3 Ocak 2009 Cumartesi

Özrü Kabahatinden Büyük Devlet




Abdulkadir Ulumaskan / ulumaskan@hotmail.de


Türk devleti oldu olasι özür dileme medeniyetinden nasibini alamamιş bir devlettir. Ara sιra kerhen dilediği özürler olsa da, bunlar kabahatinden daha büyük özürler olmuştur.

Gerçek anlamda özür dilemek isteyenleri de, Ermenilerden özür dileyen aydιnlara yaptιklarι gibi vatan haini ilan ederek linç etmeye çalιşιr ve buna düşünce özgürlüğüdür diyen Abdullah Gül’ü de Ermeni asιllι eder. Ama kendisi de velev ki, Ermeni olsam ne olur demez, diyemez. Çünkü devletbaşkanι da olsa, bu devletin gerçek sahiplerinin korkusundan kendi görüşlerini açιklayamadιğιnι kendisi de söylemişti.

Peki devlet, özür dilemekten neden ödü kopuyor acaba ? Devlet ve devletçi mantιğιn ileri sürdüğü gerekçe; özür dilemenin ardιndan tazminat ve hatta Ermenilerin toprak talebinin olacağι şeklindedir. Eli versek kol gider, diye düşüyorlar. Bence kol değil, tüm gövdenin gideceği korkusu vardιr.

Devlet özrün önünü bir açarsa özürlerin sonu gelmez: Ermenilerden mi özür dilenecek, Süryanilerden mi, Yezidilerden mi, Alevilerden mi, Kürtlerden mi özür dilenecek? Çünkü devletin her tarafι özürdür. Hangi birini dilesin ?

Bu devlet bu topraklar üzerinde otuzun üzerinde halk ve azιnlιklarι kimini katliamlardan geçirerek, kimini sürgün ederek, kimini inkar edip asilmle ederek tarih ve insanlιğιn en büyük özrürlü suçlu bir devlettir.

Neyse biz özrün kabahatten daha büyük olduğu hikayesiyle dönelim. Hikaye şöyle :

İncili Çavuş, sarayda, hazır cevaplılığı ve espirileriyle kendisini Sultan’a sevdirir. Padişahın keyifli bir gününde yanındaymış. Elindeki altın topla oynamakta olan Hükümdar, İncili’ye şöyle demiş:

“Öyle bir iş yapacaksın ki, özrün kabahatinden büyük olacak. Bunu becerebilirsen, ben de sana bu elimdeki altın topu veririm.“

İncili, düşünmüş, taşınmış, sonunda bir yolunu bulmuş. Sarayın merdivenlerinden, Sultan önde, o arkada çıktıkları sırada, hükümdara bir parmak atmış. Böyle bir davranışla karşılaşan Padişah çok öfkelenince, İncili Çavuş da hemen özür dilemiş :

“Bağışlayınız Sultanım. Bir yanlışlık oldu ; ben sizi Hanım Sultan sandım…“ der.

Hele şu küstaha bakın !.. Özür dediği şey, işlediği kabahatten büyük…“ deyince, İncili Çavuş kendisini şöyle savunur :

“Özrümün kabahatimden büyük olmasını siz buyurmuştunuz efendim.“

Mecliste Kürtçe konuşulunca bu iyi niyetli hükümetin tutanaklarιna ”Kürtçe anlaşιlmayan bir dil” olarak geçirildi. Bazι tepkiler üzerine bu hükümet ve devletin meclis başkanι :

„ Keşke anlaşιlmayan bir dil yerine, Türkçe olmayan bir dil denilseydi.“ Diye özrü kabahatinden büyük bir düzeltme yaptι. TRT 6`nιn açιlιşιnι sözde Kürtçe olarak kutlayan ve Kürtçe konuşan kahraman ilk başbakan denilen Erdoğan'ιn hala Kürt kelimesini ağzιna almak istememesi bir inkar ve samimiyetsizliğin göstergesi değil midir ?

Yine liberal olarak bilinen cumhurbaşkanι Abdullah Gül bile TRT 6 ile ilgili görüşlerini belirtirken bunun Kürtçeyi kulanmak istiyenlerin, kötü niyetli olanlarιn önünü keseceğini söylerken, art niyetli olduğunu ele veriyor. Yani amaç Kürtçenin serbestliği değil, Kürtçe mücadelesinin önünü kesmek amacıyla kullanιlmak isteniyor.

03. 01. 2009

في مرمى النيران-ÇAPRAZ ATEŞ


ماجد ابوغوش

إمرأة تنشر وجع قلبها
على موال يمتد بين شجرتين

تلميذ على ضوء شمعة
يتمم واجبه المدرسي
ويحلم بجرو صغير
يتبعه إلى المدرسة

فتاة صغيرة
تقف على رؤوس أصابعها
لتبلغ النافذة
وتلوح لسرب حمام

رضيع يداعب بفمه
سبابة أمه
ولا يريد أن ينام

شاب صغير
يتأنى في مشيته
يحمل باقة ورد
ويمضي صوب المقبرة

قمر يطل حزينا
على ما تبقى من شجر البرتقال

تردد الآذان
قبل شروق الشمس بقليل
جرس الكنيسة

غزة
وطن كامل
في مرمى النيران


رام الله المحتلة
30/12/2008


-----------------------------------

ÇAPRAZ ATEŞ

Macid Ebu Goş

Kadın,
Kalp acısını seriyor
Sadakatle, iki ağaç arasında.

Öğrenci,
Mum ışığında
Okul görevini tamamladı.
Ve peşinden gideceği
Küçük bir enik düşlüyor!

Küçük kız,
Baş parmakları üzerinde duruyor
Pencereye yetişmek için.
Ve banyodan, küçük delikten
El sallıyor!

Bebek,
Annesinin baş parmağını
Ağzıyla emiyor.
Ve yatmak istemiyor!

Genç,
Yolda,
Elinde bir buket çiçek.
Mezarlığa doğru yol alıyor!

Geriye kalan portakal ağaçları arasından
Ay ışığı hazin parlıyor!

Güneşin doğmasına az kala
Kulaklar titriyor
Kilise çanlarından!

Gazze,
Tüm vatan
Çapraz ateşte!

Filistin – Ramallah / 30.12. 2008

-----------------------
Türkçe çeviri: F. Cebiroğlu

2 Ocak 2009 Cuma

HAYAT ATEŞ ALTINDA


Faiz CEBİROĞLU

Gazze’de, İsrail savaş uçakları öldürmeğe ve kan akıtmaya devam ediyor. Siyonistler, Gazze’ye, dünyanın gözü önünde füze yağdırmaya devam ediyor. Gazze’de kan… Her tarafta kan var...Bugüne kadar Gazze’de 400 ölü ve 2000’den fazla yaralı var. Saldırılar devam ediyor. İsrail savaş uçakları, insanları öldurmeğe; topyekûn Gazze’yi yakıp – yıkmaya devam ediyor.

Gazze’de hayat abluka altındadır.

Gazze’de hayat ateş altındadır.

Gazze, bölge gözü önünde yanıyor; Arap liderleri suskun. Gazze yanıyor; onlar seyrediyor!

İsrail ordusunun Gazze’ye yönelik bu saldırıları, Filistin halkına karşı yapılan açık bir katliamdır. Halk katliamıdır. Gazze’de halkın oylarıyla seçilen HAMAS yönetimini beğenmeme adı altında, tüm halka karşı yapılan bir kıyımdır. Arapça tabirle, bir ”meczeradır.” Sabra – Şatilla ve Kana meczeraları gibi bir halk katliamıdır.

Katliam, bölge ve dünya gözleri önünde yapılıyor. Gazze, bölgedeki Arap halkları önünde yakılıp, yıkılıyor… Gazze yanıyor, dünya ve Araplar seyrediyor!

Gazze yanıyor, ama satılık ”Arap iktidarları”, siyonizmden ve emperyalizmden gelecek emirleri bekliyor. 1947’den beri hayatın abluka altında olduğu Gazze’de; İngiliz emperyalizminin böldüğü ve küçük aile şirketlerine dönüştürdüğü, sözüm ona, ”devlet”, ama özünde parazit olan bu Arap devlet sözcüleri, emperyalizmin ve siyonizmin talimatlarını bekliyor; nasıl davranmaları gerektiğini bekliyor. Siyonizmden ve emperyalizmden yana olan bu parazit Arap şirketleri, bir kez daha insanlığın yüzkarası oluyor. Mısır’daki Hüsnü Mübarek, Gazze’de açlıkla mücadele eden halka, Mısır’ın kapılarını kapatarak, siyonizmin ve emperyalizmin bir kölesi olduğunu bir kez daha göstermiş oluyor.

Mısır’ın, Filistin halkına yönelik ihaneti eskilere kadar dayanır. Gazze, 1967 yılında, ”6 günlük savaş” ta, İsrail tarafından işgal edildikten iki yıl sonra, İsrail ile ”Barış Antlaşması” adı altında, Mısır, Gazze şeridini İsrail’e devretmşti. Teslimiyetçilik ve ihanet bu gecmişe kadar dayanıyor; bunu da belirtmekte yarar var.

Ama teslimiyetçilik ve ihanet, ne yazık ki, yalnızca Mısır’la sınırlı değildir. Kendi içlerinde de vardır. Biliniyor, 2006’da Gazze’de yapılan seçimleri HAMAS’ın kazanmasına ilişkin ilk tepkiyi, İsrail’den önce, Filistin Başbakanı Mahmud Abbas gösermişti. Abbas, Gazze’de yapılan seçimleri kabül etmeyeceklerini söyleyerek halkı birbirine kırdırtmış ve Gazze’de bir iç savaşın çıkmasına vesile olmuştu.

İsrail’de 2007 yılında, seçim sonuçlarını ve HAMAS’ı tanımıyacağını ilan ederek, Gazze’yi havadan, karadan ve denizden abluka altına aldı. 1,5 milyon insanın yaşadığı Gazze’de halk, son aylarda açlıkla mücadele ediyor... Bugün halkın yüzde 53’ü açlık sınırlarının altında yaşamakta; abluka yüzünden halk, artık çöp kutularında yiyecek arar hale geldi , getirildi.

Peki Gazze halkının ya da herhangi bir halkın, böylesi bir zulümü kabül etmesi mümkün mü?

Yasal yollardan, halkın seçtiği bir yönetimi tanımama adı altında Gazzeyi abluka altına almak, halkı ölüme terketmek, kim, nasıl kabül edebilir?..

Gazze yönetimi ve halkı, haklı olarak, artık böylesi bir zulümü kabûl etmeyeceklerini ve ablukanın derhal kaldırılmasını talep ediyor. Halk, haklı olarak, İsrail’e karşı tepkisini gösterdi, gösteriyor. Ama İsrail’in yanıtı, yeni yıla girişle birlikte, savaş uçaklarıyla, Gazze’ye füze yağdırmak oldu. İsrail, bölgedeki parazit Arap liderlerinden de icazet alarak, Gazze halkını katletmeğe başladı. Katliam sürüyor…

Gazze’de katliam devam ediyor. Gazze’de hayat ateş ve abluka altında tutulmaya devam ediyor.

Kimbilir, belki İsrail Gazze’yi ”Ansar Kampına” çevirmenin yollarını arıyor. Tıpkı 4 Haziran 1982’de Lübnan’da, İsrail askerlerinin oluşturduğu ”Ansar Toplama Kampı” gibi, Gazze’yi de böylesi bir kampa çevirmenin denemelerini yapıyor. Ama unutmamak gerekiyor, Lübnan ve Filistin halkı o Ansar ceheneminde bile, o korkunç işkence ve baskı altında, İsrail askerlerine karşı direndi ve Ansar kampı, sonunda kahramanca direnişin sembolu haline geldi.

Kimse yanılmasın; Gazze halkı da bu ateş ve abluka altında siyonizme karşı direnecek ve direnmesini bilecektir.

Sonuçları ne olursa olsun, halk, siyonizme ve bölgedeki ”sahte Arap yapılanmalara” karşı direnecektir.

Hiç kimsenin kuşkusu olmasın; Gazze halkı da, kendilerine dayatılan bu ölüm ablukasını dağıtarak, 3.intifadayı geliştirecek, siyonizme, emperyalizme ve uşakları olan Arap parazit liderlerine gereken cevabı verecektir.

1 Ocak 2009 Perşembe

Radikal Eleştiri Zamanı





Fikret Başkaya


1.Yaklaşık son otuz yılda kendinden menkul, ‘kendi kendini düzenleyen piyasa ekonomisi’, sadece en rasyonel değil, aynı zamanda alternatifsiz, insan doğasına en uygun sistem, velhasıl insanlığın yegâne ufku olarak sunulmak istendi. O kadar ki, hızlarını alamayıp ‘tarihin sonunu’ ilân edecek kadar ölçüyü kaçırdılar... Bu amaçla ısmarlama üzerine oluşturulan neoliberal ideolojik tezler devreye sokuldu. Oysa, insanlık tarihi hiçbir dönemde, piyasaya dayalı kapitalist sistem kadar irrasyonel, akıl dışı, akla, mantığa, sağduyuya ve iz’âna aykırı bir toplum düzenine şahit olmadı. Rasyonel [aklî] olmak şurada dursun, piyasaya dayalı kapitalizm, kendi kendini yok edecek virüsü bünyesinde barındırıyor. Zira, kapitalist sistemde tam bir araç/amaç tersliği söz konusu veya öküz arabanın arkasına koşulmuş durumdadır. Şu basit nedenden ötürü ki, kapitalist sistemde üretimin birincil [öncelikli] amacı insan ihtiyaçlarını tatmin etmek değil, kâr etmektir. Kullanım değeri değil, değişim değeri üretmektir. Her kapitalist kâr etmek, pazarda satmak üzere mal ve hizmet [meta] üretiyor, dolayısıyla kapitalist sistemde kullanım değeri, değişim değerine tâbi veya onun bir tür türevi durumundadır. Birincisi, üretimin asıl amacı kâr etmektir; ikincisi, elde edilen kârın en büyük bölümü de vahşi rekabetten ötürü yeniden yatırılmak, sermayeye dönüştürülmek durumundadır. Bu da, kâr amacıyla üretimin, üretim için üretim biçimini alması demektir. İşte, araç/amaç tersliği veya öküzün arabanın arkasına koşulmuşluğu durumu dediğimiz bununla ilgilidir. Netice itibariyle her seferinde daha çok üretmek zorunluluğu var ama üretilenin de tüketilmesi şartıyla... Genişletilmiş ölçekte yeniden üretim veya aynı anlama gelmek üzere, her seferinde daha çok üretim ve tüketim sarmalına hapsolmuş bir sistemin bir geleceği olması mümkün değildir. Kapitalizm durmayı, kendi kendini sınırlamayı beceremediği için, insanlığı ve uygarlığı yıkıma sürüklüyor. Böylesi bir sistemin insanı insanlıktan çıkarmadan, doğa tahribatı yaratmadan, insanlığı ve uygarlığı tehlikeye atmadan yol alması mümkün değildir? Bu tehlikeli gidiş pek kaygı konusu yapılmıyor zira yıkım, sistemin yükseklerinde yer alan ve yıkımın sorumlusu olan küresel oligarşi tarafından şimdilik pek hissedilmiyor... Fatura yeryüzünün lânetlilerine kesiliyor. Lâkin belirli bir eşik aşıldığında, faturayı herkesin ödemesi gerektiğinde, yıkım sistemin yükseklerinde de hissedilir duruma geldiğinde, artık çok geç olabilir ve geriye kurtarılacak bir şey kalmayabilir...

2. Şimdilerde reel ekonomide deprem yaratan finansal kriz tartışılıyor ama insanlar krizin ne olduğunu şirketlerin baş ekonomistleriyle, egemen medyanın köşe yazarlarından ve kapitalizm hakkında fikir sahibi olmayan iktisat profesörlerinden öğreniyor. Kapitalizmin ne menem bir şey olduğundan habersiz olanların kapitalizmin krizine dair söyleyecek sözü olabilir mi? Aslında söz konusu olan ne sadece finansal krizdir, ne de bir resesyondan [durgunluktan] ibarettir, söz konusu olan kavramın gerçek anlamında depresyondur. Otuz yıldır kendinden menkûl, kendi kendini düzenlediği tevatür edilen piyasanın her türlü sorunu çözeceğini ileri sürenler, şimdilerde tam bir pişkinlikle tam tersini söylüyorlar... Söyleyene değil söyletene bak denmiştir... Egemen çevrelerde dillendirilen özetle şöyle: sermaye piyasalarının kendi kendini düzenlemede yetersiz kaldığı; finansal akışkanlığın ölçüyü kaçırdığı, işadamları cenahının gözü doymazlığı ve ahlâk zaafı... Gelir dağılımı bu ölçüde bozulur, emekçi halk çoğunluğunun satın alma gücü bastırılırsa, insanların kapitalizmin ürettiği mal ve hizmetleri satın alamaz duruma gelmelerinde şaşılacak ne var? Aslında başlangıçta söz konusu olan [subprime, morgage veya ipotek krizi] bir borç krizidir ve satın alamaz durumda olanları borçlandırmakla ilgiliydi. Kapitalistlerin yoksullaştırdıkları insanlara söyledikleri şu idi: satın alamıyorsan kredi al, borçlan... Ellerinde o kadar büyük finansal sermaye birikmişti ki, mutlaka satmaları, değerlendirmeleri gerekiyordu, zira değerlendiremezlerse sermaye değersizleşecekti... Bu yüzden ödeme gücü olmayanlar borçlandırıldı. O halde sanal ekonomi [économie virtuelle] denilenin gerçek dünyadaki [reel ekonomi] karşılığı, tüm dünyadaki satın alma gücünden başka bir şey değildir. Aradaki fark şimdilerde olduğu gibi devasa boyutlara ulaştığında, bir düzeltme operasyonu kaçınılmazdı ve şu anda yaşanan odur ama düzeltmenin faturasını işçiler, daha geniş anlamda emekçiler, velhasıl yeryüzünün lânetlileri ödemek koşuluyla. Elbette emekçi halk sınıflarının, ortaya çıkmasında hiçbir sorumlulukları olmayanların, krizin faturasını ödemeleri bir zorunluluk değil... Faturayı sahibine iade etmek de mümkün. Bunun için kapitalist sınıfın üretim araçları üzerindeki mülkiyet tekeline son vermek üzere sahaya çıkmak gerekiyor. Bir kutupta zenginlik yaratabilmesi, karşı kutupta yoksulluk ve sefalet yaratmaya bağlı olan kapitalizmin dışına çıkmaya cüret ve cesaret edildiğinde, velhasıl paradigma değiştiğinde, artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Bunun için asıl tartışılması gerekeni gerektiği gibi tartışabilmek yeterli bir başlangıç olabilir...

3. Bu vesileyle şu soru akla gelir: neden hiç kimsenin istemediği, arzu etmediği ama bedelini emekçi sınıfların ödemek zorunda kaldığı krizler ortaya çıkıyor? Bu sorunun cevabı, kapitalist üretim tarzının mantığında, temel hareket yasalarında, Marx’ın kapitalist birikimin temel yasası dediğinde saklıdır. Zira orada yine Marx’ın tam bir açıklıkla ifade ettiği gibi, sosyal üretim koşullarının kapitalist sınıfın özel mülkiyetinde olduğu durumda, üretimi artırmayı amaçlayan tüm araçlar, üretici [sınıf] üzerinde birer sömürü ve baskı aracına dönüşüyor. Dolayısıyla, şimdilerde dillendirildiği gibi kapitalistleri insafa ve sorumlu davranmaya davet ederek, sorunun üstesinden gelinebileceğini düşünmek, bir şeyi olmadığı yerde aramaktır. Zira, kapitalizm ahlâk, merhamet gibi kavramlara yabancıdır, bu tür kavramlar ve kaygılarla ilgili değildir. Daha da ötede, her bir tekil kapitalistin süreci etkilemesinin mümkün olmadığı bir durum söz konusudur. Tekil olarak her bir kapitalistin bireysel iradesinin bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Yıkıcı, vahşi bir rekabet ortamında faaliyet gösteren her kapitalist, her türlü yola başvurarak toplam artı-değerden daha büyük pay almak, sermayesini büyütmek üzere, hiç durmadan ileriye doğru kaçmak zorundadır. O, kör gidişin bir unsurundan başka bir şey değildir. Başka türlü ifade edersek, yok olmamak için büyümek zorunda olan biridir... Marx, Kapital’in Almanca birinci baskısı için yazdığı önsözde bu duruma açıklık getiriyor:

“Olası bir yanlış anlamayı önlemek için bir noktayı belirtmek isterim. Kapitalisti ve toprak sahibi soyluyu, hiç bir şekilde pembeye boyamadım. Ama burada kişiler, ekonomik kategorilerin temsilcileri oldukları, belirli sınıf ilişkilerini ve sınıf çıkarlarını kişiliklerinde topladıkları ölçüde ele alınıp incelenirler. Toplumun iktisadî biçimlenişinin evrimini doğal tarihin bir süreci sayan bana göre, bireyi, o kendini öznel olarak bu ilişkilerin üzerine ne denli çok çıkarırsa çıkarsın, toplumsal olarak yaratığı kaldığı bu ilişkilerden... sorumlu tutulamaz.”

Bu yüzden kapitalistlerden ahlâkî bir davranış beklemek, olsa olsa kara mizah alanını ilgilendirebilir... Gayet açık bir nedenden ötürü ki, orada değeri, ‘zenginliği’ yaratan insan faaliyeti meta kategorisine indirgenmiş durumdadır... Bir amaç değil araçtır... Eğer bir gayri ahlâkilik söz konusuysa, o zaman yapılacak şey, soruyu gerektiği gibi sormaktır: Onu ahlakî olmaktan çıkaran nedir? Üretim ilişkilerini, üretici sınıfın [işçi sınıfının] üretim araçlarına yabancılaşmışlığı durumunu atlayarak, yok sayarak, sorunların çözülebileceğini ileri sürmek, en iyi koşullarda ahmakları aldatmaya yarayan ideolojik bir manipülasyondur. Zira işçi, başkası için mal üretirken insanlığından oluyor, hayatını kazanırken kaybediyor...


Kapitalistleri, son otuz yıldır lânetlenen devlet müdahaleleri, devlet düzenlemeleri mi insafa getirecek? Kapitalizm hakkında asgarî bilgi sahibi olan biri için bu sorunun cevabı asla olabilir. Zira, söz konusu olan bir üretim tarzıdır ve kapitalist üretim tarzı ekonomik, politik, ideolojik... kertelerin veya belirleyiciliklerin diyalektik bir bütünüdür. Dolayısıyla ne devletten ayrı, devletten bağımsız bir ekonomi [ekonomik sistem] söz konusudur, ne de ekonomi dışında bir devlet mümkündür. Başka türlü ifade edersek, devlet kapitalizmdir, kapitalizm de devlettir... Eğer öyleyse devleti kim düzenleyecek? Devletin niteliği burjuva olarak kalmaya devam ettikçe, yapılan tüm düzenlemeler, sistemin mantığının ve işleyişinin bir gereği olarak, kapitalist sınıfın çıkarını gözetmek durumundadır. Bu yüzden son dönemde peş peşe açılan ekonomi paketleri, sadece sermayenin imdadına yetişmeyi, sıkışan sermayeye nefes aldırmayı, emekçi sınıflar aleyhine olmak üzere sermayeye yeni değerlenme alanları açmayı amaçlıyor. Gerçek durum öyledir ama söylem farklıdır. Sık sık, herkes elini taşın altına koysun, koymalı... deniyor. Taşın altındaki el her zaman aynı el değil mi? Başka türlü olabilir mi? İşte işsizliği önlemek, istihdamı artırmak için programlar, paketler gündemde... Aslında bütün bu paketlerin, programların birincil amacı, sermayenin kârını güvence altına almaktır. Sermayenin ürettiği mal ve hizmetlere talep yaratmaktır... Söz konusu paketlerin hazırlanmasında krizin yükünü taşımak durumunda olan emekçi halk çoğunluğunun bir dahli var mı? Kapitalizm reforme edilebilir değildir. Hep ekonomik büyümeden, ekonomik büyüme oranlarını yükseltmekten söz ediliyor. O kadar zamanda ‘yüksek büyüme oranları’ insanlığın hangi temel sorununu çözdü? Toplumsal ve ekolojik kötülüklerin gerisinde kârı azamileştirmek dışında hiçbir amaç taşımayan ekonomik büyüme yok mu? Hastalığı müzminleştiren ilaç hâlâ neden derdin şifası gibi sunulabiliyor? Kapitalizmin insanlığın ihtiyacı olmayan şeyleri yanlış yöntemlerle ürettiği artık ortada değil mi?

4. Fakat ‘büyük insanlığın’ yüzleşmek durumunda olduğu kötülük sadece ekonomik krizden kaynaklanan sosyal nitelikteki kötülükler değil. İnsan ve toplum yaşamının tüm veçhelerinde görüntü giderek kararmakta, ekonomik krize ekolojik kriz, enerji krizi, gıda maddeleri krizi, iklim krizi, atmosfer krizi, vb. de eşlik ediyor ve tüm bu krizler karşılıklı olarak birbirini derinleştiriyor. Elbette yeryüzünün doğal ve beşeri zenginliğinin %85’nin dünyanın ayrıcalıklı %15 tarafından sahiplenildiği bir dünyada, neoliberal efendilerin vaat ettiği demokrasi, barış ve insan hakları sadece bir retorik olarak kalmaya mahkûm. Böyle bir dünyada barıştan ve demokrasiden söz etmek abestir ama savaş istisna değil kuraldır. Zira % 15’in ayrıcalıklı konumunu ve statüsünü devam ettirebilmesi, % 85’i sofradan uzak tutmakla mümkündür. Bunun da yolu savaştan geçiyor. Dünya nüfusunun %85’ini oluşturdukları halde kaynakların ancak %15’ine sahip olanlar, sahip oldukları kaynakları kendi refahları için kullanma iradesini ortaya koyduklarında, emperyalizmle çatışmayı da göze almak durumundalar. Nitekim dünyanın birçok bölgesindeki savaşlar ve çatışmalar doğrudan bu durumla ilgili. İşte Afganistan, Irak, Afrika’daki çok sayıda savaş ve çatışma yeryüzünün lânetlilerini sofradan uzak tutmak için çıkarılan savaşlar ve o amaç için peydahlanan çatışmalar. Demokrasiye gelince, ekonomik planda özerk olmayan birinin politik planda özerk olması mümkün değildir. Nüfusun %1’nin zenginliğin %25’ine, nüfusun %20’sinin gelirin %85’ine el koyduğu bir ülkede ve bir kişinin 58 milyar dolarlık servete sahip bir dünyada demokrasi, barış ve insan hakları ancak bir retorik olarak mümkündür...

5. Artık XXI’inci yüzyılın başında insanlığın ve uygarlığın kritik bir eşiği aşmakta olduğunu söylemek, karamsarlık tohumları ekmek, felâket tellâllığı yapmak değildir. Söz konusu olan kritik bir kavşaktır ve kavşaklar durulan değil, istikâmet değiştirilen yerlerdir. Zaten fazla seçenek de yok, seçenekler ikiye inmiş durumda: ya mevcut yıkıcı, akıl dışı eğilimler ve süreçler, velhasıl kör gidiş kaldığı yerden pupa yelken yol almaya devam edecek bu sağa viraj almak demektir ki, kâbusun büyümesi, yıkımın derinleşmesi ve hızlanması anlamına gelecektir: açlık, sefalet, boğazlaşmalar, devlet terörü, savaşlar, ekolojik yıkımın derinleşmesi... ; ya da aracın direksiyonunu sola çevirmek... Ufukta bu ikisi dışında bir ara yol, üçüncü bir seçenek yok. Fakat kör gidişi durdurup aracın direksiyonunu sola çevirmek de yeterli olmayacak. Dolayısıyla üç düzeyde radikal dönüşüm gerekiyor:1. Araç değişmek durumunda; 2. Aracın istikâmeti değişmek durumunda; 3. Direksiyondakiler değişmek zorunda. Velhasıl insanlığın sosyalizm dışında bir seçeneği yok. Bu aşamada sosyalist deneylerin iflasından hareketle bu seçeneğin de gündem dışı olduğu söylenebilir, söyleniyor ve söylenecektir. Oysa ortada tam bir yanlış değerlendirme ve yanlış anlama var: iflas eden XX. yüzyıl ‘sosyalizmleri’, sosyalizmin karikatürü bile değildi. Dolayısıyla biz geleceğin sosyalizminden, XXI. yüzyıl sosyalizminden söz ediyoruz. Geleceğin sosyalizmi XX. yüzyıldakiler gibi olmayacak, reel sosyalizm denilene benzemeyecek, benzememesi gerekiyor... Söz konusu deneyler iflas etti zira, kapitalizmin mantığından radikal bir kopuş söz konusu değildi. Kapitalizmin üretim ve tüketim modelini taklit ederek, onu yeni bir söylemle [sosyalist] yeniden üreterek, yeni, farklı, orijinal bir toplum düzeni kurulamazdı... Kapitalizmin mantığından radikal bir kopuşun söz konusu olmadığı koşularda, çelişik olarak kapitalist anlamda bile ekonomik etkinliği gerçekleştiremediler, demokrasiyi ihmal ettiler. Politik planda da anti-demokratik ve totaliter rejimler olmaktan kurtulamadılar. Velhasıl hiçbir zaman paradigmatik bir kopuş söz konusu olmadı. Sadece temel üretim araçlarını devletleştirmek ve merkezi plan, sosyalizm yolunda ilerlemek için yeterli değildi. Zira, devletleştirmek sosyalleştirmek değildir. Elbette üretim araçlarının mülkiyetinin kapitalist [burjuva] sınıfının elinden alınması sosyalizm için olmazsa olmaz koşuldur ama kapitalist sınıfın mülksüzleştirilmesi zorunlu ve otomatik olarak mülkiyet sorununun çözüldüğü anlamına gelmiyor. Bu vesileyle mülkiyet kavramıyla ilgili bir hatırlatma yapmak uygun düşüyor, zira mülkiyet kavramıyla ilgili tam bir yanlış anlama veya kafa karışıklığı geçerli. O kadar ki, mülkiyet nerdeyse tabu mertebesine çıkarılmış durumda... Mülkiyet demek, başkasının emeğini sömürmeye imkân veren üretim araçlarına sahip olmak demektir. Yoksa şahsi veya ailevî kullanım için sahip olunan şeyler mülkiyet kavramının dışındadır. Bir insanın özel kullanımı için gerekli araçlar: bir çiftçinin iki öküzü, traktörü, kendine yetecek kadar toprağı, kap/kacak, halı/kilim, buzdolabı, çamaşır makinası, ev, araba, vb. mülkiyet değildir. Mülkiyet sahibi olmak bulaşık makinasına sahip olmak değil, bulaşık makinası fabrikasına sahip olmaktır. Sınır, başkasının emeğinin sömürüldüğü yerde başlıyor... Reel sosyalizmler denilen sosyal formasyonlarda geçerli olan, nihai amacı emperyalist Batı’nın üretim ve tüketim düzeyini yakalamayı amaçlayan bir tür kalkınmacılıktı. Oysa, Batılı sömürgeci/emperyalist devletlerin daha önce yaptığını yapmak, onları aynı temel üzerinde taklit etmek hem mümkün değildi, hem de arzulanır bir şey değildir. Böylesi bir yönelimle yeni, farklı, orijinal, daha güzel bir dünya [un monde meilleur] kurulabilir miydi? Böylesi bir projeden hareketle her türlü yabancılaşmadan arınmış, kadınların ve erkeklerin emansipe [özgürleştiği] olduğu, her türlü ayrımcılığın, hiyerarşinin ve sosyal eşitsizliğin ortadan kalktığı, sömürü ve baskıdan arınmış bir insan toplumuna giden yol aralanabilir miydi? Elbette bununla bu işin kolay olduğu söylenmek istenmiyor, zira orada söz konusu olan, kökleri binlerce yıl gerilere giden bir sınıflı toplumun yerine yenisini sınıfsız toplumu kurma teşebbüsüyle ilgilidir, dolayısıyla söylenmek istenen rotayı şaşırmamak gerektiğidir... Kaldı ki, kapitalizm koşullarında zaten kalkınma diye bir şey yok ve mümkün de değildir. Orada söz konusu olan sermayenin büyümesi, sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir. Bu yüzden mevcut haliyle ekonomik büyüme denilen bırakın arzulanır bir şey olmayı, tüm kötülüklerin kaynağıdır...

6. Sosyalizm, klasik liberalizmin vaatlerinin bir yanılsama olduğunun anlaşılması üzerine, liberalizme radikal bir eleştiri olarak sahneye çıktı. Zira, bir politik felsefe ve bir ekonomik doktrin olan liberalizm, insan özgürlüğü [emansipasyon] sorununu veya bireyin özgürleşmesini bir amaç [finalité] olarak değil, bir araç olarak görüyordu. Adalet ve genel toplum çıkarını gerçekleşmeyi vaat ediyordu ama ona ulaşmak için, Eski Rejim döneminde gelenek, despot ve Kilise [din] tarafından bastırılmış, boğulmuş kişisel [bireysel] aklı özgürleştirmeyi ve bireysel girişimin önünü açmayı yeterli koşul sayıyordu... Dolayısıyla geleneksel [eski] bağımlılıklardan kurtulduğu söylenen bireyin neyin içine düştüğü gerçeğini, bireyin nasıl yalnızlaştığı/çaresizleştiği, ne tür bir can pazarına düştüğü gerçeğini, kapitalist sistemin dayattığı vahşi sömürüyü, baskıyı ve yabancılaşmayı yok sayıyordu. İşte sosyalizm kapitalizmin yeni dönemin ‘modern barbarlığını’ aşmayı amaçlayan, son tahlilde bir ücretli kölelik düzeni olan kapitalizmin ötesine geçme perspektifine sahip bir özgürleşme [emansipasyon] felsefesi olarak ortaya çıktı. Fakat sosyalist örgütler ve reel sosyalizmler tuhaf bir şekilde çocuğu leğendeki kirli su ile atmak gibi bir yanlışa düştüler. Demokrasiyi ve özgürlüğü hafife aldılar veya savsaklamakta bir sakınca görmediler. Oysa, bireysel özgürlüğü ve gerçek demokrasiyi hafife alan, önemsemeyen bir sosyalizm mümkün değildir.

Büyük Fransız Devrimi’nin sloganları olan özgürlük, eşitlik, kardeşlik insanlığın önünde hâlâ gerçekleşmesi gereken başlıca amaç olarak duruyor. Velhasıl insanın yabancılaşmadan kurtuluşu sorunu, insanlığın çözmek durumunda olduğu temel sorun olmaya devam ediyor. Lâkin, kapitalizmin neden olduğu kötülükler sadece sosyal ve insânî mahiyette değil. Şimdilerde ekolojik yıkım, insanlığı ve uygarlığı yok oluşun eşiğine taşımış durumda. İşte böylesi bir dönemde radikal eleştiri hayati önem arz ediyor. Teorik radikal eleştiriye eşlik eden pratik radikal eleştiri vakitlice gerçekleşmezse, insanlığın geleceği ilelebet kararabilir... Bu derecede teknik gelişmişlik düzeyine ulaşmış bir insanlığın kendi kendini yok etmekte olduğunu iddia etmek saçma görünebilir. Kapitalizm koşullarında bilimin ve teknolojinin kâr etmenin, yok etmenin hizmetinde olduğu hatırlanırsa, telaşın ve kaygının haklılığı anlaşılacaktır. Demek ki, önümüzdeki dönemde politik mücadele iki amacın gerçekleşmesi perspektifine sahip olmak durumunda: 1. İnsanı yabancılaşmadan kurtarmak, özgürleştirmek; 2. Tam bir varoluş [existencielle], yok oluş sorunu haline gelen insanlığın ve uygarlığın geleceğini kurtarmak.

Böyle bir hayati misyonu omuzlayacak muhtemel aktörler ne yazık ki, henüz ortada görünmüyor. Burjuva partileri iddia edildiği gibi ‘kamu çıkarını gerçekleştirmeyi amaçlayan politik formasyonlardan çok parti başkanlarının şirketi durumunda. Burjuva politikacıları da politikacıdan çok profesyonel futbolculara benziyor. Türkiye’deki durumu anlamak için bir adım ileri gitmek gerekiyor zira bizde siyasi partiler sadece şirkete benzemiyor, aynı zamanda asıl devlet partisinin taşeronu olmaktan kaynaklanan bir zaafla da mâlûller... Bizde siyasi partiler profesyonel politikacıları ve yakın çevrelerini zenginleştirmek, bu amaçla bütçeyi ve hazineyi yağmalamak için var... Sosyalist muhalefet, sosyalist ve komünist partiler başlangıçtaki radikal perspektife ihanet ettiler, ücretli kölelik rejimi olan kapitalizmi yıkıp, komünist toplumun yolunu aralama perspektifini bir yana bırakıp, burjuva düzeninin birer unsuru, bileşeni haline geldiler. Söylemleri farklı olsa da kapitalist sömürüyü, bir bütün olarak kapitalizmi ve emperyalizmi meşrulaştırmanın araçları haline geldiler. Bu örgütlerin teşhir ve mahkûm edilmeleri gerekiyor. Zira, ideolojik bulanıklık yaratarak, muhtemel radikal oluşumların önünü kesiyorlar, değilse zorlaştırıyorlar.

7. Mevcut gidişin, geçerli süreçlerin ve eğilimlerin sürdürülemez, kabul edilemez, katlanılamaz, abes, vb. olduğunu söylediğinizde tuhaf bir ‘tepkiyle’ karşılaşıyorsunuz... Bu durum değişmelidir, hem de bu vakitlice gerçekleşmelidir dediğinizde, cevap hazır: insan bencildir, insanı değiştiremezsin, vb. Bu tavır, kökleri çok gerilere giden egemen ideolojinin neden olduğu ideolojik köleliğin bir sonucu. Her şeyin değiştiği, değişmek durumunda olduğu bir dünyada, insan bundan neden muaf olsun? Kaldı ki, kapitalist çağın ‘modern’ insanı kadar değişmiş başka bir canlı türü var mıdır? Şu anın insanı onun değişmiş hâli değil mi? Neden başka türlü de değişmesin? Farklı bir toplumsal düzen, farklı bir yaşam tarzı düşüncesi, kavramın olumsuz, [pejoratif] anlamında ütopik sayılıyor. Doğal kaynaklar ve üretim araçları toplumun ortak malıdır, dolayısıyla ortak kullanımına sunulmalıdır dediğinizde bir elin beş parmağı aynı mı? deniyor... Bunu diyenle dedirten arasındaki ayrımı gözden uzak tutmamak gerekir... Oysa sadece kendi çıkarını düşünen, kendi çıkarının peşine koşan insan [homo economicus] burjuva filozoflarının bir uydurmasıydı. Bu gün bu görüş yaşanan süreç tarafından tam bir kesinlikle yalanlanmış durumda. Üstelik genetik alanındaki gelişmeler tarafından da yalanlanmış durumda. Bir yalanlama da Marx tarafından Feuerbach Üzerine Tezler’in altıncısında mevcut: “... Ama insan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz aslında, toplumsal ilişkiler bütünüdür.” [2]. Velhasıl başka bir dünya, başka bir toplum, başka bir insan hem mümkün hem de arzulanır bir şey. O zaman geriye potansiyeli gerçekleştirmek için sahneye çıkmak kalıyor... İnsanın rüştünü ispatlamasının başkaca bir yolu da yok...

Notlar:

(1 ) Le Capital, livre I, p. 6.
(2) K. Marx, F. Engels, Alman İdeolojisi [Feuerbach], Sol yayınları 5. baskı, Ankara, 2004, s. 23.

Yeni Yıla Nasıl Girdiniz


A.Kadir Konuk / Yenihayat1@t-online.de

Ben giremedim, yatay geçiş yaptım. Oğluma ve annesine patatesli el böreği, tavuklu pilav, kızarmış tavuk eti hazırladım, içki yoktu masada, olsaydı tek başıma içecektim, yalnız içmeyi sevmiyorum, sohbetsiz, insansız içki neye yarar?

Gece saat 10’a kadar Ben Armin ve annesi ile kağıt oynadık, adam bizi yendikçe neşeden dört köşe oldu. Sonra onlar gittiler, biraz kitap okudum, saat 24’te milletin tonla parayı nasıl maytap yapıp gökyüzüne fırlattığını izledim pencereden ve on dakika içinde dumanlaşan paranın sadece küçük bir bölümünün bile ömrümün sonuna kadar bana yetebileceğini düşünerek yattım. Sabah yine erkenden dürttü cinler, uyandığımda baktım, girmişiz!

Nereden mi anladım girdiğimizi?

İki yıldır elektrikli fırınım yoktu, iki gözlü bir ocakta yapıyordum yemeklerimi ve su böreği, şekerpare, fırında köfte, patlıcan söyürme, karnıyarık yapamıyor, üstelik ekmeğimi et kızartma makinesinde yani gril denilen alettin üzerinde pişiriyordum. Ben Armin’le annesi koca bir paket getirmişlerdi, paketi sabah açmamı da sıkıca tembihlemişlerdi. Baktım mutfakta üstünde iki gözü olan küçük bir elektrikli fırın duruyor. Armin’le annesinin yıl başı armağanı bana. O zaman anladım ki yeni yıla girmişiz.

Fırın evime girdiyse ben haydi haydi yeni yıla girerim değil mi?

Yeni yıla girerken eski yıldan bir şeyleri taşıdım elbette kendimle birlikte.

Televizyonum yok, televizyon izlemeyi de sevmiyorum. Televizyonum olsaydı, Kürtçe bilmediğim halde sadece Kürtçe şarkı-türkü dinlemek için şeş tiviyi açardım. Ama yine de bir Kürtçe CD’yi dinledik hep birlikte. Ben Armin göbek bile attı kıvrak müziklerle.

İnternetten öğrendim, gazetelerin hepsi manşetlerine başbakanın sözünü taşımışlar, ama taşırken düşürüp bir yerlerini kırmışlar sözün. Bu nedenle söz aşağıdaki biçimlerde yer almış manşetlerde:

Taraf: TRT Şeş bi xêr. Hürriyet: TRT Şeş Bê xêrbê. Akşam: TRT Şeş bi heyr be. Milliyet: TRT Şeş bê xerbe. Sabah: TRT serx erebe. Radikal: TRT Şeş bi xwêr be. Star: TRT Şeş bi xêr be. Bugün: TRT Şeş bi xwêr be“

Değeri sağlığında pek bilinmeyen, güzel insan Feqi Hüseyin Sağnıç Köln’deki evimi şereflendirdiğinde „Ağabey, Kürt dilbilimciler bir araya gelseler, ortak bir sözlük yaratsalar, herkes tek kanaldan dili öğrense ne olur“ demiştim, gülmüş, „Kadir oğlum, biz daha harflerin üzerindeki şapkalarda anlaşamıyoruz, dilin hepsinde nasıl anlaşalım“ demişti.

Daha önce gazetede yazmıştım, ama Feqi’yi anınca içimden yine yazmak geldi onun fıkrasını.

O gece köşe yazımı bitireyim diye sohbetten on dakika ayrılma izni istemiştim.
„Ne yazacaksın Kadir oğlum“ diye sormuştu.
Dedikoduyla ilgili bir yazı yazacağım, dedim.
Dur sana bir fıkra anlatayım öyle yaz dedi ve başladı anlatmaya:

Bir zamanlar Van’ın bir köyünde bir imam varmış, bu imam öyle dedikoducu biriymiş ki, tüm köyün halkını birbirine düşürmüş, onlar da gidip valiye şikayet etmişler. Vali çağırmış imamı, sen dedikodu yapıyormuşsun demiş, azarlamış, imam bu dedikodu sözünün ne anlama geldiğini bir türlü anlayamamış, bükmüş boynunu, ‚Vala vali pasam’ demiş, ‚Xeci dedi ben dedi, ne dedi onu dedi, ama vallah ben kimseye gomadi!“

Ben de bu yazıyı öyle yazıyorum işte. Ne denildiyse o. Kimseye bir şey yapmaya niyetim yok, böyle biline.

TRT6 ile Türkiye eline öyle bir değnek aldı ki iki ucu boklu, ortasına it sıçmış türünden bir değnek. Atsa atamaz, tam tutmaya kalkışsa bu haliyle tutamaz, ama değnek gerekli.

Onların durumu böyle, bizde de genel bir alışkanlık var, bizim dışımızda yeni bir şey yapıldığında hemen karşı çıkıyoruz.

Genç okurlar şaşıracaklar biliyorum, İstanbul’a ilk boğaz köprüsü yapılacağı duyulunca önce devrimciler ve sosyal demokratlar karşı çıkmışlardı buna. Aylarca tartışılmıştı bu konu, köprü yapılmıştı sonunda, devrimciler ve sosyal demokratlar da o köprüden tıpış tıpış geçmişlerdi. Sonra aynı çevreler bir köprü yetmiyor, neden ikincisi yapılmıyor demeye başlamışlardı.

Şeş tivi bilinen bütün devletçi özelliklerine karşın bir rekabet ortamı yarattı. Şimdi eski Kürt televizyonları kendilerini daha iyi izlenir hale getirmekle yükümlüler. “Halkımız seyretmesin, o televizyonlarda çalışanlardan hesap sorarız” demek bir işe yaramaz. Halkımız yıllardır Türkçe yayın yapan Türk kanallarını “zevkle” izliyor. Algılayabildiğim kadarıyla Kürt halkının önemli bir kesimi dizi hastası olmuş.

Avrupa’da ilk Kürt televizyonu kurulduğu zaman gazetenin ücretli elemanıydım ve gazete bürosunda, gündüzleri kitaplıkta sakladığım, geceleri odama kurduğum bir aç kapa yatakta yatıp kalkıyordum. Gazeteci arkadaşlarım başlangıçta yayınları sonuna kadar izliyorlardı. İkinci haftada öteki kanallara zıplamaya başladılar, sonraki yıllarda Kürt televizyonunda sadece önemli buldukları programları izler oldular ve en çok izledikleri de Türkçe yayın yapan Türk kanallarıydı. 14-18 saatlik çalışma gününden sonra insanın canı tartışma değil film çekiyordu elbette.

Saatler, evet saatler boyunca süren hamasi tartışmalar yapılıyordu o günlerde. Hem de tartışılan konuların uzmanları değildi konuşan insanlar. Geçmiş günleri anımsayanlar o günlerde belirli insanların her programa çıkarıldığını, onların da yahu kardeşim bu alan benim alanım değil, nasıl geleyim, ne söyleyeyim demek yerine toplantılara gittiklerini, hukuk, sağlık, politika, edebiyat, önlerine ne gelirse konuştuklarını bilirler, millet de çabucak bıktı bu çok bilenlerin hiç bir şey söylemedikleri programlardan.

Müneccim eli koklamış gibi olmasın ama yakında devlet Kürtçe gazete de çıkartır, dergi de. Bazı günlük gazeteler de Kürtçe ek vermeye hazırlanabilirler. Piyasa getirisi olan bir piyasa. Bence bir tane şeş tivi yetmez. Şimdi Kürt işverenler birbiri ardına açmalılar televizyonlarını.

Rekabet sanatta yaratıcılığı da zorlar. Avrupa’daki Kürt televizyonu gerçek profesyonel bir çalışma tarzını tutturabilirse ötekinin karşısında rakip olabilir. Değilse kısa bir süre sonra halkın hepsi hain, kalleş olarak adlandırılmamak için “Gizli” biçimde de olsa TRT6’yı izleyecek, ‘aha inek yanlış söyledi’ diye gülecek, kendi aralarında sözün doğrusunu tartışacak, böylece Kürtçelerini de ilerletecekler.

Halkı o kanaldan uzaklaştırmayı hedefleyen tehdit, hesap soracağız gibi sözler insanları belki ürkütebilir, ama süreç içinde bunlar da pek etkili olmaz, ters etki yaratır. Sorun yasaklarla değil, güzellikler yaratarak çözümlenebilecek bir sorun bana göre. İşin içinde ‘Hain’ olarak adlandırılmak olmasaydı bir çok sanatçı şimdi o televizyonun kadrosuna katılmıştı. Bu yılın içinde herkesi şaşırtabilecek isimler gidecek o televizyona, göreceksiniz.

Bir söze değinmek istiyorum.

“Rojin ve Akbal’ı Kürtler yarattı” deniliyor.

Rojin’i yakından tanımıyorum, ama Nilüfer’in neler yaşadığını az çok biliyorum, birazının tanığıyım. Ayrıca Nilüfer’in geçen yılın son gününde yazdığı, beybun’da da yayınlanan mektubunu da çok olumlu ve terbiyeli buluyorum.

Hiç bir sanatçıyı hiç bir ulus, örgüt yaratmaz, yaratamaz. Hayır, kimse hemen yerinden hoplamasın, sinirlenmesin, gerçek bu. Sanatçıyı yaratan kendi iç dünyasıdır ve o kendini yaratmaya başladığında onu engelleyebilecek hiç bir güç yoktur. Bu nedenle sanatçı özgürdür, aykırıdır.

“Onları Kürtler yarattı” sözlerini ileri süren çevrelerde “Onları meşhur mu edeceğiz” kuralının kesin geçerliği vardır ve önleri açıldığında oralardan bir yığın yazar, şair, sanatçı gün yüzüne başlarını uzatabileceklerdir. İsteyenlere bunları tek tek kanıtlayabilirim.

Belirli bir alanda biraz sivrilenlerin, biraz isim yapanların hemen o alandan alınıp, yaptığı işle, yetenekleriyle hiç ilgisi olmayan alanlara gönderilmelerinin adı o çevrelerde “Bürokratlaşmamaları için rotasyon”dur. Bizzat sayın Öcalan’la da “Neden gazeteci yetiştirilemiyor” diye sorduğunda tartıştığım bu ters uygulama yüzünden yeterli profesyonel gazeteci ve televizyon çalışanı yetiştirilememiştir. Bu meslekleri biraz öğrenenler de tuhaf bir biçimde başka alanlara kaydırılmışlardır.

Kimse sözümü yanlış anlamasın, üç ayda bir insanı mükemmel bir gerilla, bilgisayarda haber yazabilen bir büro çalışanı haline getirebilirsiniz, ama hiç kimseyi kendisinde yetenek yoksa sanatçı yapamazsınız. Gazetecilik, TV sunuculuğu, kameramanlık, rejisörlük öğrenilebilen meslekler. Okulda, yada pratikte öğrenir insan bunları. Kendini geliştirir, ustalaşır. Ama sanatçılık böyle değil, kimse yeteneği olmayan birini gel seni sanatçı yapayım diyerek sanatçı yapamaz. Bu nedenle kimse kimseyi yaratmıyor, yaratmadı. O kişilerde ses olmasaydı, sanatçı yeteneklerini beyinlerinde taşımasalardı kimse onları yaratamazdı. Onları, hem de binbir çile içinde yaratan kendi çalışmaları ve yetenekleridir.

Bir ses sanatçısının yaratıcı ortamları yakalayabilmesi önemlidir. Bir kuşun kanadına türkü yakılabileceği gibi savaşın yıkımları da pekala türkü olabilir. Araştırmak, incelemek, biriktirmek, gezmek, görmek de sonuçta gelir kesenin dolu yada boş olmasına dayanır.

Bir anımı anlatmak istiyorum sizlere. Sonra yine döneceğim konuya. İsimlerini vermeyeceğim, ikisi de yaşıyor hâlâ. Birinin eskiden müzik stütyosu vardı ve o günlerde Kürtlerin kendilerine ait bir stütyoları yoktu, bu nedenle Kürt ses sanatçıları ona geliyorlardı. Stütyo sahibi Almanya’da sazı ilk kez bir Alman tevizyonunda orkestra ile birlikte kullanan Türk bir saz, ses ustasıydı ve o günlerde nereye çağrılsa siyaset ayrımı yapmadan, biraz da en az ücretle gider, insanları neşelendirirdi. Öteki ise sesi de kendi de güzel bir Kürt kadın ses sanatçısıydı, hâlâ da öyle.

Stüdyoya gittim, stüdyonun sahibi sinirden kuduruyor. Kadın sanatçıya kaset dolduruyorlarmış, bir sorumlu gelmiş, ‚Yav üç gündür ne yapıyorsunuz burada, dolduracağınız aslı astarı bir kaset, iki saz çalmak için üç gün mü gerekiyor’ demiş, bizimki de pazardan sepete elma doldurmuyoruz, bu kasetin üzerine benim firmamın, bu sanatçının ismi yazılacak, rasgele nasıl yapabilirim bunu diye çıkışmış, kapışmışlar.

Sevgili ses sanatçısı Kürt kadın bu yazıyı okursa anımsayacaktır o günleri ve hüzünle gülümseyecektir, biliyorum. Ona bir zamanlar sahnede biraz hareketli olmalarını, türküleri öyle hazırolda söylememeleri gerektiğini söylemiştim de ‚Beni mahvederler’ demişti, gülmüştük. Sonra sahneler hareketlendi, giysiler değişti, sanatçılar daha mı canlı oldu ne.

Biliyor musunuz, bizler bir zamanlar balerinlerin resimlerini de gazetemizde ‚Açık’ diye kullanamıyorduk, şimdi o günlere bakıp devrim oldu diyebiliyorum.

Bir de TV’de güzel Kürtçe programlar yapan, kendisi de güzel bir sevgili Kürt kadın vardı, bir gün baktım, anaaa, makyaj yapmış, öyle çıkmış sahneye, bir de yakışmış, bir de güzelliğine güzellik katmış, gazetedeki arkadaşlara onu gösterip devrim oldu demiştim. Bir TV programına katılmak için TV binasına gittiğimde bize menemen pişirmişti, onu yanaklarından öpmüş, devrim yaptın diye kutlamıştım, hüzünle ‚Yine karşı devrim kazandı Kadir ağabey’ demişti, orada bulunan erkekler de keyifle gülmüşlerdi.

Kürt televizyonunun nerelerden nerelere geldiğini bilen bilir. Bir zamanlar sanatçılar hem makyajcı, hem sanatçı, hem sunucu, hem editördü orada. Otuz kişinin yapması gereken programları bizimkiler iki üç kişiyle beceriyorlardı. Sanıyorum bu eksiklik hala devam ediyor.

Bir de duyduğum bir olay var, suç varsa anlatanın boynuna.

O günlerde bir Alman program yapımcısına video kasetleri vermişler bu kasetlerden bir program yapmasını istemişler ve ne kadar zaman gerektiğini sormuşlar. Adam, iyi bir program için bir hafta gerekir deyince bizimkiler, olur mu biz bunu akşam yayına koyacağız demişler, adam da bunu mesleğine hakaret saymış, istifa etmiş gitmiş. Bizimkiler de kesmişler, biçmişler programı akşama yetiştirmişler.

Kürtler televizyon kurdular, gazeteler çıkardılar, büyük başarılara imzalarını attılar, ama onları geliştirmek, profesyonel hale sokmakta aynı başarıyı gösteremediler. Sanıyorum bunun nedenini de en iyi kendileri açıklarlar.

Yani dedikodu yapmak istemiyorum.

Yukarıdaki sözlerle uğraşıyordum, geçen yıldan kalma bir gazeteden bir söz düştü gözlerimin önüne:

« Parasız yaşanır, ama onursuz yaşanmaz. »

Yani sanatçılara deniliyor ki, kendinizi para ile şeş tiviye sattınız!

Güzel bir söz, oldukça idealist, kulağa da hoş geliyor, ama ayakları yerde değil, havada bir söz. Gerçekleri yansıtmıyor.

Bu sözün sahibi arkadaşın yeme, içme, giyme, gezme, telefon, elektrik, su, sağlık, kira, cep harçlığı içinde yer aldığı örgüt tarafından karşılanıyor. O da yapılan bu harcamaları paradan saymadığı için kendince parasız yaşadığını ve onurunu koruduğunu düşünüyor.

Yaşamları boyunca bir işte para kazanmak için çalışmamış insanların rahatlığı duruyor bu sözde. Bir gün iş arama, bir lokma ekmek için para kazanma derdine düştüklerinde aynı sözü söyleyebileceklerini hiç sanmıyorum. Çünkü para kazanmak için iş bulmak gerek. İş bulabilmek için kapı kapı dolaşmak, rica etmek, yeteneklerini yazılı sunmak da zorunlu. Süflü, kişiliği beş para etmez bir dönercinin yanında bulaşıkçılığa razı olabilirsiniz, ama o sizi beğenmeyebilir.

Yakından tanıyanlar bilirler, benim boyacılık, duvar kağıtçılığı, marangozluk, marleycilik, çinicilik, bilumum inşaat işlerinden anlama, oymacılık, ayakkabı boyacılığı, simit satıcılığı, aşçılık, gazetecilik, yazarlık, eğitimcilik gibi yığınla mesleğim var. Devlete karşı mücadelede bunlarla doyurdum karnımı. Bok temizlemek de bir iştir, benim bir süre yaptığım gibi kapıcı yardımcılığı da, bulaşıkçılık da. Onun bunun emrinin altında çalışmak insanın onurunu kırar bal gibi. Ama para kazanılmak zorundadır, çünkü parasız asla yaşanılmıyor. Saydığım meslekleri yaparak yarattım ben kendilerinden hiç bir gelir elde edemediğim kitaplarımı.

Kaldı ki bu arkadaşların bir çoğu mültecisi oldukları Alman devletinin onlara sağladığı sosyal yardım parasını da paradan saymıyorlar her halde. O yardımla yaşıyorum ben de ve bu durum beni çalışarak, bok temizleyerek de olsa çalışarak yaşamaktan fazla yaralıyor. Ne zaman o resmi dairenin kapısının önüne gitsem geriye hasta olarak dönüyorum.

Eğer toplumun dışında değilsek, eğer dilenmeden yaşamayı düşünüyorsak, en azından günlük geçimi kimselere muhtaç olmadan sağlayabilecek kadar para kazanmak gerekir. Sonuçta herkesin içine bir şeyler tıkması gereken bir midesi var değil mi ?

İşte ol nedenlerle, demem o ki, şeş tivide para alarak türkü söyleyenleri ben hain saymıyorum. Kaldı ki aynı insanlar yakın bir zamana kadar para alarak gecelerde, festivallerde de şarkı söylüyorlardı ve böyle yapmaları asla onur kırıcı bir davranış sayılmıyordu.

Sanatçılar devletin sözlerini yinelemedikleri, o sözleri desteklemedikleri sürece benim açımdan hiç bir sorun yok. Ama neden, niçin açtıkları belli olan, şeş tividen yağ çıkarmaya çalışan yayıkçı Tayyip Erdoğan’a ve neresine ne olduysa birden « Ana dil kutsaldır » diye bağırmaya başlayan Abdulkadir Aksu’ya söyleyecek bir çift sözüm var.

“TRT Şeş bi xer be »
dedi başbakan. Ana dilin bir hak olduğunu keşfetti Aksu.

Ne diyorduk biz eskiden?
Ocağın batmaya...
Şimdi değişti o söz, ocağınız bata!
Söndürdüğünüz ocaklar kadar sönsün ocağınız !
Oğlunuza, kızınıza ağlayasınız!
Kara yerlere yeksan olasınız da toprak sizi kabul etmeye !
Keskin küreklerin ağzına gelesiniz! (Birini toprak kabul etmeyip hortlayınca, toprağa değmemiş keskin kürekle öldürmek gerekirmiş. Öyle diyor İslamın süflü bilginleri.)
Yanlarınız çürüye kara yataklarda da 12 yaşında hapse tıktırdığınız bir Kürt genci gelip öl demeden ölemeyesiniz!
Ben Kırklar Tepesi’nin gölgesinde büyümüşüm, gargışım, ilenmem, bedduam tutar, üç sözcüğün üçü aynı kapıya çıkar, lanettir !
İnandığınız tanrının laneti üzerinize ine !
Ve sonra, gorgabor olasınız, mezar taşınıza en büyük puntolarla XQW yazıla!
Ve gidip Arasat’ta üç harf arasında kalasınız, zebaniniz bir Kürt ola!

Yeni yıl ceninden özürlü de olsa bir çok çocuğa gebe.
Bakalım doğacak çocuklar neye benzeyecekler.

Bu arada ben hala eski slogandayım, unuttum sanmayın.

Bu yıl da her yazım onlarla son bulacak. Geçen yıl güç katmayanlar umarım hiç değil bu yıl omuz verirler.

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!

POZİTİVİZMİN ETKİSİNDEKİ BEŞİKÇİ




Yener ORKUNOĞLU / y.orkunoglu@fbi.h-da.de

Bilimsel analizin iki temel özelliği var: 1) Tanrıyı işe katmamak; 2) Mutlak olandan kaçınmak. Burjuva sosyolojisinin bir versiyonunu savunan Beşikçi, ‘mutlak’ olandan hareket eder. Örneğin o, ulusları, değişmez ve mutlak bir olgu olarak ele almaktadır. Beşikçi’nin bu görüşünü tekrar etmekte yarar var. Şöyle diyordu: “Doğada örneğin bir kaya nasıl “kaya” olarak algılanıyorsa, toprak olarak algılanmıyorsa, sosyal bilimlerde de örneğin Alevi, “Alevi” olarak, Müslüman, “Müslüman” olarak, Kürt ise “Kürt” olarak algılanmalıdır.’

Burjuva sosyolojisi olarak pozitivizm, topluma doğaya yaklaşır gibi yaklaşır. Bu şu demektir: Nasıl ki, doğanın yasaları değiştirilemezse, toplumun yasaları da değiştirilemez. Dolayısıyla pozitivizm, toplumu, toplumu ve toplumsal yaşamdaki olgu ve ilişkileri tasvir etmekle sınırlar kendini. Bu nedenle burjuva sosyolojisi, olguların tasviri ile yetinir. Pozitivizm, ’olgu’ları temel alır. Olguların nasıl ortaya çıktığını incelemez. Sadece ’olgu’ üzerine yoğunlaştığı için, olguların tarihi ve geleceği onu ilgilendirmez. Bir başka deyişle, Toplumsal değişim, bir toplumdan diğerine geçiş, değişim ve bu geçişin yasaları burjuva sosyolojisinin ilgi alanın dışındadır.

İsmail Beşikçi’nin sosyolojik görüşleri burjuva sosyolojisine (pozitivizme) dayanmaktadır. Beşikçi’nin düşüncelerini daha anlaşılır kılabilmek için, bu yazımızda pozitivizm konusunu ele almak durumundayız.

Pozitivizm Nedir?

Pozitivizm kavramından önce ‘pozitif felsefe’ kavramı vardı. Pozitif felsefe, esas olarak 19. yüzyıldaki negatif felsefeye karşıt olarak doğdu. ‘Pozitif felsefe’ kavramını terminolojiye kazandıran Fransız düşünür August Comte’dir. (Pozitivim hakkında daha geniş bilgi için August Comte Kimdir ve Pozitivizm Nedir başlıklı incelememe bakılabilir. Bu inceleme BİLİM ve GELECEK dergisinin Ağustos 2008 tarihinde yayınlandığı gibi, iki sitede da yayınlandı.)

Dolayısıyla Comte’nin pozitivizm anlayışını burada bütün yönleri ile ele almayacağız. Comte pozitivizminin bir kaç önemli noktasına dikkat çekmeye çalışacağım.

1. Pozitivizm, burjuva düzeni içinde ilerlemeyi savunur.

2. Pozitivizm, eleştirel akla savaş açar.

3. Pozitivizm, din ile uzlaşma yolları arar.

4. Pozitivizm, iktidarı burjuvaziye bırakırken, proletaryaya ahlaklı davranışı öğretir.

Şimdi bu noktaları açalım:

1. Comte, düzen içinde ilerlemeden yanadır.

Comte’ye göre, muhafazakarlar, düzeni korumak isterken ilerlemeye karşıdırlar. Negatif felsefeden etkilenen düşünceler de ilerlemeden yana iken düzene karşıdırlar. Oysa burjuva toplumunda yaşanan anarşiye karşı bir cevap bulunabilir. Comte’ye göre, burjuva düzenini rahatsız eden düşüncelerden kurtulmadan, burjuva düzeni korunamaz. Comte, ‘restorasyon konseptlerine, reçetelerine başvurmadan, modern burjuva düzeni sürdürmek’ için nelerin gerekli olduğunu araştırır, burjuva toplumundaki anarşi sorununa kendisi açısından bir cevap verir: Düzen ve İlerlemeyi uzlaştırmak. Bir başka deyişle, devrime son vermek, ama devrimin kazanımlarına sahip çıkmak. Comte’nin düzen-ilerleme konusundaki görüşü toplumsal yaşamda statik-dinamik ilişkisi içinde incelendiğinde şu açığa çıkar: Comte, toplumdaki ilerlemeden bahseder, ama onun için esas olan, düzendir, toplumun statiğidir. Comte, düzen sınırları içinde ilerlemeden yanadır. Bir başka deyişle, ilerleme düzene bağlıdır, ilerlemenin yönü düzen tarafından belirlenir. Comte, devrime ve devrimci döneme son vermek ister. Comte’nin ‘İlerleme’ konusundaki görüşü, devrimi reddeden, ama reformları savunan sosyal demokrasiye zemin hazırlamıştır.

İsmail Beşikçi’de kapitalist düzen sınırları içinde, değişim ve reformdan yanadır.

2. Pozitivizm, eleştirel akla karşıdır.

Pozitivizm, aydınlanma’nın eleştirel düşüncelerine ve felsefelerine karşı bir düşünce akımı olarak doğdu. Pozitivizmin toplumsal temeli konusunda şu söylenebilir: İktidara yerleşmiş burjuvazinin artık eleştirel düşünceye ihtiyacı yoktu. I. Napolyon, kendine yönelen eleştirileri etkisiz hale getirmek için, eleştiri yöneltenleri ‘ideolog’ olarak küçümser. Napolyon, ideolog sözcüğüne, boş konuşan, geveze anlamında olumsuz bir anlam yükler.

Pozitivizm, eleştirel aklın sorgulayıcı ve eleştirel gücünü bir kenara bırakır. Aklımızı, verili gerçeklikleri kabul etmeye zorlar. Aklımızın, verili olgulara ve gerçekliklere boyun eğmesini ister. Verili gerçekleri sorgulayan akılcılığa karşı tavır alır.
İsmail Beşikçi, Türkiye Cumhuriyetinin Resmi İdeojisini eleştirmekte ve sorgulamaktadır. Türk milliyetçiliğini eleştirmektedir. ’Türklerin milliyetçiliği ve devleti varsa, Kürtlerin de milliyetçiliği ve devleti olmadır’ biçiminde bir mantık yürütmektedir. Ama milliyetçiliğin kendisine karşı değildir. Milliyetçiliği ve ulus devleti verili bir olgu olarak görmektedir. Aklımızı, milliyetçilik ve ulus devlet vb. olgularını kabul etmeye zorlamaktadır. Aklımızın, milliyetçilik ve ulus devlet vb gibi verili olgulara ve gerçekliklere boyun eğmesini istemektedir.

3. Pozitivizm, din ile uzlaşma yolları arar.

Pozitivizmin kurucusu Comte, ömrünün sonuna doğru dine yönelir. ‘İnsanlık Dini’ yaratmaya çalışır. ‘İnsan ilişkilerinin ilahi bir Tanrı tarafından yönetildiğini’ ileri süren Katolik din adamı Bossuet’i ‘büyük Bossuet’ olarak över. Dinle uzlaşma yollarını arar, toplumsal düzenin oturabilmesi için dine sığınır. Comte’ye göre ‘toplum biliminden’, ‘toplumsal düzene’ geçmek için, kilise örgütleri, şölenler, kutsama ayinleri göreve çağrılmalıdır. Ona göre yalnızca dinsel pozitivizm olmadan, pozitiv siyaset ahlâka bağlanamaz. Dolayısıyla, pozitivizmin siyasal anlayışı, dinsel pozitivizm olmadan gerçekleşemez. Comte’nin düşüncesinin özü şematik olarak şöyle ifade edilebilir: ‘ilke olarak dinsel kaynaklı sevgi, temel olarak düzen ve amaç olarak da ilerleme’

İsmail Beşikçi ‚’Aleviliğin İslam’la hiçbir ilişkisi yoktur’ başlıklı yazısında, Aleviliğin, İslam’dan ayrı bir din olduğunu göstermeye çalışıyor. Aleviliğin, İslam’dan ayrı bir din olduğunu savunmayan Alevileri de kafa karışıklığı içinde olmakla suçlamaktadır. (Bu konuda Demir Küçükaydın’ın İsmail Beşikçi’ye yönelik eleştirilerini dile getirdiği kitabına gönderme yapmakla yetineceğim.) Bilim adamı olarak, Beşikçi, dinin kendisine karşı tavır alacağına, Alevi dininin ayrı bir din olduğunu ispatlamaya çalışır. Pozitivizmin, din ile uyuştuğunu yukarıda ifade etmiştim.

4. Pozitivizm, iktidarı burjuvaziye bırakırken, proletaryaya ahlaklı davranışı öğretir.

Comte ve okulu, ‘Sermayecilerin ebedi bir gereklilik olduğunu’ ispat etmeye çalışmıştı. Öte yandan Comte ve onun zamanındaki düşünürlerin karşılaştığı bir sorun vardı: Modern toplumda ahlaki ve düşünsel bir anarşi ve karmaşa vardır. Bu karmaşa farklı fikirlerin doğmasına neden olur. Comte’ye göre politik ve ekonomik iktidar burjuvazinin elinde olmalı. Proletarya politik güç olmak için uğraşmamalı, toplumda manevi bir güç olmalı. ‘Burjuvaziye iktidar, proletaryaya ahlak! İşte Comte’nin tüm düşüncesi bu sözlerde yansır.

Fransız düşünür Sarte ve arkadaşlarının Camus’a yönelik bir eleştirisi vardı: Camus, 'Efendinin önünde, hep başkaldıran bir esir olarak kalmak istiyor.’ Bu düşünce Comte için geçerlidir. Comte, burjuvaziye diklenen, ama onun önünde hep esir olmak isteyen bir düşünürdür.

Şimdi şöyle bir soru sorulabilir. Tüm bu anlatılanların İsmail Beşikçi’nin sosyolojik görüşleri ile ne ilgisi var?

İsmail Beşikçi’nin burjuva düzeni karşısındaki tutumunun açıklığa kavuşması gerektiğine inanıyorum. Beşikçi’nin kapitalist düzene itirazı var mıdır? O Kürt burjuvazisi için ayrı ulusal devlet altından iktidara kavuşmasını savunurken, emekçiler için ne düşünüyor?

Comte-Durkheimer okulunun görüşlerini Türkiye’ye ilk sokmaya başlayan düşünürlerden biri, Ziya Gökalp’dir. Ziya Gökalp’in sosyolojinde milliyetçilik ve din iki temel unsurdur. İsmail Beşikçi’nin sosyolojisinde de milliyetçilik ve din önemli rol oynamaktadır. İsmail Beşikçi’ye bu eleştirilerimiz, kimileri tarafından haksız ve insafsız bir eleştiri olarak algılanabilir. İsmail Beşikçi son dönemde yazdıkları (Alevilik, Milliyetçilik vb.) ve röportajları gerçekten son derece düşündürücüdür.

İsmail Beşikçi, kapitalizmin sonuçlarına değil de, temellerine itirazı var mıdır? Kişi ve konumları açısından Ziya Gökalp ve İsmail Beşikçi birbirlerine zıt iki kişiliklerdir ve konumları birbirinden oldukça farklıdır. Örneğin Ziya Gökalp iktidara çok yakın olan bir kişi ve iktidarın hizmetinde olan bir kişiydi. Oysa Beşikçi, iktidarın gazabına uğramış bir insandır. Bu açıdan bu iki insan birbiri ile karşılaştırılamaz.
Ama sosyolojik görüşleri açısından Ziya Gökalp ve İsmail Beşikçi pekala birbiriyle karşılaştırılabilir. Örneğin Beşikçi, milliyetçilik ve din konusunda Ziya Gökalp’in görüşleri ile kendi görüşleri arasındaki farkları bize açıklayabilir. Beşikçinin sosyolojisi hangi noktalarda Ziya Gökalp’in sosyolojiyle farklılıklar içermektedir? Beşikçi bunları açıklayarak hem bazı kafa karışıklıklarının da önüne geçmiş olur, hem de eleştirilere cevap vermiş olur.

İNSAN, ÖZGÜRLÜK ve DEVLET




Yener ORKUNOĞLU / y.orkunoglu@fbi.h-da.de


’Özgür doğan insan her yerde zincire vurulmuştur.’ Rousseau

İnsan’ı tanımlamak zordur. Çünkü insan hem çok karmaşık bir varlık, hem de değişken bir varlıktır. İnsan doğası iyi midir, kötü müdür? İnsan doğası sabir midir? Yoksa tarihsel-toplumsal koşullara göre değişir mi?

Büyük düşünürler insanı, toplumu ve devleti tanımlamaya ve anlamaya çalıştılar.

İngiliz düşünürü Hobbes’e göre, insan doğuştan bencil ve çıkarcıdır. İnsanın bencilliği ve çıkarcı olması, insanları daha da bozan üç doğal eğilimi doğurur: Rekabet, Savunma ve Ün peşinde koşma. Ona göre rekabetin amacı, insanın diğer insanlar egemen olmasıdır Daha fazla kazanç elde etme insanlar arasındaki tartışmaların nedenidir. Güven duyulmayan bir ortam nedeniyle savunma ise, insanın kendini güvenlik altına alması gereğinden kaynaklanır. Ün kazanma arzusu ise insanı toplum içinde daha iyi bir statü kazanmaya teşvik eder.(Bkz. Der Leviathan s. 133-135)

Hobbes, esas çabasını ‘neden devlete ihtiyaç var’ sorusuna cevap aramaya yöneltmişti. Hobbes, en önemli eseri Leviathan’da devletin gerekliliğini ispat etmek için insanın doğasının bazı ‘özelliklerine’ başvuruyordu. Hobbes’e göre doğal durumda ‘herkes herkese karşı savaş halindedir’. Böylesi bir savaş halinde ise ne can ne da mal güvenliği vardır. O halde ‘kerkesin herkese karşı savaş halinde olduğu’ duruma son vermek gerekir. Bunun için de otoriter bir devlet gereklidir. ‘İnsan insanın kurdudur’ diyen Hobbes göre, insanlar bazı özgürlüklerinden vazgeçerek, güç kullanma hakkını devlete devretmelidir. İnsanlar özgürlüklerini kaybederler, ama güvenliğe ulaşırlar. Bu düşünce esasen burjuvazinin çıkarlarının teorik bir ifadesidir.

Hobbes, ‘zamanındaki her orta halli İngiliz gibi, felsefede materyalizm, ahlâkta ütiliteryanizm (yararcılık); siyasette despotizm yanlısıydı. Toplumu bencil ve birbirine kurt gibi bakan kişilerden kurulu gördü. (Homo homini lupus: insan insanın kurdudur.) Her şeyde salt kaba gücün ilkel biçimde egemenliğini önerdi. Bu kavramlar, besbelli Hobbes'un sözcülük ettiği rakip sermayedarlar sınıfının dünyayı görüşüne uygundu.’(Kıvılcımlı)

Hobbes’e ve burjuvazinin çıkarların dile getiren liberal düşünürlerin çoğunluğuna göre, devlet ve yasaların varlığı herkesin yararınadır.

Hobbes’e en büyük eleştiri .J. Rousseau’da gelir. J.J. Rousseau’ya göre devlet, esas olarak zenginlerin çıkarlarını koruyan bir kurumdur, herkesin yararına değildir. Devletin herkesin yararına olduğu iddiası, zenginlerin yalanıdır. Rousseau’ya göre Hobbes, kapitalist uygarlıktaki insana özgü bencil,çıkarcı ve rekabetçi vb. gibi özelliklere doğal durumdaki insana da mal etmeye çalışmıştır. Oysa bencillik, çıkarcılık ve rekabet gibi özellikler, doğuştan var olan şeyler değil, kapitalist uygarlıkla birlikte ortaya çıkıp gelişen şeylerdir.

J.J. Rousseau şöyle diyordu: ‘Özgür doğan insan her yerde zincire vurulmuştur.’ J. Rousseau’ye göre, en önemli şey özgürlüktür. Özgürlükten vazgeçmek, insanlıktan vazgeçmek demektir. J. J. Rousseau, uygarlık öncesinde doğal insan özgürce yaşadığını, ama toplumsallığa ve uygarlığa geçişle birlikte insanin zincirlere vurulduğunu ileri sürer.

Rousseau şunu dile getirmek istiyordu: İnsan iyidir, kötü değildir. Dolayısıyla kötülüklerin kaynağı insan doğası değil, kapitalist uygarlığın getirdiği, bencillik, eşitsizlik ve adaletsizliktir..Uygarlıkla birlikte gelen bu kötülüklerin ‘doğal insanı’ yozlaştırdığını savundu. Dolayısıyla kapitalist uygarlığa ilk eleştiri Rousseau tarafından yöneltilmiştir. Rousseau, eşitliği ve özgürlüğü garanti altına alacak ‘ideal bir devlet’ peşinde koşmuştur.

J.J. Rousseau, bireyselliği ve toplumsallığı birbiri ile çelişkili olarak algılıyordu. Öte yandan Rousseau’ya göre insan mutsuzluğunun kaynağı, insanın arzuları ve olanakları arasındaki uyumsuzluktur. Arzularımız sonsuz, oysa olanaklarımız sınırlıdır. Bu görüş, burjuva Ekonomi Politiğinin en önemli bir görüşlerinden biri haline gelmiştir. Oysa bu görüş (İhtiyaçlar sonsuz, olanaklar sınırlıdır) gerçeği yansıtmamaktadır. Nihayet hem J.J. Rousseau’nın görüşleri hem Hegel ve hem de Marx tarafından eleştirilmiştir.

Bunu ayrı bir yazıda ele alalım.