12 Şubat 2010 Cuma

AÇILIMA YAZARLARIN, SANATKÂRLARIN DAVETİ



Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Başbakan Erdoğan’ın açılım konusunda fikirlerini almak için yazarları, sanatkârları davet ettiğini AK parti milletvekili Çelik basına duyurdu. Şair Hilmi Yavuz bu hususta fikrini açıkladığı makalede isabetli bir yorumda bulunmuş. Ben de 2005’ de Başbakan’a gönderdiğim bir mektupta benzeri bir teklifte bulunmuştum. 13.08.05 Sabah gazetesinde Erdal Şafak bu tavsiyeme dokunmuş, Kürt aydınlarına, sanatkârlarına çağrı yapıp, diyalog yapılmasının uygun olacağını yazmıştı.

Eski Yunan filozoflarından Platon (Eflatun) DEVLET (Etat) adlı eserinde devletin filozoflar tarafından idaresinin sağlıklı olacağını dile getirmişti. Demokrasi adına populist temsilcilerinin hatalı karar verdiklerini, neticede SOKRAT’ın Baldrian zehiri ile ölüm cezasına çarptırıldığını ve SOKRAT’ın savunmasını açıklamıştı.

Siyasi tarihte iddia edilen bir Atasözü vardır. ‘’Her millet layık olduğu idareyi bulur’’. Demokrasinin tecelli ettiği devletlerde vatandaşın oyu ile temsilcileri ve devlet başkanları seçilir. Türkiye’de de devlet başkanları iki yolla belirlenmiştir. Birini askerler tayin etmiş ve Türkiye 50 seneye yakın Orgeneraller tarafından idare edilmiştir. 30 seneye yakın ise seçimle gelen başkanlar tarafından. Türkiye’de pek filozof yetişmediği için, Atatürk hariç yüksek kalitede devlet adamı idaresine kavuşmamıştır.

Kürt sorununun çözümü için yapılan davetten beklenilen nedir?. Türkücülerin, şarkıcıların ne gibi siyasi fikirleri olacağını çok merak ediyorum. Onların aşk şarkıları ile Kürdistan’daki gençlere sevgi aşılayıcı katkıları olabilir. Onlardan çözüm önerileri beklemek safdillik olmaz mı? Tiyatro ve sinema artistlerinin bilgi hazinelerinde belki söyleyebilecekleri olabilir. Politik düşünceleri olan yazarların bu davete katılıp katılmayacaklarına şüphe ile bakıyorum. Mesela Yaşar Kemal devlet ödülü almak için dahi Çankaya’ya gitmekte tereddüt etti. Sonra fikirlerini yabancı bir dergiye açıkladığı için beş sene mahkeme kararı ile bu mevzularda konuşma yasağı almıştı.

Bu daveti ilk duyduğumda bayağı sevinmiştim. Fakat davetliler listesini duyunca hayal kırıklığına uğradım. Bu mevzuda onlarca makale yazmış, bir ilim adamı olarak, 50 sene Avrupa’da yaşayıp insan haklarının neler olacağını bilen, yaşayan bir aydın olarak söylenmesi lazım gelen bir kaç noktaya değinmek istiyorum.

1- En mühüm addediğim bir mevzu Kürtlerin kültürel durumudur. 80 sene boyunca Kürt kültürünün gelişmesi TC. Hükumetleri tarafından felce uğratılmıştır. Bugün okul müfredatına Aleviler girmiş olmasına rağmen ne Edebiyat, ne Tarih , ne sanat mevzuunda Kürtlerden bahsedilmemektedir. Kürtler yokmuş gibi tek kelime ile bahsedilmemektedir. Bu ZULMÜN sona ermesi gerekir.

2- ANADİL’de eğitim’in , seçmeli ders olarak dahi yapılması açılım paketinde yok. Almanya’daki Türk gazetelerinde Türkçe eğitim hakkında yapılan vaveylaları Türkiye’deki iktidar ve muhalif siyasiler görmüyorlar. Bu utanç verici durumdur.

3- Almanya’daki Türkler Alman vatandaşı olmadıkları halde seçim hakkı isterken Kürt temsilcilerinin meclise girmesini önlemek için seçim barajından iktidar ve muhalif partiler neden vazgeçmiyorlar?.

4-
Yurtdışında yaşayan vatandaşların anayasal hakları olan genel seçimlere iştiraklarını, Kürt temsilcilerinin gelmesi ihtimalinden korkarak, bu hakkı kullanmamaları için her türlü bahaneyi mübah addetmektedirler.

5- AK partisinin meclisteki çoyunluğuna dayanarak her istediğini yapamayacağını söyleyen muhalefet, aydınlar Türkiye’de çoğunluk Türk kökenlilerde olduğu için her hakkın onlarda olduğunu matlup sayıyorlar. Kıbrıs’ta çoğunlukta olmayan Türklerin federatif bir devlet yönetimi istemeleri, Kosovada’ki Türklere anayasal hak istemeleri çelişkilerin en barizi sayılmaz mı? Çoğunluk Türk asıllılarda olduğu için eğitim Türkçe olmalıdır. Damarlarındaki asil kan(!) onlara ‘’Ne mutlu Türküm diyene ‘’ yi mübah görürken dağa taşa ‘’Ne mutlu Türküm diyene’’ yi dayatması normal sayılıyor. ‘’Varlığım Türk milletine armağan olsun’’ demelerine Kürtler mecbur ediliyor. Asimilasyon politikası sayesinde Kürtlerin % 60 ı Kürtçe bilmiyor.

6- Daha bir çok haksızlıkları dile getirebilirim. Fakat ben bu açılım davetinden pek bir şey beklemiyorum. Bu davete cesaret ettiği içinde Erdoğanı kutluyorum. Değil popüler şahsiyetlerin, diğer davetlilerin yaratıcı fikirleri olmadığı gibi Türkler arsındada yaratıcı çözüm önerileri olmadığını biliyoruz. Erdoğan ve diğer fikir serdedenlerin muhalefetten öneriler beklentisini safca buluyorum. Batının gelişmesinde yaratıcı filozofların etkisi vardır. Bu durumu eski Yunanda dahi tesbit etmişlerdi. Meclisin seviyesi meydanda. Mahalle çocuklarının yapabileceği kavgalar, köşe yazarlarının, cüppeli pofesörlerin seviyesi meydanda. Polemikler, demagojiler makbul. Konuların şahsileştirilmesi, duygusallaştırılması batıda makbul sayılmaz. Almanca’da SACHLİCH’ diye bir kelime vardır. Bunun Türkçede pek karşılığı yok. Objektif yahut nesnel manasına gelir. Objektif kelimesi ise yabancı dillerden alınmış ve bizde pek geçerliliği yok. Türkler layık olduğu siyasisine, basınına, aydınına sahip. Fazlasını beklemek saflıktır. Batıda askeri ve siyasi vesayet yok. Bizde batıyı beğenmeyen HAMASİ söylemler makbuldur.

7- Türklerin gücünün artık Kürtlere de geçmediğinin, Fıratın ötesinde Kürtlerin bilinçlendiği ve bölünmüşlüğün de facto gerçekleştiğinin farkında olmayan siyasiler direnmekteler. Erdoğan bu açılımla tek dil, tek vatan, tek millet söylemiyle zevahiri kurtaracağını zannediyor. Ecevit Kürtleri Karadeniz bölgesine gönderelim fikrinde bulunmuş. Mümtaz Sosyal Kürtleri güney Kürdistan’a sürelim diyor. MHP ikinci bir millet yaratılmak isteniyor diyor. Kürt milletinin varlığını hala inkar etmekten vaz geçmiyor. Büyükanıt ‘’Ne mutlu Türküm demeyen, vatan hainidir’’ diyor. Türklerin ve Kürtlerin büyük fotoğrafını gören siyasiler namevcut.

8-
İngilizlerin Lozan’da Kürtleri dörde böldüklerini ve bu problemin ancak aslına rücu ile çözülebileceğini kimse dile getirmeğe cesaret edemiyor. Türkler Türkiye’nin hakiki sahipleri olduğuna, Kürtlerden üstün bir millet olduklarına inanıyorlar. Davetlilerin hiç birinden ‘’ Kürtlerde Türklerle eşit haklara sahip olmalıdır ‘’ söylemi beklenmemelidir. Bunu söyleyen AB ve ABD ,yahut Kürt aydınları bölücü olarak addediliyor. Türkler kibirci psikolojiden kurtulmadığı takdirde Türkiye bölünmeğe, yahutta iç harp çıkmasına sebep olurlar.

Birlikte yaşam projesi çok emek gerektirir. Akıllı fikirlere, akıllı insanlara ihtiyaç var. Temel sorunda bence budur. Vermesse Mabut, neylesin Mahmut. Ne demokratik açılım, ne Ekonomik yatırımlar (Para), ne de silah Kürtlerin kırılmış ONURLARINI tamire yetmez. Kürtlerin de saygın bir millet olduğunu kabullenmek bir zaruretir.


Köln,07.02.10

Öcalan: Komplo boşa çıkarılmıştır!



ANF HABER MERKEZİ - Türkiye’ye getirilişinin 11. yıldönümünü değerlendiren Öcalan, “Komplonun 12. yılına girilirken komplo boşa çıkarılmıştır. Bu kesin olarak anlaşılmıştır. Bu benim buradaki sabırlı duruşum ve halkımızın ortak çabasıyla gerçekleşmiştir” dedi.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, avukatlarıyla görüştü. Edinilen bilgilere göre görüşmede Mardin’de düzenlenen İnanç çalıştayına değinen Öcalan, “Önemli olan bu çalışmaların pratikleştirilmesidir. Bu çalışma kurumsallaşabilir, Diyarbakır ya da Mardin merkezli olabilir. Önemli olan güncel sorunlara pratik çözümler bulabilecek şekilde sürekli çalışabilmeleridir. Aslında ben bunu Demokratik Toplum Kongresi’nin tümü için söylüyorum. Temel mantığı bu olmalıdır, pratikleşme, pratik çalışmalar yapmak ve bu şekilde sorunlara çözüm olabilmektir. Ben bunu defalarca dile getirdim. Haberlerden duydum, Adıyaman’da Medine adlı kızcağızı diri diri gömmüşler, bu korkunç bir şey. Aslında gömülen yalnız o değildir onun şahsında bütün kadınlar gömülmüştür, hepimiz gömülmüşüz. İslam anlayışına göre de böyledir, bir kişiyi öldürmek herkesi öldürmek olarak kabul edilir. Bunun gibi çözülmesi gereken bir sürü toplumsal sorun var, bunlarla ilgilenilmelidir” dedi.

DTK KOMÜNLER İNŞA ETSİN

Öcalan, şöyle devam etti: “Demokratik komünalizm diyordum. Ya da komünler demokrasisi de denilebilir. Bunun mantığında şu vardır; küçük küçük komünler oluşturarak bütün toplumun örgütlenmesi gerekir. En tepeye kadar bu böyle örülmelidir. Mesela bir köyde üç beş tane dürüst demokrat insan yok mudur? İşte bunlar bir araya gelip bir komünü oluştururlar. Ortak karar alırlar, bütün sorunlara ortak çözüm ararlar. Aynı zamanda şehirdeki mahallelerde de bu tür komünler oluşturulur. Ve bunlar en üste kadar böyle gider. Diyarbakır’daki DTK’nın amacı budur. Bu komünleri bir an önce oluşturmalılar. Halkımız buna müsait. Binlerce köy, onlarca belediye var. Bu imkanlar kullanılmalı. Mesela Diyarbakır’da yüzlerce bu şekilde komünler oluşturulabilir.”

BDP KCK’DEN AYRI ÖRGÜTLENMEDİR

“Bakın bir noktayı ayırmak gerekiyor. DTK farklıdır, BDP farklıdır. KCK’nin ise bunlarla hiç bir alakası yoktur. KCK’nin örgütlenmesi farklıdır. KCK dağda örgütlenmiştir, şehirde de örgütlenebilir. BDP ile aynı bölgelerde örgütlenmeleri gerekiyor, olabilir ama bu tamamen farklı oluşumlar oldukları gerçeğini değiştirmez. KCK dört parçada örgütlenmiştir. KCK’nin kendi birimleri var. Ama KCK ile DTK ve BDP kesinlikle birbirine karıştırılmamalıdır. BDP kimsenin legal uzantısı değildir. Bunu açıkça söylemelidir. Onlara düşman da değiliz ama hiç bir alakamız yoktur, demeliler ki bu böyledir. Yani karşı da değildir ama ben ayrı bir örgütlenmeyim onlar ayrı bir örgütlenmedir, demelidir.”

BDP TÜRKİYE PARTİSİDİR

“Demokratik Toplum Kongresi, Kürt halkını komünal olarak örgütlemek için vardır. Legal bir çalışmadır. Bu çalışmaya gereken önem verilmelidir. BDP ise bir Türkiye partisidir. Bu gerçekten böyledir, böyle olmalıdır. Bunun doğru olduğuna yürekten inandığımız için, başka çare olmadığını bildiğimiz için bu böyledir. Tek doğru yolun bu olduğunu bildiğimiz için böyledir. Bu çok önemlidir, BDP bütün çalışmalarını buna göre yapmalıdır. Ben Sol’u anlamıyorum. Artık kendisine gelmelidir. Sol hala 1920’de Mustafa Suphilerin katledilmesini bile aydınlatamadı, açığa çıkaramadı. Sol hala bu darbenin etkisindedir. Artık kurtulmalıdır. Türkiye’nin bu alternatife ihtiyacı var.”

SOLCULAR YAZMASIN, PRATİK YAPSIN

“Soldaki arkadaşlar artık yazmaktan öteye pratiğe de dönmeliler, halkı örgütlemeliler. Ben anlamıyorum bunlar böyle sonsuza kadar sadece yazacaklar mı? Otuz yıldır yazıp çiziyorlar, hala somut bir şey yok. Neden pratiğe, bir harekete, bir partiye dönüşmüyorlar? Bu çalışmalar, BDP içinde de olabilir, Çatı Partisi şeklinde de olabilir. Artık harekete geçilmelidir. Artık kaybedecek zaman yok. Mahir Çayanlar, Deniz Gezmişler boşuna hayatlarını kaybetmediler. Onlar benim de yoldaşlarımdı. Onların anılarına sahip çıkılmalıdır. Ben bu anılara bağlı kalarak sosyalist hareketin içinde kırk yıldır mücadele veriyorum. Ben Mahir’den etkilendiğimi hep söyledim. Mahir olmasaydı ben ve arkadaşlarım olmazdı. Ben olmasaydım PKK olmazdı. PKK olmasaydı işte DTP olmazdı, BDP olmazdı. Yani bunlar hepsi birbirini tetikliyor, birbirine bağlıdır bu hareketler, aynı mirastan geliyorlar. İbrahim Kaypakkaya da hakeza öyledir. O da böyle olmasını ister. Buradaki TİKKO’cu arkadaşa da anlatıyorum bu konuları tartışıyoruz. Geçmişte Dev-yol’un içinde meydana gelen olumsuz süreçleri de iyi biliyorum.”

TOPLUMU SOSYALİSTLEŞTİRMELİYİZ

“Bu da bizim temel paradigmamız olmalı. Bizim paradigmamız ise şudur: Halkı komünler halinde en tabandan en tepeye kadar her yerde örgütlemektir. Pratik, günlük ihtiyaçlara da çözüm ürtecek bir şekilde yapılmalıdır bu. Sosyalizmi ancak bu şekilde hayata geçirebiliriz. Paris komünü iyi bir deneyimdi ama iyi anlaşılamadı. Başarılı olunsaydı Marks’ın da hedeflemiş olduğu sosyalizme ulaşılabilecekti. Ancak daha sonra devlet eliyle sosyalizm anlayışı hakim hale geldi. Oysa devlet sosyalizmi olmaz, devlet sosyalist olmaz, toplum sosyalist olur. Toplumu sosyalistleştirmeliyiz. Bu yüzden demokratik toplum diyoruz. Biz Marks’ı tam anlamıyoruz. Aslında o da sosyalist devlet olamayacağını söyler. Bu konuda doğru tespit yapmıştı ama Lenin bu konuda yanlışa düştü. Proleterya diktatörlüğü, ulus-devlet eliyle sosyalizmi gerçekleştirebileceği yanılgısına düştü. Ulus devlet aslında iki yüz yıllık bir kavramdır. Fransız devrimi aslında demokratik temelde gelişti fakat daha sonra jakobenlerin müdahalesiyle ulus-devlet olarak sonuçlanmış oldu. İnsanlık tarihiyle kıyasladığımızda devlet, vatan gibi kavramlar çok yeni kavramlardır. Artık devlet ve vatan kavramlarını kutsal olmaktan çıkarmak gerekiyor. İnsanlar bu kavramlar için değil, bunlar insan için olmalıdır. Bu nedenle demokratik vatan diyoruz.”

ORTAM SOL İÇİN MÜSAİT

“MHP ve CHP’nin paradigması milliyetçi, laikçi, ulusalcı faşizmdir. Öte yandan AKP’nin paradigması milliyetçi-islamcı paradigmadır. Bunların Türkiye’yi getirdiği nokta ortadadır. Bunlara karşı demokratik vatan, demokratik ulus ve demokratik cumhuriyet esas alınmalıdır. Aslında Devletin demokratı da olmaz, demokrasi halk içindir. Halk devlete karşı demokrasi ve hak mücadelesi verir. Demokrasi olmadan sosyalizm, komünizm olmaz. 1917’deki Ekim devriminden sonraki iç savaşta Troçki de bunun böyle olmayacağını söylüyordu. Bakunin ve Proudhon da öncesinde bu yolun yanlış olduğunu söylüyorlardı. Sovyetler dağıldıktan sonra halkın düştüğü durum ortada. Çin’i de görüyoruz, ABD kapitalizmini besliyor. Bu sosyalizm mücadelesinde, devrimlerde milyonlarca insan bugüne kadar hayatını kaybetti ama gelinen noktada ne yazık ki klasik sol yenildi, kaybetti. Bunun sebepleri iyi tahlil edilmelidir. Artık bunu anlayıp bahsettiğim yeni paradigma etrafında bir araya gelmek gerekiyor. İşte Güney Amerika’da bu anlamda olumlu gelişmeler var. Türkiye’de de ortam, koşullar müsait. Bu paradigma etrafında bütün sol, demokrat, sosyalist, liberal hatta demokrat samimi dindar kesimler bir araya gelirlerse milyonları harekete geçirebilirler, çok da başarılı olurlar. Sol metafizik konusunda da biraz daha esnek olmalıdır. Bununla bağlantılı olarak ahlakın toplumsal yaşamdaki rolünün ne kadar önemli olduğu ortadır. Bu anlamda metafizik alan sadece milliyetçi ve muhafazakar kesimin tekeline bırakılamayacak kadar önemli bir konudur. İşsizlik oranı çok yaygın, yüzbinlerce, milyonlarca insan işsiz. İşte Tekel işçilerinin durumu ortada. Hak mücadelesi veriyorlar.”

SOLCULAR BDP’DE YER ALMAK ZORUNDA DEĞİL

“Ortak mücadele artık kaçınılmazdır, ekmek kadar su kadar gereklidir. Sol için söylüyorum. BDP’nin içinde yer almak zorunda değiller, kendi çalışmalarını da yürütebilirler ama Çatı partisi şeklinde ya da başka bir şekilde ortak bir platformda buluşmak zorunludur. Tekrar ediyorum BDP Türkiye partisidir, böyle olacak. Demokratik Barış Partisinin Türkiyelileşmesi Türkiye için hayati önemdedir. Söylediğim gibi Soldaki arkadaşlar kendi çalışmalarını yürütebilirler ama bir çatı partisi etrafında mutlaka bir araya gelebilmelidirler. Buna benzer başka çalışmalar da olur, hepsi birleştirilebilir. Samimi demokrat müslümanlar da bu çalışmalar içinde yer alabilir.

SUPHİ CİNAYETİ DE AYDINLATILMALIDIR

“Komplonun 12. Yılına girerken şunları belirtebilirim. Nasıl ki 1920’li yıllarda, öncesinde 1915’lerde Ermenileri önce destekleyip onları öne sürüp daha sonra Anadolu’dan tamamen tasfiye olmalarına neden oldularsa aynı şekilde Yunanlılar nasıl önce desteklenip sonra Anadoludan tamamen tasfiye edildilerse aslında 15 Şubat 1999’da gerçekleştirilen komployla amaçlanan nihai şey de buydu. Türkiye’den daha sonra komünistler ve diğer muhalifler de tamamen tasfiye edildiler. Ve bu şekilde Türkiye tamamen batılı kapitalist devletlerin istediği özelliklere sahip, onların amaçlarına uygun bir devlet haline getirilmiş oldu. Bu önemli bir tespittir. Sol’un da artık bu tespiti yapması lazım. İşte Mustafa Suphi’nin tasfiyesiyle Solun almış olduğu ve halen devam eden darbe de bundan bağımsız değildir. Halen Mustafa Suphi olayının arkasında yer alan gerçek failler ortaya çıkarılmış değildir. Yakınlarını kaybeden aileler bir araya geldiler. İçlerinde Sebahattin Ali’nin yakınları da var, gerçek katillerin açığa çıkarılmasını istiyorlar. Bunun Mustafa Suphilere kadar götürülmesi, bu cinayetin de aydınlatılması gerekir. Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu’nu bu nedenle önerdim. Bu komisyonun yapması gereken çok iş var. Bu mutlaka olacaktır ki bu ailelerin bir araya gelmesi de bir başlangıçtır, süreç başlamıştır. Bu şekilde tüm faili meçhuller aydınlatılabilir.”

KOMPLO BOŞA ÇIKARILMIŞTIR

“Komployla amaçlanan üç şey vardı. Benim teslimimle PKK’nin tasfiyesi karşılığında aynı 1920’lerden Türkiye devletini kendilerine bağladıkları gibi Güney’de kendilerine bağlı, kendi denetimlerinden ve kontrollerinden çıkmayacak bir siyasal Kürt oluşumunun önü açılacaktı. Ki bu kısmen oldu. Ayrıca Kıbrıs’ta Yunanistan’a söz verilmişti. Bir de küçük Ermeni devletine verilen sözler vardı. Türkiye’ye bunlar kabul ettirilecekti. Ama bunların hiç birisi gerçekleşmedi. Ben buradan halkımıza artık müjdeyi verebilirim. Komplonun 12. Yılına girilirken komplo boşa çıkarılmıştır. Bu kesin olarak anlaşılmıştır. Bu benim buradaki sabırlı duruşum ve halkımızın ortak çabasıyla gerçekleşmiştir. Bunu artık halkımıza açıkça ifade edebiliriz; komployu boşa çıkarmayı başardık. Nasıl bunun için 11 yıl direndiysem 12. Yılda da yine aynı şekilde direnmeye devam edeceğim. Bütün bu komploya ve tasfiye girişimlerine rağmen sonuçta hareket ve halkımız güçlenerek çıkmıştır.”

AKP YOL AYRIMINDADIR

“AKP’nin önümüzdeki dönem yapacağı tercih önemlidir. Ya gerçek demokrasi tarafında yer alacak ve kendileriyle beraber tüm Türkiye -Kürt, Türk, Alevi, Ermeni, Çerkez vb hiç bir ayrım yapmıyorum– kazanacak ya da CHP ve MHP’nin tarafında yani ulusalcı, milliyetçi inkarcı tarafta yer alarak yine tasfiyede ısrar edecek ve bu da Türkiye’nin kaybetmesine neden olacaktır. Ben bunları tespit olarak söylüyorum. Hüseyin Çelik yaptığı açıklamada “ya bu açılım sürecini sonuna kadar götürürüz ya da bu süreç bizi bitirir” şeklinde bir açıklama yaptı. Bunu anlamaları önemlidir. Sayın Başbakan’ın da bu hususu iyi anlaması önemlidir.”

TUTUKLULAR MORALLERİNİ YÜKSEK TUTSUNLAR

Öcalan, sözlerini şöyle tamamladı: “Muş halkına selamlarımı iletiyorum. Bulanık’ta halkımızın iki değerli evladı yaşamını yitirdi, onları saygıyla anıyorum.

Cezaevlerinden gelen mektuplar var. Midyat cezaevinden, Bitlis cezaevinden mektuplar aldım. Bakırköy cezaevinden, Gebze cezaevinden mektuplar aldım. Cezaevlerindeki tüm arkadaşlara selam ve saygılarımı iletiyorum. Demokratik Kadın Hareketini çok önemsiyorum. Çalışmalarını başarılı görüyorum, çalışmalarını devam etsinler. Onlara çalışmalarında başarılar diliyorum. Kadın konusunda yoğunlaşmaya devam ediyorum. Mart ayında 8 Mart vesilesiyle kadın konusuna değineceğim, mesaj olarak sunacağım. Kadın arkadaşlara selamlarımı iletiyorum. Diyarbakır, Van, Batman, Siirt, Antalya, Aydın, İzmir, Mersin Akdeniz ilçesindeki halkımıza saygı sevgi ve selamlarımı iletiyorum.”

ANF NEWS AGENCY

DERSİM’DE OVACIK...


Cirik Haci / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de

Dersim’de Ovacık erenler yurdu
Cem ile sohbeti ederler candan
Zülme karşı direnir sağlam bendi
Yaralı yüreği sızılar dünden

Binbir çiçek açar dağı ovası
Acı anı yaşar, çetin havası
Feryat içinde yıkıldı yuvası
Ateşi özünde yanıyor ondan

Toprağı kızıl rekli canlar kanı
Munzur suyu sardı binlerce canı
İnliyor taşı toprağı her yanı
O kara günler yaşadığı günden

Fezalim der hacim gir dost bağına
Erenler tutulmuş faşist ağına
Sorarım o ağa patron beyine
İnliyor kalanlar bu zulum neden

9 Şubat 2010 Salı

MENZİL’DE NELER OLUYOR?


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Kahta’da bir kız çocuğunun diri diri gömüldüğünü gazetelerden öğrenince içim burkuldu. Tıpkı geçen sene bir genç kızın başının testere ile kesildiğini televiyonlarda izlediğimdede ayni hüsranla kahrolmuştum. Bunlar münferit hadiseler değil. Bir nevi yamyamlar ülkesi olduğumuzun ve bu konumla elbetteki batılı devlet adamlarının ve kamu oyu nezdinde muasır medeniyetin çok gerisinde olduğumuz kanaatlarına şaşmamak gerekir.

Bu cinayeti işleyenlerin MENZİL Nakşibendi tarikatına mensup olduklarını duyunca benim MENZİL köyü ile hatıralarım aklıma geldi.

Ondan evvel Ankara tıp fakültesinde bir müddet asistanlık görevimi sürdürürken bir kaç yaşantımı anlatmak istiyorum. Bir sabah doğum odasına uğradığımda kedi sesi gibi bir ses duydum. O kedi yavrusunu ararken korkunç bir tesbitim oldu. Çöp kutusunda yeni doğmuş bir bebeği buldum. Bu erken doğmuş bebeğin ölmüş olduğuna kanaat getirilerek çöp kutusuna atılmış olması idi.

Bir sabahta doğuma katkıda bulunurken doğumu gerçekleştirdiğim anne koluma sert bir tekme atarak bebeğin yere düşmesini temine gayretiyle karşılaştım. Allahtan çocuğun bacaklarını parmaklarımla sıkı sıkıya tutmuştum. Yoksa çocuk yere düşebilir ve bende ihtiyatsız davrandığım için bir insanın ölümüne sebep olabilirdim. O anda öfkelenmiş ve kadına bir tokat atmıştım. Sonradan öğrendim ki kadın evli değilmiş, belkide bir tecavüz neticesi gebe kalmıştı.

Son senelerde görsel ve yazılı basının bütün Anadoluyu içeren yayınları sayesinde binlerce çocuğun kaybolduğu, binlerce kadın ve genç kızların tasalluta uğrayıp, katlediklerini içimiz sızlayarak öğrenmiş bulunuyoruz. Bu korkunç olayları dile getirdikten sonra MENZİL’e ait bildiklerimi size anlatayım. MENZİL’in konumu yukarda anlattıklarım kadar mühimdir.

Menzil köyü, şimdi ismi değiştirilmiş köylerden biridir., Kahta kazasına 4 saatlik yürüyüş mesafesindedir. 70 sene önce ilk ziyaretiğimde 50 haneli bir köydü. Dedemin mülkü idi. Dersim baş kaldırısı sırasında hiçbir dahli olmamasına rağmen dedem feodal bir aşiretin reisi olması hasebiyle bütün akrabaları, çoluk çocukları ile Türkiyenin muhtelif vilayetlerine nefyedilmişlerdi (Sürgüne gönderilmişti) 1938 de. Menzil’de dedemin bir konağı vardı. Oradaki mülkünü amcama terketmişti. Konağın dışında kerpiçten yapılı çiftci evleri vardı. Köyün etrafında sebze ve meyve bahçeleri, üzüm bağlarıda badem, nar ve incir ağaçları ile çevrili idi. 1952 senesinde o konakta, yani amcamın evinde bir ay kalmış, bitişik Göçeri köyündeki mahsullerin paylaşımına ve pamukların toplatılmasına nezaret etmiştim. Köylülerle bir arada yaşamış, onların hayat tarzını yakından tanımam mümkün olmuştu.

Konağın bir selamlık, birde harem bölümü vardı. Avlusundada en azından 50 ye yakın misafirin atlarını bağlayacakları, yemlerini alabilecekleri ivmeler vardı. Ayrıca büyük ahırlarda öküzler, inekler, koyunlar v.s. barınıyordu. Oturma odasının duvarları renkli boyalarla boyanmış çiçek resimleriyle süslü idi. Her sabah yayıktan çıkmış taze tereyağı, taze yufka ile kahvaltı yapardım. Amcam misafir odasının bir bölümünün okul olmasını sağlamış, amcam oğlu Mehmet ve iki çiftci çocuğu orada ilk okula başlamışlardı. Cami falanda yoktu. köyde. İbadetide islamı kulaktan dolma öğrenmiş olan hacı, hocalar idare ediyorlardı. CHP nin tek parti devrinde dini tedrisat yasaklı idi. Amcamın vefatını müteakıp köydeki mülk tek evladı olan oğlu Mehmete intikal etmişti. O da tahsilini tanmamlamak için köyden ayrılmış. Önce kazada lise tahsilini, sonrada Dengir Fıratla, yani kuzeni ile birlikte Ankara’da hukuk tahsili yapmıştı. Dengir’in kız kardeşi ilede evlenmişti. Menzil köyü ile bir alakası kalmadığından orayı Siirt’en göç etmiş bir şeyhe satmıştı. Şeyh Nakşibendi tarikatı mensubu, temsilcisi idi. Kahtada cinayeti işleyenlerinde o tarikata mensup olduğunu öğrenince Menzil’in şimdiki durumu hakkında biraz malumat vermek istedim. Duyduğuma göre orası tarikat mensuplarının öylesine cazibe merkezi olmuş ki hergün otobüslerle yüzlerce müritleri şeyhi ziyarete geliyor ve külliyetli miktarda tekkeye maddi destek sağlıyorlarmış. Bildiğim kadarı ile 1927 çıkarılan bir kanunla şeyhlik, tekkeler, tarikatlar yasaklanmıştı. Menzile 10 dakika mesafede bir nahiye müdürlüğü, kazadada kaymakamlık olmasına rağmen böyle bir tarikatın saltanatını sürmesine neden müsaade edilmesini anlamış değilim. Deniyor ki oraya bakanlar bile geliyor, şeyhi ziyaret ediyorlar. Hastalar, sakatlar, kötürümler şeyhten şifa bulmağa geliyorlarmış.

Televizyon önünde siyasiler, köşe yazarları Anadoluda siyasetin tecellisi PKK nın, yahutta Fethullacıların etkisi vardır tarzında ahkam kesmekteler. Halbusuki orada iktidarın köylere kadar götürdüğü hizmetlerin geçerli olduğu intıbaını edindim. Artık köy yolları asfaltlanmış, köylünün evine su götürülmüş, ebeler, sağlık ocakları köylerde hizmet vermekteler. Demokratikleşmeden önce Jandarma hakimiyeti ,feodal yapı köylüyü sindirmişti. Muhalefet partilerinin bu durumu idrak edip köylüye hizmet projeleriyle yaklaşmaları gerekmektedir. Oralarda ne PKK nın nufuzu, nede Feodalitenin etkisi kalmış. Geçerli olan, vatandaş nazarında sadece hizmet değer taşımaktadır. Bir taraftan Türkiye değişirken hala tarikatların, eğitimsizliğin sosyal alandaki ilkelliği yok etmesi yönünden yapılması gereken hizmetler aydınlarımıza sorumluluk yüklemektedir.MENZİL’i basınında mercek altına alması dileğim, çağrım akis bulacağını ümit ediyorum.

Köln. 06.02.10

5 Şubat 2010 Cuma

MURAD AKINCILAR SERBEST BIRAKILSIN!


Ankara, Düşünceye Özgürlük Girişimi

“Demokratikleşiyoruz”,”artık kimse düşüncelerinden, yazıp-çizdiklerinden dolayı yargılanmayacak”,”tabular yıkılıyor”,”putları kırıyoruz” v.b. söylemler ortalığı kapladıkça, tam tersi gelişmelerin yaşanıyor oluşu gözlerden kaçmıyor.

Devrimci sosyalist çevrelere, devrimci sosyalist yayın organlarına sık sık yapılan ve onlarca kişinin gözaltına alınması ve tutuklanmasıyla son bulan “operasyon”ların gerekçesi malum; ”terörle mücadele”!..

Sisteme muhalif düşünceler taşıyan, bu konuda yazan-çizen-söz söyleyen aydınların, entelektüellerin, egemenlerin dilindeki kod adı “terörist”!...

Bunun son örneklerinden biri de Murad AKINCILAR!...

Aylardır tutuklu, daha kaç ay mahkemeye çıkarılmadan tutuklu kalacağı da bilinmiyor.
O bir entelektüel, sosyalist bir yazar, Marksist bir akademisyen, Özgür Üniversite’nin öğretim üyesi, sendika uzmanı, siyasetçi, Kürt olmamasına rağmen HADEP Parti Meclisi üyeliği yapmıştı, Çatı Partisi tartışmaları ve Demokrasi için Birlik Hareketi Koordinasyonu içinde yer alıyordu. Demokratik Dönüşüm adlı derginin de yazarları arasındadır. Murad AKINCILAR’ın bir başka özelliği de hem Türkiye’deki değişik sosyalist çevrelerin birlikte mücadele etmesi, hem de Türkiye Sosyalist hareketiyle Kürt Halkı’nın eşitlik ve özgürlük mücadelesinin birlikteliği yönünde çaba harcamasıdır.

Onun hedef haline getirilmesi de muhtemelen bu özelliklerinden dolayıdır. Yoksa “terör” ve “terörizm” iddiaları onu tanıyan hiç kimseye inandırıcı gelmemektedir.

“Devrimci Karargah” örgütü ile ilişkili olduğuna dair iddialar da dayanaktan yoksun.
Zaten bu dava ile ilgili olarak basına yansıyan iddialar evlere şenlik!.. İstanbul’da çatışmada öldürülen “Devrimci Karargah Örgütü”nden Orhan Yılmazkaya’nın neredeyse ilkokul arkadaşları bile “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklanmış durumda. Üniversite yıllarından arkadaşları, sanat tarihi üzerine, yemek kültürü üzerine sohbet ettiği, selam verdiği, çay içtiği, evine gittiği herkes tutuklanmış durumda.

Mücadele yöntemi, anlayışı, bizim tartışmamızın konusu değil ama öyle görünüyor ki, Mahir’lerden bu yana ilk kez bu kadar net, bu kadar açık bir cesaretle güpegündüz, İstanbul’un orta yerinde; “ben bugün burada savaşarak öleceğim” diyen Orhan Yılmazkaya’nın bu cesareti sistemin efendilerini panik ve dehşete uğratmış durumda. Öyle ki bu dehşet ve panikle bu örgüt ismi etrafında da tam bir terör havası estirmek istiyorlar. İlgili-ilgisiz herkesin toparlanması başka nasıl açıklanabilir.

Bu “müthiş örgüt operasyonu”nun mağdurlarından biri de Orhan Yılmazkaya ile iki kez çay içmek “gafletinde” bulunan, aylardır sorgusuz sualsiz hapiste tutulan “hidrosefali” hastası Mehmet YEŞİLTEPE.

“Aylardır adım adım takibimiz altındaydı” dedikleri bir örgüt elemanı için “yargısız infaz” kararının 1 Mayıs arifesine, “Taksim” tartışmalarının en yoğun anına denk getirilmesi sırıtan bir Vali GÜLER – Müdür CERRAH imalatını gösteriyor.

Eskiden “İnsan Hakları Bakanları” eşliğinde yapılan bu tür “yargısız infaz” operasyonlarında bu kez hedefteki “av” la birlikte bir polis bir de yoldan geçen bir vatandaş da hayatını kaybetmiş, “CERRAH” fenersiz yakalanmıştır; “Kanını yerde bırakmadık” sözleri, Orhan YILMAZKAYA’yı sağ yakalama niyetleri olmadığının çıplak itirafından başka bir şey olmamıştır.
Bu dehşet ve “terör” havasında Murat AKINCILAR gibi entelektüel, akademisyen, sendika uzmanı, aydın ve yazarların da fırsattan istifade tutuklular arasına katılması her zaman rastlanan sıradan vakalardandır.

Her dönemde soyalistleri, aydın, yazar ve sanatçıları, ‘devletin istediği gibi düşünmeyenleri”, susturmak, TC’nin iflah olmaz bir saplantısı ve yönetim üslûbudur. Şimdilerde demokratikleşmeden çok söz ediliyor ve hiçbir dönemde olmadığı kadar insan düşüncelerinden dolayı yargılanıyor-cezalandırılıyor, hapisanelere atılıyor... Dolayısıyla söylenenle yapılan arasında bâriz bir çelişki söz konusu... Biz aşağıda imzası bulunan Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi aktivistleri, Murad Akıncıların ivedilikle serbest bırakılmasını, keyfiliğe ve haksızlığa son verilmesini talep ediyoruz. Akıncıların terörist olduğuna inanmıyoruz ama onun devlet terörüne maruz kaldığı konusunda bir kuşku taşımıyoruz. Özgürlük, eşitlik ve demokrasiden yana olan, düşüncenin hiçbir koşulda suç kelimesiyle yan yana getirilmemesi gerektiğine inanan herkesi de bize katılmaya davet ediyoruz...

Murad AKINCILAR’ın tutuklanması, emekten, ezilenden yana yazan-çizen-söz söyleyen herkes için bir tehdittir.

Murad AKINCILAR biran önce serbest bırakılmalıdır.

Murad AKINCILAR’a özgürlük!..

----------------------

Fikret Başkaya, İsmail Beşikçi, Sait Çetinoğlu, Mahmut Konuk, Sibel Özbudun, Temel Demirer, Fatime Akalın, Nalan Temeltaş, Ülkü Uzun Çevik, Özgür Başkaya, Ayhan Çınar, Tayfun İşçi, Faysal Özcift, Hüseyin Ayyıldız, İhsan Kandemir, Mihdi Perinçek, Engin Selim Bayramoğlu, Merdan Özüdoğru, Necmettin Salaz, İsmet Erdoğan, Paşa Öztürk, Mustafa Kahya,Oktay Etiman.

4 Şubat 2010 Perşembe

ERDOĞAN SİVİL VESAYETLERİN TUZAĞINDA



Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Türkiye Cumhuriyet kurulalından beri askeri vesayet altındadır. Darbeler, ihtilaller, muhtıralar, şimdide ortaya çıkan darbe planları askeri vesayetin varlığını kanıtlamıyorsa pes vallahi. 50 sene boyunca cumhurbaşkanları asker kökenli değil miydi?

Şimdide yargı, bürokrasi, universite, basın, muhalefet partilerinden müteşekkil bir sivil vesayetin tahakkümü Türkiyede demokrasinin gelişmesine en büyük engeldir.

Yargı organlarının, muhalefet partilerinin ( bilhassa CHP ), siyah cüppeliler ordusu Uni profesörlerinin, (135 ) köşe yazarının kurduğu KISIRDÖNGÜ tuzağına düşen AK partinin, Erdoğanın demokratik açılımı gerçekleştirmesi zor görünüyor.

Maalesef Erdoğan bu sivil vesayetin kışkırtmalarına Menderes gibi duygusal tepkiler göstererek tuzaktan çıkamıyor.

İktidar muhalefet ilişkilerini bir ailedeki erkek kadın ilişkilerine benzetecek olursak inter aksiyon bozukluklarına sırasında erkeğinde yanlış davranışlarının sebep olduğu görülür.

İş yerinde başarılı olan, para kazanan, takdir gören bir erkek eve döndüğünde bütün gün evde ev işleriyle, çocuklarla haşır neşir olan ve karşılığında hiç bir takdir görmeyen kadın kocasının karşısında ezikliğini hırçın tavırlarıyle göstermesine şaşırmamak gerekir. Bu konfliktin kavgaya dönüşmesi, boşanmalara sebep olması doğaldır.

Erdoğanın muhalefet partileri karşısında yaptığı müsbet icraatları anlatması , muhalefetçe böbürlenmekle algılanmakta ve hırçınlığınıda onun icraatlarını takdir etmemekle, sırasında onu zıvanadan çıkaracak tahriklerde bulunmakla , tıpkı Menderes’e, tıpkı Özal’a yaptıkları gibi bir davranış içinde oldukları aşikardır. Bu konfliktin tedavisi için Erdoğan’ın iyi bir Psikoterapiste ihtiyacı vardır. Hemde DAVRANIŞ PSİKOLOJİSİNİ bilen bir danışmana.

BEHAVİORİSMUS , yani davranış psikolojisine göre Erdoğan muhaliflerini devamlı tahrik etmektedir. Onları takdirsizlikle suçlamaktadır. Halbuki muhalefetin laf ebeliğine, tahriklerine kapılmaması gerekir. Asıl takdir eden, ona siyasi desteği veren Halktır. Muhalefetin takdirine ihtiyacı yoktur ve onlardan takdir beklemek saflık olabilir. Bu münasebetle Erdoğan duygusal bir saflıkla tepki göstermekte ve sivil vesayetin tuzağına düşmektedir. O sivil vesayete karşı hiç EMPATİ kuramamaktadır.

Behaviorismus Amerikalı B.Frederic SKİNNER’in 50 li senelerde başlattığı en geçerli psikoterapi metodlarından biridir.

İktidarın bütün imkanları elinde olan Erdoğan mıuhalefete karşı üstün bir pozisyondadır. Sekiz senedir mecliste çoğunluğu var. Devletin hazinesi onun emrinde ve onunla eserler ortaya koyabilmektedir. Bu icraatları elbetteki elindeki enstrümanlar sayesinde yapabilmektedir. Elinde tenkitten başka bir enstrümanı olmayan muhalefet ne yapabilirki? Onların aciz durumlarına Erdoğanın EMPATİ kurması ve ona göre davranması gerekir. ‘’Yenilen boksör dayağa doymaz ‘’ gibi laflar siyaset etiğine uymaz. Medeni memleketlerdeki boksörler yenilenin yanına gidip ‘’ Çok güzel döğüştün, beni çok zorladın, iyi bir boksörsün ‘’ deyip onun gönlünü alır. Elbetteki birbirlerine haince saldırmışlardır. Ama birbirlerine sen ne HAİN’mişsin demez. Batı demokrasilerinde iktidarların icraatlarını övmelerinden ziyade mümkün olduğu kadar muhalefetle uyum sağlamakla faaliyetlerini yürütmekte, muhalefetlerde iktidar partileri gibi çözüm önerilerini parlamentoya getirmekle memleketlerine hizmet etmektedirler. Bizde iktidarlar icraatları ile övünerek muhalefeti kışkırtmakta, muhalefette maalesef hiç bir hizmet politikası, gayretinin içinde olmamaktadırlar. Bizdeki siyasi demokrasinin zaafı sürüp gitmektedir.

Objektif veriler yerine polemik hakimdir parti sözcülerindede, köşe yazarlarındada. Mevcut bilgiler yerine hep varsayımlar, niyet okumaları, komplo teorilerinin savunulması demokrasinin gelişmiş olmamasından ileri gelmektedir.

Başarılı bir baba eve gelince o günkü başarısıyle övüneceğine eşinin yaptığı yemeğin lezzetinden, yeni saç modelinin güzelliğinden, çocuklarının okuldaki başarısından, temiz giyimlerinden bahsedip bir buket çiçekle eşini mükafatladırması ile ailenin mutluluğunu sağlar.

Davranış psikolojisindeki temel fikir kendi davranışlarınızla karşıdakinin davranışını kontrol altına almanızın mümkün olabileceğidir. Aynaya güler yüzle baktığınızda aynadaki görüntünüzünde size güler yüzlü bakacağı muhakkaktır.

Bir başka misal: Gerinizden gelen bir şahıs size kazara çarptığında siz ona dönüp güler yüzle özür dilemeğe kalkarsanız, o şahıs suçlu olduğu için, sizden özür dilemek mecburiyetinde kalır.. Yok ona dönüpte ‘’Körmüsün’’ derseniz suçlu olmasına rağmen size hakaret bile edebilir o şahıs.

Şu anda Erdoğanın DAVRANIŞ psikolojisini bilen bir psikoterapiste acilen ihtiyacı var. Yoksa bu gidişle hem partisi kapatılır, hemde seçimleri kaybedebilir bütün müsbet icraatlarına rağmen.

Komşularla sıfır problem dış politikasını takdir edeceklerine (Mesela Cindoruk ) bu gelişmeyi alaya almakla tahrik etmektedirler. Ekonomideki en küçük münferit menfi bir sapmadan sevinerek , genelleme yapıp,her türlü olumsuzluğun müsebbibi olarak iktidarı göstermektedirler. Çünkü muhalefet için öncelik iktidarın yıkılmasıdır. Memleketin ilerlemesi değildir. Onlardan takdir beklemek hatası Erdoğanın öfkeli tepkilerne sebebiyet vermektedir. Öfke ise yalıntıcı bir kılavuzdur derler.

Sözün kısası Erdoğan’ın övünmekten vazgeçip, sivil vesayetten kurtulmanın, hele hele askeri vesayetten, Türkiye siyasetini kurtarma çabasını yakalaması gerekir. Bunun yoluda muhalefetin, sivil vesayetçilerin tenkitlerini ciddiye alıp onlara yaptıkları müsbet kritikler için teşekkür etmesi kendisine fayda sağlar. Öfkeli tepkilerin , keskin sirkenin küpüne zarar verdiğini aklından çıkarmamalıdır. Siyasi gerilime Erdoğanın sebep olduğu, ve halkın bundan muzdarip olduğunu ciddiye almalıdır. Hükumetin İcraatları bakanları, milletvekilleri halka duyurabilir.

Samimi yahutta gayri samimide olsa Kürt açılımında, Alevi açılımında, başarı sağlaması aciliyet kesbetmiştir. Demokratik açılım gerçekleşmelidir. Sivil yahut askeri vesayetin sağladığı tuzaktan, patinajdan kurtulup müsbet icraatların peşine düşülmesi zaruridir.


Köln, 04.01.10

1 Şubat 2010 Pazartesi

“Kürtler ‘Özerklik’ İstemiyor”



”…Şemdin Sakık PKK’de başlı başına bir fenomendir. Teslimiyetçi duruşu dikkatle analiz gerektiren bir durumdur. Şemdin Sakık ailesini ve örgütünü karalayarak, suçlayarak prim kazanmaya çalışmaktadır. Aile içindeki bazı çatışmalardan, çelişmelerden dolayı gerillaya katıldığını vurgulamaktadır. Başkalarının gerillaya katılmalarında da bu dürtünün önemli bir etken olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Gerillaya katılımının Kürt sorunuyla, özgürlük duygusuyla hiç ilgisi olmadığını anlatmaya özen göstermektedir. 20 sene dağlarda özgürlük mücadelesine katılmış bir gerilla komutanının böylesine teslimiyetçi bir duruş sergilemesi, irdelenmesi gereken, aynı zamanda eleştirilmesi gereken ilişkiler içermektedir…”

İsmail Beşikçi

25-28 Ocak 2010 tarihli Taraf Gazetelerinde, Neşe Düzel’in A ve G Araştırma Şirketi sahibi Adil Gür’le yaptığı röportaj yayımlandı. Bu röportajda, Adil Gür, son anketin bulgularıyla ilgili bilgiler veriyor. Röportajın 26 Ocak tarihli bölümü, Taraf tarafından, “Kürtler özerklik’ istemiyor” başlığıyla verildi. Bu başlık gazetenin birinci sayfasında manşette yer aldı. Adil Gür’ün bu konudaki ifadesi şöyle: “A ve G yeni anketine göre, Kürtlerin % 79’u, DTP’lilerin % 64’ü kendi meclisi, polisi olan bir otonomi istemiyor.”

“Güneydoğu ‘da, kendi meclisi, polisi, memuru olan bir Kürt bölgesine izin verilmesine de sadece halkın % 10’u ‘evet’ diyor, % 90’ı ‘hayır’ diyor. Hatta Kürtlerin % 79’u, DTP’lilerin % 64’ü otonomiye ‘hayır’ diyor.

A ve G anketinin bu bulgularıyla ilgili bazı düşüncelerimi ifade etmek istiyorum.

“Kendi memuru, polisi, meclisi olan bir yönetim, bir otonomi istemiyorum” demek, bugünkü yönetimden, güvenlik güçlerinden, polisten, jandarmadan, JİTEM’den çok memnunum demektir. “Kendi memuru, polisi, meclisi olan bir yönetim, bir otonomi istemiyorum” demek, Kürtçe’yi yasaklayan, çocuklara Kürtçe isimler vermeyi hala engellemeye çalışan bir yönetimden çok memnunum demektir. “Ben özerklik istemiyorum” demek, Kürt bölgelerinde, parklara, bahçelere, kamu binalarına, Kürt şairlerinin, Kürt yurtseverlerinin isimlerini verilmesine engel olan bugünkü yönetimden memnunum demektir.

Kasım 2009 sonlarında başlayan, bugün de (Ocak 2010) devam eden, KCK operasyonunda Kürt belediye başkanlarının, Kürt sanatçıların, aydınların nasıl kelepçelenip tek sıra halinde mahkemelere getirildiği herkesin bilgisi dâhilindedir. Bugüne kadar Kürt aydınları, yurtseverleri büyük kitleler halinde gözaltına alınıp tutuklanıyorlar. Bu şekilde 850’ye yakın politikacı, sanatçı, aydın, tutuklandı. Herhangi bir Kürt’ün bu görüntülerden memnun olduğu söylenebilir mi?

“Biz özerklik istemiyoruz” demek, köyleri yakan-yıkan, milyonlarca Kürt’ü yerinden yurdundan eden, temel geçim kaynaklarını tahrip eden yönetimden pek memnunuz” demektir.

“Özerklik istemiyoruz” demek, Kürtçe eğitimi yasaklayan yönetimden memnunuz demektir.

Kürtler şüphesiz bu yönetimden, bu yönetim anlayışından memnun değil. Çağın evrensel değerlerine kavuşmak için, yoğun, fedakâr bir mücadele yürütüyor.

Özgürlük, eşitlik, demokrasi, adalet, barış, düşün özgürlüğü, baskıya karşı mücadele, gibi değerler çağın evrensel değerleridir. Kürtler de bu değerlerin oluşturduğu bir ortamda yaşayabilmek için çok yoğun, çok yaygın bir mücadele içindeler… 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde, Demokratik Toplum Partisi’nin gösterdiği başarı, Kürdistan coğrafyasında yüze yakın belediye’de iktidar sahibi olması bu mücadelenin önemli bir sonucudur. Diyarbakır, Batman, Van, Hakkâri, Şırnak, Siirt, Dersim, Iğdır gibi iller yanında, nüfusu 50 binin üstünde olan, bazıları yüz bini de aşan, Yüksekova, Nusaybin, Kızıltepe, Malazgirt, Doğubeyazıt, Viranşehir, Patnos, Tatvan, Silvan, Cizre, Silopi gibi şehirlerde DTP büyük bir başarı göstermiştir. Buralarda belediye başkanlarının, parklara ve bahçelere, bazı kumu binalarına, Kürt yurtseverlerinin, şairlerinin isimlerini vermeleri valilikler ve kaymakamlıklar tarafından nasıl engellendiği bilinmektedir. Yine bunun gibi, halkın, çocuklara Kürtçe isimler vermeleri, Kürt alfabesindeki Q,X,W,Ê harflerinden dolayı hala sorunlarla doludur. Bu konularda da büyük bir engel vardır.

Çeşitli anketler, Türklerin Kürtlere ilişkin algılarını saptamak için sorular soruyor. Bu noktada önemli bir duruma işaret etmek gerekir. Türk halkının Kürtlerle ilgili düşüncelerini, algılarını belirleyen devletin kendisidir. Devlet, Kürtlere ilgili olarak ne düşünüyorsa Türk halkı da genel olarak bunları düşünüyor. Cumhuriyet tarihi boyunca bu böyledir. Son 25 yıllık Kürt savaşı sırasında, bu durum daha da kemikleşmiştir. Devletin, Kürtlerle, Kürtçeyle ilgili düşüncesinin, algısının hiç olumlu olmadığı bilinen bir gerçekliktir. Eşkıya, şaki, haydut, gerici, irticacı, müfteri, çapulcu gibi sözcükler kimler için kullanılıyor? “Bir avuç eşkıya”, “üç-beş çapulcu” sözleri kimleri işaret ediyor? Cumhuriyet tarihi boyunca, tedip, tenkil, temdin, taqtil, tehcir, temsil, tasfiye kavramları kimler için kullanıldı? Tedip edilecekler (terbiye edilecekler), tenkil edilecekler (cezalandırılacaklar), taqtille karşılaşacaklar (katledilecekler), tehcir edilecekler (yerinden-yurdundan edilecekler), temsil edilecekler, (asimle edilecekler, eritilecekler), temdin edilecekler (medenileştirilecekler), tasfiye edilecekler (yok edilecekler) gibi kavramlar, deyimler kimleri anlatıyordu? Cumhuriyet tarihi boyunca, devletin Kürtlerle, Kürtlükle ilgili olarak kullandığı kavramlar, deyimler bunlardır. Türk halkının, Kürtlere, Kürtlüğe ilişkin duygularının düşüncelerini belirleyen, yönlendiren bu sözcükler, bu deyimlerdir. Kürtler için, Kürtçe için çok yoğun bir aşağılama, horlama yapıldığı da bilinmektedir. Kuyruklu Kürt, aşiret, ilkel yaşam, Kütçe dil değil, üç-eş kelimesi bile yok., yazı dili hiç değil…sık sık kullanılan deyimler oluyor. Bu anti-Kürt propagandada Türk basını devletin yanındadır. Türk basınını bu yolda çok önemli bir rol üstlendiği besbellidir. Kamu yönetiminin yanında, üniversite, yargı gibi devletin temel kurumlarının, eğitim öğretim kurumlarının, sivil toplum kurumlarının da devletin bu tutumunun yanında yer aldığı, bu temel kurumların anti-Kürt propaganda da çok önemli halkalar oldukları biliniyor.

A ve G Yöneticisi Adil Gür, “Kürtler özerklik falan istemiyor, Kürtler için özerklik isteyen beyaz Türklerdir” diyor. Yukarıda kısaca belirtilen ilişkiler ışığında, bu saptamanın çok abartılı, kuşkulu olduğu söylenebilir. Türkiye’nin batısında, orta kesimlerinde pek çok Kürt vardır. Bunlar daha çok işsiz kategorisindedir veya Verso Araştırma Şirketi yöneticisi Erhan Göksel’in belirttiği gibi inşaat, tekstil, gıda gibi sektörlerde çalışmaktadır. Veya fındık toplama, pamuk toplama, çapalama, bahçe sulama gibi işlerde, mevsimlik işçi olarak çalışan insanlardır. Bunlar geçimlerini çok zor temin eden kitlelerdir. Devletin anti-Kürt propagandası karşısında, Türk halkı, zaman zaman kendi bölgesinde, zorluklar içinde yaşayan, hayata tutunmaya çalışan Kürtlere belki acıyabilir. Fakat siyaseten Kürtlerle eşit olmayı katiyen kabul etmez. Kamu yönetiminde, devlet bürokrasisinde, hüviyetlerinde Türk yazıldığı için, Türk kabul edildikleri için görev alanlar olabilir. Bunlar da zaten Kürtlüklerini gizliyorlar ve Kürtler için hiçbir şey istemiyorlar. Kamu yönetiminde veya devlet bürokrasisinde Kürt olarak görev almış, Kürtlerin demokratik haklarını savunan, bunun için mücadele eden bir bürokrat olduğu kanısında değilim. Değil kamu yönetimi veya devlet bürokrasisi, Adalet ve Kalkınma Partisi’nde olduğu durmadan vurgulanan 75 milletvekilinden, Kürtleri için hak hukuk isteyen var mı? Kürt oldukları söylenen bu 75 milletvekilinden, TBMM’de, kamuoyu önünde, Kürt sorunu konusunda konuşan var mı?

Kürtlerin bu yönetimden, bu yönetim anlayışından çok memnun olduğunu, özgürlük, özerklik istemediğini varsayalım. O zaman, özgürlüğün, özerkliğin, kendi kendini yönetimenin çok iyi bir şey olduğunu anlatmak, göstermek gerekmez mi? Bu köleci anlayıştan yararlanıp, onlar üzerine köleci ilişkiler sürdürmek sağlıklı bir tutum mudur? Saddam Hüseyin rejiminin ve Kürdistan Bölgesel Yönetiminin, Kürtlere yaklaşım aynı mıdır?

“Kürtler ‘özerklik’ istemiyor” diyerek, bir müjde gibi, bunu Genelkurmay’a duyurmaya çalışan Taraf Gazetesi’nin tutumu bu bakımdan sağlıklı değildir. Taraf Gazetesi, iki yılı aşkın bir zamandır, çok büyük bir basın hizmeti vermektedir. Ergenekon soruşturmaları, davaları sürecinde yayımladığı belgelerle, orduda, karargâhlarda hazırlanan darbe planlarının deşifre edilmesinde, çok büyüt bir hizmeti vardır. Bunun, Türk demokrasisinin gelişmesinde önemli bir işlevi olacağı açıktır. Taraf’ın Kürtlere ilişkin yaklaşımında da olumluluklar vardır. Fakat, Taraf’ın Kürt sorununa ilişkin tutumu, genel olarak, eleştirdiği bürokrasinin tutumundan çok da farklı değildir. Taraf, Kürt sorununun temeline hiç değinmeden, “eşitlik içinde, kardeşlik içinde, demokrasi içinde sorun çözülür” diyor. Fakat eşitliğin, kardeşliğin, demokrasinin şimdiye kadar neden kurulamadığı konusuna da bakmak gerekmez mi? Bu, sorunun temel dinamiklerini dikkate alan bir analizi gerektirmiyor mu?

Diyelim Kürtler, “özerklik istemiyoruz” diyorlar. O zaman, Kürtleri eleştirmek gerekmez mi? Dünyada herkes kendi kendini yönetmenin mücadelesini verirken, Kürtlerin, “bizi ille de başkaları yönetsin. Kardeşimiz yönetsin” demelerini eleştirmek gerekmez mi? A ve G Araştırma Şirketi’nin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde benzer bir araştırma yaptığını düşünelim. Orada yaşayan Türkler de “özerklik istemiyoruz” derler mi? Türk basını bunu, müjde gibi, egemenlere duyurur mu? Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Türkler, bırakın özerkliği, federasyonu, bağımsızlık istiyorlar. Fiili olarak var olan devletin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin, uluslar arası kurumlar tarafından, devletler tarafından tanınmasını istiyorlar. Kuzey Kıbrıs’ta diyelim 200 bin Türk yaşıyor. Kuzey Kıbrıs’ta 200 bin Türk bağımsızlık isterken, 20 milyonu aşkın Kürtlerin “özerklik istemiyoruz” demeleri eleştirilmesi gereken bir anlayış değil midir? Güney Kürdistan’ı düşünelim. Oradaki Kürtlerin, “özerklik falan istemiyoruz, Saddam Hüseyin yönetiminden, Kimyasal Ali’nin operasyonlarından çok memnunuz” demeleri hoş bir şey mi? Kürtlere, Kürt sorununa yaklaşım da Saddam Hüseyin yönetimiyle Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni aynı kefeye koymak mümkün müdür?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan İsrail karşısında Filistinli Araplara yoğun bir destek vermektedir. Filistinli Araplar Batı Şeria’da ve Gazze’de bağımsız bir Filistin devleti kurulması için mücadele etmektedir. Bu elbette onların çok doğal bir hakkıdır. Başbakan Erdoğan da bu süreci uluslar arası kurumlarda, Araplarla ikili ilişkilerinde aktif olarak desteklemektedir. Türkiye’de Kürtlere, Kürt sorununa baskı, zulüm yoğun bir şekilde sürerken, polise taş attılar diye bini aşkın Kürt çocuk cezaevlerine konulurken Başbakanın Filistinli Araplara desteğinin ciddi bir değeri ve işlevi yoktur. Binin üzerinde Kürt çocuk cezaevindeyken barış ve kardeşlik projesi, milli birlik projesi nasıl yaşam bulur? Kendi evinin önünü temizlemeyen bir kişinin, her gün, komşularını, evlerinin önünü temizlemesi için uyarması sadece tebessümle karşılanır. Bunu herhalde Hamas, Hizbullah, Filistin Kurtuluş Örgütü, Arap dünyası, Müslümanlar, uluslararası kurumlar anlıyordur.

Bu ilişkiler çerçevesinde Can Dündar’ın Şemdin Sakık’la yaptığı röportajı da değerlendirmekte yarar vardır. Bu röportaj 19-21 Ocak 2010 tarihli Milliyet gazetelerinde yayımlandı. Şemdin Sakık PKK’de başlı başına bir fenomendir. Teslimiyetçi duruşu dikkatle analiz gerektiren bir durumdur. Şemdin Sakık ailesini ve örgütünü karalayarak, suçlayarak prim kazanmaya çalışmaktadır. Aile içindeki bazı çatışmalardan, çelişmelerden dolayı gerillaya katıldığını vurgulamaktadır. Başkalarının gerillaya katılmalarında da bu dürtünün önemli bir etken olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Gerillaya katılımının Kürt sorunuyla, özgürlük duygusuyla hiç ilgisi olmadığını anlatmaya özen göstermektedir. 20 sene dağlarda özgürlük mücadelesine katılmış bir gerilla komutanının böylesine teslimiyetçi bir duruş sergilemesi, irdelenmesi gereken, aynı zamanda eleştirilmesi gereken ilişkiler içermektedir. Can Dündar, Canlı Gazete tek başına demokrat bir anlayışı temsil edebilir. Ama Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman bu tutumu demokratik bir anlayış çerçevesinde değerlendirmek mümkün değildir. Şemdin Sakık’ın teslimiyetçi ilişkilerini gündeme getirmek, bu ilişkileri yaygınlaştırmaya çalışmak, ancak resmi ideoloji çerçevesinde değerlendirilebilecek bir süreçtir.

--------------

Kürdistan - Post