12 Nisan 2010 Pazartesi

YÜREĞİNDE VARSA


Cirik Haci / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de


Yüreğinde varsa halkına inan
Kurtuluş sınıf mücadelesinde
Üretime sahip ol, olmasın talan
Kurtuluş sınıf mücadelesinde

Diren hakkın için yarış ha yarış
Özgürce yaşamak oldukca barış

Evreni fethet, emek dünya malı
Binbir çiçek açsın insanın yolu
Kırılmasın ormanın tek bir dalı
Kurtuluş sınıf mücadelesinde

Diren haklar için yarış ha yarış
Özgürce yaşamak oldukca barış

Fezalim der hacim sevda başında
Yiğitler yaşar dağında taşında
Şafağın aydınlığı var düşünde
Kurtuluş sınıf mücadelesinde

Diren haklar için yarış ha yarış
Özgürce yaşamak oldukca barış

11 Nisan 2010 Pazar

BİR ARAYA GELİP KONUŞMAK, O KADAR ZOR MU?‏

Ava Péré
diyarikert@gmail.com

İnsankızı ve oğlunun en önemli özelliklerinden biri de, bir araya gelip konuşmak,tartışmak,anlaşmak değil mi? (Güya kadın-erkek eşitliği var ya,nedense soyadlar falan-filanın oğlu diye verilmiş te,falan-filanın kızı diye sanırım hiç verilmemiş.)Ancak bu özelliği,çeşitli nedenlerle bazıları uygulamaktan çekiniyor veya kaçıyor.Eninde,sonunda bu özelliği uygulamaya kalkıyor,fakat çok canlar yandıktan,kalpler kırıldıktan sonra.Hem de geçmişteki tavırlarını unuturcasına...

Yakın tarihimizde örneğin 12 Eylül 1980 öncesi ne sağcı yöneticiler ,ne de solcu yöneticiler diyelim bir yemekte,veya bir misafirlikte bir araya gelmezlerdi.Kazara bir araya geldiklerinde de bir birlerini alt etmek için veya zaten en başta art niyetlice oturdukları için,kalp kırmalarla kalkılırdı.Aynı tavırları tabandakilerde uygulamak zorundaydı veya öyle benimsenmişti.

Sonradan kısa süreliğine de olsa bir binaya veya odaya hapsedildiklerinde tüm bunlar unutuldu.Unutuldu da ne oldu?O kadar enerji boşa gitmiş oldu.Biraz hapis yatan sağcıların bir kısmı faşistlikten koparak iyi-kötü demokrat bile oldu.Solcuların da bir kısmı sosyalistlikten koparak liberal oldu.

Birbirlerini öldüren bazı gruplar,birbiriyle dost bile oldu.Peki ne oldu o görüş ayrılıkları,ne oldu o ilkeler ,ne oldu o çıkar çatışmaları,ne oldu o mevki çatışmaları...

Bir süre önce Komünist Partilerinin Polit Bürolarında görevli olanlar,kısa bir süre sonra Kapitalizmin üyesi oluverdiler, hatta en tepedeki yöneticileri oluverdiler.

Tekelci sermayenin çıkarları falan deniliyordu,tamam çıkarını elbette her kesim düşünecek,fakat bugün Tüsiad ,tabii ki bunda çıkarı da var olacak ki,eski bazı tekelci karşıtlarına göre daha demokratik bir anayasa istiyor.

Zaten ülkemizin kendine göre bazı farklı özellikleri olabiliyor da.dünya da görülen yapılanmalardan bazı farklılıklar yaşanabiliyor da. Nitekim Osmanlının ekonomik, sosyal yapılanması da literatürden biraz daha farklı idi.

Bu gün yine neredeyse eskiye dönüş yaşanmış oluyor.Yine uzaktan konuşmalar,konuşmalar.,Uzaktan yazışmalar,yazışmalar amma da ne yazışmalar,sayfalarca...

Oysa bu yöneticiler medyadan veya başkalarından uzak,o binadaki veya odadaki gibi zoraki değil de gönüllüce bir araya gelseler, yemek yeseler,birbirlerine takılıp şakalaşsalar,bir yandanda uygarca konuşup,tartışsalar,her kes hatasını,eksiğini kabul etse,anlaşsa "canları çıkar mı"acaba?

Demek ki bu durum da insanların bir hastalığıdır ki,genelde önce kavga,gürültü,kalp kırma hatta ölümler,savaşlar,tüm bu yaptıklarından utanmadan,sıkılmadan, sonradan da bir araya gelip konuşmalar,anlaşmalar,barışmalar,hatta dostluklar...

Bir ara çatı tartışmaları vardı,hani ne oldu?

Bu günlerde de Anayasa tartışmaları var;kimi diyor işte paketim,kimi diyor o pakete karşıyım,kimi diyor yok benim paketim veya tasarım,kimi diyor hepsine karşıyım,kimi diyor zamanı değil,velhasıl herkes durduğu yerden veya medya aracılığıyla konuşuyor.Ve işi daha da zorlaştırıyorlar.
Oysa kolayı var;
Yeri geldimi "anayasa toplumsal bir sözleşmedir" deniliyor.Çağa uygun anayasa deniliyor.
Toplumda,ister sınıf,ister etnik,ister dünya görüşü açısından az bir kesim bile toplumun üyesi ise; o zaman bu kesimin bile dahil edilebildiği bir ortam oluşturulabilir.Mesela,Partiden tutun sendikalara ,derneklerden tutun birliklere,dergilerden tutun gazetelere,radyodan tv lere kadar,tabi birbirine yakın kesimler ayrı ayrı değil,sayıca eşit olarak biraraya gelip konuşabilir.Yeterki iyi niyetli olunsun.

Her farklı kesimin,ikişer veya üçer kişilik uzmanı gelecek.Diyelim toplam 100 kişi.Bunlar Istanbul'da gerekirse 2 veya 3 ayı geçmeyecek şekilde günlerce,haftalarca konuşacak,tartışacak,al-gülüm yapacak,öyle olmazsa böyle,böyle olmazsa şöyle diyecek."Kazan kazan"da olacak.Oylama falan olmayacak.Tam mutabakat sağlanıncaya kadar...

Kalmak isteyenler ve toplantılar için Istanbul'da bir otel falan belki pahalı olur, pratiklik ve zaman açısından daha iyi olur da,maksat insanlara veya devlete fazla masraf olmasın. Zaten bu kesimlerden gelen kişilere,Istanbul'da kalabilecekleri yer ille ki olur. Toplantılarda da bulunacak olan bir çok kurum veya kuruluşun değişik salonlarında ücretsiz oturumlar yapılabilir.

Bu temsilcileri seçmek için de, toplumun genelde güvenini,tarafsızlığını kazanmış 5-10 kişi sanırım bulunabilir.

Eğer olursa en sonda sekter,dışlayıcı,inatçı , kinci,bencil veya kötüniyetliler...O zaman mutabakat sağlanmamış olur.

Zaten mutabakat sağlanırsa, halk oylamasına bile gerek kalmaz.Bu durum hem zamandan hem de bütçeden tasarruf sağlar.Yersiz propaganda masrafları olmaz ve enerji boşa harcanmaz,

Yok eğer O kötüniyetliler veya benciller v.s yüzünden mutabakat sağlanmazsa,diğer kesimler bunların tutum ve görüşlerini teşhir ederek,tabi onların da söyleyecek sözleri olacaktır,o zaman 2 anayasa tasarısı ile hatta 3 anayasa tasarısı ile referanduma gidilmelidir. Yani "ya herro ya merro" misali...

Bu durum sonunda kabul edilecek Anayasa,ne yazıkki geçmiş Anayasalar gibi tartışmaları belki de çatışmaları beraberinde getirecektir.

Eninde sonunda,yıllar sonra bir mutabakat Anayasası ortaya çıkacaktır, veya büyük ihtimalle tarihte görüldüğü gibi Avrupa 'nın zorlamaları ile...

Peki ya kayıp zamanlar,kayıp enerjiler,kayıp gönüller,kayıp ,kayıp,AYIP,AYIP...

11 Nisan 2010
Teman Dep

10 Nisan 2010 Cumartesi

Appel pour sauver la vie d’Avni Er, détenu en Italie‏




Amnesty International a lancé le suivant appel urgent pour sauver la vie d’Avni Er, un ressortissant turc détenu en Italie.

Avni Er, un ressortissant turc détenu en Italie, pourrait être renvoyé de force en Turquie, où il risquerait de subir des actes de torture ou d’autres mauvais traitements.

Avni Er est actuellement détenu dans un centre d’identification et d’expulsion (CIE) de la ville de Bari, dans le sud de l’Italie. Ses avocats ont fait appel de la décision des tribunaux italiens, qui ont rejeté sa demande d’asile et de protection internationale. La Cour européenne des droits de l’homme (CEDH) avait déjà interdit aux autorités italiennes d’expulser Avni Er tant qu’une juridiction de première instance n’aurait pas statué sur sa demande d’asile et de protection internationale. Ses avocats ont demandé à la CEDH de prolonger cette interdiction jusqu’à ce qu’une décision soit prise en appel. Les autorités italiennes peuvent cependant décider d’expulser Avni Er avant que l’audience d’appel ait lieu.

Avni Er, qui a quitté la Turquie en 1982 à l’âge de 11 ans et n’y est jamais retourné, a été arrêté le 1er avril 2004 dans le cadre d’une opération de police internationale visant des personnes soupçonnées d’avoir commis des infractions liées au terrorisme. Il a été condamné en décembre 2006 par un tribunal de Pérouse pour appartenance au Parti-Front révolutionnaire de libération du peuple (DHKP-C), une organisation illégale, et condamné à sept ans de prison suivis de son expulsion d’Italie. En avril 2007, les autorités turques ont demandé son extradition vers la Turquie en lien avec son appartenance au DHKP-C. Cette demande a été rejetée par les autorités italiennes au motif que cet homme risquait d’être jugé deux fois pour la même infraction. Cependant, les poursuites contre Avni Er ne semblent pas avoir été abandonnées en Turquie. De ce fait, il serait probablement arrêté dès son arrivée dans ce pays. Amnesty International estime qu’il existe un risque élevé qu’Avni Er subisse des actes de torture ou d’autres mauvais traitements et soit jugé de manière inique s’il est renvoyé de force en Turquie. En effet, au cours des dernières années, des membres du DHKP-C ont été torturés et soumis à d’autres mauvais traitements.

En vertu du principe de non-refoulement reconnu par le droit international, les autorités italiennes sont tenues de ne pas renvoyer des personnes dans un pays où elles risquent d’être soumises à de graves violations de leurs droits humains, notamment à la torture ou à d’autres formes de mauvais traitements.

DANS LES APPELS QUE VOUS FEREZ PARVENIR LE PLUS VITE POSSIBLE AUX DESTINATAIRES MENTIONNÉS CI-APRÈS (en italien, en anglais ou dans votre propre langue) :

Priez instamment les autorités italiennes de ne pas contrevenir aux obligations qui leur incombent en vertu du droit international, et notamment du principe de non-refoulement, en renvoyant de force Avni Er en Turquie, où il risque de subir des actes de torture et d’autres mauvais traitements.

ENVOYEZ VOS APPELS AVANT LE 13 MAI 2010 À :

Vérifiez auprès de votre section s’il faut encore intervenir après la date indiquée ci-dessus. Merci.

Ministre de l’Intérieur :

Roberto Maroni, Ministro dell’interno Ministero dell’Interno

Palazzo Viminale

Piazza del Viminale, 1

00184 Roma, Italie

Fax : + 39 06 46549832

Courriel : liberta.civiliimmigrazione@interno.it

Formule d’appel : Dear Minister, / Monsieur le Ministre,

Préfet :

Carlo Schilardi

Prefetto della Provincia di Bari

Palazzo di Governo

Piazza Liberta’, 1

70122 Bari, Italie

Fax : + 39 080 5293198

Courriel : prefettura.bari@interno.it

Formule d’appel : Dear Prefect, / Monsieur le Préfet

Copies à :

Préfet de police

Dott.Giorgio Manari

Questura di Bari

Via G. Murat Nr. 4

70100 Bari, Italie

Fax : + 39 080 5291154

Veuillez également adresser des copies aux représentants diplomatiques de l’Italie dans votre pays.

Ambassade de la République italienne

RUE EMILE CLAUS, 28

1050 IXELLES

eMail : ambbruxelles@esteri.it

Fax 02.648.54.85

INFORMATIONS GENERALES

L’Italie est tenue, en vertu du droit international et régional, de ne pas expulser ou renvoyer des personnes dans un pays où elles risqueraient d’être persécutées ou de subir d’autres graves violations de leurs droits humains. Le principe de non-refoulement est inscrit dans la Convention relative au statut des réfugiés de 1951 et dans son Protocole de 1967, dans la Convention européenne des droits de l’homme, le Pacte international relatif aux droits civils et politiques et la Convention contre la torture et autres peines ou traitements cruels, inhumains ou dégradants. L’Italie est partie à tous ces traités.

Les recherches d’Amnesty International montrent que la torture et d’autres formes de mauvais traitements continuent d’être pratiqués dans des centres de détention en Turquie, notamment dans des postes de police et des prisons où Avni Er est susceptible d’être incarcéré. De plus en plus de cas de mauvais traitements et de torture ont été signalés ces deux dernières années. Amnesty International estime que les personnes accusées d’avoir commis des infractions liées au terrorisme risquent plus d’être soumises à la torture et à d’autres mauvais traitements en garde à vue et en prison. Amnesty International a recensé des cas de torture et d’autres mauvais traitements commis en garde à vue ou en prison sur des personnes soupçonnées d’être des sympathisants du DHKP-C, notamment un groupe de personnes parmi lesquelles se trouvait Engin Çeber, qui est mort le 10 octobre 2008 des suites des actes de torture qu’il avait subis.

Les procédures judiciaires menées par le passé contre des personnes soupçonnées d’avoir commis des infractions pour le compte du DHKP-C laissent également craindre que la vie de d’Avni Er serait menacée en prison. En 1999, durant les poursuites engagées dans le cadre du meurtre d’Özdemir Sabancı, un éminent homme d’affaires, l’un des inculpés, Mustafa Duyar, soupçonné d’appartenir au DHKP-C, a été tué en prison alors qu’il était en détention provisoire. Les responsables présumés seraient liés à des institutions d’État.

Amnesty International a également constaté que de nombreux procès menés au titre de la législation antiterroriste sont iniques et mènent à des condamnations fondées sur des éléments de preuves inconsistants ou peu fiables, souvent obtenus sous la torture. Dans un rapport publié en septembre 2006 et intitulé Turquie. Procès interminables et déni de justice. Les personnes inculpées en vertu de la Loi antiterroriste continuent d’être soumises à des procès interminables et inéquitables (index AI : EUR 44/013/2006), Amnesty International recensait de très nombreuses violations du droit des personnes à un procès équitable : impossibilité de consulter un conseiller juridique durant les interrogatoires, examens médicaux inadéquats, absence d’enquête sur les allégations de torture et d’autres mauvais traitements en garde à vue, utilisation comme éléments de preuve de déclarations obtenues par la torture ou d’autres mauvais traitements, etc. L’organisation a également constaté que le droit d’être jugé dans un délai raisonnable était bafoué. Depuis la publication de ce rapport, Amnesty International de continué à recevoir des informations faisant état de procès iniques et de la persistance des violations énumérées dans le rapport. En septembre 2008, par exemple, Selahattin Ökten a été condamné à la prison à vie pour avoir participé à des opérations armées pour le compte du Parti des travailleurs du Kurdistan (PKK). La déclaration de culpabilité était fondée sur un témoignage peu fiable qui aurait été obtenu par la torture (voir le Rapport annuel 2009 d’Amnesty International).

----------------------------

Maison Populaire de Genève
http://www.assmp.org/

8 Nisan 2010 Perşembe

AYAĞININ ALTINDA"ÇIT" SESİ


Remzi Aydın
remziaydin62@hotmail.com


Salyangoz-bitki ve insan

Bir dostum vardı yıllar yıllar öncesinden. Bir gün heyecanla; Dostum seradaki tüm bitkiler buruşmuş, solmak üzere” dedi. Üniversite içindeki bu seraya beraber gittik ve gördüğüm manzara gerçekten korkunçtu. Tüm bitkiler kendini salmış, yapraklar aşağıya düşmüş, renkleri sararmaya yüz tutmuş. Hani insanın hayata küsüşü var ya, hani eli kolu tutmaz ya, hani küstür ya işte öyle. Üç günlük tüm araştırmalara rağmen bunun nedeni bulunamadı. Nem oranı aynı, su aynı, güneş aynı ama çiçeklerde küs hali devam ediyor ve nedenini kimse anlayamıyor. Üçüncü gün sonunda üniversite asistanlarından biri dostuma gelip bir itirafta bulunuyor. “Hocam çiçeklerin o hale girmelerinden galiba biz sorumluyuz. Çünkü o gece serada salyangoz pişirdik. Kaynar suyun içine attığımız salyangozlar öylesine çığlık atmıştı ki çiçekler solmaya başlamıştı”

Evet işin aslını öğrenmiştik, salyangozlar kaynar suya atılırken her canlı gibi feryat eder. Ve o ses gerçekten “insanın” yüreğine işler, hiç duydunuz mu bilmiyorum? Ben daha sonra bir fabrikada duymuştum o sesi.

Ve çiçekler, nasılda duyarlı, nasılda narin, nasılda duygulu. İnsanlar kadar diyemeyeceğim, çünkü insanlar çiçek olmayı öğrenemedi. Bizler salyangozu severiz, ya kendimize aksesuar yapmak için ya da vitrinimizi süslemek için ha birde son zamanlarda kozmetik olarak oldukça gözde bir krem. Yani yüzümüze sürmeyi de severiz ya da farkında olmadan ayağımızın altında “çıt” sesi ile yok ederiz. Nereden aklıma geldi, evrendeki insan duyarsızlığından, ya da duyarlı gibi gözükerek; dudağımızın kenarına kondurduğumuz sahte maskeden. İnsanlara bakıyorum da herkes hayvan seviyor, çocuk seviyor, kadın seviyor, çiçek seviyor, evren seviyor, evrensel normları seviyor, ezilenleri seviyor… ama dünya her geçen gün ayaklarımızın altında ezilen salyangozun “çıt” sesi ile yankılanıyor. Peki neden daha yaşanılası bir Dünya’ya kavuşamıyoruz. Çünkü biz salyangozu aksesuar olarak, yada yüzümüze maske olarak kullanmayı seviyoruz, yani her şeyimiz gibi sevgilerimizde sahte, ya da sadece aksesuarken değerli. İşte şu aşağıdaki yazı ayağının altında “çıt” sesini duyamayanların bu günki yansıması.

Ey liderler, liderler sofrasında oturan dalkavuklar ve onları hayranlıkla izleyen şakşakçı yalakalar! Tüm mazlumların ahı üzerinizde olsun. Ey efendiler; çıkarlarınıza çanak tutanlar, sizin adınıza silah kuşananlar, silah kuşananları alkışlayanlar, onların bu katliamına haklı gerekçeler bulanlar, ölmüş tüm bebelerin ahı üzerinizde olsun. Tecavüze uğrayarak kirletilen onurların acıları, şehvetiniz için kesilen cinsel organların utancı, uçları kesilmiş memelerden akan; kanlı sütlerin ahları üzerinize olsun.

Siyasal, ekonomik, statü ve aç nefis uğruna; onca çocuğun katledilişi üzerinden payandalanan namussuzlar, söyleyin bana bir bebeğin gözündeki hayat ışığından daha değerli ne olabilir? Küçücük bir kız çocuğunun parçalanmamış hayallerinden ve yağmalanmamış vücudundan daha kıymetli hazine olabilir mi? Bir bebeğin ucu kesilmemiş memeden içeceği ak sütten daha temiz, daha besleyici ne olabilir? Anne ile bebek arasındaki o muhteşem bağdan daha iyi barış olabilir mi?

Ey kan ile servetine servet katan tanımadığım ırkın köpekleri? Hangi anne bebeğine bakarken; bebesini sırf ırkından dolayı besler. Hangi anne oğlunun, kızının acısını mezhebine, rengine göre yüreğinde devşirebilir. Ey katliamcıları alkışlayarak onlara güç veren dalkavuklar, asalaklar hangi çocuk sizin çocuğunuzdan daha değersiz olabilir? Hangi hakla kimin çocuğunun öleceğine karar verebilirsiniz siz. Koltuklarını sağlamlaştırıp tüm gücü elinde bulundurma uğruna; sizi kamplara bölen uşaklara daha ne kadar alkış tutacaksınız. Kendi canını kurtarma uğruna başkasına yalvarırken, sizin çocuklarınızı savaş alanlarına süren liderlerin arkasından daha ne kadar gideceksiniz. Ey körelmiş gözlerin sahipleri, ey kararmış vicdanı yük olarak taşıyan bedenlerin efendileri, ey bilime ve insanlığa sırtını dönen düşmanlığın körelttiği zavallılar, kaç çocuk daha ölmeli sizin savaşınız için. Şehitlik ve kahramanlık masallarına daha ne kadar inanacaksınız? İyi olan her şeyi yağmalayan efendiler neden şehitliğe, kahramanlığa koşmazlar, çocuklarına ve kendilerine neden sonsuz mutluluk olan cenneti istemezler?

Ey bir parça toprak uğruna yüzyıllarca omuz omuza yaşadığı komşusunu katleden insan! Onun dili, inanışı, rengi senin için ne kadar farklılık gösteriyorsa seninki de o derece farklıdır. Bu farklılıklar sana ayrıcalık tanıyıp, bu toprağın efendisi olma hakkı tanırken nasıl oluyor da başkasının hakkına kölelik düşüyor?

Ey toprağa doyamayan aç sefil, zenginlik; sevgidedir, dostluktadır, onurdadır, barıştadır ne zaman öğreneceksin bunu? Zenginlik, kahkahalar atarak farklı renkteki çocukların aynı oyundan aldıkları zevktedir. Zenginlik, tenin tene değişindeki mutlulukta, ten sıcaklığında, arzudadır. Sen bu duyguları bildin mi? Tanıdın mı zavallı yaratık.

Ey bu topraklara adım atmayanlar! Bu topraklar üzerinde tek bir ağaçta emeği olmayanlar! Bu coğrafyanın çocuklarının saçlarını bir kez olsun okşayamayanlar. Tütün kokan bir eli öpmeyenler, nahır kokan bir entarinin omuzlarında niyazı tanımayanlar! Nasıl oluyor da bu coğrafyayı, bu insanları, bu toprağı en çok siz seviyorsunuz? Farklı toprakların sefasını çekerken, cefakâr bu halk adına savaş çığırtkanlığı yapıyorsunuz. Parçalanmış bir çocuğun hayatı üzerinden size barış sunanlar, tecavüz edilmiş bir kadının kirlenmiş ruhu üzerinden size huzur sunanlar, hiç bitmeyen acılar ve hüzünlü hayat üzerinden size güneşi andıran barışı sunanlar; onursuzdur. Onursuzların sunduğu barış ve güneş de onlar kadar onursuzdur. Karanlık kuytuların siyah noktaları olarak “ben güneşim” diye bağıranlar, komşusunu, kendine sığınanları; efendilerine şirin gözükmek için boğazlayanlar, sonra da mallarını yağmalayanlar sizden daha kötü ne olabilir şu evrende.

Duvara sıçramış bir çocuğun kanından daha kötü ne olabilir? Bu kandan sonra hangi barış annenin yüreğinden acıyı söküp atabilir! Ey eline silah alanlar; kullanan olmadıkça silah üretilmez. Ey efendiler adına savaşa giden uşaklar, kul olmadan savaş olmaz.
Ey barışı ve çocukların acılarını dosyalara sıkıştırıp, işlerine gelince raflardan indirip-kaldıran ve pazarlıklarda koz olarak kullanan efendiler, tüm çocukların acıları üzerinize olsun. Cezaevlerinde tek başına, savunmasız, yağmalan bedenlerinin ve ruhlarının ahları üzerinize olsun!

Sen insan olamadıkça, kendi kaderini değiştirmek için mücadele etmedikçe; efendiler yazar senin kaderini ve sen şükretmekle yetinirsin… Ey duvarlar arasına kendini ve hayatını sıkıştıran, hayallerle beslenen zavallı insan, kalk yerinden ve gerçeklerin arasına dal, dal ki gerçeği göresin! Evrende binlerce güzellik ayak altında “çıt” diyerek feryat etmekte!!!

5 Nisan 2010 Pazartesi

Emperyalizm ve Manipülasyon


Demir Bilgin
Demir.bilgin@yahoo.dk

Emperyalizm ve manipülasyon üzerine daha önceleri yazmam gereken notlardı. Ama araya başka çalışmalar girdi. Bu güne kaldı. Başlıyorum, notlarıma şöyle başlıyorum: Emperyalizm, yalnızca askeri savaş değildir. Emperyalizm, aynı zamanda, manipülasyon oluyor. Manipülasyon, Emperyalizmin elinde ve hizmetinde olan medya araçları ile dünya kamuoyunu yanıltmak için yapılan bir savaş oluyor, bir medya savaşı oluyor. Bu medya ile, bu medya savaşı ile dünya halkları, dünya kamuoyu yanlış bilgilerle yönlendiriliyor. Manipüle ediliyor. Emperyalizmin bir yüzü budur.

Emperyalizm bir yüzü askeri savaş, diğer yüzü de manipülasyondur. Emperyalizm tarihi bunun örnekleri ile doludur. Vietnam’da bu oldu. Latin Amerika’da bu oldu. Ortadoğu’da ve Irak işgalinde bu oldu. Şimdi de, Afganistan’da, Talibanlara karşı yürütülen savaşta manipülasyon yöntemi kullanılıyor. Bu yöntemle, emperyalizmin “muazzam” ve “yenilmez gücünü” iki de bir, dünya kamuoyuna lanse ediyorlar. Gerçeği yalanla değiştirerek, yalandan “zaferler” elde ediyorlar. Afganistan’daki, “Marjah zaferi(!)” bunun bir örneği oluyor.

Hatırlarsınız, 12 Şubat 2010’da ABD ve diğer NATO güçleri, sözde, Talibanların kalesi olan ”Marjah” köyünü ele geçirip büyük bir ”zafer” elde etmişler. Dünya medyası da; ABD ve diğer NATO güçleri, Afganistan’da Talibanlara karşı büyük bir ”zafer” elde ettiklerini yazıyor ve yayıyordu. Zafer, sözde Talibanların kontrolündeki ”Marjah” köyünün Talibanlardan kurtarılması olarak gösteriliyordu. Oysa ki, Afganistan’da, ”Marjah” adında köy yoktur. Afganistan’da, ”Marjah” adında ne şehir, ne de bölge bulunmaktadır. Afganistan’da ”Marjah” diye bir yer yoktur! Anlaşılan, Amerika ve diğer emperyal güçler, Afganistan’da yedikleri darbeler nedeni ile, ”Marjah” gibi sahte köyler uydurarak, Talibanların da yenilebileceği dünya kamuoyuna lanse etmeye ihtiyaç duymuşlar!

Emperyalizmin askeri alandaki başarısızlığını gözlerden saklamak için ellerindeki tek yöntem, manipülasyon yöntemi kalıyor. Bu yöntemle hâlâ güçlü olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Bu yöntemle, medya ile yapılan bu manipülasyon kampanyaları ile moral buluyorlar. Artık günümüzde emperyalizmin tek moral kaynağı manipülasyon kampanyaları oluyor. Bu kampanyalar olmasa işgal ettikleri tek tek ülkelerde bu kadar zaman tutunamazlardı. Bu, birinci nokta oluyor.

İkincisi şu: Manipülasyon kampanyalarının bir başka özelliği insanları tıpkı sürüler gibi yönlendirmek oluyor. Sonunda manipüle edilen halk ya da sürüleştirilerek yönlendirilen halk, emperyalizmin muazzam gücüne ve zaferlerine inandırılıyor veya inandırılmak isteniyor. Tıpkı Afganistan’da var olmayan “Marjah zaferi” gibi.

Sonuçlar açıktır: Bir: Günümüzde emperyalizm, ancak, manipülasyon yolu ile “zaferler(!)” elde edebiliyor.

İki: Emperyalizm, askeri savaş yanında, kurnazlık, hile, oyun ve düzenbazlık oluyor. Manipülasyon budur, bu oluyor. Manipülasyon, ince hilelerle, uydurmalarla, gizlice, kimseye farkettirmeden, dünya kamuoyunu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek oluyor.

Evet, emperyalizm, askeri savaş yanında, manipülasyondur. Görevleri, dünya kamuoyunu yanıltmak ve yönlendirmek oluyor.

Onların görevi bu oluyor, ama bizim de işimiz ve görevimiz, emperyalizmin manipülasyon yöntemlerini gözler önüne sermek, onların bu ikiyüzlü, kurnaz ve dalavereci yöntemlerini teşhir etmek oluyor!

2 Nisan 2010 Cuma

نص عادي - Normal Metin




ماجد أبوغوش


سأكتب نصا عاديا
لا يدل على شيء
لا يزعج أحدا
لا يفرح
لا يحزن
ولا يمضي بكاتبه وقارئه وسامعه
إلى السجن !

سأكتب نصا عاديا
جدا
عن الأبراج
وعن وجبة اليوم
عن كرة القدم
وعن طبق السلطان المفضل
بعد وجبة العشاء!

سأكتب نصا عاديا
جدا جدا
يعجب محرري الصفحات الثقافية
في رام الله المحتلة
يعجب المتمترسين على مبنى الوزارة
ومن أقعى على باب الوزيرة
ويعجب حتى مدمني حل الكلمات المتقاطعة !

سأكتب نصا عاديا
أبيضا
لا يزعج أحدا
وأمضي لأنام !

1 Nisan 2010 Perşembe

Burası Şırnak Cumhuriyeti değil...


Esra ÇİFTÇİ
e.ciftci96@gmail.com

'Bütün yargılayanların gözünden, bir cellat bakar...'
Nietzsche

Ajanslara düşen bir haber...

'Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, ruh sağlığındaki kötüye gidiş nedeniyle, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne sevk edildi.'

Bu haberi okuyunca nedense mutlu olmam gerekiyordu, hatta 'iyi olmuş, senin yaptıklarının yanında bu da bir şey mi?' demem gerekiyordu, ya da 'beter ol' demem... Ama ben bunların hiçbirini diyemedim, öyle hümanist yanım falan da kabarmadı, aksine Ersöz'ün ya kendi eliyle, ya da başkasının eliyle öldürttüğü masum insanları, onların çocuklarını, eşlerini, ana-babalarını düşündüm. Hepimiz de biliyoruz ki; Kürdistan'daki birçok cinayetin emrini veren bizzat kendisiydi,

Levent Ersöz adına kulağım aşina idi. 1980, 1990, 2000'li yıllarda birçok kez Bölge'de faaliyet gösterdiğini biliyordum. Özellikle Şırnak bölgesindeki faaliyetleri ile adını birçok kez duyurmuştu. Görev yaptığı 1995-1996 yıllarında Şırnak için 'Korku Tapınağı' tabiri kullanılırdı, Bölge'de lakabı ise Sarı Levent' ti. 2001 yılında meydana gelen 'Silopi Kayıpları' olayı Ersöz'ün Şırnak İl Jandarma Alay Komutanlığı döneminde yaşandı. Hatta Silopi kayıplarından Serdar Tanış'ın babası, Levent Ersöz'ün olaydan önce kendisini arayarak, 'Oğlun Şırnak topraklarına ayak basarsa öldürürüm' tehdidinde bulunduğunu söylemişti.

Silopi kayıpları olayı gündeme bomba gibi düşmüştü, geçmişte de yüzlerce kayıp yaşanmıştı o bölgede. Silopi'deki meşhur Botaş Karakolu, Ersöz döneminde ölüm mahzeniydi, cesetler ise asit kuyularına atılıyordu.

2001 yılının Haziran ayında, Şırnak Alay Komutanlığı Beytüşşebap İlçe Jandarma Komutanlığı'na ait askeri birlikler, Beytüşşebap'a bağlı Ilıcak, Dağaltı, Ortaklı, Hisar Kapı, Aşat köylerinin yer aldığı kırsal alanda operasyon düzenledi. Yaklaşık bir ayı aşkın bir süre devam eden operasyon sırasında askerlerin mayına basması sonucu bir asker yaşamını yitirdi, on beş asker yaralandı. Ölüm ve yaralanmalardan civarda yaşayan köylüleri sorumlu tutan askeri yetkililer, belirttiğim köylerde yaşayan 33 köylüyü gözaltına aldı ve köylülerden 27'si tutuklandı.
Bu gelişmeler üzerine insan hakları savunucularından bir heyet oluşturarak Şırnak'a gittik. Aramızda yurtdışından gelen çoğu hukukçulardan oluşan bir grup da vardı. İstanbul'dan yola çıkıp Diyarbakır'a gidinceye kadar bir sorun yoktu ama Diyarbakır-Şırnak arası tam bir zulümdü. Beytüşşebap'a varıp köylülerle görüşmeye başladık, yaptığımız görüşmeler sonucu gözaltına alınan köylülerin ilçe jandarma komutanlığında günlerce sorgulandığını, işkence ve gayri insani muameleye maruz kaldıklarını öğrendik. Ayrıca burada isimlerini vermek istemediğim üç kişi on gün boyunca coplu tecavüz, elektrik şoku, güneş altında bekletme ve ellerine çivi çakılması gibi işkence uygulamalarına da maruz kalmışlardı... Bu görüşmeleri öyle doğal bir ortamda falan dinlemedik, köylüler üzerinde psikolojik baskı oluşturulduğu aşikardı, sivil giyimli güvenlik personelinin konuşanları ve konuşulanları tespit etmeye çalıştığı, bundan dolayı da tüm mağdurların konuşmaktan kaçındıkları heyetimiz tarafından gözlemleniyordu. Oradan ayrıldığımızda Şırnak il merkezinin çıkışında, hiç unutmam 'Oktay Kışlası' denilen arama noktasında tacize varan bir aramayla bütün notlarımıza, filmlerimize, kitap ve defterlerimize, fotolarımıza ve şahsi kayıtlarımıza el konuldu.

Heyetin içinde hukukçuların, gazetecilerin olmasına rağmen bize bunlar yapılırken, köylülere ne yapılmazdı diye düşünmekten kendimizi alamıyorduk ve ayrılırken hiçbirimizin içi rahat değildi. Şunu gerçekten anlamıştık; orası ŞIRNAK CUMHURİYETİ idi...

Velhasıl Levent Ersöz şimdi 'Majör depresyon' teşhisi konularak ve intihar eğilimi iddiasıyla acil olarak Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde tedavi altına alınmış.

İnternetten majör depresyon belirtilerine biraz baktım.

Hemen her gün ve günün büyük bir kısmında gözlenen çökkün bir duygu-durum hali (kendini mutsuz, ağlamaklı, kederli hissetme hali)

Hemen her gün olağan beyinsel ve vücutsal işlevsellik, hareketlilik halinde azalma ya da huzursuzluk (oturmayı veya yatmayı yeğleme ya da sıkıntıdan yerinde duramama)

Hemen her gün kendini değersiz ya da konsantrasyon yeteneğinde azalma olması (konuşulanlara, okunan şeylere, izlenilen TV programlarına dikkatini verememe, söylenilenlerin bir kulaktan girip diğerinden çıkması gibi) ya da kararsızlık hali.

Tekrarlayan ölüm düşünceleri, intihar planları veya eylemlerinin varlığı.

Levent Ersöz majör depresyonu ile uğraşırken, katledilen insanların aileleri yakınlarının kemiklerini araya dursun, binlerce faili meçhulün dosyası ortada dururken, katiller cirit atsın. Türkiye bunlarla yüzleşmek yerine, yeni katiller üretmeye devam etsin. Sınır bölgesine yığınaklar yapsın, tank, top, tüfek taşısın. Coğrafyayı yeniden ve yeniden bombalasın, yeni kayıplar yaratsın ve en önemlisi yeni Ersöz'ler üretmeye devam etsin... Nasıl olsa majör depresyonunun tedavisi var...
* * *

Kaynak: Günlük Gazetesi