20 Şubat 2010 Cumartesi

Türkiye’nin problemi...


Türkiye’nin problemi CEREBRAL (!) (beyninde)

Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Beşiktaş futbol takımı Köln takımı ile özel bir maç için Köln’e gelmişti. Rahmetli Cem KARACA ile birlikte maçı seyrederken, Beşiktaşlıların geriye, geriye kaçtıklarını görünce, Cem bağırmağa başladı. ‘’Viyana’danberi hep geriye kaçıyorsunuz, ‘KAÇIN!!!’’KAÇIN !’’ dedi.

Doğu dürüst bir orduya sahip olmayan ATATÜRK kurtuluş savaşını kazandı. Parası, pulu yokken ziraatten endüstrileşmeğe geçti. Hiç kimsenin üstünde durmadığı Hazreti Muhammet’in yasakladığı bir çok şeyi millete kabullendirdi. Neydi bunlar : Putları, resim yapma yasaklarını kaldırdı. Köylere kadar Atatürk heykelleri yerleştirildi. Alkol yasağına karşı rakı içmesine kimse itiraz etmedi. En yakın silah ve siyaset arkadaşı İNÖNÜ bir akşam Çankaya yemeğinde ‘’ Mühim kararlarıda bu rakı sofrasında mı alacağız ?‘’ itirazına ‘’ Seni o mevkiye getirme kararınıda böyle bir rakı sofrasında vermiştim !’’demiş ve onu başbakanlıktan azletmişti.

Türkiye Viyana’dan beri duraklaşmış hatta geriye gitmişti. Atatürk giyim kuşamada el atmış çarşafı, şalvarı yasaklamıştı. GARDROP inkılabı ithamı yapılmıştı. Hukuku Avrupa hukukuna uydurmak için İsviçre’den medeni kanunu, İtalya’dan ceza, Almanya’dan da ticaret kanununu ithal etmiş, zamanındaki FAŞİST devletlerde ki bir takım gelenekleride, antları, merasimleri taklit ettirmişti. Güneş dil teorisi ve ‘’Ne mutlu Türküm diyene ‘’ sloganı ile üstün ırk propagandası yapmağa başlamıştı.

Demokratikleşmeğe heves eden, AB normlarını kabullenmeğe başlayan siyasi iktidarlar TÜRBAN ve İmam hatip liselerini Kemalist Ordu ve Yargı , laik elitler karşısında realize edememişlerdir. Atatürk ile sonra başa geçen siyasiler arasındaki fark bu.

İkinci dünya harbinden sonra Türkiye İtalya, Portekiz, Güney Kore’den daha ileri iken şimdi onlardan bir kaç kat gerilere düşmüştür. Öne geçen bazı siyasiler, Menderes gibi, Özal gibiler asker tarafından ifna edilmişler, en son öne çıkan Erdoğan ise önce Asker, şimdide Yargı tarafından politikadan uzaklaştırılmak istenmektedir.

Tarihe bir göz atacak olursak görürüzki insanlığın gelişmesi ancak büyük beyinler sayesinde mümkün olmuştur. SOKRATES’in alnı öne çıkıktır. İnsanı hayvandan ayıran melekelerin alın bölgesinde olduğunu biliyoruz. Batının gelişimini yakalaması ilim adamları , filozoflar, sanatkarları ile mümkün olmuştur.

Basındaki, TBMM’lisindeki seviyesiz kavgalar gösteriyorki problem CEREBRAL’dir. Basit deyimlerle Atatürk’ten sonra Türkiyede AKILLI şahsiyetler yetişmemiştir. Ne Fizik’te, ne Kimya’da, ne Tıp’ta, nede siyasette NOBEL ödülü alan bir TÜRK yok. Türkiyenin problemi akıllı insanların olmamasıdır. Atatürk Alman ilim adamlarını getirtmese idi Universite, Özal yabancı antrenörleri, sporcuları getirtmeseydi Spor alanında bir varlık gösteremeyecektik.

Televizyondaki münakaşalarda hasbelkader Professör unvanı kazanmış, partilerde öne çıkan siyasi molozların ifadelerini duydukça gülelim ağlanacak halimize demekten kendimi alamıyorum. Birde , gerile gerile ‘’Dünyanın neresinde görülmüş ‘’ ifadesini kullanan dünyadan bihaber konuşmacılar, üstelik JAKOBEN tavırları ile HAMASİ , DUYGUSAL, ŞAHSİLEŞTİRİCİ, her türlü nesnel temeli olmayan hezeyanlarını duydukça üzülmekten başka çarem kalmıyor. Şayet CEREBRAL yetenekleri olsaydı Türkiye bu hallere düşmezdi. NÖROLOG’lara soruyorum ‘ Acaba akli yetenekleri ölçecek bir test var mı? Ben şahsen çözemediğim problemler karşısında ‘’Benim aklım bana yetmiyor’’ diyorum. Almancası ‘’Mein Latein ist zu Ende ‘’. Bizde birde tekerleme vardır. ‘’Vermezse Mabut, neylesin Mahmut ‘’ .Allah kafi akli yeteneği vermemişse, Padişah ne yapsın. ‘’.

Şöyle ciddi bir tenakuz var Türkiye’de. AK partisi mecliste yakaladığı çoğunluğu ile istediğini yapacağını zannediyor. Türkiye’de Türk kökenliler çoğunlukta olduğu içinde her şeyi Türkler için yapabileceklerine inanıyorlar. 20 milyon Kürde anadilde eğitimi, siyasi eşitliği, ekonomik ortak paylaşmı kabullenemiyorlar. Almanya’da anadilde eğitimin kanunlaşmasını isterken, Kıbrıs’ta, Kosova’da anayasal eşitliği isterken, azınlığı kabul etmezken Kürt’lere ayni hakları çok görüyorlar.

Müfredatta hala tek kelime KÜRT yok. HABUR’da şekli bahanelerle bir milyon Kürdün sevinçini suç işlemiş gibi lanetlemekle, Doğuda ve Güneydoğuda %100 Kürt adaylarına oy çıkmasının bir nevi referandum niteliğinde olduğunu kabullenemiyorlar. Açılım reklamı için Sibel Can gibi şarkıcıları çağırmakla populistik gösterilerden siyasi açılıma medet unulması onur kırıcıdır.

Erdoğan muhalefetin hırçınlığından mı çekiniyor, askerden, elit yargıdan mı korkuyor, samimiyetine bir açıklık getiremiyor.

Türklerin akıllı insanları olsaydı bugünkü şaklabanlıklar yaşanmazdı. İleriyi görenlerin bazı tavsiyelerine uymak istendiğinde maalesef çarşafa dolaşıyorlar. Problem bence akli muvazenede. İster iktidarda olsun, ister muhalefette. Vatandaşlar ise bu durumdan muzdariptir.

Antalya, 19.02.10

19 Şubat 2010 Cuma

Yaşar Kaya, hastanede


Normal doktor kontrolü için on gün kadar önce Hewler'den Köln'e gelen Yaşar Kaya'nın, evinde bulunduğu bir sırada, gece aniden fenalaşması üzerine çağırdığı ambülansala hastaneye kaldırılmış olmasını yeni öğrendik. Yaşar Kaya bir haftadır Köln'de, Evangelisch hastanesinde yatıyor.

Rahatsızlığıyla ilgili kimseyi bilgilendirmemesini, dost ve arkadaşlarına rahatsızlık vermemek olarak açıkladı. Az önce kendisinden aldığımız bilgiye göre, yoğun kontroller ve cihazlara bağlanmaktan dolayı yorgun olduğunu söyledi. Doktorlar, ciddi bir ameliyatın gerektiğini söylüyorlar. Yaşar Kaya, ağır geçeceğini düşündüğü ameliyatın bahar aylarına ertelenmesinden yana... Eğer toparlanabilir ve ameliyatın ertelenmesine karar verilirse Yaşar Kaya önümüzdeki günlerde taburcu edilebilir.

Yaşar Kaya'ya geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor ve bir an önce sağlığına kavuşmasını diliyoruz.
Kürdistan-post
* * *
ORTAKÇA notu:
Değerli politikacı ve yazar Yaşar Kaya’ya geçmiş olsun diyor, sağlığına bir an önce kavuşmasını diliyoruz.
ORTAKÇA sitesi adına
Faiz Cebiroğlu
http://www.ortaklikicin.blogspot.com/

Şivan Perwer’e neler oluyor?


Abdulkadir Ulumaskan
ulumaskan@hotmail.de

"Şivan:"Türkiye bu haliyle beni kaldıramaz." Diyor. Türkiye'nin Şivan'ı kaldırıp kaldırmayacağını bilmiyorum. Ama onu kaldırmak değil de düşürmek için davet ettiğini çok iyi bildiğimi sanıyorum..."

Ben geçen sene değerli Kürt halk ozanı Şivan Perwer ile ilgili bir yazı yazmıştım. Bu yil tekrar yeni bir yazı yazma ihtiyacı duydum ve yazıyorum. Bana göre Şivan ezilen Kürt halkının büyük ve değerli bir ozanıdır. Bu anlamda sanatı, duruşu ve ulusal duyguları canlandırışıyla benim için tartışmasız bir efsanedir. Ben onun efsane olduğunu tartışmam, tartışmıyorum.

Ancak ben de yurtsever bir Kürt olarak ve Kürtlerin çoğu gibi ona verdiğimiz bu değer, duyduğumuz sevgi kadar ona biraz da eleştiri yapabilme gibi bir hakkımızın olduğunu da düşünüyorum.

Doğrusu bu son iki yıldan beri sayın Perwer’in bazı tavır ve açıklamaları bazı yurtsever Kürtler gibi beni de rahatsız etmeye başlamıştır. Sanki Şivan'ın o eski kararlı ve net tutumu yerini adeta yavaş yavaş muğlaklığa bırakıyor gibi bir izlenim var.Ve bir çok Kürtte :“ Şivan Perwer’e neler oluyor, yoksa ilkelerinden taviz mi veriyor ?“ gibi kuşku dolu gizli sorular var. Soruların gizliliği, Şivan'a kıymama içgüdüsündendir.

Geçen yılki TRT 6 olayında da Şivan'da Türkiye’ye ha gitti ha gidecek gibi bir netsizlik vardı.

Kendisi de son ana kadar bunu ne doğruladı ne de yalanladı. Elbette gidip gitmeme kendi karar ve tercihidir. Ancak bu kararını verirken şimdiye kaddarki 30 yillık tutarlı tavrına göre karar vermeli ve onun efsanelik hakkını layikiyla kendisine teslim eden Kürt halkının taleplerini de gözününde bulundurarak gitmeli ya da gitmemelidir. Kürt halkının efsaneleştirme kadar gözden çıkarıp düşürme geleneği de vardır.

Şivan, 50 yaşını geçmiş, hak ettiği büyük bir şöhret ve varlığa ulaşmış, kendisine yetip artan maddi olanak ve yaşam standartları olan bir bir müzisyendir. Herhalde bir sanatçının, yurtseverin ve devrimcinin ulaşabileceklerinin azamisine kavuşmuş biridir. Onun için bundan sonra başka hesaplar peşinde koşmak ve bu yolla şöhretine şöhret, malına mal katmak onun esfanesine yakışmayacağı gibi bi efsaneyi bitirebilir de.

Şivan:"Türkiye bu haliyle beni kaldıramaz." Diyor. Türkiye'nin Şivan'ı kaldırıp kaldırmayacağını bilmiyorum. Ama onu kaldırmak değil de düşürmek için davet ettiğini çok iyi bildiğimi sanıyorum.

Evet hayatta insanın en değerli varlığı yaşamıdır. Ve bir ülkede onbinlerce insan hiç bir karşılık beklemeden isteyerek kendi hayatını ezilen haklı halkı uğruna feda etmişse ve hala onbinler hayatını feda etmeye hazırsa, Şivan’ın ayni halk için bir saatlık konsere para almadan çıkmaması onun gibi biri için bir eleştiri konusudur.

Yine bildiğim kadariyla Şivan Perwerin bir de vakfı var. Ancak olanakları olduğu halde en azından Deniz Feneri kadar, çöplüklerden yemek toplayan yoksul Kürt halkına bir kaç paket yiyecek yardımı yaptığını da duymadım.Ancak bu eleştirilere rağmen onun geçmişten günümüze kadar olan emeklerini yadsıyamayız. Ancak illaki bir kıyaslama yapılmak istenirse herhalde bunun ölçüleri farklı olur ve galiba kendiside buna itiraz etmez.

Şivan'ın PKK ile ilişkisini düzeltmesini eleşrirenler de var. Bir çekince koyarak ben bu eleştirilere katılmiyorum. Bana göre aksine ilişkisini düzeltmesi ya da ilişkisinin düzelmiş olması ulusal anlamda çok önemli ve anlamlıdır. Ancak bu ilişkilerin amacı ulusal temelde değil de bireysel bazı diğer hesaplar varsa bu çok ayip olur ve yakışmaz.

Sonuç olarak tekrarlamak istiyorum. Bence Şivan yaptığı işin zirvesine ulaşmıştır. Onun bu efsanevi zirvesini bundan sonra koruyacak olan onun prensiplerine bağlı kalmasıdır. Bunun dışındaki arayışlar ona yakışmaz ve efsanesine de yazık eder.
---------------
Kürdistan – Post
http://www.kurdistan-post.com/

18 Şubat 2010 Perşembe

İSTİKLAL MARŞI…


Yön Radyo'da konuşan Profesör Yalçın Küçük:

”İSTİKLAL MARŞINI MEHMET AKİF YAZMADI!”

Eğer Cumhuriyet çöküyorsa çöküşün bazı uçlarını kökünde aramam lazım. Bu felsefi., bilimsel bir başlangıçtır. Mehmet Akif:

Bir: tek gün dahi İstiklal Marşı’nı ben yazdım dememiştir.

İki: Mehmet Akif yaşadığı müddetçe, her yazdığı nesri, manzumeyi, içine aldığı safahatlara İstiklal Marşı’nı koymamıştır.

Üç: Türklerin Marşı…Türk diye başlar..Bunlar yok.

Dört:Mehmet Akif’in şiirlerine benzemez.

Beş:Bir bilim bütünselliği var. Karayların(karai) Türkçesi fevkalade güzeldir. Biz, Mehmet Akif’in de Karay olduğunu söylüyoruz. İstiklal Marşı Akif’in hiçbir manzumesine benzemez. Hiçbir şey anlaşılmaz. Çocuklar söyleyemez. Tüm bu ayrıntılar kitapta var. Bütün bunların ötesinde..Kazım paşa, 1922’de böyle marş mı olur diyor. Bir de marş yazmış.

-----------

Kaynak: Kalemler ve Kılıçlar sitesi

15 Şubat 2010 Pazartesi

Komploculara lanet yağıyor!


KCK Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik 15 Şubat Uluslararası Komplosu’nun 11. yılında Kürt halkı Türkiye, Kürdistan ve Avrupanın birçok merkezinde gerçekleştirdiği eylemlerle komploculara lanet yağdırdı.

Kürdistanlılar, başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın değişik ülkelerinden Fransa’nın Strasburg kentine akın etti. Sabah saatlerinden itibaren tren istasyonu önünde toplanmaya başlayan Kürdistanlılar, KCK Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik Uluslararası Komplo’nun 11. yılında “Bê Serok Jiyan Nabe- Başkan Apo’suz Yaşam Asla” dedi. Dondurucu soğuk ve kar yağışına rağmen heyecan ve öfkeleri, attıkları sloganlara yansıyan Kürdistanlılar saat 10.30’dan itibaren tren istasyonu önünden yürüyüşe geçti. Ulusal kıyafetli kadınlar ve gençlerin çoğunlukta olduğu yürüyüşte Kürdistanlıların ellerindeki binlerce Öcalan posteri ile PKK, KCK, HPG ve PYD bayrakları adeta bir renk cümbüşü yaratmıştı. Aşırı soğuğa rağmen posterleri ellerinin donması pahasına yukarıda tutan Kürdistanlılar yaklaşık bir buçuk saatlik uzun yürüyüş boyunca Kürtçe olarak “Uluslararası Komployu Lanetliyoruz”, “Başkan Aposuz Yaşam Asla”, İrademize Kelepçe Vuramazsınız” gibi sloganlarla tepkilerini dile getirdi.
Yürüyüş kolunun önündeki Öcalan’ın dev posterinin dikkat çektiği yürüyüşe Fransa Barış Hareketi Temsilciliği, Kürt Halkının Dostları Derneği ile bir çok devrimci Türk sol örgütü de destek verdi. Yaklaşık 5 kilometrelik yürüyüşün ardından miting alanı olan Rue des Vanneaux Meydanı’na giren coşkulu kalabalığı, alanda bulunanlar alkış ve sloganlarla karşıladı.

‘İrademizi kıramayacaksınız’

Saat 12.00’de Kürdistan ve dünya devrim şehitleri adına yapılan bir dakikalık saygı duruşu ile başlayan mitingde ilk sözü, etkinliğin organizesini yürüten Fransa Kürt Dernekleri Federasyonu (FEY-KA) Başkanı Mehmet Ülker aldı.
“İmralı’daki büyük iradeye selam olsun” diyerek konuşmasına başlayan Ülker, Kürtçe olarak yaptığı konuşmasında “Dünya devletleri Önderliğimiz şahsında bütün Kürtlerin iradesini kırma, onları işlevsiz kılma amaçlı bir komplo düzenledi. Ama buna Önder Apo, Özgürlük savaşçıları ve Kürt halkı gereken cevabı vermiş ve bu komployu boşa çıkarmıştır” dedi. “Bugün buradan tüm dünyaya sesleniyoruz, bizim irademizi kıramayacaksınız” diyen Ülker, devamla şunları söyledi: “Kürt halkı barışa hazırdır. Hazır olmayan ve savaşta ısrar eden AKP ve Türk devletidir. Buradan bütün Kürt kurum ve partilerine sesleniyoruz, ‘açılım’ adı altında yürütülen tasfiye planlarına alet olmayın. Önder Apo özgür olana kadar barış olmaz.”

‘Yürekler Önder Apo ile buluşmuştur’

Koma Berxwedan müzik grubunun direniş türkülerini seslendiği mitingde ikinci olarak KONGRA GEL Başkanı Remzi Kartal bir konuşma yaptı.

Miting alanındaki kitlenin hep bir ağızdan “Bê Serok Jiyan Nabe”, “Bijî PKK” sloganları altında, halkı selamlayarak konuşmasına başlayan Remzi Kartal, “11 yıldan bu yana Öcalan’ın düşmanın elinde bir hücrede esir olduğunu, Kürt halkının da bundan dolayı hücrede olduğunu ve yüreğinin yaralı olduğunu”söyledi.
“Bütün bu şartlara rağmen halkımız büyük bir direniş sergilemiştir” diyen Kartal, “Önderliğimizin son görüşme notlarında ifade ettiği gibi hem siyasal hem askeri hem de her yönüyle uluslararası komplo boşa çıkarılmıştır. 11 yıldır Kürt halkı, her türlü zorluk ve ve zahmete rağmen her sene 15 Şubat Komplosu’nu kınamak için buluşuyor ve yüreklerini Önder Apo ile birleştiriyor”şeklinde konuştu.
2009’da Kürt halkının “Özgür Önderlik, Özgür Kimlik, Demokratik Özerklik’ şiarıyla iradesini ortaya koyduğunu ifade eden Kartal, Kürtlerin “Bê Serok Jiyan Nabe- Başkan Apo’suz Yaşam Asla” sloganını tüm dünyaya ilettiğini söyledi.

‘Özgürlük günleri yakındır’

Hınca hınç dolu olan ve giderek kalabalıklaşan miting alanının her tarafı Kürdistanî renklerle donatılmıştı. Sıfırın altında seyreden hava sıcaklığı ve aşırı soğuğun nefesleri bile dondurduğu alandaki eylemciler, Kürt Halk Önderi Öcalan ve Kürt değerlerinden oluşan sembolleri hep yüksekte tuttu. “Başkan Apo’suz Yaşam Asla”, “İrademizi Kıramazsınız”, “Faşist Erdoğan” sloganlarını hiç eksik etmeyen Kürdistanlı anaların kucaklarında sıkı sıkı tuttukları şehit evlatları ve PKK’nin şehit öncü kadrolarının fotoğrafları dikkat çekiyordu. Taşınan pankartlardaysa, “Önder Apo Gerillanın Umudur” “Seni de Bitireceğiz Erdoğan”, “Öcalan’sız Yaşam Asla” ifadeleri yer alıyordu.

Bu arada Kürtçe’nin Soranî lehçesinde bir konuşma yapan Kürdistan Ulusal Parlamentosu (KNK) Başkanı Kemal Tahirzade Kürt halkının milyonlarla Kürt Halk Önderi Öcalan’ı karşılayacağı günlerin yakın olduğunu söyledi. “Böyle bir Önderleri olduğu için Kürt halkı çok şanslıdır” şeklinde konuşan Tahirzade, “Bugün burada ve dünyanın dört bir yanında Kürt halkı bir ağızdan ‘Biz varız, özgürlük yükü sırtımızda ve biz bunu başaracağız’ diye haykırıyor. Bunu, dünya duymak zorunda ve Kürtlerin iradelerine saygı göstermek zorundadır”dedi.

Soğuğun inatçılığı sökmedi

Avrupa’nın dörtbir yanından 500’e yakın otobüs ve özel araçlarla akın akın Strasburg’a gelen Kürdistanlılar, mitingin ilerleyen saatlerinde alanın her tarafını doldurmuştu. Soğuğun inatçılığı, katılımcıların “Bê Serok Jiyan Nabe”, “PKK Halktır Halk Burada” sloganlarına bir an bile engel olamadı.
Tertip komitesinin verdiği bilgiye göre, mitinge gelmek için yola çıkan çok sayıda araç kar ve kötü hava şartları nedeniyle yollarda kaldı ya da gecikmeli olarak alana ulaştı.
Mitingde coşkunun doruğa çıktı anda ise Öcalan’ın Avukatı Mehmet Bayraktar sahneye çıktı. Avukat Bayraktar’ın konuşması, Öcalan’ın selamlarını Kürdistanlılara ilettiği bir konuşma niteliğindeydi. Sözleri sloganlarla kesilen Bayraktar, Kürt Halk Önderi Öcalan’ın mesajlarını okudu.
Daha sonra mitingde BDP Milletvekili Emine Ayna da söz aldı.
Ayna konuşmasında, Kürtlerin dünyanın her yanında kendi özgürlük mücadelesini bitirmeye çalışan komploculara karşı ayakta olduğunu belirtti. “15 Şubat, Kürt halkının tarihinde bir milattır” diyen Ayna, “Türk devleti inkarcı, imhacı zihniyeti ile Kürt halkının mücadelesine son darbeyi 15 Şubat komplosu ile vurmak istedi. Ama gerek Sayın Öcalan, gerek PKK gerekse de Kürt halkı topyekün olarak mücadele ile bu komployu boşa çıkardı” dedi. Konuşmasında Türk devletine seslenen Ayna, Kürt sorununun PKK sorunu olmadığını, PKK’yi bitirerek Kürt sorununun çözülemeyeceğini söyledi. Ayna sözlerine şöyle devam etti: “Siz PKK’yi ortadan kaldırarak Kürt sorununu çözemezsiniz. Bizler Kürt halkı olarak mücadelemize devam ederiz. Eğer Türk devleti bugün inkarcı politikasından vazgeçmek zorunda kaldıysa, bu Kürt halkının gösterdiği iradenin sonucudur. Bu irade dünyaya şunu net olarak gösterdi ki, Öcalan’sız, PKK’siz çözüm olmaz”.

‘Terör listelerinin’ ABD ve Avrupa ülkelerinin çıkar ilişkilerine göre düzenlendiğini söyleyen Ayna, bu listelerin gözden geçirilmesini istedi. 15 Şubat Komplosu’nun sadece Kürtlere değil tüm Türkiye halklarına karşı yapıldığını söyleyen Ayna, bu komploya karşı tüm Türkiye halklarının birleşerek mücadele etmesi gerektiğini de söyledi.

Sinevizyon gösterimi ilgiyle izlendi

Çok yoğun bir ilginin olduğu, başta Fransız basını olmak üzere Türkiyeli basının da izlediği mitingde gösterilen sinevizyon gösterimi alanda büyük bir heyecan yarattı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın konuşmalarından kesitler ile Özgürlük şehitleri ve PKK gerillarınının görüntülerinden kesitlerin verildiği sinevizyon gösteriminde eylemciler sık sık, “Yaşasın Başkan Apo”, “PKK Halktır Halk Burada”, “Başkan Apo’suz Yaşam Asla” sloganlarını attı.

Koma Civakên Kurdistan (KCK) Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın 15 Şubat Komplosu ile ilgili değerlendirmesinin sinevizyon aracılığı ile halka aktarıldığı mitingde, Koma Jinên Bilind, Komaleyên Ciwanan temsilcileri, Partiya Jiyana Azad Başkanı Hecî Ehmedî ve Kürt-Fransız Dostluk Derneği Temsilcisi Bernard Revelun da birer konuşma yaptı.
TEVÇAND sanatçıları, Dîno, Peyvan ve Canê’nin de direniş türküleri ile sahne aldıkları miting Koma Berxwadan’ın parçaları ile saat 17.00’de sona erdi.

‘Halklara karşı yapılmış bir komplodur’

15 Şubat Uluslararası Komplosu’na ilişkin yazılı bir açıklama yapan Almanya Süryani Konfederasyonu Başkanı Aslan Karataş, konfederasyon olarak 15 Şubat Uluslararsı Komplosu”nu kınadıklarını belirterek, “15 Şubat Uluslararası Komplosu Öcalan şahsında tüm ezilen halkara karşı yapılmıştır” dedi. Uluslararası Komplo’nun, sadece Öcalan’a değil, Ortadoğu’da yaşayan tüm ezilen halklara yönelik gerçekleştiğini belirten Karataş, “Türk devletinin Kürt sorununu demokratik ve barışçıl yollar ile çözmesi gerekiyor. Kürt sorunu barışçıl yollarla çözüldüğü takdirde; bu, Türkiye’de yaşayan tüm ezilen halkların ve Türk halkının yaşadığı sorunların da çözümü olacaktır” dedi. Süryani halkı olarak Kürt halkı ile iç içe yaşadıklarını hatırlatan Karataş, “Ezilen bir halk olarak, Kürt halkının yanındayız” dedi.

MURAT ALPAVUT/EVİN AKSOY/SAİT ÖZTÜRK

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

14 Şubat 2010 Pazar

Milli Bakiye Açılımı


"Demokrasinin ön koşulu, kürsüdeki hariç bütün dokunulmazlıkların kaldırılması; siyasî partiler ve seçim yasalarının değiştirilip barajın sıfırlanması; ön seçim, tercihli oy ve millî bakiye gibi mekanizmaların hayata geçirilmesidir..."

Kadir Cangızbay
Prof. Dr. Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi.
kcangiz@gazi.edu.tr

Seçmenin yüzde 26’sıyla Meclis’in yüzde 66’sı kapatılabiliyor; oyların yüzde 45’i, seçmenin de yüzde 60’ı Meclis’e yansımayabiliyor: Hepsi yüzde 10 barajının cilveleri. Ne ön seçim, ne de tercihli liste; parti lideri nihaî tek seçici; tek ilke ise, lidere biad/itaat; zira, milletvekili dokunulmazlığı büyük imtiyaz: Elde etmek/elden kaçırmamak için çok şey verilir. Hele parti yeterli çoğunluğa sahipse, lider artık bir monark: Hangi yasa çıkartılıp, devletin/meclisin başına kim getirilecek, her şey iki dudağının arasında. Eğer bu, ‘seçilmişlerin demokratik iktidarı’ ise, “daha fazla demokrasi” diyenin kastettiği de olsa olsa daha fazla monarşi/otokrasi olabilir.

Demokrasinin ön koşulu, -kürsüdeki hariç- bütün dokunulmazlıkların kaldırılması; siyasî partiler ve seçim yasalarının değiştirilip barajın sıfırlanması; ön seçim, tercihli oy ve millî bakiye gibi mekanizmaların hayata geçirilmesi. İlk yapılacak olan, işte bunlar; yoksa, ‘Kürt açılımı’ ve ‘millî birlik-bütünlük’ten söz etmek, ahlâkî ve mantıkî tutarlılığın ‘eksi sonsuz’u: Yüzde 10 barajı antidemokratik olmanın ötesinde, Kürtlerin Kürt olarak/kalarak Meclis’e girmesini engellemeye yönelik hem ırkçı, hem de bölücü bir düzenleme. Bu baraj, aynı zamanda siyasete siyaset dışından (silahlı-silahsız) her türlü müdahaleye zemin hazırlayan bir mekanizma: Alınan oy ile bunun Meclis’e yansıması arasındaki fark ne kadar büyükse, rejimin demokratik meşruiyeti de işte o kadar zayıf. Temsildeki adaletsizliğe bir de parti içi demokrasi yokluğunu ekleyin, Meclis’teki sayısal üstünlük, demokratik meşruiyet eksikliğine dönüşüyor; ki, bu da her türlü darbe/müdahale düşünce, tasarı ve girişimi için en mümbit zemin.

Korsan kapitalizm

Mevcut seçim sistemiyle siyasal partiler kanununu değiştirip milletvekili dokunulmazlığını sınırlandırmak: Bunlar için, değil yeni bir anayasa, bir anayasa değişikliği bile gerekmiyor. İşe buradan ve hemen şimdi başlamayıp, illaki yeni bir anayasa diye tutturmak, aslında ipe un sermek.

Bunlar, güya darbe anayasasına karşı, ama darbenin getirdiği düzenin de en büyük müstefidleri: Halka siyaset, emekçilere de sendikalaşma yasağı (nüfus 40 milyon iken sendikalı sayısı 2,5 milyon, şimdi 850 bin); en az yüzde 50’si kayıt dışı bir ekonomi; özelleştirme, taşeronlaşma vs... aracılığıyla ve milyonlarca ‘terör göçmeni’ sayesinde, toplumsal çatışmaların eksenini kaçak, sigortasız, güvencesiz ve can güvenliksiz çalışanlarla, daha kötüsüne de razı işsizler arasına kaydırıp etnik renklere de boyayan tam bir ‘korsan’ kapitalizmi; yani darbeyi yaptırtanların bile rüyalarını aşan bir neo-liberalizm.

Bir de şunu not edelim: Demokrasi, anayasa -isterse en demokratiği olsun- üzerinden ısmarlama bir şekilde kurulamayacağı gibi, en köklü demokrasiye sahip İngiltere’nin yazılı bir anayasası bile yoktur ya da demokrasi, önceden tasarlanmış ideal bir çerçevenin içini doldurarak kurulacak bir yapı değil, mevcut çerçevenin dar geldiği an ve nokta itibariyle yıkılıp aşılması şeklinde gerçekleşebilecek bir süreçtir. Bidayette ‘Kürt açılımı’, sonunda ‘demokratik açılım’ı; ancak araya ‘kardeşlik ve millî birlik projesi’ de girer: Projeyle, yani önceden planlanıp belirli teknikler uygulayarak kurulabilecek en son şey, kardeşlik ve birlik-beraberliktir. Projeler ancak nesneler/manipüle edilebilecek nesne konumuna indirgenmiş insanlar üzerinde uygulanır: İster kardeşlik olsun, isterse de birlik-beraberlik, ancak eşit özneler arasında var olabilir. Ayrıca birileri arasında kardeşlik kurulmak isteniyorsa, bu aynı zamanda ortada bir düşmanlık ve çatışma var demektir.

Burada ima edilen ise Kürt-Türk düşmanlığı/çatışmasıdır. Oysa, Türkler ile Kürtler arasında sırf Kürt ya da Türk olmaktan kaynaklanan özsel bir çatışma/düşmanlık yoktur. Ama olsun, çağ globalleşme çağıdır, Yeni Dünya Düzeni’nin dayatmak istediği paradigmada da birbiriyle çatışacak olanlar artık sınıflar değil, ‘Medeniyetler (kültürler, dinler, mezhepler, kültürler, etnisiteler, diller vb...)’dir: Herkes kimliğine sahip çıkmak adına kendi kendisini kendi kompartımanına sıkı sıkıya hapsetsin ki, vagon koridorları tümüyle insansızlaşırken, uluslar-üstü sermaye de hiçbir engelle karşılaşmaksızın katarın tümünü bir uçtan bir uca kat ve kontrol edebilsin.

‘Oto-oryantalist yaklaşımlar‘

Yeni Dünya Düzeni’nde, insanlar kendi kendilerini ‘kimlik’ temelinde tanımlamaya çağırılır: ‘Vatandaş olarak insan’ hem söylem, hem de siyasal pratik düzleminde geri plana atılacaktır. ‘Vatandaş olarak insan’, aydınlanmanın insanıdır; yani hukuken vatandaş, ahlaken de dünyadaş olarak insan: En başta Tanrı olmak üzere hiç kimsenin kulu/kölesi olmayan, kendisini tanımlayıp değerlendirmek için kendisi dışından hiçbir referansa başvurulmayan, sevilecekse de, dövülecekse de bunun ‘yaratandan ötürü’ yapılmayacağı bir insan.

Buradaki insan, birey olarak da, kendi dışından verilmiş (cinsiyet, ırk, deri rengi, dil, din, mezhep vb...) hiçbir şey referans alınmayacak olan insandır. Yeni Dünya Düzeni ise, insanı ‘Aydınlanma-öncesi’ne geriletme peşindedir; işte bu yüzden de işi ‘Aydınlanma-öncesi’nde kalmış unsurlarla götürmek zorundadır. Gazze’de katliam yapmasın diye İsrail’e bir dünyadaş olarak değil de Tevrat’ın “öldürmeyeceksin”i aracılığıyla ‘insan-dışı’ndan seslenmek ya da “Müslüman soykırım yapmaz” demek ile ülke problemlerini etnik/mezhepsel parametreler üzerinden okuyup çözmeye soyunmak arasında yapısal bir bağ vardır. Ayrıca, Kürt, Alevî, Roman vb... türünden açılımlar ve çalıştaylar, sadece kimlikler-ötesi bir vatandaş kavramına ulaşamamışlığın göstergesi değil, farklı kültürden insanları birer inceleme nesnesi olarak gözlemlenip tasviri çıkartılacak tuhaf canlı türleriymiş gibi gören oto-oryantalist yaklaşımlardır da.

Devletin şekerini almayan çocuklar

Adı ister Kürt/demokrasi açılımı, ister kardeşlik-birlik projesi olsun, esas hedef askerî yoldan yok edilemeyen PKK’yı, diplomatik manevralarla desteklenmiş bir halkla ilişkiler kampanyasıyla tasfiye etmektir: Çeyrek yüzyıllık paradigmada hiçbir değişiklik yoktur; yani, bütün kötülüklerin başı PKK’dır ve ne şekilde olursa olsun ortadan bir kaldırılabilse/etkisiz kılınabilse her şey düzelecektir. Kandil’den inişler için ABD’nin Erbil yönetimi üzerindeki nüfuzundan yararlanılacak, Türkiye Kürtleri ise din kardeşliğinin de yedeğinde TRT-6, Ahmedi Hani’ye bir iki atıf, Ahmet Kaya’ya mezar, birkaç köyle kasabaya Kürtçe adları, Şivan Perver’den konser vb... türünden birkaç elma şekeriyle tavlanmaya çalışılacaktır.

Ancak bu plan işlemez; zira PKK sadece bir örgüt olmadığı gibi, PKK’lılık da artık siyasal bir tercih olmanın çok ötesine geçmiş toplumsal-kültürel bir olgudur: Polise taş atan çocuklar “bunu para karşılığı yapıyorlar”a inansanız bile, 7-8 yaşındaki çocuklar -onca yoksulluk ve yoksunluğa rağmen- polisin Nevruz’da dağıttığı şekerleri yıllardır niye almıyorlar dersiniz. PKK’yı örgüt olarak tasfiye edip, PKK siyaseti güdenlerin tümünü hapse atsanız bile devletin şekerini-çikolatasını reddeden çocukları analarının karnına geri sokamazsınız ve de onlar büyüdüler/büyüyecekler.

Bu durumda yapılacak şey, PKK’nın kitle tabanının üzerine gitmek değil, Türkiye’de siyasetin topyekûn silahsızlandırılması, yani eli-beli silahlı olmanın siyaset üzerinde belirleyici olmaktan çıkartılmasıdır; ki, bunun için de her şeyden önce askerin siyaseti bırakmasını sağlamak gerekir. Ama, ne asker “siyaseti bırak” demekle siyaseti, ne de PKK “silahını bırak” demekle silah bırakır. Siyaset alanı, halkın bütününe ve bütün fikirlere öylesine açılmalıdır ki, bu alana girebilmek için insanlar silaha sarılmak/sarılanların gölgesine sığınmak zorunda kalmasın ve de halk tarafından öylesine tıka basa doldurulsun ki, eli/beli silahlılar bu alana sızıp kendilerine bir yol/yer açma imkanı bulamasın.

Askerî yönetimlerin demokratik olmadığı açıktır; ama, yönetimin sivil olması da demokratikliğin garantisi değildir. Sivilleşmeyi bizatihi demokratikleşmeymiş gibi gösterip, siyaseti de asker-sivil karşıtlığı üzerinden formüle etmek ise, sermayedar-işçi/işsiz çelişkisini maskelemek üzere tezgâhlanmış ideolojik bir tuzaktan başka hiçbir şey değildir. Hele, sivilleşmeyi askerin siyaset üzerindeki etkisini başka bir silahlı güçle kırmaya bağlamanın götüreceği yer, siyasetin topyekûn silahlılaşması, yani bir iç/sivil savaş (guerre civile; civil war) da olabilir.

Oysa yapılması gereken, siyasetin topyekûn silahsızlandırılması, bunun için de siyaset alanının son noktasına kadar halka açılmasıdır; yani, yetersiz ama zorunlu bir ilk adım olarak sıfır barajlı, ‘millî bakiye’li, ön seçimli, tercih sıralamalı bir seçim sistemi ve bunun yanı sıra dokunulmazlıkları kaldırıp milletvekilliğini genel başkanın iki dudağı arasına sıkışmış imtiyazlı bir statü olmaktan çıkartmak.
----------------------
25 Ocak 2010 Pazartesi, 00:30 Kadir Cangızbay AÇIK GÖRÜŞ [Star gazetesi]

TÜRKİYE'NİN KARANLIK TARİHİ AYDINLATILMALI


*TÜRKİYE'NİN KARANLIK TARİHİ AYDINLATILMALI*

*GERÇEKLER ORTAYA ÇIKARILMALI*

*DEMOKRATİKLEŞMENİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER TEMİZLENMELİDİR*

Açığa çıkan darbe planlarıyla tansiyonun sürekli olarak yükselip düştüğü
ülkemizde; sürdürülen tartışmalar, hükümet ve muhalefet partilerinin
süren kapışması ve askerlerin müdahil olduğu çekişmeler devam ediyor.
Ancak darbeyle, darbecilerle hesaplaşmak; karanlıkları aydınlatmak ve
demokratikleşme doğrultusunda bir ilerleme sağlanamıyor. Demokratikleşme
sorunlarını ve askerlerin süregelen hegemonyasını çeşitli vesilelerle
gündemden düşürmeyen ve her soruna bir "açılım" sunan 8 yıllık AKP
hükümeti, gerekli adımları atmak yerine, demokratikleşme sorunlarını
kendi hegemonyasını daha da güçlendirmenin dayanağı yapmaya devam ediyor.

*AKP hükümeti, Türkiye'nin aydınlatılması gereken karanlık tarihini,
siyasi cinayetleri gündem bile yapmıyor. DTP'nin kapatılmasından sonra
BDP'ye de göz açtırılmazken, CHP, statükoyu koruma ve karanlıkları
muhafaza etmede MHP ile yarışmaya devam ediyor. Katledilen aydınların
üstü kapatılan davaları, devletin arşivlerinde tozlanmaya terk ediliyor.
Abdi İpekçi'nin katili Ağca, arkasındaki güçler açığa çıkarılmadan
salıverilirken, işlenen onlarca cinayetin ve kitle katliamı unutturulmak
isteniyor.*

Aydın, gazeteci ve politikacı cinayetlerindeki kontrgerilla parmağı,
devletin rolü irdelenmiyor. Çeteleşme, "faili meçhul" cinayetler,
ırkçılık, provokasyon ve tertipler, devletten bağımsız kişi ve çetelerin
girişimleri olarak sunulurken*, "kurumları yıpratmayalım"* propagandası
eşliğinde, Susurluk olayın da olduğu gibi, gerçeklerin üzeri kapatılarak
sistem aklanmaya çalışılıyor.**

*Böylece, Türkiye halkının karanlık ve acılarla dolu tarihiyle
hesaplaşması engellenirken, AKP hükümeti, Hrant Dink cinayetinde
kullanılan tetikçilerin yakalanmasını büyük başarı olarak görmemizi ve
yaşananları bir adli vaka olarak sineye çekmemizi istiyor.*

Kontrgerilla, JİTEM, Özel Harp Dairesi, MİT, Özel Kuvvetler, Koruculuk
gibi organizasyonları aklayarak, bunları kendi iktidarının zemini haline
getirmek isteyen AKP hükümeti, destekleyerek devasa bir güç haline
getirdiği yandaş medyaya dayanarak, yanılgı ve beklenti içindeki
çevrelerin de desteğiyle "demokratikleşme" yanılgısı yaratmaya devam
ediyor. Ancak işkenceyle öldürüldüğü halde "duvardan düştü" denilen
*Metin Göktepe* davasında olduğu gibi, halkın ısrarlı takibi ve
mücadelesi, karanlıkları aydınlatacak tek güçtür.

*Öte yandan, yargı, hukuk ve 'adalet', egemen güçlerin farklı
kliklerinin birbirlerine karşı yürüttükleri iktidar mücadelesinin unsuru
haline gelmiş, yargı bölünmüştür. Şemdinli ve büyük bir gürültüyle
başlayan Ergenekon Davası'ndaki gelişmelerin de gösterdiği gibi,
mahkemeler halkın güvenini yitirmiştir.*

Ergenekon Davası Türkiye'nin karanlık tarihinin; darbelerin,
darbecilerin, kontrgerillanın, JİTEM, Özel Harp Dairesi, MİT, Özel
Kuvvetler, Koruculuk gibi devlet örgütlenmelerinin ve bunlar eliyle
işlenmiş katliam ve tertiplerin ele alındığı ve yargılandığı bir dava
olmaktan uzaktır. 'Faili meçhul' dosyalar açılmamış; Maraş, Çorum, Sivas
katliamları, 1 Mayıs 77 katliamı ve diğer suikastları açığa çıkaracak,
Kürt bölgesindeki 'faili meçhulleri', asit kuyularını ve katliamları
aydınlatacak bir yola girilmemiştir. Askerlerin sivil mahkemelerde
yargılanmasını engelleyen *Anayasa Mahkemesi* kararından sonra,
*Ergenekon Davası* üzerinden çete organizasyonlarıyla hesaplaşmanın
koşulları hepten ortadan kalkmıştır.

Kısaca özetlediğimiz bu tablo bile, Türkiye'nin ne denli kaygı ve endişe
verici bir durumda olduğunu gösteriyor.

*Gerçek şu ki, darbelerin de, sermaye hükümetlerinin de asıl balyozu
halkın ekmek ve özgürlük mücadelesinin üstüne inmeye devam ediyor.
1950'li yıllardan bu yana hazırlanan tertipler, halktan gizlenen tüm
bilgiler ve arşivler bağımsız kişi ve kurumlardan oluşan kurullar
tarafından incelenip, tüm ilgililer sorgulanmadan, Türkiye'nin karanlık
tarihini aydınlatmak, demokratikleşmenin önünü açmak, darbecileri
yargılamak ve darbeleri engellemek de mümkün değildir.*

Ancak, 15-16 Haziran işçi direnişi, DGM'leri ihtar, 1 Mayıs 1977, 89
Bahar eylemleri, Zonguldak işçi direnişlerinin esinlediği gibi bugün de
işçilerin, emekçilerin, Kürt halkının, Alevilerin, kadınların,
aydınların ve gençlerin demokratikleşme mücadelesi; kamu emekçilerinin
25 Kasım Grevi, TEKEL işçilerinin direnişi ve 4 Şubat Genel Dayanışma
Grevi ve siyasi cinayetlerin aydınlatılması amacıyla bir araya gelen
ailelerin girişimleri, irili ufaklı direnişler ve atılan adımlar
yürünmesi gereken yolu ve çözümün adresini de göstermektedir.

*Bizler, demokratikleşme, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinde yer alan
aydınlar, akademisyenler ve sanatçılar olarak, bu gelişmeler ve
Türkiye'nin sürüklendiği karanlık süreç karşısında daha güçlü bir
harekete ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Umutların daha da büyütülmesinde
olanak, birikim ve enerjimizi, zaman yitirmeden birleştirmek gerektiğine
inanıyoruz. *

*DARBE, TERTİP, LİNÇ, IRKÇILIK, PROVOKASYON DEĞİL*

DEMOKRASİ, BARIŞ VE KARDEŞLİK KAZANSIN

**

• Türkiye tarihindeki tüm provokasyonlar, tertipler, katliam ve
cinayetler, 12 Eylül askeri darbesi başta olmak üzere bütün darbeler,
plan ve girişimler soruşturulmalı; darbeciler, sorumlu kurum ve kişiler
açığa çıkarılmalı, cezalandırılmalıdır.

• *Türkiye demokratikleşmeli; basın, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü
önündeki tüm engeller kaldırılmalı, parti kapatmalara son verilmeli, tam
siyasal demokrasi sağlanmalıdır.*

• Kriz Yönetim Merkezi lağvedilmeli, Millî Güvenlik Siyaset Belgesi
kaldırılmalıdır. TSK'nın siyasete müdahalesi son bulmalı, darbelere
kaynaklık eden İç Hizmet Kanunu kaldırılmalıdır.

• *Kontrgerilla hakkındaki araştırma ve yargılama hiçbir yasayla
sınırlandırılmamalı; arşivler ve 'kozmik odalar' açılmalı, JİTEM, Özel
Harp Dairesi, Özel Kuvvetler, Koruculuk dağıtılmalı, polise öldürme ve
işkence yetkisi veren PVSK kaldırılmalı, keyfi dinlemelere son verilmeli
ve özel hayatın dokunulmazlığı sağlanmalıdır. *

• Doğan Öz, Cavit Orhan Tütengil, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Abdi
İpekçi, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Musa Anter, Vedat Aydın,
Ahmet Taner Kışlalı, Kemal Türkler, Namık Tarancı, Hrant Dink ve tüm
aydın, gazeteci ve politikacı cinayetlerindeki kontrgerilla parmağı
açığa çıkarılmalıdır. 1938 Dersim, 1 Mayıs 1977, Maraş, Çorum, Sivas
katliamlarının dava dosyaları yeniden açılmalı, hala OHAL koşullarından
kurtulamayan Kürt bölgesinde gerçekleştirilen toplu katliamlar, 17 bin
'faili meçhul' cinayet ve suikastlar açığa çıkarılarak sorumluları
cezalandırılmalıdır.

• *Bunun için parlamento dışı kurumlardan; aydınlardan, emek ve meslek
örgütlerinden oluşan bağımsız ve özel yetkilerle donatılmış, sadece
halka karşı sorumlu olan* "Karanlıkları Aydınlatma Komisyonu"*
kurulmalıdır. Bu komisyon karanlıkta kalan tüm davaları araştırmalı,
belgeleri incelemeli ve sonuçlandırmalıdır.*

• Kürt halkı kendi kaderini belirleme hakkına sahip olmalı, Kürt
sorununun tam hak eşitliği temelinde demokratik çözümü sağlanmalı, Kürt
halkının dil, kültür ve özgürlük talepleri karşılanmalıdır.

• *Örtülü ödenek kaldırılmalı ve örtülü ödeneğin Yassıada'dan bu yana
nerelere harcandığı açıklanmalıdır.*

• Bir dini inanca tanınan ayrıcalık, dini inançlar üzerindeki baskı ve
ayrımcılık son bulmalı; Aleviler başta olmak üzere tüm inanç gruplarının
laiklik kapsamındaki hak ve özgürlük talepleri karşılanmalıdır.

• *Kadınların özgürlüğü; siyasal, sosyal ve ekonomik alanda tam eşitliği
sağlanmadan gerçek bir demokrasiden söz edilemez.*

• Irkçılık yasaklanmalı, linç, provokasyon ve kışkırtma girişimleri,
halka karşı işlenen suçlar açığa çıkarılmalı, sorumluları
cezalandırılmalıdır.**

• *Onlarca yıl hapis cezalarına çarptırılan çocukların da yargılandığı,
muhalif siyaseti "terör" diye etiketleyen hukuk garabeti Terörle
Mücadele Kanunu kaldırılmalıdır.*

• Anti-demokratik tüm yasalar kaldırılmalı, darbe Anayasası yerine
demokratik yöntemle belirlenmiş halk temsilcilerinin oluşturduğu kurucu
meclis eliyle demokratik bir anayasa hazırlanmalıdır. **

-----------
EMEK PARTİSİ
http://www.emep.org/ - emekpartisi@emep.org
Tarlabaşı Bulvarı Kamer Hatun Mah.
Al Hatun Sok. Emek Ap. No:25 Beyoğlu

Tlf: 0212 361 25 08 (2 Hat)
Fx : 0212 361 25 12