2 Aralık 2009 Çarşamba

BURJUVAZİ ve SINIF BİLİNCİ



’Bilgisizlik kolay ve rahat elde edildiği için çoğunluk bilgisizdir.’ La Bruyere

Dünyanın en trajik durumlarından biri şudur: İşçi sınıfı sınıf bilincinden yoksun iken, burjuvazi çok gelişkin ve sağlam bir sınıf bilincine sahip. Dolayısıyla sınıf bilincine sahip burjuvazinin, işçi sınıfına ve diğer emekçilere karşı yürüttüğü tek yanlı bir mücadele var. 20. yy’ın son çeyreğini burjuvazinin işçilere ve diğer emekçilere karşı yürüttüğü sınıf savaşı dönemi olarak değerlendirmek mümkündür.

Nihayet, dünyanın en zengin üç kişisinde bir olan Warren Buffet 2006 yılında New York Times gazetesine verdiği bir demeçte şöyle diyordu: "Sınıf savaşı var, bu bir gerçek; ama o savaşı yürüten ve kazanmakta olan benim sınıfım, yani zenginler sınıfı, ve savaşı biz kazanıyoruz."
Günümüzde yaşanan şey zenginlerin, yoksullara karşı yürüttüğü sınıf savaşımıdır. Oysa geçmişte yoksulların, zenginlere karşı yürüttüğü bir sınıf savaşımı vardı.

Peki ne oldu ki, şimdi zenginler, yoksullara karşı sınıf savaşımını yürütüyor?
Bunun çeşitli nedenleri var elbette. Ama en önemli nedenlerden biri, işçi sınıfının bilincinin yok edilmiş olmasıdır. Sınıf bilincinden yoksun bir işçi sınıfının sııf mücadelesi yürütmesi mümkün değildir.

Sermaye sınıfı yüksek bir sınıf bilincine sahipken, emekçiler sınıf bilincinden yoksundurlar. Emekçilerdeki sınıf bilincinin yoksunluğundan dolayı, sermaye sınıfı toplumu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebilmektedir. Bugünkü dünya artık kaba soyguncu kapitalizmin geri dönmektedir.

Amerikalı dil bilimcisi ve filozof Naom CHOMSKY şöyle diyor:

‘Güçlü, yardımcı bir devletimiz var. Ancak söz konusu olan zenginler için sosyal devlettir. Bu alışılmadık bir sistemdir. Yüksek ölçüde sınıf bilincine ulaşmış sermaye sınıfı olduğu, örgütlü bir muhalefet hareketi eksik olduğu için, böyle bir sisteme sahibiz.’

Evet, devletler, bankaları kurtarmak için ‘yardım’ ediyor. Demek ki, bir ‘sosyal devlet’ var, ama zenginlere yardım eden ‘sosyal devlet’ var.

Evet, bugünkü dünyada, işçi sınıfı ve diğer emekçilerin durumu zordur. Koşullar elverişli değildir. Böylesi bir durumda ‘tarihin akışı bizden yanadır’ gibi determinist söylemlerin bize yararı yoktur. Gerçekçi olmak gerekiyor.

Kapitalizm, insanlık için artık katlanılmaz hale geliyor. Ama kapitalizm toplumsal mücadeleler olmadan tarih sahnesinden gitmeyecektir. Ama kapitalizme karşı başarılı siyasal ve toplumsal mücadele yürütebilmek için 3 şey aynı anda gereklidir:

Sınıf bilinci, eylem ve Birlik. Bir başka sözlerle: Teori+Pratik+Örgütlenme.

Sınıf bilinci, teorik bir çabayı gerektirir. Tek başına sınıf bilinci yetmez. Eylem olmazsa, sınıf bilinci nasıl kendini gösterebilir ki. Teori, eyleme dönüşmezse pratik güç haline gelemez. Bir başka deyişle, teorisiz eylemcilik kör, eylemsiz teori etkisizdir. Ama teori ve pratiği, bir araya getiren şey ise örgütlenmedir.

Bu üç çabayı iç içe yürüterek ilerlemektan başka yol yoktur.

Alman filozofu Kant, ‘bana maddeyi verin, size bir dünya kurayım’ diyordu. Lenin 20. yy’ın başında, ‘bana devrimciler örgüt verin, Rusya'yı altüst ederim’ diyerek örgütün önemine vurgu yapıyordu. Kapitalizm ayakta tutan şey, işçi sınıfının bilincinin, yelmelini ve örgütlenmesinin geriliği ve yetersizliğidir. Clara Zetkin ‘Faşizm, devrim yapmayı başaramayan bir işçi sınıfının ödemek zorunda olduğu bedeldir.’

Oysa bugün hem sınıf bilinci açısından, hem de örgütlenme açısında işçi sınıfı ve sosyalistler acınacak durumdadır. Çünkü bir yanda apolitikleştirilmiş, örgütsüzleştirilmiş ve bireycileşmiş bir dünyada yaşıyoruz. Ama bunlardan yılmak devrimciliğe yakışmaz.

Marks’ın güzel bir sözü var: ‘Şanslı ve uygun koşullar altında mücadeleyi yürütülebilseydi, dünya tarihini yapmak çok kolay olurdu’

1 Aralık 2009 Salı

Dersim’de Bilincin Uyanışı


İsmail Beşikçi

Türkiye’de, 1925-1945 yılları arasında tek partiye dayanan bir siyasal hayat vardı. Doğal olarak anti-demokratik bir siyasal sistem, anti-demokratik bir siyasal rejim egemendi. Genel seçimler aslında atama şeklinde cereyan ediyordu. Milletvekilleri Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Başkanı ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından atanıyordu. Seçimlerden, yani bu atamalardan sonra TBMM’nin ilk oturumunda milletvekilleri Mustafa Kemal Atatürk’ü Cumhurbaşkanı seçiyorlardı. Otoriter, totaliter, anti-demokratik bir siyasal sistem, siyasal rejim vardı. Tunceli Kanunu bu siyasal sistemin, bu siyasal rejimin doruk noktalarından biridir. Yasanın gerekçesinde Dersim, bir çıban başı, yok edilmesi, temizlenmesi gereken bir mikrop olarak değerlendirilir.

Tunceli Kanunu 1935 yılında kabul edilmiştir. Ve hemen yürürlüğe konulmuştur. Bu yasanın en önemli özelliği, idarenin her türlü keyfi davranışına yol veriyor olmasıdır. Yasa bu bakımdan dönemdeki zihniyet yapısının önemli bir göstergesidir. Tunceli Kanunu’yla Dördüncü Genel Müfettişlik kurulmuştur. Dördüncü Genel Müfettişlik Dersim bölgesini içine almaktadır. Bugünkü Tunceli’den daha geniş bir bölgedir, Erzincan’ın, Bingöl’ün, Elazığ’ın bazı yörelerini de içine almaktadır. Dördüncü Genel Müfettiş bölgenin valisidir. Aynı zamanda, bölgedeki en yüksek askeri komutandır. Dördüncü Genel Müfettiş kişileri yakalama, suçlama, yargılama, verilen cezaları, örneğin idam cezalarını infaz etme yetkisine haizdir.

Tunceli Kanunu makable şamil bir kanundur. Tunceli Kanunu’nun makable şamil bir kanun olduğu, yasanın 35. maddesinde yazılıdır. Yani yasanın, yürürlüğe girdiği tarihten önceki fiiller, “suçlar” için de uygulanacaktır. Bunun, ceza hukukunun ana prensiplerine aykırı olduğu açık bir gerçektir. Ceza yasalarının, yürürlüğe girdiği tarihten sonraki suçlar için uygulanacağı, ceza hukukunun temel prensiplerinden biridir.

Suçlanan kişilere iddianame verilmemesi, yasanın dikkate değer bir özelliğidir. Sanıklara savunma hakkı verilmemektedir. Sanıkların avukat tutamamaları, yargılama sürecinde avukatın olmaması, dikkatlerden uzak değildir. Bunlardan çok daha önemlisi, yargılama sürecinde, tercüman da yoktur. Sanıklardan çoğunun hiç Türkçe bilmediği, Türkçe konuşamadığı bir ortamda, tercüman olmaması, yasanın niteliğini açıkça ortaya koymaktadır.

Yasanın önemli bir özelliği de, idam hükümlerinin müfettişin onayıyla infaz edilmesidir. Herhangi bir mahkeme tarafından verilen idam hükümlerini, TBMM tarafından onaylandıktan sonra infaz edileceği 1930’lardaki ceza mevzuatı için de söz konusudur. Fakat, Dördüncü Genel Müfettiş’e, TBMM’nin bu yetkisi de verilmiştir. Vali, Müfettiş ve Komutan’ın, köyleri yakıp yıkma, ahaliyi sürgün etme, köylerin, beldelerin, ilçelerin sınırlarını değiştirme yetkisi de vardır.

Yasanın keyfi uygulamalara yol verdiğini belirtmiştim. Seyit Rıza’nın idam edilebilmesi için yaşının küçültülmesi, Seyit Rıza’nın küçük oğlu Resik Hüseyin’in idam edilebilmesi için yaşının büyütülmesi bu keyfilikler arasındadır. Seyit Rıza’nın yaşının küçültülmesi

mahkemesinde, duruşmaya getirilen tanığın, Seyit Rıza’nın küçük oğlundan iki yaş daha küçük olduğu da, bizzat Seyit Rıza tarafından belirtilmektedir.

Köylerin yakılması-yıkılması, mağaralara sığınan kadınların, çocukların zehirli gazlarla imha edilmesi, gebe kadınların karnına kılıç sokulması, bir –iki yaşlarındaki bebeklerin bir ayağının bileğinden kavranılarak, başlarının taşlara çarpıla çarpıla öldürülmesi, dere kenarlarında, dağ yamaçlarında toplanan sivil halkın, kadınların, çocukların üzerine uçaklarla bombalar atılması sık sık rastlanan olaylardır.

10 Kasım 2009 da, TBMM’de yapılan “demokratik açılım” görüşmelerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen. AKP Hükümeti’ni, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ı eleştirirken, “Atatürk 1937’de, 1938’de, Şeyh Said’de, Ağrı’da, “müzakere yaptı mı?” diyordu. Ama ne yaptığını söylemiyordu. Fakat aynı şeylerin yapılmasını istiyordu. Dersim’de 1937’de, 1938’de olup bitenlerden, Sabiha Gökçen’in sivil halkı nasıl bombaladığından Atatürk’ün habersiz olduğu düşünülebilir mi?

Tunceli Kanunu’nun yapıldığı sırada, TBMM’de 60’a yakın profesör vardır. Bunların önemli bir kısmı da hukuk profesörüdür. Tarih, sosyoloji, siyaset bilimleri, antropoloji, ekonomi gibi dallarda profesör olanlar da vardır. Onur Öymen’in amcası Hıfzırrahman Raşit Öymen de bu profesörlerden biridir. Onur Öymen’in amcası Hıfzırrahman Raşit Öymen ve babası Münir Raşit Öymen, Almanya’da özellikle eğitim, iletişim, sosyoloji gibi alanlarda eğitim görmüşlerdir. Ama bu profesörlerin, yasanın hiçbir maddesine, daha doğrusu keyfi davranışlara hiçbir itirazlarının olmadığı görülmektedir. Tunceli Kanunu tasarısı TBMM’ye geldiğinde şöyle bir yol izlendiği anlaşılmaktadır. TBMM Başkanı maddeleri birer birer okutmuş, kabul edenler-etmeyenler demiş, daha sonra da kabul edildiğini zapta geçirmiştir. Maddeler üzerinde, genel olarak görüş açıklaması olmamış veya tartışma yaşanmamıştır. Tunceli Kanunu 38 maddedir.

Bu milletvekillerinin TBMM’ye tayin yoluyla geldikleri bilinmektedir. Tayini yapan şüphesiz, Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Başkanı ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Yukarıda sözü edilen 60’a yakın profesörden biri de, Ordinaryüs Profesör Mahmut Esat Bozkurt’tur. Mahmut Esat Bozkurt 1930’larda Adalet Bakanı’dır. Ord. Prof. Mahmut Esat Bozkurt, 1930 Ağrı ayaklanması sırasında şöyle bir konuşma yapmıştı. “Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için bundan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hissiyatımı saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır. Türklere hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman hatta dağlar, bu hakikati böyle bilsinler." (Milliyet, 30 Eylül 1930, söz eden, Lucien Rambout, Çağdaş Kürdistan Tarihi, Komal Yayınları, Ankara 1978, s.132)

Eğitimli olmak, eğitimin kalitesini yükseltmek, otoriter ve totaliter bir yönetimin kurulmasına engel olmuyor. Kürtlerin, inkarı, imhası, asimilasyonu çabaları, Türkiye’de, her zaman faşist düşünce ve uygulama için elverişli bir ortam hazırlamaktadır. Bu sürecin Dersim 1937-1938 de olduğu gibi soykırıma varan uygulamaları da olmuştur.

Bu sözün dönemin Adalet Bakanı tarafından, Türkiye’nin Batı illerinden birinde, bir “seçim” döneminde söylendiğini unutmamak gerekir. Dikkat edilirse, Adalet Bakanı, profesör Mahmut Esat Bozkurt, “Türkiye, dünyanın en hür ülkesidir” diyor. Ama, “en hür ülke” de, Kürtlere, “hizmetçi olma hakkı”ndan, “köle olma hakkı”ndan başka bir hak tanımıyor. Bunu resmi ideolojinin bir tutarsızlığı, çelişkisi olarak değerlendirmek gerekir.

Son 25-30 yıllık mücadele sürecinde, Kürtlerin mücadelesini kırmak için, devletin, Zazacılık diye bir akım geliştirmeye çalıştığı gözlenmektedir. Zazaların Türk olduğu, bazı Türklerin Zazalaştığı anlatılmaktadır. Resmi ideolojinin ikiyüzlülüğü hemen dikkati çekmektedir. Kürt olduklarından ve Kızılbaş olduklarından dolayı soykırıma uğratılanlara, bugün de Türk olduklar söylenmeye çalışılıyor. Devlet, bu propaganda çerçevesinde, bazı Zaza Kürtlerini de hareket ettirebilmektedir. Bu konuda Zaza Kürtlerinin her zaman hatırlaması gereken süreç şudur. Dersim’de, Alevi inancında olan, Zaza Kürtleri yaşamaktadır. Alevi inancında olan Dersim’deki Zaza Kürtleri, 1937-1938 de neler yaşadı? Zaza Kürtlerine neden bu muamelenin layık görüldüğünü, Kürtlere neden soykırım yapıldığını da dönemin Adalet Bakanı, Ordinaryüs Profesör Mahmut Esat Bozkurt çok açık bir şekilde dile getirmektedir. Resmi ideolojini Kürtlerle ilgili bu tutarsızlıklarına, çelişkilerine de dikkat etmek gerekir. Zaza Kürtleri konusunda Roşan Lezgin’in, Kirmanckî, Kırdkî, Dimilkî, Zazakî başlıklı yazısına bakmakta yarar var. (www.zazaki.net, 26 Tebaxe 2009) Bu yazının Zaza Kürtleri başlığı altında Türkçe’sinin de yayımlanacağını umuyorum.

Burada, olguların algılanması ve analizi bakımından Türklerin büyük bir çoğunluğuyla Kürtler arasında çok önemli bir zihniyet farkı olduğu hemen göze çarpmaktadır. Türk aydınları Mahmut Esat Bozkurt’u “solcu” olarak değerlendiriyor. Baroların bir kısmı, hukuk fakültelerinin bir kısmı kendi kurumlarına heykellerini, büstlerini dikiyor. Mahmut Esat Bozkurt’un, Cumhuriyetle birlikte başladığı vurgulanan Türk aydınlanmasının önemli bir ismi olduğu vurgulanıyor. Kürtler, örneğin Kürt aydınları ise, Mahmut Esat Bozkurt’u, “ırkçı”, “faşist”, “çağdışı”, sömürgeci” gibi kavramlarla değerlendiriyor. Kürt aydınlarının ve Türk aydınlarının Mahmut Esat Bozkurt algılamasının birbirine zıt olduğu açık bir gerçektir. Bu noktada şu konu açık bir şekilde kendini belli etmektedir. İttihat ve Terakki, Türk milli mücadelesi, Lozan Antlaşması, 1925 Büyük Kürt Ayaklanması, Ağrı 1930, Dersim 1937-1938, Otuzüç Kurşun Olayı (1943), Halepçe, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulması gibi olgular Türkler için ve Kürtler için çok farklı, birbirine zıt mesajlar vermektedir. Bunun dikkatlerden uzak tutulmaması gerekir.

Unutma-Unutturma

Kürtler konusunda söylenmesi gereken önemli sözlerden biri, yoğun bir unutmanın ve unutturmanın yaşanıyor olmasıdır. Dersimliler, daha düne kadar, 1937-1938 de neler yaşandığın konuşmazlardı. Bu konuya bir ilgi de yoktu. 1970’leri düşünelim. Dersim Türkiye’deki solun bir minyatürü gibiydi..Türk solunun bütün fraksiyonlarının Dersim’de büroları, taraftarları vardı. Kürt fraksiyonları ise, cılız bir şekilde vardı. PKK ile bu durum değişti. Ama köklü bir değişiklik olmadı.

Dersimliler, Kürtlerle, Kürt inancıyla hiç ilgisi olmayan Dördüncü Halife Ali’yi, Ali’nin oğulları Hasan’ı, Hüseyin’i hiç unutmuyorlar. Sık sık onlardan medet bekliyorlar. 681 yılında gerçekleşen Kerbela, Araplar’daki bir iktidar kavgasıydı. Kerbela’da öldürülenler 72 kişidir. Hüseyin taraftarları Fırat Nehri’ne çok yakın bir yerde çadır kurmalarına rağmen, Yezid taraftarları nehre gidiş yollarını kestikleri için 72 kişinin çoğu susuzluktan ölmüştür. Yezit taraftarlarının, Kur’an sayfalarını kılıçlara sokarak Hüseyin taraftarlarına saldırdığı biliniyor. Bundan dolayı Dersimliler dövünüp duruyorlar.

1937-1938 deyse, 50 binin üzerinde Alevi Kürdün öldürüldüğü görülmektedir. Akşam Gazetesi’nden Özlem Çelik, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’le yaptığı röportajda, bu sayının 90 bin olduğunu söylemektedir. (Akşam, 16 Kasım 2009) Genelkurmay’sa, 11 bin civarında ölü, 13 bin civarında sürgün olduğunu söylemektedir. Buna rağmen Dersimliler, Onur Öymen’in 10 Kasım 2009 da, TBMM’de yaptığı konuşmaya ve konuşmaya karşı kamuoyunda gelişen tepkiye kadar, bu olaylardan söz etmezlerdi. Seyit Rıza’nın, Alişer’in, Nuri Dersimi’nin adını anmazlardı. Bu konuda büyük bir unutma ve unutturma yaşanıyordu. Örneğin 8 kasım 2009 da, İstanbul’da, Kadıköy Meydanı’nda, Büyük Alevi Mitingi yapıldı. Bu mitinge Dersimlilerin de katılması muhtemeldir. Ama mitingde, Seyid Rıza’ya, Alişer’e, Nuri Dersimi’ye, Dersim soykırımına ilişkin hiçbir fotoğraf, pankart göze çarpmıyordu. Konuşmalarda, bu isimlerden, bu olaylardan söz edilmedi

Onur Öymen’in konuşmasından sonra konuşmaların tartışmaların başlaması, yaşlı insanların anılarını dile getirmeleri bir uyanış olarak değerlendirilebilir. Bilinçteki bu uyanış, ırkçı ve sömürgeci ideolojinin çözülmesi, sömürgeciler tarafından sistematik olarak öldürülen ruhun canlanması anlamına gelmektedir. Bu bilincin, bu uyanışın güçlenerek süreceği kanısındayım.

Aleviliğin, insanı ön plan koyan anlayışından, mazlumun yanında yer almasından dolayı, Ali, Hasan, Hüseyin taraftarlarının desteklemesi doğaldır. Ama bu kesimi içselleştirmesi, bu kesimle aralarında organik bağlar tesis etmeye çalışması yanlıştır. Şiilik elbette İslamlıktır. Ama Alevilik İslamın dışında olan bir inançtır. Bugünkü Alevilerin atalarının İslam olmadığı açık bir gerçektir. Aleviliği Müslümanlığa asimile etme çabaları, devletin baskısını hafifletmek için, Alevilerin Müslüman gibi görünmeleri, dikkatlerden uzak bir süreç değildir.

Dersim 1937-1938’i hatırlama sürecinde irdelenmesi gereken esas kişi Onur Öymen değildir. Kemal Kılıçdaroğludur. Soykırım sırasında, Kemal Kılıçdaroğlu ailesinden de yaşamını yitiren pek çok kişi vardır. Kılçdaroğlu ailesinden bazı kişiler hasbelkader hayatta kalabilmişlerdir. Soykırım, Dersim’in her yöresinde olduğu gibi Nazımiye’de de yoğun bir şekilde gerçekleşmiştir. Kızılbaş Kürtlerin nasıl katledildiğini, Cumhuriyet Senatosu Başkanlarından ve Dışişleri eski Bakanlarından İhsan Sabri Çağlayangil’in, Kemal Kılıçdaroğlu’na özel olarak anlattığını Kılıçdaroğlu’nun kendisi söylemektedir. Köylerin, evlerin, ağılların, ahırların yakılmasından yıkılmasından sonra mağaralara sığınmış kadınların çocukların üzerine zehirli gazlar sıkılarak Kızılbaş Kürtlerin fareler gibi zehirlendiğini İhsan Sabri Çağlayangil anlatmıştır. Bunlara rağmen Kemal Kılıçdaroğlu kendi köklerine karşı yoğun bir yabancılaşma içindedir. Bunları unutmuş. Bunların unutturulması için geliştirilen politikalara karşı hiçbir tepkisi yok. Bir insan, eğitimli bir insan, kendi köklerine, ailesine karşı yaşama geçirilen katliamlara nasıl bu kadar duyarsız bir hale gelebilir? Bu da elbette bir eğitim sürecinde edinilebilecek bir sonuçtur. Resmi ideoloji eğitiminin nasıl uygulandığını, zengin olgusal dayanaklarıyla incelemek önemli olmalıdır.

29 Mart 2009 yerel seçimlerinde Kemal Kılçdaroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayıydı. Bu seçimler sırasında, propaganda döneminde, Kemal Kılçdaroğlu’na basında, “Gandi” deniyordu. Bu çok yanlış bir benzetmedir. Tarih bilincinden yoksun bir benzetmedir.

Gandi, ülkesi ve halkı için mücadele eden çok saygın bir önderdir. Hind Milli

Kurtuluş Hareket’inin önemli bir ismidir. Kemal Kılıçdaroğlu ise, kendi ülkesini, kendi halkını, anadilini-kültürünü tarihten ve yeryüzünden silmek isteyenlerle işbirliği yapmaktadır. Bu tür bir değerlendirmeyi ancak, devletin propagandasının yapan, Milli İstihbarat Teşkilatının bir şubesi gibi çalışan, Türk basını yapabilir.

“Emperyalist işgale karşı olmak”, ABD’nin Irak’a silahlı müdahalesi öncesinde, Mart 2003 öncesinde ve sonrasında çok tekrar edilen bir slogandı. Türkiye’de “sol”un önemli bir kısmı, Kürtlere, “Kürtler, Saddam Hüseyin’le birleşerek, ABD’ya karşı mücadele etmelidir, savaşmalıdır” diyorlardı. CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu da bu düşüncedeydi. Burada, “emperyalizme karşı mücadele”,”emperyalist işgale karşı olma” gibi, devrimci içerikli sloganları kullanıyorsa da aslında, çok büyük bir gericiliktir. Çünkü Kürtleri, kendilerine karşı soykırım yapan Saddam Hüseyin’le, kendi kasaplarıyla işbirliği yapmaya çağırmaktadır. Ama Saddam Hüseyin’in Kürtlere karşı sistematik olarak geliştirdiği soykırım sırasında sessiz kaldıkları, bu olaylar görmezlikten, bilmezlikten, duymazlıktan geldikleri bilinmektedir. Türk solu grupları içinde, Saddam Hüseyin’i, “neden sadece bir Halepçe yaptın, neden onlarca Halepçe yapıp gerici Kürtlerin kökünü kazımadın” diye eleştirenler de vardır.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun adı “yolsuzlukları deşifre eden adam” olarak geçiyordu. Kendisi olamayan, hasmının, düşmanının kişiliğiyle bütünleşen, ailesin, halkına karşı yapılan yolsuzlukları hiç sorun yapmayan bir kişinin Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal hayatındaki yolsuzlukları deşifre etmesinin, bu yolsuzlukları izlemesinin hiçbir değeri yoktur. Zira en büyük yolsuzluğun, haksızlığın, 1938-1938 de, Dersim halkına yapıldığı açıktır.


Kürdistan-Post
http://www.kurdistan-post.com/

29 Kasım 2009 Pazar

TÜRKÜM DOĞRUYUM (!)


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

İzah edemediğim bir fenomen. Daha ilk okula başladığımda, ne “Türküm doğruyum” andını, ne de Pazartesi günleri okulda “İstiklal marşını” söylemedim. İçimden gelmedi. O küçücük beynim itiraz ediyordu. İki yaşında babamı kaybettiğim içinde babamın Kürt olduğunu dahi bilmiyordum.

Doğan Avcıoğlu, Kürt sorunun doğuda Feodalitenin yok olması ile halledileceğini iddia etmiş. Bugün de hâlâ ayni fikirde olanlar mevcut. Sanki Kürtlerin varlığına sadece feodal yapıda olanlar sahip çıkıyorlar. Aslında Kürtlerin varlığını kabul edemiyorlar.
Feodalite yüzlerce senedenberi oluşmuş sosyal bir yapılanmadır. Elbette ekonomik sebepleri vardır. Onun etkilediği siyasi hakimiyetide mümkündür. Onu toprak reformu ile yok etmek te mümkün değildir. Geçmişte büyük arazi sahiplerinin mirascılarına şimdi ancak cuzi miktarı intikal etmiştir. Çünkü ağaların bir kaç eşi olduğu gibi, onlarında doğurganlıkları had sınırda , aile planlaması olmadığı için, çok sayıda torunları olmuştur. Bugün ekonomik yapılanma, topraktan ziyade sermaye sahibi tüccarların, fabrikatörlerin siyasi feodalitesine dönüşmüştür.

Şırnağın köyündeki okullara bilgisaray ve internet girmiş olmasına rağmen, Köy enstitüleri için ağlamanın bir faydası olmayacağı gibi, Kürt sorununada hâlâ feodaliter yapının suçlanması, hele ,hele feodal aileleri Dersim ve benzerlerinde olduğu gibi katledip, sürgünlere göndermenin Kürtler arasında ne gibi acılara sebep olduğunu , tıpkı Ermenilere tehcir yapılması ile onların uslandıramayacaklarını tarih yazmaktadır. Düşünen, sosyolojiden anlayanlar tarafından açıklık kazandırılmışdır. Traktörün gelmesi feoadiliteyi kuvvetlendirmişsede, demokrasinin gereği oy sandığının yürürlüğe girmesi siyasi etkinliğini ortadan kaldırmıştır. Öcalan’da evvela feodaliteyi yıkmak için silahı vasıta olarak kullanmışsada , bugün özgürlüğün, ancak özgür düşünenlerin, demokratik yapılanması ile mümkün olacağı anlaşılmıştır. Bizde % 70 halkın köyde yaşadığı devirlerde İsveçte, diğer batı ülkelerinde ancak % 15 köyde yaşamakta idi. Bugün Türkiye’de de artık köyde ikamet edenlerin sayısı % 38 e düştüğü, köylü vatandaşların şehirlerdeki fabrikalara yönlendiği bilinmektedir. AK parti hükumetleri bu ihmal edilmiş, ilkel yaşamda olan köylü vatandaşlara ideolojik değilde pragmatik bir yaklaşımla hizmet verdiği için oy sayısını artırmayı bilmiştir. Onlara karnını kaşıyan, küp kafalı gibi tanımlarla muhalefetin yaklaşımı hem insancıl olmadığı gibi, hemde onları muhalefete mahpus kılmıştır.

Doğan Avcıoğlu’nun askerlerle birlikte feodal yapıyı yıkarak, toprak reformu yaparak, cebren sosyal bünyeyi değiştirebileceği fikri jakoben bir anlayıştır. Köyde yaşayan halkı tanımadan, teorikman, masa başında, jakoben fikirler üretmek sağlıklı olmamıştır. Değişimin eğitimle, interenet aracılığı ile olabileceğine inanıyorum. %90’ nı yeşil kartlı olan, analfabet kadınların sağlık problemlerine hizmet ettiğim zaman benim vardığım analitik fikirler bu istikamettedir.

Antilaik sözleri muhtevi istiklal marşını ezberletmek, okutmakla, arapça ve farsça kelimelerin çoğunlukta olduğu , Atatürk’ün gençliğe hitabesini ezberletmekle şekil itibari ile faşistik bir görüntü verdiğimizi düşünüyorum. Yasin’i ezberlettiren Fethullahcı zihniyetle, Türküm doğruyum andını söyletmenin bir farkı olmadığı kanaatındeyim. Eğitimde birinci prensibin özgür düşünmeyi sağlayan bir reformun olması gerekmekdir. Bugün milli eğitimin müfredatında Kürt kelimesi yok. Edebiyatta, tarihte ,müzikte Kürt yok. Devlet hâlâ Kürdü yok saymakta. Batılılar Türkiye’yi sevmediklerinden değil, yani duygusal bir nedenle değil, Türkiye’de hâlâ insanların testere ile başlarının kesildiği için, Tuvaletlerinin hâlâ alaturka olduğu, gayri müslimlere gavur dendiğinden, Azınlıkların dillerine, kültürlerine nefes aldırılmadığından dolayı Türkleri, insanlarının % 80 ninin yalan söylediği için, Türkiye’yi asrın gerisinde buldukları için istemiyorlar. Atatürk’ün doğrularından ileri gitme çabası olmadığı gibi, yanlışlarının söylenmesinin kanunlarca yasaklanmış olması, adeta bir iftihar vesilesidir.

İnançlara saygı anti laik bir davranış, Atatürk ilkelerine ihanet olarak kabullenilmesi demokratikleşmenin önünü kesmektedir. Hele hele askeri vesayette israr edilmesi, “her Türk asker doğar”, “bir Türk dünyaya bedeldir”, “Türkün Türkten başka dostu yoktur” gibi hamasi sloganların yaygınlaştırılması demokratikleşmenin önünü tıkamaktadır.

Alevileri dinsiz, Kürtleri potansiel bölücü, terörist, gayri müslim azınlığa yabancı muamelesi yapan zihniyette olan Türklerin Mevlanın torunu olmasını hakketmedikleri, insani duygulardan azat mahluklar olarak görmekteyim. Geriliğimizin asıl sebebinin, terörizmin başlıca müsebbibi saymam humanist olmamdan dolayıdır.

Bin senedenberi kardeşiz diyenler Kürtlere üvey kardeş muamelesi yaptıklarının farkında olmasalar gerek. Eşitler arasında üstünlük. Türk kelimesinin bir milletin, Kürt kelimesinin ise etnik bir tanımlama olduğu yutturmacasının artık kabul görmediği, böyle düşünenlerin kendi kendilerini tatmin uygulaması içinde olduklarını söylemem inşallah suç sayılmaz.

Atatürk’ü kanunlarla koruma ihtiyacı utandırıcı bir uygulamadır. Onun yerine tüm vatandaşların insani haklarını koruyucu kanunların tatbikata konulması gerekir. Kürt sorunu yoktur, Kürt yoktur diyenler Türk olma vasfınıda ibraz edemezler. Cahilliklerine verme hoşgörüsüde normal aklı selime sahiplenenlerin kârı değildir. Hürriyet gazetesinin ‘ Türkiye Türklerindir’ sloganını baş köşeye oturtması utanç vericidir. Türkiye bütün meskunlarınındır. İşte bölücü olanlar “Türkün Türkten başka dostu yoktur” diyenlerdir. Damarlarındada asil bir kan olduğuna inananlardır. Bundan daha ırkçı bir söylem olabilir mi?

Kürtlere bir çakıltaşı dahi vermeyeceklere son seçimlerde ortaya çıkan bir gerçek adeta bir referandum neticesi olarak algılanmalıdır. Doğuda ve güneydoğuda yani Kürdistan’da sadece Kürt kökenli adaylar kazanmıştır. Ohalde o bölgede yaşayanlar oranın sahibidir. Kürtlerin yarısı batıda yaşadığına göre Kürtler bütün Türkiyenin sahiblerindendir.

Bir taraftan gençlerin dağa çıkmasını önleyemediğinden Başbuğ itiraf ederken, demokratik açılımla dağda olanları indirme inancına karşı bazı şovenistlerin dağa çıkacaklarını, 20 bin gönüllü Türkle onları yok edebileceklerini, yani dağa çıkıp eşkıyalık yapabileceklerini söyleyenlerin beyinlerinde arıza olduğunu düşünüyorum.

Türkiyenin her tarafında silahlarının fışkırdığı cuntacıların varlığını inkar edip, onlara sahip çıkanların yarın mahkemeler sonunda şayet doğruluğu katileşirse hicap duyup duymacaklarını merak ediyorum

Yakında demokratikleşme ile bu yazdıklarımın maziye ait serzenişler olarak kalmasını ümit ediyorum.

Antalya, 29.11.09

28 Kasım 2009 Cumartesi

Bir Yeni Kitap: ”AŞK GÜNAH MI?”


Ortakça yazarlarından, Dr. İsmet Turanlı’dan bir yeni kitap: ”AŞK GÜNAH MI?” (Berfin Verlag – Kasım 2009, Köln).

Değişik yazı, şiir ve anılardan oluşan kitap 176 sayfadır.


Dr. İsmet Turanlı, 1930 Malatya’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirince Ankara Üniversitesi’ned kadın hastalıkları ve doğum bölümünde ihtisasa başladı.

1957’de Londra’da Hammersmith ve Stokholm’de Karolinska hastahanelerinde, Wuppertal’de Landesfraueklinik’te ihtisasını tamamladı. Bonn Üniversitesi’nde doçentlik çalışmalarını yaptıktan sonra Köln’de St. Hildegardis Hastahanesi başhekim muavinliği yaptı.

1965’de kendi kliniğini kurdu. 1985’de Türk – Alman tabibler, 1993’te Türk – Alman Jinekologlar Derneği’ni kurup Antalya’da iki senede bir kongrelere başladı.

Şimdi de Psikosomatik Jinekologi Derneği’ni kurmaktadır.

1997’de Alman ”Devlet Liyakat Ödülü” ile taltif edildi. Tüp bebek ve kısırlık mevzuunda bir Türkçe, bir de İngilizce kitapları yayımlandığı gibi 150’den fazla tıbbi, edebi, politik makaleleri ve kongre tebliğleri, ayrıca sekiz bestesi vardır. 10 seneden beri de Köln ve Antalya’da emeklilik yaşamını sürdürmektedir.

Yayınlanmış Eserleri:

1- STERİLİTE ve IVF (Tüpbebek) TEDAVİSİ
Dr. İsmet Turanlı – K.H. Broer
Önel – Verlag, 1991 – Köln

2- New Trends in Reproductive Medicine
Dr. İsmet Turanlı – K.H. Broer
Springer Verlag 1996

3- Serindi Benim Mavilerim
Dr. İsmet Turanlı
Berfin Verlag – 2009 - Köln


Dr. İsmet Turanlı, e-posta:
dr_ismetturanli@mynet.com

-------------

Dr. İsmet Turanlı’yı, ORTAKÇA sitesi olarak, bu ve diğer kitap çalışmaları vesilesi ile kutluyor, tebrik ediyoruz!

YÖNETİMİ VAR



Cirik Haci / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de

Horlanan ezilen halklar görmeli
Patron ağa beyin yönetimi var
Çalışan üreten bunu bilmeli
Patron ağa beyin yönetimi var

Ateş düşer yanar halkın bağrına
Can veren yiğitler kimin uğruna
Bitmeyen düşmanlık kalır yarına
Patron ağa beyin yönetimi var

İnanmaz ölenler anlımda yazım
Barışa karşıdır zülmü yobazın
Üreten haklıya söylerim sözüm
Patron ağa beyin yönetimi var

Saldırır halklara Allah diyerek
Kayıptan emirler alıp uyarak
Niyet edip hakka namaz kılarak
Patron ağa beyin yönetimi var

Fezalim der haci doğrudur sözüm
Eşit paylaşım gerçek olan çözüm
Halkının gözü kulağıdır özüm
Patron ağa beyin yönetimi var

26 Kasım 2009 Perşembe

CHP, GERÇEKLİK ve SOL



Yener Orkunoğlu
y.orkunoglu@googlemail.com

’Alışkanlıkların zincirleri, önce duyulmayacak kadar hafif, sonra kırılamayacak kadar güçlü olurlar.’ Benjamin Dizraelli


Ahmet Hamdi Tanpınar’ın güzel bir sözü var: ‘Hayat şüphesiz, tüm cemiyetindir. Fakat mesuliyetleri yalnız münevverindir. Yükünü kaderin ve tesadüfün ayırdığı paya göre hep beraber taşırız. Fakat tarih karşısında hesabını münevver verir.‘(A. Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi)

Bu görüşe katılıyorum. Bu görüş Türkiye‘ye şöyle uygulanabilir: Türkiye’nin demokratik bir toplum haline gelememesinde, çapulcu burjuvazinin ve işçi sınıfının bilinç ve örgütlenmesinin yetersizliği önemli rol oynamıştır. Ama Türkiye’nin demokratikleşememesinin sorumlularından biri CHP, diğeri ise sol harekettir. Biz bu yazıda ‘Dersim Katliam’ı konusundaki tavrıyla CHP’yi değerlendireceğiz.

CHP, solcu, halkçı ve sosyal demokrat bir parti olarak biliniyor. Oysa CHP, geçmişte ne solcu, ne halkçı bir partiydi. Sosyal demokrat bir parti olduğu iddiası ise bir yanılsamaydı.

Burada bazı sorularla karşılaşıyoruz:

CHP solcu bir parti olmadığı halde neden solcu ve halkçı bir parti olduğu sanılıyor? Toplumda neden böyle bir yanılsama doğdu? Neden işçilerin, emekçilerin, aydınların bilincinde bir çarpıklık yaşandı?

Neden Türkiye’de bu kadar adaletsizliğe, yoksulluğa ve işsizliğie rağmen neden güçlü bir sol hareket yok?

Bu soruların cevapları geniş araştırmayı gerektiriyor. Biz burada sadece bazı noktalara dikkat çekeceğiz.

1. Türkiye, Avrupa’daki gibi geçmişte gerçek burjuva demokratik devrimi süreci yaşamadı. 17. ve 18. yüzyılda Avrupa ülkelerinde burjuva demokratik devrim sürecini belirleyen burjuvazi, işçiler ve köylülerdi. Türkiye’de ise modernleşme hareketi yukarıdan aşağıya oldu. Gerçek bir burjuva devriminin ve aydınlanmanın yaşanmaması nedeniyle, Türkiye’de demokratik ve özgürlükçü düşünce köklü olamamıştır. Dolayısıyla Türkiye’de modernleşme hareketi, aydınlanmacı ve demokratik bir öze sahip değildir. Modernleşme, sivil ve askeri bürokrasinin, devletin ve ordunun modernleşmesi olarak algılanmıştır. Tepede askerlerin egemen olduğu devlet bürokrasisi aracılığıyla modenleşme gerçekleştirildi.

2. Osmanlı Aydınları ‘devleti kurtarma’ amacıyla hareket etmiştir. Cumhuriyet Aydınları de devletçi bir düşünceye sahip olmuştur. Yukarıdan modernleşme hareketi garip bir ittifakı ortaya çıkarmıştır: Bürokrasi ve Aydın ittifakı. Türkiye’de sol hareket üzerinde Kemalizmin etkisinin güçlü olmasının nedenlerinden biri işte bu ittifaktı. Bürokrasi ve aydınlar arasında böylesi bir ittifak Türkiye sol hareketi için büyük bir şanssızlıktı. Türkiye solunun gelişimini olumsuz etkiledi. Sol hareket için yıkıcı oldu. Çünkü sol ve ilerici hareket, bürokrasinin dümen suyuna girdi. Bu ittifak çeşitli dönemlerde farklı biçimlere büründü. ‘Ordu gençlik ele ele’ sloganı bunun bir ifadesiydi. ‘Devletçi solculuk’ anlayışı da yaygın hale geldi. ‘Ordu solculuğu’ ‘milliyetçi solculuk’ gibi kavramlar hep bu garip ittifaın ürünü olarak doğdular

3.
Türkiye’de sol hareket bundan nasibini almıştır. Devletçi düşünce kalıplarının dışına çıkamadı. 1960’lı yıllarda Türkiye sol hareketi devletçi ve ekonomik kalkınmacıdır. Türkiye sol hareketi geçmişte devletçiliği sosyalizm ile özdeşleştirmiştir. Ekonomik kalkınmacı anlayış, sendikları da devletçi bir anlayışa götürmüştür.

4. Türkiye’de sol hareketin geniş kesimleri açık veya kapalı bir şekilde devletçidir, ama demokrat ve özgürlükçü değildir.

5. Geçmişte Türkiye solunda, ABD emperyalizmin karşı mücadele solculuğu ve milliyetçilği birbiriner karıştırmıştır. ABD emperyalizmine karşı çıkmak, solculuk olarak anlaşılmıştır. Oysa solcu olmayan bir milliyeçi de ABD emperyalizmine karşı çıkabilir. Geçmişte Fransa’nın Nazi işgaline karşı hem solcular hem de milliyetçiler tavır aldılar.

Şimdi gelelim başka bir soruya: CHP neden kendisini ‘solcu’, ‘sosyal demokrat’ gibi göstermeye çalıştı? CHP’yi sol, halkçı ve ve devrimci maske kullanmaya iten neden neydi?

Tüm dünyadaki devrim tarihlerinin deneylerinden biliyoruz: Yükselen devrimci hareketler, egemen sınıfların partilerini ‘sol’ ve ‘devrimci’ maskesini takmaya zorlar. Her toplumda yükselen devrimci hareket, liberalleri, muhafazarları ‘solcu’ olmaya zorlar. Lenin Rus devrimi sırasında şunları söylemişti: ‘Yükselen devrim liberalleri de etkiliyor. Dünün liberalleri bugün devrim maskesi takmaya çalışıyorlar.’

1960’lı yıllarda Türkiye’de yükselen devrimci bir hareket vardı. Türkiye İşçi Partisi (TİP), toplumdaki tüm muhalif kesimlerin odak noktasıydı. İşçilerin, köylülerin, Alevilerin ve Kürtlerin buluştuğu bir örgütlenme olmuştu. Aydınlar yığın halinde TİP içinde yer alıyorlardı. TİP, toplumda muhalif hareketlerin çekim gücü haline gelmişti. CHP içindeki insanları da büyük ölçüde etkiliyordu. TİP, CHP için önemli bir rakip durumuna geliyordu. TİP’in oylarını çalmak için, İnönü 1965 yılında ‘Ortanın Solu’ kavramını attı. 1966’daki CHP’nin 18. Kurultay’ında İnönü şunları söyler:’Ortanın solunda olmak, sosyalist parti anlamına gelmez. CHP sosyalist değildir, sosyalist parti olmayacaktır’

CHP ‘solculuğu’, sola düşmanlıktır. CHP, devlet bürokrasisin partisi olarak, sahte halkçı ve sahte ilerici bir partidir. CHP, sosyal demokrat bir parti de değildir ve hiç olmamıştır. Tarihsel olarak incelendiğinde Avrupa’da sosyal demokrat partiler geniş yığınların içinden çıktılar. İşçi sınıfı hareketine dayandılar ve sosyalizmi benimsediler. CHP ise halk hareketine dayanan bir parti değil. Modernleşmeyi yukarıdan yürüten devlet bürokrasinin partisi olarak doğdu.

CHP, sol değildir ve sol bir parti değildir. Geniş kitleler nazarında CHP’nin gerçek yüzü hergün biraz daha açığa çıkmaktadır. Bu da iyi bir gelişmedir. Umarım gerçek sol bu gelişmeden yararlanmayı başarabilir.

22 Kasım 2009 Pazar

Perinçek: Kendisinin Komiği!(*)


Doğru düşünce olmadan, doğru davranış ta olmuyor! Olmayınca, insanlar, Perinçek misali, çirkin duraklara savruluyor. Sonuçta, komiklik ortaya çıkıyor. Perinçek, kendisinin komiği oluyor. Devrimcilik ise, Perinçek gibilerden uzak durmak oluyor.”

Faiz Cebiroğlu

Türkiye sol tarihinde, hem teorik, hem de pratik olarak, en çirkin duraklarda yer alan isim kimdir? Diye sorarsanız, hiç tereddütsüz, Doğu Perinçek derim. Doğu Perinçek, ”her alana el atan” ama ”hiç bir alanda dikiş tutturmayan” bir şahsiyettir. Komiktir!

Maoculuk ve köylü adına çıktı; tutmadı.

Alevilik adına çıktı; tutmadı.

Kürtler adına çıktı; tutmadı.

Ordu ve paşalar adına çıktı; tutmadı.

Ulusalcılık adına çıktı; tutmadı.

Şimdi ise, MHP tabanına yöneliyormuş!

Kendi kendisinin komiği olan Perinçek, diyor ki; ”MHP' nin tabanı yoksul bir tabandır. Onları dışlayarak solculuk yapamam…”
Gerçekten, hem komiklik, hem de cehalet!

Sınıf mücadelesinde, ister MHP, isterse bir başka burjuva partisi olsun, tabanlarında yer alan, ”işçi ve emekçileri” kazanmanın yolu, ideolojik sınıf mücadelesinden geçtiği, biliniyor. Bu, sosyalizmin ABC'sidir. Birinci, noktadır.

İkincisi şu: Sosyalizm adına çıkan, bir hareket, bir parti, devrimci sosyalist proğramıyla, fikirleriyle, burjuva ideolojisi ve onun temsilcileri olan partilere karşı, ödünsüz ideolojik mücadelesini verir. Bu yolla, işçi sınıfını, burjuvazinin ideolojik etkisinden kurtarmaya çalışır. Bu yolla, çeşitli burjuva partilerinin etkisi altında bulunan işçi ve emekçileri, kendi safına çekmeye çalışır. Bunun biricik yolu, yine, ”ideolojik ve siyasi bağımsızlıktır!”

Şu veya bu burjuva partisinin tabanı "iyidir" demek ayrı; onların peşlerine takılmak ise ap-ayrıdır!

Her ideoloji, bir sınıf mücadelesidir.

Burada amaç, kendi ideolojisini hem MHP, hem de diğer burjuva partilerine egemen kılmaktır.

Burada doğru davranış, sosyalist ideolojiyi kütlelere mal etmek ve burjuva ideolojisini geriletmek, yok etmektir.

Evet, düşünce ve davranış, iç-içedir; açıktır.

Ama açık olan bir başka nokta daha var: Doğru düşünce olmadan, doğru davranış ta olmuyor!

Olmayınca, insanlar, Perinçek misali, çirkin duraklara savruluyor.

Sonuçta, komiklik ortaya çıkıyor.

Perinçek, kendisinin komiği oluyor.

Devrimcilik ise, Perinçek gibilerden uzak durmak oluyor.

----------------

(*) ilk yazım tarihi: 3 Haziran 1986.

(**) Aynı yazı (2006), Özgür Haber Net sitesinde tekrar çıktı: