22 Aralık 2008 Pazartesi

YAZARLIK VE ELEŞTİRİ




Yener Orkunoğlu / y.orkunoglu@fbi.h-da.de


"Bilimsel gerçekler üzerinde anlaşmak varken, kelime yığınlarıyla kavga etmek niçin ?" Francis BACON

Geçen haftaki ‘Talihsiz Bir Yazı’ başlıklı yazıma hem okurlardan hem de bazı dostlarımdan eleştiri geldi. Bugün bu eleştirileri sizlerle paylaşacağım.

Bir ‘okur’ bana tam 6 sayfayı tutan bir ileti yazmış. Bazı yerlerini imla hatalarını düzelterek aktaracağım. Mektubunun başında şöyle yazıyor:

‘Sayın Z. Yener Orkunoğlu 15 Aralık Özgür politikada, Talihsiz bir yazı, başlıklı altında, Sayın Selahattin Erdem’i eleştiriyorsunuz, tabii ki herkes eleştirme hakkına sahip ve eleştirebilir. Ama eleştiriler gerçek ve objektif olmalı bence.

Sayın Orkunoğlu uzun zamandan beridir, gerek yeni Ülke ve gerekse şimdiki Özgür politikaya kadar, bu gazete geleneğini hep takip ediyorum. Ayrıca sizin yazılarınızı da hep takip ediyorum. Sizin yazılarınıza değer de biçiyorum ve de çok önemsiyorum, ancak takip ettiğim süre zarfında, belki de herkesin hata yapabileceği anlayışıyla, sizinde bu uzun zaman zarfında iki talihsiz yazınıza tanık oldum, birincisi, epey bir zaman oluyor, Sayın Cemil Bayık’ın bir yazısı yayınlanmıştı, Siz o zamanda talihsiz bir yazı olarak eleştirmiştiniz, Bu İkinci bir talihsiz yazı olarak da Sayın Salehettin Erdemin yazısını eleştirmişsiniz.

Ben şahsi olarak Sizin bu iki yazınızı Talihsiz bir yazı olarak görüyorum’
Sizin Sayın Erdem’e yönelik, eleştirinin ana teması, Sayın Erdem genel bir çerçeve çizerek, ayrım yapmadan her aydını, her yazarı ayrım gözetmeksizin aynı kefeye koyarak eleştirmesi oluyor.’

Evet böyle yazmış değerlendiriyor ve sonra kendi yorumunu yazıyor:

‘Ben şahsen o kanıdan değilim ve ben de Sayın erdemin yazısını okudum, hemde iki sefer okudum, Sayın Erdem çocuk değil, Ömrü dağlarda Siyaset ve savaş içerisinde yaşayarak geçmiştir, oturuşu ve kalkışı Siyaset ve Politikadır, Politika ve Siyaset içerisinde yoğrulmuş bu günlere gelinmiştir, öyle sanıyorum ki Sayın Erdem, neyin ne olduğunu, yaş ve kuruyu çok iyi görebildiği ve bu temelde de çok iyi bir ayrışmaya da gideceğini çok iyi bildiğinin inancındayım.’

İnanlar bir yazıyı farklı algılayıp, yorumlayabilirler. Kimse bu farklı algılamaların önüne geçemez. Bence yukarıdaki yorumlama çok tarafgil bir yorumlama. Farklı yorum için bir başka örnek Davud adlı bir okur sunuyor. Kanada’dan yazan Davud şöyle yazıyor.

’Merhaba, hocam nasılsınız...Sizin yazılarınızı özenle okumaya çalışıyoruz. Sade ve anlaşılır bir biçimde yazdığınız için bizimde anlamamız kolaylaşıyor, sağ olun! . Son yazınızı okudum. Selahattin Erdem’in yazısına istinaden yazdığınız ve yerinde tespitleriniz ile haklı bir eleştiri yaptınız. Yazıyı bende okudum. Sizin yazınızdan önce ve katılmadığım çok yanı vardı. Aayaklari havada. Daaha cok sitem ve kızgınlık belirten bir yazıydı. Sanırım sosyalistlere yönelik değil, daha çok Kurt milliyetciliğine yönelik, ama somut belirtilmemiş. Psikolojik savaşın gırla gittiği bir ülke Turkiy. Bu bu yuzden sanırım, yazılar pek somut olamıyor. ama Selahattin Erdem’inki olmaması gerekiyor . Elbetteki kimi insan emeğini satarak kimisi de düşünce ve beynini satarak yasamını finanse ediyor.’

’Amed’ ismiyle ileti gönderen bir başka okur ise şunları yazıyor:

’Sayın Erdem’i eleştirdiğiniz bir çok konuda sizin gibi düşünüyorum. Keşke genel bir değerlendirme yerine, hangi yazarlar için geçerli olduğunu yazsaydı. Sizde çok iyi biliyorsunuz, Şimdi Trk tv da Kürt Aydını diye ekrana çıkardıklarını ,bilmem nasıl değerlendirirsiniz...Daha doğru dürüst Kürtleri kabul edemeyen medyalari birden Kürt aydını diye ekranlara çıkarınca, insanda soru işaretleri doğuruyor. Şunu da eklemek istiyorum, gerçekten talihsiz bir yazi bence de ..’

İki dostum ise yazıma eleştiri yönelttiler. Sevdiğim bir dostum şöyle yazdı:

’Sen utangançlığını "Keşke"lerle o adama hak vererek yapıyorsun. Sonuçta bu yazı o adamı mahkum etmiyor, dolaylı yönlerden haklı çıkarıyor. Yazının yayınlanma nedeni de bu. Benim karşı çıktığım nokta burası. Neyse, sorun değil elbette gelecekte yine başka konuları da tartışacağız.’

‘Benim eleştiri yazım, Selahattin Erdem’i mahkum etmekten ziyade, onu haklı çıkarıyormuş.

Bir başka dostum ise aşağıdaki paragrafıma dayanarak, Erdem’i haklı çıkardığımı ileri sürüyor.

O paragraf ise şu:

‘Bu satırların yazarı da bu konuda ideal olan konusunda Erdem gibi düşünüyor. Ama ne yazık ki, gerçeklik başka bir şey söylüyor bize. Tabii haklı olarak şu soruyu akla geliyor: Özgür Politika gazetesi vb. Öcalan’ın kitapları bedava olarak insanlığa dağıtılabilir mi? Keşke öyle olsaydı. Ama ne var ki, bugünkü koşullarda bu mümkün değil! ‘

Bu iki dostuma kısmen kırıldım. (Zaten dostlar acı söyler). Ama kırılmaktan çok kızdım. Nedenine gelince? Bu iki dostum, geçimlerini kısmen yazarlık yaparak sağladıkları için, doğal olarak yazıya tepki gösterdiler. Tepkilerinde çok haklılar. Ben de yazdıklarımdan geçinseydim, ’ajan’ olmakla suçlansaydım, onlar gibi tepki gösterebilirdim. Ama onların eleştirileri bana çok tepkisel ve sınırlı gelmişti. Eleştirileri esas olara ’demek bu kadar yıl ajanlık yapmışız!’ gibi bir tepkinin ötesini geçmiyordu. Oysa benim dikkat çekmek istediğim nokta, Selahattin Erdem’in yazısının arkasındaki mantık ve bu mantığın sonuçlarıydı. Bu nedenle duygusal tepki göstermekten ziyade, mantıksal eleştiri yapmak daha doğruydu. Çünkü Selahattin Erdem şöyle yazmıştı: ’Emek gücünü satmak doğru olmasa da anlaşılır bir yanı vardır, fakat beyin gücünü satmanın bence anlaşılır ve izah edilir bir yanı yoktur.’

Erdem’in yazdığı satırların sonuçlarını bir düşünün. Bu mantık, tüm emek güçlerini satan bütün işçileri suçlamaya varabilir. Bu bir. Geçimlerini yazdıklarıyla sağlayan, kültür dünyasına katkıda bulunan insanları suçlamaya gidebilir. Bu iki.

Sonuçta ayırım yapmadan, kültür dünyasına katkı yapıp yapmadığını analiz etmeden, tüm yazarları aynı kaba koymak, ‘tüm kültür ve uygarlık dünyasını yadsımaya gider.’ Bu nedenle Selahattin Erdem, yazısına açıklık getirmek gibi bir sorumlulukla karşı karşıyadır.

Söz Onların








A. Kadir Konuk / yenihayat1@t-online.de

Bu gün söz onların.
O kadar çoklar, o kadar canlar. Hepsi değişik siyasi hareketlerin insanları. Türk, Kürt, Ermeni, ne fark eder?

Yüzlerce sayfa tutuyor mektupları, ben içlerinden cımbızlıyorum sözleri:


(karikatür: Yavuz Mamaç)

Barış Açıkel’in mektubuna, bir kitaptan aldığı şiirle başlıyorum:

“ağlama Ahmet ağlama
davranma kuşağına ikide bir
anam-avradım olsun bu kara günlerin
sonu gelir
büyük balık küçük balığı yutar demişler
bok yemişler
onu sardalyalar düşünsün
sen balık değilsin ki ahmet
mek parmak mek parmak daha
sonu selamet.”

Kendine cezaevinde bir iş çıkarmış Barış. “Bu günlerde İspanyolca öğreniyorum. Nedeni de gitar çalıştığım için. Diyeceksin ki İspanyolca’yla gitarın ne alakası var? Flemanko parçaları anlayıp çalabilmek için. Ayrıca dil çalışması zevkli bir şeymiş. Epeyce geç fark ettim.”

“Biz tutsaklara yazmak nereden aklına geldi” diye soruyor Gülazer Akın. Devam ediyor:
“Keşke senin gibi duyarlı insanlar çoğalsaydı. Her kes bir iki kişiye yazsaydı, yine de yeterdi.”

Gülazer yıllardır yatıyor içeride, ama koskoca bir neşe küpü. Anlatıyor:

“Çelişkilerin olduğu yerde başarı daha büyük oluyor. Mesela ben böyle zorlu zamanlar yaşamasaydım, Allah bilir şimdi nasıl bir hayatım olurdu. Belki de daha on beşime varmadan babam beni bir davulcuya yada zurnacıya vermişti, şimdi 5-6 tane de çocuğum olmuştu. Akşama kadar onların peşinden koşturmaktan şimdi canım çıkmıştı…. Yani şimdi ben cezaevinde de olsam en azından ne için yaşadığımı biliyorum. Kendimi ruhen ve yürek olarak güçlü hissediyorum.”
(Önemli sağlık sorunları var. Yakınma sayılır diye onlara sıklıkla değinmiyor..)

“Sevgili heval, gönderdiğin kartları bize vermiyorlar. Kartlar yazılı olmayınca emanete kaldırıyorlar, ancak ailemize veriyorlar. O yüzden kartları gönderdiğinde arkasına kurşun kalemle birkaç cümle yazarsan alabiliriz” diyor Erol Dündar.

İçeride oturmak kötü, üç adım voltada bile olsa gezinmek iyidir. Ama ona da izin verilmediği anlar oluyor.

“Buradaki uygulamalar çok farklı. Şu an ben de içinde olmak üzere hepimizin cezaları var. Üç ay sportif etkinliklerden men!... Bir yıldan fazladır açık görüşe çıkamadım…14 yıldır cezaevindeyim, daha on altı yılım var…” diyor Umut Beyaz.

“Babamı, cezaevine ziyaretime 1995’te gelip gittikten sonra kaybettiğimi üç yıl sonra öğrendim, annem sanırım yaşıyor” diye yazmış İbrahim Doğan.

Bu sözlerin içeriğini, neler anlatmak istediğini fazla açıklamaya gerek var mı?

Ve şakayla ekliyor İbrahim Doğan, “Tahliyemize az kalmış, dile kolay, 2025’te dışarıdayım.”

Bir de adresler iletiliyor içeriden dışarıya, ben de iletiyorum, belki bir yazan çıkar.

“Nurcan Ersöz Muş E Tipi 1. Oda yazarsan ulaşır. Arkadaş 14-15 yıldır cezaevinde. Dağda yaralı yakalanmıştı. Çok mütevazi, çok hoş bir insandır. Şehit Gurbetelli Ersöz’ün amca kızıdır” diyor Ciwan Diyarbakır damından.

İsmet içeride yaşlananlardan biri. “Yaşıma şaşırmışsın, 34 yıla bir 60 yılı sığdırmış gibi hissediyorum. 18, 19 yaşlarımda yakalandım” diyor.

Kısası 16 yıldır içeride, daha da yatacağından başka. Üstelik önemli sağlık sorunları var, ama onun deyimiyle “İdare ediyor” işte.

Bazen gecikiyor mektuplar, dışarıdaki insan meraklanıyor, içeriden onu teselli ediyor Zindan Gülleri.

Şöyle yazıyor Şadiye Manap Midyat’tan:

“Hayır, bizi zor durumda bırakmıyorsun zarf pul konusunda. Sorunumuz olursa paylaşırız. Sanırım geciktiğimiz için bu yoruma gidiyorsun. Gecikmemizin tek nedeni yapmamız gereken işler, çalışmalar. Yani zindandayız ama çoğu zaman yoğunluktan başımızı kaldıramıyoruz….”

Kitaplı yazar, güzel öykülerin kalemi Rojbin Perişan, dışarıda üzgün olanı teselli ediyor:
“Bir çoğumuz 15-16 yıldır cezaevindeyiz, eğer bu halkın özgürlüğü için bir katkıda bulunmuşsak bu bizim için bir onur, mutluluktur!”

Bir de ailece girenler var zindanlara. Bolu zindanında yatan Resul Kocatürk bunlardan biri. Anlatıyor:

“Biz yakın zamana kadar hapishanede üç kişiydik. Yoldaşım, eşim Badegül de kısa bir süre öncesine kadar tutsaktı. 2005 yılında hapisliğinin 10. yılındayken tahliye oldu. Kardeşim Mustafa ise şu an Erzurum H Tipi cezaevinde tutsak. Birader yoldaşım da hapisliğinin beşinci yılında. Annem ve babam Fatsa’da kalıyorlar. Bana ayrı kardeşime ayrı ziyarete gidip gelmek onları oldukça yıpratıyor, sağlıklarını olumsuz etkiliyor.”

Yıllardır yatan Fercan, adının öyküsünü anlatıyor yazıştığı insana.

“Fercan… Evet Fercan… Ben dünyaya geldiğimde babamla dayım askerdeymişler, bir arkadaşları varmış, ismi Feccar’mış, bana onun ismini vermişler… Ardahan’da orta okula kaydım yapılırken katip benim adımı Feccar yazacağına Fercan yazmış. Liseyi bitirdim, diplomayı Fercan ismiyle verdiler. Biz de mahkemeye baş vurduk ve nüfusta da ismimi Fercan yaptırdık. Mahkeme ilginç olmuştu, anlatayım. Mahkemeye iki şahit götürdük. Bizim köylü iki amcaydı. Mahkemede şöyle ifade verdiler: Biz köyde çobandık. Öğlen hayvanları sağım için köye getirdiğimizde Şerafettin Kaya’nın oğlunun (Ünlü avukat Şerafettin Kaya değil) olduğunu isminin de Fercan konulduğunu söylediler, biz Fercan olarak biliriz. Doğum tarihi 13 Ocak 1960’tır.
Düşündükçe bu yalancı şahitlere güler dururum. 13 Ocakta Ardahan’da hayvanlar otlatılmaya gider mi hiç? Karın bir metreden az olmadığı, zemheri ayında çobanlarımız hayvanları otlatmaktan geliyorlar… İşte böylece resmi adım Fercan oldu.”

Sinan’ın öyküsü daha bir başka.
“94’te yakalandım. Daha 18’imi yeni bitirmiştim. 95’in sonunda müebbet hapis cezası aldım. Yaklaşık 15 yıldır cezaevindeyim.”

“Siz 20 yıldır yurt dışındasınız, topraklarınızı, bağlarınızı sularınızı görmüyorsunuz, ben de 17 yıldır içerideyim. 20 yaşındayken tutuklandım… Bartın, Erzurum, Siirt, Diyarbakır zindanlarında kaldım, şimdi buradayım. (Bingöl)” diyor Edip Yalçınkaya.

Bir de Erzurum’da yatan bir İnsan Hakları Savunucusu var. Rıdvan Kızgın. Önceleri Bingöl damında kalıyordu. Yaş bir hayli ileri, yaşıtlarıyla yatıyor. Şöyle anlatıyor yeni yerini.

“Oda 22 kişilik, benimle birlikte 17 kişiyiz. Ve hepsi memur, esnaf. Yaşları benden büyük olanlar da var, benim yaşımda olanlar da….”

Rıdvan Kızgın,
kendi deyimiyle “eğer bir kazaya belaya uğramazsa” üç ay sonra dışarıda olacak.

Ya ağırlaştırılmış müebbetlikler?

Onlar kaç cezaevi müdürü, kaç gardiyan, kaç cezaevi savcısı emekli edecekler daha? Kaç kez uykularından uyandırılıp, apar topar başka zindanlara, takım kelepçe, kol zinciri, tekme tokat sevk edilecekler.

Mektupları, havalandırma bahçesine çıkma, spor yapma, volta atma, söyleşme hakları yasaklanacak daha yıllarca.

Ve biz dışarıda olanlar “Af mı? Af istemek ayıptır” diyerek fikir sporuna devam edeceğiz.
Yatan biz olmadıktan sonra yatsınlar değil mi?

Biz içerideyken türkünün sözlerini değiştirmiş, “Mapus kaça kaça biter”e çevirmiştik. Geceler boyu görülür bu rüyalar, iyi biliyorum bunu. Beden betonda, tahta ranzada, demir ranzada, ince yatak üstünde, hücrede kalır, ruh kaçar geceleri, gider nehirlerin, denizlerin kenarına konar.

Ama yıllar da kaçar insan ömründen. Bir daha yakalanamayacak yıllar.
Yeni yılda o insanların yılları dışarıda tüketmeleri kime ne zarar verebilir?

Zindan Gülleriyle yazışıyor musunuz? Haydi geceler boyu çatlaştığınız bilgisayarlarınızın başına bu kez de onlar için oturun, gönderin onlardan size gelen mektupları, onları dünyayla paylaşalım. Hiç değil sesleri özgür olsun.

Yazışın onlarla, kartlarınıza mektuplarınıza, “Siz utanmayasınız diye sizin için af istemiyoruz” diye yazın.

Birlikte onların hepsi için seslenelim mi?

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!

21 Aralık 2008 Pazar

Şeş beş TV





A.Kadir Konuk / yenihayat1@t-online.de


Heşt’ti kısa sürede enflasyona uğradı şeş oldu.
Bir şeşle ne yapar insan?
Tavla bile oynanmaz.
Bir şeş yetmez, iki tane olsun; düşeş.
Heştşeş de olabilir, şeşheşt de, ama zarda yazmaz bunlar. Zar düşeşe kadar.
Zarın her yanına şeş yaz, gele yok.

Tavlaya yeni başlayan acemiler iki şeşi yan ana görünce şeşşeş derler, ayıp ederler. Bazıları da akılları hepyekte kaldığı için iki şeşi bir arada görünce hemen bağırırlar: Yaşasın hepşeş!
Aslı DÜŞEŞ.

Bazı enteller de düşeşi, düşes sanır, güzel mi diye sorabilirler. Düşes dükün eşi oluyorlar. Baronların eşlerine barones deniliyor. Firstleydi başbakan eşleri oluyor ama başbakan kadın olunca onların eşlerine firstmen denilmiyor. Men adam oluyor, Şeş= TV.

Bazı acemiler parmaklarıyla sayarak oynarlar oyunu. Bir şeş iki şeş üç şeş… altı altıya gelince şeşşeş…

Tavlayı biliyorsanız atları da biliyorsunuz demektir.
Ne alaka diyenler olabilir. Tavlanın Arapça aslı “Tavile” olup at ahırı anlamına gelir. Bunun İtalyanca olanı ise “Tavola” olup, o bildiğiniz zarlı oyundur. Çıkışı İtalyan olan bu oyuna şeş nereden karışmış, onu rufailer biliyorlar. Rufailik adını Ahmed Rifai’den alıyor nefsin arınmasını içeriyor. Nefs arınınca Rifai, Rufai oluyor. Tarikattır, hakikat değil.

Zarların iki yüzünde bir sayısı olunca, hepyek, iki olunca dubara, üç olunca düse, dört olunca dörtcihar, beş olunca dübeş…
En güzel söz penc ü se için söylenir, penc ü se, severler güzeli genç ise.
Şimdi yeni bir söz eklenecek tavlaya, Şeş Tivi.
Sosyetik söylemle TV, tivi okunur.

Öğretmen kıtlığında onların yerine geçen eğitmenler vardı bir zamanlar. Ben çiçeği burnunda bir cumhuriyet muallimi olarak sağlıklarına yetişmiştim onlardan bazılarının. Bu eğitmenler ilk okul üç mezunu olup, köylere okuma yazma öğretsinler diye gönderilmişlerdi geçen yüzyılın ilk yarısında. Bunların bir çoğunun askerde Ali okullarında okuma yazmayı öğrendiklerini ileri sürenler de vardı. O günlerde okuma yazma bilmeyen Kürtlere askerde Ali denilirdi. Onların Mehmet olabilmeleri için önce okur yazar olmaları gerekiyordu.

Her neyse, bu eğitmenlerden Kürt olan birini müfettiş teftişe gelmiş. (Benim sevgili Kürt öğrencilerim müteffiş derlerdi onlara ve jandarmalardan sonra ikinci yumurtacı onlardı. Bir de kızarmış tavuk kıçı yemeye bayılırlardı.) Bizim eğitmen tahtaya “MINI MINI KUZUCUK” yazmış, çocukları tek tek tahtanın yanına kaldırıp, okutmuş. Çocuklar elbette sırayla mını mını kuzucuk diye okumuşlar. Müfettiş eğitmenin gözlerinin içine bakıyor, eğitmen bir terslik olduğunu seziyor ama terslik nerede işte onu bulamıyor. Ve anında açığı yakalıyor, ama nasıl düzeltecek?

Tahtaya en son kaldırdığı çocuk da mını mını kuzucuk diye yazıyı okuyunca bizimki çocuğun kulağına yapışıyor, esek oglim, eyle degil, mını mını yazilir, mini mini okunir, demiş.

Kürtçe’de televizyon sözcüğünün özgün bir adı olmadığını ROJ -TV’den biliyorum. Belki özgün bir Kürtçe adı vardır, varsa cahilliğim affola. Var da Kürtler yazmıyorlarsa onlar affola.

Ama şimdi yeni kurulan bu ŞEŞ - TV’nin şeşi Kürtçe, TV’si televizyon sözcüğü ne kadar Türkçe’yse, demokratik cumhuriyet kurallarına göre o kadar Türkçe.

Bildiğiniz gibi koyunların ince bağırsaklarının içi doldurulunca adları bumbar, şişe sarılıp kızartılınca kokoreç oluyor.

Bu yeni televizyon kanalı dünyaya gözlerini daha açmadan milliyetçilerini ve hainlerini üretti. Oraya katılan Kürtler’e bundan böyle şeşhain denilecek. Eskiden de caşhainler vardı.

Hayır, ben orada çalışacak insanlara öyle bir şey söylemiyorum. Bu konuda (Her ne kadar bu günlerde önüne gelen Kürtlük derecesinin ne kadar sağlam olduğunu kanıtlayabilmek için Marks ve Marksistlere sövse de) sıkı bir Marksist olarak diyalektik düşünüyor, gerçekte yeni bir asimilasyon aracı olan bu TV kanalının aynı zamanda Kürt diline hizmet edebileceğini de var sayıyorum.

Neden diyecek olursanız:
Kestirmeden söyleyelim, bu televizyon elbette Kürtçe’nin korucu cinsi olacak. Ama bu televizyonun bütün art düşüncelerine karşın bir de ön düşünceleri var. Her halde W yerine iki V, Q yerine KÜ yazamayacaklar, X için de İKS demeyecekler. Böyle yaparlarsa dünya önünde kargadan beter duruma düşeceklerini, burunlarının iyice boka batacağını bilirler. Yani neresinden bakarsanız bakın X, W, Q girdi, gerisi daha kolay girecek. Bunu sağ tarafından bakarak, bir kazanım olarak değerlendirmek ihanete ortak olmak anlamına gelmez.

(resim: serpil odabaşı)
Bu harfler türküler söylenirken sorun olmuyor da ekranda bir şeyler yazmak zorunda kaldıklarında biraz acıtacak gibime geliyor.

Örneğin başbakan ekrana bakacak, aha XQW! Bunlar ne diye bağıracak, yanıt hazır: Şeş!
Buna tavla oyununda iki mars bir ters deniliyor.
Yani beş…
Arap rakamlarıyla beş = 0 oluyor.

Beni neden zorluyorsunuz anlayamıyorum. Nilüfer’i en sıkıntılı günlerinden tanıyorum. Hiçbir siyasi hareketin savunucusu olmadı, çok zor yollardan geçti, şimdi ulaştığı yere üzeri cam kırıklarıyla dolu merdiven basamaklarını tek tek çıkarak ulaştı, kendine, insanlara, kendi diliyle türkü söyledi sadece. Düne kadar Avrupa’daki Kürtlerin gecelerine de özel davet ediliyordu. Şimdi şeşe gitti diye herkes ona beş demeye başladı. Bu bana tuhaf geliyor, katılmıyorum bu değerlendirmeye. Bir zamanlar aynı gazetede yazı yazdığım gazeteci arkadaşım için de bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Neden hain olsun onlar? Fabrikada çalışan Kürt kime çalışıyor, patrona, devlet memuru Kürt nasıl bir işle uğraşıyor, devletin resmi işleriyle, Kürt profesörler üniversitelerde ne halt karıştırıyorlar, falan filan…Maaşlarını nereden alıyorlar bu hazretler?

Hele hele Kürtleri katletme kararlarının çıktığı, Kürtçe’nin ‘Bilinmeyen bir dil’ olarak adlandırılarak yasaklandığı meclise Kürtler milletvekili olarak girebiliyorlarsa içinde Kürtçe konuşulacak Şeş’e neden giremesinler?

Eğer bu değerlendirme, yani Şeş’e giren haindir sözü doğruysa ötekiler de doğrudur. Bu ulusun yazarı, şairi, beyin emekçilerinin tümü satılık, sanatçısı hain, öğretmeni Türkçe öğrettiği için dipten ajan, memuru devletin hizmetinde olduğu için işbirlikçi… Mahkemelerde tercümanlık yapanlar ise mübaşir Kürt. Eskiden bir de bekçilik vardı, hepsinin adı Murtaza.

Bunlara damgalı JİTEM’ci korucu, ihbarcı muhtar, kapitalist ağa, uyuşturucu satıcısı şeyh, mafyacı milletvekillerini, cepçileri, yankesicileri, kapkaççıları da eklediğinizde geride ne kalıyor?

Süzülmüş halk!

Onlar da ekmek, geçim derdinde olduklarından…

Adamın birinin canı müthiş sıkılıyormuş, gitmiş pazar yerindeki insan kalabalığının (Erbakan halk dediğin pazar yerindeki insan sürüsüdür demişti) içine, ibneleeer, diye bağırmış. Kadını erkeğiyle herkes dönüp adama bakmış, vay be demiş adam, ne kadar da çoklarmış.

Tövbe, halka hakaret eden kim?
Ben süzme halk çocuğuyum bir kere, içinden çıktığım yere asla hakaret etmem.
Onu Demirel yapar.

Bir zamanlar, yani geçen yüzyılın üçüncü çeyreğinin bir yerinde, o günlerde Kara Oğlan diye anılan Bülent Ecevit ‘Biz halk çocuğuyuz’ demişti de Süleyman Demirel tiviye çıkmış, gerdanını kırmış, gözlerini belertmiş, ‘Sayın Ecevit diyor ki biz halk çocuğuyuz. O halk çocuğu da biz onun bunun çocuğu muyuz’ demişti.

Tam o sırada halkımızı devrim için tavlamaya uğraşırken devrimci tavla oynuyorduk, masaların altına yattık gülmekten.

Yek, dü, se, çar, penç, şeş…
Yek mume, dü mume, se mume…
Bu ne güzel düğündür, la ilahe illallah!

Önce Zazaca bir Şeş-TV filmi sunuyorum sizlere.

Mekan, Zurun (Çayıryazı) Köyü. Sabah erken. Öğretmen (Yani ben) okula gidiyor. Mevsim kış, yerde üç metre kar var. Bir evin köşesinde altı yaşında, donsuz bir erkek çocuk (Yani Murat), yarı gizlenmiş, öğretmen (Yani ben) önünden geçerken çocuk (Yani Murat) bağırmaya başlıyor.
“Muallim muallim nun di ma to ni!”

O günlerde Şeş TV olmadığından öğretmen Zazaca bilmiyor. Sonradan, piyasada kullanamadığı için unutmak üzere öğrenecek. Ama çocuk her sabah aynı köşede eylemini üç kez yineliyor.
Öğretmen çocuklara soruyor.
Bu ne demek?
Vıyy, ayıptır öğretmenim, diyor çocuklar.
Ayıp mayıp, bu herif her sabah bana bunu söylüyor. Bana bu sözü açıklayın, yoksa hepiniz alırsınız cezayı.
Şıxoların Nesimi’nin (Yani Dede, muhtar) oğlu Mustafa “Öğretmenim ananıza sinkaf ediyor” diyor.
Mekan aynı, saat aynı, öğretmen arkadan dolaşıyor, Murat’ın kulağına yapışıyor, Murat bağırıyor:
Yav meki, yav meki…
Yaa, diyor öğretmen, sen her gün benim anamı belle, ben senin kulağını biraz çekince de meki meki…

The end.

Şimdi sizlere devletin meclisinde ‘Bilinmeyen bir dil’ kaydı altında bulunan, ama devletin TV’sinde bu dille bilinmeyen şarkılar söylenecek olan benim sözlük aşırması Kürtçe’mle alt yazılı bir Şeş-TV programı sunuyorum.

“Hewale min, Pewistiya me bi çi heye? Zane? Pewistiya me bi zanin ü teknike heye. Hem Pewist e tu hini zimanen cihane bibi. Ma tu bawer naki? Bawer bike, ez rast dibejim.

Seroka DTP: Dive li Rojhilata Navin yekitiyeke weki Yikitiya Ewrupaye be Avakirin.

Seroka AKP: Mir bir yar girt ku ez herim Silemaniyeye. Dive keşeya kurdi bi awayeki dadyane be çareserkirin.

Seroka DTP: Kurd ji bo çi zaningeheke danemerinin?

Seroka AKP: Civak diguhere, le siyasetmedar nafuherin.

Seroka DTP: Bawer bike, ez rest dibejim.

Seroka AKP: İro yen ku dive bene darizandin, didarizinin.

Seroka DTP: Şeşoğli!

The end.

Yani “İşte öyle bir şey!”

Kürtler Şeş-TV ile tavla değil, Kürtçe öğrenecekler az şey mi?

İyi de siz neye kızıyorsunuz? Ben acımdan ne söylediğimi biliyor muyum?

Şimdi ben bu acıyla Zindanlar boşalsın, Siyasi genel af diye bağırmayayım da nasıl bağırayım?

Hiç değil M.Ö’den beri içeride yatan, temiz insanlar çıkar dışarı.

Xalas, ende, the end, bitti!

20 Aralık 2008 Cumartesi

KURT KAPANINDAN GÖR-ÜN-TÜ








Prof. Dr. M. ŞEHMUS GÜZEL

Önce Fransızcadan bir deyişle başlamak istiyorum : “Quand le chat n’est pas là, les souris dansent.”

Bunu Türkçeye şöyle çevirmek olası : « Kedinin olmadığı yerde fareler dans ederler. »
Güzel de burada “kedi” kim “fareler” kimler artık okuyana kalıyor. Herkesin ke(n)disi ke(n)disine. Farelerse ne yapacaklarını her zaman çok iyi bilirler : Hücum peynirlereeeeeeee...
Sonra siyasi bir espri. Almanya’dan. Almanya Federal Cumhuriyeti Dışişleri eski Bakanı Joshka Fischer birkaç gün önce ve elbette gırgır olsun umuduyla aynen şöyle dedi : “Merkel, Sarkozy’yi anlayabilmek için Louis de Funes’in filmlerini izliyor.”

Louis de Funes’i
anımsatmak için şu kadarını söyleyeyim : Fransız sinemasının bir saniyede en çok hareket etme rekorunu kıran aktörüdür. Çok hareket yapar, bazen kendi çevresinde fırfır döner ama az şey elde eder. Bilmem anlatabiliyor muyum ? Louis de Funes fransız malı komedilerin en büyük komiğiydi.

Joshka Fischer’in bu esprisi aynı zamanda Merkel ile Sarkozy arasındaki aşılmaz duvara da işaret ediyor. Sarkozy’nin ite kaka, merkezi kararlarla ve kimi zaman zorlamaya varan biçimde işleri halletmek için sağa sola koşturmasına karşın Merkel’in sakin, herkesle ve her zaman, olabildiğince, o anki koşulların elverdiği ölçüde uzlaşma arayan tavrı arasındaki uçuruma da.

İşleri zorlamadan ve Almanya Federal Cumhuriyeti’nin federal yapısı ile kendine özgü koşullarını göz ardı etmeden çözmeye çalışan Merkel ile merkeziyetci anlayışın ve tek-adamlık ruhsal halinin Avrupa’daki en son örneklerinden biri olan Sarkozy arasında müthiş farklar olduğu ortada.

Ekonomik ve geniş ölçüde işten çıkarmalar sonucu toplumsal kriz biçimine dönüşen mali kirizin çözümü için Sarkozy bir bakanlık kurup işlerin üstesinden geleceğini sanıyor : Bir kez daha tam anlamıyla jakoben/tepedeninmeci/hotzotcu anlayışını sergiledi, bunun en son örneklerinden birini verdi. Evet böyle bir bakanlık kurdu. Bu arada bu bakanlığın başına partisi içinde kendisi açısından ileride olası bir rakip gibi gördüğü Patrick Devedjian’ı (Deveciyan) atayarak onu hem partisinin başından uzaklaştırma fırsatını buldu, hem de ona hınzırca bir tuzak kurdu. Çünkü bu işi başaramazsa Deveciyan’ın siyasi geleceği perperişan olacak. Bu işi başarması da çok zor elbette. Bu da ayrı konu. Ve işte o nedenle de tuzak tam tuzaklaşıyor ya.

Dahası Sarkozy « patronların cumhurbaşkanı » olduğunu asla unutmadan krizden çıkış için patronlara yardımı birincil amaç edindi/ediniyor. Oysa Almanya’da zora düşen şirketleri fransız türü ve böylesine desteklemek geleneği yok. Hatta liberalizmin gereği « kendi düşen ağlar » kuralı geçerlidir Almanya’da. Yani öyle işine geldiği zaman liberal, patronlar sıkışınca ve onları kurtarmak için « devletçi » veya onların seçtiği sözcükle « yurtsever kalkınmacı » kesilmek Merkel için anlamsızdır. Bu konuda Sarkozy’nin yaptığı bütün « ayak oyunlarına » da pabuç bırakmadı Bayan Merkel. O ki ökçeli pabuçlarla yürümenin alfabesini yazıvermiştir icabında. İngiltere’de ise yoksullara, dar gelirlilere yardım yapılması tercih edildi/ediliiyor. İngiltere’de çünkü Maliye Bakanlıı’ndan gelen ve sadece ismi bile kalsa İşçi Partisi’nden biri başbakandır. Ve bu işleri bilir. İngiltere’de tarihi alışkanlıklar da bu yönde derslerle doludur. John Maynard Keynes bir İngiliz değil miydi ?

Öbür devletleri saymazsak bile, AB’nin lokomotifliğini üstlenen bu üç devlette krizden çıkabilmek için uygulanan yöntemler arasında bu kadar fark olmasına karşın Sarkozy ille kendi reçetesinin herkes tarafından kabul edilmesi için bastırdı. Ve elbette recetenin getireceği giderlerin karşılanması için de Almanya’nın bir kez daha kesenin ağzını sonuna kadar açmasını ısrarla istedi. Kaç kez « dilendi » Merkel’den ? Kaç kez ! Bunun için AB dönem başkanlığının kimi olanaklarını bile zorlamaktan çekinmedi.

Neyse bütün bunların sonu geldi : Çünkü Sarkozy artık AB dönem başkanlığı kostümünü çıkarmak üzere. Merkel derin bir nefes alıyor. Buradan bile duyumsanan...Barroso da çok rahatladı. Çünkü o da Sarkozy’nin hep « esas oğlan » rollerine çıkması sonucu ikinci
roller oynamaktan tikler filan yapmaya başlamıştı...
Evet Sarkozy’nin AB “Başkanlığı” bitti biter. 31 Aralık 2008’de bu « kabus » ta sona erecek. Artık. Evet bundan en çok Almanlar memnun. İyi bir Alman gazeteci, 13 Aralık 2008 cumartesi, saat sekizi onaltı geçe, France İnfo Radyosu’nda, “Sarkozy parantezinin kapatılması çok iyi olacak” dedi örneğin.


Merkel’in Sarkozy’yi hiç mi hiç sevmediği ise devlet sırrı değil. Daha önce defalarca yazmak olanağı bulduk.(*) Kameralara bile yansıdı. Merkel bazen Sarkozy’ye öyle bir bakış fırlatıyor ki ayıp olmazsa Sarkozy’ye bi-çakacak pîr çakacak sanırsınız. Yani hanfendi böyle de bakılır mı yani ?
Sarkozy’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliğine karşı haçlı seferi de artık bir parça durabilir sanıyorum. Enazından ikinci veya üçüncü derecede yapılacak artık. Ancak sorun sadece devletlerin yöneticileriyle veya kimi kötü ve art niyetli yöneticileriyle değil. AB bünyesindeki yurttaşlarla ve onları temsil eden kurumlarla da çok iyi ilişkilerin kurulması ülkenin ve sorunlarının tanıtılması gerekiyor. Ki Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusunda sağlıklı bir karar verebilsinler. Ancak bugüne kadar gelen sinyaller, gönderilen işaretler hiç te umut verici değiller : İşte bir örnek olarak bir kamuoyu yoklamasını dikkatinize sunabilirim :

ARTE isimli Alman-Fransız ortak televizyon kanalında her cuma günü 19.00 ile 19.45 arasında yayınlanan “zoomeuropa” isimli program her hafta bir soru soruyor ve sonucunu bir sonraki cuma açıklıyor. Geçen haftalardaki sorulardan biri şuydu :

“Türkiye Cumhuriyeti’nin AB’ye üye olmasını en çok kim istiyor en çok kim İSTEMİYOR?”

Gelen yanıtlara göre, sonuçlar ortaya şöyle serildiler :

Türkiye’nin AB’ye üyeliğini en çok isteyenler ROMANYALILAR.
Türkiye’nin AB’ye üye olmasını en çok İSTEMEYENLER Avusturyalılar.
Bu elbette bir kamuoyu yoklaması. Yani ne bunsuz kalmalı ne de buna yüzde yüz inanmalı. Ama netice olarak bir fikir vermesi açısından da epey ders yüklü.

Bu arada AB’nin ve üye devletlerden birkaçının 2002’den itibaren değişik nedenlerle çok « sıkı tuttuğu » Recep Tayyip Erdoğan’ın karizması da çiziliyor. Hem de birçok yönden ve birkaç açıdan birden : Avrupa ve Amerika’daki birçok medyada örneğin : Le Monde, Avusturya’daki birkaç gazete, The New-York Times, The Economist ve daha birçok gazeteden ve dergiden sonra Fransa’nın en sağcı ve en tutucu günlük gazetesi Le Figaro da koroya katıldı: 8 Aralık 2008 tarihli sayısındaki haberinin başlığı aynen şudur :
“Le premier ministre turc ne convainc plus”. « Türk başbakan artık inandıramıyor ». Tamam RTE’nin “sonunun geldiği” konusunda her medya aynı kanıda. Herkes aynı fikirde. Le Figaro “takılmayı” da ihmal etmiyor : “29 mart (2009) seçimlerinde seçimleri kazanmazsam giderim” demesini “bravade” olarak niteliyor. Bu sözcüğü “farfaralık, yalancı pehlivanlık, cesaret gösterisi” olarak çevirmek mümkün. Veya iyi niyetle kullanıldığını varsayarsak, ki burada öyle bir şey na-mümkün, “meydan okuma”. Artık nasıl isterseniz öyle.
Evet genel durum bu. Sarkozy’nin AB dönem başkanlığından ayrılması Türkiye Cumhuriyeti’nin tam üyeliği konusunda önemli bir engelin ikinci plana geçmesi açıssından olumlu. Ama öte yandan AB kamuoyunda ve kamuoyunu oluşturmada büyük rol oynayan günlük gazetelerde ve haftalık dergilerdeki görüntü çok kötü. Hatta görüntü hiç yok. O zaman işte baştaki deyişe ve sonrasındaki sorumuza dönebiliriz : Kedi kim fareler kimler ?
------------
(*)ORTAKÇA notu: Prof.Dr. M.Şehmus Güzel’in konuyla ilgili yazısını aşağıdaki linkten okumak mümkün.

http://faizcebiroglu.blogspot.com/2008/04/merkel-sarkozyyi-sevmiyor.html
Diğer yazıları için:
http://www.faizcebiroglu.blogspot.com/ sitesini de ziyaret edebilirsiniz!

YASAAAK!








A.Kadir Konuk / yenihayat1@t-online.de

Ne kadar iğrenç bir sözcük.
Yasak!
Kim yasakladı?
Ağam!

Daha efendice söylemek olanaklı bu sözü.
Lütfen yapma.
Yapmayınız.
Almayınız.
Haberimi izinsiz kullanmayınız, sizi mahkemeye verebilirim.

ANF ikidir cezaevleriyle ilgili verdiği haberi kopyalamayı, yeniden yazmayı, kullanmayı yasaklıyor.

Birden kendimi ciddiye alınmış, “Değer verilmiş”, çok yükseklerde biri olarak buluyor, bu yasağın bana özel olduğunu düşünüyorum. Son zamanlarda Arap’ın yalellisi gibi cezaevlerini dilime doladım ya, yasağı bana yönelik sayıyorum.

Ama komik bir yasak bu.
Aynı haberi değişik yerlerde bulmak çok kolay. Üstelik oralarda yasak değil.

Sen istediğin kadar yasakla. Duyuyoruz, sesler geliyor, cezaevlerinde bir af beklentisinin oluştuğunu sağır sultanlar bile biliyor şimdilerde.

Bu beklentiyi biz oluşturmadık.

Cezaevlerinde yatanlar bilirler, önce adli tutukluların koğuşlarından gelir sesler.
Çıkacak çıkacak af çıkacak…

Başka ne çıksın?

Af çıkmazsa o kadar yıl nasıl geçirilir içeride?

Adli tutuklunun silinmez rüyasıdır af, her gece görür onu. Siyasi tutsakların rüyalarına pek girmez. Böyle bir beklenti onlarda çok zor oluşur. Oluştuğunda da müthiş rahatsız eder, kimseyle konuşamaz.

Ama olsa, haydi gidin deseler, hiç kimse de ben sizin affınızı kabul etmiyorum, cezamı sonuna kadar yatarım demez.
Dese de yasalar gereği yaka paça atarlar onu dışarıya.
Çünkü af olur, o da içerde kalır, başına bir şey gelirse cezaevi müdürleri, cezaevi savcıları sorumlu olurlar. Böyle ilginçlikleri vardır cezaevlerinin. Dün döve döve canını çıkardıkları insanın başına bir şey gelir diye korkulduğu anlar da olur.

Onların görevi tut deyince tutmak, bırak denilince bırakmaktır. Çıkması gereken ama çıkmak istemeyeni tekme tokat çıkarırlar dışarıya. Bir de yatma süresi gece yarısı dolanların sabahlamasına izin vermez , onu polis, jandarma karakoluna gönderirler, belayı başlarından savarlar yani. Bu nedenle de tahliye kararları özellikle gündüze denk getirilir.

Af böyle bir şey işte.

Siyasi tutsaklar genellikle kaçarak özgürleşmeyi düşünürler.
Konya Kapalı Cezaevi’nin üzerinden jetler geçerdi sıklıkla. Onlardan birinin cezaevi havalandırma duvarlarına çarpmasını, duvarları yıkmasını, oluşacak kargaşadan kaçmayı düşlerdim hep. Ya da sevke giderken ringin (Sevk aracı) devrilmesini, jandarmaların bayılmasını, bizim kaçışımızı canlandırırdım. Bu hayallerle Sıcak Bir Günün Şafağında isimli romanı bitirdim o havalandırmada.

Öteki arkadaşların beyinlerinde oluşturdukları kaçış senaryolarını elbette bilemezdim. Bu konu da konuşulmazdı açıkça.

Sağmalcılar Cezaevi’nde tünel kazmaya başladığımız zaman da 52 kişinin bu konuyu hiç açıktan konuşmadıklarını biliyorum. Sessiz bir anlaşmaydı, herkes işini yapıyordu.

İnsanlar bağıra bağıra kaçmazlar değil mi?

İçerideki siyasiler de yüreklerinin gizli bir köşesinde af sözcüğünü saklasalar bile bunu dile getirmezler, getiremezler, küçüklük sayılır.


(karikatür: Cafer Solgun)


Ama af çıkarsa hiç biri buna itiraz etmez.

1974 siyasi affında ben çıkmıyorum diyen bir tek kişiyi tanımıyorum. O insanlardan bir çoğu sonra yine illegal çalışmalara girdiler, örgütlerin yöneticileri oldular. Sonra mücadeleye devam edenler yine o zindanların siyasi konukları…

Geçen yazıda Orhan Aydın’ın “HİÇ” e-mailini yayınlamış, ne anlama geldiğini sormuştum. Sayın Aydın aşağıdaki yazıyı gönderdi.

“SAYIN KONUK,
Hiç zindanda yatmamış ama birçok sabah "Afiş ve yazılamadan sonra limonlu çorba" içmiş eski bir GKB’li olarak, "ZİNDANLAR BOŞALSIN SİYASİ GENEL AF" diyor ve sıradan insanları kazanma bahanesinin ardına sığınarak, geçmişinden, devrimcilikten, acı çekmiş yoldaşlarından vazgeçen,unutan,unutturmaya çalışan , YÜKSEK SİYASET ERBABI'nı kınıyorum.
Sizin gibi düşünenler, aslında sizin bile tahmin edemeyeceğiniz kadar çok, buna inanın.
Selamlar. Orhan Aydın

Nasıl olduğunu bilmiyorum ama daha önce yolladığım mail eksik çıkmış. Özür!!!”

Günlük dille “Çok şükür” mü diyeyim, bilmiyorum, öteki gazetecilerden, yazarlardan, parti yöneticilerinden hala ses yok. Belli bizi tıngırtıdan saymadılar.
Ne yapalım canları sağ olsun, cezaevlerini anlatıp da ne olacak, Maçka’yı anlatmak daha zevkli her halde.

Şimdi size bir soru soracağım:

Bir arkadaşınız (!) size telefon ediyor, özellikle tehlikeli siyasi konuları soruyor, ama yanı başında fısır fısır ikinci bir nefes hissediyorsunuz, arada fısıltılar geliyor kulağınıza ‘Şunu da sor’ anlamında.
Kendinizi nasıl hissedersiniz?

Ben böyle anlarda dilime gelenlerin hepsini söylerim. Özellikle de o ikinci kulağın duymak istediklerini elbette.

Cezaevlerinde telefon konuşmaları da bir bakıma böyledir. Yanınızda hep ikinci bir kulak vardır. İnsanın içinden dümdüz sövmek gelmezse ne gelir acaba?

Yine de en iyisi terbiyelice bağırmak.

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!

17 Aralık 2008 Çarşamba

Kürtçe Serbest ama Kullanmak Yasak



Abdulkadir Ulumaskan
ulumaskan@hotmail.de

Seçimler yaklaştιkça sihirbaz torbasιndaki hokus - pokus misali, devletin bohçasιndan habire renga renk Kürt paketlerinin çιkmaya başlamasι hayra alamet değildir.

Kürtçe kanal, Kürt Ensitüleri, Kürt dili ve edebiyatι bölümleri ve Kürt destanlarιndan övgüyle bahsetmeler ile cömertçe ekonomik ve sosyal paketler havada uşuşuyor.
Her kes bol keseden Kürtlere birşeyler dağιtmanιn telaşιnda.

Evet oyun yine aynı oyun, ama seyirciler değişti ve Kürtler artιk eski Kürtler değildir.
Ne kömür ne makarna, ne din ve ne de sahte çözüm sözleri ile Kürtleri kandιrma döneminin geçtiğini anlayan tek sesli şöven devlet korosu... şimdi de Kürtleri kültürel vaadlerle kandιrmanιn peşindedir. Bu kültürel haklarι tanιmak yerine, bu haklarι kullanma ve suistimal etmedir.

Aslιnda düzenin bu yaklaşιmι her ne kadar sahtece de olsa yine de kendi içinde Kürtlerin lehine bir itirafι bağrιnda taşιmιyor da değildir. En azιndan bununla birlikte devlet artιk kürtlerin makarna falan peşinde değil de ulusal ve kültürel haklarι peşinde olduğunu itiraf etmiş oluyor. Yoksa kürtlere kültürel vadler yerine sadece ekonomik yatιrιmlarιn sözü verilecekti.

Şimdi çok saf ya da çok artniyetli olan bazι kişiler diyebilir ki : „ Yahu bu Kürtler de bir şey beğenmiyor, Kürtçe yasak dediler devlet serbest bιraktι ve hem de 24 saat Kürtçe yayin yapacak kanal açιliyor, bir de üstüne üstelik şimdi bir de Üniversitelerde Kürdoloji bölümleri kurulacakmιş, bunlar daha ne istiyor.“ falan denilebilir. Ancak işin gerçek yüzü böyle değildir. Amaç Kürt dili ve kültürü ünündeki engelleri kaldιrmak değil, bunun yerine bu gibi bir - iki düzenlemeyle Kürt kültürel haklarιnιn engelenmesidir. Bu düzenlemeler yasal olarak yapιlsa da ardιndan yeni düzenleme, yasa veya pratik uygulamalarla bunlar engelenecek ve seçimin ardιndan bunlarda her zamanki gibi unutulup gidecektir. Yani belki Kürtçe serbest olacak ama kullanιlmasι yasaklanacaktιr. Çünkü biz bu oyunu daha önce de görmüştük. Kürtçe Kurslar yasal olarak serbest bιrakιlmιş ama kurs binasιnιn kapιsι 5 santim dar diye yasaklanmιştι.

Burada esas önemli olan sorun devletin gerçekten dürüst olup olmamasιdιr. Ancak dürüst olmadιğι konusunda benim ve bir çok insan ve kendilerinin bile en ufak bir kuşkusu yoktur. Bu bizim devlete karşι önyargιlι olmamιzdan ziyade, devletin kendisinin artniyetli ve dürüst olmamasιndandιr.

16.12.2008

İnsanla Oynamak



A.Kadir Konuk / yenihayat1@t-online.de

Konuyu diri tutmaya çalışıyorum, sizi yormamak için de belki ilginizi çeker düşüncesiyle yaşanmışlardan anlatıyorum.

Yasalara göre tutuklu ve hükümlüler devletin güvencesi altındadırlar ve devlet onların insanca yaşayabilecekleri koşulları oluşturmakla görevlidir.
Ama öyle olmuyor.

İki danayı bir dereden geçirme yeteneği olmayan bazı hödükler cezaevlerine müdür yapılıyorlar. Onlar da evde eşlerine söz geçiremeyince sabah mahkumları sıra dayağından geçiriyorlar.

İnanın böyle bu, çok müdür gördük böyle. Silik, kişiliksiz, iki sözü bir araya getirmekten aciz, üstelik emrederken cesur, karşınıza çıktıklarında bacakları titreyen…

İnsanlar bir kez ellerine düşmüş ya, oynuyorlar onlarla. Bir gün hak diye verdiklerini öteki gün yasak diye alıyorlar ellerinden. Bir cezaevine girebilen nesneler ötekinin dış kapısından dönebiliyor.

Hep, her cezaevi bir cumhuriyettir diye yazmıştım mektuplarıma hücrelerden. Müdürler de cumbaba.

Norveç’ten bir arkadaş değişik cezaevlerinde yatanlara beşer onar, arkası yazılmamış tebrik kartı göndermişti, vermemişler tutsaklara. Arkası yazılı olursa veririz demişler. Behey salak, o kartlar başkalarına gönderilsinler diye arkaları boş iletilmiş, anlayamadın mı?

Buca Cezaevi’nin bir iç güvenlik komutanı vardı, mektupları o okurdu. Bir mektup yazmıştım, sıcaktı, hücreler boğuyordu bizleri, Fırat’ı düşündüm, köyleri düşündüm, köprüleri düşündüm, çıktım gittim hücreden, nehri gören bir tepeye tırmandım, oturdum bir ağacın dibine, orada türkü söyledim…

Yani mektuba bunları yazdım. Mektup sakıncalıdır diye geri geldi. Çağırttım komutanı, neresi sakıncalı diye sordum. Nehir dedi, köprü dedi, tepe dedi, tepedeki ağaç dedi…
Neresi sakıncalı bunların, anlayamadım.
Ben anladım ama, dedi, o nehrin yanındaki köprüyü gören tepedeki ağacın altında gizli bir şey var.
Ohaaa diye bağırdı İlyas, sende de müthiş bir zeka var yani. O zaman niye gidip almıyorsun o hazineyi?
Gülmekten yerlere yıkıldık, ama mektup gitmedi elbette.

Ama aynı salak astokriş yöntemini biraz daha farklılaştırarak yazdığım onlarca mektubu kendi eliyle gönderdi, içindeki bilgilerden haberi bile olmadı. Asılırım, bazı bilgiler benimle gider diye yazmıştım bir arkadaşa bir yığın bilgiyi. İyide etmişim, sonra çok işime yaradı onlar.

Bilmem sizler de ikinci el diyebileceğimiz kartlar aldınız mı? Ben hala arada bir benzer kartlar alabiliyorum cezaevlerinden. Onlar bana içeridekilerin ekonomik durumlarını anlatmaya yetiyor.
İkinci el kart şöyle oluyor: Bize gelen tebrik kartlarının arkalarındaki yazılı kısmı ‘Ekonomi’ yapalım diye ince bir zar şeklinde çıkarır, üzerine beyaz kağıt yapıştırır, başkalarına gönderirdik. Gelen kartı unutkanlıkla bize gönderen insana geri gönderdiğimiz de oldu bazen.

Ne yapalım, yoksulduk, bir tek soğanı dört kişi paylaşıyorduk, günde yedi tek birinci sigarasıyla yetinmek zorundaydık, ama dışarıda ‘Siyasi mahkumlarla dayanışma’ adı altında paralar toplanıyormuş, bu paraların kuruşu yıllarca girmedi gırtlağımıza, sonradan öğrendik neyin ne olduğunu, hesap sorduk, kötü olduk.

Düşünün, on on beş yıldır yatıyor insanlar içeride. Aileleri dağılmış, anne babaları ölmüş, bakacak kimseleri kalmamış çoğunun. Bayram olur, seyran olur yıllarca bir tek ziyaretçi gelmez bir çoğuna. O boyunların büküldüğü dışarıdan görünmez, içine bükülür her şey. Örgütler ne kadar tantana yaparlarsa yapsınlar, dişe değer her hangi bir destekleri yoktur. Kişisel çabaların dışında var diyen kanıtlasın, özür dilemeye hazırım. Üstelik içerideki insanlar kendi kıt olanaklarından kesip dışarıdaki mücadeleye katmaya uğraşıyorlar. Bunun için sigara bırakma kampanyaları yapılıyor, duymuşsunuzdur belki.

Oysa bir dal sigara, bir bardak çay nelere bedeldir o kara deliklerde. Bunu sadece oraya düşenler bilir, ötekiler şiirlerde okurlar sadece.

Bize gelen paraları komün yöneticimiz alırdı idareden. Komünlerde kaldığım sürece cebim beş kuruş yüzü görmedi. Ne yapacaktım parayı hücrede? Pul Muzo’da, soğan, domates, hıyar, telgraf parası onda, salçayı o alır, meyveyi o. Hem anamız hem babamız. Bayramda elini öpsek de cimri herif komünün ortak parasıdır diyerek beş kuruş harçlık vermez. Verse de o parayla gidip kırık leblebi alacak bir dükkan bulamayız. Bazen haftalık mektup barajı ilan ederdi pul sıkıntısı yüzünden. Bana kıyak yapardı arada bir, mektup çok geliyor, yanıtsız kalmasınlar diye. Biz de aynı cezaevinden olanları, ona da şuna da selam diyerek tek mektupla, yada dönüşümlü yazarak geçiştirirdik yanıtlarken. Birbirimizin mektuplarının içine eklerdik bazen yanıtlarımızı.

Sonra makremeler yapmaya, çantalar örmeye, mücevher kutuları üretmeye giriştik, biraz para kazandık bu şekilde, gırtlağımız biraz daha başka yiyecekler gördü. Sigaralarımız da filtreli oldu. Ürünlerimizi satan gardiyanlar bizim on katımızı kazandı elbet, o başka hikaye. Çünkü onları dışarıda satabilecek kimsemiz yoktu.


Ben en çok mektup kavgasıyla bıktırırdım Muzo’yu. Bilirdim bana mektup geldiğini, ama elime geçmezlerdi. Git iste derdim, başının etini yerdim, bıktım senin bu mektuplarından moruk diye homurdanarak gider, çoğunlukla mektupların bir kısmıyla geri gelirdi.
(karikatür: ender özkahraman)

O mektupların üzerinde koca harflerle GÖRÜLMÜŞTÜR
damgası olurdu. Birden pis bir şeye dokunuyormuş hissine kapılırdım mektupları elime alınca. Kirlenmişlerdi onlar.
Bana özel yazılmışlardı. Yaban gözler onları ellemiş, açmış içine girmiş, okumuş, karalamış, tecavüz etmişlerdi. Onlara yazılan fıkralara benden önce gülmüş, çok içten yazılmış mektuplarda gizli aşklar aramış, pis duygularını tatmin etmişlerdi.
Ama yine de önemliydi o mektuplar hepimiz için.
Bir çok yerden, özellikle cezaevlerinden ve dışarıdaki kadınlardan mektuplar gelirdi. Kimi kazak örer, kimi halı gibi işleyerek ördüğü yün çorapları gönderirdi bizlere. O kazaklarda, çoraplarda yoldaşlık, arkadaşlık, dostluk, içten bir sevgi vardı. İnce, duygulu, bir idamlığı incitmemeye özen gösteren, cesaretlendiren, süzülmüş sözcüklerle yazılmış mektuplar yazarlardı hep. Ünlü feminist sayın Ayşe Düzkan’la uzunca bir süre feminizmi tartıştım mektuplarla. Bizim imansızlar, hoca cinsiyet değiştirmeyi düşünüyorsan boşuna uğraşma, bunlar hamile olmayan kadınları da asıyorlar diyerek dalgalarını geçtiler epeyce.

Yıllar sonra Çapa Tıp Fakültesi’nden yürekleri harman yeri büyüklüğünde delikanlı ve kadınlar tarafından kaçırıldığım zaman (Bir gün hepinize o ünlü kaçışın öyküsünü uzunca anlatacağım, söz) o hastanede hemşire olarak çalışan ve yıllarca benimle mektuplaşan bir arkadaşın evi basılacak, mektuplar bulunacak, çöplük gazetesi Hürriyet ikimizin arasında bir aşk hikayesi uyduracak, kaçışımla ilgili hiçbir şeyden haberi olmayan, üstelik yedi aylık hamile olan o kadını on üç gün işkencede tutacak, onu suçlayacak bir şey bulamayınca da bırakmak zorunda kalacaklardı.

Çünkü onların kafasına göre bir kadınla bir erkeğin mektuplaşmasının sadece bir nedeni olabilirdi? Çünkü onlar bir kadınla bir erkeğin sözcüğün tam anlamıyla dost olabileceklerini anlayamazlardı. Onların felsefesinde ateşle barut yan yana durmaz yatıyordu. Bu yüzden beyinleri, yürekleri iğrençti. Bu yüzden insanların saf duygularından kendilerine malzeme çıkarmaya girişiyorlardı.

Cezaevlerinde insanların en çok onuruna yüklenilir. Onu silikleştirmek, kendi kimliğinden uzaklaştırıp, köleleştirmek, kedileştirmek, köpekleştirmek isterler. Orada artık korunabilecek bir tek şey kalmıştır, ONUR!

Yirmi kişinin çullanıp dövmesi, soyundurması, cop sokması asla kıramaz bu onuru. Gırtlakta bir tek nefes kaldığı sürece bağırır insanlar nefreti o iğrenç yaratıkların suratına.

Cezaevleriyle yakından ilgilenen, onlarca yerle yazışan sevgili bir dostum var. Geçen gün telefonda cezaevi idareleri bir internet sistemi kursalar, biz mektupları internetle göndersek, onlar da yazıcıda basıp tutuklulara verseler olamaz mı dedi, gülmekten öldüm.

Aslında fena fikir değil. Neye o kadar zarf, pul, kağıtla uğraşacaklar değil mi? Üstelik silmek istedikleri yeri tam silerler, mahkumlar da silindiğini bile fark edemezler.

Ama benim derdim içeriye girecek olanlar değil, içeriden çıkmasını istediklerim.
Ol nedenle fikir güzel olmakla birlikte bunun için çaba harcamayacağım. Çabam o insanların çıkmaları, vesselam.

Bu nedenle bir kez daha bağırıyorum.

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!