18 Nisan 2010 Pazar

Anayasa Açılımı

Ertürk MARAL
ertuerk.maral@chello.at

Anayasa tartışmaları daha günlerce süreceğe benzer. Hatta aylarca, doğrusu yıllarca. Ne kadar değiştirilirse değiştirilsin, ruhu değişmez onun. 12 Eylül generalleri ve onların şakşakçılarının kokusu sinmiştir üzerine. Darbenin kokusu. O koku çok pis bir kokudur. 12 Eylül sürecinde işkence görenlerin çığlıkları vardır üzerinde. Metris’in, Mamak’ın ve Diyarbakır’ın çığlıkları. Bir gece yarısı evinden alınıp, cansız bedeni kimsesizler mezarlıklarına gömülenlerin çığlığı.

Evet bu darbe anayasası değiştirilmelidir. Anayasaya 12 Eylül devresinde konulan maddelerin hepsi değiştirilmelidir. Bu değişim evrensel hukukun, bağlı olduğumuzun Avrupa hukuk müktesebatının ilkeleri doğrultusunda toplumsal mutabakatla yapılmalıdır.

Sorun ancak burada kimin tarafından değiştirileceğinde düğümlüdür. Bütün milletvekilleri, 3 tane parti başkanının iki dudağı ararsından çıkan sözle seçilen milletvekilleri tarafından mı? Yüzde 10 barajı konarak toplumsal iradenin yansımadığı bir meclis tarafından mı? Soruları çoğaltmak mümkün…

Referandum sürecini yaşayacak mıyız? Referanduma hangi maddeler gidecek? Tümü mü? Topyekün bir anayasa oylaması olmamasına rağmen, kabul ettiğim maddelerden dolayı benimsemediklerime de evet demek zorunda mı kalacağım, benimsemediklerimden dolayı kabul ettiklerime de hayır oyu mu vereceğim? Sahi ne yapacağım? Evet desem de içim rahat değil… Hayır desem de… Evet desem de gerçekten evet değil. Hayır desem de gerçek hayır değil. Birileri bizimle dalga geçiyor. Milli irade bu olmasa gerek. Evet demediğime evet, hayır demediğime hayır demek milli iradenin tecellisi olabilir mi?

12 Eylülde işkence görmüş yüzbinlerce insandan birisi olarak geçici 15 inci maddenin kaldırılmasının içinde bulunduğu tasarıya nasıl hayır diyebilirim! Hükümetlerin icraatları dönemindeki yaptıkları nedeniyle yargılanmalarına gerekçe oluşturmamasına nasıl evet diyebilirim. Muhalefette söylediklerinden dolayı yargı yolu açık, iktidardayken kapalı… Böyle güzel bir demokrasi bizim ki… Kendisinin yargılanacağı tek yer olan yüce divan üyelerini, gene tek başına kendisi atayan bir cumhurbaşkanı yetkisine evet demem isteniyor… Beni yargılayacakları benim atadığım bir anayasa maddesi… O halde dolandırıcıların yargılandıkları mahkeme üyelerini de dolandırıcıların atamasına izin verelim… Bunun adı demokratikleşme öyle mi?

Yüzde 30 oy oranlarıyla mecliste yüzde 60 temsil hakkı veren seçim kanununu değiştirmemiz gerekmiyor mu? Hayır. Neden? Çünkü işimize gelmiyor. Evet bu darbe anayasası değiştirilmelidir. Bunu ancak milli iradenin temsil ettiği bir meclis yapabilir. Yüzde 10 barajının olduğu bir ülkede milli iradenin tecelli ettiğini kim iddia edebilir? Siyasal partiler yasasının Cibuti’nin gerisinde olan bir sistemde, milli irade tecelli edebilir mi? Hani demokrasi, çoğunluk içerisinde azınlığın haklarının korunması rejimiydi… Bunları çocuklara anlatın…

Özgürlüklerle ilgili maddelerin, referanduma gerek kalmadan çıkması kuvvetle muhtemel. Peki geri kalan 3 madde için bir referandum yolu gözüküyor mu? Bence hayır. Bu üç madde tüm yırtınmalara rağmen bir başka bahara kalacak. Peki ülkemiz daha demokratik mi olacak. Maalesef bunada hayır. Mevcudiyetleri tek tek ülkenin yüzde 9, 99 unu oluşturan bu kadar çok toplumsal kesimin bulunduğu ve onların iradesinin, hangi saiklerle engellenirse engellensin, parlamentoya yansımadığı bir ülke demokratikleşmeden fersah fersah uzaktır. Bu ülke hangi anayasayla yönetilirse yönetilsin, dünyada meşruiyetlerinin tartışıldığı hükümetlerce yönetilen ülke olmaktan öteye geçemeyecektir. Ha o tartışmalı 3 madde refenduma dahi kalmayacağı gibi bu yıl sonunda da bir seçim gözükmektedir.

AİHM kararlarını kendi iç hukukuna dahil etmeyen, orada kazanılan davalar hakkında gereken işlemleri yapmayan bir siyasal bakışın demokratikleşme havariliği ancak bu kadar olur. Anayasa değişikliği teklifine zorunlu din derslerinin çıkarılmasını koymayan hiçbir taslak demokratik olamaz. Bu zorunlu din dersleri, onların ifadesiyle “ Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi “ Misyonerlik dersleridir. Bu dersler Emevi misyonerliği yapmaktadır. Misyonerlik faaliyetleri yasalarımızda suçtur. Bu suçu da bizzat devlet kendisi işlemektedir. İşine gelen bu maddeleri savunan AKP iktidarı, bu suçun ortağı ve savunucusudur. Bunlar kendilerine demokrattır.

Türkiye’yi muhalefetin ve birkaç aklı başında milletvekilinin çabasıyla Irak bataklığına sürükleyemeyen bu koalisyonun ömrü dolmuştur. Her geçen gün bunu kanıtlamaktadır. AKP bir siyasal parti değil, bir Führer’ in başkanlığında yamalı bohça bir koalisyondur. Böylesi bir ucubenin muhalefette kalması imkansızdır. Bu yamalı bohçada yer alanlar çok kısa bir sürede kendi evlerine döneceklerdir. Anayasa açılımı bunun ilk göstergesi olacaktır. Herkes yeni durumu iyi okumalı ve buna göre konumlanmalıdır.

Ha bunların yaptığı hiç iyi bir iş yok mu? Var, elbette var. Türkiye’nin o kapalı, muhafazakar, özgürlük ve insan hakları sözlerini duymaktan nefret eden topluluğa, bu tılsımlı sözleri kullanmanın kötü bir şey olmadığını göstermeleri. Bir nevi onları bu sözleri kullanmaya alıştırmaları… Bu da onların sonunu biraz daha erkene aldı. Aldı ama iyi de oldu…

Viyana, 16.Nisan 2010

Ertürk MARAL
Viyana+4369919668916

17 Nisan 2010 Cumartesi

BU DAVET BİZİM…

M. ŞEHMUS GÜZEL

Merhaba,

Önümüzdeki Cuma, 23 Nisan 2010’da, Paris’te Özgül Kitabevi’nde (15, rue de L’Echiquier, 75.010 Paris) son bir yılda yayınlanan:

- Fahri Petek: Bir Hayat, Üç Can

- Söyleşiler : Vir-Gül-Üne Dokunmadan

- Ergani Yürüyor

isimli kitaplarımın imza ve tanıtımı için saat 18’den itibaren bir kabul düzenliyoruz.

Kitapseverlerin tümü davetlidir.

Sizleri de aramızda görmek, bir bardak bir şey içmek ve iki satır sohbet etmek arzusuyla davetiyeyi ekte iletiyorum.

Başarı dileklerim ve en içten sevgi ve selamlarımla kolay gelsin.

Sola karşı »Kırmızı-Yeşil«



Murat Çakır
cakir@rosalux.de

Almanya’nın en yoğun nüfusuna sahip olan Kuzeyren-Vesfalya’da 9 Mayıs’ta Eyalet Parlamentosu Seçimleri yapılacak. Bu eyalette yapılan her seçim, Almanya politikası için her zaman belirleyici olmuştur. 2005 Mayıs’ında yapılan seçimlerde SPD’nin iktidarı CDU’ya kaptırması, dönemin şansölyesi Gerhard Schröder’i erken seçime zorlamış ve »Kırmızı-Yeşil« Federal Hükümet’in yıkılmasına neden olmuştu. Ve yeni bir kitlesel sol partinin Federal Parlamento’ya girmesine.

Yapılan son anketler, CDU-FDP Eyalet Hükümeti’nin yeniden çoğunluk elde edemeyeceğini gösteriyor. Kendi partisi içerisinde »muhafazakârlık yerine fazlaca sosyaldemokratlık yapmakla« suçlanan eyalet başbakanı Jürgen Rüttgers, başbakanlığını devam ettirebilmek için Yeşiller’e sinyaller vermeye başladı bile.

Saarland Eyaleti’nde CDU ve FDP ile ilk »Jamaika-Koalisyonu«nu kuran Yeşiller ise, uzun zamandan beri »Siyah-Yeşil« evliliğe sıcak bakıyorlar. Kuzeyren-Vesfalya Yeşiller’inin son aylardaki seçim propagandaları bariz bir şekilde CDU’lu Rüttgers’e karşı »sivri dil« kullanmamaya özen gösteriyor. Gerek Yeşil politikacıların söylemleri, gerekse de Yeşiller’e yakın duran gazetecilerin yorumları, Yeşiller’in CDU ile iktidar ortağı olmak için »yeterince« olgunlaştıklarını gösteriyor.

Aslına bakılırsa bu kendiliğinden gelişen bir süreç değil. Yeşiller’in seçmenleri üzerine yapılan analizler, bu seçmen kitlesinin gelir düzeyi yüksek, ekolojik hassasiyet taşıyan, kariyer sahibi, Avrupa merkezci ve beyaz, ama »yukarıdan aşağıya yeniden dağılıma« açıkça karşı çıkan ve Schröder-Fischer Hükümeti’nin neoliberal uygulamalarını destekleyen ekoliberal kesimler olduğunu kanıtlıyor. Sonuç itibariyle başlarda çevreci ve pasifist hareketin politik formasyonu olarak kurulan Yeşiller, FDP’den sadece ekolojik yeşil rengiyle farklılık gösteren liberal bir parti hâline gelmiş durumdadır.

Bu nedenle sosyaldemokrasinin Kuzeyren-Vesfalya seçimlerine »Yeniden Kırmızı-Yeşil« sloganıyla girmeleri, SPD ve Yeşiller’e yakın olan çevrelerde şüpheyle izleniyor. Yeşiller’e yakınlığıyla tanınan taz gazetesi bile, »birdenbire Kırmızı-Yeşil için çoğunluk var demek, kendi kendini kandırmaktır« eleştirisini yapıyor.

Özellikle SPD’nin bu »niyeti belli« çıkışının ardında, »Kırmızı-Yeşil için çoğunluk« elde etmenin ötesinde, DIE LINKE’nin yeni bir seçim başarısını engelleme kaygısı yatıyor. Çünkü ciddiye alınabilecek bütün seçim anketleri, DIE LINKE’nin Eyalet Parlamentosu’na gireceğini gösteriyor. Almanya solu büyük bir olasılıkla ülkenin politik yelpazesini kalıcı olarak değiştirdiğini bu seçimlerde bir kez daha kanıtlayacak – sosyaldemokrasinin asıl korkusu bu.

Velhasılı SPD’nin durumu, nişanlısı çoktan başka birisine kaçmış olan, ama düğün hazırlıklarına ısrarla devam eden damat adayına benziyor. SPD, toplumsal desteğini kaybetme pahasına tarihsel ihanetine devam ediyor.

***
Yazmadan edemeyeceğim: Günter Grass Türkiye’ye gelmiş ve Ermeniler ile Kürtleri kast ederek, »Türkiye kendi geçmişiyle yüzleşmeli« demiş. Sağolsun iyi yapmış da, aynı hassasiyeti niye kendi ülkesinde göstermemiş acaba? Almanya’nın, Ermenilerin büyük felaketindeki tarihsel sorumluluğunu ve şimdilerde Almanya’daki Kürt göçmenlere karşı uyguladığı politikalarını hiç bilmiyor mu? Ya da Almanya’nın ürettiği silahların Kürtlere karşı kullanılmasını? Biliyor, biliyor. Bal gibi biliyor. Ama 2004’de »Biz de halkız« başlığı altında önde gelen patronlar ve varlık sahipleri ile birlikte tam sayfa bir ilâna imza atarak, Schröder-Fischer Hükümeti’nin neoliberal politikalarına sahip çıkan büyük usta biraz aynaya baksa, ne kadar iki yüzlü davrandığını görecek. Sevgili Yaşar Kemal ve dostum Osman Okkan kusuruma bakmasınlar, ama Grass amcamıza aynayı tutmak biraz da onların görevi.

15 Nisan 2010 Perşembe

“Yaşasın 1 Mayıs!”


Kizilbayrak.net 1 Mayıs 2010 özel sayfası yayında...“Yaşasın 1 Mayıs!”

Sermayenin sosyal yıkım ve kölelik saldırıları altında yaşayan ve bu saldırılara karşı çıkış yolu arayan işçi ve emekçiler, işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs’ı karşılamaya hazırlanıyorlar.

Belirtmek gerekir ki, 1 Mayıs 2010’a geçmiş yıllardan farklı bir atmosferde giriyoruz.
Bu seneki 1 Mayıs, son 3 yıldır Taksim Meydanı üzerinden kuşanılan iradenin sermaye devletine geri adım attırdığı bir evrede kutlanacak. Tüm işçi ve emekçilerin gözü bir kez daha İstanbul’da, Taksim Meydanı’nda olacak. Azgın polis terörüne ve sermaye devletinin tüm tehdit ve engellemelerine rağmen Taksim iradesinden ve kararlılığından vazgeçmeyen işçi ve emekçilerin bu tarihsel kazanımı, sınıfsal özüne ve anlamına uygun görkemli bir kutlamayla taçlandırılmayı bekliyor. Böyle bir tablo, düzen sözcülerinin ve sendikal bürokrasinin demagojik söylem ve tutumlarını da alaşağı edecektir.

Bu seneki 1 Mayıs’a ilişkin bir diğer önemli nokta ise TEKEL Direnişi. Sermayenin başkentinde 78 gün boyunca kararlı bir direniş sergileyen, mücadeleleri ile tüm işçi sınıfına örnek olan TEKEL işçilerinin her açıdan önemli derslerle dolu olan bu direnişi, önümüzdeki dönem sınıf mücadelesinin seyrini etkileyeceği gibi 2010 1 Mayısı’nın tablosunu da belirleyecek.

Böylesine önemli bir süreçte, 1 Mayıs’a iki hafta gibi bir süre kala, kizilbayrak.net’in 1 Mayıs 2010 özel sayfasının hazırlıklarını tamamlamış bulunuyoruz. Öncelikle 2010 1 Mayısı’na ilişkin gelişme ve haberlerin işleneceği 1 Mayıs 2010 sayfası, aynı zamanda güncel diğer başlıklarla harmanlanmış çok yönlü bir içerikle de okurlarımızla buluşuyor.
Emek ve meslek örgütlerinin, ilerici ve devrimci güçlerin 2010 1 Mayısı’na dönük hazırlıklarını, düzen sözcülerinin 1 Mayıs’a ilişkin açıklamalarını, geçmiş yılların 1 Mayıs’larına (özellikle son üç yıla) ilişkin makaleleri/değerlendirmeleri içeren bir sayfayla, 1 Mayıs gününe kadar konu dahilinde tüm gelişmeleri paylaşmaya çalışacağız.

1 Mayıs sayfasında neler var?

1 Mayıs 2010’a ilişkin gelişmelerin devrimci bir perspektifle sunulacağı 1 Mayıs sayfası, oldukça kapsamlı bir içerikle hazırlandı.

Okurlarımız, özellikle 2007-2008-2009 yıllarında azgın polis terörü altında kutlanan Taksim 1 Mayıslarına ve genel çerçevede 1 Mayıs tartışmalarına ilişkin bugüne dek Kızıl Bayrak’ta yayınlanmış birçok makaleye, bütünlüklü bir biçimde 1 Mayıs sayfamızdan erişebilecekler.

1 Mayıs gününe kadarki gelişmeleri sayfanın manşetinden veya hemen altındaki fotoğraflı düzenlemelerden takip edecek olan okurlarımız, 1 Mayıs’la ilgili oldukça kapsamlı bir haber akışına daha rahat ve daha hızlı ulaşma imkanına sahip olacaklar.

Okurlarımız, sitemizin sağ tarafından bulunan ‘sol basın’ ve ‘basın’ bölümleriyle ise sol hareketin 1 Mayıs’a ilişkin yorum ve değerlendirmelerinin yanısıra burjuva basında yer alan 1 Mayıs’la ilgili yazılara ulaşacaklar. Böylelikle, 1 Mayıs gündeminin nabzını çok yönlü bir biçimde okurlarımızla paylaşmış olacağız.

1 Mayıs sayfamızın bir diğer önemli bölümünü ise geçmiş yılların 1 Mayıs kutlamalarının fotoğraf ve videolarının yer aldığı galeriler oluşturuyor. Bu bölümü izleyen okurlarımız, son 3 yılın 1 Mayıs’larını yeniden hatırlama ve izleme imkanı bulacaklar, ’76 yılından günümüze birçok sendika ve konfederasyonun 1 Mayıs afişlerine ulaşabilecekler. Bu bölüme ek olarak okuyucularımız, ‘Dünyadan 1 Mayıs afişleri’ başlığında kapsamlı bir görsel arşive de erişme şansına sahip olacaklar.

1 Mayıs’ın kızıl tarihinin yer aldığı, V. İ. Lenin ve Rosa Luxemburg gibi devrimci önderlerin 1 Mayıs’a ilişkin yazılarıyla düzenlenen bölüm ise 1 Mayıs’ın sınıfsal özü ve anlamını devrimci bir bakışaçısıyla okurlarımıza hatırlatmış olacak.

1 Mayıs sayfamızın bir diğer bölümünü ise Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu’nun (BDSP) 2010 1 Mayısı’na yönelik çok yönlü hazırlıklarının sunulduğu kısım oluşturacak. Çeşitli illerde yürüyen 1 Mayıs gündemli devrimci sınıf faaliyetleri bu çerçevede okurlarımıza yine bütünlüklü bir biçimde sunulacak.

Sayfamızda, komünist işçi partisinin 1 Mayıs sürecine ilişkin temel değerlendirme ve makalelerine de yer vereceğiz.

Özcesi, sayfamız aracılığıyla okurlarımıza 1 Mayıs 2010’un gündemini çok yönlü ve kapsamlı bir şekilde sunacağız.

(1 Mayıs 2010 özel sayfasına, sitemizin ana sayfasındaki sol sütunda bulunan animasyonun üzerine veya aşağıdaki linke tıklayarak erişebilirsiniz...)

14 Nisan 2010 Çarşamba

Liebe Genossinnen und Genossen, liebe Freundinnen und Freunde

Freundeskreis Ernst-Thaelmann-Gedenkstaette e.V.Ziegenhals

am kommenden Sonntag, den 18. April 2010, führen wir unsere Protest- und Gedenkkundgebung vor der Ernst-Thälmann-Gedenkstätte in Ziegenhals durch. Anlass ist der 124. Geburtstag von Ernst Thälmann.

Wir müssen leider zwei Absagen bekannt geben: Der Redner Stefan Doernberg hat uns aus terminlichen Gründen abgesagt. Ebenfalls absagen musste uns die Schalmeienkapelle "Fritz Weineck", Berlin.

20 Jahre Freundeskreis

Am 2. Mai 1990 hat sich der Freundeskreis "Ernst-Thälmann-Gedenkstätte" e.V., Ziegenhals gegründet. Wir nehmen diesen heranrückenden Jahrestag zum Anlass um am 18. April 2010 einerseits über aktuelle Entwicklungen in unserem Ringen zu berichten. Wir wollen diese Kundgebung aber auch nutzen, um Erfahrungen aus 20 Jahren Kampf um eine bedeutende antifaschistische Gedenkstätte zu vermitteln. Wir baten, unseren langjährigen Vorsitzenden und Sprecher Heinz Schmidt dazu zu sprechen und er hat uns für den kommenden Sonntag zugesagt.
Antifaschistische Solidarität mit Zossen!

Wir demonstrieren unsere Solidarität gegen den braunen Terror in Zossen und dessen Duldung durch die Staatsgewalt und beteiligen uns am 2. Familienfest der Bürgerinitiative „Zossen zeigt Gesicht“.

Im Anschluss an unsere Kundgebung wollen wir gemeinsam nach Zossen fahren, um unsere antifaschistische Solidarität gegen den braunen Terror in Zossen und dessen Duldung durch die Staatsgewalt zu demonstrieren. In Zossen werden wir uns an dem 2. Familienfest der Bürgerinitiative "Zossen zeigt Gesicht" beteiligen. Wir rufen alle Kundgebungsteilnehmerinnen und Teilnehmer auf, sich uns anzuschliessen und den mutigen Zossenern zu zeigen, dass sie nicht alleine stehen.

Beilage "antifaschismus heute"

Hauptthema dieser Beilage, die in der Tageszeitung junge Welt am 19. März veröffentlicht wurde, ist unsere Internationale Unterschriftenkampagne, die seit dem "Tag der Mahnung" - September 2009 - läuft und ihr weltweiter Widerhall. Diese Beilage stellt einen Zwischenstand unserer Kampagne dar, informiert zudem über unsere Aktivitäten und bringt Hintergrundinformationen zum Thema "Ernst-Thälmann-Gedenkstätte" in Ziegenhals. Diese Beilage ist darüber hinaus ein Gemeinschaftsprojekt. Sie wird auf unserer Kundgebung am 18. April erhältlich sein. Anbei senden wir ein Exemplar als pdf-Format.

"Ziegenhalser Rundbrief"
Und: Ein neuer "Ziegenhalser Rundbrief" - April 2010 - wird ebenfalls auf unserer Kundgebung erhältlich sein!

Wir freuen uns auf Euer Kommen.
Bitte nehmt zahlreich an der Kundgebung teil und zeigt damit Eure Solidarität und das große öffentliche Interesse an dem Erhalt und der Wiedereröffnung der Ernst-Thälmann-Gedenkstätte in Ziegenhals!
Wir lassen jetzt nicht locker! Ziegenhals gehört der Öffentlichkeit! Gemeinsam sind wir stark!

mit solidarischen Grüßen

Max Renkl
(Freundeskreis Ernst-Thälmann-Gedenkstätte e.V., Ziegenhals)

RUHUNUZUN FARKINDA MISINIZ?



Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com


AŞK nedir? AŞK günah mı? Adlı eserimde bir analizle cevap vermiştim.

FUZULİ’nin cevabı ise şu mısrada.:


AŞK imiş her ne var alemde
Ilm bir kıyl ü kal imiş ancak.

( İlm bir kıyl ü kal : Dedikodu )

AŞK aşıkın açıklayamadığı, tanımlayamadığıdır. Aşıkın maşukuna giydirdiği, sarıp sarmaladığıdır. Arzulanandan öte, arzunun kendisidir. Korunasız kalmaktır. Aşık olunan yüzünden çekilen acıdır, başka acıların unutulmasıdır. Rakiplerdir, rakiplerle savaştır. ; hem sevilenin hem de onu seven ötekinin kıskanılmasıdır. Kıskançlığın içinde ki öfkenin şiddete dönüşmesidir. ; aşıkta yarattığı görüntü, hayaldir. Çaresizliktir.

‘’Benim halim ne dil ile takrir ne kalem ile tahrir olunur.’’ Diyor HURREM Sultan.

Esir pazarından satın alınıpta saraya cariye diye gönderilen bu şahane kadın KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN’ı nezdinde titreten , aşık eden , koca İmparatorluğa hükmeden , tarihe imzasını atmıştır. Kudretin semboli olmuş Süleyman’ın kadınlarından biri değil, onun tek kadını olmuştur. Onda ki AŞK-ı CİSMANİ hem de AŞK-ı DERUNDUR. Duygular, akıl, cinsellik. Toplamı, aşktır kısacası. Hurrem için hepsinin hayat bulduğu akıl, yürek ve beden Kanuni Sultan Süleyman’dır.

Ben de kitabımda AŞK’ın üç çeşidinden bahsediyorum. Platonik, Aşk-ı derun, Aşk-ı cismani (Seksualite) .

İnsanoğlu anatomisini gözlemliyebiliyor, kalbinin atışını, nefes alışından fizyolojisinin farkına varıyor. RUH’unu algılaması için yöntemde Muziktir. Almanlar boşuna dememişler ‘’Musiki ruhun gıdasıdır.’’ Aşık oluncada insan ruhunun hassayiyetini kavrar.

Beethoven’in keman konçertosunu gözleriniz kapalı dinlemeğe çalışın. Ozaman kemandan çıkan o seslerin ruhunuza hitabını algılarsınız.

Tabiatın kudretini, güzelliğini ancak kelebeklerin dansını besteleyen çıkarsa, Arıların, Karıncaların ekonomi yeteneğini ekonomistler algılarlarsa ruhumuzun farkına varırız. Van Gogh’un ay çiçeklerini seyrederken tabiatın harikalığını görebilirsiniz. Maalesef dünyamız bakar körler, duyamıyan sağırlarla dolu. Bir genç kız arkadaşının başını testere ile kesiyor. Dün bir meczup Ahmet Türk’ü yımrukluyor. Elbette ilk yumruğu Anayasa mahkemesi atmıştı. Onu suçlu ilan edip, hedef göstermişti. Hrant Dink ‘in katli ermenilerle olan nefreti yok edemedi.

O Likyalılar yok mu PARA’yı icat edip insanoğlunu ahlaksızlaştırdılar. O silah fabrikatörleri yok mu tüfeği icat edip insanların canına kıyımı gerçekleştirdiler. O askeri okullar yok mu insanları ifna etme tekniğini eğitmiyorlar mı? Para’nın yok olmasını, silah fabrikalarının, askeri okulların kapatılmasını özleyen ben bir UTOPİST’im herhalde.

İnsan beyni gelişince bir yaşında yürüme yeteneği, iki yaşında konuşma yeteneğini , 17 yaşına gelincede nöro-endokriner gelişme ile de genç AŞIK oluyor. Ruhu gelişiyor.

Spermlerdeki potansiyelle oynayan IVF tıb teknikerleri tabiatın kudretindeki filozofiyi algılayabiliyorlarmı?

Ruhunuzun varlığını idrak etmedikçe insan olmanın yüceliğini keşfedemezsiniz.

RUHUNUZUN FARKINDA MISINIZ?

13 Nisan 2010 Salı

Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) ve Bilgi-Bilinç Sorunu‏



Prof. Dr. İbrahim Ortaş
iortas@cu.edu.tr

Sınav Bir Bilinç ve Tercih Olgusudur

Üniversitede okuma isteği bir şekilde ne istediğini bilme veya neyi istemediğini bilme sürecidir. Başka bir ifade ile kişinin kendi gelecek ile ilgili yol haritasını çizebilme bilincidir. Herkesin üniversite okuma hakkı var ancak üniversiteyi okuyabilecek bilgi ve yeterliliğe sahip olmak gerekir. Hak etme ancak bilginin uygun teknikler ile ölçülmesi ile belirlenir.
Ancak ne yazık ki mevcut eğitim sistemi bu olanağı gençliğe kazandıramamaktadır. Üniversite sınavını kazanarak üniversiteye gelen gençlerde gördüğümüz birçok eksiklik orta öğretimin üniversite okuyacak nitelikte donanımlı bir gençlik yetiştirmediğidir.
Uzun amandır sınavları ve sonrasını izliyorum. Edindiğim izlenim her yıl milyonları ilgilendiren bu sınav bilgi edinmeden çok sınav kazanmaya endekslenmiştir.

Eğitimin Amacı Öğrenmekten Çok Sınav Kazandırmak Oldu

Yükseköğretimle birlikte 18 milyona yakın öğrenci sınav maratonları içinde bir sınavdan diğerine koşuyorlar. Orta öğretimde SBS için üç adet, üniversiteye girişte iki sınav, fakülte sonrası KPSS ve diğer ara sınavları derken kişinin hayatının sınava endekslendiği görülüyor. Üniversite sınavını kazanan gençlerin büyük çoğunluğu zamanlarını ilköğretimden lise son sınıfa kadar 7-8 yıl süresince okul ile dershane arasında geçirmektedirler. Bir bütün olarak ortaöğretim okulları arasındaki rekabet de bu süreci tetiklemektedir. Maalesef biz anne ve babalar da bu yarışta çocuklardan daha erken pozisyon alarak çocuklarımızı sınavı kazandırmaya teşvik etmekteyiz.
Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) tarafında yapılan bir araştırmada 'üniversiteye giriş sistemiyle ilgili yurttaşların yüzde 82,4'ü sınav sisteminin, öğrencileri yeteneklerine uygun mesleklere yerleştirmediğine inanıyor". Aynı çalışmada lise ve üzeri eğitimli bireyler arasında yapılan araştırmaya göre, katılımcıların yüzde 82,6 üniversite giriş sisteminin ''dershanelere gitmeyi ya da özel ders almayı zorunlu kıldığını'' düşünüyorlar. Dershane sorunu aileler için ciddi bir maddi sorun, öğrenciler için ise başka bir sorun. Bir başka araştırmaya göre de dershaneye giden öğrencilerin % 62'si gelecekleri konusunda kaygı duymaktadırlar. Ülkemizde milyonlarca öğrenci her gün okul, dershane arasında ezbere dayalı ve sonuçta test esaslı sınavı başarma eksenine sıkıştırılmış durumdadır. Gördüğüm öğrencilerin artık ezbercilik ve test çözme yorgunu oldukları yönündedir. Artık YGS ve bir sonraki sınav LYS zorunlu bir yarış olmanın ötesinde bir anlam ifade etmiyor. Eğitim öğrenmek, düşünmek ve öğrendiğini hayatına uyarlay
Gençliğin kendisini geliştirecek veya ve beynini besleyecek, okuma, sanat ve diğer kültürel etkinliklerden uzaklaştığı görülüyor. Çok haklı olarak çocukların kitap okuma, sanatsal etkinlikleri izleme zamanı ve isteği olmamaktadır. İstese de yarıştan koparım korkusu ve kaygısı yakasını bırakmıyor.

Sınavı Kazanma Kaygısı Öğrencilerin Kendilerini Geliştirmesine Olanak Tanımıyor
Sınava girmek bir sorun, sınavı kazanıp bir üniversiteden mezun olup işsiz kalmak bir başka sorun. Ülkemizdeki işsizler ordusunun en yüksek dilimini yüksek okul mezunları oluşturduğu düşünülürse sorunun büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Arzu edilen ve gelişmiş bir ülkede olması gereken üniversite eğitimi alacak düzeyde lise eğitimin verilmesi, diğerlerinin de meslek eğitimine yönlendirilmesidir. Meslek eğitimi alanlar da ülkenin ara eleman ihtiyacını karşılasınlar. Ne yazık ki ülkemiz halen bu sorunu çözemedi ve uzun zamandır bu konu ciddi bir ayrışma konusu olmuştur. Ülkemiz üniversiteye nitelikli öğrenci kazandıran lise ile meslek edinme becerisi kazanacak meslek okulları ayrımını ve niteliklerini netleştiremedi. Hal böyle olunca herkes aynı eksende iş bulma umuduyla üniversite kapısına yönlendiriyor. Ancak ne lise ne de üniversite eğitimi nitelikli insan yetiştirme ortamından uzak durumdadır.

Bilinç Sağlayamadık

Eğitimin en önemli amacı kişide farkına varılabilirlik sağlamaktır. Sınava giren gençlerde gördüğüm genel eğilim çok fazla farkına varılabilirliğin gelişmediği yönündedir. Çok sınırlı sayıda genç öğrencide bu durumu gözlüyoruz. Üniversiteye gelen sınırlı sayıda bilinci gelişmiş olanlar da bir süre sonra sistemi ve üniversiteyi sorguladığı için sürecin dışına itiliyor geriye çok az insan ülke için toplum için yeni bir şey söylüyor veya yapıyor.

Öğrencilerimize Eğitim Becerisi Kazandıramadık

Sık sık ülkemizdeki eğim becerileri gündeme getirilir. Ancak neden öğrencilerimizin el becerileri gelişmiyor sorusu cevapsız kalıyor. Modern eğim yöntemlerinde çocukların doğalarına uygun olarak oynayarak, yaparak geliştiklerini biliyoruz.

Kişinin eli ile doğadaki nesnelere dokunması onun hissetmesi beyinde olgunun kalıcılığını sağlamaktadır. Yaparak öğrenme becerisi fen bilimleri alanındaki "gözlem-deney-kuram" ilişkisinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu bağlamda çağdaş eğitim tekniği ve felsefesi "Duyulan unutulur, görülen anımsanır, yapılan anlaşılır" özdeyişine uygun olarak, bilfiil yaparak öğrenmeyi ve öğretmeyi benimsemektedir. Bilim dünyasının bugünlerde önemsediği modeli ülkemiz Köy Enstitüleri ile yaşamış ve pratiğini Anadolu'nun eğitimsiz köylerindeki insanlara öğretmiştir. Eğitim modelinin temeli ezber bilgiden çok, kişiye yaşama dönük beceriler kazandırmalıdır

Köy Enstitüleri Eğitimi Yaparak Öğrenme ile Düşünmeyi Sağlıyordu

Ülkemiz için kaçırılmış olan bu eğitim modeli bir dönemde ülkemizde eğitimin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. En önemli özelliği eğitimin yaparak öğrenmesi ilkesine dayanıyordu. Yeni yeni üniversitelere önerilen yaparak öğrenme modeli bu esaslara dayanmaktadır. Öğrencilerin kendi okullarını kendilerinin yapmasıdır. Öğrenciler öğrendikleri marangozluk, sıvacılık, duvarcılık bilgisi ile gittikleri yerlerde okul, köy evi diğer gereksinim duyulan binalar yapılmıştır. Yaparak öğrenme eğitim sistemi ile eğitilen kişilerin özgüvenle üretim ve eğitim yaptığı biliniyor. Eğitim sisteminin kişiyi geliştirdiği ve yaratıcılığı artırdığı biliniyor. Mark Twain, "Eğitim kafayı geliştirmek içindir, belleği bilgiyle doldurmak için değil" diyor. Köy Enstitüsü eğitim sistemi Mark Twain'in ifadesine uygun olarak eğitim kişiyi ezbercilikten uzak, tamamen kişiyi geliştirmektedir. Hint düşünürü Krişnamurti de, "Gerçek eğitim, insana düşünmeyi öğretir" diyor. Düşünmeyi öğrenmek ancak yaparak, doğru ve yanlışı algılaması ile ola
Umarım ülkemiz bunca sorununu yine tek çıkış yolu olan yüksek eğitim kalitesi ile aşar.

Gençlik Önemli Enerjisi Doğru Değerlendirilmelidir

Ne aradığını bilen, değerleri gelişmiş bir gençlik bir ülkenin yeraltı zenginliklerinde daha da önemlidir. Ülkemiz eğitim sistemi ne yazık ki çok sayıda sıradan insan yetiştirmektedir. Birçok öğrenciye ne okumak istersiniz diye sorulduğunda adeta öyle alanlar sayıyorlar ki bir başka ifade ile "yeter ki üniversiteyi kazanayım ne olursa okurum" diyorlar. Diğer bir şekilde geleceğini nasıl şekillendireceğini bilmeyen bir gençlik yetiştiriyoruz. Sıradan insandan çok talep eden, o uğurda çaba sarf eden bilinci gelişmiş, analiz ve sentez edebilen insan yetiştirmeliyiz. Şikâyet eden değil, iş yapan, üreten bir nesil yetiştirmeliyiz. Bugünkü sınava endeksli ve iş bulmaya yönlendirilmiş eğitim sistemi, korkum odur ki ülkemize faydalı olmayacaktır. Unutmayalım ki sınavı kazanan çok ancak onlarca yıldır sorun hep aynı. Şikâyet aynı. BİRŞEYLER DEĞİŞMELİ! Ancak nasıl?

Eğitimcilere Uyarı Görevi Düşüyor

Mevcut hali ile okul-dershane arasında ezbere ve sınava kazanmaya dayalı sistem uzun zamandır gençliğin enerjisini tükettiğini ve ülkemize zarar verdiğini düşünüyorum. Ve kaygılanıyorum. Kendini anlamayan bir gençlik geleceğin düşün, bilim ve sanat insanlarını bağrından çıkaramaz. Sınırlı sayıda iyi yetişen genç de beyin göçü ile dışarıya gitmektedir. Ülkemiz tez elden bu gerçeği görmeli ve kendinse insanlığa yaralı nesiller yetiştirmenin yolunu araştırmalıdır. Geçmişte Köy Enstitüleri ile kazandığımız fırsatı kendi ellerimizle kaçırmışız. Mevlana'nın ifadesi ile "şimdi yeni söz söyleme zamanı".
Ülkemiz eğitim bilimcileri, psikologlar ve diğer ilgili uzmanların konuyu bütünsellik içinde işlemleri ve üst yöneticilere çözüm önerilerini bekliyorum. Bu hali ile ülkemize nitelikli insan yetiştiremediğimizi görüyorum. Sanırım okumuş, aydınlanmış, sorumluluk sahibi her birimizin bu durumu görüp uyarması bir zorunluluktur.

Yeni Bir Anlayışa İhtiyaç Var

Ağır ekonomik ve sosyal sorunların yaşandığı günümüzde acaba ülkemizde "Doğunun Rönesans'ı" denilen Köy Enstitüleri kapatılmasaydı bugün durum nasıl olurdu? Bir bütün olarak insan ve doğayı merkeze alan eğitim ile kırsaldan başlayarak ülkenin tamamını nitelikli eğitmeyi düşünen sistem ile ülkemizin okur-yazarı düzeyini % 100 düzeyine çıkarsaydı sonuç ne olurdu? Eğer Köy Enstitüleri geçmişin iç ve dış koşullarına yenik düşürülmeseydi ülkemiz farklı bir yerde olur muydu? Eğer ülkemiz köylü kentli demeden tüm insanı Köy Enstitülerinin de yarımı ile her yönü ile becerileri gelişmiş bir şekilde eğitebilseydi, bugün 1.6 milyon gencimiz iş umudu ile üniversite kapısına dayanır mıydı? Herhalde insanımız daha bilgili, birey olma bilinci gelişmiş, yurttaş olarak ülkesinin daha iyi yaşam koşullarına sahip olması için çabalıyor olacaktı. Muhtemeldir ki insanımız durumu idare eden değil, daha aktif yurttaş olarak hayatın her alanından kendisinin de sorumluluğunu ve katkısının olduğu bilinci ile hareket edecekti. Ne yazı

12/04/2010, Pazartesi, Adana