11 Ocak 2009 Pazar

İnsanın İnsana Yasak Olduğu Yer: F tipi





Murat Altunöz - Gazeteci

Şüphesiz daha önce defalarca kez yazdık, mapuslarda yaşanan sorunları. Ama yazılanlara rağmen, mapuslarda halen insanlığın ayaklar altına alındığını öğreniyoruz. Şöyle bir geriye dönüp ne oldu hatırlarsak; yaklaşık 7 yıl süren “ölüm orucu” eylemine 22 Ocak 2007 tarihinde 45/1 sayılı Adalet Bakanlığı genelgesinin yayınlanması ile ara verildi. Bu genelgede “sohbet hakkı” düzenlemesi vardı. F tipi hapishanelerde bulunan tutuklu ve hükümlüler 10’ar kişilik gruplar halinde, günde en az 2 saat olmak üzere haftada 10 saat, tretman şartına bağlı olmaksızın bir arada olabilecekler, sohbet edebileceklerdi. Oldukça uzun bir genelge olan 45/1 sayılı genelgenin “sohbet hakkı” ile ilgili olan maddesi hariç tümü uygulandı. Çünkü diğer maddeler içeridekilerin aleyhine idi. Ancak sohbet hakkı tecritin kabulü anlamına gelmekte ve kaldırılması konusunda somut bir adım olmakta idi.

Ancak Adalet Bakanlığı’nın yazılı emri olan genelge, nedense, F tiplerinde uygulanmadı. (Tayad) İşte 122 yiğit ve güzel insanın hayatını kaybettiği mapuslarda, halen baskıların ve işkencelerin sürdüğünü görüyoruz.

Peki mapuslarda neden bu kadar baskı yaşanıyor ?

Şüphesiz herkesin aklına bu soru geliyor. Devletin, özellikle “özgür tutsakları teslim alma, onların düşünmeyen, üretmeyen sadece cezalarını yatan, insanlık onurlarını hiçe saymalarını isteyen” bir yaklaşımı mevcut. İşte aslında baskının temel nedeni budur. Devlet diyor ki; “siz düşünmeyin üretmeyin, cezanızı yatın, onurunuzu burada çiğneyin”. Temel hedef budur.

Biz yine bir kez daha yineliyoruz: Cezaevlerindeki baskıların, işkencelerin bir an önce sona ermesini istiyoruz. En temel hak olan insanlık onurunun çiğnenmemesi gerektiğine inanıyoruz. Sohbet hakkının bir an önce Adalet Bakanının verdiği sözleri gibi uygulansın. Çünkü insanın insana yasak olduğu bir düşünce kıt bir düşüncedir, asla savunulmaması gereken bir düşüncedir.

Evet dostlar; bu yazıyı 2 Nolu F tipi Hapishanesinde yatan Antakya’lı bir tutsağın bize yolladığı mektubuyla bitirmek istiyorum..

"Merhaba,

Ben 2 No’lu Tekirdağ F tipin hapishanesinden yazıyorum. Haftada 10 saat sohbet hakkı genelgesi uygulanmıyor. Adalet Bakanlığı tarafından 22 Ocak 2007’de yayınlanan bu genelde ile 122 kişinin yaşamını yitirdiği ölüm oruçlarına ara verilmişti.
Tam iki yıl doldu dolacak. Ancak genelge hala uygulanmıyor.!
“Beyaz işkence”, “insanlık suçu” olarak kabul edilen tecrit halen sürüyor. Aynı zamanda yeni uygulamalarla da koyulaştırılıyor. Son örnek ise başka cezaevlerinden gelen fotoğraflar tarafımıza verilmiyor.Yani bir başka hapishanede bulunan arkadaşlarımızın fotoğrafını almamız mümkün değil. Çok ilginç ama aslında F tipi mantığına uygun. Mantık şu; İnsan insana yasak, fotoğraflarıyla da yasak”

İyi çalışmalar - DENİZ ŞAH

10 Ocak 2009 Cumartesi

Biraz Nefes Alın





A.Kadir Konuk / Yenihayat1@t-online.de

Ah, ah, hep benim politik yazılar yazmama kararı almamı beklediler.

Aman o ne bakıştı öyle, Orgeneral Başbuğ ne biçim bakıyordu Başbakan Erdoğan’a! Başbakan bakışlarını yere eğmiş, yüzü kıpkırmızı.

„Yüzüme neden bakmıyorsun Tayyip“ diyor Başbuğ.
„Bizim hatun başka erkeklerin gözlerine bakmama kızıyor“ diye yanıtlıyor Tayyip.
„Ben de sevişirken bakışmayı yeğlerim“ diyor Başbuğ.

O bakışları görünce aha darbe mi oluyor ne dedim, gece uyandım, darbe yoktu, dolunay vardı. Asıl darbeyi o yapıyor benim uykuma. Dolunay olunca kurt adama dönüyorum birden.

Ordu yönetime el koymadığı sürece o bakışlar pek işe yaramaz.
Ah ah eskiden ne ordular vardı. „Estergon kal’ası da a canım, su başı durak“ türküsünün eşliğinde bir coşuyorlardı, sabah bakmışsınız, aha darbe! Yok Tayyipmiş, yok şeş tiviymiş, yok efendim Kürtçe akademiymiş, yeni bir emre kadar, hizaya geeel! Sonra bir bakıyordunuz, mangalda kül bırakmayan devrim ve ulus babaları dönem en derine gizlenme dönemidir, herkes başının çaresine baksın diyerek (12 Eylül’de ayniyle vakidir) Mars gezisine çıkmışlar.

„Af istemek ayıptır, onursuzluktur“ diyenler, biraz derin nefes alın, ordu darbe yapamadı ama ben size bir darbe yapacağım. Aşağıdaki belgeleri okurken bu nefes işinize çok yarayacak.

Nefesinizi aldınız, şimdi bir solukta aşağıdaki haberlerin tümünü okuyun. Bu gün size sadece belge sunacağım. Sorumu bu belgelerden sonra soracağım.

Belgelerden sadece af ile ilgili bölümler alındı. İsteyenler internetten tamamını indirebilirler.

Af konusunda ilk çağrıda bulunduğum zaman bu belgelerin tamamına sahiptim. Ama insanların tam anlamıyla özgürce olaya katılabilmeleri için bu belgeleri öncelikle sunmadım. Biraz da hele herkes eteğindeki taşı döksün diye bekledim, azıcık pusuya yattım, yalan söylemeyeyim.

Af istemine karşı çıkışların olabileceğini biliyordum. Karşı çıkanların düşünceleri „Moral-etik“ sıkıntısı içinde af istemek ayıptır sözcüğüyle sınırlıydı. Af isteyenlerin onursuzluk yaptıklarını ileri sürenler bile oldu.

karikatür: ender özkahraman


Bazı kişiler ise af sözcüğünü nedense PKK ile özdeşleştirerek karşı çıktılar. Oysa daha önce de yazdım, zindanlarda sadece PKK’li siyasi tutsaklar yaşamıyorlar. Ben ayrımsız hepsi için bağırıyorum o sloganı.

Şimdi bu tartışmanın onur-onursuzluk türünden can sıkıcı yanına noktayı koymak istiyorum. Okuyun belgeleri. Bunlar sadece afla ilgili küçük örnekler. Asıl büyükleri geride duruyorlar.

Nefes alın!
Buna ihtiyacınız olacak!

Geçen yazımda DEHAP ve HADEP yöneticilerinin genel af konusundaki geçmiş düşüncelerini belgesiyle açıklamıştım. Sıra DTP, sayın Öcalan ve KCK’de. Haberlerin diline dokunmuyorum.

„ankara 28-04-2006 gundemimiz.com
…
DTP: GENEL AF TARTIŞILMALI….Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Baykal'ın Öcalan üzerinden siyaset yaptığını ifade ederken, tartışmalara katılan DTP Eşbaşkanı Aysel Tuğluk, herkesi kapsayan bir genel affın tartışılmasını istedi. Tuğluk, 'Bunu toplumsal barış açısından yararlı görüyoruz. Kürt sorunu konusunda bir kilitlenme yaşanıyor. Affın tartışılması bu kilitlenmeyi açabilir' dedi.……

DTP'li Tuncel Öcalan'a af istedi.
6 Eylül 2007

Terör örgütü PKK üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklu bulunduğu sırada milletvekili seçilen DTP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, “Kürt sorununun çözüm koşullarının yaratılması gerekiyor. Bunun için de önemli bir adım olarak siyasi bir genel af çıkartılması gerekiyor” dedi. Tuncel, kadın gazetesi Kazete’ye yaptığı açıklamada, genel siyasi af talebini dile getirdi.
Tuncel, şunları söyledi:
“Cezaevleri konusunda çalışma yapan bir çok dernek ve kurum var bu kurum ve dernekler cezaevleri sorunlarını birebir takip ediyor. Bu kurumlarla ortak çalışmak ve mevcut koşulların düzeltilmesi için çalışma yürütülebilir. Ancak Türkiye'de siyasi genel bir affa ihtiyaç var. Kürt sorununun çözüm koşullarının yaratılması gerekiyor. Bunun için de önemli bir adım olarak tüm siyasi tutsakların toplumsal yaşama katılmalarını sağlayacak siyasi bir genel af çıkartılması gerekiyor.”
Milliyet
…

Güneydoğu turuna başlayan eski DEP milletvekilleri Leyla Zana, Orhan Doğan, Selim Sadak ve Hatip Dicle Diyarbakır'da görkemli şekilde karşılandı.
…
'Genel af istiyoruz'"Güneşin yoldaşı güzel insanlar merhaba" diye halka seslenen Dicle de şunları kaydetti:"Son günlerde güvenlik güçlerinden ve dağdaki gençlerden toprağa düşenleri görmek yüreğimizi parçalıyor. Devlet yetkililerine sesleniyorum. Dağdaki gençleri tekrar halkın arasına getirmek için ne gerekiyorsa o yapılmalı. Bunun için genel af ilan edilmeli. 5 yıldır barış projesi var. Bunun mimarının sayın Öcalan olduğunu herkes biliyor. Sayın Öcalan'ın barış mimarı olmasının koşulları yaratılmalıdır. Hükümete sesleniyorum. Gölge etmeyin, Kürt halkı kendi kültürünü yaşatmayı bilir."

Namık Durukan / Diyarbakır
…
DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk, Teke Tek'te Fatih Altaylı'nın sorularını yanıtladı ve çarpıcı açıklamalarda bulundu: ….. Demokratik Toplum Partisi Eşbaşkanı Ahmet Türk, atv'de yayınlanan Teke Tek programında Abdullah Öcalan'ı da kapsayan genel af istedi. Fatih Altaylı'nın sorularını yanıtlayan Türk, DTP'nin en önemli talebinin kültürel haklar ile birlikte genel af olduğunu vurguladı. Türk, Altaylı'nın "Af talebiniz içinde Öcalan'ın da affedilmesi var mı?" sorusuna şu yanıtı verdi: "Bir af çıkartıldığı zaman şahıslara göre af çıkmaz. Bunun ismi genel aftır. Bizim
istediğimiz bir genel aftır. Herkesi kapsayan bir genel aftır….“
…
Görüşme notları Kasım 2006

Kürt sorununun tek başına bir genel afla da çözülmeyeceğine vurgu yapan Öcalan, "Af demokratik çözümün gerçekleşmesini sağlayacak gerekliliklerden sadece biri olabilir" dedi….
(Sayın Öcalan aynı görüşmede, „Kim kimi affedecek“ de demiştir.)
….
Türk hükümeti sınırötesi operasyon için orduya yetki verirken, KCK Yürütme Konseyi ve Kongra Gel Başkanlık Divanı sorunun kalıcı bir şekilde çözümü için deklarasyon yayınladı. 1 Aralık 2007 tarihli deklarasyonda silahların bırakılması için 7 maddelik çözüm önerisi yapıldı.
…
(Bu deklarasyonun 4. maddesi şöyle) 4- Bir toplumsal uzlaşma projesiyle iki toplumun karşılıklı birbirini affederek barışı ve özgür birliği tesis etmesi amacıyla PKK önderliği dâhil tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması, siyasal ve toplumsal yaşama katılımlarının engellenmemesi….“

Dikkat!
KCK gerilla için bir af istemiyor, „İki toplumun karşılıklı birbirini affetmesi“ ve „PKK önderliği dâhil tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması“ndan söz ediyor.

Tıkanmayın!
Nefes alın!
Rahatlayın!

Sorum şu: Bizler, siyasi genel af isteyenler onursuz muyuz? Birilerinden bir şeyler mi dileniyoruz? Bu isteğimizle tüm siyasilerin onurunu kıracak bir davranış içine mi giriyoruz?

Yukarıda adı geçen kişiler af isteyerek hiç de onursuzca bir davranışta bulunmadılar. Af çözüm yollarından belki en küçük olanı. Ama sonuçta bir yol. Keçi yolları, cılgalar ana yollara çıkarlar hep. Tıpkı derelerin, çayların nehirlere, nehirlerin denizlere ulaşması gibi bir şey bu.

Hayır, ille de sizleri ikna etmek gibi bir sorunum yoktur. İsteyen bağırır sloganı, bu işin gerçekleşmesi için emeğini, gücünü katar, istemeyen af onursuzluktur der, rahat evinde televizyonunu seyretmeye devam edebilir.

Bizler, bu sloganı yürekten bağıranlar yaşadığımız sürece susmayacağız.

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!.

7 Ocak 2009 Çarşamba

DAR SOKAK DERGİSİ OCAK SAYISI ÇIKTI


DAR SOKAK
Aylık Edebiyat Dergisi Yıl 2 Sayı 6 Ocak

2008 yılı değerlendirmeleri

2008 Antakya Edebiyat Ortamı- Murat Altunöz
2008’de Edebiyat, Dergiler ve Şiir – Abdullah Şevki
2008 yılı Dergiler Değerlendir - Koridor Dergisi Editörü Levent Özbek

Şiirleriyle

Gül Saatlerine Yolcu ( Şiir ) – Arife Kalender
Açık Metin ( Şiir Çeviri) Macit Abu Goş Arapça’dan Çeviren Faiz Cebiroğlu
Martı ( Şiir) Halil İbrahim Polat
Ne ki ( şiir) Ahmet Yılmaz Tuncer

Öyküleriyle

Ağladığımız Bir Düğündü İşte ( Öykü) Alper Akçam
Maria (Öykü) Ferit Sürmeli
Kış Önü Kış Ortası ( Öykü) A. Kadir Konuk

Denemeleriyle

Uçup Giden Yalnızlığın (deneme) Onur Aslan
Kurşun ( deneme) Hasan Yolcu

Sinema Oyuncusu Nur Sürer ile Söyleşi- Murat Altunöz

Dar Sokak Adres

PK 16 Antakya- Hatay

Türkiye Editör: Murat Altunöz (murataltunoz@hotmail.com)

Avrupa Editör: Faiz Cebiroğlu (faizce@hotmail.com)

Yayın Kurulu- Özcan Özgün, Özhan Ali Özgün

6 Ocak 2009 Salı

“Memesi de Var”




A.Kadir Konuk / Yenihayat1@t-online.de

Efendim, asıl konumuza geçmeden önce ele alacağımız “Meme” konusunun sayın sosyal halkımızın kültürünü baltalayan bir tabu sayılmasının felsefi nedenleri üzerinde birazcık durmak istiyorum ve konuya geçişi sağlayacak ilk soruyu yöneltiyorum:

Tabu nedir?

Henüz çıplak olduğunun ayırtına varamamış ilk insan bu sözden münezzehtir. Ne zaman insan giysi denilen nesneyi buldu, önünü ve arkasını saklamayı öğrendi, o zaman ilk tabuların sahibi oldu demek felsefe açısından derin bir yenilik olarak algılanmalıdır.

Utanmanın tanrıyı bulmakla başladığını iddia edenler derin bir yanılgı içinde bulunmaktadırlar. Utanma ve utandırma karşı cinsi mülk edinmeyle başlamış, sonra çağdaşlaşarak namus haline dönüşmüştür.

Geçimini hıyar, kavun, karpuz yetiştirip satmakla sağlayan bir üretici için bu nesnelerin üretildiği alan tabudur, oraya kendisinden başkası giremez. Ol nedenle Muhammed, “Kadınlar sizin tarlalarınızdır, onlara istediğiniz biçimde gelebilirsiniz” ayetini okumuştur.

Bir başka filozof deyimiyle çevresi görünen ya da görünmeyen dikenli tellerle çevrili, başkalarının izinsiz ellemesi, görmesi, seyretmesi kesinlikle yasaklanmış, kişinin kendine özgü saydığı ve kutsallaştırdığı şeylere tabu denilir.

Aslı Polinezya dilinde ve Türkçe’ye giriş kaynağı olan Fransızca’da “Tabou” olan bu sözcüğün içinde bulunan “O” atılınca geriye kalan “Tabu” ulus değiştirerek Türkçeleşiyor ve özetle şu anlama geliyor:
“Yasaklanarak korunan nesne, kelime, davranış…”

Bu derin felsefi açıklamadan sonra asıl konumuza dönebiliriz.

Henüz öğretilmiş, dayatılmış, zorla kabul ettirilmiş tabulardan uzak olan çocuklar hep ortak doğruyu söylerler. Dünyanın neresinde olursa olsunlar, ister masallarda, ister gerçek yaşamda, kıçı görünen bir kral görünce, bak çıplak diye bağırırlar. Onları korkutursa göremedikleri, anlamlandıramadıkları cinler periler korkutur. Görseler onlara da bakar, aaa, bunlar da çıplakmış, ama bunların şeyleri nerede derler. Bu nedenle tabulu büyüklere sık görünen cinler, periler çocuklara görünmekten hoşlanmazlar.

Konuya giriyorum.

Gazetelere yansıyan haberlere göre Emine Erdoğan hanımefendi Antalya’da bir çocuk yuvasını geziyormuş, Ece isimli bir çocuk ona bebeğini göstermiş ve birden bebeğin entarisini kaldırmış, “Bak burada memesi de var” demiş.

Memeleri kocaman kadınlarla birlikte Emine hanım önce şaşırmış, yüzü kızarmış, sonra kahkahayla gülmüşler.

İyi ki Ece bir de onlara “Sizin memeleriniz nerede” diye sormamış. Her halde yanıtları, “Evden çıkarken onları yanımıza almıyoruz” olurdu. Çünkü giyindikleri giysiler onları biçilmiş tahta bedenlere sahip kılıyor.

Ece’nin bebeği mayo giyebilir, bikini giyebilir, denize, havuza girebilir, bedenini güneşe, bulutlara, rüzgara gösterebilir, ama hatunlar (Bu söz bana değil Emine Hanım’ın adamı, başbakana ait) sümme haşa bunlardan hiç birini erkeklerin bulunduğu ortamlarda yapamazlar.
Neden?
Ece’ye sorsanız, sanıyorum “Memeleri yok da ondan” derdi.

Bence Ece o anda yaşadığı her şeyi anlamıştır, ama kocaman kadınların bebeğin memelerini görünce neden kahkahayla güldüklerini bir türlü anlayamamıştır.

Sahi bir oyuncak bebeğin memeleri neden güldürür insanları?

Bu sorunun yanıtına geçmeden kamera başka bir alana zum yapıyor. (Bu sözün gerçeği ‘Zom’ ama Türkçeleşince ‘Zum’ oluyor.)

Hatununun oyuncak bebeğin memesine güldüğü aynı kentte vatandaşın biri ille de başbakanı öpeceğim diye tutturmuş. Başbakan “Hatun benden başkasını öpme diyor. Eşim izin vermiyor” diye karşı çıkmış.

Dışarıda eşleri tarafından hatunlaştırılan kadınlar, erkeklerin kendi aralarındaki söyleşilerinde gündemleştiklerinde kan ayaklı, eksik etek, kaşık düşmanı, saçı uzun aklı kısa, bizim avrat oluyorlar. Ve böyle kadınların üzerine üç kez evlenmek vacip sayılıyor. Üç evlilik yapıp üç çocuk sahibi olmak ise farz!

Başbakana öpüşme izni vermeyen “Eşi”, benden başkasını öpme diyen ise “Hatun”u oluyorlar. Vakti zamanın birinde Yunanistan Başbakanı Türkiye’nin Başbakanının hatununu gazetecilerin önünde öpmüştü de Emine hanım “Ama Tayyip oradaydı, bir şey olmadı” demek zorunda kalmıştı.

Söylentilere göre olayın bundan sonrası şöyle gelişmiş.

“Bak hatun, biz oldukça sık başka ülkelere gidiyoruz, bunların başbakanları da hep herif oluyor. Bunlar seni öpmeye niyetlenebilirler. Baktın herif takımları kuşanmış, öpme vaziyeti alıyor, önce yakın duruyor gibi yap, sonra aniden bir adım geri at ve elini uzat. O zaman biraz zor öper.”

Bu sözlerden sonra hatun hanımefendinin de şöyle söylediği rivayettir.

“ O zaman sen de önüne gelen herife kendini öptürmeyeceksin!”

Başbakanın vatandaş karşısında direnmesindeki ol hakikat budur.

Hey gidi eski günler hey! Bir zamanlar Brejnev, Kruşçev takımı tuttuklarını dudaktan götürüyorlardı, neyse ki eski KGB ajanı Putin, ağızlarına gizli kamera yerleştirip, beni öperken dişlerimin filmini çekebilirler diyerek bu dudaktan götürme olayına son verdi de Tayyip bey abdesti kurtardı.

Başbakana ille beni öp diye bağıran vatandaş ise fıkrada olduğu gibi öpülmekten hoşlanıyor, diretmesinden belli bu.

Anlatmışımdır, yeri geldi yine anlatayım.

Aram ile Agop ortaklarmış. Bir gün anlaşamamışlar, malları bölüşmeye karar vermişler. Aram “Bu yeni halı bana, eski halı sana” demiş, Agop “Yöp beni” diye yanıtlamış. Yeni masa bana, eski masa sana, yanıt yöp beni, yeni kilim bana eski kilim sana, yöp beni…
Paylaştırma bitmiş, Aram, tamam da sen her defasında neden yöp beni dedin diye Agop’a sormuş. O da “Ben şey edilirken öpülmekten hoşlanırım” diye yanıtlamış.

Dünyayı kökünden sarsan ekonomik kriz başbakanın deyimiyle Türkiye’den teğet geçti ya, o geçen teğetin bir yerlerini incittiği vatandaş bunun için öpülmekte diretiyor. Öpülse rahatlayacak.

Şimdi yukarıda yanıtlamadığımız sorunun yanıtına geliyorum.

Efendim, biliyorsunuz bu öpme, öpüşme ve meme sözcükleri açık alanlarda kullanıldığında tabulaşıp, günah sayılıyorlar ve bu tür eylemler Suçlar ve Kabahatler Kanunu’na göre cezalandırılıyorlar. Bunların yerlerine “Buse, busetme, sine, göğüs” gibi sözcükler kullanılıyor.

Öpmeyi biliyorsunuz, el öpmeden başlayıp, el etek öpmeye, ayak öpmeye kadar uzanıyor macerası, ben kestirmeden yine memeye geliyorum.

Türkçe sözlüklere göre meme şöyle oluyor:

“Yavrularını emzirmek için, memelilerin göğsünde türlü biçim ve sayıda bulunan ve meme başı denilen çıkıntıları olan organ.”

Demek ki ne oluyormuş meme?

Emzirmeye yarayan, ucunda da meme başı bulunan çıkıntılı organ oluyormuş.

Erkekler memeliler sınıfında yer aldıkları halde doğuramadıkları için emziremezler. Emziremediklerine göre onların göğüslerinde bulunan o kıllı, çirkin çıkıntılar ne oluyor?
Mememsi…
Belki bu nedenle kadın olmaya özenen erkeklere de emzirme yeteneğinden yoksun bulundukları için erkeğimsi deniliyor, bilemiyorum.

Peki erkeklerin kışın ortasında bile göğüs bağır açık gezip, göstermekten zevk aldıkları mememsileri görününce ayıp olmuyor da aynı memeliler sınıfında yer alan kadınların memeleri görününce neden “Müthiş dekoltesi vardı” denilerek ayıp oluyor, yer yerinden oynuyor?

Memenin etrafı görününce bir şey olmuyor da ucuna neden bant çekiliyor, o uç görününce neden kıyametler kopuyor? Aynı etin parçaları değil mi bunlar?

Hayır, değil. O uç görününce heriflerin aklına emzirme, emme ve çocuk geliyor. Heriflerin aklına çocuk gelince yatak, yatak gelince seks, seks gelince ayıp geliyor ve günaha giriyorlar, aptestleri bozuluyor. Erkeğin mememsisi ise keçi bokunu andırdığından bunları gören kadınların aklına mide bulantısından başka hiçbir şey gelmiyor ve böyle görüntüler karşısında onların aptestleri bozulmuyor.

Her ne kadar öyküde Havva’nın haram meyveyi yer yemez alt tarafını kapattığı, üstünü açıkta bıraktığı biliniyorsa da gelişmiş çağdaş günümüzde ucu görünen bir memeden yola çıkıyorsunuz, sonu cehennem.

Oysa günümüzde özellikle güneşin görüldüğü alanlarda Avrupalı kadınlar iki metrelik uzanacak yer bulunca güneşe açıyorlar memelerini ve güneşin umuruna bile gelmiyor.

Ama Türkiye henüz Avrupa olamadığından halkımızın yüksek sesle “Dam üstünde un eler/Tombul tombul memeler” türküsünü söylemesi ahlaksızlığın daniskasıdır.

Yozgat’lıların söyledikleri gibi “Çiğ düşmüş de gül sineler ıslanmış/yağmurun güllere yağdığı gibi” olunca ayıp değildir.

Ayıp değildir de bu türküde yer alan sine sözü gerçekte meme yerine kullanıldığı halde meme değildir. Çünkü sine=göğüs, göğüs=sine’dir. Meme ise sadece me-me! Memeler ise göğüs, yani sine üstünde taht kurarlar. Onların isimlerini açıktan söyleme cesaretinden yoksun edebiyatçı ve şair bozuntuları da benzetmelere baş vurur, onları kendilerinden başka her şeye benzetirler.

İstanbul’da Mahmut paşa ve Kapalı çarşı esnafı memeye meme demeden ve bu yaşa geldiğim halde ne anlama geldiğini tam kavrayamadığım “Sütyen” (Annem ona sütleğen derdi ve memeleri hapseden bu nesneyi hiç kullanmamıştı) denilen ve memelerin saldırgan bakışlardan tecrit edilmesini sağlayan malzemeyi “Gel abla, gel, ikizlere takke burada” diyerek sattıkları için asla suç işlemiş sayılmazlar.

Meme konusunda en güzel, en öğretici şiiri ise Ümit Yaşar Oğuzcan, şiirden anlaşılabileceği gibi önemli bir meme sorunu olan arkadaşı Esat’a yazmıştır ve şiir aşağıdaki gibidir.

“Kız memesi : gönül yarası
Kadın memesi: elma irisi
Erkek memesi : üzüm kurusu
Benden söylemesi Memelerin şahı
Basur memesi.”

Ece büyüyecek, bebeği hep bebek kalacak, Ece büyüdüğü için keçi boku memeli bir herife hatun olacak ve asla bir daha kimselere bebeğinin memelerini gösteremeyecek.

Ece bunları bilse büyümeyi ister miydi, bilmiyorum.

Bu arada hemen eklemeliyim. Siyasi tutsaklar da -erkek yada kadın olmaları fark etmez- memeliler familyasına üye olduklarından memelidirler.

Sevdiklerinin gül memelerinden, keçi boku memelerinden uzak kadın ve erkek kardeşlerim bu yazıyı okusalar bana ne derlerdi acaba?

Onu da zindanlardan çıktıklarında öğrenirim artık.

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!

5 Ocak 2009 Pazartesi

İNSANIN BOZULMASI ve UYGARLIK





Yener ORKUNOĞLU / y.orkunoglu@fbi.h-da.de

’İnsan, düşünmek, sevmek ve inanmak için dünyaya gelmiştir.’ Rousseau


Bu yazıda Voltaire, Hegel ve Marx’ın Rousseau’ya yönelttikleri eleştirileri anlatacaktım. Ama daha önceki ‘İnsan, Özgürlük ve Devlet ‘ başlıklı yazımı yeniden okuyunca gördüm ki, Rousseau’nun önemli görüşlerini dile getirmemişim. Oysa devrimci demokrasinin en önemli düşünürlerinden birinin görüşlerine biraz daha fazlaca yer vermek gerekir.

Rousseau, kralcılığı savunan Hobbes’un görüşüne karşı durur. Çünkü Hobbes, bir tarafta, otoriter bir devletin gerekliliğini ispatlamak için insan konusunda kötümser bir görüşü ileri sürüyordu. Öte tarafta doğal toplumu, ‘herkesin herkese karşı savaşım’ halindeki bir toplum olarak gösteriyordu. Doğal toplumda savaş halindeki bu duruma son vermek için özgürlüklerini feda ettikleri, ama kendilerini garanti altında aldıkları otoriter bir devletin gerekliliğini savunuyordu.

Rousseau’a göre, Hobbes’in iddiasının tam tersine doğal toplum, barış ve huzur içindedir. Doğal toplumda, herkesin herkese karşı savaşı yoktur. Çünkü böylesi bir savaşımı gerektirecek durum yoktur. ‘Herkesin herkese karşı savaşımı’ asıl modern, kapitalist uygarlıkta vardır. Çünkü modern uygarlık esas olarak özel mülkiyete, birbirine zıt çıkarlara dayanmaktadır; herkes kendi çıkarı ve maksimum kâr peşindedir. Rousseau’ya göre, Hobbes modern uygar toplumdaki durumu, doğal topluma aktarmaya çalışmıştır. Oysa bu yanlış bir yaklaşımdır.

Kapitalist uygarlığın insanı bozduğunu ve yozlaştırdığını gündeme getiren ilk insan Rousseau’dur. Kapitalist uygarlığa ilk eleştiri yönelten Rousseau düşünür olarak insanın bozulmasının nedenlerini araştırır.

Rousseau’ya göre burjuva uygarlığı ideal bir toplum olmaktan çok uzaktı. Çünkü kapitalist uygarlık, özel mülkiyet, iktisadi eşitsizlikler nedeniyle insanı bencilleştirmiş ve bozmuştur. Dolayısıyla Rousseau, Aydınlanma düşünürlerinin burjuva uygarlığının insan açısında bir ilerleme olduğu görüşünü benimsemez. Tarihsel ilerleme konusundaki iyimser görüşlere katılmaz.

Aydınlanma düşünürlerinin çoğunluğu şu görüşe sahipti: Uygarlığın kazanımları olan sanayi, bilim, sanat vb. insanın kendini gerçekleştirmesinin önündeki engelleri kaldırır. Dolayısıyla sürekli bir ilerleme vardır, insan aklı ve özgürlükleri sürekli bir gelişme gösterir. Rousseau’ya göre ise, kapitalist uygarlığın tarihi, özgürlüklerin gelişmesinin tarihi değil, tam tersine insanın bozulmasının tarihidir. Rousseau, uygarlığın insanı bozduğunu göstermek için, doğal ve uygar insanın özelliklerini karşılaştırır.

Rousseau’ya göre doğal insan, doğal özgürlüğe sahiptir. Doğal özgürlük nedir? İnsanın, otonom, bağımsız ve başkasının boyunduruğu altında olmadan yaşaması demektir.


Rousseau doğal insan hakkında şunları söyler: 1. Doğal insan, bağımsız ve otonomdur. 2. Doğal insan özgürlüğüne düşkündür. 3. Doğal insan özgür olduğu için kendini sevmektedir. 4. Doğal insanın başkalarıyla olan sınırlı ilişkisi merhamete dayanmaktadır. Kısaca, bağımsız olma, özgürlüğe düşkünlük, kendini sevme ve merhamet gibi temel özelliklere sahiptir doğal insan.

Uygar insan için şu saptamaları yapar. 1. İnsanlar, bağımsız ve otonom değil, birbirlerine bağımlıdırlar. 2. Uygar insan, özgürlüğe değil, mülkiyete ve güvenliğe düşkündür. 3. Uygar insan bencildir. Başkalarını sevmez, ama herkesin kendini sevmesini ister. Bu ise psikolojik bir bağımlılık demektir. 4. Uygar insanın başkalarıyla ilişkisi ise esasta merhamet üzerine değil, çıkar ve kıskançlık üzerine dayanmaktadır.

Uygar toplumda özel mülkiyetin gelişmesi insanlığı, zengin ve yoksul olarak iki ayrı sınıfa ayırmıştır. Özel mülkiyete (Özel mülkiyet ile kastedilen şey, şahısların, özel kullanım araçları değil. Kastedilen şey, üretim araçları (fabrika, banka vb.) üzerindeki özel mülkiyettir)
Rousseau’ya göre özel mülkiyete sahip olan zenginler, sadece çıkarlarını düşünürler. Çıkarcılık, onları kimilerine karşı kalleş ve düzenbaz, kimlerine karşı da sert insan yapar. Çıkarcılığın insanları ne hale getirdiğini şöyle tasvir eder Rousseau: Zenginler, yoksulları ‘korkutamadığı ya da kendi çıkarını onlara karşı yararlı bir tarzda hizmet etmekte bulmadığı zaman, onu, gereksindiği bütün insanları aldatmak zorunluluğuna bırakır. (...) kısacası, bir yanda rekabet, yarışçılık, öte yanda çıkar çatışmaları, hep kendi çıkarını başkasının zararına sağlamak gizli arzusu.’

Dolayısıyla Rousseau, uygar insanın bozulmasının nedenlerini özel mülkiyet nedeniyle ortaya çıkan toplumsal eşitsizliklere vb. dayandırmaktadır: ‘Bütün bu kötülükler, mülkiyetin ilk etki ve sonuçları, doğmakta olan eşitsizliğin ayrılmaz sonucudur.’

Peki ama bugünkü uygar insanın yerine doğal insanı geçirmek mümkün müdür?

4 Ocak 2009 Pazar

Bir İnsanın Ölümü





A. Kadir Konuk / Yenihayat1@t-online.de

Dünyaya geldiğimde birilerine yaşamımı onlara bağlı geçireceğime ilişkin bir senet imzaladığımı hiç anımsamıyorum. Dostluklarım ise karşı taraf bitirmediği sürece benim için geçerlidir! Dost bildiklerim bana sövmeye başlamadıkları sürece başkalarının onlara yanımda sövmesine asla izin veremem.

Şimdi işin felsefi sorusu:
İnsan ne zaman ölür?
60’ında mı, 70’inde mi, ne zaman?
Ama bu insanın biyolojik ölümüdür, her canlı için geçerlidir bu ölüm, günü gelen gider.
Benim sorum başka.
İnsan gerçekten ne zaman ölür?
Tanrıya inanan insan onu reddettiği gün ölmüş, sonraki düşünceleriyle kendisini yeniden yaratmıştır dersem kızan olur mu?
Birini delice seversiniz, adına aşk dersiniz bunun, o gider başkasını sever, içiniz ölür.
Ama öyle ölü kalmaz orası, sonra yeni tohumlar çıkarırlar başlarını dışarıya, yeni aşklar başlar, insan yeniden dirilir.
Birine sonsuz inanç beslersiniz, gün gelir o kişi düşündüğünüzün tam tersi harekette bulunur, yıkılır içinizde onu koruduğunuz kaleler, yine ölür içiniz, ama çok sürmez insanın yeniden dirilmesi.
Kısaca insan bir kez ölmez yaşamında, bin kez ölür, bin kez dirilir. İşte bunun toplamı yaşamdır. Sonra geride bıraktığı, kendi bedeninde yaşanmış ölümlere bakar, gülümser, adını anılarım koyar.
Anılar insanın unuttuklarından, bilerek-bilmeyerek öldürdüklerinden arta kalan, taşlı taşsız mezarlardır.
Yaşamın posasıdır aslında anı denilen şey. Artık hiçbir işe yaramaz onlar. Sadece bazıları için iç çekilir, o kadar.
İnsanın içi öldüğünde bedeni ölüme yatmış demektir.
Şiir ölür, öykü, roman, felsefe ölür insanın içi öldüğünde.
Bu nedenle ölüme yatan insan ‘İçim üşüyor’ diye yakınır.
Haydi, düşünün bakalım, siz yaşamınız boyunca gerçekten kaç kez öldünüz?
Ölenlerden biri mi olmak isterdiniz yoksa şimdiki siz mi?
İnsan içinde yarattığı putları öldürdükçe dirilir her gün. Güne bir başka bakmaya başlar.
Bu nedenle gelişen insan sevgisinden, insana saygıdan nasibini almamış, onu her kılığa sokabilen felsefe insanın son halinin göstergesidir. Putlara bağlı, tanıkları putlar olan, kendini putlarla ifade eden felsefe ölü ruhların felsefesini oluşturur.
Yaşamış olsalardı kendi düşüncelerinde önemli değişikliklere gidecek olan geçmiş yüz yılların filozoflarının düşünceleriyle günün insanını felsefe adına mahkum etmeye kalkışmak gericilik değilse tutuculuğun piridir.
Bunlar günde yaşamaz, geçmişte yaşamayı yeğlerler ve sözleri güne ilişkin gibi görünse de özleri geçmişte kalmıştır.
İç dünyasında özgürleşen insan öğrendiklerine, öğrenebileceklerine, bunları kendileştirip yaşama uygulamasına bağlıdır, geçmişe değil. Bu nedenle iç dünyalarında özgürleşebilen insanlar sözlerine geçmiş yüzyıllardan tanıklar göstermekten çok ben böyle düşünüyorum diye başlarlar.
Sahi sizin felsefeniz güne nasıl bakıyor?
Yeni putlar yarattınız mı kendinize? İlk çıkışlarında değil, sonradan başkaları tarafından “izm”leştirilmiş hangi çizilmiş sınırların içinde daralttınız yaşamınızı? Kime tapmaya başladınız düşünce uğruna? Hangi ustanın izindesiniz?
İyi ama neden hep bir şeylerin sizleri yönetmesine gerek duyuyorsunuz?
Neden kendinizi kendiniz yönetemiyorsunuz?
Neden öldüremiyorsunuz içinizdeki kalıplaşmış düşünceleri?
Özgür insan öncelikle kendi iç savaşını kendisine karşı kazanabilen insandır. İnsanların bilinemeyenlerden yola çıkarak kendilerine tanrılar yaratmaları bir başka olgudur, ama düşünen insanın bir başka insanı putlaştırması, kendine tanrılaştırması köle ruhun tam da kanıtıdır.
Düşünebiliyor musunuz, bir roman yazarı olarak roman kahramanımın aracılığıyla tanrıyı, onun peygamberini, kitabını eleştirebiliyor ama sıra Marx’a gelince ona dokunamıyorum. İlahları koruyanlar kızıyorlar çabucak.
Artık bunu somut biçimde örnekleyebilirim.
Son romanım “Tanrının Son Sözleri”ni bitirdim. Türkiye’de devrimci bir yayıncıya göndermeden önce öteki romanlarımda asla yapmadığım bir iş yaptım, yüzden tanımadığım birkaç insana okumaları, düşüncelerini belirtmeleri için gönderdim. Bazıları okudu, bazıları okuma zahmetine katlanmadılar. Okuyanların ortak düşüncesi romanın –bazı yazım hataları dışında- çok güzel-evet çok güzel- olduğuydu, ama bu romanın yayınlanabileceğini düşünmeyenler ağırlıktaydı. Çünkü söz konusu olan İsa ve tanrısı olsa da konu dinle ilgiliydi.
Bu değerlendirmelerden sonra romanı devrimci yayıncıya gönderdim. Kısa bir süre sonra gelen yanıt özetle şöyleydi.
“Roman akıcı bir dille yazılmış, güzel bir kitap, beğendik. Ancak bu romanı yayınlayabilmemiz için aşağıda belirttiğimiz bölümlerin çıkarılması gerekiyor.”
Bölümler belirtilmiş.
Bu bölümlerde Marxizm’in gerçek yaşamda başarısızlıkları açıkça görülen bazı söylemleri eleştiriliyor. Yayıncı bu bölümleri burjuvazinin Marksizm’e saldırısına destek anlamında yorumluyor.
Romanın kahramanı eski bir Katolik, üstelik Alman, Almanya’da yaşıyor, devrimci düşüncelere de sahip, ama sorgulayıcı bir kişiliği var. Yayıncı bırakalım bir Türk yada Kürt’ü bir Alman’ın bile Alman olan Marx’ı eleştirmesine katlanamıyor.
Yazdığım kitaptan değil bölümler, bir satır bile çıkarmayacağımı belirttim, yayıncı da hakkını kullanarak kitabı basmadı.
İşin ilginç olan yanı bu gelişmelerden sonra bana kırılmasıydı. Bir edebiyat sitesinin benimle yaptığı söyleşide kitaplardan söz etmiş, “Şimdi tepesinde bir Deli Dumrul olmayan bir yayın evi arıyorum” demiştim. Yayıncı arkadaş bu sözü beğenmedi, elinde bulunan “Zula” isimli öykü kitabımı da bu söz nedeniyle basmayacaklarını belirtti. Aslında bu davranışıyla köprü başını tutmuş bir Deli Dumrul olmayı kabul ediyor, şakadan anlamadığını da göstermiş oluyordu.
“Zula” Almanya’da basıldı, “Tanrının Son Sözleri” de gelecek aylar içinde Almanya’da yayınlanacak. Hazırlıkları sürüyor.
Yayıncı kitabı, yayın evimizin çizgisine uygun değil diyerek reddetseydi bunu anlayabilirdim. Çünkü daha önce bazı yayın evlerine öykü kitabımı göndermiştim, kusura bakmayın biz öykü yayınlamıyoruz yanıtını almıştım, ne küsmüş ne de darılmıştım.
Ama yayıncının tabuları kendisinin de güzel bulduğu bir kitabın yayınlanmasını engelliyor. Şakaya ise asla gelmiyor. Çünkü alışılmış düşünceye göre Marxistler şakayı sevmezler, ciddi, asık yüzlü insanlardır onlar. Birine samimiyetinize güvenip bir şaka yapmaya kalksanız “Aslında gerçek düşüncen ne, onu söyler misin” diye çıkışanları bile bulunur bu dünyada.
Tuhaf olan şey o kitapların yazarı olan kişi, yani ben de kendimi Marxist düşünceye inanan biri sayıyorum. Ama demek ki ben iyisinden değilim.
Felsefe bu!
Başkalarını kıyasıya eleştirme özgürlüğü olan felsefe kendine yönelince Kuran’laşıyor.
Düşünüyorum hala. Kahramanı Hitler olan bir roman yazsaydım, onunla Stalin’i karşı karşıya getirseydim, Hitler’den de Marxizm’i övmesi mi beklenecekti acaba?
İnsan öncelikle kendisiyle gırgır geçemiyorsa başkalarıyla da geçemez, çekinir. İyi bir güldürü yazarının ilk saldıracağı kişi kendisidir.
Ama öyle düşünmeyenler de var elbette. Bırakın şakalaşmayı, senin düşüncelerine katılmıyorum demek bile bazı insanlar için yıkımla eş değerli olabiliyor.
İnsanı yarattığı söylenen tanrı onu cehennemiyle korkuttuğu için çirkindir. Aforoz etmek, toplum dışı bırakmak çirkin olduğu için insani değildir. Boyun eğmeyeni hain ilan etmek de içinde çirkinliğin bir çok biçimini taşır.
Böyle düşünüyorum.
Bu yazıyı yazdığım anda düşüncelerim böyle. Yazıdan hemen sonra ileriye yönelik değişiklikler olabilir, tehlikeli değil, yaşamın kendisi ölüme kadar değişikliktir. Ölüm artık canlı olmayan organizmada kendi değişikliklerini gerçekleştirir. Bunlar beni hiç ilgilendirmez, çünkü o zaman ben olmayacağım.
Bu sözleri benden önce birileri daha mı söylemiş?
Olsun, ne çıkar, şimdi ben söylüyorum ve o düşünce benim oluyor. Tanık gerekir mi?
“Azrail” insanın içi üşümeye başlayınca gelir, bilmiyor musunuz?
İnsanın içi boşsa, sevgiden, güzelliklerden yoksunsa üşür.
Önümüz bahar, doğa öldürdüklerini değil, yeni tohumları diriltecek yine, göreceksiniz. Daha önce ölenler yeni tohumların sadece gübresi olabilecekler.
Tabularınızı öldürün!
Totemlerinizi yıkın!
İdeallerinizi siz yönetin, onların sizi teslim almalarına, dünyanıza sınırlar çizmelerine izin vermeyin!
Böyle yaptığınızda çevrenizde güneş, çevrenizde ay, çevrenizde tüm güzelliğiyle doğa…
Daha özgür olduğunuzu anında hissedeceksiniz.
Böyle yaptığınızda İstanbul’da yaşadığı evinde yalnız ölen, cesedi 9 gün sonra bulunan ama gazete haberlerine göre “Sevenleri tarafından” toprağa gözyaşlarıyla verilen bir gazeteci olmaktan kurtulur, yalnız ölebileceğinize de inanırsınız.
Yalnız, ama kölelikten kurtulmuş…
Yalnız, ama özgür…
Çünkü ölüm geldiğinde yalnızlık zaten bitmiştir.
Yalnızlıktan, aforoz edilmekten, terk edilmekten korkmayın, başkaları neşelenecek, başkalarına şirin görüneceksiniz diye kendinize ihanet etmekten korkun!

Şimdi yukarıdaki düşünceler ışığında felsefi bir soru:

Civan Haco, Türkçe yayın yapan Hülya Avşar’ın şovuna katılıp Kürtçe türkü söylediğinde hain sayılmadı, şeş tiviye gider Diyarbakır türküsünü söylerse neden hain olacak?

İnsana özgürlük yakışır, kölelik değil.
Yıkın tabularınızı, totemlerinizi, mabetlerinizi!
Felsefe budur, gerisi laf-ı güzaf!

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!

Yasadιşι TRT 6 ve Yasal Kürtler





Abdulkadir Ulumaskan / ulumaskan@hotmail.de

TRT 6’ nιn yιldιzι olan Nilüfer Akbal’ιn sürgündeki Kürt sanatçιlarιnιn dιşarda süründüklerini söyleyerek onlarι TRT’ ye davet etmesi, utanç verici ve talihsizce bir çağrιdιr.

Devletin sözünona Kürtçe kanalιnι açarken bazι öngörülü Kürtlerin bunu devletin Kürtlerden özür dilemesi ve Kürt sorunun çözümünde bir adιm olacağιnι savunarak devletin samimiyetini kanιtlamaya çalιşmalarιnι anlamak mümkün değildir.

TRT 6’ nιn Kürt mücadelesinin bir sonucu ve yine bu mücadeleye karşι kulanιlmak istenen bir araç olarak görmek yerine devletin iyi niyet göstergesi olarak görülüyor yada öyle gösterilmek isteniyor olmasιnι anlamak gerçekten güçtür. Bunun devletin Kürtçeyi inkar etmeye karşι bir itiraf olmasι ayrι bir konu, ancak samimi bir itiraf olmadιğι kesindir. Eğer gerçekten bu bir itiraf olarak görülmek isteniyorsa de zaten bu itiraf çoktan yapιlmιştιr.

Peki biz devletin iyi niyetli olmadιğιnι nereden biliyoruz. Elbette bazι çok uzak görüşlü, büyük öngörülü ve niyet okuyucu değiliz. Ancak yukardaki örnekler bize bir fikir verebiliyor.
Eğer hükümet gerçekten dürüst ve samimi ise Türban konusunda yaptιğι gibi anayasa değişikliği yapsaydι da Anayasa Mahkemesi bunu bozsaydi. Biz de o zaman AKP nin samimiyetine inanιp güvenebilirdik.

Hiç bir yasal dayanağι olmayan TRT 6 hakkιnda yarιn öbür gün Deniz Baykal gibi birisi dava açarsa bu kanal kapatιlacaktιr. Çünkü bu kanal yasadιşι bir kanaldιr.

Ancak bu kanalda Kürtlüğe bulaşmamιş ya da bundan yemin ederek vazgeçmiş veya geçecek olan icazetli yasal Kürtler çalıştιğι için şimdilik buna pek ses çιkarιlmıyor.










Bu kanalιn kuruluş amacι, Kürtçeden çok, Kürtçenin yanιndan teğet geçerek giden Türki bir kanal olmanιn ötesine gidemiyecektir. Bunun için de bazι iyi niyetliler olsa da hakim art niyet bunlara nefes aldιrmayacaktιr.

Q, X ,W Kürtçe harfleri hala bölücü ve hain harfler iken ve ismi Welat olduğu için Kürt çocuklarιnιn Türkiyeye girmeleri yasakken, veya Cezaevlerindeki insanlar anne-babalariyla anadilleri olan Kürtçeyi konuşmalarι mümkün değilken ve de Kürt milletvekili Kürtçe su istemesinden dolayı hakkιnda dava açιlιyor ve Kürtçe konuştu ya da konuşabilmeyi talep etti diye insanlar cezaevlerinde durup, bunlarιnιn hiç birinin yasal ve anayasal günevcesi yoksa ve üstelik hala Kürt dili devletin kayıtlarında anlaşιlmaz bir dil olarak geçiyorsa, TRT 6 kanalιnι samimi ve inandιrιcι bulmak mümkün değildir.

Tayyip Erdoğan Kürtçe konuşan ilk başbakan olarak tarihe geçerken Kürtçenin hala Kürtlere yasak olmasι çok komik ve gülünç bir durumdur. Yani Kürtçe Kürt olmayanlara serbest ama Kürtlere yasaktιr.

Bazιlarιnιn sιrf PKK buna karşι çιkιyor diye TRT 6’ya sahiplenip savunmasι ayrι bir saplantι ve ayrι bir Kürt siyasi çocukluk hastalιğιdιr. Ne yazιk ki Kürtler hala bu çocukluk hastalιğιndan kurtulamadιlar.

Kimi Kürtler TRT 6’yi şöhret ve zenginlik kapιsι olarak görüyorlar. Bunlarι anlamak zor değildir. Ancak bazιlarι kalkιp da Kürt sanatçιlarιna „dιşarda sürünüyorlar TRT ye gelsinler“ diye çağιrmasι pek de onurlu sayılan bir davet olmasa gerek. Belki birisi bunu kendisine yakιştιrιp yapabilir. Ancak Kürtlerin büyük çoğunluğunun ihanet olarak gördüğü böyle bir çağrιnιn ahlaki bir tarafι yoktur. Birisinin bu hakkι kendinde görmesi sadece TRT de bir müzisyen olarak çalιşmanιn ötesinde siyasi bir çağrιdιr. Belki de bu çağrιyι kendi adιna değil de, siyasi sevgilileri adιna yapanlar da vardιr.

Bir de bazι Kürt sanatçιlarιn, sanatιn Kürtler tarafιndan siyasallatιrιlmasιndan dem vurumasι da ayrιca garip ve düşündürücüdür. Kürdistan’da ne özgür olabilmiş ki sanat özgür olsun. Türkiye’de bazι istisnalar dιşιnda tüm sanat ve müzik şövenizme hizmet etmiyor mu ? Yoksa TRT de mi sanat ve müzik özgürdür diye oraya koşuyorlar bu Kürt kökenli bazι sanatçιlar ?

Ne kendimizi ne de başkasιnι kandιrmaya hakkιmιz yoktur. Kürt halkι özgür olmadan ne sanatι ne de başka bir şeyi özgür olabilir. Eğer sanat halk için ise halkιn özgürlük mücadelesine aracι olmasι neden yadιrgansιn ki ?

„Sürünüyorlar“ diye Kürt sanatçιlarιn TRT’ ye çağιrmasι iki kere hakarettir. Hem hakaret ve hem de talihsizliktir aynı zamanda. Bu utanç verici çağrιyι yapmaya kimsenin hakkι olamaz. Bu hakkι kendisinde görenlere söyleyecek söz bulamıyorum. Birisinin utanç verici bir şey yapmasι ayrι bir şey, bunu başkalarιna çağrι olarak yapmasι daha başka bir şeydir.

Bazιlarιna göre belki Kürt sanatçιlar sürünüyor olabilir. Ama direnerek onurluca sürünmek, onursuzca ayakta kalmaktan daha değerlidir. Kaldι ki Kürt sanatçιlarιn süründüklerini kim söylemiş ? Eğer halkιnιn haklι ve onurlu davasι için dιşarda direnerek yaşamak sürünmek ise, sürünmeme düşünlüğünü kendine layık görenlerin olsun. Ve bunlar ancak sabιkasιz Kürtler olabilir. Sürünmek, şan, şöhret ve para sahibi olmamaksa ; onurunuzca sağlanan bir şöhreten bin kat daha değerli değil midir bu sürünme ? Peki, bu söylenenlere karşι Kürt olan birisi kalkιp da bunlara, kendi halkιnιn sanatsal değerlerini o halkιn düşmanlarιna para karşιlğιnda peşkeş çekmek ne anlama gelir diye bir soru sorarsa ne cevap vereceklerini doğrusu çok merak ediyorum.

Bazιlarιnιn kimlik ve kişiliklerini veya halkιnιn bazι değerlerini para ve şöhret karşιlιğιnda devlet veya TRT ye sunmalarι her ne kadar anlaşιlιrsa da bunu yapmayanlara ise, bunu yapmadιklarι için hakaret etmek ise anlaşιlmaz ahlaki bir sorundur.

Amacιm kimseye hakaret etmek değildir. Ancak bugünkü yaşıyanlardan daha çok olan milyonlarca Kürdün kanıyla ortaya çιkmιş Kürt değerlerinin onlarι katledenlere altιn tepsi üstünde ve kιvrak danslarla Kürtleri kandιrmak için sunulmasι beni ağιr konuşturmak zorunda bιrakıyor. Sözlerimin ağιrlιğι yapιlan istismarιn ağιrlιğι yanιnda hafif kalιr. Ve bu sözler hakaret değil, hak edileni teslim etmek hakkι olarak söylüyorum.

TRT 6’ de söylenen Kürtçe parçalardan Kürt kelimesi ve devlete dokunan yerler ayıklanarak seslendiriyor. Verilen mesajlar da Kürt kelimesini kulanmamak için “Türkiye halklarι” veya “halkιmιz” deniliyorsa, yani Kürt kelimesi yasaklaniyorsa buna nasιl Kürtçe kanal denilebilir ?

Tabi ben şahsen hangi hak ile Kürt sanatçιlarιnι onursuzluğa davet edildiğin anlayamıyorum. Ve elbete Kürt sanatçιlarιnιn buna verecek bir cevaplarι mutlaka vardιr. Ben onlar adιna cevap vermemiş olayım. Ayrιca söz ve müzikleri TRT sahnesinde filtrelenen Kürt sanatçιlarιn onlar hakkιnda hukuku dava açacaklarιnι umuyorum. Ben sadece bir Kürt olarak ve Kürt sanatçιlarιnιn bir dinleyicisi olarak bir çift laf söyleme hakιmιn olduğunu düşünüyor ve bu doğal hakkιmι da kulanıyorum.