20 Mart 2010 Cumartesi

NEWROZA WE PîROZ BE!


Ez cêjna we, a Newrozê ji dil pîroz dikim.

Bi hevîya Newrozên azad, silav û rêz

***
Newroz bayramını en iyi dileklerle kutlar, sağlık, mutluluk ve başarılar dilerim.

Abdulkadîr Ulumaskan

MART AYI, DERT VE NAMERT AYI, BİR DE NEWROZ AYI‏




Teman Dep (Fézoyé Kazi Bayé)
Bermaz bermaz62@gmail.com

Atalar, "Mart ayı dert ayı" demişlerdir,bir de "namert" ayı demek lazım.

Mart ayı,Kış'tan Bahar'a geçiş veya kopuş ayı olduğu için soğuk geçebiliyor.Çiçek açtırıyor,sonrada dondurabiliyor.

Özellikle Eskiler kışlıklarını tükettikleri için gıda ve yakacak sıkıntısı çekebiliyor. Dolayısıyla sıkıntı ve dertler çoğalabiliyor.

"Namertliğine" bakacak olursak,katliamlar,işkenceler,saldırı ve işgal v.s gibi namertlikler görebiliyoruz.
Tarihe bir göz atalım;
Kadın işçilerin katliamı,
Çanakkale Savaşında Emperyalist amaçlar için yüzbinlerce yoksul insanın kırımı,
12 Mart darbesiyle,binlerce kişinin işkence,görmesi,tutuklanması,demokrat subayların ve diğerlerinin görevden atılması,

Gazi Mahallesi katliamı ,
Üniversiteli Gençlerin katliamı,
Abd nin Irak'ı işgali,
Devrimci Gençlik Önderlerinin katledilmesi,
Halepçe katliamı,
Diyarbakır Zindan ve işkencehanesinde Mazlum Doğan'ın Newrozlaşması,ve böylece Kürdlerin gözünde Mazlum'un, Demirci Kawa gibi Newrozla özdeşleşmesi...

İşte bu tür katliamlar,işgaller,işkenceler v.b uygulamalar ancak ve ancak namertlerin işi olabilir,zaten namertliklede yapmışlardır,

Mart ayı,bu tür namertliklerin veya dertlerin sorumlusu olmadığı halde,bu tür namertliklerin veya dertlerin asıl sorumlusu namert insanlar veya egemenler olduğu halde, ne yazık ki Mart ayına yıkmaya çalışıyoruz.

Çünkü onların çoğu, namertliklerini gizlemesini veya kurtulmasını becerebiliyorlar,kala kala elimizde yılda bir gelen Mart Ayı kalıyor.

Mart Ayını değilde,bu katliam,işkence ve işgalleri yapanları lanetliyor,Newroz Bayramını kutlayan tüm halklara ve tüm insanlığa barışın,demokrasinin ,refahın ve sağlığın gelmesini diliyorum.

Bu namertlere karşı verilen Newroz gibi mücadeleleri unutmamak dileğiyle, Newroz Pirozbe...

18 Mart 2010 Perşembe

Doksanbeş Yıllık Yalan, Kadrolu Yalancılar ve Kirlenmiş Vicdanlar...



Fikret Başkaya

Yurt dışında yaptığım konferanslarda ve özel görüşmelerde şöyle bir soruyla karşılaştığım olurdu: “‘Ermeni sorunu’ Osmanlı İmparatorluğu dönemine [1915] ait bir sorun olduğuna ve Cumhuriyetle Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edildiğine göre, Cumhuriyet Rejimi neden 1915’deki katliamı inkâr ederek başına iş açıyor? Bu talihsiz olay bizim yıktığımız ‘Eski Rejim’ zamanında olmuştur ve Cumhuriyet rejiminin bu işte bir dahli söz konusu değildir demeye yanaşmıyor?”... Doğrusu başlarda bu tür sorular bana mantıklı geliyordu ve ‘aslında haklısınız, bugünkü rejimin inkâr yoluna gidip başına iş açması saçma... gibi cevaplarla geçiştirmeye çalışıyordum. İlerleyen yıllardaki yakın tarih okumalarım, dananın kuyruğunun hiç de tevâtür edildiği gibi olmadığını anlamamı sağladı. Rejim inkârda ısrar ediyordu çünkü 1923’de ‘Eski Rejimden’ bir kopuş söz konusu değildi, Cumhuriyet yeni bir şey değildi, söz konusu olan eni-sonu bir hükümet darbesiydi [coup d’état], 1915 katliamının failleri birkaç eksiği-fazlasıyla adı cumhuriyet olarak değiştirilen devletin üst düzey yöneticileri olmaya devam ettiler... Dolayısıyla, süreklilik yok sayılarak neden inkâr yoluna gittikleri ve inkârda ısrarcı oldukları anlaşılamazdı. Biz yapmadık demesi gerekenlerin biz yapmadık, öyle bir şey olmadı diyebilmeleri mümkün değildi. O zaman geriye inkâr yoluna gitmekten, yalan söylemekten başka yol kalmıyordu. Fakat bir kere yalan söylendi mi, ilk yalanı sürdürmek için yeni yalanlar söylemek kaçınılmazdır ve çelişik olarak yalan yalancıyı rehin alır. Bu, günlük hayatta da böyledir, yalan ancak yeni yalanlarla sürdürülebilir... Türkiye’yi yönetenler ilk yalanı söylediklerinde, söyledikleri yalan tarafından rehin alındılar ve aradan 95 yıl geçtiği halde ‘şark cephesinde yeni bir şey yok...’

Yalan, rejimin yalanıysa ve toplum yaşamını angaje ediyorsa, yalanın sürdürülmesi, inkârın devamı, inkarcıların ve yalancıların seferber edilmesini gerektirir. İşte resmi tarihçi ve resmi ideoloji üreticisi tam da bu iş için gereklidir ve asıl misyonu ve varlık nedeni yalan üretmek ve üretilen yalanı büyütmektir. Üretilen yalan ne kadar büyükse o işi yapan tarihçi de o kadar büyük tarihçi sayılır ve yalanla beslenenler tarafından ödüllendirilir. Tarihçinin büyüklüğüyle yalanın büyüklüğü arasında doğru yönde bir ilişki vardır. Bir seferinde bir tanıdığım bir tarihçiden söz ederken ‘o Türkiye’nin en büyük tarihçisidir‘ demişti, ben de ‘boyu mu? kilosu mu? yoksa ikiside mi büyük?..’ diye karşılık verdiğimde, şaşkın gözlerle yüzüme bakmıştı... Ona resmi tarihçinin büyüğüne-küçüğüne dair söylediklerimden de pek bir şey anlamamış gibiydi... Resmi tarihçi esas itibariyle iki şey yapmaya memur edilmiştir: Karartmak ve parlatmak, bu amaçla da toplumsal belleği yok etmek . Toplumsal belleğin yok edilmesi, işlenen insanlık suçlarının, katliamların, vb. hesabının sorulmasını engelleme işlevi görür. Resmi tarihçinin işi ‘şanlı bir geçmiş’ üretmektir. Geçmişin şanlı olabilmesi için kirli kısımlar ayıklanmalı, utanılacak ne varsa temizlenmelidir. Elbette şanlı bir geçmiş kurgusuyla amaçlanan sadece gurur duyulacak bir geçmiş yaratmak değildir. Şanlı geçmişin bugüne ve geleceğe uzanan bir işlevi de vardır: Şanlı geçmiş bugünün kötülüklerine katlanmayı da sağlar... Yaşanmış bir olayın hatırlanmasını, konuşulmasını, tartışılmasını engellemenin yollarından biri onu tabulaştırmaktır. Bilindiği gibi tabu: yasaklanarak korunan anlamındadır. TC’nin egemenleri ayıbı örtmenin bir yolu saydıkları için Ermeni sorununu tabulaştırıp, ona dokunulmazlık kazandırdılar. Onca yıl yalanda ısrar ettiler ama bilmedikleri bir şey vardı: bu dünyada yalanı ebed-müddet sürdürmek mümkün değildir. Boşuna ‘gerçek inatçıdır’ denmemiştir... Yalan ve inkârda yüzyıllık ısrar, şimdilerde artık sürdürülebilir olmaktan çıkıyor. Gerçi geçen süre insan yaşamı söz konusu olduğunda uzundur ama toplum yaşamı, insanlık tarihi söz konusu olduğunda sadece küçük bir parantezdir.
Elbette sorun sadece Türkiye’yi, Türkleri, Ermenileri angaje etmiyordu, uluslararası siyasetin de odağında yer alıyordu ve başka türlü olması mümkün değildi. Türkiye’nin yalanı ve inkârı sürdürebilmesi, emperyalist devletlerin dahli olmadan mümkün değildi. Emperyalist güçler Ermeni sorununun Türkiye’nin yumuşak karnı olduğunu biliyorlardı ve onu her dönemde politik-ekonomik-jeopolitik-jeostratejik çıkarları için kullandılar ve kullanmaya devam ediyorlar. T.C. rejiminin suç ortağı olmak onlar için son derece kârlı bir şeydi. TC’nin yalanı sürdürmekteki kararlılığı ve yalan tarafından rehin alınmışlığı, emperyalist odakların şantaj yeteneğini artırdı. Dolayısıyla ve maalesef ‘Ermeni sorunu’ iki tarafın ikiyüzlülüğünün kesişme noktasında bir sorun olarak kalmaya devam etti, ediyor. Her yılın 24 Nisan öncesinde ABD Kongresinde Ermeni şantajı gündeme geliyor ve TC’den ‘doyurucu’ tavizler koparılınca dosya bir yıllığına kapatılıyor ve bu utanç verici oyun kaldığı yerden devam ediyor. Ermeni halkının yaşadığı trajedi, çekilen acılar birileri tarafından paraya çevriliyor. Emperyalist İngilizlerin, Fransızların, Almanların, Amerikalıların, vb. Ermeni halkının kaderiyle başka türlü ilgilenmeleri mümkün olabilir miydi?

Maaşlı yalancılar sadece resmi tarihçiler değil...

Türkiye’de tarihi tahrif etmeye, yalan üretmeye memur edilmiş tarihçilere, ‘uzmanlara’, ‘sosyal bilimcilere’, vb. ödenen maaş, emperyalist dünyadaki, özellikle de ABD’deki yalancılara ödenenin yanında devede kulak kalır. Her yıl yalanı sürdürmek için ABD’li ‘büyük tarihçilere’, lobicilere, politikacılara, anlı-şanlı senatörlere, medya mensuplarına, vb. TC’nin bütçesinden milyonlarca dolar ödeniyor. Bazı tahminlere göre sadece ABD’deki lobicilere ödenen paranın bazı yıllar 15 milyon doları aştığı tahmin ediliyor. Bu saçmalık nasıl açıklanabilir? Nasıl gerekçelendirilebilir ve nasıl savunulabilir? Yoksul halktan alınan vergilerle ‘uygar dünya’nın zengin yalancılarını ‘beslemenin’ etik-mantıkî-insânî bir açıklaması mümkün müdür? Bu, Türkiye’nin ‘ulusal çıkarı’ için mi yapılıyor? Eğer öyleyse bir şeyin ‘ulusal çıkar’ olduğuna kim neye göre karar veriyor ve bu dünya’da ‘ulusal çıkar’, ‘milli menfaat’ diye bir şey mümkün müdür? Bir devlet kendi yalanını sürdürmeyi emekçi halktan aldığı vergilerle finanse ettiğinde, bu hangi gerekçeye dayandırılabilir?

Şantaj-karşı şantaj diyalektiği

ABD ya da ‘hür dünyanın’ uygarlık timsali emperyalist devletlerden biri Türkiye’ye silah ya da başka bir şey satmak ve/veya Türkiye’de bir ihale kotarmak, jeopolitik-jeostratejik amaçları için Türkiye’yi kullanmak için politikacıları ve medyayı harekete geçirerek, Ermeni kozunu oynuyor. Ermeni tasarısı Senatonun, Temsilciler Meclisinin, parlamentoların gündemine alınıyor ve bir pazarlıktır başlıyor. Türkiye’de Dışişleri, TBMM, Hükümet teyakkûz durumuna geçiyor. Irkçı-milliyetçi hezeyanları kabartmak üzere hemen devlet medyası harekete geçiriliyor. Tasarının geri çekilmesi için Milletvekilleri seferber oluyor. Şantajcılar istediklerini alıyor ve dosya ‘şimdilik’ kapatılıyor... Eğer karar çıkarsa Türkiye güya misilleme yapıyor ‘kozlarını’ oynuyor, kararın alındığı ülkenin mallarına göstermelik bir boykot hamlesi yapılıyor, ihalelerin iptal edileceği söyleniyor. Bu sefer çokuluslu şirketlerin karşı-şantajı gündeme geliyor: “Eğer boykot devam ederse sermayemizi geri çekeriz, ekonominiz çöker...” tehdidi... ‘Ekonominin gereği’ denilenin bir gereği olarak boykot daha başlamadan bitiyor. Böylece Türk Milleti tepkisiz kalmamış, ‘ulusal onur’ korunmuş, milli duygular kabarmış oluyor... ABD Temsilciler Meclisinde oynanan son sirk oyunu, kepazeliği bir kere daha ortaya koydu. ABD silah tekelleri tasarıya karşı çıktılar. Bizim hükümet de ‘dikkat edin sizden 8 milyar dolarlık silah alıyoruz’ dedi... Aslında emperyalist devletlerle TC arasında adı konmamış zımnî bir anlaşma geçerli. TC için yalanı sürdürmek bir başarı sayılıyor ve yalanın sürdürülmesi gerekiyor. Emperyalist ülkeler de TC’nin egemenlerine: “yalanın üstünü örtmene bir şartla evet derim: ‘bana şunu- şunu vereceksin ve şunu- şunu yapacaksın” diyor. Kapitalist-emperyalist çıkarlar Ermeni sorununu pazarlık konusu yaparak ve paraya çevirerek yol alıyor ve bazı naif insanlar da sorunların çözümünü onlardan bekliyor! Oysa sorun doğrudan insanlık vicdanını angaje ediyor. Ermeni sorununun kaynağında baştan beri emperyalist çıkarlar yatıyor... Aksi halde bunca zamandır üstünü örtmek mümkün olmazdı... Yapılması gereken, birbirini besleyen bu iki ikiyüzlülüğü teşhir etmektir.

Gerçekle yüzleşmenin gerekliliği

XX’inci yüzyılın başında, özellikle de 1915 ve sonrasında bu topraklarda yaşayan Hıristiyan halklar tasfiye edildi. Bu işi emekçi halk yapmadı. Zaten halkın böyle bir şey yapması mümkün değildir. Halkın bu tür patolojik işlere teşebbüs etmesi, insanlık suçu işlemesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu işi İttihatçı siyasetçiler yaptı. İttihatçılar yaptı ve bir kesim de yapılan etnik ‘temizlikten’ nemalanıp zenginleşti ve katliamcıların suç ortağı oldu... İttihatçıların işlediği insanlık suçuna bu halkı ortak etmek, asıl katilleri aklamak anlamına gelir. Onun için şeyleri adıyla çağırmak, yerli yerine koymak, yalandan uzak durmak gerekiyor. Biz İttihatçı katillerin suçuna asla ortak olmak istemeyiz, bu toplumun insanları işlemedikleri bir suçtan dolayı insanlık vicdanında mahkûm olmak istemezler. Sadece bu neden bile tarihimizle neden yüzleşmek zorunda olduğumuzu göstermeye yeter... O halde yapılması gereken şey zor değil: Birincisi, resmi tarihin ve resmi ideolojinin yüz yıllık yalanından kurtulmak, gerçeği kabullenmek, şeyleri adıyla çağırmaya cesaret etmek; ikincisi de ırkçı-milliyetçi hezeyanlara prim vermemek gerekiyor. Aksi halde vicdanlar kirlenmeye, kirletilmeye devam edecektir. Son dönemde politikacılar ve devlet ricalinin yükseklerindekiler; ‘bu iş tarihçilere bırakılsın’ demeye başladılar. Her halde ‘kendi’ resmi tarihçilerine güveniyorlardır... kimbilir. Anadolu denilen toprakların tüm Hıristiyan halklardan [Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Keldaniler, vb...] temizlendiği ortadayken, hâlâ tarihçilerin söyleyecek sözü var mıdır dersiniz? Zira durum tarihçilere, hele hele ‘resmi tarihçilere’, ‘konunun uzmanlarına’ bırakılmayacak kadar önemli olduğuna göre...

------------------
1- Bkz: “Neden Resmi Tarih?” içinde Reel Atatürkçülük, Özgür Üniversite Kitaplığı.

16 Mart 2010 Salı

RENKLERİN ZAMANLA BULUŞMASI ( SENKRONİZASYONU)


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Söylenmemiş, yazılmamış fikirleri, duyguları dile getirmek her yazarın hevesidir. Ben de tabiatın sessiz bir parçası olan AĞAÇLARLA duygu alışverişimi yazmıştım birara. Çünkü o hususta pek literatüre rastlamamıştım. Şimdide yine eşine rastlamadığım bir mevzuyu dile getirmek istiyorum. Renklerin bizde bazı çağrışımları yaptığı biliniyor. Fakat bunların ZAMAN ile ilişiği hakkında bir yazım hatırlamıyorum.

EFLATUN
: Sabahları şafak sökmeden öce gökte eflatuni bir renk oluşur. Güneş doğarkende bu penbe renge dönüşür. Daha sonra turuncuya, bihayet sarılaşır. Gökyüzüde MAVİ’sini bulur. Bu değişimi en bariz bir tarzda NEMRUT dağının tepesinde müşahede edebilirsiniz. Yanlız bunun bir özelliği vardır oda bu renk dönüşümü bir HALE tarzındadır. Nadir tarassut imkanı olan bu mevkide, Turistler sabahlarlar bu fenomeni kameralarına kayda almak için.

NEMRUT dünya harikasını basın yoluyla duyuran Amerikalı Miss GOELL’dir . Onun Nemrut’a ilk seyahatında bende bulunmuştum. Tepeye yürüyerek çıkmış ve adeta sevgilisine kavuşmuş bir tavırla, mutluluktan uçarsasına sırt üstü çakılların üstüne uzanmıştı. Sonraları Alman Professör Dörner’le birlikte ilmi yayınlar yapmıştı Nemrut hakkında. Nihayet vefat ettiğinde, vasiyeti icabı cesedi yakılımış, külleri tepeye serpilmişti. Onu ölmeden bir müddet önce New-York’ta ziyaret etmiş, evinin Kahta’dan getirdiği kilimlerle döşemiş olduğuna şahit olmuştum.

Akşam olunca, ayni renk halesini ise USA’nın güneyinde, Meksika hudutundaki SAN DİEGO’da müşahede etmiştim. Orada renk dönüşümü tersine tezahür ediyordu. Önce Güneşin sarı huzmeleri turuncuya, sonra eflatuna ; daha sonrada morlaşıp larciverte dönüşüyor, ve birden Okyanusun içine batıyordu.

SİYAH : Bu renk aslında insanı ciddileştiren, resmileştiren ; tefekküre zorluyan , GECE ile buluşur. Ayrıca duygularınızı sınava tabi tutar.

Bir genç 17 sine gelince, beynindeki endokrin menşeli hücreler gelişimini tamamlayınca olsa gerek, AŞK denen ruhsal duyguyu yaşar. Genç kızlarda bu dahada erken yaşlarda gelişir. İnsan nasıl muayyen bir yaşta yürümeye, muayyen bir yaşta konuşmağa başlarsa ki beyindeki gelişime bağlı olarakta , muayyen bir yaştada aşk hastalığına tutulur.

VUSLAT’ının mümkün olamıyacağını bile bile. FUZULİ Leyla Mecnununu, SHAKESPEARE Romeo-Jüllieti’ni poesiye vurmuş edebiyat tarihine en büyük eserlerini kazandırmışlardır.

Geriye dönüpte gençliğimde yaşadığım o duygularımı hatırlayınca, MUTLULUĞU yeniden tadar gibi oluyorum. Akşam olupta gecenin karanlığı SİYAH’a bürününce, sevgilimin evi önünde saatlerce dolaşır, onun yatak odasındaki ışığın sönmesini beklerdim. Bazan perdeyi kapamağı unuttuğunda, tül perdenin arkasında siluetini seyrederken kalbim burkulur, heyecandan gözüm kararırdı. Hiç elinizde bir serçe tuttunuz mu? Onun kalp çırpınışını avucunuzda hissettiniz mi? İşte benimde sanki kalbim öylesine çırpınmağa başlardı. Acı bir mutluluk hissi duyardım. O platonik bir AŞK’tı. O an yanlız onu değil sanki bütün insanları, bütün yaratıkları sevdiğimi hissederdim. O nasıl ulvi, ilahi bir duygu idi.

Dünya da insanlar yaşamağa başladığındanberi her alanda gelişme olmuş. Bilhassa teknolojide ne dev adımlar atılmış. Fakat ilk insandan buyana değişmeyen tek bu AŞK duygusudur. Onu bu sebeple çok mühümsüyorum. Hatta bazı hayvanlardada bu sevgiden, yahut intuviteden ; instinktividen olsa gerek, çiftler halinde yaşamları var. Onlar konuşamadıkları için bilemiyoruz. Bu bağlılıklarının sebebini. Ben onlarında beynindeki nöyroendokriner gelişimden olageldiği kanaatındeyim.

Bundan böyle çeşitli renklerin zamanla olan ilişkisini araştıracağım. Bir bağın olduğunu sanıyorum. Mesela KIRMIZI’nın GÜLLERLE, AŞK’la ilşkisini bulmağa çalışacağım. Denizlerin, ve Göğün MAVİ ile zamanlanmasını keşfe karar verdim. YEŞİL’in ahrete varınca ancak Cennette olabilmesini sorgulayacağım. Temiz olmanın, Temizlenmekle BEYAZ’ın çağrışımlarını bilmeğe çalışacağım.

Bütün bu olup bitenlerden MEVLANA’nın haberdar olduğuna inanıyorum.

Antalya.15.03.10

14 Mart 2010 Pazar

Birleşmiş Milletler, Kosova ve Kürtler




Demir Bilgin
demir.bilgin@yahoo.dk

17 Şubat’ta Kosova Cumhuriyeti bağımsızlığın 2. yıldönümünü kutladığı zaman hem sevindim, hem de üzüldüm. Sevindim; nüfusu yaklaşık olarak 2 milyon olan Kosovalılar bağımsızlıklarını kutluyor. Üzüldüm; nüfusu 30 – 35 milyon olan Kürtler, bırakın bağımsız olmaları, hâlâ dillerini özgürce kullanamıyorlar, kullanmalarına izin verilmiyor!

Bir düşünün, Birleşmiş Milletler (BM), Kosovalılara bağımsızlık vermek için siyasi ve askeri olarak ta tüm imkâlarını kullandı.Kosova, önce, Birleşmiş Milletler gözetiminde yönetildi, daha sonra da 17 Şubat 2008’de “Kosova Cumhuriyeti” ilan edildi, kuruldu. Ama nedense aynı ”Birleşmiş Milletler”, Kürtler sözkonusu olunca sus-pus içinde oluyor!

Birleşmiş Milletlerin bir yandan Kosovalılara sahip çıkması, diğer yandan Türkiye’de sürekli ”ırkçı” bir muameleye tabi tutulan Kürtleri ”görmezden” gelmesi gerçekten ibret verici bir durumdur.

Biliniyor, hak, haktır, nüfusla ilgisi yok. Hak, haktır, herkes özgürce ”kendi kaderlerini tayin etme hakkına” sahip olmalıdır. Bunlar genel prensipler ve doğru şeylerdir. Ama genel prensipler ve doğru şeyler, ne yazık ki, çoğu zaman hem Birleşmiş Miletler nezdinde, hem de tek tek ülkelerdeki sömürgeci, ilhakçı ülkeler tarafından ayaklar altına alınıyor, çiğneniyor. İşte bizi, bizleri üzen de budur, bu ikiyüzlü politikadır.

Bakın ne utanç verici bir durum; Türkiye’de Kürtler sürekli ”ırkçı” bir muamaleye tutulurken, Türkiye Cumhuriyeti devleti, Kosova bağımsızlığını ”ilk tanıyan ülkeler” arasında yer alıyor!

Başbakan Recep Tayyip bey, yurtdışı gezilerinde, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde; ”asimilasyon insanlık suçudur” diye bağırır; Batılı ülkeleri, Türkler karşısında, ”asimilasyoncu” ve ”ırkçı” olmakla suçlar, ama aynı Başbakan, Türkiye’de, Kürtlere yapılmak istenen, yapılan ”asimilasyonu” ve ”ırkçılığı” görmez, görmek istemez.

İşte bizi, bizleri üzen ve öfkelendiren budur, bu ikiyüzlü politikadır!

Ne yazık ki, tüm bu ıkçı ve ikiyüzlü politikalar, Birleşmiş Miletlerin gözü önünde cereyan ediyor. İnsan gerçekten soramadan edemiyor:

Birleşmiş Milletler olmak bu mudur?

İkinci Dünya Savaşı sonrasında “sömürgeciliğin” tasfiyesinde belirleyici bir rol oynayan Birleşmiş Milletler nasıl oluyorda, Kürtler sözkonusu olduğunda ikiyüzlü hareket edebiliyor?
İnsan, gerçekten, soramadan edemiyor:

Birleşmiş Milletler olmak, Belçika ve Fransız polisinin Türkye ile birlikte hareket ederek, Roj Tv’yi susturmaya yönelik olan vahşi polis baskınına seyirci kalmak mıdır?

Bu mudur, Birleşmiş Milletler olmak?

Üzerinde herkesin durması gereken sorulardır.

Yazımı burada biririyorum, ama bir ”davet” ve ”çağrım” var:

Birleşmiş Milletler kurumunda yer alan, insan haklarından yana olan tüm ülke ve temsilcilerini bir kez daha, bu kurum üzerine, düşünmeye davet ediyorum!

Sizleri, Birleşmiş Milletlerin bu ”çifte standardını” ve ”ikiyüzlü” politikasını sorgulamaya çağırıyorum!

12 Mart 2010 Cuma

KERPİÇ…



Dr.İsmet Turanlı,
dr_ismetturanli@mynet.com

KÜRTLERİN KÖYDE YAŞAYANLARININ HEMEN HEPSİ KERPİÇ EVLERDE BARINIRLAR.

Başbakan çok tehlikeli bir laf etti. Güya depremde kerpiç evler suçlu imiş. Bu gösteriyor ki başbakanın Kürtlerin köylerde ikamet ettiği meskenlerden hiç haberi yoktur. Demek ki seyahatlarında sadece kentleri geziyor. Köylülerin yaşam bölgelerini yani köyleri hiç görmemiş. Oralar ne Kasımpaşaya nede Trabzondaki köylere benzerler. Oralarda ki inşaat tarzı asırlardanberi KERPİÇ menşelidir. TOKİ’nin kapasitesi oraları medenileştirmeğe yetmez. Onun için Başbakanın o lafını tehlikeli görmekteyim.

Hele CHP nin bu mevzuda söyleyeceği hiç bir şey olmasa gerek. Zira bundan elli sene önce Demokrat Parti yani Menderes devrinde meclise getirdiği bir önerge vardı. 25 Çimento fabrikası için devletin yatırım yapması hakkında. Hükumet taraftarı yani bugünkü deyimle yandaş basının sözcüsü olan ZAFER gazetesi bu haberi büyük puntolarla manşet yapmıştı. CHP nin sözcüsü ULUS gazeteside bu haberi alaya almış ve Menderes sokakları betonlaştırmak istiyor diye prensibi içabı itiraz etmişti.

Kürtlerin meskun olduğu köyleri bırakın TSK nın tahrip ettiği köyleri dahi kerpiç yapıdan kurtarmağa kalksa TOKİ bu miseri ortadan kaldıramaz. Hadi CHP nin bu realiteyi görmediğini anlasakta Erdoğanın bu durumdan bihaber olması üzücü. Kürt açılımı diye ortaya çıkan AK partinin palyatif bazı önerilerinin arkasında asıl dev problemleri halletmesi gerçeği ortaya çıkacaktır. Asırlardır ihmal edilen bu bölgelerin muasır medeniyetten ne derecede mahrum olduğu gerçeği siyasilerin uykusunu kaçırmalı.

Erdoğan’ın farkına varmadığı korkunç bir gerçekte Bankaların kriz devrinde bile halkı ne şekilde sömürdükleridir. Büyük bir başarı sağlamışlar gibi milyarlarca karlarını açıklıyorlar. Bu durumun altını kaşıyınca görülüyor ki Reel sanayiye pahalı faizli kredileri dahi esirgeyip mevduata düşük getiriler sağlamışlar .Dolayısı ilede fahiş karlar temin etmişler. Global krize sebep olan finanz sektörünün attığı kazık dünya ekonomistleri tarafından tescil edilirken ve devlet kontrolunun kaçınılmaz olduğu açıklanırken bizim hükumetin bu vurguna göz yumması büyümenin ve isthdamın artmasının önünü tıkamıştır. Bankaların bu tutumu ekonomimizin sağlamlığına bir delil sayılamaz. Bu tamamen sanal bir görüntüdür. Yüksek vergilerle cezalandırılmaları lazımdır. 600 TL ile emekliler geçim kavgası veririrken, açlıktan ağzı kokan işsizlerin hali ortada iken bankaların kredi kartları borçlarından % 50 ye yakın faiz tatbikatı korkunç. Onlara Erdoğanın tavsiyeside üzüntü verici. Hani ekmeği olmayanlara Pasta yesinler dendiği gibi kredi kartlarınızı kullanmakta daha ciddi olun diyor Başbakan. Bankaların vatandaşlara tatbik ettikleri faiz oranı Avrupada ve USA da yıllık faize bedel.

Yukarda dile getirdiğim iki mega problem dururken partilerin ve sözcülerinin kayıkcı kavgası yapmaları Türkiyede siyasetin nerede olduğunu gösteriyor. Benim gibi mürekkep yalamış cahillerin ikazlarına CEREBRAL problemi olan aydınsızların halü per melalini açığa çıkarmak elbette ki benim vazifem olamaz(!). Hemen hemen hergün televizyonlarda , oturumbaşı 1000 TL alan , ayni kişileri , ve her mevzuda söz sahibiymiş gibi davranmaları mide bulantısı yapıyor. Bu müdavimler de hiç sıkılma ve utanma olmasa gerek. Bir gazetecinin dediği gibi batının gündemi ile doğunun gündemi hiç uyuşmuyor. Hele görsel ve basılı yayın organları ile ama hiç uyuşmuyor. Yarın sandıkta karar verecek olan mercide o siyasilerin, yahutta köşe yazarlarının bilmedikleri avamdır. Türkiyenin karukatürüstik görünümü böyle. Ezberlere devam edin demekten başka çarem yoktur.

Antalya, 11.03.10.

10 Mart 2010 Çarşamba

Dünya Kadınlar gününde : Ademin ilk eşi Lilit

Dr.İsmet turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Tanrı, Adem ve Lilith’ topraktan yaratıyor ve cennete yerleştiriyor. Zamanla Adem ve Lilith çifti arasında sorunlar başlıyor, huzurları bozuluyor. Bilindik kadın-erkek sorunları ilk onlarda yaşanıyor. Günümüz erkekleri gibi Adem her konuda söz hakkının kendisinde olmasını istiyor, Lilith ise buna karşı çıkıyor.

Cinsel yaşamlarında Adem’in üstte olması Lilith’i rahatsız ediyor. Kendisinin altta oluşunu aşağılayıcı buluyor ve karşı çıkıyor. Lilith kendisinin de Adem gibi topraktan yaratıldığını eşit olduklarını iddia ediyor. Adem, kendisinin affedici bereketli ve sonsuz gökyüzüne benzetirken Lilith’i toprağa benzetiyor, ürün veren toprağa ve ilişkilerine bu şekilde devam etmekte ısrar ediyor. Israr karşısında Lilith ilişkilerinin yürüyemeyeceğine karar verir, Tanrı’nın anılmaması gereken adını zikreder ve göğe yükselir. Elindeki tüm imkanlarından vazgeçer ve dışlanmışların yanında yer alır. Beraberindeki cinlerle ve Şamael yani Şeytan ile ilişkiye girer, çocukları olur.

Adem cennette yalnız kalmıştır, Tanrı’ya yakarıp Lilith’in geri gelmesini ister. Tanrı, üç melek gönderir. Sanvai, Semangelof ve Sansanvai adlı meleklere; Lilith geri gelmediği takdirde her gün 100 çocuğunun öldürülmesini emreder. Lilith asla dönmeyeceğini söyler ve emir yerine getirilir.

Lilith acı çeker ve ısdırapla bundan sonra tüm hamile ve doğum yapan kadınlar ile bebeklerin düşmanı olacağına dair yemin eder. Yeni doğanlardan erkek çocuklarının ilk sekizinci günde, kız çocuklarının ilk yirminci günde canını alacak yalnız yakınında üç meleğin adı ve şekli olanlara dokunmayacaktır.

Bu durumda Tanrı Adem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yaratır ve Havva Adem’in bir parçası olduğundan ona karşı gelmez.

Efsane yüzyıllar sonrasına taşındı ve Lilith feminizm simgesi haline getirildi Havva gibi olmak istemeyen kadınlarca, hatta çocuklarına Lilith adını verenler de oldu. Müzik festivalleri düzenlendi, “Lilith Fair” adını verdikleri festivallere sadece kadın müzisyenler katıldı

Antalya, 09.03.10