6 Mayıs 2009 Çarşamba
MARDİN CİNAYETİ VE AKLI GÖZÜNDE OLANLAR
Dr.İsmet Turanlı, Antalya.
dr_ismetturanli@mynet.com
Orta okulda iken bir hesap hocamız vardı.Matematiğe aklı ermeyen,pek zeki olmayan talebelere ‚’Evladım senin aklın gözünde ‚’ derdi.Şimdi Mardin de olanlara bir sosyoloji profesörünün deyimi ile ‚’Boğaziçinde oturup rakısını,viskisini yudumlayanların ahkam kesmeleri ‚’ bana aklı gözünde olanlar gibi geldi.Ne diyorlar.:Bu cinayeti izah edecek kelime bulamıyoruz’’.Bunları töre ile izah etmek mümkün değil’’!.Çünkü onlar sadece olan hadiseyi görebiliyorlar.Daha derin düşünme ferasetine sahip değiller.
ÖZAL memlekete hizmet etmiştir ama iki şeyi çok yanlış yapmıştır.
1. Vatandaşın silahlandırılmasına ön ayak olmuştur.
2. Köy koruculuğu sistemini kanunlaştırmıştır.’’Köy sınırı içinde herkesin ırzını,canını ve malını korumak için köy korucuları bulundurulur’’Onlar devlet adına öldürme hakkına sahiptirler.
Katiller KÖY KORUCULARI İMİŞ.
Ellerinde devletin resmen verdiği KALEŞNİKOF’lar varmış.
Nasıl ki Almanya da okulda 16 arkadaşını öldüren gencin babasının evde ,açıkta silah bulundurması babayı suçlu durumuna düşürdü ise,burada da DEVLET BABA suçludur, diyorum.
Daha da geriye giderek o korucuların cehaletindende DEVLET BABA sorumludur.Boşuna İbrahim Tatlıses ‚’Urfa da Oxfordmu vardı da gitmedik’’ diye .Analfabet oluşuna feryat etti.Bakmayın siz onun şovenistlerden korktuğu için ‚’NE MUTLU TÜRKÜM’’ demesine.
Demokrat parti devrinde ,bakanlarından Samet AĞAOĞLU ‚’İsmet bey!İktidara geldiğimizde genel kurmayda Fevzi Çakmağın .Fıratın ötesine fabrika,yol,okul,hastane yapılmaması gerektiğine dair emrini bulduk.Bunların cahilleri ile başedemiyoruz.Birde tahsil görürlerse vay halimize!’’
14.Nisan da orgeneral BAŞBUĞ hiç kızarmadan diyor ki::Devletimiz Kürtlere hiç bir zaman ASSİMİLASYON uygulamamıştır. KERTE köyünün adını BİLGE koymuşlar o kadar.Ama ora halkı ile gazeteciler tercüman aracılığı ile konuşabiliyor.Başbuğ tercüman aracılığa konuşuyor. Kuzey Kürdistanda Kürtlerin % 50 si artık Türkçe konuşuyor.Türkiye vatandaşları TÜRKTÜR diyorlar.
Başbakan Almanya gezisinde ‚’Anadilde eğitime mani olmak insanlık suçudur diyor ve Türkiye de Kürtçe anadilde eğitimi anayasal hak olarak görmüyor.Türkiye de insanlık suçu sayılmıyor.Almanya da ki vatandaşlara Alman vatandaşlığına geçip seçimlerde oy kullanmalarını tavsiye ederken,Almanya da ki vatandaşların Türkiye de anayasal hakları oy kullanmayı mümkün kılmıyor.DTP nin mecliste tam temsilini önlemek için % 10 baraj engelini kaldırmıyor.Böylesi ikilemi ancak siyasiler yapabilir.
Söylenecek çok söz var amma kim dinleyecek ki?
Kürtleri assimile etmek için her türlü çareye baş vur,köylere yol,okul yapma, onları diğer Kürtleri öldürtmek için,Kürdü Kürde kırdırmak için KORUCU müessesesini kanunlaştır,ellerine KALEŞNİKOF ver,sonrada cinayeti izaha söz bulama. SİZİN AKLINIZ GÖZÜNÜZDE BEYEFENDİLER , BOĞAZİÇİNDEN AHKAM KESEN, ANKARA’ DA REY VİRUSU İLE MALUL OLAN, KÜRTLERİ TÜRK ZANNEDENLER.
4 Mayıs 2009 Pazartesi
Paris, 1 Mayıs 2009
Prof. Dr. M. Şehmus GüzelHava güzel. Ne 1 Mayıs 1945’teki gibi kar yağıyor. Ne de 1980’lerin sonundaki Emek ve Dayanışma Bayramlarından birindeki gibi sıkı ve sahici yağmur. Evet hava güzel ve hatta epey sıcak ta. Nitekim Seine Nehri’nin ve oradan başkentin kuzeyine doğru giden Saint-Martin Kanalı’nın kıyıları tıklım tıklım. Çoğu genç, çift, tek, çift, çoluk-çocuk serilmişler. Kimi plaj giysileri içinde yan gelip yatmış. Kimi öğlen yemeği niyetine piknikte. Kimi aceleyle bir sandviç atıştırıyor. Kimi basketbol oynuyor, özel sahasında. Kimi bir topun peşinde. Ayak oyunu meraklıları gittikçe artıyor : Her yerde olduğu gibi. Parklar, küçük ve büyük parklar, çocuk bahçeleri de dopdolu. « Cafe »ler ve terasları da. Evet « société de spectacle »dan çıkıyoruz (veya çıktık) « société de loisirs»e giriyoruz (veya girdik çoktan). Varsa yoksa « ense », « eğlence », « seks ve keyif » diyenler az değil. Herkes kendi bireyselliğinin « parmaklıkları » içinde kalsa ve ezilse bile. Bunun tartışılacak bir tarafı da kalmadı.
Ama çocuklarımız ve torunlarımız « loisir » için büyüklerinin, atalarının nasıl ve ne kadar mücadele ettiklerini unutmasalar ve yılda bir kez bile olsa bizimle birlikte 1 Mayıs’ta yürüseler daha iyi olmaz mı ?
Hem bugün gerile gerile üstüne serildikleri toplumsal kazanç, hak, yani kardeşlerim sekiz saat iş, sekiz saat uyku üstüne sekiz saat « loisir », 1 Mayıs ile elde edilmedi mi ?
1 Mayıs emek ve dayanışma şenliği değil mi ?
Çocuklarımızın ve torunlarımızın bir bölümü tarihlerini « unutmuş » havadalar. Bu arada Paris dışına gidenleri, « cuma, cumartesi ve pazar uzun hafta sonundan » yararlananları saymıyorum bile. Tamam başla göz üstüne, sağlık olsun. Ama yine de unutmayalım bu mahalleler « bizim mahalleler » ve bunlar bizim çocuklarımız ve eminim saati gelince yanımızda yerlerini alacaklar. Saati gelince ! Burjuva mahalleleri ise zaten tam takır : Millet ya evlerinin iç odalarında veya iç avlularında, iç bahçelerinde, ya da « kırsal kesimdeki ikinvi evlerinde dinlencede ». 1 Mayıs burada öteden beri çünkü « tatil »dir.
Biz yürüyoruz. Kanal’ın sol kıyısından. Aşağılara doğru kayıyoruz. Soldaki sokaklardan birinde, Hôtel du Nord’un hemen orada, hani biraz daha sıksanız köşeden Edith Piaf çıkabilir, bir « kaldırım serçesi » gibi pırrr pırrr, birkaç kişilik bir sinema takımı bir film çekiyor Mutlaka reklam filmi. Genç, güzel ve alımlı bir bayan Paris’in tarihi ve tarihini asla unutmamış duvarlarından birine yaslanıyor, kameraman yaklaşıyor, yönetmen iş başında. Duvarda binbir duvar resmi. « Duvar-esim ».
Biz yürüyoruz. Bastille’e ne kaldı ki ? Quai de Jemmapes, Jules Ferry Bulvarı, Richard Lenoir Bulvarı ve pat diye Özgürlük Anıtı. Bastille’de emekçiler tarihi ve izlerini arıyorlar : 1789, 1830, 1848, 1871 (Komünarların bayrağı dalgalanıyor) ve sonrasının ihtilalcilerinin seslerini duymak mümkün. Emekçiler Meydan’a Henri IV Bulvarı’ndan giriyorlar. Saat 15’i geçiyor. Biz Bastille’den gösteri ve yürüyüşün başladığı Denfert-Rochereau’ya doğru yürümek ve « akıntıya karşı » manzarayı görmek istiyoruz. Manzara güzel. Manzara etkileyici. Çoşturucu. Umut doldurucu. İnanç tazeliyoruz. İnanç. İnan. Paris bugün güneyinden merkezine, oradan emekçi mahallelerine doğru bir baştan öbürüne geçiliyor. Kızıl, kara ve renkler renk içinde bayraklar, sloganlar, bandrollar. Yıllardan beri ilk kez bütün sendikalar birlikteler. Biradadalar. Bütün sol partiler de. Ekonomik kriz, ona karşı emekçilerin kararlı ve etkili eylemleri hiçbirini umursamaz bırakamazdı. Yoksa sınıfta çakarlardı. Hiç şakası yok.
Sully-Morland Metro durağına vardık bile : Hemen solda Rimbaud anısına dikilen anıt dikkat çekiyor. Şair tereddüt ediyor, kalkıp yürüyüşe mi katılmalı ? Yoksa silah satışını mı sürdürmeli ? Verlaine sert bakıyor. Neden acaba ? Onları kendi hallerine bırakıyoruz. Köprü’ye varıyoruz. Seine « deniz manzarasını » almış, Seine’i burada aşıyoruz. Solumuzda, köprü altında ve ötesinde gençler yayılmış, üç adım ötedeki yürüyüşçülerin seslerinden uzakta, kendi « dünyalarında » : Aşk, meşk, içki ve cigara. Tam o anda üç belki dört yaşındaki bir bebek anne ve babasının elinden sıyrılıyor ve kaldırımda koşarak göstericilere katılmak istiyor, bu « eylem » hoşumuza gidiyor ve gülüyoruz, ama arkamızdaki yaşlı hanım bu en genç göstericinin önünü kesiyor, sol elinden nazikçe yakalıyor, arkasından koşan ve bebeğini yakalamakta zorlanan annesi memnun, çocuk değil : « Bırakın ben de yürümek istiyorum » demelerde, avaz avaz.
Tamam bu da oldu : Saint-Germain Bulvarı’na vardık. O sırada atılan sloganlardan birini anlayamayınca küçük bir kız çocuğu annesine soruyor « Anne ne dediler ? » Anne yanıtlıyor « Enaz ücret 1.600 öro olmalı dediler. »
Evet bu yılki gösteri ve yürüyüşte en çarpıcı olan manzaralardan biri buydu : Katılanların gençliği. Emekçiler arasında her zamankinden daha çok genç var. Liseli ve üniversiteli öğrencilerin sayıları biraz az (parklarda, kıyılarda fingirdeşen işte bizim çocukarımız ve öğrencilerimiz , burada artık itiraf etmeliyim. Ama onların da bir parçacık bile olsa « dalga geçmeye » hakları var : Ama bir dahaki « ihtilale » kadar. Ve sadece bu şartla !). Ancak az sayıdaki öğrencinin ve kimi « zor mahallelerden », yani varoşlardan, Paris’in uzak ve yakın banliyölerinden gelen ve sarı tişörtleriyle bir takım havası verenler hem heyecanlı hem de sıkı biçimde kararlı. Aylardan beri süren ve medyanın yeterince ilgi göstermemesi nedeniyle (Çünkü öğrencilerimiz otomobil yakmıyorlar, vitrinleri parçalamıyorlar ) kimselerin farkına varmadığı üniversite işgalleri ve boykotlarıyla deneyimli.
Kimi göstericinin küçük çocuklarını alıp gelmiş olmaları gösteri ve yürüyüşe daha farklı bir hava kazandırıyor : Şenlik havası ve bu ailesel görüntü aynı zamanda ekonomik krizin ve Sarkozy yönetimi kararlarının herkesi, yedisinden yetmişine herkesi ilgilendirdiğinin de ispatı. Nitekim emekliler de her zamankinden daha kalabalıklar. Ve en çok atılan ve tutan slogan şu oldu : « Gençliğin başı belada, yaşlılar yoksulluk içinde, biz bu toplumu istemiyoruz ». Burada herkes anlaşıyor. Ama « yeni toplumu » kim ve nasıl yaratacak ? Öneriler ve yorumlar türlü ve çeşitli...
Tam Sant-Germain Bulvarı 42 numaranın önünde, karşılıklı oturmuş ve kırmızı şişeleri ellerinde, yüzleri kıpkızıl beş SDF’den (Yersiz-Yurtsuz) biri «Yaşasın Komünistler ! Biz de komünistiz, biz de emekçiyiz ! » diye bağırıyor. Önlerine açtıkları mendile bakıyorum : Çok yüklü. Göstericilerin cömertliği ve dayanışmacılığı belli oluyor...
O sırada Anarşister geçiyor : Simsiyah giysileri içinde. Epey etkileyici. Sonra NPA (Kapitalizme Karşı Yeni Parti) militanları, yaşlıları, eskileri, emeklileri ve yenileriyle, Alain Krivine epey gerilerde ama o da slogan atıyor. Tam onların arkasında Lutte Ouvrière militanları : En başta Arlette Laguiller : Sağ veya sol yumrukları sıkılı ve havada, öyle güzel öyle bir ahenk içinde Enternasyonal’i söylüyorlar ki kaldırımdakilerden bile katılanlar oluyor. Sorbonne’un hemen dibinde Enternasyonalist bir rüzgar esiyor. Biz de zaten Saint-Michel ile Saint-Germain bulvarlarının kesiştiği noktaya ulaştık. Sesimiz seslerine karışıyor. İstanbul ve Eskişehir’den, Diyarbakır ve Adana’dan, Samsun ve Antalya’dan, Edirne ve Kars’tan selam getirdim diyorum. İstanbul’da Taksim’de Tarih çocuklarıyla bütünleşti haberini iletiyorum. Sorbonne selamını gönderiyor. Diyarbakır surlarından dört güvercin havalanıyor. Güneş doğudan doğruluyor. Özgürlük topraklarına yüz sürüyor inanmışlar. Dağlardan yükselen kaysı, erik, badem, ceviz, incir ve nar ağaçları yüzümüzü okşuyor Saint-Michel Bulvarı’nda. Bu da oldu kardeşlerim. Bu da oldu.
Saat 19’u vuruyor. Kilise çanları tam ondokuz kez çınlıyor kulaklarımızda. Tam dört sattir yürüyoruz demek. İşte şimdi tam sırasıdır : Tamiller yürüyorlar. Uzaktan müziklerini duyuyor ve anlıyoruz. Tamiller yıllardır Paris’teki bütün 1 Mayıs’larda yerlerini aldılar ve tanınıyorlar. Çok kalabalıklar. Saint-Michel Bulvarı’nın tepesinden bize doğru akıyorlar : Tamil Eelam (Ülkesi) Özgürlük Kaplanları (LTTE) liderinin dev posterleri uzaktan görülüyor. En başta çok iyi dans eden 30-40 kişilik bir küme genç kadın ve erkek. Herkes hayran kalıyor. Müzik acı ve hüzün yüklü. Dans onurlu. Adımlar kararlı. Başlar dik. Dimdik. Etkilenmemek için taş olmak lazım.Taş. Herkes Tamillere yönelik « soykırımı », katliamı, kırımı, insanlık dışı saldırıları günlerdir izlediği ve okuduğu için duyarlı. Bu etkileyici ve kararlı dans, bu güzel ve inanmış insanlar herkesi yakasından tutuyor ve sorguluyor : Vicdanınız ne tarafa düşer ? Düzenli ve sıkı dizili gençler ve daha az gençler yürüyor : « Bize yardım ediniz ! Bize yardım ediniz ! » sloganlarıyla. Avrupa Birliği ve ABD liderlerinin isimlerini tek tek söyleyip yardıma çağırıyorlar. Sonra yine büyük bir kitle : Bir bölümü « Sri Lanka hükümeti » diye soruyor, diğerleri « Katildir » diye yanıtlıyor. Çok etkileyici bir yöntem. O sırada Sri Lanka ordusu üniformaları içindeki birkaç « asker » Tamil köylüleri kıyafetindeki kadınlı, erkekli, çoluk-çocuklu bir topluluğa saldırıyor. Sri Lanka ordusunun köy baskını « Sokak Tiyatrosu » tarzında sunuluyor. (Mehmet Ulusoy’u ve İstanbul gösteri ve yürüyüşlerindeki sokak tiyatrosu denemelerini anımsıyoruz. Mehmet Ulusoy : Kendi ülkesinde kıymeti yeterince bilinemeyenlerdendi.) « Kaplanlar »ın oyunu çok canlı. O ana kadar önümüzde sakin sakin duran üç kişilik arkadaş topluluğundan kırk yaşlarında olan has Fransız hemen « askerlere » doğru « Yapmayın ! Yapmayın !» diye koşuyor ve çaresiz köylüleri korumak umuduyla araya girmeye çalışıyor. Paris’in bu has çocuğu, oyuncuların gerçekci oyunu nedeniyle « sahneyi » gerçek sanıyor ve araya girerek kıyımı durdurmak istiyor. Tamillerin güvenlik kolundan birkaç genç, mükemmel Fransızcalarıyla, « Merak etmeyin Mösyö tiyatrodur bu tiyatro ! » O sırada biz de, arkadaşları da sesleniyoruz « Yahu azizim görmüyor musun oyun bu ». Paris’in dayanışmacı ve öz evladı bize sanki inanmıyor gibi bakıyor, sonra biraz duruluyor, ama dokunsan ağlayacak. Belli oldu : Vicdanı var ve sol tarafında. Sırtına birkaç kişi dostça dokunuyor. Arkamızdaki yaşlı ve gün görmüş, kimbilir belki 1960’larda bizimle yürümüş hanımlar Tamiller’i alkışlıyorlar. Bu yıl 1 Mayıs’a Tamiller damgalarını vurdular. Evet.
Emekçiler Ocak ve Mart’taki kitlesel dev gösteri ve yürüyüşlerinden sonra bu büyük yürüyüşün (Bütün Fransa’da 300 kadar gösteri ve yürüyüşe bir milyondan fazla kadın ve erkek katıldı) de beklenen sonucu getirmeyeceğinden emin gibi. Kimi zaman gösterideki çoşkunun düşük yoğunluklu olması da bununla ilgili mutlaka. Ve emekçiler, bu işin artık şakaya gelir yanı kalmadı ve artık bundan sonra mutlaka zorlu geçmeye aday uzun sürecek olsa bile genel greve hazırlanmak lazım mesajını verdiler. Patronlarla ve hükümetle apaçık ve karşı karşıya bir hesaplaşmanın kaçınılmaz olduğu birçoğu için iyiden iyiye belirginleşti.
Sendikalar sorumluluklarını üstlenebilecekler mi ? Siyasi partilerden kaçı böylesi uzun soluklu bir mücadeleye hazır ? Emekçilerin bıçak kemiğe dayandı bundan sonrası « toplumsal patlama » mesajını herkes anladı mı ? Göreceğiz.
Aklıma 1 Mayıs 1968 geldi. O günkü gösteri ve yürüyüş çok sakin geçmişti. Gösterinin hemen başında UJCML (Marksist Leninist Komünist Gençlik Birliği) ile CGT (Genel İş Konfederasyonu) güvenlik birimleri arasındaki kavgayı saymazsak. Ve hiç kimse Mayıs 68 rüzgarını duyumsamamıştı bile...
Ve Paris yine aynen böyle bir Paris’ti : Bir parçası « plajda », diğeri eğlencede, bir parçası da gösteri ve yürüyüşte...Ve hava da çok güzeldi. Ama birkaç gün sonra Quartier Latin’de, yani bugün arşınladığımız bulvarlarda, öğrenci hareketi « patladı ». Ve günlerce sürdü...13 Mayıs’ta bütün Fransa yürüdü. 14’ünde ve sonrasında işçi sınıfı fabrikalarda işgal ve grev bayraklarını dalgalandırdı. Fransa bir ayda « çağ değiştirdi ». Dipten gelen dalgalar kimi zaman aniden gün yüzüne çıkıverirler. Saint-Martin Kanalı’nın Bastille Meydanı’nda yeraltına girdikten sonra République Meydanı’nın hemen arkasında aniden gökyüzüyle ilişkiye girmesi gibi. O zaman işte, « Haydi, saati geldi ! » diyerek bugün kıyılarda ve parklarda yayılmış öğrencilerimiz, çocuklarımız ve torunlarımız da doğrulacaklar ve bize katılacaklar. SDF’ler de. Bundan eminim. Saatler güneşe ayarlanıyor çünkü Paris’te. Karanlıklara değil !
3 Mayıs 2009 Pazar
DTP'liler Hatay'da da Açlık Grevine Başladı

Haber: Murat Altunöz
DTP'ye yönelik başlatılan operasyonu protesto etmek için DTP Hatay İl binasında bir araya gelen 50 kişi açlık grevine başladı.
DTP Hatay İl Örgütü 2 günlük açlık grevi başlattı. 50 kişinin katıldığı açlık grevine çeşitli sol örgütler de destek verdi. Parti binasında başlayan açlık grevi ile ilgili bir konuşma yapan DTP Merkez İlçe Başkanı Bülent Aksoy, 29 Mart Yerel seçimlerinden sonra DTP'ye yönelik başlatılan baskıları kınadıklarını ve tutuklanan parti yönetici ile üyelerinin serbest bırakılmasını isteyerek, “kendilerinin de tutuklananlarla aynı suçu işlediklerini ilan ettiklerini” söyledi.
DTP gençleri adına konuşan Necmettin Yılmaz’da, “DTP gençliği olarak var olan baskıları kınadıklarını ve iradelerinin yok sayılamayacağını” söyledi.
DTP'nin başlattığı 2 günlük açlık grevine destek veren ESP'liler adına konuşan Yasemin Çiftçi ise ESP olarak DTP üzerinde var olan baskıların kaldırılmasını belirterek, "Hepimiz Kürdüz, hepimiz DTP'liyiz" dedi.
Siyasi kültür, Ergenekon, “Mustafa Kemal’in Askerleri” ve Sol

Fikret Başkaya
” Can sıkıcı ve rahatsız edici olan husus, rejimin hiçbir zaman tartışma konusu yapılmaması ve esas itibariyle 1920–1938 döneminde oluşturulan siyasi kültürün varlığını ve etkinliğini bugün de sürdürmesidir. Aslında bu durum kişi kültüne, ‘ulu öndere’ tapınmaya dayalı eğitim sisteminin doğal sonucudur. Diplomalı kesimin bilincinin resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından dumura uğratılmasıyla, iğdiş edilmesiyle ilgilidir. Ulu önder tüm soruların cevabını peşinen ve ‘ilelebet’ verdiğine ve gidilecek yolu da gösterdiğine göre, ortada tartışılacak bir şey kalır mıydı?..”
”… Cumhuriyet de bir darbeyle kurulduğuna göre, rejimin darbelerle yol alması neden şaşırtıcı olsun? Başladığı gibi devam etti ama artık yolun sonuna gelmekte olduğumuzu söyleyebiliriz... ”
Türkiye’de geçerli siyasi kültür esas itibariyle 1920–1938 döneminde oluşmuş, rejimin tüm kurumlarına derinlemesine sirayet etmiş, bugün de belirleyici olmaya devam eden ‘tuhaf’ bir kültürdür. Yakın tarihin baştan aşağı tahrif edilip, ihtiyaca göre yeniden ‘inşa edilmiş’ bir versiyonuna, Mustafa Kemal’in putlaştırılmasına, devletin kutsanmasına dayanmıştır. Böylece Eski Rejim kendini yepyeni bir şey olarak sunmayı başarmıştır. “Yenilikçi” Osmanlı bürokratik elitinin devamı olan egemen bürokratik elitin ve hâkim sınıfın diğer unsurlarının [Ticaret ve sanayi burjuvazisi, toprak ağaları] çıkarlarını gerçekleştirmeyi amaçlamıştır. Yeniliği, farklılığı, moderniteyle ilgisi görüntüden ibarettir. Eski’nin yepyeni bir şeymiş gibi sunulabilmesini sağlayan da, ülkenin geçmişinde bir modernite devriminin yaşanmamış olmasıdır. Cumhuriyet aydınlanması denilen de tam bir safsatadır.
Tartışmayı yasaklayan, farklı düşünceyi düşman sayıp lânetleyen, muhalifi şeytanlaştırıp cezalandıran, kişiye tapınmaya dayanan, bir dizi ‘laik kutsallıklar peydahlayan, toplumu ‘adam edilmesi gereken’ bir nesne olarak gören bir rejimin modernite ve aydınlanmayla gerçekten bir ilgisi olabilir miydi?
Eğer bir aydınlanma devrimi yaşanmış olsaydı, Eski Rejimle bir hesaplaşma ve kopuş söz konusu olsaydı, hem topluma böylesine bağnaz bir resmi tarihi ve resmi ideolojiyi dayatmak mümkün olmaz, hem de söz konusu resmi tarih ve resmi ideoloji bu kadar uzun ömürlü olmazdı.
Osmanlı döneminin yeniliklerinin, Cumhuriyet döneminin inkılaplarının asıl misyonu, Eski olanı yeni bir retorik ve kimi yeni kurumlar ve mekanizmalarla marifetiyle yeniymiş gibi sunmaktan ibaretti ki, bu işte başarılı olduklarını teslim etmek gerekir. Herhalde modern tarih çağında kişi kültünün böylesine etkin ve etkinliğin bu kadar uzun ömürlü olduğu bir başka “modern” toplum olup-olmadığını araştırmak ilginç olurdu. Her şeye kâdir bir kurtarıcı, koruyucu, kurucu, eğitici-yetiştirici [mürebbi], yol gösterici, bağışlayıcı, vasi, tek ve şaşmaz, en büyük [Atatürk] ve onun ne dediğini, neyi arzuladığını, neyi istemediğini bilen, onun adına konuşan bir ‘cumhuriyet aydını’, ‘modern ulemâ’ taifesi. İşte ‘Modern Türkiye’ denilen böyle bir şey... [Ebedî] Şef, parti, devlet, millet özdeşliğine veya ‘birliğine’ dayanan bir rejim, modernliğin [çağdaşlığın] timsali sayıldı.
Yönetici elit millet dediğinde de kendini kastediyordu. Bütün bu zaman zarfında halkın ‘işe karıştırılmaması’ kuralı geçerliydi. Halkın politik sürece dahil edilmemesinin gerekçesi de hazırdı:
Halk cahildi, eğitilmesi ve ‘olgunlaşması’ ‘yetiştirilmesi’,‘rüştünü ispat emesi’ gerekiyordu. Onu eğitecek olan [mürebbi] de kendileriydi. Diktatörlük döneminde oluşturulan yapıda kayda değer bir değişiklik söz konusu olmadan 1946’da çok parti sistemine geçiş, gerçek anlamda birçok partili sistem anlamına gelmiyordu. O zamana kadar bütünüyle siyasi sürecin dışına atılmış halk kitleleri, bundan böyle muvazaa partileri veya taşeron devlet partileri ve seçimler aracılığıyla manipüle edilecekti. Aracın rotasını tek parti diktatörlüğü döneminde olduğu gibi yine asıl devlet partisi belirlemeye devam edecekti. Halk henüz mürebbilerin rahle-i tedrisinden geçmemişti, korunmaya ve kollanmaya ihtiyacı vardı. Halk henüz yeterli eğitimi alıp, ‘olgunlaşmadığına’ göre mürteciler, teokrasi yanlıları, kızıl komünistler, kim bilir belki de liberaller onu aldatabilirdi... Aslında bu anlayış ‘modern koloniyalizme ‘ özgüdür ve bugün de geçerli ama artık köprülerin altından hayli su aktığı da bir vakıa... Nasıl İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş Eski Rejimden bir kopuş değil idiyse, diktatörlükten ‘demokrasiye’ geçiş de bir kopuş değildi.
Can sıkıcı ve rahatsız edici olan husus, rejimin hiçbir zaman tartışma konusu yapılmaması ve esas itibariyle 1920–1938 döneminde oluşturulan siyasi kültürün varlığını ve etkinliğini bugün de sürdürmesidir. Aslında bu durum kişi kültüne, ‘ulu öndere’ tapınmaya dayalı eğitim sisteminin doğal sonucudur. Diplomalı kesimin bilincinin resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından dumura uğratılmasıyla, iğdiş edilmesiyle ilgilidir. Ulu önder tüm soruların cevabını peşinen ve ‘ilelebet’ verdiğine ve gidilecek yolu da gösterdiğine göre, ortada tartışılacak bir şey kalır mıydı? Velhasıl mürebbilere ve diplomalı taifeye iz sürmekten başka yapacak bir şey kalmıyordu... Rejimi tartışmaya cesaret edenler rejimin kutsallarına saldıran ‘yıkıcılar’, değilse “düşmanlarımız hesabına çalışan ajanlar” olabilirlerdi ki, Cumhuriyetin ‘sükûn sağlayıcı takrirleri onlara gereken dersi verirdi.
Bu durum son dönemde gündemde olan ve bir süre daha gündemde kalacağa benzeyen Ergenekon Operasyonuyla bir kez daha doğrulandı. Sivil ve militer bürokrasi, akademi ve iş dünyası içindeki darbecilere yönelik operasyona özellikle diplomalı kesimin verdiği tepki, tek parti diktatörlüğü döneminde oluşturulan siyasi kültürün bu kesimin bilincinde ne kadar köklü bir yer edindiğini ortaya koyuyor. Elbette operasyonun mahiyeti hakkında da kafalar karışık ve böyle bir siyasi kültürün geçerli olduğu koşularda bu anlaşılmaz bir şey değil. Türkiye’de darbecilik ve darbeci gelenek rejime ve onun mantığına içkin bir özelliktir. Başka türlü söylersek, TC’de darbeler rejimin ‘olağan halidir’.
Dolayısıyla genel durumdan bir sapma veya istisna değildir. Netice itibariyle Cumhuriyet de bir darbeyle kurulduğuna göre, rejimin darbelerle yol alması neden şaşırtıcı olsun? Başladığı gibi devam etti ama artık yolun sonuna gelmekte olduğumuzu söyleyebiliriz...
Öyleyse Ergenekon operasyonunda ‘yeni olan’ nedir? ‘Yenilik’ bu güne kadar ordu içinde kotarılan darbe girişiminin bu sefer ‘sivil alana’ sıçraması ve bunun engellenememesidir. Vatanın ve milletin tüm işlerinden sorumlu, koruyucu ve kollayıcı ordu bu sefer çalınan minareye kılıf bulmakta başarılı olamadı... Ordu içindeki darbecilerle darbe karşıtları arasındaki görüş ayrılığı ve çatışma, sivil yargının işe müdahale etmesi ve durumdan halkın haberdar olmasıyla sonuçlandı. Velhasıl halk duymaması gerekeni duydu...
Bir kısmı emekli olan, darbede ısrarcı komutan başarılı olursa [ ki bu onun ‘sivil toplum’ dediklerini etkili bir şekilde harekete geçirebilmesine bağlıydı], darbeyi ordu içinde de yapacakları bilindiğinden, darbe karşıtları [aslında darbe karşıtlarıyla darbeciler arasındaki anlaşmazlık bir ilkeden değil, konjonktürün darbeye uygun olmaması tespitinden kaynaklandığı anlaşılıyor...] bu kesimi etkisizleştirmek üzere - operasyonun kapsamını da kendileri belirlemek kaydıyla - sorunu sivil yargıya havale etmek zorunda kaldılar. [Her ne kadar operasyonunun kapsamı hakkında etkin olsalar da, bazı durumlarda ruhları çağıranların onu geri gönderemedikleri de bilinen bir gerçektir.]
Bu tür bir operasyonla fazlasıyla ayağa düşmüş, mafyalaşmış unsurları tasfiye etmek, ordu içindeki ve dışındaki darbecileri etkisizleştirmek, imaj tazelemek, başta ordu olmak üzere ‘devletimizin itibarını’ restore etmenin amaçlandığı anlaşılıyor. Aslında darbeye hedef olan ordu kadrolarının darbe karşıtlığı, onların demokrasi aşkıyla ilgili değildir. Bu durumda yeni olan bir şey de, ilk defa her darbenin gönüllü destekçisi olan sivil bürokrasinin yükseklerine, akademinin ve medyanın, bazı unsurlarına dokunulmuş olmasıdır. Dokunulmazlıkları konusunda sarsılmaz bir inanca sahip olan ve kendilerini ‘müesses nizamın bekçisi’ ve ‘memleketin sahibi’ olarak gören diplomalı seçkinlerin infiali ve şaşkınlığı bu yüzdendir. Oldum olası bu kesimlerin en büyük korkusu ‘cahil halkın’ işe karışmasıdır. Bu yüzden özgürlüklerin, demokrasinin, insan haklarının katıksız düşmanıdırlar. Darbeyle ilgili olduğu gerekçesiyle tutuklananlara yapılan muameleden vazife çıkarmaya çalışıyorlar. Elbette hak ihlallerinin her türlüsüne karşı çıkmak ve usul hukuku kurallarına uyulmasını istemek son derece önemli ve gereklidir.
Tutuklamalar sürecinde yasal gereklere uyulmadığı için ortalığı velveleye verenler, hak ihlâllerinden yakınanlar;
Ergenekon sanıklarına yapılanın yüz katı başkalarına yapıldığında kıllarını hiç kıpırdattıkları oldu mu?
İşkence ve siyasi cinayetlerle ilgili, düşüncelerinden dolayı cezalandırılanlarla ilgili bir defacık sesleri çıktı mı? Çıkar mıydı? Çıkabilir miydi?
Bu ülkede anaokulundan başlayarak tüm okul sisteminde ve askerlikte puta tapmayı esas alan, özgür düşünceye düşman bir eğitim sürecinden geçmiş, düşünme yeteneği körelmiş, yurttaş değil kul bilinci taşıyan, bürokraside, akademide, orduda, medyada, vb. ayrıcalıklı bir pozisyon edinmiş kesimin darbeci, ‘ulusalcı’, Ergenekoncu olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Nitekim bir üniversite rektörünün Ergenekon davasından tutuklanması sonrasında bu durumu Atalarına şikâyet için Anıt Kebire giden cüppeli hocaların “biz Atatürk’ün askerleriyiz” sloganı atmaları, rejimin verdiği eğitimin etkinliğinin kanıtı oyduğu gibi, yarattığı insan tipi hakkında da bir fikir verecek durumdadır...
Bu dünya’da ve sadece burada, Kemalist Cumhuriyette üniversite üyeleri, şikayet için ölmüş bir şahsiyetin mezarına gidebilir ve kendini militarist bir sloganla ifade edebilir... İşte size ‘memleketimin üniversitesinden manzaralar...’ İşte size ‘modern Türkiye’den manzaralar... Bu durum sadece üniversite denilen ama adından başka üniversiteyle ortak yanı olmayan kurumun sefaletini göstermiyor, aynı zamanda Türkiye’deki bilimsel/entelektüel seviyeyi de gösteriyor ve siyasi kültürün sefaleti hakkında da fikir veriyor.
Solun Ergenekonla imtihanı...
” Can sıkıcı ve rahatsız edici olan husus, rejimin hiçbir zaman tartışma konusu yapılmaması ve esas itibariyle 1920–1938 döneminde oluşturulan siyasi kültürün varlığını ve etkinliğini bugün de sürdürmesidir. Aslında bu durum kişi kültüne, ‘ulu öndere’ tapınmaya dayalı eğitim sisteminin doğal sonucudur. Diplomalı kesimin bilincinin resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından dumura uğratılmasıyla, iğdiş edilmesiyle ilgilidir. Ulu önder tüm soruların cevabını peşinen ve ‘ilelebet’ verdiğine ve gidilecek yolu da gösterdiğine göre, ortada tartışılacak bir şey kalır mıydı?..”
”… Cumhuriyet de bir darbeyle kurulduğuna göre, rejimin darbelerle yol alması neden şaşırtıcı olsun? Başladığı gibi devam etti ama artık yolun sonuna gelmekte olduğumuzu söyleyebiliriz... ”
Türkiye’de geçerli siyasi kültür esas itibariyle 1920–1938 döneminde oluşmuş, rejimin tüm kurumlarına derinlemesine sirayet etmiş, bugün de belirleyici olmaya devam eden ‘tuhaf’ bir kültürdür. Yakın tarihin baştan aşağı tahrif edilip, ihtiyaca göre yeniden ‘inşa edilmiş’ bir versiyonuna, Mustafa Kemal’in putlaştırılmasına, devletin kutsanmasına dayanmıştır. Böylece Eski Rejim kendini yepyeni bir şey olarak sunmayı başarmıştır. “Yenilikçi” Osmanlı bürokratik elitinin devamı olan egemen bürokratik elitin ve hâkim sınıfın diğer unsurlarının [Ticaret ve sanayi burjuvazisi, toprak ağaları] çıkarlarını gerçekleştirmeyi amaçlamıştır. Yeniliği, farklılığı, moderniteyle ilgisi görüntüden ibarettir. Eski’nin yepyeni bir şeymiş gibi sunulabilmesini sağlayan da, ülkenin geçmişinde bir modernite devriminin yaşanmamış olmasıdır. Cumhuriyet aydınlanması denilen de tam bir safsatadır.
Tartışmayı yasaklayan, farklı düşünceyi düşman sayıp lânetleyen, muhalifi şeytanlaştırıp cezalandıran, kişiye tapınmaya dayanan, bir dizi ‘laik kutsallıklar peydahlayan, toplumu ‘adam edilmesi gereken’ bir nesne olarak gören bir rejimin modernite ve aydınlanmayla gerçekten bir ilgisi olabilir miydi?
Eğer bir aydınlanma devrimi yaşanmış olsaydı, Eski Rejimle bir hesaplaşma ve kopuş söz konusu olsaydı, hem topluma böylesine bağnaz bir resmi tarihi ve resmi ideolojiyi dayatmak mümkün olmaz, hem de söz konusu resmi tarih ve resmi ideoloji bu kadar uzun ömürlü olmazdı.
Osmanlı döneminin yeniliklerinin, Cumhuriyet döneminin inkılaplarının asıl misyonu, Eski olanı yeni bir retorik ve kimi yeni kurumlar ve mekanizmalarla marifetiyle yeniymiş gibi sunmaktan ibaretti ki, bu işte başarılı olduklarını teslim etmek gerekir. Herhalde modern tarih çağında kişi kültünün böylesine etkin ve etkinliğin bu kadar uzun ömürlü olduğu bir başka “modern” toplum olup-olmadığını araştırmak ilginç olurdu. Her şeye kâdir bir kurtarıcı, koruyucu, kurucu, eğitici-yetiştirici [mürebbi], yol gösterici, bağışlayıcı, vasi, tek ve şaşmaz, en büyük [Atatürk] ve onun ne dediğini, neyi arzuladığını, neyi istemediğini bilen, onun adına konuşan bir ‘cumhuriyet aydını’, ‘modern ulemâ’ taifesi. İşte ‘Modern Türkiye’ denilen böyle bir şey... [Ebedî] Şef, parti, devlet, millet özdeşliğine veya ‘birliğine’ dayanan bir rejim, modernliğin [çağdaşlığın] timsali sayıldı.
Yönetici elit millet dediğinde de kendini kastediyordu. Bütün bu zaman zarfında halkın ‘işe karıştırılmaması’ kuralı geçerliydi. Halkın politik sürece dahil edilmemesinin gerekçesi de hazırdı:
Halk cahildi, eğitilmesi ve ‘olgunlaşması’ ‘yetiştirilmesi’,‘rüştünü ispat emesi’ gerekiyordu. Onu eğitecek olan [mürebbi] de kendileriydi. Diktatörlük döneminde oluşturulan yapıda kayda değer bir değişiklik söz konusu olmadan 1946’da çok parti sistemine geçiş, gerçek anlamda birçok partili sistem anlamına gelmiyordu. O zamana kadar bütünüyle siyasi sürecin dışına atılmış halk kitleleri, bundan böyle muvazaa partileri veya taşeron devlet partileri ve seçimler aracılığıyla manipüle edilecekti. Aracın rotasını tek parti diktatörlüğü döneminde olduğu gibi yine asıl devlet partisi belirlemeye devam edecekti. Halk henüz mürebbilerin rahle-i tedrisinden geçmemişti, korunmaya ve kollanmaya ihtiyacı vardı. Halk henüz yeterli eğitimi alıp, ‘olgunlaşmadığına’ göre mürteciler, teokrasi yanlıları, kızıl komünistler, kim bilir belki de liberaller onu aldatabilirdi... Aslında bu anlayış ‘modern koloniyalizme ‘ özgüdür ve bugün de geçerli ama artık köprülerin altından hayli su aktığı da bir vakıa... Nasıl İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş Eski Rejimden bir kopuş değil idiyse, diktatörlükten ‘demokrasiye’ geçiş de bir kopuş değildi.
Can sıkıcı ve rahatsız edici olan husus, rejimin hiçbir zaman tartışma konusu yapılmaması ve esas itibariyle 1920–1938 döneminde oluşturulan siyasi kültürün varlığını ve etkinliğini bugün de sürdürmesidir. Aslında bu durum kişi kültüne, ‘ulu öndere’ tapınmaya dayalı eğitim sisteminin doğal sonucudur. Diplomalı kesimin bilincinin resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından dumura uğratılmasıyla, iğdiş edilmesiyle ilgilidir. Ulu önder tüm soruların cevabını peşinen ve ‘ilelebet’ verdiğine ve gidilecek yolu da gösterdiğine göre, ortada tartışılacak bir şey kalır mıydı? Velhasıl mürebbilere ve diplomalı taifeye iz sürmekten başka yapacak bir şey kalmıyordu... Rejimi tartışmaya cesaret edenler rejimin kutsallarına saldıran ‘yıkıcılar’, değilse “düşmanlarımız hesabına çalışan ajanlar” olabilirlerdi ki, Cumhuriyetin ‘sükûn sağlayıcı takrirleri onlara gereken dersi verirdi.Bu durum son dönemde gündemde olan ve bir süre daha gündemde kalacağa benzeyen Ergenekon Operasyonuyla bir kez daha doğrulandı. Sivil ve militer bürokrasi, akademi ve iş dünyası içindeki darbecilere yönelik operasyona özellikle diplomalı kesimin verdiği tepki, tek parti diktatörlüğü döneminde oluşturulan siyasi kültürün bu kesimin bilincinde ne kadar köklü bir yer edindiğini ortaya koyuyor. Elbette operasyonun mahiyeti hakkında da kafalar karışık ve böyle bir siyasi kültürün geçerli olduğu koşularda bu anlaşılmaz bir şey değil. Türkiye’de darbecilik ve darbeci gelenek rejime ve onun mantığına içkin bir özelliktir. Başka türlü söylersek, TC’de darbeler rejimin ‘olağan halidir’.
Dolayısıyla genel durumdan bir sapma veya istisna değildir. Netice itibariyle Cumhuriyet de bir darbeyle kurulduğuna göre, rejimin darbelerle yol alması neden şaşırtıcı olsun? Başladığı gibi devam etti ama artık yolun sonuna gelmekte olduğumuzu söyleyebiliriz...
Öyleyse Ergenekon operasyonunda ‘yeni olan’ nedir? ‘Yenilik’ bu güne kadar ordu içinde kotarılan darbe girişiminin bu sefer ‘sivil alana’ sıçraması ve bunun engellenememesidir. Vatanın ve milletin tüm işlerinden sorumlu, koruyucu ve kollayıcı ordu bu sefer çalınan minareye kılıf bulmakta başarılı olamadı... Ordu içindeki darbecilerle darbe karşıtları arasındaki görüş ayrılığı ve çatışma, sivil yargının işe müdahale etmesi ve durumdan halkın haberdar olmasıyla sonuçlandı. Velhasıl halk duymaması gerekeni duydu...
Bir kısmı emekli olan, darbede ısrarcı komutan başarılı olursa [ ki bu onun ‘sivil toplum’ dediklerini etkili bir şekilde harekete geçirebilmesine bağlıydı], darbeyi ordu içinde de yapacakları bilindiğinden, darbe karşıtları [aslında darbe karşıtlarıyla darbeciler arasındaki anlaşmazlık bir ilkeden değil, konjonktürün darbeye uygun olmaması tespitinden kaynaklandığı anlaşılıyor...] bu kesimi etkisizleştirmek üzere - operasyonun kapsamını da kendileri belirlemek kaydıyla - sorunu sivil yargıya havale etmek zorunda kaldılar. [Her ne kadar operasyonunun kapsamı hakkında etkin olsalar da, bazı durumlarda ruhları çağıranların onu geri gönderemedikleri de bilinen bir gerçektir.]
Bu tür bir operasyonla fazlasıyla ayağa düşmüş, mafyalaşmış unsurları tasfiye etmek, ordu içindeki ve dışındaki darbecileri etkisizleştirmek, imaj tazelemek, başta ordu olmak üzere ‘devletimizin itibarını’ restore etmenin amaçlandığı anlaşılıyor. Aslında darbeye hedef olan ordu kadrolarının darbe karşıtlığı, onların demokrasi aşkıyla ilgili değildir. Bu durumda yeni olan bir şey de, ilk defa her darbenin gönüllü destekçisi olan sivil bürokrasinin yükseklerine, akademinin ve medyanın, bazı unsurlarına dokunulmuş olmasıdır. Dokunulmazlıkları konusunda sarsılmaz bir inanca sahip olan ve kendilerini ‘müesses nizamın bekçisi’ ve ‘memleketin sahibi’ olarak gören diplomalı seçkinlerin infiali ve şaşkınlığı bu yüzdendir. Oldum olası bu kesimlerin en büyük korkusu ‘cahil halkın’ işe karışmasıdır. Bu yüzden özgürlüklerin, demokrasinin, insan haklarının katıksız düşmanıdırlar. Darbeyle ilgili olduğu gerekçesiyle tutuklananlara yapılan muameleden vazife çıkarmaya çalışıyorlar. Elbette hak ihlallerinin her türlüsüne karşı çıkmak ve usul hukuku kurallarına uyulmasını istemek son derece önemli ve gereklidir.
Tutuklamalar sürecinde yasal gereklere uyulmadığı için ortalığı velveleye verenler, hak ihlâllerinden yakınanlar;
Ergenekon sanıklarına yapılanın yüz katı başkalarına yapıldığında kıllarını hiç kıpırdattıkları oldu mu?
İşkence ve siyasi cinayetlerle ilgili, düşüncelerinden dolayı cezalandırılanlarla ilgili bir defacık sesleri çıktı mı? Çıkar mıydı? Çıkabilir miydi?
Bu ülkede anaokulundan başlayarak tüm okul sisteminde ve askerlikte puta tapmayı esas alan, özgür düşünceye düşman bir eğitim sürecinden geçmiş, düşünme yeteneği körelmiş, yurttaş değil kul bilinci taşıyan, bürokraside, akademide, orduda, medyada, vb. ayrıcalıklı bir pozisyon edinmiş kesimin darbeci, ‘ulusalcı’, Ergenekoncu olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Nitekim bir üniversite rektörünün Ergenekon davasından tutuklanması sonrasında bu durumu Atalarına şikâyet için Anıt Kebire giden cüppeli hocaların “biz Atatürk’ün askerleriyiz” sloganı atmaları, rejimin verdiği eğitimin etkinliğinin kanıtı oyduğu gibi, yarattığı insan tipi hakkında da bir fikir verecek durumdadır...
Bu dünya’da ve sadece burada, Kemalist Cumhuriyette üniversite üyeleri, şikayet için ölmüş bir şahsiyetin mezarına gidebilir ve kendini militarist bir sloganla ifade edebilir... İşte size ‘memleketimin üniversitesinden manzaralar...’ İşte size ‘modern Türkiye’den manzaralar... Bu durum sadece üniversite denilen ama adından başka üniversiteyle ortak yanı olmayan kurumun sefaletini göstermiyor, aynı zamanda Türkiye’deki bilimsel/entelektüel seviyeyi de gösteriyor ve siyasi kültürün sefaleti hakkında da fikir veriyor.
Solun Ergenekonla imtihanı...
Aldığı eğitim ve rejimin niteliği gereği, kalben veya fiilen, reel veya potansiyel Ulusalcı-Ergenekoncu olanların bu durumuna diyecek bir şey yok. Lâkin solun bu konudaki tavrı problemli. Elbette operasyonun devlet içi bir operasyon olduğunda da kuşku yok ve dosya pisliğin temizlenmesi için mobilize olmuş emekçi halk kitlesinin talebi ve dayatması sonucu açılmış da değil. Sol, problemli bir kavram. Genel olarak sol kavramından, ezilen, sömürülen sınıfların safında olmak ve ezilme ve sömürülmenin olmadığı, eşitlik ve özgürlüğe dayalı sosyalist bir toplum ve dünya için mücadele etmenin anlaşılması gerekir. Türkiye’de sol ile sol olmayan arasındaki sınır silik. Bunun nedeni solun her şeyden önce Kemalizm’den kopamamış, rejimin resmi ideolojisi olan Kemalizm’le hesaplaşamamış, dahası öyle bir kaygı taşımıyor olmasıyla ilgili. [Elbette istisnalar vardır...]
Resmi tarihle, resmi ideolojiyle hesaplaşmayan, resmi tarihin ürettiği yalanlara, efsanelere itibar eden bir sol hareket olabilir mi?
Böyle bir hareket inandırıcı olabilir, kitlelerin güvenini kazanabilir, etkin bir politik faaliyet yürütülebilir mi?
Türkiye’de solun ‘radikal unsurları’ arasında bile Türkiye Cumhuriyeti denilenin ‘gerçek’ bir cumhuriyet olduğuna, üstelik anti-emperyalist bir ulusal kurtuluş savaşı sonucu kurulduğuna inanların sayısı az değildir. Türkiye’de 1923 de adı Cumhuriyet olarak değiştirilen rejim, padişahın sahneden çekilmesi dışında bir farklılık ve orijinallik içermiyordu. Kaldı ki, zaten rejim o tarihte şeklen anayasal bir monarşiydi ve padişahın sadece sembolik bir varlığı söz konusuydu.
Kemalizm’le aradaki sınırın kalın çizgiyle ayrılmadığı koşullarda ve köklü bir anti-militarist bilinç yokluğunda solun darbeler karşısında tutarlı bir tavır ortaya koyması elbette mümkün olamazdı ve olmadı. Mesela 27 Mayıs darbesini ‘ilerici’ sayıyor...
Bu dünyada ilerici bir darbe olabilir mi? Böyle bir şeyi düşünmek bile Elif-Ba da kırk hata değil midir? Nitekim son dönemde solun bir kesiminin ‘ulusalcılığa’ meyletmesi ve darbecilerin safına savrulması söylediğimizi doğruluyor.
Solda olmak şurada dursun, solun karşısındaki ulusalcılar dışındaki ‘radikal solun’ da [istisnalar hariç ve genel bir çerçevede] Ergenekon Operasyonu konusunda sola yakışır bir tavır sergilediğini söylemek mümkün değil.
Oysa bu durum rejimi teşhir etmek için bir fırsata dönüştürülebilir, rejimle ilgili bir netleşme sağlanılabilirdi. Bu işe girişmemek için her biri kendince bir ‘gerekçe’ bulmuş görünüyor. Kimileri operasyonun gerisinde AKP’nin olduğunu düşündüğü için yapması gerekeni yapmıyor. Eğer AKP’nin de diğer düzen partileri gibi bir taşeron devlet partisi olduğunu bilselerdi, bu tür gerekçeler üretmek durumda kalmazlardı. Bunun için de asıl iktidar ile görünen iktidar arasındaki ayrımın farkında olmaları gerekirdi. Kimileri sorunun üzerine gitmenin AKP’yi güçlendireceğini düşünüyor.
Başkaları operasyonun sonuna kadar gitmeyeceğini, diğerleri operasyonun asıl yapılması yerde yapılmadığını söylüyor. Kimi sol entellektüel de ‘demokrasi ve sol adına’ darbecilerden bir kısmını desteklemeye kadar işi ileri götürüyor. Operasyonun gerisinde ABD’nin olduğunu düşündükleri için uzak duranlar da var...
Elbette operasyonun arkasında emperyalistler de olabilir ama bu sorunun üzerine gerektiği gibi gitmememin ve gereğini yapmamanın bir mazereti olabilir mi?
Sizin kendi ilkelerinizin gereğini yapmak diye bir derdiniz yok mu?
Bu gerekçelerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yok ve anyayı Konyayla karıştırmakla ilgili...
Eğer öyleyse bütün bu uyduruk gerekçelerin gerisinde ne var?
Belli ki, solun rejimin niteliğini anlamakla ilgili bir derdi ve kaygısı yok ve o konuda ‘bilinç’ zafiyeti var...
Rejimin niteliğini tartışmayı hiçbir zaman dert etmemiş sol hareketin bileşenlerinin bu operasyonla ilgili sağlıklı bir duruş ortaya koymaları düşünülebilir miydi?
Solun bu sorun karşısındaki tavrındaki tutarsızlık onun demokrasi ve özgürlükler konusundaki yetersizliğiyle de ilgili. Bizdeki sol, resmi ideoloji olan Kemalizm’den ve onun yakın akrabası olan Stalinizmden kopamamış olmaktan ötürü, demokrasiyi ve özgürlükleri hiçbir zaman önemsemedi.
Bizzat kendi içinde demokrasiyi işletemeyen, kendi içinde eşitlikçi-demokratik işleyişi gerçekleştiremeyen, özgürlüklerin kıskanç savunucusu olmayan bir sol nasıl bir soldur?
Bırakın demokrasiyi kıskançlıkla savunmayı, demokrasiyi ‘burjuva demokrasisi’ sayıp lânetliyor...
Egemen sınıfların asla demokrasi diye bir sorunu olamayacağını, egemenliklerini ancak demokrasi ve özgürlük yokluğunda sürdürebileceklerini düşünemiyor.
Aslında burjuva demokrasisi diye bir şey yok. İşçi sınıfının ve ezilen halkların mücadelesi sonucu burjuva düzeninde kazanılmış sınırlı mevziler var. Burjuvaların demokrasiyle ilgisi, sömürme ve egemen olmayla sınırlıdır. Egemenler için demokrasi sadece bir retoriktir ve bir ideolojik manipülasyon aracıdır...
Özgürlükler ve demokrasiyse ezilen ve sömürülen sınıflara gereklidir ve ancak onların mücadelesiyle ete-kemiğe bürünebilir, içi doldurulabilir. Velhasıl Ergenekonla rejimin ayıbı ‘dışa vurmuştu’ solun bu ayıbı büyütmek, oradan giderek de Kemalist rejimi teşhir etmek gibi bir misyonu olmalıydı ama misyonunun gereğini yapmakta sınıfta kaldı...
Resmi tarihle, resmi ideolojiyle hesaplaşmayan, resmi tarihin ürettiği yalanlara, efsanelere itibar eden bir sol hareket olabilir mi?
Böyle bir hareket inandırıcı olabilir, kitlelerin güvenini kazanabilir, etkin bir politik faaliyet yürütülebilir mi?
Türkiye’de solun ‘radikal unsurları’ arasında bile Türkiye Cumhuriyeti denilenin ‘gerçek’ bir cumhuriyet olduğuna, üstelik anti-emperyalist bir ulusal kurtuluş savaşı sonucu kurulduğuna inanların sayısı az değildir. Türkiye’de 1923 de adı Cumhuriyet olarak değiştirilen rejim, padişahın sahneden çekilmesi dışında bir farklılık ve orijinallik içermiyordu. Kaldı ki, zaten rejim o tarihte şeklen anayasal bir monarşiydi ve padişahın sadece sembolik bir varlığı söz konusuydu.
Kemalizm’le aradaki sınırın kalın çizgiyle ayrılmadığı koşullarda ve köklü bir anti-militarist bilinç yokluğunda solun darbeler karşısında tutarlı bir tavır ortaya koyması elbette mümkün olamazdı ve olmadı. Mesela 27 Mayıs darbesini ‘ilerici’ sayıyor...
Bu dünyada ilerici bir darbe olabilir mi? Böyle bir şeyi düşünmek bile Elif-Ba da kırk hata değil midir? Nitekim son dönemde solun bir kesiminin ‘ulusalcılığa’ meyletmesi ve darbecilerin safına savrulması söylediğimizi doğruluyor.
Solda olmak şurada dursun, solun karşısındaki ulusalcılar dışındaki ‘radikal solun’ da [istisnalar hariç ve genel bir çerçevede] Ergenekon Operasyonu konusunda sola yakışır bir tavır sergilediğini söylemek mümkün değil.
Oysa bu durum rejimi teşhir etmek için bir fırsata dönüştürülebilir, rejimle ilgili bir netleşme sağlanılabilirdi. Bu işe girişmemek için her biri kendince bir ‘gerekçe’ bulmuş görünüyor. Kimileri operasyonun gerisinde AKP’nin olduğunu düşündüğü için yapması gerekeni yapmıyor. Eğer AKP’nin de diğer düzen partileri gibi bir taşeron devlet partisi olduğunu bilselerdi, bu tür gerekçeler üretmek durumda kalmazlardı. Bunun için de asıl iktidar ile görünen iktidar arasındaki ayrımın farkında olmaları gerekirdi. Kimileri sorunun üzerine gitmenin AKP’yi güçlendireceğini düşünüyor.
Başkaları operasyonun sonuna kadar gitmeyeceğini, diğerleri operasyonun asıl yapılması yerde yapılmadığını söylüyor. Kimi sol entellektüel de ‘demokrasi ve sol adına’ darbecilerden bir kısmını desteklemeye kadar işi ileri götürüyor. Operasyonun gerisinde ABD’nin olduğunu düşündükleri için uzak duranlar da var...
Elbette operasyonun arkasında emperyalistler de olabilir ama bu sorunun üzerine gerektiği gibi gitmememin ve gereğini yapmamanın bir mazereti olabilir mi?
Sizin kendi ilkelerinizin gereğini yapmak diye bir derdiniz yok mu?
Bu gerekçelerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yok ve anyayı Konyayla karıştırmakla ilgili...
Eğer öyleyse bütün bu uyduruk gerekçelerin gerisinde ne var?
Belli ki, solun rejimin niteliğini anlamakla ilgili bir derdi ve kaygısı yok ve o konuda ‘bilinç’ zafiyeti var...
Rejimin niteliğini tartışmayı hiçbir zaman dert etmemiş sol hareketin bileşenlerinin bu operasyonla ilgili sağlıklı bir duruş ortaya koymaları düşünülebilir miydi?
Solun bu sorun karşısındaki tavrındaki tutarsızlık onun demokrasi ve özgürlükler konusundaki yetersizliğiyle de ilgili. Bizdeki sol, resmi ideoloji olan Kemalizm’den ve onun yakın akrabası olan Stalinizmden kopamamış olmaktan ötürü, demokrasiyi ve özgürlükleri hiçbir zaman önemsemedi.
Bizzat kendi içinde demokrasiyi işletemeyen, kendi içinde eşitlikçi-demokratik işleyişi gerçekleştiremeyen, özgürlüklerin kıskanç savunucusu olmayan bir sol nasıl bir soldur?
Bırakın demokrasiyi kıskançlıkla savunmayı, demokrasiyi ‘burjuva demokrasisi’ sayıp lânetliyor...
Egemen sınıfların asla demokrasi diye bir sorunu olamayacağını, egemenliklerini ancak demokrasi ve özgürlük yokluğunda sürdürebileceklerini düşünemiyor.
Aslında burjuva demokrasisi diye bir şey yok. İşçi sınıfının ve ezilen halkların mücadelesi sonucu burjuva düzeninde kazanılmış sınırlı mevziler var. Burjuvaların demokrasiyle ilgisi, sömürme ve egemen olmayla sınırlıdır. Egemenler için demokrasi sadece bir retoriktir ve bir ideolojik manipülasyon aracıdır...
Özgürlükler ve demokrasiyse ezilen ve sömürülen sınıflara gereklidir ve ancak onların mücadelesiyle ete-kemiğe bürünebilir, içi doldurulabilir. Velhasıl Ergenekonla rejimin ayıbı ‘dışa vurmuştu’ solun bu ayıbı büyütmek, oradan giderek de Kemalist rejimi teşhir etmek gibi bir misyonu olmalıydı ama misyonunun gereğini yapmakta sınıfta kaldı...
2 Mayıs 2009 Cumartesi
ZENGİNLİK, FAKİRLİK ÜSTÜNE

Dr. İsmet Turanlı, Antalya
dr_ismetturanli@mynet.com
Para,pul ve mülk gibi maddi zenginlik yerine YUNUS EMRE’ye göre bu dünyanın oyalanma gereği olduğunu kabullenenler için hakiki zenginliğin ,bana görede ,RUH ZENGİNLİĞİ’ olması gerektiğidir.
MAL DA YALAN, MÜLK DE YALAN / GEL BİRAZ DA SEN OYALAN.
Ruh zenginliğini oluşturan nesnelerden biri de MÜZİK’tir.
MÜZİK RUHUN GIDASIDIR derler Almanlar.
Dün akşam AKM de Felix MENDELSSOHN Bartholdy’nin Keman Konçertosunu Ukrayna’lı Anastasia CHEBOTAREVA’nın(onuda Yehudi MENUHİN keşfetmiş)icrasını hayranlıkla dinlerken unutulmaz bir müzik ziyafeti yaşadım.
Müzik ile iştigal mutlak surette fıtri bir yetenek,Allah vergisi, olduğu gibi ondan ruhu besletmekte ,onu algılamakta bir yetenekdir.İnsanlar doğuştan müziği sever,heyecanlanır,zevk duyar,keyflenir ve neticede ruhen zenginleşir.Benim nazarımda bu estetik zerafetten mahrum olanlar FUKARA-Yİ SABİRİN (Avuç açmayan yoksullar) dır
Atatürk diyor ki:Efendiler!Mebus olabilirsiniz,vekil olabilirsiniz,hatta Cumhurreisi olabilirsiniz fakat san’atkar olamazsınız.’’.
Bizim başbakan diyordu ki ‚’Kişi başına senelik ortalama gelir 10 bin dolara ulaşınca refaha kavuşuruz’’.Şimdi güya on bin doları aştık fakat fukaralığımız bitmedi.refah aslan ağzında.Senelik gelirleri 40 bin doların üstünde,dünyanın en zengin milletine mensup öyle çok İsviçreli tanıdım ki fukara haleti ruhiyesi içinde idiler.
Ben seneler öncesi KARAJAN’ın keşfettiği ANNE SOPHİA MUTTER’in BEETHOVEN’in keman konçertosunu dinlerken ağzım açık kalmıştı.Bu keman denen enstrümandan bu denli güzel sesler nasıl çıkıyor diye hayret etmiştim.Dün akşam ise Anastasia CHEBOTAREVA’nın kemanı bir çocuk oyuncağı gibi kullanışını ağzım açık dinledim.5 yaşında ki torunumun eline sazımı verdiğimde onu oyuncak gibi kullanışı gibi keman çalıyordu bu virtüöz genç kadın.Bu üstün kabiliyetteki icracı, keman ile oyuncakla oynar gibi,ne şahane sesler çıkarıyordu.Onu büyük bir enthüsiazmla dinlebilmemde benim bir yeteneğim diye düşündüm ve mesut oldum.Fakir ruhlu insanlar kendilerini hangi vasıta ile mesut edebildiklerini bir an için sorguladım.
MENDELSSOHN bir asır önce Düsseldorf’ta yaşamış,yahudi kökenli bir bestekar.Sonra Leipzig’te Konzer direktörü olmuş.Hatırımda kalan en enteresan anekdotu da bir kasap dükkanında BACH’ın oratoryasının Partitürlerini bulmuş olmasıdır.Dünyanın en meşhurlarının yaşam hikayelerini roman halinde yayınlayan Amerikalı IRVİNG STONE ‚un Mendelssohn romanından öğrenmiştim.O Van GOGH,Freud,,Darwin,Shakespeare,Michelangello’nun ve daha 10 dan fazla meşhur şahsiyetin hayat hikayesini ,,romanlarında dile getirmiştir.
Beethoven’in,Tschaikowsky’in keman konçertoları gibi Mendelssohne’un ki de müzik dünyasının şahaserlerindendir.Onu hocam Prof.Behçet Erduranın,kızına hediye ettiği STRDİVARI’nin kemanı ile,Ayla ERDURAN’dan, 50 sene önce dinlemiştim.Fakat dün akşam dinlediğim sesler bir felaket güzellikde idi.CD sini bulursanız ,alıp dinleyin.Ruhunuzu zenginleştirirsiniz.
İNSAN OLAN

Cirik Haci / FEZALİ
Cirik.Haci@gmx.de
Gür sesin korkusuz yüreğin kaldı
İnsan olan canlarda yaşar dostum
Haberini altmış sekiz kuşak aldı
İnsan olan canlarda yaşar dostum
Duruşun dik candan ona hayranım
Haykıran nefesin daha duyarım
Yeniden doğuşun gelir baharım
İnsan olan canlarda yaşar dostum
Uzun saç, saz elinde resimlendinHaksız sistemde ona biledin, kin
Çağrınla uyandı yolunda, yüz bin
İsan olan canlarda yaşar dostum
Kararlı cesaret fasizm üstüne
Oturmadın haksızların postuna
Üretenler hasrettir gerçek dostuna
İnsan olan canlarda yaşar dostum
Örnek oldun senden sonra bizlere
Yumruk oldun gerici yobazlara
Dağların feryadı ova düzlere
İnsan oaln canlarda yaşar dostum
Fezalim, İhsani, haciden bir can
Yolumuz eşitlik yürüyor kervan
Özümüz yaşıyor, dönüyor dervan
İnsan olan canlarda yaşar dostum
1 Mayıs 2009 Cuma
LİBERALİZM ve MARKSİZM

Yener Orkunoğlu
y.orkunoglu@fbi.h-da.de
‘Ekonomi politik emekten yola çıkar, ama emeğe bir şey vermez. Her şeyi özel mülkiyete verir.’ Marx
Mehmet ve Ahmet Altan kardeşler, son zamanlarda liberalizmin ve Marksizm’in uzlaştırılması gerektiğini ileri sürüyorlar ve ve uzlaştırılabileceğini söylüyorlar.
Altan kardeşlerin bu çabası haklı olarak iki soruyu gündeme getiriyor: Liberalizm ve Marksizm birbiri ile uzlaştırılabilir mi? Altan kardeşleri böylesi bir çabaya iten nedenler nedir?
İlk soruyla başlayalım. Liberalizm ve Marksizm birbiriyle uzlaştırılabilir mi?
Gerek Liberalizm gerekse Marksizm, kapitalizm ile birlikte ortaya çıktılar. Bir başka deyişle her ikisi de kapitalizmin çocuğu olarak dünyaya geldiler. Yani liberalizmin ve Marksizm’in ortak bir yanı var: Her ikisi de kapitalizmin ürünüdür. Ama kapitalizm iki temel sınıfa ayrılmış bir toplum. Bir tarafta üretim araçlarına sahip olan burjuvazi, öteki tarafta üretim araçlarından mahrum olan kol ve kafa emekçileri. Dolayısıyla liberalizm ve Marksizm arasında temel bir fark var: Liberalizm, burjuvazinin çıkarlarını temsil eder. Marksizm üretim araçlarından yoksun olan ve kol veya kafa emeği ile çalışan sınıfın (proleteryanın) çıkarlarını savunur. Bir başka türlü ifade edersek: Liberalizm, burjuvazinin çıkarlarını ve niyetini ifade eder. Marksizm, işçi sınıfının acılarını ve ümitlerini dillendirir. Liberalizm, bireyin (yurttaşın) düşüncesi olarak doğdu. Liberalizm, yurttaş adı altında, üretim araçlarına sahip olan kapitalisti anlar.
Burjuvazinin temel amacı, sermaye biriktirmek ve karını artırmaktır. Sermaye ve kar, özel çıkarın genel çıkara karşı cisimlenmiş biçimlenmesidir.
Liberalizm konusunda geçmiş yüzyıllarda çok önemli saptamlar yapıldı.
Liberalizmin iktisadi doktirini olan Ekonomi Politik bilimi için şöyle diyor Marx: ‘Ekonomi politik emekten yola çıkar, ama emeğe bir şey vermez. Her şeyi özel mülkiyete verir.’
Marx’a göre liberalizmin iktisadi görüşü burjuva toplumunun sonsuzluğundan hareket eder: ‘İktisatçılar, burjuva üretim ilişkilerini, işbölümünü, krediyi, parayı vb. sabit, değişmez, ölümsüz kategoriler olarak ele alırlar. [...] İktisatçılar, üretimin yukarıda sözü edilen ilişkiler içinde nasıl yapıldığını açıklar, ama bizzat bu ilişkilerin nasıl üretildiklerini, yani onları doğuran tarihsel devinimi açıklamazlar.’
Louis Blanc ise şöyle diyordu: ’Liberalizmin benimsediği iktisadi doktrinlerin özü: dağıtımı düşünmeden mal üstüne mal yığmaktı. Devlet endüstriye karışmayacaktı. Kalbi yoktu bu doktrinlerin. Güçlüyü koruyor, zayıfı tesadüfen kaprisine bırakıyordu.’
Rosa Lüxemburg, (ki o ne yazık ki Marx’ı bir ekonomist olrak görüyordu. Marx’ın aynı zamanda bir filozof olduğunu yeterince dikkate almamıştı) Ekonomi Politik bilimi konusunda şunu dile getirmişti. ‘Marksizm, Ekonomi Politik’in çocuğu olarak doğdu. Çocuk (Marksizm) doğduktan sonra, ana (Ekonomi Politik) öldü.’
Rosa’nın sözlerini şöyle anlamak gerekir: Ekonomi Politik bilimi, kapitalizmi tümüyle analiz etmekten yoksundur. Klasik İktisat kapitalizmde ekonomik krizlerin olabileceğini öngörmüyordu. Marx, ekonomik krizleri ön görmekle kalmadı, aynı zamanda, krizlerin nedenlerini ve sonuçları açıkladı ve kapitalizmi aşan bir toplumun nasıl olması gerektiğini ana hatlarıyla ortaya koydu.
İngiliz tarihçisi Eric Hobsbawm tarihten koparılmış, ekonomi politik konusunda şunları söylemektedir: ’Tarihten koparılan dümensiz bir gemi gibidir ve tarihsiz iktisatçılar da geminin rotasının ne olması konusunda fazla düşünce üretemezler.’
Son dönemlerdeki yazarlar ise Neoliberalizmi tanımlıyorlar: Neoliberalizm, Roberg. W. McChesney’in deyişiyle, Ekonomi Politiğin çağımızdaki paradigmasıdır.
Noam Chomsky’nin ‘Profit over People’ adlı kitaba önsöz yazan Roberg. W. McChesney Neo-Liberalizm konusunda şunları yazıyor:
‘Otuzlu yıllarda Faşizm, ‘maskesi olmayan kapitalizm’ olarak adlandırıldı, yani, demokratik hak ve örgütlenmelerden yoksun olan saf kapitalizm. Bu tanımın çok basit bir tanım olduğunu biliyoruz, fakat bu tanım Neo-liberalizm için geçerli bir tanımdır. Neo-Liberalizm gerçekte ‘maskesiz bir kapitalizmdir’, tekellerin güçlü ve saldırgan olduğu, örgütlü bir direnişle karşılaşmadığı bir dönemi temsil eder.
Politik koşulların kendileri için elverişli olduğu bir durumdan faydalanan tekeller, tüm cephelerde kendi etki alanlarını genişletmektedir. Öyle ki demokratik ve diğer muhalif güçlerin yaşaması olanaksız hale gelirken, tekeller kendilerini daha emniyetli durumu getirmektedirler.
Tam da güçlerin böylesi bastırılması olayında görüldüğü gibi, Neo-liberalizm yalnızca ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda politik ve kültürel bir sistem olarak hareket etmektedir. Burada faşizm ile olan farkı çok açık bir şekilde göze çarpmaktadır. Faşizm, ırkcı ve milliyetçidir, iyi örgütlenmiş sosyal hareketlerden nefret ettiği gibi biçimsel demokrasiden de nefret eder. Buna karşılık Neo-Liberalizm, en iyi biçimsel bir parlamenter demokraside işler, böylesi bir demokrasi de, halkın karar sürecine katılmasını sistemli olarak dışlamaktadır.’
Liberal ve neo düşünürler, liberalizm hala yaşarken, Marksizm’in öldüğünü ileri sürdüler ve sürüyorlar. Oysa Marksist teori iki temel üzerine yükseldi. Birincisi. Kapitalizmin genel işleyiş yasalarının açığa çıkarılması; İkincisi, 19 yüzyılda kapitalizmin aldığı temel biçim olan fabrika ve sanayinin durumunun incelenmesi.
Kimileri bu nedenle Marks’ın 19. Yüzyılın bir düşünürü olduğunu, onun düşüncelerinin 21. Yüzyılda geçerli olamayacağını ileri sürüyorlar. Oysa küreselleşme üzerine tartışmalar, Marksizm’in ne kadar güncel olduğunu ortaya koydu. Marksizmin en temel özelliklerinden birisi, kapitalizmin genel yasalarını kavramış olmasıdır. Bu nedenle kapitalizm yaşadıkça, Marksist teori de güncelliğini koruyacaktır.
Sartre, Marksizm konusunda şöyle diyordu: ‘Marksizm çağımızın aşılamaz felsefesidir.’ Burada çağ ile kastedilen galiba 20. yüzyıldır. Bence Sartenin söylediğinde şöyle bir değişiklik yapmak doğru olur: ‘Marksizm kapitalist çağın aşılamaz felsefesidir.’
Fabrika üretimini temel aldığından Marksizmin 19. Yüzyılın düşüncesi olduğu konusundaki liberal iddialara gelince, Marx, teorisinin veya teorisinin bazı unsurlarının kapitalizmin aldığı biçimlere göre değişebileciğini kendisi öngörmüştür. Grundrisse’de bunu açıklar. Konumuz bu değil. Ama bu konunun tartışılması büyük önem arzetmektedir. Burada şunu belirtmekle yetinelim: Marksizmi ‘yenileme’ ve ‘revize’ etme çabaları, genel olarak Marksizm’den sapmaya ve Marksizm’i tahrif etmeye götürmüştür. Gerekli olan, Marksizm’i yenilemek değil, sürekli geliştirmektir.
Liberalizm ve Marksizm arasındaki temel ayrılıkların bazıları şöyle ifade edilebilir:
Liberalizm, gerek ekeonomik alanda gerekse politik alandaki sorunlara bireyin, yani kapitalistin perspektifinden bakar. Liberalizme göre, ‘hür teşebbüs’ bütün ekonomik faaliyetin kaynağıdır. Marksizm, liberalizmin bireysel ideolojisinin karşısına toplumsal bir bakış açısını çıkarır.
Liberalizme göre, toplumsal yaşamın dayandığı temel ilke ve ulaşmak istediği hedef, ‘hür teşebbüs’ ve bireyin özgürlüğüdür. Marksizm’e göre, insanlar hür teşebbüs için veya hürriyet için bir araya gelmez. Toplumun dayandığı önemli ilke üretimdir.
Liberalizm, birey-toplum çelişkisinden hareket eder. Bireyin çıkarını toplumun üstünde görür. Marksizm, insanın toplumsal bir varlık olduğu gerçeğinden hareket eder. Birey ile toplumun çıkarlarının biribiriyle uyumlu olabilecği bir toplumun mümkün olduğunu ileri sürer.
Liberalizm, toplumsal zenginliğe küçük bir azınlık tarafından elkonulmasını savunur.
Marksizm, küçük bir azınlığın toplumsal zenginliğe el koymasına itiraz eder. Çoğunluğun zenginlikten yararlanmasını mümkün kılan bir toplumsal düzeni savunur.
Liberalizm, üretimi özel mülkiyete göre düzenler. Marksizm, özel mülkiyeti üretime göre düzenlemeyi savunur. Özel mülkiyetin aşılmasının, toplumun ihtiyaçlarına göre üretimin yapılmasını mümkün kılacağını savunuır.
Liberalizm, ekonomik ve politik alanı birbirinden ayırırlar. Parlamenter demokrasi ve faşizm politik açıdan birbirlerine zıt olmalarına rağmen, ekonomik açıdan burjuvaziye hizmet eder. Çünkü servet üretimi ve sermeye birikimi, hem Parlamenter demokrasi ve hem faşizmde varlığını sürdürür.
Burjuvazinin çıkarlarını ifade eden liberalizm, kapitalizmin sonsuza kadar sürecek bir sistem olduğunu ileri sürerken, Marksizm, kapitalizmin de tarihsel bir sistem olarak geçici olduğunu, yerini daha insancıl ve dayanışmacı bir topluma bırakması gerektiğini savunur.
Liberalizm, barış ve özgürlükten bahseder, sınıf mücadelesi gibi sözlerden uzak durur.
Dolayısıyla, liberalizm ile Marksizm’i uzlaştırmaya çalışan, tüm ‘üçüncü yol’ arama çabaları başarısızlığa mahkumdur. Mao Zedung’un liberaller konusuında ilginç bir görüşü vardı. Şöyle diyordu. ‘Bazı insanlar biraz Marksizm’den biraz da liberalizmden etkilenmişlerdir. Bunlar Marksizm’den bahsederler, ama liberal gibi davranırlar. Başkalarına karşı Marksist görünmeye çalışırlar, ama gerçekte liberaldirler.’
Şimdi geliyoruz ikinci soruya, yani Altan kardeşleri liberalizm ile Marksizm’i uzlaştırma çabasının nedenlerine.
Altan kardeşlerin, liberalizm ve Marksizm’i uzlaştırma çabalarının toplumsal ve öznel olmak üzere iki nedeni olduğu kanısındayım. Birinci neden, Altan kardeşlerin , liberalizm veya Marksizm konusundaki yüzeysel bilgileridir. Aksi takdirde , amaç, araç ve yöntem bakımından birbirine zıt olan iki görüşü uzlaştırma girişimi gibi umutsuz bir çabaya girişmezlerdi. İkinci neden, Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal zemindir. 12 eylül sonrası dönem, sosyalist hareketin ve işçi sınıfı hareketinin, sendikaların vb. siyasal ve ögütsel gücünü kaybettiği bir dönem. Kısacası Marksizm’in güçten düştüğü/düşürüldüğü bir dönem. Böylesi dönemlerde liberalizmi ve Marksizm’i uzlaştırmaya çalışan eğilimler de güç kazanır.
Günümüzde teorik açıdan Marksizm’in bir rönesans yaşadığı liberalizmin de yerlerde süründüğü bir dönemden geçiyoruz. Sürünen liberalizmle, ayağa kalkan Marksizm’i uzlaştımaya çalışma girişimleri niyetlerden bağımsız olarak şu sonuca götürür. Liberalizme destek, Marksizm’e köstek olmak.
Avrupa’da çeşitli basın organları, Marksizm’in bir rönesans dönemi yaşadığını vurguluyorlar. Marksizm’in bir rönesans yaşaması, otomatik olarak Marksizm’in siyasal ve otomatik bakımdan bir güç olacağı sonucunu doğurmaz. Marksist özneler ve Marksizm’e eğilim duyan örgütler sayesinde Marksizm siyasal alanda güç kazanabilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
