13 Ocak 2010 Çarşamba

MİLİYETÇİLİK ve ÖZGÜRLÜK


Yener Orkunoğlu
y.orkunoglu@fbi.h-da.de


‘Hür olmadığı halde kendisini hür
sananlar kadar köle yoktur‘
Goethe

Yıllar önceydi. Almanya’da uluslararası bir öğrenci toplantısına katılmıştım. Dünyanın çeşitli yörelerinden gelen öğrenciler, hangi ülkeden geldiklerini söylüyorlardı. Sıra bana geldiğinde, ‘tesadüfen Türküm’ demiştim. Bu cümlem kahkalara neden olmuştu, ama bir tartışmaya da yol açmıştı.

Milliyetçliğin, insanı ve ufkunu sınırlayan bir ideoloji olduğu her geçen gün daha berrak bir şekilde açığa çıkmaktadır. Çok derinden düşünüldüğünde, milliyetçilik, ulusal alandaki bencilliktir. Bir başka deyişle, milliyetçilik bencilliğin, ulusal alana kaydırılmasıdır. Dünyadaki anlamsız ekonomik rekabet mantığının, siyasal alandaki ifadesidir.

Milliyetçilik, çağımızın afyonudur. Nasıl din Ortaçağ’da insan düşüncesine kelepçe vurup, insanı uyuşturan bir ideoloji haline geldiyse, milliyetçilik de çağımızın ‘din’i haline gelmiştir. Dolayısıyla milliyetçilik esas olarak özgürlüğün düşmanı haline gelmiş bir ideolojidir.

Milliyetçilik, kitleler arasında yaygındır. Bu ise milliyetçiliğin ne kadar tehlikeli bir uyuşturucu ideoloji olduğununn göstergesidir. Milliyetçiliğin kitleler tarafından kabul görme konusunda, müsadenizle Tolstoy’un tanıklığına baş vurmak istiyorum. Sanat Nedir? adlı eserinde şöyle yazar:

‘Sanatın başarısı, bilime olan yakınlığıyla ilgilidir. Aradığı bilimsel özellikleri bulan ve inanan okuyucu, sanatın kendisine yüklediği misyonu anlayacak ve bunu başkalarına da taşıyacaktır. Fakat toplumdaki büyük kitleler, düşünceye ve düşüncenin karşısına çıkacaktır. Düşünceyi önemsemeyen ve yok etmeye çalışan kitlelerin saldırısına maruz kalan insanlar, her şeye rağmen düşüncenin değerinden taviz vermeyerek mücadele edecekler, gerçekleri araştırarak gerçek sanatı ortaya koyacaklar ve sonuçta, düşünceyle birlikte tekrar kitlelerin önüne çıkacaklardır. Yürüdüğü yolu bilinçle aydınlatan insanların çabası önemlidir ve iki yüzlülük, bu insanlarınn çabalarıyla ortadan kalkacaktır.’

Tolstoy’un söyledikleri başka alanda uygulayan bir insan vardı: Lenin.

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında ‘Anavatan Savunması’ adı altında Avrupa’daki (o zamanlar markist olan) sosyal-demokrat partiler milliyetçilik akıntısına ve bataklığına kapılmışlardı. Lenin, şovenizmin akıntısına kapılmadı. Lenin’e göre emekçileri sömüren ve ezen şey, asıl düşmanı burjuvazi ve onun devlet sistemidir.

Almanya’daki sosyal-demokrat parti, savaş bütçesine oy verdiği zaman Lenin inanamamıştı. Zinovyev, Lenin’e Alman sosyal demokrat partinin ‘Vorwarts’(İleri) adlı resmi organında yayınlanan haberi gösterdiği zaman, Lenin şöyle tepki gösterir:

‘Bu mümkün değildir. Büyük ihtimalle, sefil Alman burjuvazisinın, bizleri yanıltmak ve şaşırtmak için çıkardığı sahte bir organdır. Bu sayı, bizi enternasyonalizme ihanet etmeye zorlama çabalayan burjuvazi tarafından sahte basılmış bir sayıdır.’

Ne yazık ki, haber doğruydu. Lenin’e göre emekçilerin birbirine silah çekmesi, sadece burjuvazinin ve onun devletinin işine gelir. Lenin, asıl düşmanın içeride olduğunu söylüyordu. İç savaşın gerekli olduğunu vurguluyordu.

Milliyetçilik, 20 yüzyılda büyük felaketlere yok açtı. Bu ideolojiden kurtulmadan, milliyetçiik aşılmadan, insanlığın büyük sorunları çözülemeyecektir.

Milliyetçiliğin iki yüzlü olduğuna inanıyorum. Kendi milletini yücelten, ama diğer milletleri küçümseyen bir ideoloji, çifte standartlı insan tipi doğuracaktır. Bu insan tipi, kendi milletinin yaptığı hataları görmezlikten gelirken, diğer milletlerin hatalarına aşırı vurgu yapacaktır. Örneğin, Türk milliyetçileri, Ermeni Sorununda ‘Ermeniler de bizi öldürdü’ diyerek, Türk milletinin vicdanını rahatlatmak istemiyorlar mı?

Tüm dünyayı küçük siyasal-kültürel alanlara bölen milliyetçilik konusu karmaşık bir konudur. Bu nedenle, milliyetçilik konusunda ortak görüşlere rastlamak mümkün değildir.

Ama olgular, milliyetçiliğin iki önemli özelliğini ışığa çıkarıyor:

Birincisi, milliyetçilik, geniş kitlelerin, egemen sınıflara ve devlete karşı olan kin ve nefretini, diğer ‘milletlere’ yönelten emniyet sipobudur. Bir başka deyişle, milliyetçilik, bazı toplumlarda iç gerilimlerin, ‘dışarıya’ veya ‘ötekine’ karşı yönlendirilmesine hizmet eder. Egemen güçler, milliyetçi ideoloji aracılığıyla bu iç gerilimlerin egemen sistemi sarsmasını engellemeye çalışırlar. Yığınları, toplumsal-ekonomik sorunlardan uzaklaştırmayı amaçlarlar.

Örneğin işsizlik, eğitim, sağlık ve yoksulluk sorunlarıyla boğuşan Türk halkının bu sorunlara karşı tepkileri, ‘Dünya Türkün düşmanıdır’ millyetçi söylemiyle dışa karşı yönlendiriliyor mu?

İkincisi, milliyetçi ideoloji, iç gerilimleri, ‘dışarıya yönlendirmek’ suretiyle militarizmi meşrulaştırır ve güçlendirir. Bu nedenle, milliyetçilik ile militarizm arasında bir ilişki vardır: Milliyetçilik, savaşların ve militarizmin anlamsızlığı gizler.

Vatanseverlik veye milliyetçilikten arınmış olmak, insanı çifte standartan kurtarıyor. İnsanın önüne büyük özgürlük alanları açıyor. Milliyetçi ideoloji ile şekillenmiş insan, özgürlüğün ve demokrasinin genişliğini kavrayamıyor. Milliyetçiliğin, özgürlükleri sınırladığını farkına varamayıyor. Milliyetçiliğin olduğu yerde, özgürlük ağacı kısırdır. Özgürlüğün olduğu yerde, milliyetçilik yoktur.

10 Ocak 2010 Pazar

Kemalizm, Zulümdür



Demir Bilgin
Demir.bilgin@yahoo.dk

Kemalizm, Zulümdür.

Kemalizm, yalnızca yazar ve çizenler için değil, tüm Anadolu halkları için zulümdür.

Kemalizm, yalnızca Anadolu halkları için değil, tüm bölge, Orta-doğu halkları için de zulümdür.

Kemalizm, zulümdür.

Kemalizm, bir zulüm ideolojisidir!

Zulum, arapçadır, ”zulm” oluyor, eziyet vermek ve çektirmek oluyor.

Kemalist eziyet, farklı yol ve yöntemlerde oluyor; bazen aktif, bazen de pasif olarak işleniyor. Dinsel, ırksal, fikirsel, cinsel… her alanda tatbik ediliyor. Bu ”zulm” idelojisine karşı çıkanlar zulmediliyor, zulme uğruyur. Örnek olsun, Türk aydının onuru, sosyolog İsmail Beşikçi, bu ”zulm” ideolojisine, kemalizme karşı çıktığı için, ömrünün büyük bir bölümünü zindanlarda geçiriyor.

Kemalizm, zulümdür. Tarihsel olarak, çeşitli giysiler altında saklanan kemalizm hem zulum, hem de çok ırkçı bir ideolojidir. Önümüzde, Kürdistan’ın ilhakı, Hatay’ın ilhakı, Dersim katliamı ve Kıbrıs’ın işgali vardır. Bu süreçte yapılan kıyımlar zulümlerin zulmü oluyor.

Bu zulümden, ırkçı profesörler, rektörler, hukukçular ve insancık Türk yazar ve ’aydınlar’ çıkıyor. Ama yalnızca yollara döşenmek için varlar; ”zift” oluyorlar. Kemalizm onları döverek ve tekerlekleri altında ezerek yollara ”zift” misali serpiyor. Eziyor. Yapıştırıyor.

Kemalizmin kırbacı, söz konusu yazarları, profesör ve rektörleri ezerek, vurarak… mazoistleştirmiş durumdadır. Bu ve buna benzer bu mazoist takımı bazen kendi hallerine ”ağıt” yakıyor. Acıdır.

İşin acı tarafı şudur: Yıllardır kemalist kırbaç altında inim inim inleyen bu kemalist mazoistler, kırbaç etkisi altında, Anadolu halklarını aşağılamak için ırkçı ifade vermeğe zorlanıyorlar ya da bu doğrultuda tavır takınmaya mecbur bırakılıyorlar.

Acıdır. Acının en acısı şudur: ”9 Aralık 2009’da Ankara’da, Ankara Üniversitesi’inde planlanan ”Panel ve Forum” son anda yasaklanıyor. Yasaklama gerekçesi:

”Forum katılımcılarından Demir Küçükaydın’ın kendi sitesinde ”koxuz sitesi”, Abdullah Öcalan’ın yazılarına yer vermesi…”

Acıdır. Kemalizmin kırbacı çok daha acıdır.

Acıdır, artık Üniversite rektörleri kemalizm kırbacını yiye yiye mazoistleşmiş durumdadırlar…

Kemalist mazoistler için değil, genelde yazıyorum: Dünyanın hiç bir yerinde, hangi gerekeçe olursa, insanların fikirlerini bildirmeleri suç değil. Olamaz. Dünyada bunu suç yapacak yasa maddesi yok. Olmaz. Olamaz!

Zulümdür.

Kemalizm, zulümdür.

Kurtuluş, Anadolu ve tüm bölge halklarını tehdit eden bu kemalist zulüm ideolojisinden kurtulmaktan geçiyor.

8 Ocak 2010 Cuma

PİERRE BOURDİEU : TOPLUMSAL PEHLİVAN


M. ŞEHMUS GÜZEL

"Bu nedenlerle Bourdieu’ye “solun solunda” tanımlaması yakışıyor. O nedenle ihtilalci sıfatı ona yakışıyor. Bourdieu (soyadında “dieu”/tanrı var ama kendisi ateistti) sosyolojinin babası, çok iyi bir bilimadamı ve tutarlı bir militan olarak iz bıraktı. Sosyolojinin/toplumbilimin, babalarından Pierre Bourdieu 23 Ocak 2002’de yetmişiki yaşında vefat etti. Yeri doldurulması zor."

Hemen başından şunu söylemek lazım :
Bir değil birçok Bourdieu var :
Evet tamam önce toplumbilimcidir, sonra toplumsal mücadeleci. Bunlar biliniyor.
Ayrıca saygın ve sevilen bir aydındır.
Ve üç çocuk babası sevimli ve uslu bir dededir. Daha ne olsun ?

Birçok gözlemci, bilim adamı ve gazeteci için Bourdieu yirminci yüzyılın Emile Durkheim’ıdır. Çünkü toplumbilimini yeniledi : Sadece ezilenlerle, sömürülenlerle değil, ezenlerle, sömürenlerle ve bu sonuncuların zorla kabul ettirdikleri kurallarla ilgilenerek. Toplumun kimi durumda nasıl yeniden “tutsak edildiğini” açıklayarak.

Toplumsal mücadelede yerini almış bir aydın olması açısından da önemli :

“Demokrasinin demokrasi olabilmesi için eleştirici karşı iktidarlara ihtiyacı var” diyor(du). Ve karşı iktidar mekanizmaları içinde en başta aydına yer veriyor(du).

AYDIN örneği olarak kendisi mutlaka en radikal ve en ilginçlerinden biri oldu. Akıllarda böyle kalması olasılığı var.

Bourdieu bilim adamı olarak da son derece önemli bir insan : Bugün dünyada en çok atıf yapılan bilim adamı olması boşuna değil. Dahası “engagé”/mücadeleci aydın örnekleri arasında kendine özgü bir yol çizdi :

Evet angajeydi her zaman. VE EN ÖNEMLİSİ HER ZAMAN ÖZGÜR VE BAĞIMSIZ KALMAYI BİLDİ. BU İŞİ DE BECERDİ. BU ÇÜNKÜ O KADAR KOLAY BİR İŞ DEĞİLDİR. ÖZGÜR DÜŞÜNCEYE SAHİP OLMAK VE ONU NEREDEN ESERSE ESSİN RÜZGARLARA, FIRTINALARA KARŞI KORUMASINI BİLMEK. Hiçbir siyasi parti üyesi olmadı. Önerilere, « altından köprülere » rağmen hiçbir siyasi seçime katılmadı. Bağımsızlığına ve özgürlüğüne çok düşkündü çünkü.

Sadece angaje aydın ve toplumsal mücadeleci veya isterseniz gelin toplumsal pehlivan diyelim, ne dersek diyelim Bourdieu Borduieu olarak yani kendisi olarak kalmayı tercih etti :

“Üye olmak eleştirilerden vazgeçmektir” diyordu ve bunu yapamıyordu : Yani siyasi bir partiye üye olduktan sonra kimi şeylere, partinin yapacağı bazı uygulamalara göz yummayı, göz yummak zorunda kalabilmeyi içine sindiremiyordu.

Devrime/ihtilale inanıyordu, ancak Fransa gibi bir ülkede ve böylesine bireyselleşmiş bir toplumda ihtilalin çok zor olduğunu da biliyordu. Bundan özel bir kötümserlik payı da çıkarmadan. Çünkü toplumbilimsel sonuçları ona karamsar iyimser veya iyimser karamsar olmayı ve bilhassa asla kapkara karamsar olmamayı öğretmişti. Bu nedenle radikal reformlar öneriyordu. Ve önerilen radikal reformları destekliyordu.

Bordieu Baba’nın mücadeleci aydınlık alanında kendine özgü bir yöntemi vardı : Davasını üstlendiği veya savunduğu insanların, emekçilerin, işçilerin, gençlerin, öğrencilerin, kadınların, erkeklerin, çocukların önünde yürümezdi. “Star”/ yıldız havasını hep ret etti. « Starlaştırma ayaklarına » hiç mi hiç gelmedi, bu tür şeylere asla yüz vermedi. Yüz de vermedi metelik te vermedi. Bourdieu Bourdieu olarak kalmasını bildi. Evet. Her gösteri ve yürüyüşte sıradan biri gibi yerini aldı : Kitleninin içinde. Herhangi bir yerde, ortalarda veya arkalarda olmayı tercih ederek. Davalarını savunduklarının yerine asla konuşmadı : Onlara konuşma olanağı yaratmayı tercih etti.

Onların mücadelelerine katıldı ama asla ders verici tavırlar takınmadı.

Burada köylü çocuğu olmasının rolü var mutlaka : Bearn bölgesinde küçük toprakların, verimsiz tarlaların, hasatı mümkün olmayan tepelerin, koyunların kolayca firar edebileceği küçük büyük dağların çocuğuydu Bourdieu. Büyük olasılıkla o zamanların deneyimlerinin sonucu çok bilmiş, her derdin çaresini elinde tutan aydın yerine yol arkadaşı olmayı tercih eden bir bilim adamı gibi, yakın çağımızın bilinen bütün yollarında yürüdü :

Küreselleşmeye karşı yürüdü : “Hızlı yemek» ve neredeyse aynı anlama gelen « kötü yemek” ve küreselleşme karşıtlarının Fransa’da en tanınan şahsiyeti Jose Bove ile her zaman kolkolaydı. Ama yine ortalarda veya arkalarda bir yerde. Bove’nin duruşmalarında yine yanıbaşındaydı : Ve “sadece oradaydı, herkes gibi” : Yani asla “yıldız” havalarına bürünmeden, “bunca işimin arasında bak kalktım duruşmanı izlemeye geldim” dercesine asla değil. « Hava basmadan » : Türkçesiyle.

1997 ve 1998’de işsizlerin eylemlerinde yürüdü. 1990’ların başından itibaren işsizlerin ve yoksulların yaptıkları eylemlerde, ev işgallerinde, gösteri ve yürüyüşlerdeydi. Öbürlerinden ayıramazdınız Baba Toplumbilimci’yi.
1995’deki demiryolu grevcilerinin arasındaydı.

Bütün bu gösteri ve yürüyüşlerde, hep orta sıralarda yerini aldı. Garlardaki grevci toplantılarında, üniversite ve yüksek okullardaki grevci ve öğrencilerin birlikte düzenledikleri tartışmalı toplantılarında da mütevazi bir katılımcı gibi bulundu. Gösterişsiz bir biçimde. Grevciler ve düzenleyicilerle sendikacılık ve sendikaların rolü üzerinde olumlu ve olumsuz yönlerini tartışarak.

SUD (Dayanışma Birlik Savunma) adı altında ve yeni bir işçi sendikaları konfederasyonu bünyesinde bir araya gelen sendikaların oluşumunda Bourdieu’nün de katkısı oldu mutlaka. ATTAC isimli küreselleşme karşıtı derneğin kurulmasında da.

1982’de Michel Foucault ve benzeri birkaç aydınla birlikte Polonya’daki gelişmeleri “daha çok demokrasi, daha çok açıklık” için destekledi.

1981’de ünlü komik Coluche cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklayınca yanında Bourdieu vardı. Burjuvazinin yerleşik kurumlarını sarsmak için Coluche’ün burjuva demokrasinin “en üst makamına” adaylığını açıklayarak resmi siyasetçileri alaya alması dönemin yaşlı ve sol ve sağdaki tutucu siyasetlerin eleştirisi açısından önemli bir göstergeydi.

Bourdieu, 1958’de Cezayir başkentinde Fakültede genç bir öğretim üyesiydi. Orada felsefeden sosyolojiye geçti : Fransız sömürgeciliğini bütün olumsuzluklarıyla teşhir ederek : La Sociologie de L’Algerie (Cezayir’in Sosyolojisi) günümüzde bile sömürgeciliğe karşı mücadele vermek için başvurulması gereken en önemli mihenk taşlarından biridir.
Toplumbilimini bir tür mücadele aracı gibi kullanmayı burada öğrendi. Fransız sosyalistlerine de Cezayir’deki gelişmeler içinde notunu verdi : “Zayıf. Çok zayıf. Yetersiz. Çok yetersiz.”

Anımsatmak gerekiyor : Aynı yıllarda François Mitterrand İçişleri ve Adalet bakanlıkları gibi değişik görevler üstlenmişti. IV. Cumhuriyet’in son demlerini yaşadığı bu zaman dilimi içinde, Sosyalist Parti birçok hükümette ortaktı veya çok parçalı hükümetlerin lokomotifiydi.
Bourdieu Cezayir’de Kabilleri (Berberileri) ve onların köy meclislerini keşfederek yönetimde yeni biçimlerin mümkün olduğunu anladı ve anlattı :

Ona göre, “Kabil meclisi örneğinde olduğu gibi yönetim için özerklik şart(tı) : Çünkü bu tür yönetim biçimi tabanla tavan arasında en iyi uyumu sağlıyor.

Daha sonra berberi köylerindeki meclislerin, köy meclislerinin, ihtiyar meclislerinin ve üniversite kampüslerindeki öğrenci topluluklarının ÖZERKLİK BAKIMINDAN benzerliklerini buldu.

Toplumsal mücadeleler içinde “topluluk bilincinin” doğuşuna ve bunun önemine dikkat çekti.

KÜLTÜREL EŞİTSİZLİKLER

Bourdieu son yıllarda “pour une gauche de gauche” (“solun solu için”) mücadele ediyordu. Raison d’Agir (Davranmak Nedeni. Etken Olmak Nedeni) isimli derneğindeki arkadaşları ve meslektaşlarıyla.

Buradaki Raison d’Agir teriminin, raison d’Etat (Hikmet-i Hükûmet. Devletin Varlık Nedeni. Devletin Yararı/Gereği) teriminden esinlenerek ve bir ona yanıt vermek için seçildiğini vurgulamalı.

1997’de PS (Sosyalist Parti) ile PCF (Fransız Komünist Partisi) öncülüğünde oluşturulan “Çoğul Sol” ortaklık hükümetinin kapitalist toplumu “idare etmekle” yetinmesini ciddi bir biçimde eleştirdi. Bu hükümetin de kendisinden öncekiler gibi liberal politikaları benimsediğini örnekleriyle ortaya koydu ve sıkı bir biçimde sorguladı.

Bu nedenlerle Bourdieu’ye “solun solunda” tanımlaması yakışıyor. O nedenle ihtilalci sıfatı ona yakışıyor.

Bourdieu (soyadında “dieu”/tanrı var ama kendisi ateistti) sosyolojinin babası, çok iyi bir bilimadamı ve tutarlı bir militan olarak iz bıraktı.

Her biri birer “dünya” kitapları da ondan kalanlar : Onları tek tek sıralamak konumuzu, makalemizin sınırlarını fena halde aşar. Bunların tümünü vefatını izleyen günlerdeki günlük, haftalık veya aylık yayın organları ayrıntılı bir şekilde sundular. İnternet sitelerinde de bunlar parça parça bile olsa veriliyorlar. Çünkü hepsini birden vermek sınırları zorlayacak cinstendir.

Çalışmalarında pek çok orijinal yönler bulunuyor :

Bourdieu, örneğin okullardaki, eğitim ve öğretim kurumlarındaki ve kültürden yararlanma olanaklarındaki dengesizliklere, eşitsizliklere dikkat çekti, bu meseleyi sık sık vurguladı. Cumhuriyet rejimine geçişle ilkokul ve ortaokul zorunlu kılındı : EŞİTLİK ilkesinin uygulandığını ispatlamak için. Ama geçmişte ve bugün bir kentin şık mahallelerindeki ilk veya orta okullarda ve liselerde okuyan çocuklarla yoksul veya kenar mahallelerde okuyanlar arasında dağlar kadar fark bulunuyor : Yani eşitlik sağlanamadığı gibi varolan eşitsizlikler artarak sürdüler. Bunları Bourdieu gibi birinin yazması, söylemesi ve ısrarla vurgulaması elbete önemlidir. Bu konularda siyasi, kültürel ve eğitsel önlemler alınması için.

Bourdieu benzer bir eşitsizlik olgusunu kültürden yaralanmada da saptadı : Örnek olarak müzeleri aldı ve şu noktaları vurguladı : Bugün Fransa’da herkes müzelerden eşit bir biçimde yararlanamıyor. Giriş ücretlerini herkes ödeyemediği için. Doğulan coğrafyaya göre kimi çocuk müzelerin varlığından bile habersiz kalabiliyor. Müzeye gitmek, müzeyi ziyaret alışkanlığı kimi yerde hiç yok.

Ona göre, “AYRIŞMA”, mesleklerin birçoğunda da söz konusu : Fransa’da ana-babasından biri avukat veya doktor olmayanın avukat veya doktor olması mümkün değil.

Çok insanı rahatsız etti Bourdieu. Bu nedenle giderken dostu kadar düşmanı da vardı.

Küçük burjuvalara da çok bindirdi. Onlara özellikle çok sinirleniyordu. Bir türlü tercih yapamadıkları için : « Aslında yaşam ve çalışma koşulları açısından proleteryaya yakın insanlar, fakat ille burjuva olduklarını iddia ediyorlar » diyordu. . Oysa burjuvazi onları dışlıyor. Ama bu kadınlar ve erkekler ısrar ediyorlar : Köpek veya kedi sahibi olarak veya burjuvazinin benzeri kimi dış işaretlerinin/göstergelerin kendilerinde de bulunduğunu savlamaya çalışarak…

Bourdieu küçük burjuvaların iki taraf, iki toplumsal kesim, iki toplumsal sınıf arasında bir türlü kesin karar verememelerini çok sıkı eleştiriyordu. Ona göre proleter olan ve öyle olmalarını kabul etmelerini istedikleri küçük burjuvaların ille burjuva olmaya çalışmaları boşunaydı, çünkü asla burjuva olamayacakları gibi, burjuvaların da onlardan fena halde nefret ettiğini vurguluyordu. Ama bunu küçük burjuvaların anlamamakta ısrar etmesinden de son derece rahatsız oluyordu.

Herkesin gördüğü ama görmemezlikten geldiği, herkesin bildiği ama bilmemezlikten geldiği konuları, olguları uzun zaman alan araştırmalar, söyleşiler, karşılıklı konuşmalar, sorular ve anket çalışmalarıyla ispatlayarak kamuoyuna sundu : En çok sayıda insanın en çok şeyi öğrenmesi umuduyla.

Toplumbilimine bir katkısı da mutlaka soru/anket çalışmalarını hazırlaması ve karşı karşıya görüşme teknikleridir.

İktidara karşı sorgulayıcı eleştiriyi savundu : Özellikle “toplumsal düşünme araç-gereçlerini” eleştirdi.

“Bizi özgür olduğumuza inandırıyorlar. Ama asla olduğumuz yerden ötesine geçmemize izin vermiyorlar.” Diyor(du).

Toplumsal yapı(lar)ın ağırlığı altında ezilen insanları araştırdı, inceledi ve anlattı. Yılmaz Güney’in Sürü ve Yol’da vurguladığı konumlar/durumlar yani : Gelenek ve göreneklerin (bunların ille yüzyıllık ömürlü olması da şart değil) ağırlığı altında ezilen ve bir türlü GERÇEKTEN ÖZGÜR olamayan insanların dramı…

İnsanların “toplumsal oyunun hapsettiği deliklerden” çıkmalarına yardımcı olacağını umduğu bilimsel araştırmaların ve incelemelerin sonuçlarının “demokratikleştirilmesini” öneriyordu :

Yani, daha önce belirttiğim gibi, olası en çok sayıda kişinin sonuçlardan yararlanması anlamında : Daha çok insana bu sonuçları sunmak : “Toplumsal dünyada” yaşayabilmek için. Herkesi toplum bilim yapmaya bile teşvik ediyordu.

MEDYA

Bourdieu medya organlarıyla ciddi biçimde hesaplaştı :

Ona kalırsa medya “baskının sembolü”dür. Radyo ve hele televizyona karşı acımasızdı :

Onların programlarına katılmaya hiç mi hiç yanaşmıyordu. Çünkü, Bourdieu, televizyon gazeteci ve sunucularının “Ben de biliyorum” havasını vermelerini hiç sevmiyordu. “Ben de biliyorum, ben de sizin kadar bu konuları inceledim” diyenlerden hep uzak durdu. Fransa’daki birçok televizyon kanalında haberleri, hele saat yirmideki haberleri sunanların, haberlerden ve davet ettiklerinden çok “kendi görüntüleriyle” ilgilendiklerini defalarca vurguladı. Sevmedi bu tür kadınları ve erkekleri.

Aynı zamanda bilimsel araştırmaların/incelemelerin/çalışmaların medyatik ve akademik baskılar/zorlamalar arasında kendilerine özgür ve bağımsız bir yol bulmalarını tavsiye ediyor(du).

Yani bilinen klasik medyaların yanında kendi medyalarını yaratmak gerekiyordu. Bourdieu bizzat bu alanda da kimi girişimlerini gerçekleştirebildi : Meslektaşları, kafadaşlarıyla birlikte kendi yayınevini kurarak ve kendi yayın organlarını yaratarak.

Aydınların günlük gazeteleri okuyarak fazla zaman yitirmemelerini öneriyor(du).

Açgözlülerin eline terkedilmiş dünyayı değiştirmek için elinden geldiğince ve aralıksız ve hiç yorulmadan ve bilhassa bunu belli etmeden (yani yorulduğunu belli etmeden) mücadele etti :

Bourdieu’ye göre, « bugünkü toplum donmuştur, herkesi de kendi küçük hücreleri içinde (aile, okul, işletme) donduruyor. Bundan kurtulmanın yolu toplumun kendini savunmasından geçiyor. » Bourdieu’nün en sevmediği tiplerin küçük burjuvalar olduğunu yukarıda belirttim. Alman filozof ve nazilerle işbirliği artık çok açık biçimde bilinen Heidegger ile bu nedenle de sıkı alay ediyordu. Onu küçük burjuva alışkanlıkları içinde « kapanmış » olmasıyla sarsalıyordu.

Bourdieu Heidegger’le alay ediyordu, böylece onu 1950’ler ve sonrasında baş tacı eden kimi Fransalı filozofla da (en başta Sartre’la) hesaplaşıyordu. Ancak sıradan küçük burjuvalara ve diğer donuk hücrelerde tek başlarına yalnızlıkları içinde aciz insanlara ise “zincirlerinizi kırınız! Zincirlerinizden kurtulunuz!” çağrısı yapıyordu. Solcu takımlar içindeki küçük burjuvalarla da hesaplaşmaktan asla çekinmedi. Solcu takımlar içindeki tutucuları da eleştirmekten kaçınmadı. O nedenle solcu takımlar içinde de epey düşmanı vardı. Pek çok dostu yanında.

Bourdieu, burjuvazinin bildiğini ve kimi zaman sadece benzerleriyle birlikte bir sır gibi sakladıklarını HALKA İLETEN ARACILIK rolünü üstlendi.

Çok çalışkandı : Çok çalıştı : Bilimsel çalışmaları, kitapları, dergi ve dost bulduğu günlük gazetelerde yayınladığı yazıları, makaleleri yönettiği tezler bunun ispatıdır.

Düşünür olarak, bir yerde tam anlamıyla bir ermiş olarak gitti.

Çevresindekilere ve okuyucularına, Japonya’lara kadar uzanan öğrencilerine toplumda nasıl davranılmalı, insanların mücadelesinde onlardan yana nasıl tavır takınılmalı konularında binbir ders bırakarak.

Gençliğinde rugby oynayan (doğduğu bölgenin en çekici spor dalı rugbydir çünkü) Bourdieu, bütün spor dallarını, bu arada elbette futbolu da, özel olarak izledi. İlgilendi :

“Futbol rugby gibi bir tür sanattır.” diyordu :

“Çünkü yaratma eylemi var her ikisinde de.”

Belki bu denli spor meraklısı olmasının da etkisiyle “Toplumbilim bir mücadele sporudur” tanımlamasını yapıyor(du) :

Bize bıraktığı toplumbilimsel araç-gereçlerle toplumu BİRAZ DAHA DEĞİŞTİRMEK OLASI : MUTLAKA.

7 Ocak 2010 Perşembe

ANALAR AĞLAMASIN!


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Dayım Ankara’da Mülkiyede okurken Cumhuriyetin Atatürk yılları idi. Yaz tatilini geçirmek için Malatya’ya geleceğini telgrafla bildirince bütün akrabalar, dayımlar, amcalar, halalar, teyzeler faytonlarla birlikte istasyona giderdik. Tren gelinceye kadar gar platformunda biz çocuklar koşmaca oynardık. Çoşkuyla heyecan, sevinç ve mutluluk yaşanırdı.

Şimdiki neslin kendi aralarında dahi komunikasyon yaşamadığını gözlemem beni üzüyor.

Dayımı Ankara’ya yolcu ederkende üzüntü ile ayni heyecanı yaşardık. Faytonla eve dönerken annem derdi ki: ‘’ Tren kalkıncayadek ağlamıyorum. Kendimi sıkıyorum. Çünkü dayın ağladığımı görünce üzülebilirdi. Onun üzülmesine mahal bırakmıyurum.’’

Annemin bu ince duygusuna, düşüncesine, saygısına hayran olmuştum. Aradan 70 den fazla sene geçmesine rağmen annemin bu ifadelerini unutmadım.

Bugün dışarda termometre -6 dereceyi gösteriyor. Anneannem böyle soğuk günlerde ‘’ Allah bu soğukta dışarda çalışanları korusun. Hudutta nöbet tuttan askerlere sabır versin ‘’ derdi. Onun bu EMPATİ’sinide unutmadım.

Bireysellik akımının ve refah dünyasının yeni nesillerde duygusallığı, solidariteyi yok ettiği, vefasızlığa sürüklediğine inanıyorum.

Anama söyleyin damda yatmasın,
Oğlum gelecek diye yola bakmasın!.

Türküsünü söyleyen varmı bugün? ANALAR AĞLAMASIN çabalarına karşı çıkanları lanetliyorum.

Onur Öymen’in ‘’Dersimde analar ağlıyor diye onbinlerce asi Kürdün bonbanlanarak öldürülmesinden vazmı geçecektik ‘’ açıklaması beni dehşete düşürdü.

3 Ocak 2010 Pazar

2010’ da ”Bizim de bir RÜYAMIZ neden olmasın?”



Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Martin Lüther KİNG, siyahların Amerika’da eşit haklara kavuşması için ‘’Benim bir Rüyam var’’ demişti. Onun Mahatma GANDHİ gibi pasif müdafaa siyaseti ile rüyasını gerçekleştirdiğini , NOBEL barış ödülü almasını sağladığı biliyoruz. Şimdi ben de Türkiye’de şiddet politikalarının terkedilmesini, Türklerin ve Kürtlerin müşterek bir rüyası olması gerektiğine inanıyorum.

Bir problemi çözüme kavuşturmak için tek taraflı düşünmek müsbet bir neticeye kavuşturmaz. Hele hele şiddetin 30 senede kimseye bir şey kazandırmadığını gözönüne alırsak, artık tarihin büyük önderlerinden GANDHİ gibi, Martin Luther KİNG gibi düşünmemiz gerektiğini ve müşterek bir rüyamız olmasını yeni senede diliyorum. Onlar kan dökülmeden gayelerine vardılar. Siyasilerin, yazarların hep İspanya’daki Bask yahut İrlanda’da ki IRA kanlı mücadelelerini örnek göstermelerini hayretle karşılıyorum. Oralardaki sebeplerde, şartlarda Türkiye’de mevcut değil. Hindistan’da ki ve USA’da ki durum ise bizden çok daha kötü idi.

Tıpta, cummulation diye bir tabir vardır. Türkçesine birikim diyebiliriz. Kürt isyanlarına karşı devletin orantısız bir güçle mukabelesi, hele 12 Eylül’de Kürtçeye yasak getirilmesi, Diyarbakır zindanlarında Kürtlere yapılan işkencelerin cummulationu , yarattığı travmalar PKK’nın ortaya çıkmasını, ve onun aynı hunharlıklara başvurmasını sağlamıştır. Bu tarihi gerçek nedense kaale alınmıyor. Sanki PKK durup dururken eylemlerine başlamış gibi bir mantık yürütülmekte. Fizik hocamızdan öğrenmiştik.’’ Yumruğunuzu duvara vurduğunuz şiddet sertliğinde bir kuvvetle karşılığını bulursunuz.’’ Hadiseleri tek taraflı, işinize geldiği tarzda, ilmi olmayan bir kafa yapısı ile izaha kalkarsanız vardığınız neticeler hata içerir. Şimdiye kadar yapılan askeri müdahelelerin netice vermemiş olması, onbinlerce gencin hayatına mal olması tarihi bir gerçektir.

Şiddeti yöntem dışı bırakıp, barışcıl yollar aranırken duygusal hareket etmemek, akıllı olmak gerekir. Ben çocukken kardeşlerimle kavga ettiğimde rahmetli annem beni kenara çekip ‘’ Sen akıllı çocuksun, kardeşlerine uyma ‘’ der, beni sakinleştirirdi o pohpohlayıcı nasihatları ile. Bende kendimi kardeşlerimden akıllı zanneder, kavgadan vaz geçerdim. Şimdi artık çocuk değilim. 80 yaşında, Türkiye siyasi tarihini bilen, tecrübeli bir ilim adamı olarak her iki tarafada akıllı hareket etmelerini tavsiye ediyorum. İlkokul ikinci sınıfta ‘’ İKİ keçi bir köprüde ‘’ hikayesini okumuştuk. İnatları yüzünden ,ikisininde suya düştüğü anlatılıyordu. Tek taraflı silahın bırakılmasının istenmesi abesle iştigaldir.

Yukarda cummulation efektiğinden bahsettiğim gibi, TSK’ nın etkisiz bıraktığı her PKK’lının kardeşlerinin silahlanması ve dağa çıkması motive edilmektedir. Bir Filistinli şairin anlattığını unutamıyorum. ‘’Ben çocukken pencereden İsrailli askerlerin kardeşlerimi öldürdüklerini gördüğümde İsraillilerden nefret duydum’’ TSK ‘nın ulaştığı hedefte aynı. Onun için Başbuğ’un ‘’ Gençlerin dağa çıkmalarını önleyemiyoruz’’ itirafı Filistinli şairin anlattığına benzerlik göstermiyor mu? Bayrağa sarılı köyündeki mezarlığa götürülen mehmetçiğin etkilediği halk aynı galeyana kapılmıyor mu? O halde silahın terk edilmesi iki tarafında prensibi olmalıdır. Yoksa inatçı keçiler durumuna düşmezler mi?

Aklımın erdiğince tavsilerim:

1. Silahların her iki tarafça terkedilmesi.

2. Kürtlerin kültürel haklarının tanınması.

3. Almanya’da Türkçe anadilde eğitimi istenirken, Türkiye’de Çince, Rusça eğitim verilirken Kürtçe’ye müsaade eilmemesi insan haklarına aykırılık teşkil eder. Türkiye’deki eğitim müfredatına Kürt tarih, edebiyat ve sanatların alınması kaçınılamaz.

4. Federalizme, özerkliğe geçmeden, İsviçre’de ki gibi yerel idarelerin güçlendirilmesi demokratikleşmenin önceliklerinden olmalıdır. Gerçi Lozan anlaşmasında ön görülen Kürt milletini dörde bölme haksızlığını ortadan kaldıracak günlerin geleceğini her Kürt düşünmekten vaz geçmez. Fakat o hale gelmek içinde 4 safhada bir gelişme olacaktır.

a) Dört devlettede demokratikleşmenin, neticede özerkliklerin gerçekleşmesi.

b) Dörde bölünmüşlüğün ortadan kalması. Uniter yapının oluşması. Türkiye fakir kuzey Kürdistan yükünden kurtulacak, Güney Kürdistanın petroldan zenginliği ekonomik eşitliği sağlayacak olabilmesi mümkün olacaktır.

c) Türkiyenin AB’ye girmesi.

d) Kürtlerin AB’ye alınması ile Osmanlı meclisi mebusanın öngördüğü Misaki millinin geçekleşmesi sağlanacaktır.

5. Her türlü şiddet içeren eylemlerden vazgeçilmesi, seçim barajının aşağıya çekilmesi ile Kürtlere siyaset yapma imkanlarının tanınması.

Bütün bu saydıklarım bilinmesine rağmen bir çok siyasinin ve yazarın ‘’Kürtler ne istiyor?’’ diye sormalarını saflıklarına veremiyorum. İnkar politikası geçerliliğini çoktan yitirdi.

Köln. 02. 01. 2010

1 Ocak 2010 Cuma

HEDİYEMİZ KİTAP OLSUN...

M. ŞEHMUS GÜZEL

Yeni yıla çeyrek kaldı. 2010 hızla yaklaşıyor. Ülkemizde parti kapatma hastalığı da sürüyor. Çaresi bulunacak mutlaka. Kimbilir çaresi belki kitaplardadır. O zaman gelin 2010 için nene ve dedelerimiz, ana ve babalarımız en başta, yakınlarımıza, çocuklarımıza, torunlarımıza, sevgililerimize, eşimize, dostumuza, arkadaşlarımıza, « içeridekilere » evet bilhassa onlara kitap(lar) hediye edelim. Evet kitap hediye edilebilir. Ah, bunu alışkanlık haline getirebilsek ne kadar iyi olur. Dünya kadar kitap yayınlanıyor. Son birkaç yıl içinde yayınlananlardan bir demet seçtim. Size sunuyorum. Siz de bunlardan birini veya birkaçını alıp hediye edebilirsiniz. En iyi ve en kalıcı hediye kitaptır diye bir slogan atsam bana katılır mısınız ? Katılırız seslerini duyuyorum ve seviniyorum. Çoşkuyla haydi hep beraber yola çıkıyoruz. Kolay gele :

Nâzım Hikmet’ten Kan Konuşmaz ve diğer romanları...

Abidin Dino’nun yapıtları, örneğin Turgut Çeviker’in yıllarını vererek büyük özveriyle derlediği Kültür, Sanat ve Politika Üstüne Yazılar başlıklı olanı. Böylece Abidin’in yazarlık serüvenini ilk anlarından sonuna kadar izlemek mümkün olacak. Yazım süreçi hakkında bilgi sahibi olmak, dünya ve ülke siyaseti, kültürü, sanatının gelişimini, Abidin’in bu konulardaki önerilerini öğrenmek te. Bunların kimi bugün veya yarın ama mutlaka işimize yarayacak nitelikler bile taşıyor.

Yaşar Kemal ustanın bütün yapıtları. Tereciye tere satılmaz, siz onu benden iyi tanıyorsunuzdur veya enaz benim kadar. O zaman İnce Memed’le başlayalım ve onunla birlikte atımızı dört nala kaldıralım : Savulun kitapsızlar savulun bre !

Feyza Hepçilingirler’in Türkçe Günlükleri dizisi yapıtları, İşte Gidiyorum isimli « Göç Öyküleri »... Çok iyi hazırlanmış ve düzenli olarak güncellenen sitesine göz atılmalı: www. feyzahepcilingirler.com

Süleyman Okay’ın kitapları, örneğin Hişşt ! isimli olanı, veya Nerede Benim Oruğum... başlıklı ve « Entekeçe ağzıyla » yazılı bir içim su yapıtı.

Nazım Alpman’dan Beykoz Sözlü Tarihi Yüzyıllık Beykoz Hikayeleri sayesinde İstanbul’un yanı başında ama öteden beri tam bağımsız ve gerçekten demokratik şirin ilçenin geçmişini ve geçmiş yıllarda üç büyüklerin iflahını kesen Beykoz futbol takımının maceralarını ve efendi futbolcularını dinlemek için bulunmaz fırsat. Orhan Veli’den ve diğerlerinden haber bile alabilirsiniz. Beykoz bu, bilinmez sırlara sahip tarih.

Yusuf Hayaloğlu’nun şarkı sözlerini ve şiirlerini de anmak isterim. Gidenlerin anılarını çığlıklarımızda taşımak için.

Ali F. Bilir’in şiirlerini okumak ister misiniz ? İşte tadımlık : « Ateş yakardık dağlarda/kentlerin yüreğinde/söndü çoban ateşleri/külleri savuruyor rüzgâr/şimdi,/öperek koydum sevgimi/ıssız bir dağ kovuğuna ». Hemen Göç Türküleri isimli şiirler kitabını öneririm. Elbette sitesine bakmanızı da : www.alifbilir.com

Müslüm Üzülmez’den On Bin Yıllık Tarihin Tanığı Hilar. Hilar’ı, Çayönü’nü, Ergani ve İnsanlık tarihini alıp o günlerden bugünlere armağan etmek için. www.uzulmez.info sitesinde birçok bilgi, makale ve anı bulmak isterseniz davetlimsiniz.

Nihat Ziyalan’dan Tomurçuk Sevda kitabında topladığı şiirleri okumak onun ve Yılmaz Güney’in ve Adana’nın ve Taş Köprü’nn tarihini ve coğrafyasını toplamaktır. « Her tomurcuk seni sordu/açarken ». « Gurbet diye yola düşüp/Sabır ipliğiyle ördüğüm/Bu sesler mi/Çarpa çarpa yankıya dönüşen ? »

« Durmadan kendini yakan ateşin oğluyum » diyen şair Bayram Balcı’dan Canıma Değmez Hayat ile Livar isimli şiir kitaplarını « içmeli » : « suyum ıslandı. ateşkes ilan ettim aşka/rüzgâr tadında ekmekparasıyım/kapandı kafes. kuş uçtu. nihaventim».

Livar ismini taşıyan bir şiirler kitabı daha var: Şiirlerini ve yazılarını çok sevdiğim Zafer Yalçınpınar’dan. Şaire şiiri sorulmaz elbette. Hele iyi şairlere asla. http: //zaferyal. kuzeylidzi.com sitesinden titre-ile-tişime girmeli ve okumalı.

Adil Okay’in şiir, deneme, anı türü kitapları, örneğin ikinci baskısı okuyucuya kısa süre önce sunulan Filistin Günlüğü isimli çalışması. Adil’in çok iyi şiirleri de var elbettte. Ve bunların tümünü www.adilokay.com sitesinde bulmak mümkün. Davetlimsiniz, buyurun siz de çok seveceksiniz, eminim.

Şimdi bunların yanında bir de ud sesi ve « Diyarbekir dansımız budur » olmalı. Udi Yervant Bostancı bize taa oralardan, derinlerden, kendi tarihinden ve hepimizin ortak hafızamıza mal olmuş kavimler kapısı bir ülkenin toplumsal tarihinden seslenmeli. Sesi ve müziği ile. O zaman gelin hep beraber sitesini ziyaret edelim : http://udiyervant.com

Sıkı ve hakiki polisiye roman okumak isteyenlere Çinli yazar Qui Xiaolong’un yapıtlarını tavsiye ederim. Türkçeye henüz çevrilemeyen bu yapıtların Amerikancalarını veya Fransızcalarını okumak gerekecek. Böylece, içeriden tutulan bir ayna sayesinde Çin Halk Cumhuriyeti’ne ilişkin birçok tarihi, toplumbilimsel ve siyasi bilgi edinmek mümkün olacak. Epey renkli, parfümü, tuzu biberi yüksek Çin yemek reçetelerini öğrenmek de cabası.

Burada kısaca tanıtmak istediğim yaratıcılar ve yapıtları hakkında yazdıklarımı adreslerini verdiğim siteler yanında www.insanokur.org, www.edebiyatodasi.com ve www.gunlukgazetesi.com adreslerinde Yazın ve Gerçemek dergilerinde bulabilirsiniz. Maksat kardeşlerim « Bu memlekette kitap okunuyor » diyebilmek. Fransa’da ekonomik krizin teğet geçtiği, evet evet teğet geçtiği tek işkolu kitap yayın ve dağıtımı oldu. Darısı başımıza. Kitaplı yeni yılınızı en içten sağlık, barış (gelecek mutlaka, bütün « bulanık »lara ve « dolap »lara rağmen), mutluluk ve huzur dileklerimle kutluyorum.

Nâzım’la başladık onunla noktalayalım :

"Yine görüşürüz dostlarım benim,
yine görüşürüz
Beraber güneşe güler,
beraber dövüşürüz."

--------------------
Makaleyi ileten:

Adil Okay:
http://www.adilokay.com/

YOKSULLUK KADER Mİ?




Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Hiristiyanlığın doğuşunda YOKSULLUKLA savaş varmış. Bu inancın çabuk yayılmasında o temel düşünce hakim olmuş. Ayni temel davranış İslamiyette de vardır. Hazreti Muhammet bir zenci köleyi namaz kılarken yanına almış. Yani ona eşit insan vasfını tanımış. Komunizmin yayılmasındada temel prensibin insanlarda eşitlik yaratmak olduğudur. Sosyolog değilim amma vardığım netice odur ki insanların eşitliğine yönelen düşünce ve davranışlar geniş insan kütleleri tarafından benimseniyor ve asırlarca, topu, tüfeği olmadan taraftar buluyor. Atatürk’te Köylümüz efendimiz diyerek avamı yanına çekmişti. Öcalan da sadece Türklere karşı değil Feodaliteye karşı çıkarak taraftar sağladı.
Kapitalizmin doğuşu, Kilisenin varlığı Hırıstıyanlar arasında bir zümrenin egemenliğini sağlamış , dolayısıylede sistemin yarattığı imkanlar bir kısım insanların çabuk zenginleşmesini sağlayarak yoksullarla , egemen sınıf arasındaki açı genişlemiştir. Zengin sınıf daha zenginleşirken, yoksul sınıfda daha çok fakirleşmiştir. Bu son ekonomik krizin mali krizden ziyade bir ahlak krizi olduğu ekonomistler tarafındanda da kabul görmüştür. İslam’dada fitre ve zekat üzerinden, faiz yasağı ile gelir dağılımı dengelenmeğe çalışılmışsada yeterli olamamış, zengin petrol şeyhleri türemiştir. Komunizmde kifayetsiz yöneticeler sayesinde yıkılmıştır.

Kömür ocaklarında hayatını kaybeden 19 işçinin asgari ücretle yani 600 lira ile çalıştığı ve arkalarında 40 yetim çocuk bıraktığını duydum. Müessesenin sahibininde otelleri ve daha bir çok zengin şirketi olduğu haberi gazetelerde yayınlandı. Elbette asgari ücretle çalıştırması sayesinde müessesenin karının aslan payını aldığı inkar edilemez. Paranın insanları demoralize ettiği, ahlaksızlığa sevkettiği malumdur.

AK partinin oy toplamasındaki hikmette Erdoğanın avamdan biri olup yoksul tabakanın durumuna empati kurabilmesi ve % 38 i köyde yaşayan fakir halka bazı kolaylıkları sağlamasıdır. Ona oy verenleri mantık hatası yaptıklarını, göbeklerini kaşıyanlar olduğunu düşünen ve söyleyen güya sosyal demokrat partililer kendilerini muhalif parti olmağa mahkum etmişlerdir. Laiklik ve Kemalist propagandaları sadece aydın geçinenler arasında yankı bulmuştur. Ne mutlu Türküm ırkçı teraneyi adeta dini bir slogan haline getirdikleri için Kürtler, Aleviler ve diğer ekalliyetleri dışlamışlar ve ekonomik gelişmeyide frenlemeğe çalışmışlardır. PAUPERİZM ( sadakaya muhtaç kılmak ) sürekliliğini mıuhafaza etmektedir.

Katili Meçhullar

Bazı cinayetlerin failleri iki saat içinde güvenlik birliklerince yakalandığı halde , siyasi maksatlı cinayetlerin katilleri senelerdir bulunamamıştır. Otomatikman insanın aklına acaba derin devletmi yaptı ki failleri bir türlü bulunamıyor düşüncesi geliyor. Susurluk hadisesi, 1 Mayıs katliamı v.s. aydınlanamıyor.

Askeri ihtilaller

Bir zamanlar Suriye’de albaylar ihtilal yapmışlardı. Keza Irak’ta, Mısır’da generaller. Türkiye’de ise demokrat partinin iktidara gelmesi ile demokratlaştığımız sevinci vardı ve o arap devletlerindeki ihtilallere gülümsüyorduk. Osmanlıdan kalma yeniçeri, yahut İttihat Terakki zihniyeti bizdede hortlemış arka arkaya defalarca asker demokratik gelişmeyi ihtilalleri ile baltalamıştır. Şu günlerde hakimlerin askeri merkezlere girerek araştırma yapmaları belkide derin devletin yaptığı faili meçhul cinayetleri aydınlatacağı gibi ve bundan böyle askeri vesayetin, , darbelerin önünün tıkanacağı ümidini doğurmuştur.

Erdoğanın tek adam hegemonyası

Ak parti iktidara geldiğinde bir tiroyka ile yönetiliyordu. Zamanla Erdoğan Abdullah Gülü Çankayaya göndermiş, Bülent Arıncı meclis başkanlığına. Kabindeki ikinci adamının , Abdullatif Şenerin partiden ayrılmasına, Partideki ikinci adamı Dengir Fırat’ın ise parti yönetiminden ayrılmasına göz yummuş ve askeride ikna veya tehdit ederek yahutta uyum sağlayarak , basını zamanla kontrol altına alarak tek adam hegemonyası yaratmağa çalışmıştır. Atatürk’te zamanında tek adam konumuna girerken en yakın silah arkadaşları tarafından tenkite uğramış ve onların berteraf edilmesi için istiklal mahkemesine göndermişdir. Kurulan partilerle demokratikleşme sağlanırken onları kapattırmış, Kürtlerin özgürlük isyanlarını hunharca bastırmış. Darağaçları istiklal mahkemelerinin emrine verilmiş. Mahkeme kararlarının temyizine dahi müsaade edilmemiş, ulusun güvenliği sloganı altında gayri ahlaki ve kanuni olan yaptırımlar meşru gösterilmeğe çalışılmıştı . Köylü 10 liralık yol vergisini veremez hale gelmiş, aylarca yollarda çalıştırılmıştı. Etnisiteye kör olacağına etnik farklılıkların haysiyeti ile oynanmış, Daha doğrusu Kürtlerin varlığı, dili kültürü inkar edilmiş. Güneş dil teorisi gibi saçmalıklarla ırkçı propagandalar yapılmış, Kürtlerin ileri gelenleri sürgünler ve idamlarla uslu hale sokulmağa, Kürt halkı assimilasyona tabi tutulmuştur. Kürt gelimesini ağza almak bile suç sayılmıştır. Şimdi Kürt açılımı yapılırken Kürdistanda siyasete bulaşmış Kürt ileri gelenleri kelepçelenerek hapse yollanmıştır. Taş atan çocuklar 25 sene hapis tehdidi altında bırakılmıştır. Anlaşılan Türkiye demokratikleşme ve AB ye uyum ergenliğine kavuşmamıştır. Daha şu son günlerde bir çok genç kızın boğazı kesilerek öldürülmesi münferit olay olarak görülmemelidir. Bırakın medeni çağı yakalamayı, çağın çok gerisinde olduğumuzu batıda yaşarken bariz bir şekilde farketmekteyiz. Yeni yıla girerken pek ümitli değilim. Belkide yaşım icabı (80 e ayakbastık) yaşlılık depresyonu içindeyim ?