20 Haziran 2010 Pazar

Boş Çuval Dik Durmaz!


Demir Bilgin
Demir.bilgin@yahoo.dk

Yazılarımız biraz aksadı. Yoğunluk ve pratik teorinin önüne geçti. Bazen böyle de oluyor, olsun. Ama, daha önce yazdıklarım doğru çıktı. Kendi kendine ”komplo” yapan Deniz Baykal, yerini Kemal Kılıçdaroğlu’na terketti. Bu, planlı bir geliştir. Bellidir. Bu şu demektir: CHP, Kılıçdaroğlu şahsında, Barış ve Demokrasi Partisi’ne karşı bir ”manevra” yapmak istedi. Bu ”manevra” ile, Kürtlerin yaşadıkları il, ilçe ve beldelerde, sıfıra düşen oyları tekrar kazanmak istedi. İstiyor. Bu plan ve hesap tutar mı, tutmaz. Tutmaz, zira boş çuval dik durmaz!

CHP, başa kim gelirse gelsin, boş bir çuvaldır. CHP, 12 Eylül 1980 faşizmden bu yana hiç bir zaman örgüt olmadı. CHP, 12 Eylül 1980’den beri örgüt değildir. CHP, örgüt değildir! CHP, boş bir çuval misalidir, dik durmaz. CHP, örgüt olmaz!

CHP, Kemal Kılıçdaroğlu şahsında da örgüt olmayacaktır, bu bir.

İkincisi, bir soru: Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına kim getirdi? Cevap: Amerika ve İsrail’dir! AKP’yi destekleyen Amerika ve İsrail, AKP’ den umudu keserek, CHP’de yeni Recepler buldu. Kemal Kılıçdaroğlu’nu buldu.

Üç: Yine bir soru: CHP ile AKP arasında siyasal olarak ne fark var?

Cevap: Hiç.

Cevap: Her ikisi de Amerikancıdır.

Cevap: Her ikisi de, Kürt Sorunu’nun çözümüne ilişkin herhangi bir projeleri yok.

Cevap: Her iki parti de, Alevi Sorunu’na yabancıdır.

Cevap: Her iki parti de, Kürt çocuklarına yönelik şiddet ve zulüm poltikasına karşı karşı çıkmıyorlar, karşı çıkmak bir yana destekliyorlar.

Cevap: Her iki parti de, Kürtçe eğitim ve öğrenime karşılar.

Dört: Peki Recep Tayyip bey ile Kemal Kılıçdaroğlu arasında fark yok mu?

Cevap: Elbette vardır. Kemal bey, Kürttür, kızılkbaştır. Ama Türkleşmiş bir bir Kürt ve sunnileşmiş bir kızılbaştır.

Yazınn sonucu; biz, Anadolu halklarına karşı, sermaye partileri bir hilkat garibesi oluşturmuşlar. Amerika ve İsrail ile bir ”Zulüm Cephesi” kurmuşlar. Önce bunun dağıtılması gerekiyor. Bu cephenin dağıtılması için yapılması gerekenler vardır. Başta şudur:

Barış ve Demokrasi Partisi ile Anadolu Halkları Kurtuluş Cephesi’ni oluşturup, bizlere karşı oluşturulan bu hilkat garibesi, ”Zulüm Cephesi”ni bir an önce yıkmak gerekiyor.

Şimdilik yapılması gereken budur.

Nesnel koşullar, Anadolu Halkları Kurtuluş Cephesi’ni oluşturmaya elverişlidir.

Direnen bir Kürt damarımız vardır.

Ne mutlu ki bizlere, Kürdistan dağlarında mücadele var!

Ne mutlu ki bizlere, mücadele Anadolu halkları arasında canlanma ve umut yaratıyor!

Kaynağımız budur.

Önemli olan, bu mücadele kaynağına bakıp, geleceğin özgür bir Anadolu devletinin kurulabileceğin hulyası ve umudu ile yaşamaktır.

Yaşam, hem AKP, hem de CHP gibi sermaye partilerine karşı ”Red Cephesi”ni oluşturmak oluyor.

Yaşam, bizleri bir ”manevra” ile kandırmak isteyen Kemal Kılıçdaroğlu’na hayır demek oluyor.

Sonucun sonucu; CHP, Kemal Kılıçdaroğlu ile de, hâlâ, bir boş çuvaldır!

CHP, boş bir çuvaldır. Boş çuval dik durmaz.

CHP, dik durmaz, duramaz!

18 Haziran 2010 Cuma

AZAD VE FATMA’ NIN DRAMI

Haber: Adil Okay
okayadil@hotmail.fr

VİCDANLARA ÇAĞRIMIZDIR!

Müvekkilimiz Fatma Tokmak, 09.12.1996 tarihinde, o tarihlerde 2,5 yaşında olan oğlu AZAT ile birlikte İstanbul’da misafir olarak bulunduğu bir eve düzenlenen polis operasyonunda gözaltına alındı.

Gözaltında tutuldukları İstanbul Terörle Mücadele Şubesinde 15 gün oğlu ile birlikte yoğun işkencelere maruz bırakıldı.

Kendisine yönelik her türlü işkence yöntemi uygulandı. Elektrik, askı, çırılçıplak soyma, cinsel taciz ve diğer yöntemler… Ama ona asıl ağır gelen küçük oğluna uygulanan işkence oldu.

Küçük oğlu AZAT, çırılçıplak soyuldu, belinde ve sırtında sigara söndürüldü ve cinsel tacize maruz kaldı.

15 gün devam eden işkence, Fatma TOKMAK’IN tutuklanıp cezaevine gönderilmesiyle de son bulmadı. Küçük Azat, annesi ile birlikte cezaevine gönderilmesi ya da yakınlarına teslim edilmesi gerekirken, Çocuk Esirgeme Kurumuna gönderildi.

Azat’da, Fatma ‘da bu durumdan çok yoğun bir biçimde etkilendiler.

Tarihin Terörle Mücadele Şube müdürü “bunu nasıl yaparsınız sorusuna”, “devletimiz ona daha iyi bakar” diye cevap verdi.

Fatma’nın avukatları olarak, 1,5 ay boyunca küçük Azat’ı Çocuk Esirgeme Kurumundan alana kadar uğraştık. Azat, yuvada bulunduğu sürece hiç kimseyle konuşmamış adını bile söylememişti. Büyük bir travma yaşıyordu. Tarafımızca annesinin yanına, cezaevine götürüldüğü gün ise sanırız her ikisinin de hiç unutamayacakları bir mutluluktu.

Azat, “içerisi ve dışarısı” arasında gidip gelerek büyüdü.

Bu süre içinde Fatma Tokmak’ın yargılaması sürdü. Fatma, yakalandığında hiç Türkçe bilmiyordu. Ayrıca, okuma-yazması da yoktu. İçeriğini hiç bilmediği bir ifadeye parmak bastırıldı.

Suç’u sadece misafir olarak gittiği o evde bulunmaktı. Yasadışı sorgulandı. Mahkeme aşamasında Türkçe bilmediği için ve o tarihlerde Kürtçe tercüman konusunda büyük sorunlar yaşandığı için, uzun yıllar mahkemece ayrıntılı ifadesi alınmadı. Bu süre içinde o devamlı suçsuz olduğunu anlatmaya çalıştı.

Cezaevinde kalp hastası oldu. Hastalığı tespit edildiği halde çok uzun yıllar tutuklu kaldı.

Azat’ın yaşadığı işkenceler ise gerek İstanbul Tabip odası gerekse İnsan Hakları Vakfı İstanbul Temsilciliği tarafından belgelendi.

Ancak dosya her zaman olduğu gibi resmibilirkişilik kurumu olan Adli Tıp’a gönderildi. Adli Tıp’ın verdiği işkence bulgularını onaylayan ancak belirsizlik taşıyan rapor savcılık tarafından benimsendi ve küçük Azat’a işkence yapanlar cezasız kaldılar.

2006 yılına gelindi. Azat büyüyordu. Fatma, sonunda hastalığı kabul edilerek 9 yıl sonra tahliye edildi.

2006 yılında bu yana Anne-oğul kendilerine bir hayat kurdular. Fatma, Sosyal Hizmetler kurumunda çalışarak engellilere baktı. Kazandığı parayla oğlunu okutmaya çalıştı.

Bu arada, geçtiğimiz günlerde Fatma’nın Yargıtay’da görülen davası onanarak geri döndü. Fatma’nın aldığı son derece hukuksuz, somut verilere dayanmayan, adil yargılanma hakkında tamamen uzak olan müebbet hapis cezası kesinleşti.

Ve bu acı gerçek anne ile oğlu bir kez daha ayırdı. Fatma tutuklanarak Bakırköy cezaevine gönderildi. Her ikisi de büyük bir travma yaşıyorlar.

Azat’ın dudaklarından dökülen “ama ben anneme çok alışmıştım” sözcükleri yürekleri dağlıyor.

Fatma Tokmak gerçekten suçsuz ve hasta..

Bizler avukatları olarak hastalığı nedeniyle “ceza ertelemesi“ yoluna başvuru hazırlığı yapmaktayız. O’nu kurtarabilmek için elimizden geleni yapacağız. Ancak bunun için yoğun bir kamuoyu desteğine ihtiyacımız var. Bu nedenle, insan hakları kuruluşlarını, entelektüelleri, sanatçıları, kadın kurumlarını ve herkesi ve herkesi tavır almaya çağırıyoruz.

Fatma Tokmak Vekilleri
Av. Eren Keskin

http://www.adilokay.com/

16 Haziran 2010 Çarşamba

İsviçre Bayraklı Çöp Torbaları ve Türkiye

Demir SÖNMEZ(*)

Bayrak, bir ülkenin, bir ulusun, bir kurumun veya kuruluşun sembolu olarak kabul edilir.Sonuçda semboldur.Ama bazı ülkeler için sembolde öte onurdur, namusdur, herşeydir.Bu yaklaşım ekonomik,sosyal,siyasal geri kalmış ülkelerin tarzıdır.

Bayrak motiflerinin moda ve ticari amaçlı olarak birçok alanda kullanıldığı biliyoruz. Pantolon, sütyen, külot, tuvalet klozetlerinde, alkollü içeçeklerin etiketlerinde vs...

Dünya kupası heyecanı her tarafı sararken birkez daha kupaya katılan ülkelerin bayrak satışları rekor düzeyde, bütün şehirlerde caddeler, balkonlar bayraklarla donatılmış durumda.

İsviçre’de dünya kupasına katılan ülkelerden ve H grubunda Honduras, İspanya ve Şili’yle mücadele edecek.

Cenevre’de her taraf İsviçre bayrakları ile donatılmış değil, balkonlarda ve restorantlarda sadece İsviçre bayrağı değil yanında diğer ülkelerinde bayrakları var. İnsanlar balkonlarına, mağazalarına, restorantlarına, kafelerine ve işyerlerine hem İsviçre bayrağını hemde kendi ülkesinin bayraklarını yan yana asmışlar. Öyle tek bayrak kaygıları ve korkuları hiç yok, böyle birşeyi hissetmeleri içinde bir nedende yok. Kültür ve medeniyetin ulaştığı boyutda zaten bunu gerektiriyor.

Cenevre Belediyeside Dünya Kupası nedeniyle artan çöp problemine ve kendi takımlarına destek için, İsviçre bayraklı çöp torbalarını ( isviçre bayrağı ve üzerinde Hop Suisse sloganı yer almakda) bütün şehrin çöp sepetlerine takarak destek sunmakta.

Bu işi yapan resmi bir kurum ve bu işlerden sorumlu kişide belediye başkan yardımcısı ve gelecek yılda Cenevre belediye başkanı olacak ayrıcada sağcı Radikal Partisi temsilcisi.

Şimdi bir an düşünelim, Türkiyede bir kurum veya bir kişi veya bir karikatürüst türk bayrağını çöp torbası olarak dağıtsa, karikatür olarak çizse başanı neler gelebilir düşünebilir misiniz ? Ülkenin gündemine bomba gibi düşerdi, borsalar alt üst olurdu, kriz masaları kuruludu, bütün medya kuruluşları özel programlara geçerlerdi, ülkenin her tarafı bayraklarla donatılırdı, Milyonlarca kalabalıklar meydanları doldurur ve bayrak histerisine kapılmış, linç kültürüyle beslenmiş, Allahu-Ekber nidalarıyla O belediye binasını ateşe verip içindekileri tekbir sesleriyle yakarlar ve yakanlarıda türklüğün onurunu ve namusuna sahip çıktıkları için Türkiye sizinle gurur duyor sloganlarıyla bagrına basarlardı.

Cenevre belediyesinin isviçre bayrağından çöp torbası yapması ne Cenevre’ lilerin, ne medyanın ne de hiç bir kurumun umrunda değil.

Resimleri çekerken küçük bir anket yaptık. İsviçre bayrağından çöp torbası yapılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz diye sorduk. Aldığımız yanıtlarda olumsuz hiçbir tepkiyle karşılaşmadık. Neden olmasın , şaşılacak birşey değil, güzel bulanlar hatta nereden bulabiliriz diye soranlar vardı.

İsviçre nin ve halkının kaygılar Türkiyenin kaygıları gibi değil.

Bölünme kaygısı yok.İsviçre konfederasyonu : dört bölge 26 kanton, her bölge kendi anadilinde (4 ana resmi dil Almanca, İtalyanca, fransıça ve Romanş) eğitim yapıyor, her kanton kendi meclisi tarafında yönetiliyor, her kantonun hatta her kasabanın kendi bayrağı var.

Türkiyenin tüm kırmızı çizgileri burada yok, hatta hiç yaşanmamış.

Hergün Türkiyenin büyüklüğünde dem vuran başbakana, milletvekillerine, Genel kurmaybaşkanına, diplomatlarına, yöneticilerine hatta halkımıza sormak gerekir ”tek millet, tek dil, tek bayrak“, çağdaş, ilerici, demokratik, insan haklarına saygılı ülke olmanın kıstasları bunlarmı ?

İsviçre 7,5 miyon nüfusa, Türkiye 75 milyon, İsviçre dünya kupasında, Türkiye nerede ? İsviçre mi ? Türkiye mi ? Demokratik, sosyal, laik, ilerici, insan hak ve özgürlüklerine saygılı

----------------------

(*)Cenevre Halkevi
Demir SÖNMEZ
http://www.assmp.org/

14 Haziran 2010 Pazartesi

Gazze mi? Kürt sorunu mu?‏


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

“Herkes evinin önünü temizlerse, şehir temiz olur.”

Bu vecizeyi dünyanın en büyük yazarlarından GOETHE’nin söylediğini zannediyorum. İNCİL’dede bu tarzda bir deyim olduğunuda söyleyenler var. Son günlerde ERDOĞAN’ın GAZZE için söylemlerini yorumlayanlar ‘’Evvela evindeki problemleri hallet, GAZZE’den öncelikli KÜRT sorununu ‘’ hallet diyorlar. Bahçeli’ye göre PKK inisiyatifi ele aldı, yani TSK 400 binlik ordusu, Skorsky’leri ile, korucu ordusu ile, Jandarması, polisi ile , USA’nın istihbarat desteği ile sanki eli kolu bağlı, ancak bayrağa sarılı cenazeleri defnetmekle meşgul. Hangi taraftan olursa olsun hayatını kaybeden gençlere yüreğim sızlıyor. Sanki 12.Eylül öncesi bir devir yaşıyoruz. O zaman 5 bin gencimiz birbirini yok etmişti. Şimdide Mehmetçikle, Kürt gençleri karşı karşıya. Bana kalırsa bu gençler pisi, pisine ölüyorlar. Yönetimdekilerin, isyancıların cerebral (beyin) yetmezliğinden ileri geliyor. Tıpta osteomyelit diye bir hastalık vardır. Otuz defa ameliyat edersin yine iyileştiremezsin. Radikal tedaviler gerektirir. Kürt sorununuda askeri yöntemlerle düzeltemiyeceğini asker kendisi senelerdir itiraf ediyor. PKK yı yok etsen, Öcalan’ı serbest bıraksanda bu sorunu çözemessin. Birarada sulh içinde yaşamayı temin edecek şartları sağlayamıyorsan, bu demektir ki Kürt sorununu etnik bir problem görmeyerek anayasal , kültürel , siyasal eşitliği sağlayamazsan bölünmenin önüne geçemezsin. Kürt sorunu netice itibarı ile dörde bölünmüşlük ortadan kalkmadan çözülmez.

İki sene evvel Fırat’ın ötesine yaptığım seyahatta, tıbbi konuşmalar için, bölünmenin de facto oluştuğunu tesbit ettim. Geçen ay Dıyarbakır kitap fuarını ziyaretimde, sonra Mardin’e gittiğimde bu bölünmüş olmanın dahada zemin kazandığını gördüm. Maalesef siyasiler başlarını kuma sokmakla, kendi kendilerini kandırmakla meşguller. Kuzey Kürdistanda yaşayan Kürtler kadar batıda yerleştiği, iş sahibi olduğu, Türklerle evliliklerin arttığı göz önüne alınınca, bölünmeninde kolay olmayacağı anlaşılır. Tıpkı Belçika’daki seçim neticeleri gibi iki taraftaki radikal gurupların artması büyük tehlike arz ediyor. Hele CHP ve MHP nin oralarda tamamen silinmiş olması , bölünmeyi kabullenmiş görünmeleri, yerel seçimlerde AP ve DTP nin seçilen bütün adaylarının Kürt kökenli olması bir referandum görüntüsü vermektedir. Bu tehlikeyi görmek istemeyen siyasiler AÇILIM gibi zevahiri kurtarmak hevesine düşmüşler. Generaller garnizonları gezmekte, halkla hiç bir ilişki kurmamakta, vekillerin taraftarları yahutta idari yetkililerle görüşmeleri onlara yanlış intiba kazandırmaktadır. Hakeza köşe yazarlarının masa başında ahkam kesmeleri, yahut oralarda bir iki gün otellerde konaklamaları yanıltıcı olmaktadır. Kürtçe bilmeyenler elbette halkla temas kuramıyorlar. Halkta korkusundan ahkam kesenlere hakiki yüzlerini göstermekten çekiniyorlar. İşte bu aldatmaca maalesef aptalca gençlerimizin hayatına mal oluyor. Bütün televizyon kanalları Kürtleri yok sayıyor. Türkü dahi söyletmiyorlar. Milli eğitim bakanlığının müfredatında tek kelime KÜRT geçmiyor. Bu yok farzetmeler Türkiyeye çok pahalıya mal oluyor.

İşte bu hakikatleri ciddiye almayan, evinin içindeki problemi görmezden gelen iktidar , sanki birinci derdimiz GAZZE, yahut İRAN’ın atom denemeleri imiş gibi büyük bir hatanın müsebbibi oluyor. Dolayısı ile PKK katliamları gittikçe artıyor. Bu kan yerde kalmaz gibi nakaratları dinliyoruz.

En ciddi konumuz Mavi Marmara gemisi. Hükumet önceden tedbirini almalıydı sözlerini ahlaksızlık addediyorum. Çünkü gemi yola çıktığında ne siyasiler, nede köşe yazarları ihtar babında bir şey söylediler. Olay olduktan sonra akıl veren çoktur. Bu bana göre ahlaksızlıktır. Refakatında harp gemisimi göndermeli idi hükumet. O zaman savaşımı göze alacaktık?

Atom, İran ve İsrail mevzzundada yalanlar söyleniyor. Cuba krizinde İncirlikte atom bombası başlıklı füzelerin Nato’nun emrinde olduğu açığa çıkmadımı?

Türkiye’nin dış poitikası elbetteki AK parti merkezinden yönlendirilir. Bunu iyi anlamak içinde Davutoğlu’nun STRATEJİK DERİNLİK eserini okumak gerekir. Bilgi kirliliği içinde hep ayni kişilerin televizyonlarda laf ebeliği yapmaları ortamı dahada ciddiyetsizleştirmektedir. Ataklı, Nazlı, Ergil, bir iki ezbere konuşan emekli general, Prof. Batum, Ali Sirmen , bir iki hukuk profesörü. Bu sayılı, saygın şahsiyetlerden başka hakiki aydınlar yokmu sözü dinlenecek?

Türkiye partileri ile, askeri ile, yargısı ile, medyası ile yokuş aşşağı yuvarlanmakta. Tıpkı 27 mayıs, tıpkı 12 eylül öncesi gibi bir manzara arz ediyor. Hiç biri on metre ilerisini göremiyor, halklarla direkt iletişim sağlanmıyor, ciddi bazı hakikatler umursanmıyor. Türkiyeye yazık oluyor.

Hulaseten:

1. Siyasilerin önceliğinin kendi evimizin içindeki problemlere öncelik vermeleri,

2. Fıratın öte yanında sanki yabancı bir devlet varmış gibi, de facto bölünmüş olduğunu görmemek saflık mı, kurnazlık mı. Yoksa cerebral kifayetsizlik mi?

3. Dış politikayı yürüten Davutoğlunun Stratejik derinlik kitabı siyasilere neden mehaz olmuyor?.

4. TV lerde hep ayni kazip şahsiyetleri dövüştürmekten vazgeçilse hayırlı olmaz mı?.

5.
İncirlikta Nato’nun atomlu füzeleri olduğunu generaller inkar ederler mi?

6. Mevcut siyasilerimiz ne Kürt sorununu, ne Ermeni, nede Kıbrıs sorununu çözecek kabiliyette değiller. Kılıuçdaroğlu Sav’ın kucağına düşmüş şaşkın tavuk gibi her şeyi düzelteceğini hangi cerebral kabiliyeti ile iddia ediyor? Bahçeli neredeyse ülkücü gençleri ile Kuvayi milliye ordusunu kuracak(!).

7. Kürt sorununa ciddi çözüm arayacakların evvela Kürtçe öğrenip Kürt halkı ile iletişim sağlamadan masa başından afaki beyanlardan acilen imtina etmeleri gerekir.

Antalya. 14.06.10

TÜRKİYELİ SOSYALİSTLERDEN ORTAK AÇIKLAMA


BİR DÖNEM FİLİSTİN SAFLARINDA MÜCADELE EDEN TÜRKİYELİ SOSYALİSTLERDEN ORTAK AÇIKLAMA:

“Dilsiz kalabalıklarda büyür yalnızlığımız/ Postal sesleri boğar türkülerimizi/

Bir gecede büyüyen Filistinli çocuklar / İntifada biçer mayın tarlalarında/

Kutsal topraklar utanır/ Biz utanırız çaresizliğimizden/

Sınırları zorlarız/ Taş doldurup ceplerimize…”
Adil Okay

Biz, İsrail’e karşı savaş sürecinde, Lübnan’da Filistin kamplarında kalan 68’li ve 78’li devrimciler, son olaylar hakkında ortak bir bildirge yayınlamayı uygun gördük. Zira İsrail’in, İHH'nin insani yardım taşıyan gemi konvoyuna düzenlediği saldırıda dokuz insanın ölmesi üzerine başlayan tartışmada “at izi ile it izi” birbirine karıştı ve 1970’ten itibaren Filistin kamplarında, İsrail’e karşı savaşta hayatını kaybeden yoldaşlarımızın kemikleri sızlamaya baladı. Öncelikle altını çizelim ki, İsrail’in yardım gemisine saldırması bir haydut politikasıdır. Bu politika da yeni değildir. Bir dönem Filistin kamplarında sayısı bini geçen biz, bunu yıllar önce etimiz ve kemiğimizle yaşamıştık.

Gazze katliamından sonra başbakan Erdoğan’ın ‘one minute’ çıkışı Arap aleminde sempatiyle karşılanmıştı. Ancak bu çıkıştan hemen sonra AKP hükümeti, İsrail’den Heron uçakları satın almış, askeri tatbikatlara, pilot eğitimine ve tankların modernizasyonuna devam etmiş, samimiyetsiz olduğunu göstermişti. Dokuz yardım görevlisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının İsrail tarafından alçakça katledilmesinden sonra İsrail’e karşı laf var ama ciddi bir yaptırım yok. AKP yaklaşan seçimlerde halkın dini duygularını istismar edip oy toplamaya çalışıyor. Bu gün bir kez daha kapitalist kampın ‘demokrasi ve insan hakları’ savunusunun göreceli ve ikiyüzlü olduğunu görmekteyiz. Bu ikiyüzlülüğe Türkiye de uzun yıllar ortak olmuştur. Paranın hükümranlığının yaşandığı kapitalist dünyada, ticari ilişkiler ön plandadır. Bu güne kadar İsrail tercihinin bir nedeni de budur. İsrail 1948, 1967, 1982 ve en son Gazze işgalinde de benzer katliamlar gerçekleştirmiş, işgali BM kararlarına rağmen sürdürmüştür. Bu insanlık dramına ve İsrail’in işlediği insanlık suçlarına rağmen, Türkiye, İsrail’le ilişkilerinde ABD’nin dümen suyundan gitmiş, ‘din kardeşlerinin’ trajedisini görmezden gelmişti. Şurası açıktır ki: AKP Hükümeti İnsan hakları konusunda ders veremeyecek kadar sabıkalıdır. Filistin halkına yönelik katliamlardan, İsrail kadar sorumlu tutulması gereken ABD, ‘Mavi Marmara katliamı’nı kınamayarak, ‘siyonizm−emperyalizm işbirliğini kutsamıştır.

Mavi Marmara gemisine saldırıdan sonra yaralılara kelepçe takan İsrail’in bu insanlık dışı uygulaması yeni değildir. Bir zamanlar Filistin kamplarında İsrail’e karşı saf tutan dünya devrimcileri vardı. Solun parametrelerinden biri olan, ‘mazlum halkların yanında yer almak’ şiarını hayata geçiren sosyalistlerden birçoğu 1973’te ve 1982’de İsrail’in saldırıları sonucu katledilmiş, onlarcası da esir düşmüştü. Yaralı yakalanan arkadaşlarımız da sadece kelepçelenmemiş aynı zamanda işkence görmüşlerdi. Bu gün Türkiye’deki bazı grupların, İsrail karşıtı gösterileri Musevi karşıtlığına dönüşmeye başlamıştır. İşte aramızdaki fark budur. Bizim Musevilerle sorunumuz yoktur. Bizim Siyonist−işgalci İsrail devleti ile kavgamız vardır.

Buradan bir kez daha ilan ediyoruz ki, biz aşağıda adları yazılı 68’li ve 78’li Türkiyeli devrimciler olarak, Filistin’in kurtuluşu için İsrail’e karşı mücadelede yer aldığımızdan dolayı onur duyuyoruz. Biz, Sadece Gazze’de, Batı Şeria’da yaşayan Filistinlilerin değil, Lübnan, Suriye ve Ürdün mülteci kamplarında yaşayanlar dahil olmak üzere tüm Filistin halkının dostuyuz. Filistin sorunu sadece Gazze ablukası değildir. Sorunun çözümü için İsrail 1967’de işgal ettiği topraklardan çekilmeli ve bağımsız Filistin devleti kurulmalıdır. Bunun için AKP hükümetine sesleniyoruz: İsrail ile olan tüm ilişkiler kesilsin. ABD ve İsrail ile stratejik ortaklığa son verilsin.

İletişim: Hasan Mantıcı. Tel: 05334395114
filistinicinsosyalistler@hotmail.com

İLK İMZACILAR: A. EYÜP YASİN, A. KESKİN, ABDULLAH DERELİ, ADİL OKAY, AHMET YOLAL, BEKİR REYHAN, BEREKET KAR, CELAL ÖZCAN, ERDOĞAN AHMET, ERGUN ADAKLI, ENİS KALAYCI, FAİK BULUT, FATMA İRİER, GAZİ EKE, HASAN MANTICI, HÜSEYİN PİRRO, M. KELLECİ, MUSTAFA YALÇINER, ŞENTÜRK İNCİ, TEMEL DEMİRER, TESLİM TÖRE, YASİN DURSUN…

------------

Bu metin, bir dönem Filistin kamplarında kalan tüm devrimcilerin imzasına açıktır.

13 Haziran 2010 Pazar

BAŞBAKAN ERDOĞAN‘A AÇIK MEKTUP

Demir SÖNMEZ
info@assmp.org

Başbakan’a sesleniyoruz: Çoçuklara Kıyma !

Recep Tayyip ERDOĞAN’ının, sıfatı başbakan.Başbakanlık çok ciddi bir makam. Bütün ülkenin gözü, kulağı ordadır. Oradan yükselen ses bütün ülkede ve dünyada yankı bulur.

Başbakan, İsrail’li yetkililere diyor ki : Siz çoçuk öldürmeyi iyi biliyorsunuz. Tevratdan alıntı yaparak üç dilden hitap ediyor : Öldürmeyeceksin, Zülum yapmayacaksın ve dün de 8. Türkçe Olimpiyatlarının kapanış töreninde yaptığı konuşmada :

''HİÇ KİMSE ÇOCUKLARIN KATLEDİLMESİNİ MAZUR GÖSTEREMEZ'' diyor .

Ve Nazım Hikmet’in bir şiirinden alıntı yaparak devam ediyor : Koşuyor altı yaşında bir oğlan/Uçurtması geçiyor ağaçlardan/ Siz de böyle koşmuştunuz bir zaman/ Çocuklara kıymayın efendiler/Bulutlar adam öldürmesin diyor.

Bu başbaknın özüde sözüde bir değil, bu başbakan samimi değil

Başbakana soruyoruz ?

· TC’NİN KURULUŞUNDAN BUGÜNE KADAR KAÇ ÇOÇUK DEVLET TARAFINDAN KATLEDİLDİ ?

· SENİN İKTİDARIN DÖNEMİNDE KAÇ ÇOÇUK DEVLET GÜÇLERİ TARAFINDAN KATLEDİLDİ ?

· SENİN İKTARIN DÖNEMİNDE KAÇ ÇOÇUK GÖZALTINA ALINDI ?

· SENİN İKTİDARIN DÖNEMİNDE KAÇ ÇOÇUK POLİSE TAŞ ATMAKTAN DOLAYI CEZAEVLERİNDE ?

· SENİN İKTİDARIN DÖNEMİNDE KAÇ ÇOÇUK İŞKENCE GÖRDÜ VE NE KADARI GÖRDÜĞÜ İŞKENCE SONUCU SAKAT KALDI ?

· SENİN İKTİDARIN DÖNEMİNDE KAÇ ÇOÇUK HAKKINDA DAVA AÇILDI ?

· SENİN İKTİDARIN DÖNEMİNDE KAÇ ÇOÇUĞA NE KADAR HAPİS CEZASI VERİLDİ ?

· SENİN İKTİDARIN DÖNEMİNDE KAÇ ÇOÇUK AÇLIKTAN ÖLDÜ ?

· SENİN İKTİDARIN DÖNEMİNDE KAÇ AİLENİN OCAGINA ATEŞ DÜŞMÜŞ HABERİN VAR MI ?

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN, Gazze’deki çoçuklar için duyduğun merhameti, kendi ülkendeki çoçuklara da duyuyor musun ?

Diyorsun ki :

Yeryüzünde hiç kimsenin, çocukların katledilmesini mazur gösteremeyeceğini, bir çocuğun dahi ölümünün tüm insanlığın ölümü, vicdanların, masumiyetin ölümü olduğunu belirterek, ''Açık söylüyorum, masum bebeklerin, masum çocukların, masum sivillerin katledilmesine göz yumanlar, görmezden gelenler, gizli ya da açık şekilde saldırılara destek verenler, en az katiller kadar sorumludur, en az saldırganlar kadar suçludur''

Bu ülkede son 20 yıl da katledilen 350 kürt çoçuğunun katili kim ?

4000 kürt çoçuğunu cezaevlerine koyan ve işkencelerden geçiren kim ?

Kürt çoçuklarını ağır ceza mahkemelerinden yargılayan ve onlarca yıla mahkum eden kim ?

O zaman diyoruz ki bu çoçukların katliamında, en az katiller kadar sen de sorumlusun. Bunu sen kendin itiraf ediyorsun, çoçukların katliamından sen sorumlusun.

Sayın başbakan siz emir vermediniz mi :

“Kadın da olsa, çocuk da olsa güvenlik kuvvetlerimiz gerekeni yapacaktır” diye

Bu emrinizden sonra kaç çoçuk öldürüldü biliyor musunuz ?

Sayın başbakan sana sesleniyoruz ; Öldürmeyeceksin, Çoçuklara kıymayacaksın, Çoçuklara zülum yapmayacaksın.

Bu ülkenin aydınlarına , yazarlarına, gazeteçilerine, sanatçılarına, basın - medya kuruluşlarına, parlementerlerine, içinde insan ve çoçuk sevgisi olan herkese sesleniyoruz, bu ülkenin çoçuklarına sahip çıkın. Diyarbakır E tipi Cezaevi’nin önündeki çoçukları sürgüne gönderilen ailelerin çadırlarını ziyaret ederek destek verin, sesinizi yükseltin, Başbakanın Çoçuklara kıymasına izin vermeyin, Çoçukların kıyıma sessiz kalanlar, göz yumanlar, görmezden gelenler, en az katiller kadar suçludurlar.Sizinde bildiğiniz gibi susmak onaylamaktır.

Cenevre 12 HAZİRAN 2010

9 Haziran 2010 Çarşamba

YAŞAM FELSEFESİ...



Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Sorgulanmayan yaşam , yaşam sayılmaz !
SOKRATES.

NESİMİ gibi göğe çıkıpta alemi seyreylerseniz, tefekkür etmeniz icap eder. Tarihi kadimi önünüze alıp, Beşeriyet sayfasını irdelediğinizde görürsünüz ki etkileyicilerin iki türlü olduğunu tesbit edebilirsiniz. İnsan yaşamına müsbet (pozitif) etkileyenler olduğu gibi menfi (negatif) etkileyenler olmuştur. Evvela müsbet etkileyenlerden başlayalım.

DİNLER

Dindarlar için VAHİY’le peygamberlerle insanlığa ulaştırılan dinler, dogmatik sayılsada milyarlarca insana yaşamlarında formationu sağlarlar. Ateistler nazarında ise MUSA gibi, İsa gibi, Konfiçyus gibi, Muhammet gibi akıllı insanlar, sonradan kitap haline getirilen söylemlerini, anlamasalarda milyarlarca insana , asırlarca inandırmışlardır.

Hazreti Muhamömed dini hiyerarşiyi kaldırmışsada, en son peygamber olduğunu duyurmuşsada , bugün insanlık yeni arayışlara başlamıştır. Çünkü 1400 sene evvelki insani ilişkiler bugünküne uyum sağlamamkta. İslamiyetteki erkek üstünlüğü, kadının erkeğin yarısı kıymette olması sadece feminşistlerce değil normal emanzipe kadınlarcada kabul görmemektedir. İslami devletlerdeki antidemokratik yaşam, Monarşların zenginliklerine rağmen , halklarının yoksulça yaşamı adaletsizliğe sebebiyet vermekte. Hele İsevi dinde ki hiyerarşi, haçlı seferleri, halen kapitalist sistemle batıda zenginleri dahada zenginleştirdiği, fakir ülkeleri dahada fakirleştirdiği son ekonomik kirizle dahada ortaya çıktı. Cehennem ateşi korkusuyla ahlak kaidelerini kabullendirmek insanları şüpheci kılmıştır. Adem babanın yaratılışı ile evrim teorisi insanların aklını karıştırmıştır. 11 Eylül faciası Hunntingtonun medeniyetler çatışması öngörüsünü sanki kanıtlamıştır.

Velhasılı kelam İnsanlık yeni arayışların peşine düşmüştür. Dönelim Sokrates’in sözüne. İnsanlık yaşamı sorgulamaya başlamıştır. Neticede yeni bir din yahut ödeoloji ortaya çıkacakmıdır Mahşerden önce bilinemez?. Aynı arayış Ekonomide de başlamıştır. Seneler önce gece saat üçte New York’a vardığımda TV.de Harward’lı filozofların bir tartışmasına mutalli oldum. Komunist sistem batarken, Kapitalist sisteminde sonuna geldiğini , dolayısı ile yeni bir sisteme ihtiyaç olduğunu vurguluyorlardı. Komunist ideolojiye inananlar Komunist ideolojinin değilde yöneticilerin hatalı tatbikatı Komunizmin batmış gibi görüntüsü verdiğini iddia ettiler. Ayni argümanları dindarlardada gördük. İslamiyet doğrudur. O zaman sembolik ifadeler ihtiva eden sure ve hadislerin bugünde geçerli olduğunu söylemeğe başladılar. Yahut yöneticilerin islamiyeti hatalı tatbik ettiklerinden dem vurmağa başladılar. Hakikat o ki insan beyni yeni arayışların peşindedir. Dinler, ideolojiler doğru söylüyor fakat tatbikatçılarının kifayetsiz olduğu söyleniyor. Bu dogmaların insanlığın ne dercede hayrına olup olmayacağını zaman gösterecektir.

DEMOKRASİ

1215 de Magna Charta ile , hatta eski yunanda tatbik edilen DEMOKRASİ bugün zaafını sergilemiştir. Halklar Monarşların, üst yetkililerin becerisizliklerini keşfederek yönetime daha çok iştirak etme meyli demokrasinin zaafı olarak algılanmış. Politik yaşam yeni gelişimleri , sosyal demokrasiyi zorlamağa başlamıştır. İnsanlık politik yaşamı sorgulamağa başlamıştır. İnsan beyni ne derece bir yeni evrimi geliştirecek, onuda zaman gösterecektir. İnsanlık bir takım menfi tutkularından ne zaman kurtulacak?. Bu menfi etkenler nelerdir?.

TÜTÜN VE ALKOHOL TUTKUSU.

Hazreti Muhammet ve Tıp Alkolü bir dereceye kadar yasaklamışsada alkolün menfi komplikasyonları bu tutkudan vazgeçirememiş. Tütüne alışkanlık Muhammetten sonra ortaya çıkmışsada yavaş yavaş dünyanın her tarafında yasakçı kanunlar ertkisini göstermektedir.
PARA ve SİLAH

İnsanların icat ettikleri bu iki vasıtada yavaş yavaş menfiyetini algılandırmağa başlamıştır. Biri insanları ahlaksızlaştırmakta, ötekininde insanları öldürme vasıtası olduğu biliçlenmektedir. Hala şurada burada ekonomik kırizlerin oluşumu bu melun para yüzündendir. Şurada burada hala savaşların sürmeside silah satıcıların terkelindedir. Yaptıkları tahribatın insanlarca algılanması ve universel yasakların getirilmesi şart olmuştur.

FUTBOL

Sporla hiçbir ilişkisi olmayan fakat insanların adetA KİMLİĞİ HALİNE GELEN BU TUTKU milyarlarca insan emeğinin israfına sebep olduğu bir gün anlaşılacaktır. Bir Brezilyalı futbolcuya ödenen dolarla kimbilir kaç şehirde yüzme havuzu yapılabilir ve gençlerin enerjizisi spora kanalize edilebilir. Spor yapan gençliğin silaha sarılması, dağa çıkması önlenir. Siyasi mücadele beyinle yapılır, silahla değil. Costa Rica ilk defa ordusunu lağv etip, o parayı sağlığa ve eğitime harcadı. Bugün dünyada en mutlu insanların Costa Rica’da olması gerçekleşti. Atatürk’ün okunmasını EMRETTİĞİ bir kitap vardır. ‘’Beyaz zambaklar mermleketi FİNLANDİYA’’. Orada Futbolun ne derecede insanlar için zararlı olduğunu izah eder.

PASAPORTLAR VE BAYRAKLAR

Pasaportlar ve Bayraklar milletlerin kimliklerini pekiştirirler. Dolayıs ile öteki milletler ötekileştirilir. Hayırlı olan ise insanların hangi milletten olursa olsun kardeş değer taşıdığı insanlara aşılanmalı ve her türlü ayrımcılık sembolleri yürürlükten kaldırılmalı. Milletler arasında SIFIR problem politikası gerçekleşmeli. İşte o zaman ‘’Yurtta sulh, cihanda sulh’’ idealine vasıl olunur. Hiç bir millet, hiç bir insan kendini ayni aidiyete sahip olmayandan kendini üstün sayamaz.

Hulaseten söylediklerimin dışında elbette ki özlenen müsbet etkinlikler vardır. Keza sarfınazar etmemiz gereken etkenlikler .

İşte o zaman ‘’ Vatanım ruyi zemin, milletim nevi beşer’’ diyebiliriz.

Antalya. 8.6.10