoz@hotmail.com

İletişim / Avrupa: Faiz Cebiroğlu: faizce@hotmail.com
Web sitesi: www.darsokak.tr.cx