27 Ocak 2010 Çarşamba

ICH BİN EİNE FRİEDENSTAUBE


“Eines Tages wird die Taube, wie ein Schmetterling, unendlich fliegen. Ohne Abschiedsbrief. Ohne Vermögen zu hinterlassen. Eigentlich hatte bisher sehr reiche Vermögen. Das war die Liebe. Die Liebe hat kein Geldwert.”

Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Ich denke , ich bin eine FriedensTAUBE ! Leider sind meine Flügel nicht mehr fähig zu fliegen. Weil ich schon so alt bin. İch würde gern wie Schmetterlinge tanzen in der Luft friedlich. İch kann nicht mehr nützlich sein wie Bienen. Ich bin nicht mehr fleissig wie Ameisen. İch verdiene nichts mehr.

Ich würde gerne singen wie Nachtigallen für meine Rosen ( Gülüm ). Obwohl ich liebe mit ganzen Herzen. Ich liebe die LİEBE. Musik und Liebe sind für mich, in meinem Leben an erster stelle.

Ich würde gerne meine Kinder und Enkel Kinder besuchen. Sie haben dafür keine Bedürfnisse. Daher muss ich mit allerbescheidenheit Einsamkeit vorziehen.

Für die neue Generation ist das Wichtigste das Geld, das Auto, das Marken Artikel, Fussbal, Sex,usw. Dagegen unsere Wertmaßtäbe sind anders gewesen. Für uns war das Wichtigste die Familie Liebe, Respekt, Opferbereitschaft, Hilftsbereitschaft. Für mich , besonders wichtig ist der Wissenschaft, Musik und Sport.

Eines Tages wird die Taube, wie ein Schmetterling, unendlich fliegen. Ohne Abschiedsbrief. Ohne Vermögen zu hinterlassen. Eigentlich hatte bisher sehr reiche Vermögen. Das war die Liebe. Die Liebe hat kein Geldwert.

Wie alle Menschen werde ich einestages einschlafen ohne Ton(Sessizce) nie wieder Wach werden. Im Himmel wird ein Stern gelöscht . Der Mond wird weinend verblassen. Die Engel werden vor dem Paradistor mich empfangen. Im Morgenblatt wird kleine Anzeige über die Taube geben,die die schöne Welt verlassen hat. Bei der Himmelfahrt sollte es ein Flötenkonzert geben.

Jeder Mensch waere schön wenn er sich in eine Friedenstaube umwandelt. Die Nachtigallen dürfen ihre Liebe Rosen nicht vermissen. Die Liebe soll die Hauptbeschäftigung des Menschheit werden. !


Köln. 26.01.10

25 Ocak 2010 Pazartesi

Çürüme Kokuşmaya Dönüşürken...



”…O gün bu gündür de şu ‘hukuk devleti” terânesi yüksek devlet erkânının, politikacı denilen taifenin, bilimi kendinden menkul akademi üyelerinin, memleket meseleri hakkında derin bilgi sahibi köşe yazarlarının dilinden hiç düşmedi. Uzağa gitmeye gerek yok, sadece Hrant Dink cinayeti, öncesi ve sonrasında olup-biterlere kaba bir bakış, şu‘hukuk devleti’ denilenin ne menem bir şey olduğu hakkında fikir verirdi…”

”..Şimdilerde Kemalist otokrasi artık kendini yeniden üretemez hale geliyor. Otokratik/baskıcı rejimler özgür tartışmayı/ düşünce özgürlüğünü yok ederek varoluyorlar ama uzun dönemde kullandıkları silahın kendilerini vurması kaçınılmazdır. Zira, resmi ideolojinin geçerli olması, özgür tartışmanın yasaklanması demek, doğası gereği dinamik bir varlık olan toplumu bir cendereye sokmak demektir ki, sürekli yenilenen, değişen dinamik bir süreç olan toplum, belirli bir eşik aşıldığında o kalıbı kırmak durumundadır…”

Fikret Başkaya

Temelleri 1908 sonrasında atılan ama asıl rengini 1920’li 1930’lu yıllarda alan Kemalist otokrasi, artık çürüme aşamasını geride bırakıp kokuşma aşamasına girdi. Şimdilerde her tarafı kötü kokular sarmış durumda...“Memleketin sahipleri” geride kalan yaklaşık seksen yıllık dönemde tam bir koloniyalist rejim üslubu sergiledider. Rejimin halka bakışı tipik bir koloniyalist rejim uslubuydu ama koloniyalistin kolonize ettiğinin dilini konuşuyor olması ve ideolojik manevra yeteneği, rejimin gerçek niteliğinin tartışılmasını ve anlaşılmasını engelledi. Değişmiz paraloları halkı adam etmekti... Halkın ne zaman ve nasıl adam olacağına da kendileri karar vermek kaydıyla... Aslında gözden kaçan bir şey vardı: Otokrasinin varlığı, halkın adam olamamasına, çocukluk aşamasını geçememesine, hep çocuk olarak kalmasına bağlıydı. Bunun için ne gerekiyorsa yaptılar.

Okullarda, üniversitelerde verdikleri eğitimle insanların düşünme yeteneğini dumura uğrattılar, toplum vicdanının kirlettiler, aralıksız uyguladıkları baskı, şiddet, devlet terörü, yıldırma, katliam ve siyasi cinayetlerle tuhaf bir omerta kültürü [duymadım, görmedim, bilmiyorum], ‘suskun, ‘uslu’ bir toplum’ yaratmayı başardılar. Öyle bir rejim ki, insanlar başları belaya girmeden yaşamanın çaresi olarak, yokmuş gibi davranmaya, yokmuş rolü yapmaya zorlandılar ve maalesef öyle davranır oldular...

Kemalist rejimin en büyük kaygısı ve korkusu insanlarda yurttaş bilincinin gelişmesi ihtimaliydi. Yurttaşı, özgürlük, sosyal eşitlik ve haysiyet bilincine sahip, kendini toplumun eşit haklara sahip bir bireyi olarak gören, kamusal alanda söz sahibi olduğu-olması gerektiğini düşünen, toplum sorunlarına dair söylenecek sözü olan birey olarak tanımlayabiliriz. Oysa Kemalist otokrasinin vazgeçilmez paralosı: hak yok vazife vardır şeklinde formüle edilmişti...

Aslında bunun açılımı: yurttaş yok köle var şeklinde yapılabilir... Yurttaş bilincinin oluşmasını/gelişmesini engellemek için, resmi tarih, resmi ideoloji, polis, savcı, mahkeleler ve cezaevleri, aralıksız işbaşındaydı ve işbaşında. Elbette bu süreçte ‘hür basının ‘değerli’ katkılarını hatırlamamak olmaz. Bütün bu zaman zarfında “hür basın” toplum vicdanının kirletilmesinde önemli bir işleve sahip oldu. Rejim, hiçbir şeyden özgürlük ve demokrasiden korktuğu kadar korkmadı. ABD başkanı Jimmy Carter’in “bizim oğlanlar” dediği cuntacı generallarin ünlü ‘hukuk alimlerine’ yaptırdığı anayasanın başlangıç kısmına, TC’nin “demokratik laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu yazıldı. O gün bu gündür de şu ‘hukuk devleti” terânesi yüksek devlet erkânının, politikacı denilen taifenin, bilimi kendinden menkul akademi üyelerinin, memleket meseleri hakkında derin bilgi sahibi köşe yazarlarının dilinden hiç düşmedi. Uzağa gitmeye gerek yok, sadece Hrant Dink cinayeti, öncesi ve sonrasında olup-biterlere kaba bir bakış, şu‘hukuk devleti’ denilenin ne menem bir şey olduğu hakkında fikir verirdi. Biraz daha deşmeyi iş edinen de, bu ülkede geçerli hukuk sisteminin aslında adaleti katletme misyonuna koşulmuş oduğunu görmekte gecikmezdi...

Bizde söz konusu olan kutsal devletin hukukudur ve asıl misyonu da kutsal devleti halktan korumaktır. Asıl koruyucu ve kollayıcının da ‘kahraman ordumuz’ olduğu herhalde herkesin mâlûmudur...Siz o tekerlemenin herkesin ağzında olduğuna bakmayın. Bu dünyada hukuku olmayan bir devlet yoktur, öyle bir şey mümkün de değildir. Devlet varsa hukuku da mutlaka olmak zorundadır. Asında bu keçi kıllıdır demek gibi birşeydir. Siz hiç Keçiden bahsederken kılı da telaffuz edeni duydunuz mu? Öyleyse sorun redir? Sorun ideolojik mistifikasyon yaratmakla, yalan söylemekle, kafaları bulandırmakla ilgilidir. Netice itibariyle yapılan şey, adaletsizliği gizleme amaçlı bir manipülasyondur. Aslında yaşananlar, olup-bitenler dikkate alındığında, cunta anayasasının ikinci maddesinde TC’nin niteliğine dair söylenenler, insanlara hakaret değilse en azından onlarla alay etmek demektir ama bu güne kadar hiç sorun edilmedi ve edilmiyor. Bütün bu zaman zarfında gerçek bir muhalefete de yaşama şansı tanınmadı. Muhalefet olarak sunulana/ sanılana da, gerçek muhalefetin ortaya çıkmasını engellemek için/kadar izin verildi. Elbette ‘hırsızın hiç kabahati yok mu’ denecektir.

İşte nurlu ufuklara doğru hızla koşan, muasır medeniyeti yalakaması, sadece yakalamak değil, üstüne çıkması an meselesi olan, modernliğinden, ilericiğiliğinden, çağdaşlığından asla şüphe edilmeyen TC böyle bir şey... Her şey kutsal devlet için, kutsal devletin ihtiyacı kadar... Onun dışındaki her şey, her hak, özgürlük, sosyal eşitlik ve demokrasi talebi, devlet düşmanlarının, bölücülerin, devletimizi yıkmak, vatanımızı bölüp-parçalamak isteyenlerin marifetidir ve ‘devletin ülkesi ve milleti için’ en büyük tehlikedir. Bu ülkenin anlı şanlı profesörleri, şu devletin ülkesi ve milleti denilen saçmalığı bir kerecik olsun sorun etmişler midir? Etselerdi profesör yapılıp-ödüllendirilirler miydi? Yukarda, TC’nin koloniyalist bir rejim olduğu, “kendi” halkını kolonize ettiği boşuna söylenmedi. Devletin ülkesi ve milleti demek, orada ilişki tersliği var demektir, zira devletin milleti olmaz, milletin devleti olur, olması gerekir. En azından modern çağda öyle olması gerekirdi... Bir insan herhangi bir ülke sorunuyla ilgili, kamusal bir sorunla ilgili bir fikir beyan ettiğinde [ki, en doğal, en vazgeçilmez hakkıdır ve haysiyetli insan olmanın da, yurttaş olmanın da bir gereğidir] resmi ideolojinin çizdiği sınırın dışında birşey söylediğinde ve/veya yazdığında, hain ilan edilip cezalandırıyorsa, orada geçerli rejime yakışan ad ne olabilir? Öyle bir modern rejim ki, farklı düşüneni hain, muhalifi düşman ilan ediyor, cezalandırıyor, aç bırakıyor, hapse atıyor, katlediyor, ideolojik linçe maruz bırakıyor, taamüden öldürüyor... Daha ne zamana kadar şeyleri adıyla çağırmamakta ısrar edilecek?

Kemalist otokrasi artık gününü doldurdu

Türkiyedeki rejim hep açık veya gizli bir otokrasi olarak varoldu. Başlarda militer/sivil yüksek bürokrasi, komprador kapitalist sınıf ve ağalık/şıhlık ittifakına dayanan egemen sınıflar bloku, şimdilerde kapitalist gelişmenin bir sonucu olarak, militer/sivil yüksek bürokrasi ve kapitalist sınıf ittifakına dönüşmüş durumda. Türkiye’de derin bir Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmanın varlığı, sınıf ittifakının özgünlüğünü bilince çıkarmayı zorlaştırıyor. Buradaki durumun da emperyalist ülkelerdekinin bir benzeri olduğu sanılıyor. Doğrusu öyle bir yanılsama yaratan bir yapı ve görüntü yaratmayı başarmışlardı...

Türkiye’deki kapitalist sınıf devlet serasında yetişmiş bir sınıftır. Bu yüzden hiçbir zaman bir başına rotayı belirleyecek yüksekliğe çıkamadı. Parlamento da Eski Rejimden koparılmış bir mevzi olmadığı için, içi boş midye kabuğundan başka birşey değildi. Bunun da gerisinde ısrarla yazdığım gibi, bu ülkenin tarihinde bir modernite ve aydınlanma devrimi yaşanmamış olması yatıyor. Bu durum, militer/sivil yüksek bürokrasiye büyük bir manevra alanı sağladı. Her ne kadar 1946-50’den sonra çok partili sisteme geçilse de söz konusu olan gerçek anlamda bir çok partili sistem değil, düşük yoğunluklu bir otokrasiydi. Kurulan/kurdurulan, kurulmasına izin verilen siyasi partiler, tam bir muvazaa [danışıklı dövüş] unsuruydu ve asıl amaç otokrasiyi görünmez hâle getirmek, gizlemekti. Otokrasi, belirli aralıklarla yapılan darbeler ve müdahalelerle sapmaları önleme yoluna gitti. Eleştiri, ifade, örgütlenme özgürlüğü, muvazaa partileri döneminde de yasaklanmaya devam etti. Ancak resmi ideoloji dahilinde konuşmaya/ yazmaya izin verildi. Sadece ‘devletimizin ihtiyacı olan örgütlere’ yaşama şansı tanındı, onun dışında kalanlar ‘yasa dışı’ veya ‘istenmeyen’ ilân edildi. Durum böyleydi ama bir dizi ‘modern’ söylem, kurum ve mekanizmayla gerçek durumu, rejimin otokratik niteliğini görünmez kılmayı, gizlemeyi başardılar.

Lâkin bu dünya’da herşey sonludur, aynı dünyanın da sonlu olduğu gibi... Şimdilerde Kemalist otokrasi artık kendini yeniden üretemez hale geliyor. Otokratik/baskıcı rejimler özgür tartışmayı/ düşünce özgürlüğünü yok ederek varoluyorlar ama uzun dönemde kullandıkları silahın kendilerini vurması kaçınılmazdır. Zira, resmi ideolojinin geçerli olması, özgür tartışmanın yasaklanması demek, doğası gereği dinamik bir varlık olan toplumu bir cendereye sokmak demektir ki, sürekli yenilenen, değişen dinamik bir süreç olan toplum, belirli bir eşik aşıldığında o kalıbı kırmak durumundadır. Şimdilerde Türkiye’de yaşanan gerilim öyle bir eşiğe ulaşıldığının göstergesi.

Bunun da iki nedeni var: birincisi, rejim çürümenin de ötesine geçip, kokuşmuş durumda. Bu tartışmanın, özgür düşüncenin yasaklandığı rejimlerin değişmez kaderidir. Kanser tüm bünyeyi sarmış, metastas yapmış, artık rejim inandırcılığını yitirmiş durumda; ikincisi, birincinin de bir sonucu olarak, insanlar artık soru sorabilir duruma gelmekte. İnsanlar bir kere soru sormaya başlamaya görsün, arkası gelecektir...

Şimdilik otokrasi toplumda yaratmayı başardığı yapay bölünmüşlüklerle [laik/ müslüman, vb.] hålâ ‘etkin’ bir aktörmüş gibi görünse de, artık yolun sonuna gelindiğini söylemek mümkündür. Darbe heveslerinin kursaklarında kalması o yüzden... Şeylerin yerli yerine oturması, insanların asıl çelişkinin bilincine vardığı, yapay bölünmüşlüğün ötesine geçebildiği durumda mümkündür ki, asıl çelişki sömüren/sömürülen, ezen/ezilen çelişkisidir. Toplum sınıflara bölündüğü dönemden beri ezen/ezilen, sömüren/sömürülen çelişkisi ve mücadelesi devam ediyor ve bu mücadele insanlık varoldukça da devam edecek... Tâ ki, o kadim çelişki ortadan kakıncaya kadar... İnsanlık söz konusu temel çelişkiyi aşma mücadelesinden asla vazgeçmeyecek, aksi halde insanlığın bir geleceği olmazdı...

http://www.ozguruniversite.org/

23 Ocak 2010 Cumartesi

MUNZUR'DA GÜLLER AÇAR


Cirik Haci / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de

Bahar ayı, Munzur'da güller açar
Derin vadili dağların arası
Ova yaylasında turnalar uçar
Çare arar sızlar yürek yarası

Gönül kuşu kanat açar şafakta
Argovan kalesi yolcu ufukta
İsyankar dağları daha yanmakta
Pir seyit Rıza’nın Gagan yaylası

Ölümsüz yolcu ateşin pirleri
Cem tutar, semah döner erleri
Doğuşdan özgürlük çağrır dilleri
Binbir çiçek açar dağı, ovası

Cemleri bağladı pirimiz Rıza
Canları erdirir bahara yaza
Bir beden olunur verilen söze
Çoşkun akıyor Munzur’un deresi

Berder ana zilan ettim niyazım
Beseler Alişer zarifi özüm
Fezalim Şahan ag çalınsın sazım
Doguşta Dersimli gerçek silası

22 Ocak 2010 Cuma

GALLO’yu ÖZLÜYORUM


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Bu seneki Antalya piyano festivalinda açılış müziği olarak FAZIL SAY, AŞIK VEYSEL’in Toprak türküsünü çaldığı görüntülerini kullandı. VEYSEL’in görüntüsü bana SUSYAN köyünde ki GALLO’yu hatırlattı.

GALLO babamdan tevarüs ettiğim Alevi köyündeki rençberimdi. Teni güneşten bronzlaşmış , güleç yüzünde ise gözleride gülerdi. Alevilere mahsus palabıyıkları vardı. Tarlalarımın ekiminden, bahçelerimin, bağlarımın bakımından o sorumlu idi. İki odalı kerpiçten yapılmış evinin damında bir akşam geçirmiştim. Evinin bir odasında öküzleri, inekleri, koyunları, atı, eşşeği barınıyor, diğer odasında ise ailesi ile oturuyor, yatıyor, yiyip içiyordu. Bana yayıktan çıkmış taze tereyağında pişirdiği sahanda yumurtaların yanında, taze yufkalar ikram etmişti. Birde sahanın yanına içecek için bir tas koydu. İçinde birde kaşık vardı. Bu kaşık neyin nesiydi?. İçmeği denemeye kalkınca tastaki içeceğin BOĞMA rakısı olduğunu anladım.

Stockholm'de iken arkadaşım rahmetli Dr.Rastgeldi labratuardan aşırdığımız mutlak alkole eczaneden temin ettiği Ananson ekstraktını katıp Rakı yapardı. İlmi bir araştırma yapmamız içinde onun icat ettiği bir sentrifuju kullanmıştık. O aleti geliştirmekte GALLO’nun buğdayı samanından, taşından, toprağından temizlemek için kullandığı sistemi örnek almıştı.

GALLO orakla biçtiği buğday başaklarını harman yerine toplar, altında çakmak taşlarının bulunduğu Düğene bağlı öküzleri gezdirerek samanından ayrılmasını temin eder, sonra rüzgar estiğinde tırmığı ile onları havaya savururdu. Taşı toprağı öne, buğdayları orta yere, en ileriyede samanları düşerdi. O zamanlar ne traktör nede biçer döğer vardı.

O yeni sentrifuj sistemiylede biz kanser hücrelerini diğer karışımlardan böyle selekte ettik ( temizledik).

Uyumak için damın üstüne serdiği ince bir şilteye uzandığımda bende yerde yatıyormuşum hissi uyandı. Çünkü şilte çok ince idi, dolayısı ile damdaki toprağın sertliğini, belimin ağrıdığını farkettim. Yaşadığım her zorluktan kendime ders çıkarma karekterimde vardır. Gerçi gökte göğe saçılmış haşhaş taneleri gibi yıldızlar sanki yere daha yakın görünüyordu , ay dede ise bana mahzun mahzun bakıyordu. Bundan bir nevi mutluluk duydum. Diğer taraftan şimdiye kadar rahat döşeklerde yatmıştım. Yerde yatmanın acaba fakir insanların kaderleri midir diye düşündüm. Damda idim fakat Nasrettin Hoca’nın dediği gibi damdan düşmüş gibimiydim. Bu gerçeğe bilinçlenmiş oldum. Diğer vardığım bir gerçekte insanların sırasında yaşam şartlarını minimize edebildiğiydi.

Eski yunan filozoflarından DİOJEN ( DİOGENES) avucu ile su içen bir köylüyü gördüğünde ozamana kadar kullandığı bakır tası fırlatıp attığı, bundan böyle suyu avucuyla içmiş olduğu anektodunu hatırladım..

Köln’deki süpürgecilerin sokaklarda yere düşmüş yaprakları elektirikli süpürgeyle topladıklarını görünce böylesi energi israfına hayıflanıyorum. Ozon deliğinin büyümesine ve yer kürenin ısınmasına sebep oldukları iddia edilmiyor mu?

Londra’da yengemi muayene eden kraliçenin özel doktorunun muayehanesinde çok az ve eski enstrümanların kullanıldığını gördüm. Modern tebabette ise her geçen günde pahalı aletlerin teşhiste klinik bulguların önüne geçtiğini, böylece hekim katkısınında azaldığına esef ediyorum. . Diojenin mizimalizm özgüsünü özlüyor, Konsum ekonomisinin biran evvel duvara toslamasını bekliyorum.

GALLO ile ertesi günü hasılatı şöyle paylaşmıştık. KIRAT adlı 20 kilo buğday içerebilecek tahta kasnak bölüşmekte ölçü oluyordu. 1/8 hasılatı, yani bir kıratı tarla sahibine, 4 kıratı çiftçinin emeğine karşılık, kalan 4 kıratıda sermaye sahibine, yani öküzleri, çiftçi evini, tohumu, hayvanlara lüzumlu yiyecekleri temin edene ayırıyorduk. O zamanlar ne vergi, nede sigorta biliniyordu. Acaba paylaşım bu iptidai tarza dönüşse diye safça düşünmedim değil. Gerek islamik, gerekse Marksist sistemde de buna benzer sınırlı bir paylaşım yok mu? Son global ekonomik krizin vahşi kapitalizmin ahlaki çöküşünden kaynaklandığı söylendi ve son Davos buluşmasındada bu itiraf edildi. Geçenlerde kömür ocaklarındaki bir felakette 19 işçi hayatını yitirmişti. Milyarder olan patron o işçilere asgari ücret ödüyor, kendisine aslan payını alıyormuş. Almanya’da 16 , Türkiye’de 12 milyon yoksulun bulunması bu adil olmayan kapitalist sistemdeki paylaşımın tipik örneğidir. Bu sebepledir ki dünya’da zenginler daha çok zenginleşmekte, fakirlerse dahada fakirleşmektedirler.

GALLO’nun güler yüzünü, yumurtaların lezzetini, gökteki ışıl ışıl yıldızları, Dr.Rastgeldiyi, hasılatın paylaşım yöntemini ÖZLÜYORUM !.

Köln, 20.01.2010

14 Ocak 2010 Perşembe

AÇIK MEKTUP



Dr. İsmet Turanlı’dan Onur Öymen’e Açık Mektup:

Sayın Onur Öymen,

Dışarıda elif elif, ince ince bir kar yağışı var. Bahçemdeki çamlar beyaz gelinliğini giyinmiş. Kütüphanemdeki şöminemin alevlerini seyrederken VİVALDİ’nin dört mevsim bestesini, BEETHOVEN’in Türk marşını kırmızı şarabımı yudumlarken dinliyorum.

Kafamda ise Türkiye’de ki demokratikleşme sıkıntılarının nasıl salah bulacağını, tarihi bir perspektifte oluşan fikirlerimi, size duyurmanın faydalı olabileceği ümidi var.

Biliyorsunuz ki 50 yi yılı aşkın bir zamandanberi yurt dışında çeşitli memlektelerde yaşamış, ilmi çalışmalarımın yanında vatandaşların sosyo kültürel problemlerine çözümler üretmeği kendime dert edinmişim, Türkiye’deki gelişmeleride yakından izlemeği ihmal etmemişimdir. Gönderdiğim hayat hikayemdede hatırlayabildiklerimi dile getirmişimdir.

Bir taraftan en alt tabakadaki, yeşil kart sahibi vatandaşlarla bir araya gelirken, İstanbul ve Ankara’dada politikacılar, sanatkarlarla, yazarlarla ve yurt dışında ilim adamları ilede temaslarımı yoğun bir şekilde devam ettirmekteyim. Böylece çok geniş bir horizonta sahibim. Sizin gibi politikacılar, hatta diplomatlar, Ankarada yahut Boğaziçinde oturanlar tek taraflı düşünmek zorunluğundadır. Tek taraflı düşünme mecburiyeti insanın hata yapmasını düçar kılar.

Muhalefetin sorumluluğu :

Ben muhalefetinde iktidar partisi kadar memleketin gidişinden sorumlu olduğu kanaatındeyim. Muhalefet yapmak sadece iktidarın icraatını tenkit etmek olmamalıdır. Maalesef CHP meclise hiç bir çözüm önerisi getirmiyor. Sadece tenkit etmek ne size oy kazandırıyor, nede memlekete bir faydası oluyor.Size bir kaç misal vereceğim.

1. Sizin hazırlayacağınız yeni bir anayasa taslağı olamaz mı?

2. CHP de demokratik siyasi partiler ve seçim kanunu tasarısı öneremezmi?

3. Vatandaş yolsullaşıyor kapitalist sistem gereği. Sosyal demokrat olarak Pauperizmi ( Sadakaya muhtaç kılmak ) yok edecek tedbirleriniz nelerdir?. İşsizliğe karşı hangi önerileriniz var?

4. Kışlarımı Antalya’da geçirmekteyim ve çok acı bir tesbitte bulundum. Türkiye’de dürüstlük saflık olarak algılanıyor ve % 80 herkes hilafı hakikat konuşuyor. Bu nisbet batıda tam tersidir.Bu ahlaki, etik dejenerasyona karşı önereceğiniz hiç bir fikriniz yok mu?

5. Bitaraf bir gözlemci olarak TENAKUZlarınızı hayretle izliyorum.

a) İktidar size bir anayasa paketi getirince ‘’Çoğunluğun dayatması’’ olarak algılyor, Kürt problemine gelince biz Türkler çoğunluktayız, ohalde Kürtlerde ‘Ne mutlu Türküm ‘ desin istiyorsunuz, Hürriyet gazetesinin ‘’Türkiye Türklerindir’ manşeti sizi rahatsız etmiyor. Türkler çoğunlukta olduğu için resmi dil, eğitim Türkçe olmalıdır diyorsunuz. Almanya’da okullarda Türkçe resmen öğretiliyor, bazı sağcı eyaletler hariç, Türkiye de anadil eğitimini resmi okullarda yasaklıyorsunuz. NRW de okullarda Türkçe ikinci dil öğretimi kanunlaştı. İlk Türkçe anadilde eğitim yapan Ana okulunu 1970 ben gerçekleştirmiştim Köln’de.

b) Türk kelimesi milletin adı, Kürt kelimesini ise ETNİSİTEYİ ifade ettiği dayatması insan haklarına aykırıdr. Açılım için konuşalım diyincede ‘ Taslağınız nerede? ‘ diye soruyorsunuz. Taslak gelince dayatma, taslak gelmeyince neyi konuşalım diyor,fikrinizi açıklamaktan kaçınıyorsunuz. Bu çelişki değil mi? İktidar çoğunluğuna dayanarak istediğini yaptıramaz diyor, Türkler çoğunlukta olduğu içinde çoğunluğun dediği olur diyorsunuz. Bu çelişki değil mi? Almanya’da Alman vatandaşlığına geçenler Alman’mı olmuştur, yoksa Almanya vatandaşımı?. Türkiyede yaşayan herkes TÜRKTÜR dayatmasını Kürtler kabullenmiyor. Onlar kendilerini Türkiye vatandaşı olarak deklare ediyorlar. Zorla güzellik olurmu?

c) Kürtçe yayın:

Kürtçe yayın özel kanallarda olsun diyorsunuz, sanki Kürtler Türkçe yayınları verdikleri vergilerle finanse etmek mecburiyetindeler. CHP diyor ki bizim verdiğimiz vergilerle Kürtçe yayınların resmi kanallarda yayınlanması finanze edilemez. Bu çelişki değilmi?

d) Kürtlere kültür zulmü :

Okullarda okutulan kitaplara bakın. Tarih, edebiyat, sanat, müzik müfredatında tek kelime KÜRT varmı? Türkiye’de sanki hiç Kürt yok. Sanki Kürt edebiyatı, kültürü, sanatı yok. Benim kanaatıma göre Kürtlere yapılan en büyük zulüm budur. Siz Kürtlere körsünüz, ama Türklere herşey mubah addediyorsunuz.. Bu durum insan haklarına, AB uyum çalışmalarına uyuyuyormu?

e) Kürt diye bir millet var mı, yok mu?

Ayrımcılık yapıp yeni bir millet yaratılıyor deniyor. Kuzey Irak’ta ,yani güney Kürdistan’da bir Kürt milleti yok mu?

f) Kürdistan kelimesinden neden korkuyorsunuz?.

Bu asırlardır kabul görmüş coğrafi bir isimdir. RUMELİ’de rumlar yok ama orası işte coğrafi yönden rumelidir. Macarların yoğun yaşadığı yer Macaristandır, Hakeza Yunanistan, Gürcistan v.s. Doğu ve Güneydoğuda memurlar hariç yerli halk Kürtlerden oluşmuyormu? Oralara CHP neden gitmiyor. Köylere kadar gidip halkın dertlerini dinlemiyorsunuz.? Sadece CHP taraftarlarını dinlerseniz, muhalifleri dinlerseniz zannedersiniz ki ora halkı iktidardan memnun değil. Sonra oylar karşı tarafa çıkıncada ‘’Mantık hatası yapıyorlar diyerek o tarafa oy verenleri mantıksızlıkla suçluyor, hakaret ediyorsunuz.

g)‘’Analar ağlamasın”

‘’ Dersimdeki on binlerce asi kürtleri öldürmemelimiydik? tarzında algılandınız . Atatürkün arkasına saklanıp, yahutta Atatürkü suçlar gibi yaptınız. Orada yapılan mezalimi Çağlayangil bana bizzat anlattı. O sözünüz hem Alevileri, hemde Kürtleri küstürdü. Medeni cesaretinizi zorlayıp Dersim’e gidip vatandaşlarla konuşun. Onların bir müddet misafiri olun. Davulun sesi yakından daha hoş gelir. Cesur olun. Dersimde olanlar bir mezhep kavgası değildir. Demirel’inde ifade ettiği gibi 28 inci özgürlük çatışması, ayaklanması idi. Kürtlüğüne bilinçli hiç bir Kürt resmi tanımlamaya inanmıyor. Bu kavga 1808 de BABAN aşiretinin isyanı ile başlamıştır. Kürtlerin böyle bir isteği yok diyerek kendi kendinizi kandırmayın. Ben geçen sene Dıyarbakır’a , Batman’a gidip tıbbi konferanslar verdim. Tesbitim o ki Fıratın ötesinde Türkiye halkı manen bölünmüş. Atı alan Üsküdarı geçmiş. Sizin ve Bahçelinin bölünme korkusu irrasyonel değil. Sandıktan çıkan oylar AK Partinin ve dtp’nin Kürt adaylarına verilmiştir. Yani % 100 Kürtler Kürt adaylarına. Bu durum size bir şey ifade etmiyor mu? Bu bir referandum sayılmaz mı? Onlar Kürtleri temsil etmiyormuş diyenler var. Kürtleri Bahçeli mi, Baykal mı, MHP mi, CHP mi temsil ediyor?. Yanlış teşhislerle kendi kendinizi kandırmayın. Bu Ak partinin eseri değildir. Kürtlerin Balkanlarda Osmanlı devrinde olduğu gibi bilinçlenmelerinden ötürüdür. Şimdiye kadar devlet kuramamalarının sebebi ümmüyet inancıdır. Türklerin müsaade etmemesinden dolayı ve Beşikçi’nin tesbitine göre etnik bilinçlenmenin yoksunluğundan dolayıdır. Öcalan’ın kanlı direnişindede bu bilinçlenme etkilidir. Güya Kürt gençleri işsizlik sebebiyle dağa çıkıyorlarmış. Böyle yanlış tesbitler siyasileri yanlış yönlendirmeye sebep oluyor. Başbuğ dağa çıkmayı önleyemedik diyor. Her etkisiz kılınan PKK lının 3-5 kardeşi akrabası yokmu? İşte onların dağa çıkmasını motive ediyor asker. Onun içinde silah yolu ile PKK bitirilemez. Keşki Türkiye demokratikleşseydi ve Kürtlerinde Gandhi gibi bir lideri olsaydı. Ve İngilizler Lozan da Kürtleri dörde bölmeselerdi. PKK ortadan kalksada, Türkiyede Kürtler özerkleşsede dörde bölünmüşlükten kurtulunadek bu kavga sürecektir. Almanların Kürtlere Empati yapmalarının sebebi Sevri hortletmaktan ziyade kendilerinin 45 sene boyunca ikiye bölünmüş yaşamlarıdır. Yanlış teşhisler, hesaplar yavaş yavaş Bağdattan dönüyor. Tehlikenin farkındasınız fakat dile getirmekten korkuyorsunuz. Milleti olupta devleti olmayan 40 milyonluk tek millet Kürtler. Olimpiyatlarda bayrağı taşınmayan tek millet Kürtler. Futurolog değilim amma benim tahminim bu 40 milyonluk millet haklarına kavuşacaktır. Güney Kürdistanın devlet olmasına hangi ahlaki gerekçelerle karşı çıktığınızı anlamakta zorluk çekiyorum. Onların devletini, kimliğini kabullenmekle asıl bin senelik kardeşliğinizi isbat etmiş olursunuz. İnkar ile değil. Bütün bunları 80 yaşına gelmiş bir ilim adamı titizliği ile sizi uyarmak istiyorum. Annem Türk, Türkçe eğitim gördüm, Alman daha doğrusu Avrupa vatandaşıyım. Tevfik Fikret gibi diyorum ki Milletim ‘’Nevhi beşer, vatanım ruyi zemin’’. Humanist, Altruist, ateist bir insanım. Almanım diye, Fransızım diye, Türküm, Kürdüm diye bayrağını görünce heyecanlanan, istiklal marşı söyleyenlerin bu asırda Mevlanacı olacağına inanmıyorum. Çünkü ben bütün insanları ayni eşitlikte tedavi ediyorum ve seviyorum.

Koçgiride öylesine aşırı mezalim, katliam yapıldı ki Atatürk oradaki generali mahkemeye dahi verdi

Size en ciddi tavsiyem halkla haşır neşir olun. Kürdistandaki köylere gidin, Ak partili köylülerle konuşun, onları dinleyin. Taraftarlarınızı dinlemeniz sizi iktidara götürmez. Karşıtlarınızı ikna sizi iktidara taşır. Hakiki sosyal demokrat olun.

6. Sigara yasağı yanlız tütün içenleri zehirlemiyor, passif içenlerinde sıhhatını tehlikeye sokuyor. Üç beş kahvehane sahibinden oy alacağım düşüncesi ile 5 sene yasağı tehir etmek isteyişiniz bana Kanzler KOHL’un silah satişları için söylediği sözleri hatırlattı. ‘’Silah ihraç etmezsek 30 bin vatandaş işsiz kalır’’ demişti. O silahların milyonlarca insanın hayatını mahvedeceğini düşünmekten acizdi herhalde. Siz nasıl oluyorda bu yasağa karşı çıkıyorsunuz. Böyle bir gafı nasıl işliyorsunuz. Sanki restoranlara gidenler sırf tütün içmeğe mi gidiyorlar?, Yemek yemeğe değil.

7. Bir professör var. Sizin gibi her üç cümlede bir ‘’ Dünyanın neresinde görülmüş? ‘’ cümlesini kullanıyor. Allah aşkına bu cümleyi kullanmayın. Benim gibi dünyanın dört bucağında bulunmuş, beş lisan bildiğim için her sabah İnternetten iç ve dış basını takip eden beni güldürüyorsunuz. Bütün dünyayı bilir gibi milleti yanıltmayın. Ayıp oluyor. Ben turist gibi arşınlamadım dünya alemi. Gittiğim her yerin sosyo kültürel, historik yapısını da incelemişimdir.

8. Sizlerde bir diplomat olarak yurt dışındaki muhalefet partiler ile temasa geçip Türkiye yararına girişimlerde bulunun. Halk bu girişimlerinizi fazlası ile honore eder. Türkiyenin kalkınmasına, yabancı ülkelerle iyi ilişkiler kurulmasına hizmet edin. Kadim dostum rahmetli Bedri Rahmi’nin dediği gbi siz aydınlar Ankaraya, İstanbula LÖK gibi oturmuşsunuz. Erdoğan’ın dediği gibi ne bu rehavet. Kılıçdaroğlu elinde dosyalar Maliye müfettişi gibi dolaşıyor ve hiçte iyi bir intıba yaratmıyor. Üç tane çarşaflıya CHP rozeti takmakla milletin sağ duyusunu etkilemiyor.
9. Bakın ben sizlerden daha çok milliyetçiyim. Çünkü tek taraflı düşünmüyor, sizin ihmallerinize, zayıf, karalamacı politikanıza üzülüyorum.

10. Erdoğan tek adam rolünü benimsemeğe başladı.

Kabindeki ikinci adamının, parti yönetimindeki ikinci adamının gitmesine göz yumdu. Başlangıçta var olan parti troykasını Gül’ü Çankaya’ya , Arınç’ı meclis başkanlığına göndererek kendini tek söz sahibi yaptı. Bakanlarını, milletvekillerini, meclis başkanını, vatandaşı azarlıyor. Bu Türkiye için tehlikelidir. Atatürk’e karşı çıkan en yakın silah arkadaşları onu terkedip parti kurdular. Atatürk’ün tek adam olacağından korktular. Hatta o arkadaşlarını istiklal mahkemesine gönderdi. İsmet paşa onları idam sehpasından kurtardı ve seneler sonrasındada ‘’O partileri kapatmasa idik daha erken demokrasiye geçerdik’’ dedi.

11. CHP daha doğrusu Baykal’ın politikası size hiç oy kazandırmıyor. İktidarın eksiklerini bağıra bağıra anlatması taraftarlarının hoşuna gidebilir. Milletvekillerini (Schaden froh) güldürüyor. Halbuki iktidar icraatları ile oy topluyor. Çünkü vatandaşın nazarında şikayetçi olmak, sızlanmak puan toplamıyor. Çifte yollar sayesinde mortalite % 50 azaldı. Vatandaş daha rahat araba kullanıyor. Fakir vatandaşların çocuklarının bedeva kitap alması, sağlık hizmetlerine ödeme yapmaması, reçeteleri istediği eczaneden alırken hastane kapılarında sabahın erken saatlerinde sıraya girmek mecburiyetinin kalkmış olması, çiftçilere yapılan yardımlar için Ziraat bankasının dağıttığı kredi kartı ile yurt dışında bile bankomattan çekebiliyor. Köylülerin değil köylerine evlerine kadar su götürülmüş. Enflasyon tek haneli, faizler keza, döviz fiyatları senelerdir ayni.Yani yapılan her müsbet icraat oy kazandırıyor. Size tavsiyem şikayetçi kimseleri , bedbin köşe yazarlarının söylemlerinden medet ummayın. Şikayetlere ne gibi çareleriniz olduğunu düşünün, ve vatandaşa ümit verici yapıcı çarelerinizi duyurun. Size oy kazandıracak tek geçerli taktik bu olabilir. % 38 köyde yaşıyor, 12 milyon yoksul var Ak parti onlara dönük pragmatik çözüm yollarına başvuruyor. Sizin seçim analizleriniz yanlış olduğu için şehirli, az çok okuyan, devletten fazla ulufe görmeyen tabakanın % 20 oyundan yukarı çıkamıyorsunuz. Baykal’ın retorik yeteneğinin cazibesinden kurtulmanız lazım.

12. Yurtdışındakilerin Anayasa gereği oy hakkı hala uygulanmıyor. Ne yüzle Almanlardan oy hakkı isteyelim?

13. Açılımlar gecikmiş çabalardır. Yanlışlarını, eksiklerini muhalefet söylesin. Ama karşı çıkmak aydınlar, batılılar nazarında doğru atılımlar olarak değerlendirilmiyor.

Ne mutlu Türküm diyene (!)

Bakın size ters düşecek bir fikrimi daha söyleyeceğim. Ezberinize dokunacak. ‘’ Ne mutlu Türküm ‘’ demek nazilerin ‘’Herren Rasse’’ demesi ile identiktir. Almanların dediği gibi ‘’ Das gleiche in Grün’’ tekerlemesi gibi. Yani başka kelimelerle MİLDE AUSDRUCK. O gibi sözler ulus kurmanın bir gereği, modası idi belki. Bugün anlıyoruz ki bu tarz sloganlar bir milletin üstünlüğünün ifadesidir. Çetin Altan’ın dediği gibi ‘’Kendi kendine hamaset teranesi’’. Kürtler bu sloganı söylemedikleri için mi mutsuzlar?. Yoksa söyleyen Türk asıllılar onun için mi mutlular (!)? Benim çifte vatandaşlığım var 50 senedenberi. Muayenehane açmak için bir mecburiyetti. ‘’Ne mutlu Almanım ‘’ diyebilirmiyim.? Bana hala Almanya da ve Türkiye de Türk doktoru denmiyor mu? Bulgaristandaki Türkler ‘’Ne mutlu Bulgarım’’ mı desinler?. Büyükanıt diyor ki ‘’ Ne mutlu Türküm’’ demeyen vatan hainidir. Askeri vesayete karşı bir tutumunuz yok. Muhturaya karşı AK partinisinin duruşunu bir siyasi parti olarak desteklemeniz gerekirdi. Orduyu yıpratmayın deniyor. Ordu defalarca darbe yapmış, muhtura vermiş, elindede silahı var. Üstelik direkt başbakana bağlı. Batıda böyle bir durum varmı? Ordu sadece dış düşmanlara karşı vazife yapar. Dahilde emniyet kurumları vazifelidir. Anayasadan 15 inci maddenin kalkmasını istemeniz millet nazarında size müsbet bir not kazandırmıştır.

Fikirlerimi beğenmeye bilirsiniz. Aydınları korkak olanlar, fikirlerini serbestçe açıklamayanlar memleketlerine faydalı olamazlar. 301 e karşı çıkmamanız sukutu hayal yaratmıştır. Kaç basın mensubu adliyede davalıdır? Aydın kişi odurki nemelazımcı değildir, kendinden çok milletini düşünendir. Her aydın kişi milletinin problemlerinden sorumludur ve çözüm önerisini bilmediğim mevzuda konuşmaktan imtina ederim..

Kim vatan haini? Türkiye vatandaşları % 99 müslüman mı?

Karşı fikirde olanı, ötekini vatan haini ilan etmek demokrat beyinli olmayanların ayıbıdır, günahıdır. Türkiyede yaşayan insanların % 99 unun müslüman olduğunu söylemek hilafı hakikattır. Bizim nesil ATEİST eğitilmiştir. Okullarda, universitedeki öğrenci arkadaşlarımın hemen hemen hiç biri namaz kılmaz, oruç tutmazdı. İnönü 1947 de Hasan Ali’nin yerine Şemsettin Sirer’i getirince İlahiyat açıldı, din dersleri kondu, İmam hatipler açıldı, Köy enstütüleri kapatıldı, ezan arapça oldu. Bunların hepsi CHP iktidarı zamanında olmuştur. Milyonlarca Alevi kendini müslüman addetmez. Gerçi yüzbinlerce gayri müslüm, maalesef bugün 80 bin kişi hoşgörümüz sayesinde (!), Türkiyede yaşamakta ve müslüman değildir. Müslüman olanlarada DÖNME tabirini kullanıyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam siz bizzat mecliste misyonerler aleyhinde konuştunuz, vatanı yabancılara satıyorlar dediniz, Yüzbinlerce Türk’ün Avrupada mülk sahibi olduğundan heberiniz varmı? Malatya’da boğazını kestiler iki Almanın. Bırakın yabancıları bu arada kaç genç kız ve kadın boğazı testere ile kesilerek katledildi. Bunlar basına intikal eden münferit vakalar değildir. Türkiye bu ayıbı ile , yalan söylemleri ile, alaturka tualetlerinin pisliği ile, alkol yasakları ile elbette batı uygarlığından fersah fersah uzaktadır.

Faydalı olabilirim gayesi ile dile getirdiğim samimi düşüncelerimi ciddiye alacağınızı ümit ederken size ve hanımefendiye saygılarımı sunarım.

14.01.210

Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Auenweg 131, 50996 Köln

Feminist bakmak, sınıfsal bakamamaktır




Ali Barış Kurt - Sosyoloji Öğrencisi
alibariskurt@hotmail.com


Bir kadının kendi cinsiyetinin sorununa duyarlılaşmasından daha önemli olan 'tek şey', esasında bir erkeğin karşı cinsinin sorununa aldığı tutumdur. Tam da bu nedenle feminizmin eksik ve hatta hatalı olduğu düşünülmeli.

Peki bu bakış açısından, bir işçinin kendi sorununun farkına varmasıyla, patronun işçinin sorununa olan 'duyarlılığı' arasında bir mukayese yapma ihtiyacı çıkar mı? Pek tabii ki, hayır. Zira, cinsler arası ayrımın salt biyolojik olduğu ortadayken, diğer iki örnek sınıfsallığı kapsar. Şu halde, doğan ihtiyaç, yine sınıfsal bakabilmekte yatıyor...

Ayrıca konulaştırdığımız şey, başkalarının sorununa duyarlı olmakla yetinilmeyecek bir hal içeriyor. Egemen ulusa ait bir patronun, ezilen ulusa ait bir kimsenin bu yönlü sorununa duyarlı olması değil, gereken. Egemen ulusun halkının ezilen ulusun halkına verdiği destek, olması gereken.

Akıl yürütme, doğru düşünceyi bulmanın aracıdır. Yukarıda verdiğim örnekler de bu hüsnüniyetin tezahürüdür.

Kadın sorununun sınıfsallığına ilişkin sayısız akıl yürütme yöntemi ve somutlaşmış örnekler verilebilir. Lakin sorunu bu pencerenin dışında incelediğimizde, karşımıza çıkan en patetik şey de, feminist açılım tarzı oluyor. Peki, bu, sorunun çözümüne ne katıyor? Açıkçası, sorunu başkalaştırmak, hedefi şaşırtmak ve Türkiye ve dünya emekçi kadınının talepleriyle çok da örtüşmeyen; kabacası şudur ki; halklaşmamış bir eğilimden öteye gidemiyor. Bu da, feminizmin çelişmesinden ibaret bulunmalı.

Denk sayma mutlaka doğru değil fakat bir oranlamayı da Türkiye'deki ulusal sorunla yapmaya çalışalım: Türkiye'de yaşayan Kürtler ezilen ulusu, yaşayan Türkler ise egemen ulusu temsil eder. Kürtlerin mahrumiyeti, Türklerin ise (ulusal anlamda) hakimliği mevcuttur. Dil, anayasa, ulus sayılma özellikleri bakımından Türkler, Türkiye'de Kürtlerin (yine ulusal anlamda) kazanamadığı haklara maliktir. Pekala, Türklerin bu haklarını ve Kürtlerin 'kırmızı çizgi'lerini belirleyen, bu iki ulustan herhangi biri midir? Değildir. Kimdir sorusuna vereceğimiz yanıt, mutlaka egemen sistem olacaktır. Kürt halkının, egemen sistemin yarattığı sorunun temsilcisi olarak Türk halkını görmesi ve onu hedef alması ne kadar sorunlu ve tehlikeli ve anlamsızsa; yine erkeğin egemenliğini yaratanın gerici-kapitalist sistem olduğu düşünüldüğünde, kadınların, sorunun sorumlusu olarak erkek cinsini kabul görmeleri; aynı eksikliği içerir. Kürtler, talepleri için Türklerle birlikte hareket etme ve mücadeleye bu halkı da dahil etme ihtiyacını ne kadar güdüyorsa, kadınlar da aynı algıyla yaklaşmalıdır ve yaklaşıyordur.
Evet yaklaşıyordur ve buna verilecek örneklerden birisi de, Novemed grevidir. Grevci kadınlar, emek hareketi ve kadın hareketinin birlikteliğinin sağlanması konusunda beklentiliydi. Grev sırasında dayanışmanın kadınlarla sınırlanmaya çalışılmasına ve cinsiyetçi sloganlar atılmasına karşı çıkanlar da, yine grevci işçi kadınlardı. Kadın işçilerin, mücadelelerinin bir emek mücadelesi olduğu esasıyla davranmaları ve erkek işçiler için de "Elbette eylemimize katılacaklar" yaklaşımları sayesinde, mücadele daha anlamlı ve gerekli şekilde gündemleşmiştir.

***
8 Mart eylemlerinde kadın-kadına yürüyüşün savunucusu feminist çevreler, sorunun sınıfsallığını tahlil edemeyen veya bununla ilgilenmeyen bir tutuma girişiyorlar. Bu durum, sistemin erkekliğini geri plana iten ve erkeğin erkekliğini hedef alan bir algı yaratmış oluyor. En basitinden örneklersek; 8 Mart'ta kortejde yer alacak erkek, sistemin uşağı erkek değil, sistemin sömürgesi erkektir. Yani, o erkek de sistemin erkekliğinden nasibini almaktadır. Eşine verilen ücretin eşitsizliği, eşinin evde ve tarımda ücretsiz aile işçiliği yapması, çalıştığı yerde kreş bulunmaması nedeniyle eşinin çalışamaması vb. başlıca örnekler bile, kadın sorununun emekçi erkeği de, onun ekonomisini de içine aldığını görmemizi sağlayabilir. Kadının mahrum kaldığı az önceki örneklerden bahsederken, bazı çevrelerce alınan tavra ilişkin, sorunun tekbaşına cinsiyetçilik olmadığını çok yüzeysel baksak bile, görmemiz mümkün. Peki, bunun dışında bir kadın sorunu yok mudur? Mutlaka çoktur ama hedef alınması gereken erkek sistem, hikayenin anlatılması ve mücadeleye katılması gerekense aynı ekonomik koşullardaki, emekçi erkektir.

Gücü bölerek asıl sorunu salt cinsiyetçilikle ele almak, emekçi kadının sorununa bir kazanç sağlamayacağı gibi onu özünden de koparan bir yaklaşımdır. Öyle ki, 8 Mart'ın tarihsel anlamını bilmek ve ona göre davranmak; yani baskıya, sömürüye, adaletsiz ve eşitsiz uygulamalara karşı bütünleşmek ve bunları yaparken sermaye sistemini hedef almak, özellikle 2010'da fazlaca ehemmiyeti olan; ekonomik krizle birlikte ele alınması gereken bir aşama olacaktır.

***
Emek Partili kadınların 2010'u bu anlama denk düşürecek kararlar alarak, gerekli adımı atmaları da desteklenmeli. 8 Mart’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilan edilişinin 100. yılı olan 2010 yılını, “Kapitalizmin ve krizin kadınların yaşamı üzerindeki yıkıcı etkileri”ne karşı mücadele yılı olarak belirleyen EMEP'li kadınlar, yıl boyunca sürdürülecek kampanyayla, sosyalizmin kadınlar için kazanımlarının da yaygın bir şekilde anlatılmasını hedefliyor. Bu perspektifin, kadın sorununun sınıfsallığı açısından büyük önem taşıdığı görülecektir. Kararlar içinde asgari sosyal yardımın ve "kadınlar işe, çocuklar kreşe" taleplerinin dillendirilmesi de, bu bakış açısınının sınıfsal olma gereksinimini ortaya koyuyor.

Tekel işçilerinin eylemlerinde kadınların önplana çıkması, sınıf kardeşi erkeklerle ülkeyi 'sarsmaları', işte bu bütünlüğün başarı resmidir. Her türden bölünmeleri ortaya çıkaranlar ise tarihten bu yana sermayeciler olagelmiştir. Bu oyuna düşmemek ve 'ortak düşman'a karşı birleşmek, işçi ve emekçi kadın ve erkeklerin ihtiyacıdır.
Kadın sorununun işlendiği eylemliliklerde salt kadınların yürümesi değil eleştirilen. Bu durumun, taleplere ve bakış açısına da yansıdığı, hedef alınanın yanlış adres olduğu ve böylelikle 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün içinin boşaltıldığıdır eleştirilen...

Fabrikada birlikte direnen kadın-erkek işçilerin; 1857'de New York'lu tekstil işçisi kadınların mücadelesi ve bu mücadelede katledilen 129 kadın için, pratik mücadelede ayrılması kadar gerici bir anlayış olamaz. 129 kadın, işçiydi. Onların mücadelesini sahiplenmek ve ilerletmek de, bugünkü sınıf kardeşlerine düşen görevdir ve bunun için kadın olmanın şartlığı gözetilemez.

***
Tacize, tecavüze uğrayan kadını önemsizleştiren sistem, şiddete uğrayan kadını "Aile içi" diye geçiştiren sistem, fabrikada ter döken kadını sosyal birçok haktan mahrum bırakan, eşit işe eşit ücret talebini görmezden gelen sistem; kadın sorununu erkeklerin yarattığı bir sorunmuş gibi inandırmaya girişen ve bunun için medyayı ve çeşitli imkanları kullanan da sistem. Meşhurlaşan 'Taksim tacizcileri'ni cuzi bir parayla özgürleştiren ve olayın tekrarı için zemin hazırlayan ve sokakları 'seyyar genelev'e dönüştürüp; "taciz yap, para öde, kurtul" gibi bir öngörü yaratan yine sistem. Kürt kadınlarının eylemlerde ön saflarda yer almalarını, çektikleri acı ve hissettikleri öfkeyi saklamak adına; tahammül gösteremeyen ve "Kadınları öne sürüyorlar" diyerek, Kürt erkeğini suçlayan yine sistem. Evlilik kurumunu yaratan da, ekonomik sömürüyle evliliğin dağılmasını sağlayan, yine aynı ideolojinin sistemi. Dini ve onun kurumlarını araçlaştırarak muhafazakar bir toplum yaratan ve kadının hem toplumca hem yasalarca daha geriye sürüklenmesini hedefleyen ve açıkçası başaran, sistem. Hemen bu son örneğe ilişkin veride bulunacak olursak da; AKP döneminde, 2002'den 2009'a kadar geldiğimiz süreçte, kadın cinayetleri yüzde 1400 artmıştır. Yani, sermaye sistemini ve gericiliği en iyi kullananların düzeninde, bu sorun artıyorsa, bağlanacak ve 'saldırılacak' yer de, işte bu her şeyiyle gerici olan sermayeci sistemdir.

Unutmadan, son bir örnek daha... İHA'nın geçtiğimiz günlerdeki bir haberinin spotu şöyle başlıyordu: "Aydın’da ‘Erkek Egemen Siyasete’ adeta son veren ve 2 dönem milletvekilli seçildikten sonra Aydın Belediye Başkanlığı’na seçildikten sonra aldığı cesur kararlarla dikkatleri üzerine toplayan Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu..." CHP'li Çerçioğlu, aynı zamanda İstanbul Sanayi Odası`nın (ISO) açıkladığı Türkiye’nin 500 Büyük Şirketi listesinde yer alan Jantsa A. Ş.'nin sahibi. Ekonomik krizi fırsata çeviren ve yine kriz bahanesiyle geçen yıl yüzlerce kadın-erkek işçiyi işten atan bir şirketin patronu... Feminizm, işten atılan yoksul kadınla, işten atan mülkçü Özlem kadını bir tutmaktır ve burjuvazinin 'erkek egemenliğine karşı saldırısı' bununla sınırlıdır.

***
Bu tartşmalara, çeşitli mücadele günlerinde sistem bizi kasıtlı olarak zorlar ve asıl sorundan ve taleplerden uzaklaştırır. Tabiri caizse gündemimizin kökünü kazır. 1 Mayıs ve alan fetişizmi tartışmalarında şahit olduğumuz gibi. Oyuna düştük, ancak en azından 'oyun'un bilincinde yazdık.

13 Ocak 2010 Çarşamba

MİLİYETÇİLİK ve ÖZGÜRLÜK


Yener Orkunoğlu
y.orkunoglu@fbi.h-da.de


‘Hür olmadığı halde kendisini hür
sananlar kadar köle yoktur‘
Goethe

Yıllar önceydi. Almanya’da uluslararası bir öğrenci toplantısına katılmıştım. Dünyanın çeşitli yörelerinden gelen öğrenciler, hangi ülkeden geldiklerini söylüyorlardı. Sıra bana geldiğinde, ‘tesadüfen Türküm’ demiştim. Bu cümlem kahkalara neden olmuştu, ama bir tartışmaya da yol açmıştı.

Milliyetçliğin, insanı ve ufkunu sınırlayan bir ideoloji olduğu her geçen gün daha berrak bir şekilde açığa çıkmaktadır. Çok derinden düşünüldüğünde, milliyetçilik, ulusal alandaki bencilliktir. Bir başka deyişle, milliyetçilik bencilliğin, ulusal alana kaydırılmasıdır. Dünyadaki anlamsız ekonomik rekabet mantığının, siyasal alandaki ifadesidir.

Milliyetçilik, çağımızın afyonudur. Nasıl din Ortaçağ’da insan düşüncesine kelepçe vurup, insanı uyuşturan bir ideoloji haline geldiyse, milliyetçilik de çağımızın ‘din’i haline gelmiştir. Dolayısıyla milliyetçilik esas olarak özgürlüğün düşmanı haline gelmiş bir ideolojidir.

Milliyetçilik, kitleler arasında yaygındır. Bu ise milliyetçiliğin ne kadar tehlikeli bir uyuşturucu ideoloji olduğununn göstergesidir. Milliyetçiliğin kitleler tarafından kabul görme konusunda, müsadenizle Tolstoy’un tanıklığına baş vurmak istiyorum. Sanat Nedir? adlı eserinde şöyle yazar:

‘Sanatın başarısı, bilime olan yakınlığıyla ilgilidir. Aradığı bilimsel özellikleri bulan ve inanan okuyucu, sanatın kendisine yüklediği misyonu anlayacak ve bunu başkalarına da taşıyacaktır. Fakat toplumdaki büyük kitleler, düşünceye ve düşüncenin karşısına çıkacaktır. Düşünceyi önemsemeyen ve yok etmeye çalışan kitlelerin saldırısına maruz kalan insanlar, her şeye rağmen düşüncenin değerinden taviz vermeyerek mücadele edecekler, gerçekleri araştırarak gerçek sanatı ortaya koyacaklar ve sonuçta, düşünceyle birlikte tekrar kitlelerin önüne çıkacaklardır. Yürüdüğü yolu bilinçle aydınlatan insanların çabası önemlidir ve iki yüzlülük, bu insanlarınn çabalarıyla ortadan kalkacaktır.’

Tolstoy’un söyledikleri başka alanda uygulayan bir insan vardı: Lenin.

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında ‘Anavatan Savunması’ adı altında Avrupa’daki (o zamanlar markist olan) sosyal-demokrat partiler milliyetçilik akıntısına ve bataklığına kapılmışlardı. Lenin, şovenizmin akıntısına kapılmadı. Lenin’e göre emekçileri sömüren ve ezen şey, asıl düşmanı burjuvazi ve onun devlet sistemidir.

Almanya’daki sosyal-demokrat parti, savaş bütçesine oy verdiği zaman Lenin inanamamıştı. Zinovyev, Lenin’e Alman sosyal demokrat partinin ‘Vorwarts’(İleri) adlı resmi organında yayınlanan haberi gösterdiği zaman, Lenin şöyle tepki gösterir:

‘Bu mümkün değildir. Büyük ihtimalle, sefil Alman burjuvazisinın, bizleri yanıltmak ve şaşırtmak için çıkardığı sahte bir organdır. Bu sayı, bizi enternasyonalizme ihanet etmeye zorlama çabalayan burjuvazi tarafından sahte basılmış bir sayıdır.’

Ne yazık ki, haber doğruydu. Lenin’e göre emekçilerin birbirine silah çekmesi, sadece burjuvazinin ve onun devletinin işine gelir. Lenin, asıl düşmanın içeride olduğunu söylüyordu. İç savaşın gerekli olduğunu vurguluyordu.

Milliyetçilik, 20 yüzyılda büyük felaketlere yok açtı. Bu ideolojiden kurtulmadan, milliyetçiik aşılmadan, insanlığın büyük sorunları çözülemeyecektir.

Milliyetçiliğin iki yüzlü olduğuna inanıyorum. Kendi milletini yücelten, ama diğer milletleri küçümseyen bir ideoloji, çifte standartlı insan tipi doğuracaktır. Bu insan tipi, kendi milletinin yaptığı hataları görmezlikten gelirken, diğer milletlerin hatalarına aşırı vurgu yapacaktır. Örneğin, Türk milliyetçileri, Ermeni Sorununda ‘Ermeniler de bizi öldürdü’ diyerek, Türk milletinin vicdanını rahatlatmak istemiyorlar mı?

Tüm dünyayı küçük siyasal-kültürel alanlara bölen milliyetçilik konusu karmaşık bir konudur. Bu nedenle, milliyetçilik konusunda ortak görüşlere rastlamak mümkün değildir.

Ama olgular, milliyetçiliğin iki önemli özelliğini ışığa çıkarıyor:

Birincisi, milliyetçilik, geniş kitlelerin, egemen sınıflara ve devlete karşı olan kin ve nefretini, diğer ‘milletlere’ yönelten emniyet sipobudur. Bir başka deyişle, milliyetçilik, bazı toplumlarda iç gerilimlerin, ‘dışarıya’ veya ‘ötekine’ karşı yönlendirilmesine hizmet eder. Egemen güçler, milliyetçi ideoloji aracılığıyla bu iç gerilimlerin egemen sistemi sarsmasını engellemeye çalışırlar. Yığınları, toplumsal-ekonomik sorunlardan uzaklaştırmayı amaçlarlar.

Örneğin işsizlik, eğitim, sağlık ve yoksulluk sorunlarıyla boğuşan Türk halkının bu sorunlara karşı tepkileri, ‘Dünya Türkün düşmanıdır’ millyetçi söylemiyle dışa karşı yönlendiriliyor mu?

İkincisi, milliyetçi ideoloji, iç gerilimleri, ‘dışarıya yönlendirmek’ suretiyle militarizmi meşrulaştırır ve güçlendirir. Bu nedenle, milliyetçilik ile militarizm arasında bir ilişki vardır: Milliyetçilik, savaşların ve militarizmin anlamsızlığı gizler.

Vatanseverlik veye milliyetçilikten arınmış olmak, insanı çifte standartan kurtarıyor. İnsanın önüne büyük özgürlük alanları açıyor. Milliyetçi ideoloji ile şekillenmiş insan, özgürlüğün ve demokrasinin genişliğini kavrayamıyor. Milliyetçiliğin, özgürlükleri sınırladığını farkına varamayıyor. Milliyetçiliğin olduğu yerde, özgürlük ağacı kısırdır. Özgürlüğün olduğu yerde, milliyetçilik yoktur.