9 Haziran 2010 Çarşamba

BİR TL’NİN NESİ VAR; 362 YILIN NESİ VAR!

Hüseyin Habip Taşkın
habibtaskin@gmail.com

Kanunlar Türkiye’de kişiye/ kişilere göre farklı uygulanıyor diye düşünüyorum. Bu kanunlar kime göre ya da nasıl bir anlayışla yapıldı? Aslında bu kanunlarla mizahi öykü oluşturacak kararlara imza atıldığını görmekteyiz.

Diyarbakır’da 1 TL gasp ettikleri iddiasıyla yargılanan 4 çocuk hakkında 362 yıl hapis cezası istenmiş. Diğer yanda ise dokunulmazlık zırhını kanunlarıyla sağlamlaştıran milletvekillerimiz sayesinde, Meclis’te yolsuzluk, rüşvet ve sahtecilik gibi gerekçelerle haklarında 350 dosya bulunan 112 milletvekili yargılanamıyor. Bu ‘vekiller’ dokunulmazlık zırhından cesaret alarak yollarına devam ederken, Kanunlarımızın adil olduğunu söyleyemeyiz.

1997 yılına doğru gittiğimizde Gaziantep’te yaşanan bir olay aklımıza gelecektir. Baklavacı dükkanının kapısını kırarak baklava ve fıstık çalan A.K , A.A, L.H. ve Metin Subaşı, “çete oluşturarak hırsızlık yapmak” suçundan yargılanmış; 18 yaşından küçük olan A.A, A.K. ve L.H. 6’şar yıllık cezalarını ıslahevlerinde çektikten sonra serbest kalmış, olay tarihinde reşit olan Metin Subaşı ise 9 yıl hapse mahkum edilmişti.

Bir yandan çocuklar, diğer yandan ülkemizi yöneten milletvekillerimiz! Çelişkiler içinde olan kanunlarımız. Kanunları yapan milletvekillerimiz değil midir? Elbette onlardır. Aşağı tabaka yargılanacak, üst tabakaya ‘serbest geçiş’ tarifesi uygulanacak. Adalet bunun neresinde? Elbette çocukların yaptıkları onaylanamaz ama ekonomik, sosyal koşullarına bakmamız gerekmez mi? Aynı anda sistemi sorgulamamız gerekmez mi?

***

18 Şubat 2010 tarihinde Diyarbakır’da 1 TL gasp ettikleri iddiasıyla yargılanan 4 çocuk hakkında 362 yıl hapis cezası istenmiş. Bu cezanın adil olduğunu kim iddia edebilir ki!? İlk önce yasayı yapanlar yasalara uymalıdır. Eğer uymuyorsalar orada bir başıbozukluk var demektir.

Bu ülkede Yahya Demirel, Engin Civan, Cem Uzan, Jet Fadıl ve diğerleri gelip geçmeye devam ediyor. Bunların birçoğu devleti dolandırdı. Halkı dolandırdı. Nasıl bir iş ise, beylerimiz kanatlanıp yurtdışında yaşamaya başladılar. Üstelik Interpol bile bunları yakalayamıyor. Nede olsa bunların yakalanmama zırhı olduğundan, ortaya sorgulamamız gereken birçok konu çıkıyor.

Ülkemizde cezaevi kapasitesi az diye durmadan cezaevi açan zihniyetin, IMF, ABD ve AB’nin emirleriyle ekonomimize yön verenlerin, kısacası her işimize burnunu sokanların ve bunları uygulayanların sorgulanması gereği ortaya çıkıyor.

***

Gasp eden ve edilenler ilköğretim okulu öğrencisidir. Şikâyetçi olan çocuklar şikâyetlerini geri alsalar da kanun onlar için işlemeye devam ediyor. Bu çocukların yaşları 13, 14, 15 olarak geçiyor. Çocuklardan bir tanesi Diyarbakır E Tipi cezaevine konulmuş. Bir tanesi de aranıyor. İkisi tutuksuz olarak yargılanıyor.

İddianamede, 4 sanık çocuk 4 mağdur çocuğa karşı suç işlediği iddia edilmiş.“Birden fazla kişi tarafından birlikte yağma” fillini düzenleyen TCK’nin 149/1 maddesi gereğince her sanık çocuğun 4’er kez, 10 ile 15 yıl arası değişen hapis cezası ile cezalandırılmasını; sanık çocukların, TCK’nin 109/2 maddesine göre 4’er kez ayrı ayrı 2 ila 7 yıl değişen hapis cezası ile cezalandırılmasını istenmiş. Aynı iddianamede, toplamda ise tüm çocukların 152 ile 362 yıl arası hapis cezası ile cezalandırılması talep edilmiş.

Yanlış uygulamalar ve yöntemlerle bu çocukların gelecekleri karartılıyor. Amaç çocukları kazanmak mı? Açılan davanın iddianamesinde cumhuriyet savcısı’nın talep ettiği cezalarla çocukları kazanmak mümkün değildir. Ortaya öyle bir tablo çıkıyor ki: Bu çocuklar çok kötü olaylar yapmış, ancak diğer tarafta dokunulmazlık zırhına bürünen milletvekillerine ‘adaletin keskin kılıcı’ neden uygulanmaz!.. Neden yiğit bir savcı çıkıp da, “Adalet varsa herkese eşit olalı” diyemez. Bu adalet denilen mekanizmanın ceza kısmı hep yoksullara, emekçi kesimlerine mi uygulanır!?

Farkında mısınız, bu ülkenin cezaevlerinde çocuk hükümlü ve tutuklu sayısı gün geçtikçe artıyor. Kürt çocukları güvenlik güçlerine taş atıyor diye cezaevlerini dolduruyor. Fakat bunun nedenleri sorgulanmıyor.

Dili, kültürü, rengi ne olursa olsun tüm çocuklar bizim çocuklarımızdır. Onlara cezaevleri değil, aydınlık yarınlar bırakmak için çözümler üretmeliyiz. Eğer bir çocuk suç işliyorsa, öyle kabul ediliyorsa, ilk önce devlet kendi işleyişini gözden geçirmelidir. Hatalarını doğrularını ortaya koymalıdır. Bu ülkede öyle bir işleyiş olmadığı gibi, kanunlar adamına göre işliyor. Sonradan deniliyor ki, “çocuklar saygısız, görgüsüz, suç makinesi…” Herkes kendini sorgulamalı; “bu hale nasıl geldik” diye…

NEWROZ HAFTALIK SİYASİ YORUM GAZETESİ

5 Haziran 2010 Cumartesi

Gazze Şeridi: Değişen bir şey olacak mı?



Murat Çakır
cakir@rosalux.de

İsrail’in, Gazze Şeridi’nin uluslararası hukuka aykırı olan ablukasını aşmak isteyen yardım filosuna yönelik korsanlığı, dünya çapında infiale yol açtı. Uluslararası sularda gerçekleştirilen saldırı, yürürlükteki bütün Deniz Hukuku maddelerine, BM Şartı’na ve daha da önemlisi insanî değerlere aykırı bir eylem. Suçu işleyen İsrail devleti olmasaydı, bugün, kendilerini »uluslararası camia« olarak nitelendiren Batılı ülkelerin, »askerî müdahale gereklidir« tartışmalarına tanık olurduk.

Ancak söz konusu olan İsrail devleti ve şimdiye kadar defalarca olduğu gibi, dünya çapındaki »kınamaların« herhangi bir cezalandırmayla sonuçlanmayacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Buna rağmen belirli bir değişim için kapının aralandığını belirtebiliriz.

Öncelikle 2006’dan bu yana olan gelişmeleri doğru okumak gerekiyor. Evet, İsrail elindeki nükleer silahlar ve modern teçhizatı ile dünyanın en güçlü üçüncü ordusuna sahip. Onlarca kez BM Örgütü ve Güvenlik Konseyi tarafından kınanmasına rağmen, hiç bir yaptırıma uğratılmaması, İsrail egemenlerine kırılmaz bir özgüven vermekte. Bu özgüvenle 2006’da Lübnan’da, 2008/2009’da da Gazze Şeridi’nde askerî güçlerinin yıkıcılığını kanıtladılar. Ama geriye dönüp bakıldığında, İsrail’in ne Lübnan’da, ne de Gazze’de başarıya ulaşamadığı görülür. Çünkü Lübnan Hizbullah’ı ve Hamas, saldırılardan sonra yok edilemediler, aksine daha da güçlendiler. Üstüne üstlük, İsrail’in kendisi dünya kamuoyunda izole olmaya başladı.

Böylesi bir süreçten sonra gerçekleştirilen korsanlık, bardağı taşıran son damlaya benziyor. En son ABD başkanı Barack Obama dahi İsrail’i eleştirerek, »gereksiz bir trajedi yaşandığından« bahsetti. AB’nden gelen yorumlar da benzer düzeyde. Ayrıca Türkiye-İsrail ilişkilerinin zedelenmesi »yaraya tuz« misaline dönüştü.

Peki, tüm bunlar neye işaret ediyor? İsrailli politolog Gershon Baskin’ın dediği gibi »Güney Afrika apartheid rejiminin yıkılmasıyla paralellikler« mi yaşanıyor? Batılı güçler İsrail’e sırt mı dönecekler ve sahiden Gazze Şeridi özgürlüğüne mi kavuşacak?

Konuyu daha geniş bir analiz yazısında ele alacağım, ama bir köşe yazısının tanıdığı çerçeve içerisinde soruları kısaca yanıtlamaya çalışayım – tek kelime ile: Hayır! İsrail önceden de olduğu gibi ABD ve AB’nin Orta Doğu’daki en önemli mevziîsidir. Orta Doğu’nun yeniden biçimlendirilmesinde ve küresel stratejilerin uygulanmasında İsrail vazgeçilemez bir faktördür. Ancak bu gerçek, İsrail yönetiminin politikalarında değişiklik yapılması için baskı uygulanmasına engel olmayacaktır.

İkincisi, »bölgesel istikrar« küresel ihtilaflarda belirleyici rol oynamak isteyen ABD-AB işbirliğinin öngördüğü bir »zorunluluktur«. Bu aynı zamanda Kasım ayında yapılacak olan Lizbon NATO Zirvesi’nde karar altına alınması beklenen yeni NATO Strateji Konsepti’nin bir gereğidir. NATO, »küresel misyonunu« her yerde ve alanda »tek başına« yerine getiremeyeceğini, bazı (!) ülkelerin »NATO görevlerini üstlenmesi gerektiğini« ve bu ülkelerin de »siyasî istikrara« sahip olmalarının zorunluluğunu tespit etti.

Bu nedenle İsrail özelinde büyük bir olasılıkla hükümet değişikliği ile »radikal« kesimlerin marjinalize edilmelerine ve Gazze Şeridi’nin ablukasının yumuşatılmasına dair adımlar atılacaktır. Zaten İsrail Başbakanı Netanyahu Gazze’de böylesi bir adımı düşündüklerini açıklamış ve başkan Obama da dünkü konuşmasında bunun önemine dikkat çekmişti. Bu çerçevede de »İki-Devlet-Çözümü« hedefiyle İsrail ve Filistin arasındaki »Barış Görüşmeleri«nin reaktive edilmesi söz konusu. Görüldüğü kadarıyla ABD ve AB, İsrail yönetimi üzerindeki baskılarını bu yönde adım atmaları için artırmaktalar. Sonuç itibariyle Gazze Şeridi’nin statükosunda bir değişim olmayacak, ancak bazı »insanî yardım olanakları« yaratılacaktır. Ki, bunlar da sonrasında Hamas’a yönelik yeni baskı malzemelerine temel oluşturacaktır.

Türkiye karar vericilerinin oynadığı role gelince: tam bir ikiyüzlülük! İsrail’e »devlet terörü« suçlamasına yapma hakkına sahip olan en son hükümet herhalde Türkiye hükümetidir. Gazze’de 1.400 insanın yaşamına mal olan saldırı hâlâ hafızalarda. Buna rağmen Türkiye-İsrail işbirliği zedelenmedi, şimdi mi zedelenecek? Peki, »Kahrolsun İsrail!« sloganı atanlar, yarın Türkiye ve İsrail savaş gemileri karşı karşıya geldiğinde kimlerin politikalarına eklemlendiklerinin farkına varabilecekler mi?

Sorulacak çok soru var, ama yerim kalmadı...

4 Haziran 2010 Cuma

EMBARGOLAR...


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com


İsrailin GAZZE’ye, Rusların Berlin’e, DERSİM’den mütevellit BİZE.


İsrail’in GAZZE’ye Embargosu

İsrail 4 sene önce HAMAS’ın roket atışlarına karşı kendisini koruma babında aldığı Embargo kararı gereği Gazze’ye yiyecek içeçek, ilaç ve inşaat manzemeleri sokturmuyordu. Bu karara uyan MISIR dahi Gazze’ye kapılarını kapamıştı. İsrail daha ileri giderek Gazze’yi işgal edip bonbardıman yağmuruna tutmuştu. Binlerce insan, hatta çocuklar hunharca yok edilmişti. Şimdi bu embargoyu delmek için muhtelif memeleketlerdeki insan hakları örgütleri Antalya’dan kalkan MAVİ MARMARA gemisi ile yiyecek, ilaç, oyuncak ve inşaat malzemelerini Gazze’ye götürmeğe çalıştı. Fakat bu insani teşebbüs İsrail ordusunun müdahalesi ile akımete uğradı. Ayrıca 9 gönüllü katledildi, bir çok yaralı ve yüzlerce mürettabat gönüllü kelepçelenerek hapse atıldı. Türkiye’nin ve USA nın müdahalesi ile serbest bırakıldılar ve memleketlerine döndüler. Erdoğan Gazze’li çocukların dramlarından bahseder oldu.

Rusların Berlin blokadı.

İkinci dünya harbini müteakıp Rusya Berlin’e bir blokad uyguladı. USA uçaklarla yiyecek, giyecek, ilaç, ve çocuk mamalarını paketler halinde Berlin halkına ulaştırdı. Berlin’deki çocukların gözlerindeki sevinci unutamıyorum.

DERSİM’den mütevellit BİZE konulan embargo.

Dersim isyanı sırasında Kahta’da mukim sülaleyi hayvan naklinde kullanılan Karavagonlarla, 7 aylıktan 70 yaşındakine kadar, Türkiyenin dört bucağına çil yavrusu gibi dağıttılar. Emlaklerine el koydular. Aç periçan, parasız, pulsuz, sorgusuz, suallsiz bir muameleye tabi tutuldular. Bu sülalenin ikinci sürgünü idi. Birincisi Şeyh Sait isyanı sırasında. Üçüncüsüde 27 Mayısta . 80 yaşındaki dedem Sıvas kampına. Dayım ve abim de Yassı adaya gönderilmişti.

İkinci sürgünden İnönü’nün aileye yakınlığı sayesinde kısmi affa uğramış ve memeleketleri Malatya’ya gönderilmişlerdi. O zamanın emniyet müdürü İhsan Sabri Çağlayan’ın sonradan bana anlattıklarına göre dedem Zeynel bey Malatya’da mecburi iskana tabi tutulmuş dolayısıyle her hafta müdürlüğe gidip Malatyayı terk etmediğine dair imza verirmiş.

Ben, kardeşlerim ve annem Malatya’da mukim olduğumuz için sürgünden muaf tutulmuş idik. Tatillerde Kahta’ya gidip harman yerlerinde hasılatı toplardım. Fakat Malatya’ya sevk ettirmeğe imkanım yoktu Çünkü hükumet embargo koymuştu. Yani buğdayımızı dahi 100 km. Uzaklıkta ki Malatya’ya gönderemiyordum. Babam ben iki yaşında vefat edipte birden fakirleştiğimiz için annem evin yarısını 10 liraya kiraya vermişti. Çar çur geçiniyorduk. Dört sene sonra, günün birinde, ben Kahtada yaz tatilinde iken annemin dayısı, Malatya milletvekili Kahtaya uğramıştı. Durumu ona anlattım. O da kaymakamdan benim buğday yüklü katırlara izin belgesi vermesini rica etti. Bende her katır yükü için kaymakamlığa gidip müsaade belgesi temin ettim. Embargo delinmişti. Erdoğan’ın Gazze’li çocuklardan bahsettiği tarzda biz çocuklarda mahzunluktan kurtulmuştuk. Hiç olmazsa ekmek yapmak için un ve Bulgurumuz vardı. Malatya’ya döndüğümde akraba çocukları nazarında kahraman bir insan edası gibi çalım atabiliyordum. Gerçi harman yerlerine eşşeğim olmadığı için kızgın güneş sıcağında yaya gidiyordum köylere. Erdoğan Gazze’li çocuklardan bahsedince bende bize konulan o embargolu günleri hatırladım. Kaşıdı Erdoğan benim eski yaralarımı. Unutmuştum belkide o günleri. Fakat şimdi polise taş atan binlerce kürt çocuğu,(ya babası meçhul kimselerce katledilmiş, yahutta kardeşi dağda ), Diyarbakır zindanlarında mahpus tutulmakta , İskenderunda bahriyeli genç askerler ölüme mahkum edilmekte. Bütün bunlar 80 senelik Kürt sorununun devam ettiğine kanıttır.. Kılıçdaroğlu aç olan Kürt gençlerinin dağa çıktığını söylüyor. Demekk ki açlık hüküm sürüyor oralarda. Aslında onlar dahada aç kalmağa kendilerini mahkum ettiler. Demekki direkt olmasada endirekt bir embargo devam ediyor kuzey Kürdistanda. İşsizliğe son verecekmiş. O sadece komunist memleketlerde mümkündür. Çünkü onların anayasalarında ÇALIŞMA HAKKI vardır vatandaşın. Kapitalist ülkelerin anayasalarında böyle bir şey olamaz. Hayalperest olma, cehaletini açığa vurma bari. Ya Generallerimiz, bayramlarda asarı atika KILIÇLARINI takıyorlar. Elleri vatandaşa değince kirlenmesin diyede eldiven takıyorlar.

Çok korkmuştum, şayet İsrail yönetimi Erdoğan’a ‘’ sen kendi Kürt kardeşlerinin ölümüne göz yumma, Gazze ile uğraşacağına.’’. Fas’tan Endonazya’ya kadar hangi müslüman ülke Gazze’ye arka çıkıyor, MISIR bile dört senedir Gazze’ye embargo uyguluyor derse.ki bunu dile getiren İsrailli köşe yazarları olmuştur..

Erdoğan’ı IMF mevzuunda kutluyorum. İki sene önce ‘’ Asgari ücretleri düşür ‘’ ‘kamuda çalışanların tazimatlarını ödeme, yerel yönetimlere mali destek verme ‘’dedikleri tavsiyelerine uymadı. TÜSİAD’ın IMF den alacağın paraları bize dağıt demelerinede uymadı.

Erdoğan akılılık ettide CHP ‘ liler gibi düşünüp iki harp gemisi birlikte göndermedi. O zaman hakiki harp gerekçesi ortaya çıkardı.

Erdoğan MHP sinden, CHP sinden korkmayıpta Kürt kardeşlerinin isteklerini bir ciddiye alsa. Onların istedikleri Kıbrıs Türklerine istedikleriniz gibi, Güney Kürdistanda aşiret reislerinin halklarına kavuşturdukları haklar gibi. Hürriyet gazetesi diyor ki Türkiye Türklerindir. Bu etnik bir politika değil mi?, Diyanet sadece sunilere hizmet vermiyor mu? Bu dindar politika değil mi ? Siz se Etnik ve Din üzerinden politika yapmıyoruz diyorsunuz. Kendi kendinizi kandırmayın. Elbette Kürtlerin damarlarında ASİL kan yok. Elbette onlar mutlu olmak için Türküm demiyorlar. Yüzlerce senedir küsüp dağa çıkıyorlar. (General Moltke Türkiye mektuplarında öyle diyor).

İsrail gözden çıkardı seni. Alaşşağı etme planlarını tatbik ediyorlar. Bizim komik politikacılar, kendini aydın sananlar bu tatbikata yağ çalıyorlar. Tıpkı 27 Mayısta, tıpkı 12 Eylülde olduğu gibi. Tıpkı Ergenekoncular gibi darbeleri özlüyorlar.

Bu aptalca katliamların önüne geçmenin birinci şartı SİLAH FABRİKALARINI yasaklamakdır. Buna hiç bir kötü siyasi cesaret edemez. Çünkü onun arkasında en namusu mücessem siyasileri dahi baştan çıkaracak, ahlaksızlaştıracak vasıta PARA mevcut. Yurt’ta sulh, dünya’da sulh ancak silahın ve para’nın yok olması ile mümkündür. Onlara karşı DONKİŞOT olabilirmiyiz.?

Gazze’li çocuklar, Berlinli çocuklar, bizim Kürt çocukları :

Bu çocuklar beni hep meyus eylemişlerdir. Tıpkı Porrgy ve BESS muzicalindeki çocuklar gibi. Gershwin’in o müziği beni hep ağlamaklı kılar. Rio’daki İsa heykelinden şehre inen teleferikten varoşlardaki teneke evlerin önünde, donsuz, yalınayak oynayan siyah gözlü çocukları görür gibi olmuştum. İşte o müziği dinlerken o çocuklar için ağlamaklı olurum. Sayın Erdoğan yaramı kaşıdın, çocukluğumu hatırlattın, ağlamaklı oldum gene.

Antalya. 03.06.10

BİN FİDAN OLDUK

Cirik Haci / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de

Çok fidanların bakılmadı boyuna
Boynundan astılar, bin fidan olduk
Çabası hayat vermekti köyüne
Kökünden soktüler, bin fidan olduk

Binlerce ölümler, bitmedik daha
Güneş olduk ışık açtık sabaha
Oyalanıp eylemedik bahane
Zindana attılar, bin fidan olduk

Zulüme, zalime boyun bükmedik
Duruşumuz dik, göz yaşı dökmedik
Güneş olduk karanlığa bakmadık
Meçhuldu ölümler, bin fidan olduk

Bağrına bastı bizi, toprak ana
Kök saldık dünyada dört bir yana
Can aldı faşizm, doymadı kana
Sürgüne saldılar bin fidan olduk

Fezalim
der hacim uyumaz gözüm
Haykırış ruh dolu baharım yazım
Emekci sınıfa vardır niyazım
Eylemde vurdular, bin fidan olduk

Dünya Yüzünde En Az Bulunan Şey Nedir?


Gün Zileli
zileligun@hotmail.com

Yok yok elmas değil. Üstelik nadiren bulunduğu zaman da elmas gibi bir ölçülebilir “değer” ifade etmez. Çoğunlukla dikkat bile çekmez. İşte o, tutarlılıktır. Üstelik onu arayan çok az.

Son günlerin gürültü patırtısı bana bunu düşündürdü. İsrail devletinin, Filistinlilere yardım götüren gemilerine saldırısı üzerine kopan büyük gürültüden söz ediyorum. Şimdi, bu gürültü patırtı içinde zaten pek nadir görünen tutarlılığı nerede bulacağız? Anarşist sitelerde bile bazı arkadaşlar, İsrail devletinin saldırısını neredeyse haklı çıkaracak bahaneler aramaya giriştikten sonra. “Bir insani yardım görevlisi” İsrail askerlerine sopayla karşı koymazmış! Bu, her türlü devlete ve devlet müdahalesine karşı olan anarşistlerin bir sitesinde söyleniyor. Hayret ki ne hayret!

Bunu geçelim. George Orwell'i hatırlayarak şu kadarını söylemek gerekir İsrail devletiyle ilgili olarak: Bütün devletler paranoyaktır. İsrail devleti daha fazla paranoyaktır. Bu saldırının ardında büyük politik hesaplar, son derece “akıllıca” stratejiler aramayalım. Devletlerin en paranoyağı olan ve varlığını böylesi bir paranoyaya dayandıran İsrail devletinin insani yardımları bile bir tehdit olarak görüp saldırması kaçınılmazdır.

Benim esas üzerinde durmak istediğim, Türkiye devleti de dahil olmak üzere diğer paranoyak devletlerin gösterdiği tepkidir. “Alçakça pervasızlık...” Peki buna benzer pervasızlıkları Türk devleti ve diğer devletler defalarca ve defalarca göstermediler mi, göstermiyorlar mı, korkunç savaş harcamalarıyla ve nükleer projeleriyle göstermeye devam etmiyorlar mı? Çocuklara ateş açan sadece İsrail devleti mi? Türkiye'de ve dünyanın her yerinde ağır silahlı polis ve ordu güçleri, sivilleri ve çocukları öldürmüyorlar mı? Silahla oynayan, silahlanan bir dünyaya katkıda bulunan herkes - ki, buna “haklı” bir savaş verdiklerini ileri süren çeşitli ülkelerdeki gerilla güçleri de dahildir - ergeç silahın darbesini yiyecektir. Silahla ayakta duran silahla devrilir. Silahla var olan, silahla yok olur. Dünya yüzünde bu konuda tek tutarlı eğilim, vicdani ret eğilimidir. Bunun dışında kalan bütün güçler şu ya da bu ölçüde tutarsızlık skalasında yer alırlar.

Bu kadar radikal bir bakışı geçici olarak bir kenara bıraksak bile, iki yüzlü kınama mesajları yayınlayan dünya devletlerinin ortak tutarsızlıklarının merkezinde yine Türkiye devleti ve hükümeti yer almaktadır. İsrail devletinin sorumlularına “alçakça bir pervasızlık” suçlamasını yapan ve Türkiye'nin İsrail'deki büyükelçisini geri çekmek gibi bir jeste başvuran hükümetin, tutarlı olabilmek için yapacağı tek şey, “stratejik ortaklık” içinde bulunduğu İsrail'le ittifakına derhal son vermesi, bu devletle bütün askeri antlaşmaları iptal etmesi, bütün ekonomik ilişkilerini kesmesidir. Aksi halde, “alçakça pervasızlık” yapanlarla müttefik durumuna düşmüş olacaklardır ki, bu da, bırakın tutarsızlığı, Ortadoğu halkları karşısında yeni bir pervasızlık örneği oluşturacaktır.

Ulusal bayrakların hiçbirini sevmem ve taşımam. Buna Filistin bayrağı da dahildir. Londra'daki gösterilerde, güya Filistin halkıyla dayanışma adına Filistin bayrağı taşıyanlardan uzak durmaya özen gösterirdim. Ne var ki, bugün televizyonda gördüğüm bir manzara beni çarptı. Amerika'nın bir kentinde yapılan bir İsrail devletini protesto gösterisinde, Avrupa'nın her kentinde, özellikle bazı semtlerinde hep rastladığımız o siyah elbiseli, kendine özgü, geniş kenarlı siyah şapkalar giyen, çoğunlukla sakallı Yahudi fundamentalistler Filistin bayrağı taşıyorlardı. Bu, Hırant Dink öldüğünde, “hepimiz Ermeniyiz” diye slogan atan Türkiyelilerin empatisini hatırlattı bana. İlk kez bir ulusal bayrağın taşınması göğsümü kabarttı. Taşınana değil, taşıyana bak!
O zaman, bugün vicdani retçilerin şahsında vücut bulan o nadide tutarlılığın, sayıları çok çok az temsilcileri arasına Amerika'daki, Filistin bayrağı taşıyan Yahudi fundemantalistlerini de ekleyelim. Karşıda ise koca bir cephe var. Mızrak başını paranoyakların paranoyağı İsrail devletinin oluşturduğu silahlılar cephesi.

1 Haziran 2010 Salı

CHP, ‘Sosyal Demokrasi’ ve Yanılsama...


Fikret Başkaya

Deniz Baykal’ın bir komployla parti genel başkanlığından uzaklaştırılması [herhalde başka türlü değiştirilmesi mümkün olmadığı için olacak], ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi, medya tarafından nerdeyse Türkiye’nin politik yaşamında bir dönüm noktası, ‘müthiş bir olay’ olarak sunuldu, sunuluyor. Kılıçdaroğlu’nun AKP’nin sekiz yıllık iktidarı döneminde gözü kara uyguladığı neoliberal politikalardan muzdarip emekçi kitlelerin gözünde de bir umut haline geldiği anlaşılıyor. Başka hiç bir şey değişmeden sadece parti genel başkanının değişmesi, bir partiye ‘umut bağlamak’ için yeterli bir neden olabilir mi? Şüphesiz lider ve liderlik önemsiz değildir ama lider hiç bir zaman boşlukta durmaz. Liderin gücü ve yapabileceklerinin sınırı, dayandığı sosyal sınıflar ve güç odakları tarafından belirlenir. Genel bir çerçevede durum böyledir ama CHP gibi bir parti söz konusuysa, durumun nüanse edilmesi gerekir zira CHP bilinen siyasi partilere pek benzemez. O herhangi bir siyasi parti değildir… CHP daha devletin adı Cumhuriyet olarak değiştirilmeden önce kurulmuş bir partidir. Doğrudan devlet tarafından ve devletin başı olan Mustafa Kemal tarafından kurulmuştur. Bir devlet partisidir veya aynı anlama gelmek üzere parti devlettir. Devletle bütünleşmiş, onunla iç içe geçmiş, devletin bir parçası haline gelmiş bir örgüttür. Dolayısıyla CHP kavramın bilinen anlamında burjuva partilerinden farklıdır. Bu onun az ya da çok her zaman iktidarda olması demektir. Türkiye’de seçimle gelen siyasi partilerin neden hükümet oldukları halde bir türlü iktidar olamadıklarının cevabı da burada saklıdır. Lâkin şimdilerde bu durum değişiyor, rant bölüşümünde artık biz de varız diyenler tarafından, bürokratik iktidar tehdit ediliyor... Netice itibariyle taraflardan hiç birinin demokrasi diye bir kaygısı yok zaten olması da mümkün değildir.

Kılıçdaroğlu parti kongresinde yaptığı konuşmada, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk üzerinde durdu. İşsizlik ve yoksullukla mücadele edeceklerini söyledi. Öteki siyasi parti liderleri farklı bir şey mi söylüyor? Hepsi her zaman bunları söyler ama işsizlik ve yoksulluk artmaya, sefalet derinleşmeye, doğal çevre bozulmaya, yaşam kalitesi kötüleşmeye devam eder. Ve başka türlü olması mümkün değildir. Bütün bunlar olurken, Türkiye’nin kalkınma yolunda nasıl hızla ilerlediği, nasıl büyüme rekorları kırdığı da birilerinin dilinden hiç düşmez... Her zaman tüm siyasi partiler tarafından yapılan bu tür vaatler seyirciyi oyalamak içindir... Acaba Kılıçdaroğlu öteki siyasi partilerin söylediğinden farklı bir şey söyleseydi, söylediğinin bir karşılığı olabilir ve bu umutlanmak için bir neden olabilir miydi? Kılıçdaroğlu işsizlik, yoksulluk, sosyal adaletsizlikten söz ediyor da, kapitalizmi, emperyalizmi, sömürüyü, neoliberalizmi hiç ağzına almıyor... Belli ki, o da kapitalizmi ‘insanlığın’ normal hâli’ sayıyor. 2010 yılında kapitalizmi sorun etmeyen, neoliberalizmi dert etmeyen bir parti hangi sorunu çözebilir? Mesela Kılıçdaroğlu: “içinde bulunduğumuz sefil durumun gerisinde 30 yıldır uygulanan neoliberal politikalar var, biz ülkeyi bu beladan kurtaracağız, herşeyi baştan aşağı değiştireceğiz, ülkemizi yerli-yabancı sermayenin sömürü, yağma ve talan alanı olmaktan çıkaracağız, insanların kaderini asla piyasa ekonomisine teslim etmeyeceğiz, son 20-30 yılda özelleştirilen kamu hizmetlerini yeniden gerçek birer kamu hizmetine dönüştüreceğiz, bunları bir kâr ve kazanç metaı olmaktan çıkaracağız, küresel ve yerli sermayenin çıkarına oluşturulmuş mevzuatı baştan sona değiştireceğiz, derhal emperyalist bir askeri pakt olan NATO’dan çekileceğiz, seksen yıllık Kürt sorununu çözeceğiz, bunun için ne gerekiyorsa yapacağız, ilk iş olarak düşünce özgürlüğünün önündeki engelleri ortadan kaldıracağız, ve halen düşüncelerinden dolayı cezaevlerinde bulunan yazar ve gazete yöneticilerini oradan çıkaracağız, önümüzdeki hafta bu toplumu ‘taş atan çocuklar’ ayıbından kurtarmak üzere girişimler başlatacağız, ülkemizin beşeri ve doğal kaynaklarını bu ülkenin insanlarının refahı için kullanacağız...” deseydi, bunları söylediği akşam televizyonların ve ertesi gün gazetelerin görüntüsü nasıl olurdu? Kılıçdaroğlu hâlâ bir umut olarak sunulur muydu? Mesela ‘bu adam çıldırmış olmalı’ ya da ‘ne dediğini bilmiyor’, ‘sanki hayal dünyasında’, ‘bu da nerden çıktı...’ gibi manşetler atılır mıydı? Köşe yazarları neler yazardı dersiniz? CHP’nin yeni genel başkanı bunları söyleyemez, söyleyecek olsa başkan yapılmaz. Her şeye rağmen söylerse de koltuğundan olur. Elbette Kılıçdaroğlu, seçim barajını düşürmek ve mayınlı arazileri topraksız ve az topraklı köylülere dağıtmak gibi iyi şeyler de söyledi ama asıl söylenmesi gerekeni söylemedi, söyleyemezdi...

CHP hakkındaki tevatürlerden biri de onun sosyal demokrat bir parti olduğudur. Aslında CHP’nin o tarakta bezi yok. Varlığını demokrasi yokluğuna borçlu bir partinin gerçekten demokrasi diye bir sorunu olabilir mi? Sosyalliğe gelince, CHP’nin solla tanışması 1960’lı yılların ortalarına rastlar. 1962 de Türkiye İşçi Partisi kurulmuş, 1963 yılında Mehmet Ali Aybar’ın genel başkan seçilmesiyle TİP hızla ezilen ve sömürülen sınıfların gözünde bir umut ve çekim merkezi haline gelmişti. TİP’in güçlenmesi demek, CHP’nin TİP lehine oy kaybetmesi demekti. TİP’in önünü kesmek ve tabandaki kaymayı durdurmak için CHP genel başkanı İsmet İnönü ‘ Biz ortanın solundayız‘ dedi ve Bülent Ecevit’le birlikte de CHP’nin sosyal demokratlığı ön plana çıkarıldı. CHP’nin ‘sola kaymasının’ asıl nedeni solun önünü kesmekti. Lideri bir şey söyledi diye bir parti değişmeyeceği gibi, lideri değişince de fazla bir şey değişmez. Fakat sorun sadece CHP ve onun sosyal demokratlığını angaje etmiyor, bizzat sosyal demokrasiyle ilgili de önemli bir sorun var. Zira, bir edeb-i kelâm ile ‘çağdaş sosyal demokrasi’ denilen çoktan sizlere ömür. Bilindiği gibi Batı Avrupa’da ve bazı başka ‘gelişmiş ülkelerde’ İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında refah devleti, kayırıcı devlet, sosyal devlet denilen rejimler söz konusuydu ve orada geçerli rejimlere genel bir tanım olarak ‘sosyal demokrasi’ deniyordu. Fakat oralardaki sosyal demokrasiler, parti lideri öyle istiyor diye sosyal demokrat olmamışlardı. Söz konusu rejimlerin sahneye çıkması, doğrudan sınıfsal güç dengelerinin bir sonucuydu. Güç dengesi emekçi sınıflardan yana dönmüştü. Bunu da gerisinde merkezde yükselen işçi sınıfı mücadelesi, sömürge halklarının anti- koloniyalist mücadelesi ve sosyalist denilen blok’un varlığıydı. Böylesi bir güçler dengesi söz konusuyken, sermaye ödünler vermek zorunda kalmıştı. İşte refah devletinin kazanımları böylesi bir güçler dengesinin sonucunda mümkün olmuştu. Gerçi ‘komünist tehdit’ denilen emperyalist burjuvaziyi telaşlandırıyordu ama asıl tehdit tevatür edildiği gibi Sovyetler Birliği değildi, nitekim Stalinist Sovyetler birliği çoktan batı kapitalizmi için bir tehdit olmaktan çıkmıştı... Asıl tehdit bizzat kendi ülkelerindeki işçi sınıfının ve emekçi halk kitlelerinin dayatmasıydı. Mesela Fransa’da faşizme karşı direniş ve FKP olmasaydı, bir dizi sosyal kazanım, dolayısıyla ‘sosyal devlet’ de söz konusu olmazdı.

Emperyalist savaş sonrasında ezilen halklar ve sömürülen sınıflar lehine olan güç dengesi, kapitalizmin yeniden yapısal krize girdiği 1974-75 den itibaren aşınmaya uğradı ve 1980 yılında neoliberal saldırının zaferiyle bütünüyle tersine döndü. Artık sermaye sınıfı sağlam yere basıyordu ve yeni ödünler vermeye zorlanmak şurada dursun, önceki dönemde kaybettiği mevzileri geri almak için saldırıya geçmişti... Neoliberalizmin zaferi sosyal demokrasinin de sonu oldu. Giderek adı ne olursa olsun, - sosyalist -sosyal demokrat- işçi partisi, vb. Avrupa’daki sağ ve sol partiler arasındaki ayrım silikleşti. Sol partiler şimdilerde liberal sol partilere dönüşmüş durumdalar. Buna kavramın kendisindeki çelişki [contradiction dans le terme] deniyor. Hem ekonomik planda liberal hem de sol olunamayacağına göre... Bunun anlamı, bu partilerin artık kapitalizme bir itirazlarının olmaması, dolayısıyla da hiç bir alternatif projelerinin olmaması demektir. Bir kere neoliberalizmin mektebine kaydolunca, geriye ‘en iyi öğrenci’ olma yarışına katılmak kalıyordu... Artık neoliberal küreselleşmeyi sonuna kadar destekliyorlar. Komünist partiler de hızla aşınıp aynı trene atlamayı bir çıkış yolu olarak görüyorlar ki, bu artık Avrupa solu diye de bir şeyin olmadığı anlamına geliyor. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine itirazları yok, sermayenin önünün sonuna kadar açılmasını refahın güvencesi olarak görüyorlar, NATO’nun daha da güçlenmesinden ve ‘etkinlik alanını’ genişletmesinden yanalar, ABD’nin ‘önleyici savaş’ doktrinini destekliyorlar... Durum böyleyken hâlâ sosyal demokrasiden söz etmenin bir karşılığı ve kıymet-i harbiyesi olabilir mi? Bir kıymet-i harbiyesi yok ama herhalde ‘çağdaş sosyal demokrasi’ birilerinin kulağına hoş geliyor... Küresel planda güç dengeleri sermayeden yana dönmüşken, hâlâ sosyal demokrasi şarkıları söylemek beyhudedir ama bunun Türkiye gibi bir ülkede söylenmesi tuhaflığı daha da büyütüyor. Politika boşlukta yapılmaz. Ve eskide çözüm aramak beyhudedir. Türkiye emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan bir ülkedir ve merkezi taklit etmek hem mümkün değildir, hem de arzulanır bir şey olmaması gerekir. Üstelik ortada taklit edilecek bir şey de yok iken... Emekçi sınıflar lehine kazanımlar elde etmenin, mevziler kazanmanın yegane yolu mücadeleden geçer. Mücadele olmadan güç dengeleri lehe çevrilemez. Dolayısıyla 2010’lu yıllarda Türkiye’de sosyal demokrasiyi mümkün ve arzulanır bir şey olarak sunma zorlaması tam bir illüzyondur.

Neoliberal küreselleşme çağında siyasi partiler artık külliyen işlevsizleşmiş durumdalar. Asıl misyonları sermayenin önünü açmak üzere kitleleri aldatıp- oyalamak... Hiç birinin artık ‘ben daha iyiyim’ diyecek morali yok, ancak ‘ben daha az kötüyüm’ diyebilirler... Zira yapabilecekleri şey belli... O zaman da aralarındaki fark bir üslûp farkından öteye geçemiyor... İşte seçim mistifikasyonu böyle sefil bir oyunun oynanmasından ibaret. Türkiye’deki düzen partileri arasında ‘ben özelleştirmelere karşıyım’, ‘insanların kaderi piyasa ekonomisinin işleyişine bırakılamaz...’ diyeni var mı? Piyasa sizin yakınınızdaki semt pazarı değil, yakında iflas edecek olan mahalle bakkalı da değil, insanlığın kaderini elinde tutan, ne var ne yoksa sömüren, yağmalayan küresel sermaye ve onun gerisindeki küresel oligarşi... Küresel oligarşinin arkasında da küresel plütokrasi var... Düzen partilerinin hepsi piyasacı, hepsi özelleştirmeci, hepsi sermayenin büyümesiyle refahın artacağını, sorunların çözüleceğini söylüyor... Milyoner ve milyarder sayısının artmasını ‘kalkınma’ olarak sunuyorlar. Yeni bir milyoner yarattıklarında kaç kaç on bin yoksul yarattıklarını bilmezler... Bilselerdi bir şey değişir miydi? Burjuva politikasının kuralı her aşamada düzen partilerinden birini allayıp-pullayıp öne çıkarmaktır... Sekiz yıllık dönemde AKP kendinden bekleneni başarıyla yaptığına göre, artık başka ata oynama zamanı gelmiş olmalı... Yeni bir illüzyon yaratmak için yeni bir umut yaratmaları gerekiyor. Şimdilik yeni illüzyonun adı CHP gibi görünüyor. Oysa insanların illüzyondan kurtulmaya ihtiyaçları var... CHP ister tek başına isterse bir koalisyon hükümeti kursun, unutmayın asıl iktidar her zamanki gibi yağma ve talan cephesi, velhasıl sermaye olmaya devam edecek... Başka türlü olabilir mi? Bir koşulda başka türlü olması mümkün: Paradigmayı değiştirmek...

Türkiye - تركيا



تركيا

ماجد أبوغوش


من خلف البحر الأزرق
من عند جدار القلب
تأتي محملة بالحب
تأتي تركيا

على وجه الموج
تطفو أغنية عن غزة
تكسر صمت العالم
هذه أغنية تركية

يا عاصمة العثمانيين
يا جامعة حران
يا مسجد ابراهيم
يا نهر العاصي
يا قبر إمرؤ القيس
يا أناضول
يا سيدة الحرية
يا تركية