12 Ağustos 2009 Çarşamba

Ergenekon generalleri Schiller’in WALLENSTEİN’i mi?


Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Mehmet Akif ERSOY der ki ; ’Tarihten ders alınsa idi tekerrür mü ederdi?”

Büyük Alman yazarı SCHİLLER 30 sene harplerine anımsayarak WALLENSTEİN adlı en üst generalin , zamanın kralına kırgınlığının öcünü almak için , kralı devirme planları yaptığını dile getiren meşhur DRAMA eserini 200 sene önce yazmıştır.. Düşman İsveç devleti ile münasebete geçen general, kendisine bağlı olduğunu zannettiği ikinci derecedeki generalin kralı durumdan haberdar ettiğinden bihaber. Planını fiiliyata geçirmekteki kararsızlığı, gecikmesi, taktik hatası neticesi , krala sadakatsizliği yok edilmesine sebep olur. Bu tarzda iktidarı ele geçiren tarihte , bizim tarihimizde çok misalleri vardır. Enver paşa, Gürsel, Kenan Evren paşalar gibi. Başarıya ulaşamıyanların ise trajik sonları olmuştur. Şimdi Ergenekon paşalarıda aynı akıbete uğramak üzereler. Özkök paşa sayesinde.

Başbakan Erdoğan Baykal’a ve Bahçeli’ye EMPATİ duymalıdır.

AK partinin her müsbet icraatı, başbakanın her konuşmasında vurguladığı hizmetler, CHP nin ve MHP nin oy kaybına uğrattığı aşikar. Bu sebepledir ki , her ikiside , demokratik memleketlerde olduğu gibi muhalefet yapacaklarına, sinirlerine hakim olamıyorlar, hakaret etmekten dahi sakınmıyorlar. Psikolojik yönden durumlarını izah edecek olursak, oy kaybını önlemek için daha makul hareket edipte millet nazarında sempati kazanacaklarını düşünemiyor, düşmanca tavırlarını dahada artırıyorlar. Erdoğan onları oy kaybettirmeğe mahal söylemlerde bulunarak, müsbet icraatlarla negatif, saldırgan, inkarcı beyanlara şartlandırmış oluyor. Böylece politik gerilim yurtta gittikçe artıyor. Bana göre Erdoğan’ın MEVLANA’yı tetkik edip ,hasımlarına karşı EMPATİ duygularını geliştirip, onlara karşı sinirlenip, haşin cevaplar yetiştirmek yerine , ılımlı davranıp, GÜL atmayı denemelidir. Hem millet nazarında daha çok sempati kazanır. Hemde muhataplarını daha salim düşünmeğe sevkedebilir. Yoksa bu gerilim gittikçe artar. Bu iç olitikada KISIRDÖNGÜ yaratır. Ergenekon paşalarını, Wallenstein’lara heveslendirmiş olur ki bu vatana yazık olur.

MEVLANA bir fahişeyi nezdine kabul edince , taraftarlarından infial görür. Onlara cevabı şöyle olur:

”Şayet ben fahişelere bu hamiyeti göstermesem, eşlerinizi saldırgan erkeklerin tacizinden kurtaramam. Bunlar bir nevi sosyal hizmet veriyorlar. Fahişeliğe katlanıyorlar.Takdir etmeniz gerekir.’’

Demek ki mühim olan karşıtınıza mukni sözler etmeği bilmektir. Sinirlenip ayni seviyede cevap yetiştirmek kolaydır. Zor olan infial göstermeden, daha mulayim laflar edebilmektir.

10.o8.09 Viyana.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Gazeteci Murat Altunöz'e Polis Tehdidi



Haber: Dicle Haber Ajansı (Diha).

HATAY (DİHA) - Antakya merkeze bağlı Karlısu Beldesi civarında çıkan çatışmada yaşamını yitiren Yusuf Tiryakioğlu'nun cenazesi toprağa verilmek üzere memleketi Ordu'ya gönderildi. Haberi takip eden Hatay muhabirimiz Murat Altunöz ise bir sivil polis memuru tarafından tehdit edildi.

Edinilen bilgilere göre, Antakya'nın merkeze bağlı Karlısu Beldesi yakınlarındaki askeri radar mıntıkasında devriye gezen askerler ile HPG'liler arasında çatışma çıktı. Çıkan çatışma sonucunda Yusuf Tiryakioğlu adlı asker hayatını kaybederken , Cüneyt Sevinçkan adlı asker ise yaralandı. Yaralanan asker Antakya Devlet Hastanesi'ne kaldırıldığı öğrenilirken, bölgede geniş çaplı bir operasyon başlatıldı. Antakya Devlet Hastanesinde morgundan alınan asker cenazesi daha sonra Hatay il Jandarma Komutanlığına götürüldü. Orada düzenlenen tören sonrasına Asker cenazesi memleketi Ordu'ya yollandı. Çatışma ile ilgili Hatay Valiliği de bir açıklama yaptı. Açıklamada, çatışmanın 7 Ağustos'ta saat 21.45 sıralarında, meydana geldiği belirtilerek, 1 askerin hayatını kaybettiği, bir askerin yaralandığı bir HPG'linin yaşamını yitirdiği ifade edildi.

Muhabirimize tehdit

Antakya Devlet Hastanesi önünde çekim yapan Hatay Muhabirimiz Murat Altunöz'e sivil bir polis memuru ise ölümle tehdit etti. Muhabirimiz çekim yaptığı sırada yanında gelen sivil polis memuru, "Şehitlerimizin intikamını alacağız. Ne seni ne diğerlerini burada barındırmayacağız. Yakında hepiniz göreceksiniz" dedi. Sözlere tepki gösteren muhabirimiz Altunöz'e ise polisin "Seni burada barındırırsak şerefsiziz. En yakın zamanda seni ziyarete geleceğiz" şeklinde tehditler savurdu.

7 Ağustos 2009 Cuma

3 G Sizi Mutlu Eder mi..?


“...Artık herkes G2’sini çöpe atıp sevgili G3’üne kavuşabilir. Bu saçmalığın bir ilerleme sayılması abes değil mi?.. Benim cep telefonum yok, bu güne kadar hiçbir iletişim sıkıntısı çekmedim. Evde telefon olmadığı zamanlarda da bir iletişim sorunum olmadı. Yararlı olmayan ama zararlı ve lüzumsuz olan bir şeye sahip olmak niye?..”

Fikret Başkaya

Teknoloji hârikalar yaratıyor ve her teknik ilerleme insanlık fotoğrafını daha çok karartıyor. Ve insanlara şimdilik sabrederler, ilerlemenin ‘geçici olumsuzluklarına’ katlanırlarsa, ilerde dünya cennetinde yaşayacakları söyleniyor... Onlara gösterilen madalyonun sadece bir yüzü... İlerlemenin ve onun bir aracı olan teknolojik harikaların neyi yaptığına odaklanınca, neyi bozduğu gözden kaçıyor. Oysa bilimsel-entellektüel faaliyet, ancak insâni-toplumsal olayları ve süreçleri çelişik karekterleri, antinomik bütünlükleri itibariyle kavradığında bir kıymet-i harbiyeye sahip olabilir.

Halk arasında ‘ilerlemeye karşı çıkılamaz’ düşüncesi geçerli. Böyle bir şey söylemek, sermayeye ve devlete karşı çıkılamaz demeye gelir. Zira, kendinden menkûl ilerleme denilenin gerisinde bu ikisi var. Ancak bu ikisi varsa bilimsel-teknik ilerleme mümkün... Eğer ilerlemenin gerisinde devlet ve sermaye varsa, egemen olmanın ve kâr etmenin hizmetindeki ‘modern teknolojinin’ tarafsızlığından söz etmek abestir... Asıl kafa karışıklığı yaratan şey de, bir meta uygarlığı, tam bir sömürü metabolizması ve/veya ölü-emek uygarlığı olan, eşyayı onu üreten insandan mûteber sayan, mantığı ve özü itibariyle de amoral [ahlâk dışı] olan kapitalist çağın ‘modern teknolojisinin’, kapitalizm öncesi dönemin zanaatlarıyla bir ve aynı şey sayılmasıyla ilgili. Oysa, kapitalizm öncesi dönemin uygarlıklarında geçerli zanaatlar sömürünün ve kâr etmenin, meta üretiminin hizmetinde değildi, farklı kaygıların ve ihtiyaçların hizmetindeydi; o teknolojiler kullanım değeri üretmenin hizmetindeydi. Söz konusu toplumsal formasyonlarda ekonomi topluma içkindi, onda içerilmişti [mündemiçti] ve ona tabi idi...

Kapitalizmle birlikte bu ilişkinin yönü ve mahiyeti değişti. Ekonomi toplumun öteki veçhelerinden bağımsızlaştı ve onları kendi mantığına tâbi kıldı. Şimdilerde teknolojinin dizginlerinden boşanıp, tam bir kâbusa dönüşmesinin gerisinde işte bu terslik var... Egemen elite ve bir bütün olarak ayrıcalıklı sınıflara mensup olan yeryüzünün efendileri cephesinin, teknolojik ilerlemeyi yüceltmesi anlaşılır birşey, zira modern teknoloji onların dünyanın beşeri ve doğal zenginliğini yağmalamak demek. Bu yüzden her yeniliği, her teknik ilerlemeyi mutlaka olumlu birşey sayıp-yücelteceklerdir. Daha rafine ve ‘hümanist’ olanlarıysa, bazı olumsuzluklar söz konusu olsa da, bunun kimi reformlarla, iyileştirmelerle aşılacağını düşünüyorlar. Çünkü, kapitalizmin ameliyat edilemezliğinin farkında değiller... Kapitalist patronlar işçilere daha ‘iyi’ ücret öderse, iş güvenliğine riayet edilirse, kamusal kaynaklar silaha değil, eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe, kültüre harcanırsa, ekolojik gereklere uyulursa, Üçüncü Dünya’dan ithal edilen tarım ürünlerine, enerji ve madenlere daha ‘adil’ bir fiyat biçilirse, ilerlemenin olumsuzluklarının törpüleneceğini sanıyorlar... Eğer soru sorma aşamasında hata yaparsanız, vereceğiniz cevapların bir kıymet-i harbiyesi olmaz. Doğru soru şu olabilir: Neden Afrika’nın Asya’nın Latin Amerika’nın köylüleri emperyalist dünyanın ihtiyaç duyduğu şeyleri [kahve. kakao, çay, enerji, maden, vb.] üretip ihraç ediyor da kendi ihtiyacı olan şeyleri üretmiyor? Hümanist-rafine aydınların sorması gereken asıl soru, neden birileri [azınlık] zengin ve başkaları [çoğunluk] yoksulluk ve sefalet içinde? Neden dünya toplumları şimdilerde Kuzey/ Güney diye bölünmüş durumda? Neden Güneyin zenginliğine Kuzey el koyuyor ve Kuzeyde bir Güney, Güneyde de bir Kuzey var ve neden başka türlü olması mümkün değil?

Eski dönemlerin zanaatlarıyla bu günün teknolojileri aynı şey değil. kapitalizmin ürettiği teknoloji, geleneksel zanaatların iyileştirilmiş - geliştirilmiş bir versiyonu değil. Su ile çalışan değirmenle, nükleer santral aynı şey değil. Arada sadece nicelik değil, nitelik farkı da var... Ünlü Alman filozof Martin Heidegger bu yüzden hidro-elektrik santralle, rüzgar değirmeni arasındaki nitelik farkına gönderme yapıyordu... Kapitalizm çağında, kâr etmenin hizmetindeki teknoloji demek, her seferinde daha çok üretmenin hizmetinde olmak demektir ki, bir başına bir varlığı söz konusu değildir, başka amaçlara eklemlenmiş durumdadır... Bir yere kurulan 20 adet yel değirmeniyle, bir veya birkaç nehir vadisine kurulmuş 20 barajı aynı şey saymak, sorunu anlamak istememek demektir. 20 adet barajın orada yaşayan insanlar, doğal çevre, tarihsel miras, iklim, vb. alanında ortaya çıkardığı sayısız olumsuzluklarla 20 yel değirmenin ortaya çıkardığı durumu bir ve aynı şey saymak mümkün değildir Soruyu şöyle de formüle edebiliriz: bölgeye kurulan 20 yel değirmeni, o bölgenin insanlarını göçe zorlar mı? O bölgedeki tarihi yok eder mi? Toprağın kimyasal yapısını bozar mı? Havanın nem oranını değiştirir mi? Hava sıcaklığını artırır mı?.. Bu konuda sorular sormaya kalktığınızda cevap hazır: ilerlemeye karşı mısın? İlerlemede, gelişmede ne kötülük var, elektiriği bırakıp muma, çıraya mı dönmemizi istiyorsun? Söylenen kabaca şöyle: Kötü olan teknoloji değil, onun nasıl kullanıldığıdır. Teknoloji basit bir araçtır ve mutlaka yararlıdır... Onu iyi amaçlar için de, kötü amaçlar için de kullanabilirsin, zira, teknoloji yansızdır [nötr]. Teknolojinin yansızlığı [nötre oluşu] da başlıca iki gerekçeye dayandırılıyor: Birincisi, teknolojiyi herkes kullanıyor; İkincisi, teknolojileri geliştirmek üzere kullanılan tüm bilimler de etik olarak yansızdır [nötr]... Velhasıl, sorun teknoloji ve teknik bilimle igili değildir... Bu yaklaşım halk dilinde at sahibine göre kişner özdeyişiyle ifade edilene gönderme yapıyor ama gözden kaçan bir husus var: Özdeyiş, atın huysuz olabileceği, yaramaz olabiliceği ihtimalini dikkate almıyor.

Kapitalizmin ürettiği ‘modern teknoloji’ insanı insanlıktan çıkarmadan ve doğa tahribatını derinleştirmeden yol alamıyor. Her seferinde daha ileri teknoloji demek, daha büyük insânî, sosyal ve ekolojik kötülük demektir. Kapitalist kültür önce insanları soru soramaz hâle getiriyor, sonra da her türlü kepazeliği ilerleme, kalkınma, vb. olarak dayatmayı başarıyor. Haklı olarak, ünlü Hintli kadın yazar Arundhati Roy buna “kalkınma adına ilân edilmiş sivil savaş“ diyordu... Harikalar yaratan ileri teknoloji neyi amaçlıyor, neyin hizmetinde, ne tür sonuçlar ortaya çıkarıyor?.. Sorun sadece, Atom bombası, kara mayınları, nükleer, kimyasal-biyolojik silahlar, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarla [GDO], vb. ilgili değil. Kapitalist üretim bir bütün olarak canlı olan her şeye düşmandır... Öyleyse tarafsız, yansız bilim ve teknoloji, bilimin evrenselliği türü safsatasından yakayı kurtarmak gerekiyor. Teknolojik ilerlemeyle, çözülmesi gereken sorunlar arasındaki ilişkinin tersliği gözden kaçıyor. Onca öğünülen, hârikalar yarattığı söylenen modern teknoloji sorunları çözmenin bir aracı değil, tam tersine bizzat sorunun kendisi... Dev adımlarla ilerleyen ‘modern teknolojiyle’ birlikte başka şeyler de ilerliyor: yoksulluk, açlık, sefalet, doğal çevre tahribatı, hızla yok olan biyolojik-kültürel çeşitlilik, anlam kaybı, sayısız insâni yabancılaşmalar... Kapitalist sömürünün hizmetindeki teknolojik ilerlemeyi ancak düşünme yeteneği dumura uğramış olanlar olumlayabilir... Zira, kapitalizmin mantığı sömürücüdür- sömürgeleştiricidir- merkezileştiricidir, metalaştırıcıdır... Toplumu ve doğayı sadece sömürülebilir bir rezerv olarak gören bir üretim tarzının ‘büyük insanlığa teklif edeceği birşey olabilir mi? Kendisi sorun olan kapitalist teknoloji sorunların çözümünü temsil edebilir mi?
Marksist sol, teknoloji eleştirisi konusunda sınıfta kaldı
Marksist sol teknolojik ilerlemeyi hiçbir zaman kapsamlı-tutarlı-bütünlüklü bir eleştiriye tâbi tutmadı. Marx, diyalektik yönteminin bir gereği olarak, teknolojinin çelişik niteliğininin farkındaydı. Çeşitli eserlerinde bu soruna değinmekle birlikte bütünlüklü bir teknoloji eleştirisi yapmadı. Bazı yazılarında üretici güçlerin gelişmesine yaptığı abartılı vurgu onun teknoloji eleştirisinin görmezden gelinmesine neden oldu. Komünist Manifesto’da burjuvazinin ilerletici rolüne dair söyledikleri ve eserlerindeki başka bazı ifadeler, kapitalist teknolojinin tek yanlı olumlanması olarak anlaşıldı. Özellikle Komünist Manifesto’da burjuva teknolojisine çoşkulu bir övgü yapılıyor ve şöyle deniyordu:

“Burjuvazi, yüz yılı ancak bulan sınıf egemenliği süresinde, daha önceki kuşakların toplamından daha kitlesel ve daha muazzam üretim güçleri oluşturdu. Doğa güçlerinin dizginlenmesi, makineleşme, sanayide ve tarımda kimyanın kullanılması, buharlı gemi işleyişi, demiryolları, elektrikli telgraflar, dünyanın her bölümünde toprağın işlenebilir hale getirilmesi, ırmakların ulaşım için düzenlenmesi, yerinden koparılan bütün insan toplulukları —daha önceki hangi yüzyıl, toplumsal emeğin bağrında böylesine üretim güçlerinin yattığını sezmiştir!”

Dikkat edilirse, yukardaki alıntıda burjuva teknolojisinin bir veçhesi sorun ediliyor ve sadece yapılandan söz konusu ediliyor. Madalyonun öteki yüzüne, yıkılana dair birşey söylenmiyor... Fakat Marx başka yerlerde bu eksikliği kısmen giderici tespitler yapıyor. Mesela büyük sanayide işçinin durumuyla ilgili yazdıkları, onun sorunun çelişik karekterinin farkında olduğunu açıkça gösteriyor. Yoğun makina kullanımıyla işin [çalışmanın] özerkliğini ve çekiciliğini bütünüyle kaybettiğinden, ve proleterin makinanın basit bir uzantısı haline geldiğinden, çalışmanın itici- geriletici [repoussant] hale geldiğinden söz ediyor. Marx, sadece insana verilen zararlara değil, doğaya verilen zararlara da dikkat çekmişti. Ünlü eseri Kapital’de şunları yazıyor:

“ Üstelik, kapitalist tarımdaki her gelişme, yalnız emekçiyi soyma sanatının değil, toprağı soyma sanatında da bir ilerlemedir; belli bir zaman için toprağın verimliliğinin artmasındaki her ilerleme, aynı zamanda bu sonsuz verimlilik kaynağının mahvedilmesine doğru bir ilerlemedir”... “Kapitalist üretim, bu nedenle teknolojiyi değiştirir ve ancak bütün zenginliğin asıl kaynağını, yani toprağı ve emekçiyi kurutarak çeşitli süreçleri toplumsal bir bütün içinde birleştirir.”

Marx başka eserlerinde de teknolojik ilerlemeye benzer eleştiriler yöneltiyor ama o esas itibariyle teknolojinin kendisine değil, onun kapitalist sistem tarafından kullanılış biçimine itiraz ediyordu... Oysa bizzat kapitalizmin ürettiği teknolojinin tartışma konusu yapılması gerekirdi...

Her şeye rağmen Marx’ın eserlerinde tutarlı bir teknoloji eleştirisine başlangıç teşkil edebilecek unsurlar mevcuttu. Fakat, XIX’uncu yüzyılın sonundan itibaren ‘markist sol’ bu bahsi tümden kapattı. II. ve III. Enternasyonallerin kaba marksizmi, hiçbir zaman kapitalizmin ürettiği ‘modern teknolojiyi’ tartışma konusu yapmadı. Marx sonrası sol teknoloji konusunda geçerli pozitivist ve iyimser yaklaşımı benimsemekle yetindi... Teknoloji yansızdır, önemli olan kimin tarafından kullanıldığıdır şeklindeki kaba yaklaşım II. ve III. Enternasyonal marksizminin de yaklaşımıydı. Oysa, insanın insan tarafından sömürülmesine son verildiğinde doğanın insanlık toplumu tarafından sömürülmesinin sona ereceğine dair kaba yaklaşım sakattı. Zira, doğa pozitivist felsefe tarafından sınırsız kullanılabilir bir rezerv ve ticaret [alım-satım] konusu bir meta olarak görülüyordu. Marx sonrası marksizm de bu yaklaşımı benimseyip, rotadan çıkmıştı... Marksizmin kendi varlık nedenine yabancılaşıp, eleştirel-devrimci özünden arındırılarak, sendika, parti, ve devlet bürokrasilerini meşrulaştırma aracı haline geldiği koşullarda, artık burjuva teknolojisinin eleştirisi de dahil hiçbir sorunla ilgili eleştiri ve açılım mümkün olmayacaktı... Böylesi bir ortamda kapitalizmin ürettiği teknolojinin tahribatına dikkat çekenler, ya marksist olmayan düşünürler, ya da iki enternasyonalden bağımsız hareket edebilen, “resmi marksizden” uzak durabilen marksist teorisyenler olacaktı: Martin Heidegger, Walter Benjamin [ekolojik muhalefetin ve anti- nükleer hareketin habercisi], Franfurt Okulu’nun ünlü düşünürleri [Theodore Adorno, Horkheimer, Herbert Marcuse, Habermas...], Jacques Ellul, Ivan Illich, Charbonneaux, vb.

Kapitalizmin ürettiği - kapitalizmi üreten teknolojiye karşı çıkmadan kapitalizme karşı çıkmak mümkün değildir...

Tutarlı bir teknoloji eleştirisi, öncelikle teknolojinin yansızlığı [nötr] safsatasından kurtulmaktan geçiyor. “Silahlar insanları öldürmez, insanlar insanları öldürür” türü genel geçer kabullerden uzak durmayı gerektiriyor. Zira, kapitalist teknoloji araç- amaç bütünlüğünü ortadan kaldırmış durumda. Modern toplumların tam bir anlam kaybı, manipülasyon ve rasyonalize edilmiş şiddet sarmalına kapılmış olmalarının gerisinde, sözünü ettiğimiz amaç- araç bütünlüğünün ters-yüz olması gerçeği yatıyor. Etik ve estetik kaygılara ve gereklere yabancılaşma, başlıca sorunlardan birini oluşturuyor. Yunan kökenli ünlü Fransız düşünür Cornelius Costariadis, son söyleşilerinden birinde, “kapitalist toplumun uçuruma koştuğunu, zira hiçbir şekilde kendini sınırlayamadığını” söylemişti... “ Gerçekten özgür ve özerk toplum kendini sınırlamasını bilmek zorundadır, yapılmaması gereken şeyler olduğunu bilmek durumundadır, dahası yapmaya teşebbüs dahî edilmeyecek, arzu edilmememesi gereken şeyler olduğunu bilmelidir” derken, kapitalist teknik bilimin neden olduğu tehlikeye dikkat çekiyordu. Eğer teknolojik gelişmeye [progrès technique] çelişik karekteri itibariyle yaklaşılır, sadece yaptığı değil, yıktığı da göz ününe alanırsa, ortaya çıkacak sonucun egemen burjuva düşüncesinin sunduğu gibi olmadığı, bir tür sıfır toplamlı oyuna benzediği görülecektir... Eğer bir kalorilik gıda maddesi üretmek için dokuz kalori enerji harcıyorsanız, ortalıkta üretilmiş ilave birşey de yok demektir ama insanlar üretilenin nasıl, ne pahasına üretildiğiyle, üretilenin doğa ve topluma neye mâlolduğuyla ilgilenmeme eğilimindedirler... Ne demek istediğimize açıklık getirmek üzere bir-iki örnek şöyle olabilir. ‘Geleneksel’ teknoloji olan bin dokuma tezgahıyla bin aile onbin metre kumaş üretirken, yeni [ileri] kapitalist teknolojinin devreye girmesiyle yüz işçinin çalıştığı fabrikada yüzbin metre kumaş üretilmesi, ilk bakışta olumlu birşey, büyük bir ilerlemeymiş gibi görünebilir. Oysa, bu durum dokuzyüz ailenin bir gelirden yoksun olması, gelir dağılımının kapitalist patron lehine bozulması, doğal çevre tahribatının artması gibi sonuçlar da ortaya çıkarma istidâdı taşımaktadır. Dolayısıyla resim işsiz kalanlar tarafından, doğal çevre tarafından farklı, yüksek kârlar elde etme olanağına kavuşan kapitalistler tarafından farklı görülecektir... Bir günlük gazete, olumlayarak, bir hipermarketler zincirinin yetmiş yeni şube açacağını ve bunlarda üç bin kişi istihdam edeceğini yazdığında, resmin sadece bir kısmını göstermiş olur. Resmin tamamını görmek için kaç küçük esnafın iflasa sürükleneceğine, büyük marketlerin neden olacağı enerji israfına ve çalışanların ne tür koşulllarda çalıştığına, vb. da gönderme yapmak gerekirdi... Egemen cephe tarafından mutlaka olumlu sayılan, bolluğun, özgürlüğün, ilerlemenin, kalkınmanın vazgeçilmezi sayılan ileri teknoloji, karşı taraftakiler tarafından kolaylıkla, kölelik, güvensizlik, dışlanma, sosyal kriz, doğa tahribatı, Üçüncü, Dünya’nın yıkımı, vb. olarak görülebilir... Tıp teknolojisindeki bazı gelişmeler ortalama insan ömrünü uzatmayı başardı ama başka bazı ilerlemeler de bir dizi ‘modern hastalığın’ ortaya çıkmasına neden oldu. Kanser, diabet, obezite, vb. ortalama yaşam beklentisini ters yöne çekme potansiyeli taşıyor... Savaşlarda ölen insan sayısındaki devasa artış ‘ileri teknolojinin’ eseri. Son yüzyılda trafik kazalarında ölen insan sayısı II. Dünya Savaşında ölenlerden daha fazla... Bir tür katliam halini alan bu ölümler neden tartışılıp-gereği yapılmıyor? Yapılmaz zira, orada yüksek çıkarlar var: otomotiv endüstrisinin, büyük petrol kartellerinin, oto-yol yapan büyük inşaat firmaların baronları devasa kârlar elde ettikleri için... Üretilen her araba doğacak her çocuğa karşıyken bu saçmalığı bir ilerleme ve refah unsuru saymak niye... İş kazalarında ölenler milyonlarla, yaralananlar da yüz milyonlarla ifade ediliyor ve kimse gerçek rakamı bilmiyor. Zira, ayıbı açığa vurmak daha büyük ayıptır denmiştir.

Şimdilerde teknoloji harikası olarak sunulan G3 gündemde... Reklamcılar ve reklamcıların hizmetindeki “sanatçılar” bu amaç için seferber olmuş durumda... Bunun iletişim alanında bir mucize olduğu söyleniyor. Artık herkes G2’sini çöpe atıp sevgili G3’üne kavuşabilir. Bu saçmalığın bir ilerleme sayılması abes değil mi? İnsanlara önce ihtiyaçları olmayan bir şey satılıp, ihtiyaç haline getiriliyor, sonra da satılan şey sürekli yenileniyor. İnsanlar yeniye sahip olmak için çırpınıp duruyor ve yeniye sahip olduğunda mutlu olacağını sanıyor. Oysa ihtiyaçları olmayan lüzûmsuz bir nesnenin peşinde koştuklarının farkında değiller. Gerçekten cep telefonu diye birşeye ihtiyacınız olduğuna inanıyor musunuz? Böyle bir araç belki bazı meslek insanları için gerekli olabilir: mesela ücra bir köyde sağlık ocağında çalışan doktor, ebe, hemşire, orman koruma memuru, çokuluslu bir şirketin yöneticisi, ‘emniyet müdürü, Afganistan’da ‘barışı tesis etmekte olan’ Amerikalı general, açık denizde balık avlayanlar, vb. ama benim gibi evinde ve işyerinde zaten telefonu olan biri neden cep telefonu alsın? Benim cep telefonum yok, bu güne kadar hiçbir iletişim sıkıntısı çekmedim. Evde telefon olmadığı zamanlarda da bir iletişim sorunum olmadı. Yararlı olmayan ama zararlı ve lüzumsuz olan bir şeye sahip olmak niye? Sebebi çok açık: birilerinin kâr etmesi gerekiyor... Bir an önce G3 edinmek için sabırsızlananların bilmesi gereken bir şey var: Sizin ne G’1’e, ne G2’ye ne de G3’e ihtiyacınız yok. Ama cebinizde taşıdığınız lûzumsuz küçük şeyin hayatınızı tehlikeye atma riski yüksek... Telefonla mutlu da olamazsınız, zira maddi şeylerle mutlu olunmaz üstelik bir de lüzûmsuzsa... Aksi halde darısı G4’e denecektir...

Kürt açılımına ATATÜRK müsaade etmez



”Türkiye de demokratik açılımlara, Kürt açılımına, daha doğrusu Türkiyenin normalleşmesine karşı çıkanlar kendilerini tarihin gerisine hapsetmişlerdir. Bugün çağın gerisinde olduğumuzu bilmeyen yok. Atatürk’e saygıları varsa çağın önüne geçmemiz için kalkınma maratonunu yüz metre koşusu gibi koşmamız gerekmez mi?”


Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Gerçi Amasya protokolu, BMM.de 93 Kürt mebusun deklarasyonunundan sonra, ATATÜRK Kürtlere özerkliği kabul etmişsede, daha sonra İzmit’teki gazetecilerle görüşmesinde Ahmet Emin’in Kürtler hakkındaki sorusuna verdiği cevaptada Kürtlere özerklikten bahsetmişsede, İNÖNÜ Lozan’da Kürtlerle birliktelikten bahsetmişsede Cumhuriyet kurulunca Kürtler’i inkar başlamıştır. Şeyh Sait isyanı ile Fethi bey başvekillikten alınıp yerine İnönü getirilmiş ve Takriri-Sükun kanunu çıkarılmıştır. General Moltke’nin 1838 de yazdığı Türkiye mektuplarında bahsettiği şekilde Osmanlı isyan eden Kürtlere en gaddar zulmü ön görmüş. Abdulhamit Kürtlere Hamidiye alaylarını kurdurarak Ermenilere katliamı gerçekleştirmiştir.

ATATÜRK’ün vasiyeti:

Alman yazari Rill’in 1985 de Rowohlt yayınevince yayınlanan Kemal ATATÜRK adli eserinde şunları yazıyor. (134 üncü sayfada).

Wenn die Verhältnisse in der Türkei von der Linie des Ghazi abzudriften drohten, Atatürk sah diesen Garanten in der Armeee, da er aus ihr hervorgegangen war und in ıhr den Ausgangspunkt seiner Macht erkannt. Das Militar ist für die Sicherheit des Landes zuständig, nicht nur nach außen, sondern auch innen. Dieser politische Januskopf des Militärs, der in den westlichen Demokratien fremd ist.Die Armee den als perpetuum mobile der kemalistischen Revolution, als Werkzeug, das den als sechtes Prinzip verkündeten Revolutionusmu in Gang hält- so entspricht es dem ( TESTAMENT ATATÜRKS), das die Offiziere in mündlicher TRADİTİON untereinander weitergeben.

Tercümesi şöyledir:

Eğer Türkiye de Gazi’nin hattından uzaklaşma gösterirse ,Ordu’yu garanti olarak öngörmüştür. Çünkü iktidarının başlangıcında o vardır.Onun içinde , batı için yabancı olan,yalnız hariçte değil, dahildede güvenlikten sorumludur. Ordu ,kemalistik ihtilalin devri-daimi,bir vasıta, Revolutionun altı prensipinin muhafazasını, ATATÜRK’ün VASİYETİ’ne uygun olarak, subayların aralarında ağızdan ağıza nakledilen ANANEDİR.

Genelkurmay başkanı orgenal BAŞBUĞ son konuşmasında kuramsal olarak Kürtlere hiç bir hakkın tanınmayacağını dolayısı ile VESEYAT’ın devam ettiğini açıkca söyledi. Ordunun iki mevzuda aşırı hassasiyeti, allerjisi vardır. Bunlardan biri Laiklik, ötekide Kürt sorunu.

Kürtlerin Türkleri ikna edici bir lideri yok. ”ÖCALAN’ı da bebek katili” ilan ettiler. BARZANİ’nin liderliği Türkiye’deki Kürtlerce henüz kabul görmedi. Fethullahcılar Kürtlerin bilinçlenmesine mani oluyor. Ahmet Türk soyadını muhafaza ediyor. Türk siyasi hayatında sivrileşmiş olan Kamuran İnan,Hikmet Çetin,Cevheri çocukken sürgünleri yaşayıp frustre oldukları ,yahut ikbal uğruna MHP’den daha müfrit Türk şovenisti gibi davranıyorlar. ABD ve AB Kürtlere özerklik için bastırıyor. Fıratın ötesinde ve Kürt diasporası bilinçlenme ümit verici derecede kuvvetlenmiş. Son seçimlerde ortaya çıkan harita , CHP’nin ve MHP nin ,hatta AKP’nin kuzey Kürdistan’da silinmiş olması özerkliğe giden gelişmeyi hızlandırmıştır.

Senelerdir söylediğim gibi , Kürtlerin özgürleşmesi üç safhada gerçekleşecektir. Birinci safhasında dört devlettede özerklik olacak, kuzey Irak’ta olduğu gibi. sonra bu dördü birleşecek. Türkiyenin AB’ye katılımın ardından 3 üncü safhada Kürdistan’ıda AB’ye götürecek. Dolayısyle bu üçüncü devrede aradaki hudutlar kalkacak. Bir nevi Misaki milli hudutları AB nin hududu olacak. Kürt sorununu enternasyonal düzeyde görenlerde bu tarzda düşünmektedirler. Maalesef Türkiye’de açılım hakkında konuşanlar , bende bohçacı kadınlar gibi, sadece meseleyi Anadolu mahallesinde görüyorlar. Geniş düşünen, ileriyi görenler korkularından mıdır nedir, kısa ve dar görüşlerini beyan ediyorlar. Derin devletin veseyatı devam ettikçe Erdoğanında fazla siyasi irade koyacak durumda değil. PKK’yı yok etseler dahi Kürt sorunun üçüncü devreye girinceye kadar PKK’nın başka isimlerle devam edeceğini bilmek gerekir. Bu tarzda tehdidinide Öcalan açıkladı.

Benim iki köpeğim var. Biri orta boyda DİVA, ikinciside küçük boyda ismide DİNO. Teşbihte hata olmaz. Ben Bahçelinin hezeyanlarını, boğazını, bilmem neresini yırtarcasına , yırtınmasını DİNO’nun büyük köpeklere saldırma komedisine benzetiyorum. Kürtlerin özgürleşmesi bir fidanın tabii gelişmesi gibi olacak. Bu fidan büyüyüp kocaman bir ağaç olacak. Çiçekleri açaçak, meyveleri oluşacak. Bu milletin kaderinde artık bu gelişme vardır. Baykal’da, Bahçeli’de, ulusalcı şovenistler benim DİNO’nun havlaması gibi Kervan’ın yürümesine mani olamayacakdır. Atatürk’ün vasiyeti, derin devletin vesayeti elbette ki gelişmeyi yavaşlatacakdır. Ama dış baskı, Kürtlerin bilinçlenmesi, kendilerine sahip çıkmaları sonuca varmayı sağlayacakdır. Kürtlerin kuvvetli bir liderinin olmaması, kendi aralarında birlikteliği sağlamadaki zaafiyetleri, büyük düşünememeleri, geçmişteki travmaların ezikliğinden sıyrılamamalarıda menfi rol oynamaktadır.

Tıpta temel bir prensip vardır. Bir hastalığı tedavi etmeden önce doğru teşhise, daha doğrusu, hastalığın sebebinin araştırılmasına ihtiyaç vardır. Sebep bilinmiyor, teşhis yanlış ise her türlü tedaviden bir netice alınamaz. Mesela Mide Ülseri tedavisinde çeşitli tedavi yöntemleri uygulanmıştır. Cerrahlar midenin ülserli bölümünü ameliyatla uzaklaştırdılar. Sonra midede tekrar ülser husule geldi. Daha sonra midenin siniri ile bağlantısı ortadan kaldırıldı. Oda fayda temin etmedi. Midede hasıl olan asidin oluşumunu önleyici ilaçlar geliştirildi. Onunlada tam netice alınamadı. Zira asıl sebeb olan hastanın ruhi durumu dikkate alınmıyordu. Ruhi stersi olan, üzüntüleri sebebiyle çok sigara içen, alkol alan, sıkıntılarını içine atan insanlarda ülser oluştuğu anlaşılınca onlara sosyo-psikoterapi yapılınca tedavi daha etkili oldu.

Şimdi Kürt sorunun çözümünde bu sistematiği uygularsak görürüzki buradada askeri operasyonlardan bir netice alınmamıştır. Çok büyük insan ve mali kayıplar olmuş. Fakat hala hakiki sebepler araştırılmamıştır. Bu sorunun temelinde birinci dünya savşından sonra İngilizlerin Kürt milletini, belkide petrol kaygısıyle, belkide siyasi sebeplerle , dörde bölmüşlerdir. Barzaninin de dediği gibi, Kürtlere sorulmadan Kürt milleti dörde parçalanmıştır. Gene tıpta bir tedavi kaidesi odur ki; organın bozulan bölümünde yapılan ameliyatla , o bölge eski haline sokulur. Buna latince Restutıo ad rem denir. Mesela bir kemik kırığı halinde bir düzeltmeye gidilerek, organ eski haline sokulur. Demekki dörde bölünmüş bir milleti tekrar bir araya getirecek siyasi karar alınmadıkça sorun tamamen çözülmüş olamaz. Maalesef bu mevzuda konuşanlar hep marjinal, ufak defek noktalarda fikirlerini söylediler. Değiştirilen köy adları eski adına dönüşsün. Hapishanelerde Kürtçe konuşmak serbest olsun v.s. Şovenistlerde sadece Türkleri düşünerek , tek taraflı fikirler serd etmişlerdir. Onlar her türlü empatiden mahrum bir düşünceye sahiptirler.Onlar için çakıl taşı mühimdir, akan insan kanı, mazlum bir milletin çektiği zulümler bir şey ifade etmemektedir. Osmanlıda müstevli olduğu topraklardan , özgürlüğünü isteyen milletlerin isyanlarına karşı ayni kaygılarını dile getirmişlerdir. Sanki o toprakların hakiki sahibi kendileri olduğunu düşünmüşlerdir. Bugün de hala bazı gazeteler ‘TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR’’ demekten hicap duymamaktadır. Bu gazetenin sahibine hem Türkiye, hemde Almanya üstün hizmet madalyası vermişdir. Almanya’da bir gazete Almanya Almanlarındır dese, bu tarz nasyonal sosyalist deyimlerden dolayı , gazetesi kapatılırdı.Türkiye gerçi Türklerindir ama Kürdistanda Kürtlerindir. Kürdistan kelimeside Türkleri rahatsız etmektedir. Onlara göre Kürtler bir devlete sahip olmaya layık değildirler.Türkler Kürtlerin maalesef insan haklarına sahip olabilecek bir canlı varlık olduklarını kabulenemiyorlar.

Psikolojikman Türkler kendilerini üstün bir ırk olarak görürler.Bu kibir,bu gurur Allahın hoşuna gitmeyecektir. Kürtlerin Türklerle kardeş bir millet olduğunu kabullenmelidirler. Halbuki şimdiye kadar Türk hükumetleri Kürtlere ana dillerini yasakladılar, on binlerce gencini ifna ettiler, binlerce köylerini yaktılar, yıktılar, milyonlarcasını göçe zorladılar, zindanlarda zulm ettiler, en insafsızıda kültürel gelişimlerini yasakladılar. Bugün hala anadillerinde eğitime müsaade etmiyorlar. MHP lideri dağa çıkıp Kürt gençlerini yok edebileceklerini söylemekten çekinmiyor. Bu deyimleri insanlık suçu değil mi? Savcılar neden harekete geçmiyorlar. 300-400 bin askeriyle, skorskylerıyle ordu PKK yı ifna edemediğine göre dağ başında şehir çocuğu ülkücü gençleriyle hangi kahramanlığa cesaret edebiliyor. 12 Eylülden evvel olduğu gibi ülkücü gençlerin cenazelerinin defninini istiyor. Bu ne Mazoşist davranış.

MHP’nin kurucusu 4 defa anayasayı ihlalden cezalandırılmıştır.

1.Başbuğları TÜRKEŞ Turancılıktan tabutluklara konmuş, tırnakları çekilmiştir.

2.27 Mayıs ihtilalini yapmış.Anayasayı ihlal etmiş. Akabindede Hindistana sürgüne gönderilmiş.

3.12.Eylül’de binlerce solcu gençleri öldürdükleri için senelerce hapse tabi tutulmuş.

4. PKK yı halledemezseniz biz dağa çıkabiliriz diyerek kendilerini devletin yerine koymuşlardır.

Bu kadar suç işlemiş bir partiyi anayasa mahkemesi neden kapatmıyor.Yasaklamıyor.

Türkler Kıbrısta 150 bin Türk asıllılar için ne istiyor?. Kuzey Irakta Türkmenler için ne istiyorlar? Kosovadaki 50 bin Türk asıllı için ne gibi anayasal haklar talep ediyorlar?. Irakta Kürtlere sağlanan hakların hangisi Türkiyedeki Kürtlere tanınmıştır?.

Kürdistanın sahil hududu olmadığı için Kürtler Türkiyeye muhtaçtır deniyor. Yani istediğimizi yapmak zorundadırlar diyen şaşkınlarda var. Bugün kaç Avrupa devletinin, kaç Afrika devletinin sahil hudutları olmadığını bilmiyorlar mı?

Dünyanın neresinde ikinci bir resmi dil var diyorlar. Belçikada iki, İsviçrenin dört resmi dili olduğunu.USA da ispanyolcanında olduğunu bilmiyorlar mı? Almanya da Türkçenin ikinci dil olarak tedrisat yapıldığını, bunu kısıtlamak isteyen bölgelerde, Erdoğanın dediği gibi,insanlık suçu işleniyor denmiyor mu?

Generallerin DTP milletvekillerinin TBMM mevcudiyetini protesto etmek için meclise girmemeleri, başbakanın o milletvekilleri ile konuşmaması çocukça bir davranış değil mi? Bana kalırsa gülünç oluyorlar. Paşaların meclise küsmeleri gülünç sayılmaz mı?

Türkiye de demokratik açılımlara, Kürt açılımına, daha doğrusu Türkiyenin normalleşmesine karşı çıkanlar kendilerini tarihin gerisine hapsetmişlerdir. Bugün çağın gerisinde olduğumuzu bilmeyen yok. Atatürk’e saygıları varsa çağın önüne geçmemiz için kalkınma maratonunu yüz metre koşusu gibi koşmamız gerekmez mi?

04.08.09 Köln

1 Ağustos 2009 Cumartesi

COSTA RICA’nın Mutlu İnsanları



“Kürtler neden bir Costa Rica olamıyor?. Neden bir Andore olamıyor?. Onların özgürlükleri Kürtlere çok görülüyor?. Bu benim nahif kalbimi sızlatıyor...”

Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com


Costa Rica’lılarda yılmışlar terörizmden, insan katlinden ve nihayet akıllanmışlar. Demişler ki gelin bu orduyu lağvedelim ve oraya ayırdığımız paramızı eğitime ve sağlığa harcayalım. Şimdi dünya çapında yapılan mutluluk anketi sonunda Costa Rica’lıların dünyanın en mutlu halkı olduğu ortaya çıkmış. Uçup gitmek istiyorum oralara, silahların unutulduğu memlekete. Fakat gözüm kesmiyor. Orası çok uzak kalıyor buralara. Sigara dumanının olmadığı yerlerde , temiz hava nasıl teneffüs ediliyorsa, ordusuz, silahsız memleketlerde de insanlar kendilerini daha güvencede hissederler elbette. Ordu göz bebeğimiz diyemiyorum. Kör olasım geliyor. OBAMA Ruslarla anlaşmış silahları kısıtlamaya. Keşki bütün silah fabrikalarını yasaklasalar. İnsanların öldürmek hırsı körleşse. Batı Avrupa da zorunlu askerlik hizmeti yok artık. Geçen hafta Brüksel de Grand Platz’da kahve içerken yanımdaki masada bir Hollandalı çift vardı. Onlara bir soru tevcih ettim. Sizde zorunlu askerlik hizmeti varmı? Yok artık , dediler. Genç adamın yüzü güldü.

ANDORE:

Brüksel’de Sablone meydanında Pazar günleri antika pazarı vardır. Oradaki bir kahvede otururken gördüm ki arkamdaki binada Andore’nin elçilik binası var. Bayrağını görünce 65 000 bin nufuslu bir milletin devleti olmasına imrendim. 40 milyon nufuslu Kürtlere özgürlük neden çok görülür. Günah değil mi bu millete?. Kürtleri neden sevmezler ki? Ne Türkiye, ne Suriye, ne Irak, ne İran devletleri istiyor Kürtlerin özgürlüğünü. Gerçi Kürtler kardeşlerimizdir diyorlar ama yaşadığın topraklar bizim diyorlar. Onlar için toprak mühim insanlar değil. Bir çakıl taşı dahi vermemek için yüzbinlerce Kürt genci, on binlerce Mehmetçik feda edilebiliyor.

İçim sızlıyor o gençlerin tabutlarını gördükçe. Ne hunhardır bu siyasiler diyorum. Askerlere bir diyeceğim yok .Çünkü onlar her türlü öldürme tekniğinin eğitimini görüyorlar. Askerlerin ruhları müzikle,şiirle,san’tla beslenmezki! Empati duyabilsinler.

Onlar Beethoven’in dokuzuncu senfonisini dinlemezlerki.Demirel o senfoniyi dinleyince ‘’Çağ atladık ‘’ dedi.(!).

Kürtler neden bir Costa Rica olamıyor?. Neden bir Andore olamıyor?. Onların özgürlükleri Kürtlere çok görülüyor?. Bu benim nahif kalbimi sızlatıyor. İnsan kalbi taşıyanlar bana ne cavap verebilikler ki? Merak ediyorum.

Köln.22.07.09

OY BENİM YARALI YAVRUM



Haci Cirik / FEZALİ
Cirik.Haci@gmx.de

Mitinglerde göremedim
Oy benim yaralı yavrum.
Kolun kırık saramadım
Oy benim yaralı yavrum.

Acına merhem olayım
Çare derman bulayım.
Yerini söyle geleyim
Oy benim yaralı yavrum.

Gözüm görmez, neredesin
Neden bilinmez yerdesin
Sızılar içim, dardasın
Oy benim yaralı yavrum.

Fezali, dertli söylersin
Dağlara ümit eylersin
Yüreğimde çınlar sesin
Oy benim yaralı yavrum

AĞAÇLARLA MUTLU DOSTLUKLARIM II


” Bahçemde iki büyük ceviz ağacı var. Güzel bir uykuya dalmak ve doyunca uyumak istiyorsanız CEVİZ ağacının dibinde sere serpe uzanmanız kafi..”


Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

CEVİZ AĞACI:

Bahçemde iki büyük ceviz ağacı var. Güzel bir uykuya dalmak ve doyunca uyumak istiyorsanız CEVİZ ağacının dibinde sere serpe uzanmanız kafi . Şayet sincaplar sizi rahat bırakırsa.Ressam olamadığıma nedamet duyarım o sevimli hayvancıkları tüvalime aktaramadığım için.

Çocukluğumda eylül aylarını Süsyan köyünde bağbozumunu bir ay boyunca bir ceviz ağacının altında geçirirdik.Bağlarda toplanan üzümler toplandıktan sonra bu ceviz ağacının altında kurulu ateşin yanındaki şıra yapılan yere getirilirdi.Genç bir erkek üzümleri bir torbaya kor ve ayağı ile çiğneyerek şırayı hazırlardı.Sonra kazanlar içinde kaynatılıp bulamaç yapılırdı.O bulamaçtanda pestil, sucuk,pekmez yapılırdı. Sucuk yapmada da fıstık,ceviz veya badem kullanılırdı. Bir başka ateş ocağındada yemek pişirilirdi. Bağın bir bölümündede sebze bahçesi vardı. Böylece taze sebzelerin aroması ve lezzeti unutulmayacak bir canlılık taşırdı. O günler çocukluğumda yaşadığım MUTLU anılarımdandır.

* * * * * *
KIZILCIK AĞACI:

(Fikret Mualla)

Çocukluğumda bu ağaç hakkında duyduklarım bir nevi efsane efsafında idi. Kızılcık Avrupa da pek bilinmez.. Gerçi Almanca Kornel-kirsche, Fransızca cornouille ismi varsada bu güzel meyvenin tadından mahrumlardır. Kızılcık ağcının sarı çiçekleri ilkbaharda ilk açanlardandır. Şeytan meyvaya en erken sahip olabileceği ümidi ile gelip ağaca otururmuş. Bunun farkına varan ağaçta meyvelerinin oluşmasını geciktirir ve ancak sonbaharda olgunlaşmasına müsaade edermiş. Şeytanda beklemekten sıkılıp çekip gidermiş. Hatta bu ağactan saçılan tozlar altında bulunanlarda kaşıntıya sebp olurmuş.Biz çocuklar bütün bu efsaneye inanmıştık.Yanlız meyvelerin şahane bir rengi vardır.Kırmızı,pink ve turuncu arası. Bu rengi meşhur FİKRET MUALLA tablolarına taşımıştır. Geçen hafta Brüksel de yeni açılmış olan MARİTTE müzesinde ki tablolarda da gördüm.

En mühimide bu meyvedden yapılan reçel ve şerbettir.Mayhoş bir tadı vardır.İçinde meyveninde konserve edileninden kışın pilavın yanında hoşafı (Malatya ‚ca Perverde) yenirdi. Şerbetide yazın soğuk olarak misafirlere ikram edilirdi. Onun lezzeti MUTLULUK verirdi.

Birde ORHAN VELİ’nin KIZILCIK şiiri vardır.

İlk yemişini bu sene verdi,

Kızılcık,

Üç tane;

Bir daha seneye beş tane verir;

Ömür çok,

Bekleriz;

Ne çıkar?

İlahi kızılcık!

Anlaşılan Şeytana uyup beklemeğe razı imiş.

* * * * * *
KARADUT:

Meyvelerin kralıdır bence. Bu meyveninde tadı mayhoştur. Dondurma yapımında kullanıldığı gibi , şerbetide şahanedir. Dedemin bir nar bahçesi vardı .Beş yüz nar ağacının arasında bir tane KARADUT ağacı vardı.Ağaçtan koparıpta yediğimizde ellerimiz, elbiselerimiz mürekkeple boyanmış gibi olurdu ve o renkli lekeyi temizlemekte çok zor olurdu.Bu meyvenin hayranlarından biride büyük şair, ressam dostum BEDRİ RAHİ EYÜPOĞLU idi. Akademideki bir genç kıza aşık olmuş ve onun adını KARADUT koymuştu. Bir tablosu duvarımı süsler. Birde şiiri vardır.

Karadutum, çatal karam, çingenem .
Nar tanem, nur tanem, bir tanem .
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem dalımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam,çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.

* * * * * *
ERİK AĞAÇLARI:

Bahçemizde çok çeşitli erik ağaçları vardı.Poyraz eriği ilkbahar aylarının sona eripte yaz aylarının başladığı mevsimde çağala yani tam olgunlaşmadan tuzla yenirdi.Can eriği sarı sarı , sulu olup, yumuşakça olduğunda yenirdi. Al erik küçük fakat tatlı bir çeşididir. Kara erik bilhassa Almanya da pasta yapımında çok kullanılır. Küçük sarı renkli erikler salça yapımında kullanılır.Buna Malatya da erik salçası denir. Bu salça birde Fransa da et yemeklerinde kullanılır.Prunelle denir.Malatya da ekşili köftede veya bamya yemeğinde kullanılır.Yemeğe mayhoş bir tat verir.

Daha başka erik ağaçlarımızda vardı.Bazısı güneşte kurutulur ve kışın çerez olarak yenirdi.Birde başka hiç bir yerde bulunmayan kaysı fidanına erik aşısı yapıldığında kaysı ile erik arası bir meyve olurdu.Bizim bahçede bir tane bu ağaçtan vardı.

Deli eder insanı bu dünya;

Bu gece, bu yıldızlar, bu koku,

Bu tepeden tırnağa çiçek açmış erik ağacı.

Diyor, ORHAN VELİ.

17.07.09 Köln