11 Nisan 2009 Cumartesi

BİZİMLE VARDIR



Cirik Haci - FEZALİ

Cirik.Haci@gmx.de

Uyan işcim tanı olduğun yeri
Yaşamın gerçeği bizimle vardır
Aç güzünü canlı dur daha diri
Yaşamın gerçeği bizimle vardır


Bize nasip degil alın terimiz
Saraylar olmalı gerçek yerimiz
Hepimiz için olsun her birimiz
Yaşamın gerçeği bizimle vardır

Sustukca ondan yüzümüz gülmez
Çalıştık şükrettik tanrı vermez
Kanayan yaranı sömüren sarmaz
Yaşamın gerçeği bizimle vardır

Örgütlen bu sistemi yeter durdur
Kapital düzeni ortadan kaldır
Özgür yaşa dünya ağleme bildir
Yaşamın gerçeği bizimle vardır

Fezalim der haci tanıma yasak
Duysunlar at çığlığı bağırarak
Saçılsın tokumlar yeşersin toprak
Yaşamın gerçeği bizimle vardır

7 Nisan 2009 Salı

KAPİTALİST UYGARLIK ve İNSAN DOĞASI


Yener Orkunoğlu / y.orkunoglu@fbi.h-da.de

Marx, ‘Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş’te şunları yazmıştı: ‘Radikal olmak şeylerin kökünü kavramaktır. İnsan için kök insanın kendisidir.’

Demek ki, toplumda radikal değişimlerden yana olanlar, insanın tanımı ve ‘insan doğası’ konusunda farklı bir bakış açısına sahip olmak durumundadırlar. Düzeni korumak isteyenler ise insanı ve ‘insan doğası’nı kendi çıkarlarına uygun olarak yorumlayacaktır. Dolayısıyla insanın tanımlanması ve ‘insan doğası’ konusunda üç dünya görüşü birbiri ile mücadele içindedir. Bu üç dünya görüşü, Teoloji, Liberalizm ve Marksizm’dir.

Hıristiyanlığın dogmalarından biri ‘ilk günah’ dogmasıdır. Bu dogmaya göre ‘Adem baba elmayı ısırmıştır ve insanoğlu günaha bulanmıştır. ‘ Böylece toplumsal kötülüklerin insanların günah işlemelerinden kaynaklandığı, bir masal gibi anlatılır. İnsan’ın doğuştan kötü olduğunu varsayan bu dogma, toplumsal kötülüklerin insanın doğasından kaynaklandığına zemin hazırlar. Toplumsal kötülüklerden kurtulmanın mümkün olmadığını ileri sürer.

Liberalizm, Hıristiyanlığın dogmasını miras alarak bu dogmayı şu şekilde dönüştürmüştür: İnsan doğuştan bencildir. Teoloji ve liberalizm, ‘insan doğası’nın kötülüğüne ve bencilliğine atıf yapmaktadır.

İnanç, özel mülkiyete sahip olma, güç istenci, kamusal işlere karşı ilgisizlik, ‘devlet mülkiyeti’ni kendi mülkiyeti gibi korumama vb. gibi özellikler insanın doğasına dayandırılarak açıklanır. Örneğin, ilahiyatçılar, Tanrıya inanmanın insan doğasına özgü olduğunu iddia ederler. Ekonomi Politikçiler, özel mülkiyete sahip olma isteminin insanın doğasının bir parçası olduğunu ileri sürerler. Nietsche ve faşizme eğilim gösterenler, güç istencinin, insan doğasının bir özelliği olduğunu savunurlar. Kanımca liberalizmin bakış açısını aşamayan bazı anarşist eğilimler de, kamusal işlere karşı ilgisizliğin bireyin doğasından kaynaklandığı görüşünü ifade ederler.

Teoloji ve Liberalizm, isimli her iki dünya görüşü de, toplumsal baskılardan kurtulma arayışında olan düşüncelerin önünü kesmektedir. İnsan doğası konusunda Marksizm’e karşıt görüşler ileri sürerler. Dolayısıyla liberalizm ve teoloji, insanın toplumsal baskılardan kurtulmasının olanaklarına işaret eden Marksizm’e karşı belirli konularda ittifak içindedir.
Böylesi bir ittifakı somut yaşamda görmek mümkün. Bu konuda kendi yaşamımdan bazı örnekler vereceğim. Bir yıl önce oturduğumuz evdeki Alman komşumuz beni ‘şarap akşamı’na davet etmişti. O akşam felsefi konulara girdik. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık. Bir hafta sonra kapı komşum, bir konuyu konuşmak için beni tekrar çağırdı. Merak ettim. Acaba ne konuşacak benimle? Heyecanla beklerken, ‘felsefe tartışma grubu’ kurmak istediklerini, benim bu tartışmalara katılıp katılmayacağımı sordu. Cevap vermeden önce, 3 soru sormuştum: 1. Toplantıya kimler katılacak? Kaç kişi olacak 2. Bu toplantıların amacı ne? Bu toplantılardan ne bekliyorsunuz? 3. Tartışma hangi sıklıkta yapılacak? Her hafta mı, 2 haftada bir mi, yoksa ayda 1 kez mi ?
Fazla uzatmayacağım. Konuşmanın sonunda, ortalama 6-8 kişinin katılacağı ve ayda bir defa felsefe tartışma yapılmasına karar verildi. İlk tartışma konusunu önerdim: İnsan nedir? İnsanı hayvandan ayıran özellikler nelerdir?

İlk tartışma gecesi, komşunun evinde yemek yendikten sonra, şarap eşliğinde tartışmaya başlandı. Tartışmanın düzenli ve verimli olması için 1-2 sayfalık ‘İnsan nedir’ başlıklı bir yazı hazırlamıştım. Yazı okunduktan sonra, hararetli bir tartışma başladı. Felsefe grubunun ‘tek yabancısı’ benim. Diğerleri ‘Alman’. Tartışmalar tabii ki Almanca oluyordu.

Yazımda en çok tartışılan konulardan biri ‘insan doğası’ olmuştu. Çoğunluğu, insan doğasının ‘doğuştan bencil’ olduğu görüşünü savunmuştu. Bir iki kişi tartışmayı önce izlediler. Benim dışımdakilerin çoğunluğunun böyle düşünmesine çok şaşırmıştım. ‘İçimden işin zor Yener’ demiştim. Bu tartışma üç kez sürdü. İki kişi benim görüşlerime destek verirken, teolojinin ve liberal görüşlerin oltasına takılmış iki kişi, tam bir ittifak içindeydiler. Teoloji ve –liberalizm, somut bir örnekte Marksizm’e karşı ittifak kurmuştu. (Bu felsefe grubu hala varlığını sürdürüyor. Çeşitli konularıntartışıldığı ‘felsefe akşamına’ genellikle katılıyorum)
Yeri gelmişken şunu belirtmem gerekir: ‘İnsan doğası’ kavramı sorunlu bir kavramdır. Çünkü bu kavram, değişmezliğe, sabitliğe işaret etmektedir.

Teoloji ve liberalizm, değişmez ‘insan doğası’na vurgu yapıyor. Oysa insanlık tarihi, çeşitli dönemlerde farklı toplumsal formasyonların insanları şekillendirdiği bir gerçektir. Feodal toplumun insanı ile, kapitalist uygarlığın biçimlendirdiği insan birbirinden farklıdır.

‘İnsan doğası’ kavramı konusunda Marksistler arasında da tam bir uyum yoktur. Kimi Marksistler, insanın toplumsal koşulların ürünü olduğunu kabul ederken, insanın –en az birkaç bin yıl için- kalıcı ve genel özelliklere sahip olduğu fikrini ileri sürüyorlar. Norman Geras, Marx ve İnsan Doğası adlı kitabında, Marksistler arasında yaygın olan bir görüşün zıddını ileri sürüyor. ‘insan, yemek, içmek, barınmak, giyinmek, iletişim kurmak, düşünmek vb. gibi bugünün koşullarında değişmez doğal özelliklere sahiptir. Geras, insanın kalıcı bir doğası vardır’ düşüncesini kabul ediyor ve şunları yazıyor: ‘insanın tabiatı toplumsal ilişkilerin bütününe bağımlıysa da, bu total bir bağımlılık değildir; toplumsal ilişkiler insan tabiatını tümüyle belirlemez sadece koşullandırır.’ Geras’a göre ‘Marx insan doğası fikrini reddetmiyor.’

Bazı Marksistler ise, liberalizmin ve teolojinin hatasına düşmemek gerekçesiyle, ‘insan doğası yoktur’ şeklinde ekstrem bir görüşü savunuyorlar. Kalıcı, sabit ‘insan doğası’ yoktur, insan toplumsal koşulların ürünüdür diyorlar. Oysa cinsel içgüdü, beslenme ihtiyacı gibi doğal özellikler (en azından bir kaç bin yıllık süreç göz önüne alındığında) insanın kalıcı doğal özelliği değil midir? İnsanın konuşma, düşünme vb. gibi yetenekleri kalıcı olan doğal özellikler değil mi?

‘Toplumsal koşullar belirleyicidir’ demek, insanın tüm özelliklerinin toplumsal koşullardan belirlendiği şeklinde ekstrem bir sonuca götürmemeli. Marksistler arasındaki bu farklı iki kesim, görüşlerini Marx’a dayandırıyor.

Bence sorununu çözümü karmaşıktır. Bu karmaşıklıktan çıkmak için ‘insanın karakteri’ kavramını öneriyorum. İnsanın karakteri ise, iki öğe tarafından şekillenir: 1. Toplumsal koşullar; 2. İnsanın doğası (insanın yetenekleri, kabiliyet vb.)

Kapitalizm var oldukça, Marksistler ‘insanın doğası’ konusunda kötümser yorumlara karşı savaşım yürütmek zorunda kalacaklardır.

5 Nisan 2009 Pazar

32 Yıldır Süren Baskılara Karşı, Gözyaşlarını Siper Ediyorlar!..





Haber: MURAT ALTUNÖZ

HATAY(DİHA)-1980 yılında yurtdışına çıkan çocuklarını arayan, devlete karşı 32 yıldır gözyaşlarını kanatarak direnen 98 yaşındaki Zeki Ural ve 87 yaşındaki Cemile Ural’ın tek istekleri ölmeden önce çocuklarının ve torunlarının kendi ülkelerinde özgürce yaşamalarını istediklerini ifade ettiler.

Türkiye Devrim tarihine damga vuran ve özellikle Hatay’da köklü bir yapılanmaya sahip olan kısa adı THKPC (Acilciler) adlıörgütün Genel Sekreteri Mihraç Ural’ın ailesine yönelik baskılar 32 yıldır durmadan devam ediyor.

1980 öncesi yurtdışına yerleşen Ural’ın ailesine yıllardır baskılar hiç durmadı. Antakya Merkeze bağlı Orhanlı Mahallesinde yaşayan Ural’ın 98 yaşındaki Zeki Ural ve Annesi 87 yaşındaki Cemile Ural’ın evine polis baskın gerçekleştirdi.

Çocuklarının 1980 yılında siyasi nedenlerden dolayı yurtdışına çıktığını ve bir daha ülkesine geri dönemediğini ifade eden, 98 yaşındaki Zeki Ural, En büyük özleminin oğlunu bir kez daha görmektir.

Yıllardır oğlunu göremediğini Anlatan Ural; 32 yıldır oğlunun sürgünde yaşadığını ve bu süre zarfında sürekli baskıya maruz kaldıklarını evlerinin polis tarafından basıldığını ifade etti.

Oğlum Kendi halkının kimlik mücadelesini veriyor

98 yaşındaki Zeki Ural; “32 yıldır oğluma kendi ülkesini yasak ettiler.onun hiç bir suçu yok, oğlum kendi halkının kimlik mücadelesini veriyor. Bu mücadelesini verirken ülkesinden ayrı olmak durumda kaldı. Biz 32 yıldır sürekli baskı altında, baskılara maruz kaldık. En sonra bir iki gün önce gece yarısı evimizi bastılar, oğlumu sordular. Ülkemizde insan hakları olması gerekir, biz yaşlı bir aileyiz, böyle gece vakti evimizin basılması hangi etiğe sığar” şeklinde konuştu.

Tek İsteğim, oğlum ve torunlarımın kendi ülkelerinde özgürce yaşaması

Yıllardır oğlunu göremediğini ifade eden ve daha önce de devletin kendilerine yurtdışı yasağı da koyduğunu anlatan 87 yaşındaki Cemile Ural, oğlunu yıllardır görmediği ve 32 yıldır oğluna büyük özlem çektiğini ifade etti.

Ural, polislerin 32 yıldır sürekli kendilerini rahatsız ettiğini en sonda bir iki gün önce geceyarısı evlerini bastığını anlatarak, “Ben 32 yıldır yüreğime oğlumun acısını kanatıyorum. Bu yetmemiş gibi halen oğlumu aradıklarını ve evimizi basarak bizi rahatsız etmeye devam ediyorlar. Bu hangi kitaba sığar bilmiyorum” dedi.

Anne Ural; Çocuklarının sadece barış demokrasi ve insan hakları için çalıştığını belirterek tek istediğinin ölmeden önce çocuklarının ve torunlarının kendi ülkelerinde özgürce yaşamalarıdır, dedi.

BİLDİ MAHZUNİ





Haci Cirik / Fezali

Cirik.Haci@gmx.de

Canı pahasına gerçekler için
Hakikat yolunda oldu Mahzuni
Hakkını savunup gelenler için
Haksıza darbeyi vurdu Mahzuni

Sözünü söyledi anlamı büyük
Gösterdi kimlerin sırtında o yük
Hakdır üretenin yaşamı laik
Gerçeği yerinde gördü Mahzuni

Özgürlüğü hayata yazdı sazı
Ağaya beye darbe vurdu sözü
Özgür hayat için uyardı bizi
Geleceği böyle bildi Mahzuni

Altmışlı yılda sazın perdesi
Dinledi onu hocası dedesi
Yol gösterdi Pehlil amca edesi
Karanlık perdeyi sildi Mahzuni

Atom çağı amerika'ya çattı
Bunun için ki hapislerde yattı
Emekciye verdiği sözü tuttu
Ezilenin özüne girdi Mahzuni

Güneş olacak doğunun feryadı
Halk demokrasidir onunda adı
Fezalim alın terin ruhun yudu
Hakikatı kendi buldu Mahzuni



Mahsuni hapiste

2 Nisan 2009 Perşembe

MÜSAMERE BİTTİ






DR.İsmet Turanlı, Antalya
dr_ismetturanli@mynet.com

KÜRDİSTAN da, Kürt halkı kimlik bilinçlenişini oyları ile siyasi tarihimize damgasını, silinemeyecek tarzda, vurmuştur.

1946 da çok partili siyasi hayata geçtiğimiz günleri hatırlıyorum.’’Seçim aleni,tasnif gizli’’ idi.Ondan evvel birde ‚’Müntehabi Sani’’ ler vardı.Bizim neslinde sandık başlarında bir kaç kuruş kazandığımız vazifelerimiz olurdu.Gene hiç unutmadığım zamanın dahiliye vekilinin bir söylemi idi.’’Hassolar,Memolar meclise girer ‚’diye yenilenen seçim kanununa karşı çıkmıştı.Hatta Özal devrinde yurt dışında yaşayan vatandaşların oy kullanmasını istemek için bizzat Ankaraya gitmiş ,zamanın dahiliye vekili Mustafa Kalemli ile görüşmüştüm.’’İsmet bey ,şayet yurt dışında yaşayan vatandaşlara oy hakkı tanırsak,o zaman meclise solcular,Kürtler girer.Çünkü onlar dışarda çok iyi örgütlenmişler.Bende kendisine şu suali sordum.Siz seçilmişlerin mi ,atanmışların mı meclise girmesini tercih edersiniz?Son umumi seçimlerdede e-muhtırasıyle askerin seçimlere nasıl müdahele etmek istediğini biliyorsunuz.

Geçmişe ait demokrasi ayıplarımızı hatırladıktan sonra şimdi bu son seçime gelecek olursak Türkiye de hala demokrasi adına Müsamere kalitesini aşamayan olaylara şahit olduk.Bütün bu kalitelisizliklere rağmen çok ciddi neticelerinde ortaya çıktığını,maalesef yorumcuların marjinal değerdeki hadiselere yoğunlaştıklarını ,sosyolojik neticeleri kavrayamadıkları,yahut cesaret edemediklerini gördüm.

AK partisi % 40 varan aldığı oylara rağmen ,tek başına iktidarı devam etmesini vatandaş teyit etmesine rağman,muhalif siyasi ve basın mensuplarının ,kendi kendilerini tatmin babında ,AK partisinin seçimi kaybettiğini söylemesi sadece taraftarlarını sevindirebilir.Muhalefetin seçim sonunda bir alternatif olamadığını,vatandaşın onlara bu selahiyeti vermemiş olmasını kaale almamaları müsamerenin bir parçası olarak kabul ediyorum.

CHP nin sahil şehirlerinde ,hatta İstanbulda dahi sahil bölgesinde seçimin kazançlısı çıkmasının analizini yapanlar diyorlar ki:Bu bölgelerde eğitimli,hali vakti iyi olanlar mukimdir,AK partisini seçenler ise daha ziyade eğitimsiz,küp kafalı,göbeğini kaşıyan,cahil,yoksul ,kömür v.s. sadaka yapılmış insanlardır.Yapılan analizlerin,teşhislerin yanlış olduğu kanaatındeyim.

Türkiyenin hiç bir yerinde % 50 nin üstünde eğitimli ,akademik tahsil görmüş insan olmadığı malum.Hali vakti yerinde olanlarında % 10 dan fazla olmadığını biliyoruz.Sadakadan mültefit olanlarında AK partiye oy vermediğide ortaya çıktı.

Sadece sahilde yaşayanların CHP ye oy vermiş olmasının mistik yahutta kimyevi (İyot teneffüs ettikleri için) sebepleri olduğunu iddia etmek mümkün mü?İstanbulda,Karadeniz dede sahilde mukim olanların CHP yi seçmiş olmasını sosyolojik olarak izah etmek mümkün mü?

Şurasını yorumcuların ekserisi ,taraf olan siyasiler hariç,halkın sağ duyu ile karar verdiğini kabulleniyorlar.Ben vatandaşın her seçimde sağ duyusu ile hareket ettiği kanaatını savunmuştum.

Benim kanaatıma göre Kürdistan da yaşayan Kürtler tarihi kararlarını bu seçimlerde bariz bir şekilde ortaya koydular.Bu durumu tehlikeli görenler olduğu gibi,AK partinin hatalı davranışlarına bağlayanlar da var.Bundan bir sene önce Diyarbakır’a ve Batman’a yaptığım geziden sonra ‚’Fıratın ötesinde Kürtler yaşıyor’’diye bir makale yazmış,Kürtlerdeki kimlik bilinçlenmesinin kuvvetlendiğine inandığımı söylemiştim.Hatta BEŞİKÇİ’nin ‚’Kürtlerde kimlik bilinçlenmesi noksanlığı var’’ demesinin artık geçerli olmadığını yazmıştım.Türkiye’nin her tarafında belediye başkanları değişebilir,fakat Kürdistanda ortaya çıkan bu netice tarihi bir karardır,başka türlü yorumlarla hadiseyi küçümsemeye çalışmanın faydası yoktur.Bazı köşe yazarları üstü kapalıda olsa bu durumun Türkiyenin bölünmesi yönünde tehlike arz ettiğini dile getirdiler.Ben bütün makalelerimde AK partisinin Kürt sorununda yaptığı açılımların,sadaka tarzında yapılan yardımların Kürdistanda oy sayısını artıramıyacağını,DTP nin dahada kuvvetleneceğini iddia etmiştim.Bunu söylerken şu veya bu partiyi desteklediğimden değilde,bugün ayan beyan olan haritayı canlı olarak gördüğümden dolayıdır.

Hulaseten:

1. Sahil vilayetlerin CHP yi desteklemesinin eğitimli,zengin insanların oturum bölgesi olduğunu iddia etmenin realite ile alakası yoktur.

2. AK partisini seçenlerin eğitimsiz,göbeğini kaşıyanlar olmadığı anlaşılmıştır.

3. Muhalefetin müsameresini ,kalitesiz şov yapmasını vatandaş oyları ile taltif etmemiştir.

4. KÜRDİSTAN da,Kürt halkı kimlik bilinçlenişini oyları ile siyasi tarihimize damgasını,silinemeyecek tarzda, vurmuştur.Bunu DTP nin başarı hanesine saymakda doğru değildir.DTP ,belkide vasıta olmuştur.Asıl gaye Kürtlerin Kürtlük kimliğinin,özgürlük arzusunun deklarasyonudur.Yanlış değerlendirmelerle Kürtlerin özgürlük mücadelesindeki hamlesini küçültmeğe kalkmasın.Şayet kendi kendilerini kandırmak istemiyorlarsa.

5. Şu soruların cevabını ben bilmiyorum.

A) Kürtler mi CHP ve MHP yi Kürdistanda görmek istemiyor?

B) CHP ve MHP mi Kürtleri sevmiyor?

C) Anadolunun batısına göç ettirilmiş Kürtlerin Kürdistana dönmesi mümkün mü?Birlikte yaşamın şartları siyasilerce belirlenebilir mi?(Almanyadan dönmek istemeyen Türkiye vatandaşları gibi)

Türkiyenin istikbali bu sorulara verilecek cevaplara,gayretlere bağlıdır.Tıpkı AB ‚ye girişi sağlayacak gayretler gibi.

50 senedenberi gelinen nokta ortada.Türkiyenin hemen hemen her sahada verdiği görüntü geçmişte doğu blokunda yaşayanlardan ileri değil.40 sene önce Leningraddaki bulvarlarda ,pantolonları ütüsüz ,amele sınıfının yürüdüğünü gözlemlemiştim.Basınımız ,Beyoğlunda aşırı boyanmış bayanlar gibi,Almanların BİLD gazetesi kalitesinde.İlimle uğraşacağına günlük politika ile uğraşan.günlük gazetelere polemik makaleler yazan öğretim üyeleri ile Universite mensubu olduklarını iddia edenlerle Türkiye hiçte iyi bir manzara arz etmiyor.Hele şu son seçimlerde yaptıkları MÜSAMERE ile halkı eğlendirmişlersede,çok şükür vatandaş bu MÜSAMEREYE son vermiş ,sağ duyusu ile partilere gereken dersleri vermiştir.Anlamayana davul ,zurna az.

1 Nisan 2009 Çarşamba

SES(LER) DUVARLARI AŞARKEN/AŞ-ERKEN






Prof. Dr. M. ŞEHMUS GÜZEL

Şiirleriyle, öyküleriyle, makale ve mektuplarıyla, değişik türdeki eylemleriyle seslerini duvarların ötesine ulaştıranları, ulaştarmayı arzuluyanları desteklemenin tam zamanıdır. 29 Mart 2009 seçimlerinden sonra genel afın gündeme alınmasını ve genel af yasasının çıkarılmasını bilhassa arzuluyorum ve herkesi bu konuda çaba hacamaya davet ediyorum : Yıkılsın duvarlar ve özgürlüklerine kavuşsun çocuklarımız, kardeşlerimiz, yakınlarımız.

Evet bugün dünden daha çok dört duvar arasında tutulanları anımsamanın zamanıdır. Yirmidört saatimizden yirmidört dakikamızı onları düşünerek geçirmek.

Denemekte yarar var. Vicdanı olanlar için.

Bugün dört duvar arasında tutulanların, tutsak edilenlerin dertleri pek çok. Hasta oldukları halde tedavilerini özgürce yaptırabilmelerine izin verilmeyenler var. Odak dergisinden iyi şair Erol Zavar örneği en bilinenlerden biri ama onun gibi onlarcası var.

Çocuklarıyla dört duvar arasında çile dodurmak zorunda kalan analar var. Çocukları da onlarla çile dolduruyor. Çocuklar(ımız)a sınıfları dolduramadan çile doldurtmak kimseye yakışmaz oysa.

Bu duvarların aşılması şart. Çok çile çekildi çok. Çok insan öldü(rüldü) çok. Yeter artık. Edi bese ! Ya basta ! Assez ! Bu kadar acı bize yıllarca yeter. Üstü kalsın kardeşim, is-te-miyoruz artık be !Yeter be ! Yeter !

Bu ses sadece benimki değil. Sesime başka sesler de katılıyor. Sesim onlarınkinden güç alıyor. Sesime ses veriyorlar. Bana heyecan. Vicdanı olanlara vicdan daha çok vicdan. İyi şair, öykücü, deneme yazarı, her parmağında bin marifet, dostum Adil Okay aylardır bir deneyim, bir eylem içinde. Türkiye için hem önemli hem de onur kurtarıcı niteliği açısından anılmaya değer.

Adil bu, dört duvarı bilir. İşkenceyi bilir. İşkencecilerin, katillerin yaralı bir tutsağı merdiven boşluğuna öldürmek için, evet evet yanlış okumadınız, öl-dür-mek için, nasıl attıklarını ve « öldü mutlaka » diye nasıl bıraktıklarını bilir. Çünkü kardeşlerim bunların tümünü ve tamamını ve hatta fazlasını bu adam bizzat yaşamıştır. Bu adama bütün bunlar reva görülmüştür. Akıllar al(a)maz. Etinde izi durur. Öldürmek için vücuduna sıkılan bir kurşunu hâlâ taşır baçaklarından birinde. Hangisi olduğunu söylemem. Çünkü Adil iyi futbol oynar. Söylersem markajı kolaylaşır diye çekiniyorum. Çünkü o kurşunu murşunu umursamaz, kurşun bacağında dolaşır Adil bu dünyada. Evet Adil bu, aylardır değişik dört duvarlarda çile dolduran ve kimi yıllardır süren duruşmalarına rağmen bir türlü bitirilemeyen davaların « sanığı » insanlarla mektuplaşıyor. Çok iyi bir şey yapıyor. Ve onlardan gelen mektupları değişik internet sitelerinde yayınlıyor. Bu mektupları aynı zamanda Diyarbakir@yahoogroups.com (Aynen böyle) ile de paylaşıyor. İşte geçen salı günü bu « tarihî kanal »dan aldığımız üç mektuptan birkaç satırı sizinle paylaşmam şart :

Önce MLKP davasından « tutuklu » Naci Güner’in mektubundan : « Ne zaman çıkacağımı soruyorsun. Şubatın 20’sinde duruşmamız vardı. ACM’de. Yani eski DGM. Gelecek duruşmamız 26 Haziranda. Yıllardır içerdeyiz. Henüz ceza almadık. Bir bakıma cezayı peşin yatırarak kesiyorlar. Başı ağrıyan ‘paşayı’, dişi ağrıyan ergenekoncuyu ‘ol sebepten’ tahliye ediyorlar da, bizi ‘düşünüyorsun’ diye yatırıyorlar. (…) 12 Eylül hukuku parça parça kırılacaktır. Kürtler kırıyor. İşçiler kırıyor. İşsizler kırıyor. Kadınlar ve gençler kıracaklar. O karanlık sürecin hukukunu. İçeride ve dışarıda F tipi olan her şey belleklerden silinecek. Ve silinmek zorunda. Ezilenler bu ceberut düzenin etkilerini bir çeyrek asır daha yaşayamazlar. (…) »

Yıllardır « içeride » tutulan bu insan bakın nasıl yarınlardan umutlu, bunu da yazmayılım ki hep beraber biraz heyecanlanalım:

« Gel de heyecanlanma. Sevgili Adil, dalgaların kıyıyı dövdüğü, dalga seslerine martı seslerinin karıştığı güneşli günlerde, seninle birlikte aynı çay bahçesinde denize karşı çay içmeyi ve o mendil satan çocukları izlemeyi çok isterdim. Doğa yaşamımızı elimizden almazsa bir gün mutlaka karşılaşacağız. Buna inancım tamdır. »

Şimdi 18 evet tam onsekiz yıldır « PKK davasından tutuklu » Kasım Karataş’ın mektubundan bir alıntı : « Sevgil Adil. Gerçekten de sürpriz yaptın. Yazın dergisini aldım. ‘Ah Kudüs’ adlı şiirim yayınlanmış. Geçenlerde okumuştum. Bir bayan yazar ilginç bir saptama yapmıştı. ‘Filistin ilk göz ağrımızdır.’ demişti. Gerçekten öyledir. Hem Türkiye devrimcileri hem de Kürt devrimciler Filistin halkının kurtuluşu için az bedel ödemediler. Bu nedenledir ki, hala Filistin’e yönelik her saldırı bedenimizden kopartılan bir parça kadar acı verir bize. »

Kasım Karataş’ın Yazın dergisinin 117. sayısının arka kapağında yayınlanan şiirinden kısa birkaç satırı da mutaka sunmalıyım : Dört Duvar şairi susturamaz diyebilmek için :

« Ah Kudüs/Selahattin Rami’ye/Sana dödük yüzümüzü/Koşarak ömürler tükettik/Çığlıklarımızı koynumuza gizleyip/Yürüdük ardında/Yürüdük ki ateş yalımlı kapılardan geçip/Çığlık çığlığa zulmün imbiğine gömelim/Çocuk yürekli acılarımızı.. »

TKP-ML-TİKKO davasından tutuklu Haydar Sönmez ise şunları yazıyor : « (...) yaşından evvel olgunlaşmak zorunda kalanlardanım. Daha sekiz yaşında çalışmayı ve okumayı birlikte yürütmeyi öğrenmek zorunda kalmıştım. 20 yaşımda üniversite son sınıftaydım. Ve o güne kadar 22 ayrı işte çalışmıştım. (...) Çay bahçesinden ikram ettiğin çay için çok teşekkürler. Biz mahpuslar dünyasında sanal ikramların yeri geniştir. Bundan dolayı hiçbir ikramı red etmeyiz. Kimi ile güzel bir filme, kimi ile kordon boyu yürüyüşüne, kimi ile dağların başında gerilla ateşine, kimi ile bir fabrika grev çadırına konuk oluruz. Bedenen buralara bağlanmış olsak da yürek ve bilinç olarak özgür düşler aleminde geziniriz.
« Deniz Kızı » adlı şiirimden bir bölüm :
“belki/Bir ömür boyu sevmek ve sevilmek/Umudu kalmıştır geriye…/Artık/Bir güvercin gibiyiz/Kanadında bir sen bir ben/Mavi deryalarda ne sen bensiz/Ne ben sensiz/Uçamayız özgürlüğe… »
diye yazsa da kalem, yine de uçmakta yeni dünyalar keşfetmekte ısrar eder yaralı arslan. (...) »

Evet elleri kalem tutan, gönülleri çoşku dolu, yürekleri pırpır eden insanlar(ımız) sesleriyle duvarları aşıyorlar. Bu seslere kulak vermek gerek. Sesimizi bu seslere katmamız gerek. Bu ülkeye, bu topluma artık bir genel af gerek. 29 Mart 2009 seçimleri sonrasında genel affın gündeme alınması dileğiyle. Dört duvarlar boşaltılsın. Çocuklarımız, kardeşlerimiz güne ve güneşe kavuşsunlar. Denize. Çiçeklere. Güllere. Ağaçlara. Bahara ve yaza. Çocuklarına. Ana ve babalarına. Eşlerine. Yakınlarına. Sevgililerine. Sevdiklerine. Yeter artık !Yeter !

KAPİTALİST UYGARLIK ve POLİTİK EKONOMİNİN YALANLARI




Yener Orkunoğlu / y.orkunoglu@fbi.h-da.de

‘İnsanal duygular ekonomi politiğin dışında, insanlık yokluğu ekonomi politiğin içinde yer alır.’ Marx

Çevreyi koruma bahanesinin arkasına sığınan öko-faşistler şöyle sorarlar: İnsanlık, yer dünyadaki nüfus artışını nasıl kaldırır? ‘Akla yatkın’ gibi görünen bu soru, esasen kapitalist uygarlığın, yıkım, yabancılaştırma ve yozlaştırma niteliğini gizleyen bir sorudur.

Aslında soru şöyle sorulmalı: İnsanlık, daha ne kadar kapitalist uygarlığa katlanabilir?

Kapitalizmin tarihinde, kapitalizmi korumaya yönelik çeşitli görüşler, teoriler ve ideolojiler ileri sürüldü ve hala ileri sürülmektedir. Bu tip düşüncelerin amacı, kapitalizmi savunmaktır. Kapitalizmi savunma ideolojileri ikiye ayrılır: 1. Doğrudan savunma (liberalizm) 2. Dolaylı savunma (faşizm, ezoterizm , post-modernizm vb.)

Kapitalizmi doğrudan doğruya savunan ideolojiler, kapitalizmi göklere çıkarırlar. Kapitalizmin sonsuza kadar sürecek bir düzen olduğunu ileri sürerler. Kapitalizmin doğurduğu işsizlik, yoksulluk, adaletsizlik vb. gibi toplumsal sorunları görmezlikten gelir; öte yandan doğa (çevre kirliliği vb.) ve insan üzerinde yarattığı tahribatları (yabancılaşma, yozlaşma, bencillik vb.) ciddiye almazlar.

Dolaylı savunma ideolojileri ise, toplumdaki sorunlara parmak basar. Toplumda sorunların varlığını kabul eder. Ama bu sorunların kapitalizmden değil, insanın varoluş sorunlarından kaynaklandığını iddia eder. Bu görüşe göre, hangi toplumsal sistem olursa olsun, insan var oldukça, insanlığın sorunları da var olacaktır.

Kapitalizmin yarattığı sorunların, varoluş sorunlarından kaynaklandığı iddiası, kapitalizmi dolaylı savunmaktan başka nedir ki?

Elbette insanlığın bazı ‘varoluş’ sorunları, yaşadıkları kısmen toplumsal sistemlerden bağımsızdır. Örneğin, zihinsel engelli, tekerlekli sandalyeye mahkum vb. gibi insanların yaşadığı içsel sorunları, her toplumsal sistemde hemen hemen aynıdır. Dolaylı savunma ideolojileri, işsizlik, yoksulluk, toplumsal çürüme, yabancılaşma, yozlaşma vb. gibi kapitalizmden kaynaklanan sorunları, insanlığın varoluş sorunları gibi göstermeye çalışmaktadır.

‘İnsanlık, yer dünyadaki nüfus artışını nasıl kaldırır’ şeklindeki soru ilk defa sorulmuyor. Kapitalizmin tarihinde benzer sorular çok sık gündeme geldi. Burjuva ideolojisi çeşitli biçimlere bürünmüştür. Burjuva ideolojisinin toplumda en çok etkili olan ideolojisi Ekonomi Politik bilimidir. Politik Ekonomi biliminin en önemli varsayımlarından ve de yalanlarından biri şudur: ‘Kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar ve istekler sınırsızdır.’

Politik Ekonomi bu varsayımdan kendine vazife çıkarmıştır. Buna göre, Ekonomi Politika, sınırlı kaynaklardan hareket ederek, sınırsız ihtiyaç ve istekleri yerine getirmeye çalışan bilim olarak gösterilmeye çalışılır.

***
Engels, gerçek olguları açıklamakta çaresiz kalan ekonomi politiğin nasıl Malthus (1766-1834) gibi gerici teorisyenleri ortaya çıkardığını söylemişti. Bilindiği gibi Malthus’ın teorisi, Fransız Devriminin, demokratik eşitliğine karşı bir reaksiyon olarak doğdu ve onun nüfus teorisi şöyle formüle edilebilir: Nüfus artışı geometrik olarak artarken, geçim araçları aritmetik olarak artar. Yani geçim ve beslenme araçlarının üretimi, nüfus artışının gerisinde kalır ve bir nüfus fazlası oluşur. Bu fazlayı oluşturan yalnızca yoksullar olduğuna göre, bunların açlıktan ölmelerini kolaylaştırmak gerekir. Yardımseverlik suç ilan edilmelidir. Çünkü bu nüfusun çoğalmasına yardım etmektedir.
Maltusçu teoriyi sarsan kendisi de bir iktisatçı olan Alison’dur. Alison, Malthus’un nüfus teorisinin karşısına şu düşünceyi koyar: Her insan gereksindiğinden fazla üretimi yapacak durumdadır. Engels ise bilim aracılığıyla gerçekleştirilen tarım devrimi sonucu, yeryüzünün insanı besleme gücünden yoksun olduğu yolundaki bu insan düşmanı iddiaların tarihe gömüleceğini ileri sürer. Bilim ve teknik gelişmeler Engels’i haklı çıkarmış, Malthus‘un teorisini çürütmüştür.
***
Ekonomi Politik şu iki olguyu varsayıyor: 1. Kaynaklar sınırlıdır, 2. İhtiyaç ve istekler sınırsızdır. Oysa bu varsayımlar gerçeği yansıtmıyor. İnsanlığın tarihi bu varsayımların geçersizliğini sergiliyor.

Şöyle itiraz edilecektir. Dünyadaki petrol kaynakları sınırlı değil mi? Petrol kaynakları sonsuza kadar var olacak mı? Bu sorular, ilk bakışta ‘akla yatkın’ görünüyor, ama sadece ilk bakışta. Ama daha geniş düşünüldüğünde şu gerçek açığa çıkıyor: İnsanlık, sürekli olarak yeni kaynaklar bulmuştur. Örneğin, ağaç ve demirle yetinmeyen insanlık, plastik vb gibi kaynaklar yaratmıştır. Dolayısıyla, insanlığı petrole mahkum etmek, geliştirilebilecek enerji kaynaklarını (güneş, rüzgar vb. enerjisi) görmezden gelmek demektir. İnsanlık, tarihte yeni kaynakları hem bulmuş hem de keşfetmiştir. Dolayısıyla ‘kıt kaynaklar’ tanımı, bütün gerçeği yansıtmamaktadır.

İhtiyaçlar ve istekler konusuna gelince, önce ihtiyaç ve istekleri birbirinden ayırmak yararlı olur sanırım. İnsanın temel ihtiyaçları belirlidir: Yemek, içmek, giyinme, barınmak vb. İhtiyaçlarımızın sınırsız olduğu iddiası da gerçeği tam olarak yansıtmıyor. İstekler konusuna gelince burada durup biraz düşünmek gerekir. İsteklerimizi kışkırtan şey, kapitalizmin kar mantığı değil midir? Reklam, moda vb gibi yöntemlerle insanlar avlanmaya veya tüketim yapmaya çalışılmıyor mu?

J.J. Rousseau’nun kapitalist uygarlığa karşı önemli itirazlarda bulundu. Bu itirazlardan sadece üçünü aktaracağım.

Birincisi, kapitalist uygarlıkta özgürlük değil, özgürlük yanılsaması gelişir. İnsanlar özgür olmadıkları halde, özgür olduklarını sanırlar. Özgür olduğunu sanan biri, özgürlük mücadelesine girişmez. Dolayısıyla insanların özgürlük yanılsamalarını açığa çıkarmak gerekir.

İkincisi, uygarlık, iktisadi büyüme, bilim ve teknoloji bizi gerçek ihtiyaç ve isteklerimize karşı körleştirmiştir.

Üçüncüsü,
kapitalist uygarlık, insanı bozmakta ve yozlaştırmaktadır. Rousseau, kapitalist uygarlıktaki insanı şöyle tanımlamaktadır:

‘Herkesin rütbesi ve kaderi sadece malların niceliğine değil, işe yarar yada zarar verme gücüne değil; fakat zekaya, güzelliğe, güce yada hünere, değere, yeteneklere göre düzenlenmiş, yerleşmiştir. Bu nitelikler, saygı çekebilecek nitelikler olduğu için hemen onlara sahip olmak yada onlara sahipmiş gibi görünmek gerekirdi. Çıkarı için, insanın aslında olduğundan başka türlü görünmesi gerekiyordu. ‘Olmak’ ve ‘görünmek’ birbirinden tamamen farklı iki şey oldu. Bu ayrımdan, şatafatlı gösteriş, aldatıcı hile, bunlarla birlikte yürüyen bütün ahlaki bozukluklar ortaya çıktı. Öte yandan, evvelce özgür ve bağımsız olan insan, işte, önümüzde yeni bir çok gereksinmeler zoruyla bütün doğaya, özellikle de hemcinslerine boyun eğip kul olmuştur.’(J.J. Rousseau, İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı, s 151)

Kapitalist uygarlık, insanlığa yük olmaya başlamıştır. Sorun bu uygarlığın yerine yeni bir uygarlık koyma sorunudur.