17 Ağustos 2010 Salı

MUHAFAZAKAR AKP VE İLERİCİLİK MASKESİ



Yener Orkunoğlu
y.orkunoglu@fbi.h-da.de


’Sevgili Yener, Şu yazıyı değiştir artık lütfen‘ diye email gönderen sevgili dostum A. Kadir Konuk’un siteye yazı gönderme sorumluluğumu hatırlatması beni utandırdı.İki aydan fazla bir süredir, siteye yazı yazamadım. Tatil, hastalık, yayın evine gönderilmesi gereken kitap çalışması, üniversitedeki işlerimin yoğunluğu ve bazı özel nedenlerden dolayı siteye yazma işi aksadı. Özür dilemekten başka ne yapabilirim ki? Daha önce başladığım Lenin üzerine dizi yazısı devam edecek. Lenin üzerine okuduğum biyografiler veya diğer kitaplar, Sovyetler Birliği Parti Tarihi adlı eserdeki bir çok bilgiyi sorguluyor. Ama bugünkü yazım Lenin üzerine değil. Başka bir yazı sunuyorum.

Son haftalarda güncel siyaseti kapsamlı bir şekilde yakından takip edemedim. Araştırma çalışmalarım olduğu için, bu aralar güncel siyasal gelişmelere çok yakın değilim. İzleyebildiğim kadarıyla kısa süreli siyasal gündemin birinci maddesi, AKP’nin hazırlayıp sunduğu Anayasa değişiklerinin onaylanıp onaylanmama meselesi. Bu konuda epey şeyler yazılmıştır. Dolayısıyla bu konuya değinmeyeceğim. Beni ilgilendiren AKP gibi bir partinin ve partiyi destekleyen liberallerin toplumsal, siyasal ve ideolojik-felsefi dayanağıdır. Ancak bu temelde AKP ve Liberallere karşı tutarlı bir tavır takınmak mümkün olur. Yoksa yalpalamak kaçınılmazdır. Nihayet AKP ve Taraf Gazetesi’nden umut bekleyenlerin hayal kırıklığına uğradığına tanık oluyoruz.

Bu nedenle üç yıl önce yazılmış bir yazımı kısaltarak ve biraz değiştirerek gönderiyorum.
TOPLUMSAL ve SİYASAL DURUM

Türkiye’de siyasal partilerin konumunu belirleyen iki şey var: 1. Türkiye’nin ekonomik-toplumsal yapısı; 2. Türkiye’de siyasal rejimin niteliği. Türkiye’nin ekonomik-toplumsal yapısı ve siyasi niteliği hakkında uzun analiz yapacak değilim. Dolayısıyla ekonomik-toplumsal yapının ve siyasal rejimin sadece bazı yönlerine dikkat çekmekle yetineceğim.

Türkiye, orta düzeyde gelişmiş kapitalist bir ülkedir. Ne var ki, Türkiye’de kapitalist modernleşme, gerçek bir burjuva devrimine dayanmaz. Osmanlı’daki feodal düzen bir burjuva devrimiyle ortadan kaldırılmamıştır. Eski Osmanlı Devleti bir devrimle yıkılmamıştır. Osmanlı döneminde ortaya çıkan muhalefet hareketleri, devleti yıkmak için değil, kurtarmak için mücadele ediyorlardı. Yeni kurulan cumhuriyet ise merkezi devletçi gelenekleri sürdürmesi açısından Osmanlı Devleti’nin devamı olmuştur. Kapitalist modernleşme hareketi ‘yukarıdan aşağı’ bir şekilde gerçekleştirilmiştir.

Cumhuriyetle birlikte iktidara gelen oligarşik Kemalist elit kesim, ‘cahil halkı’ eğitmek için eğitim ve siyasal alanda bazı reformlar yapmıştır. (Yeni Latin alfabesi, Halk Evleri’nin kurulması vb.)
Cumhuriyetin ilk döneminde ikili bir karşıtlık vardı: Birincisi, eski rejim içindeki iktidar kavgası. Ankara’daki Kemalist hükümet de Halifeliğin kurtarılması için savaştığını iddia ediyordu. Demek ki, bu kavganın bir yanı, iktidarı kim ele geçirecek kavgasıydı. İktidar kime ait olacaktı? Ankara’da hala halifeliği kurtarmak isteyen Kemalistler mi, yoksa İstanbul’da padişah yanlılarına mı? Dolayısıyla, Ankara ve İstanbul arasındaki yürüyen iktidar kavgası vardı.

Karşıtlığın ikinci yönü ise, yeni rejim ile eski rejim arasında kavga. Kemalist hükümet kendi iktidarını sürdürebilmek için iktidarına yeni bir ideolojik ve siyasal temel hazırlamak gerektiğini görüyordu. Cumhuriyetin ilanı, esas olarak toplumsal koşulların dayatmasından değil, Kemalist iktidarın bu öznel gereksiniminden doğdu. Zaten bazı reformların yukarıdan aşağıya gerçekleşmesi bunu göstermektedir.

İktidarını sağlamlaştırmak için Kemalist iktidar, bütün sınıfların temsilcisi olduğunu ileri sürüyordu. Sınıf çelişkileri yeterince siyasal alana yansımadığından, ‘kaynaşmış bir millet’ olgusundan hareket ediyordu. Cumhuriyetin ilanı, hala eski Osmanlıyı savunan bazı güçlerin, iktidarın dışında bırakılması demekti. Dolayısıyla cumhuriyetin ilanı, muhafazakar toplumsal güçlerle, iktidara yapışmış modernleşme yanlısı seçkin Kemalistler arasında süregelen bir kavgayı da başlatmış oldu. Burada bir parantez açıp, şu ilginç iki olguya dikkat çekmek istiyorum:
Birincisi, iktidardaki Kemalistler, ideolojik ve siyasal açıdan, yukarıdan da olsa, kapitalist bir modernleşme yanlısıydı. Tam laik olmasa da bir cumhuriyet kurmayı amaçlıyorlardı. Oligarşik yapılanma içinde iktidarı ellerinde tutuyorlardı. Fakat halk içinde toplumsal desteğe sahip değillerdi. Devletçi idi, ama halkçı değildi. Halka uzak ve yabancıydı.

İkincisi, muhalefetteki güçlerin esas bölümü, ideolojik ve siyasal açılardan, muhafazakar ve tutucu idiler. Fakat halk içinde belirli bir toplumsal desteğe sahiplerdi. Halkçı idi, ama aydınlanmacı değildi.

Dünyadaki başka örneklere baktığımızda şunu görürüz: Muhalefet hareketleri, iktidara nazaran, daha ilerici ideolojik ve siyasal söylemlere dayanırlar. Ama Türkiye’de 1960’lı yıllara kadar böyle olmamıştır. Parantezi burada kapatıyorum.

Türkiye gerçek bir burjuva demokratik devrimi yaşamadı. İslam dini, Hıristiyanlık gibi çeşitli dönüşüm aşamalarını yaşamadığından, dinin Türkiye topraklarında derin etkisi var. Bu nedenle, muhalif güçler, Kemalist iktidar karşısında, daha geri ideolojik ve siyasal söylemlere sarılmışlardır. Devletçi laikliğe karşı, halkçı şeriatçılık gündeme gelmiştir. Geçmişteki Türk ve bazı Kürt İsyanlarında bunu görmek mümkün. İktidar karşısında haklı ve meşru talepleri ileri süren muhalefet hareketleri, daha muhafazakar ve tutucu ideolojileri bayrak edinmişlerdir. Şeriat, din vb. gibi daha muhafazakar görüşlere sarılmışlardır. Bu durum ise, haklı taleplerini gölgelemiştir. Muhalefette olanların daha tutucu ideolojilere sarılmaları, şöyle bir yanılsama doğurmuştur: Kemalizm, laik, aydınlanmacıdır; gericiliğe karşı mücadele ediyor. Bu izlenim, Kemalizm’in anti-demokratik yanlarını gizlemiştir.

Siyasal İslam’ın şeriat devletine karşı, Kemalizm’in savunduğu cumhuriyet elbette ilerici bir özellik taşır. Laikliğin mutlaka savunulması gerekir. Ne var ki, Kemalizm’in laiklik anlayışı, Batı’da ortaya çıkan laiklik anlayışından farklıdır.

Kemalist aydınlar laikliği, ‘devlet ve dinin birbirinden ayrılması’, ‘devletin dinler karşısında yansız olması’ olarak anlarlar. Oysa bu eksik bir anlayıştır. Batı’da gerçek laiklik, din karşısında yansız olmayı değil, insanın tanrıdan ve dinden özgürleşmesini savundu. Aydınlanma filozoflarının yüz yıl süren mücadelesi bunun kanıtıdır. Dinsel ideolojiye ve onun tüm kurumların karşı mücadele etti. Dinin, devletin dışına atılması, devletin dinden ayrılması, bu mücadelenin sonucu oldu.

Kemalizm, geçmişte dinsel ideolojiye karşı felsefi alanda bir mücadeleye girişmemiştir. İslam dini ile felsefi ve ideolojik alanda hesaplaşmamıştır. Bu nedenle, İslam’ı, felsefi ve ideolojik alanda yenilgiye uğratamamıştır. İslam dini ile siyasal araçlarla mücadele etme yolunu seçmiştir. Ne var ki, ideolojik ve felsefi alanda henüz yenilgiye uğratılmış İslam dini, siyasal iktidarı ele geçirme heveslerinden vazgeçmemiştir. Oysa 18 yüzyıl burjuva demokratik devrimlerinin ortaya koyduğu bazı gerçekler vardı. O devrimlerde, burjuvazi, felsefi alanda materyalizmi savunuyordu. Felsefi alanda, dine ve kiliseye karşı felsefi ve ideolojik alanda kararlı bir mücadele yürütmüştü. Geçmişte burjuvazi, dinsel ideolojiye karşı verdiği felsefi ve ideolojik mücadele sayesinde de, dine dayanan feodal devletin siyasal gücünü aşındırıyordu. Oysa Kemalizm’in, Siyasal İslam’ı felsefi alanda yenilgiye uğratacak bir felsefesi yoktur. Siyasal İslamı siyasal alanda güçlendiren önemli etkenlerden biri de Kemalizm’in din karşısındaki tutumudur.

Türkiye’deki tarihsel ve siyasal durum olayların analizini karmaşık hale getirmiştir. Karmaşık olayları basite indirgenmiş sınıf mücadelesi ile izah etmek artık mümkün değildir. Sınıf çelişkileri karmaşık bir hal almıştır. Hem tekelci burjuvazi ile Anadolu ticaret ve orta burjuvazisi arasında çelişkiler vardır. Hem devlet iktidarını elinde tutan ordu ile iktidarda pay sahibi olmak isteyen Anadolu tüccarları ve orta burjuvazisi arasında çelişki vardır. Öte yandan ezen ve ezilenler arası çelişkiler vardır.

Yukarıdaki toplumsal analizden hareket ettiğimizde, Türkiye’de siyasal rejimin ilginç bir özelliğini saptamış oluruz: Cumhuriyet’in kuruluşundan beri iktidarın gerçek sahibi oligarşik bir zümredir. Bu oligarşik zümrenin çekirdek gücü ise, ‘devlet partisi’ olan askeri bürokrasinin tepesinde bulunanlardır. Cumhuriyet rejiminin çekirdeğini, askeri bürokrasi oluşturmaktadır. İktidarın iplerini elinde tutan bu askeri bürokrasidir. Askerlerin diğer partilere söylediği şudur: ‘Hükümet olabilirsin. İktidar olamazsın.’

Dolayısıyla şöyle bir sonuç çıkarmak mümkündür: Modernleşme hareketlerinin ortaya çıkardığı Anadolu burjuvazisi, tüccarı ve esnaf kesimi de artık devlet iktidarında daha fazla söz sahibi olmak istemektedirler. 1950 yılları sonrası tek başına iktidara gelen partiler için şu söylenebilir: Tek başına hükümet oluşturan partiler, bir çok ekonomik, siyasal ve silahlı güçlere karşı iktidarı paylaşma savaşı yürütmek zorunda kalırlar. Hükümet olan parti, yalnızca diğer siyasal partiler ve ekonomik güç odaklarıyla değil, ayrıca askeri bürokrasi ile de iktidar uğruna savaş içindedir.

MUHAFAZAKAR ve NEO-LİBERAL AKP

Artık liberalizmin demokratik özelliklerini yitirdiği bir çağda yaşıyoruz. Ama liberalizm mevcut koşullarda demokrat görünme çabasını sürdürmeye zorlanmaktadır. AKP ile Ordu arasındaki çelişkilerin temelinde toplumsal çelişki ve iktidarı paylaşma savaşı olduğunu artık çocuklar bile anlıyor. Tarihsel kökleri nedeniyle muhafazakar olan AKP, küresel emperyalizmin bir parçası olan Türkiye’de ekonomik-toplumsal sistemin savunucusudur. Daha öncesi bir Kemalist elite karşı muhalefet sistemi olarak şekillenmişti. Şüreç içinde AKP’nin yönetici kadrolarının devletle birleşme süreci içine girmesi ve AKP’nin devlet mekanizması içinde önemli mevzileri ele geçirme olanağı sağlamaktadır.

AKP’nin devletle bütünleşmesinin yarattığı başka bir sonuç, AKP, kendini ‘muhafazakar demokrat’ olarak adlandırmasıdır. Refah Partisi ise geçmişte ‘Milli Görüş’çü olduğunu iddia ediyordu. Dolayısıyla yeni bir söyleme geçiş var: Muhalefet dönemine denk düşen ‘Milli Görüş’ten, iktidar dönemine uygun bir söyleme (muhafazakar ‘demokrat’) geçiş vardır.

AKP, demokrat bir parti değildir. Dayandığı ekonomik-toplumsal, siyasal anlayışı ve ideolojisi nedeniyle AKP’nin demokrat bir parti olması mümkün değildir. AKP için demokrasi bir amaç değil, iktidara gelmek için kullanılan bir araçtır. AB Birliğinden yana tutum takınması ise, ordu ile iktidar çatışmasında kendine yedek güçler yaratmak istemesidir. AKP olsa olsa, kendini pazarlamasını seven ‘tüccar zihniyetli muhafazakar neo-liberal’ bir parti olabilir.

AKP’nin çelişki ve sancıları önümüzdeki süreçte derinleşecektir. AKP, bir tarafta kapitalist modernleşmenin ortaya çıkardığı, toplumsal muhalefet güçlerini iktidara taşımıştır. Küçük bir toplumsal zümre için, bir takım dönüşümleri gerçekleştirmiştir. Öte yanda, hem devletle, hem de büyük sermaye ile birleşmenin zeminin hazırlamıştır. Öyle ki, AKP, toplumda yoksulların taleplerini siyasete yansıtan bir güç olmaktan uzaklaşacaktır. Devletle bütünleşerek, siyasal alanda halkı geniş kesimlerinden kopma sürecine girecektir. Siyasal İslam, geçmişte, devletle çatışarak, toplumsal muhalefetin öncülüğünü ele geçirmişti. İktidar sürecinden sonra, büyük sermaye ve devletle iç-içe geçen bir parti konumunda görünecektir. Artık olaylara, toplumsal muhalefet açısından değil, iktidarın bakış açısından bakacaktır. Bunu yaparken, ‘demokrat’ görünme çabasını da elden geldiğince sürdürecektir.

Son olarak AKP’nin referanduma sunduğu Anayasa Değişikliği Paketi hakkında bir iki şey söylemek isterim. T.C’nin tarihinde belki ilk defa ordu ve bir parti (AKP) arasında bu yoğunlukta bir iktidar savaşımı olmaktadır. AKP’nin Anayasa Değişikliği önerisi, esasen sürmekte olan iktidar mücadelesinin bir parçası olarak değerlendirilmeli. AKP, iktidar mücadelesinde kazandıkları mevkilerin (Parlamento, Cumhurbaşkanlığı vb.) yanında yeni mevkiler (Anayasa Mahkemesi, HSYK vb.) kazanmayı amaçlıyor.

Elbette AKP, “12 Eylül Anayasası‘nı demokratikleştiriyoruz“ söylemini kullanacaktır. 12 Eylül darbesiyle hesaplaşmanın hukuki yolunun açılacağı mesajını yaymaya çalışacaktır. “Evet” ve ‘Hayır’ arasına sıkışıp kalmak, bağımsız bir siyasal çizgiye sahip olmamak demektir. Evet oyu, AKP’ye destek vermek demek ise, hayır oyu , CHP’nin kuyruğuna takılmak olur. Aktif Boykot tek alternatif olarak görünmektedir.

15 Ağustos 2010 Pazar

Türkleşen KÜRTLERİN Traji - komik Halleri


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com



Türkiye de assimile olan Kürtler öylesine trajikomik hallere düşüyorlar ki gülmekten çok insanın ağlayacağı geliyor. Buna en aktüel misalide CHP nin yeni genel başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU’dur.

Kılıçdaroğlu’nun en doğru tahlilini dün ki TV söyleşisinde eski başkanları Deniz BAYKAL yaptı. ‘’Birilerinin hoşuna gitsin diye senin CHP nin eski politikalarına lüzumsuz yorumlar yapma. Şimdi yaşanan aktuel politikalar hakkında fikrini söyle, çalışma yap.’’ Demirel’in dediği gibi ‘’Dün dündür ,bugün bugündür.’’ Aslında Kılıçdaroğlu’nun CHP nin dünkü yanlış politikaları hakkında söyledikleri çok doğru. Fakat Kılıçdaroğlu kendi söylemleri ilede tenakuz içinde. Hele AK partinin her dediğine kategorik olarak karşı çıkması onu iyiden iyiye gülünç duruma sokuyor.

Kılıçdaroğlu KÜRT ve ALEVİ olduğu halde, TÜRK olduğunu söylüyor Türklerin hoşuna gitsin diye. Aslını mümkün olduğu kadar inkar etmek yüzsüzlüğünü gösteriyor. Türkler Kürtlerin varlığını son zamanlara kadar inkar ediyorlardı. Kendiside inkar yoluna saparsa trajikomik duruma düşmez mi?. Sen istediğin kadar aslını inkar et. Dersimliler ise ailenin Kürt ve Alevi olduğunu söylüyor. Tamda Kürtler millet olarak kimliklerini bilinçlenmeğe başlamışken, assimile olanların sahte tavırları tercih etmeleri üzücü oluyor.

İnönü’süde, Gürsel’ide, Ecevit’ide, Özal’ıda o zamanki siyasi konjunktür icabı inkarcı olmaları bir dereceye kadar affedilebilir. Ama bugün kü demokratik düzeyimiz Türkleşmiş Küretlerin asıllarını inkar etmeleri hiç bir mahzuriyeti kabul ettiremez. Mesela MHP li Bölükbaşı yayınladığı biografisinde Türk asıllı olduğunu iddia etmekte. Halbuki Kırşehirliler onların ailece Kürt asıllı olduklarını söylüyorlar. Şahsen, babası Osman Bölükbaşı bana Anadolu klübünde Kürt asıllı olduklarını ve Haci Bedir Ağa’nın Kırşehirden geçerken babasının konağında konakladığını söylemişti. Eski CHP li Hikmet Çetin’in Lice’de gittiği ilk okulda ilk defa Türkçe öğrendiğini Necmettin C evheri bana anlatmıştı. Keza Kamuran İnan’ın televizyon söyleşilerini dinlerken büyük üzüntü duyuyorum. Bir MHP liden daha radikal, şovenist bir dış politika kritiği yapıyor. İhsan Sabri Çağlayangil’e Kamuran İnan hakkında ki fikrini sorduğumda şöyle dedi:.’’ Maazallah o dış işleri bakanı olsa hariciyenin yarısı istifa eder’. Bunları deşifre ederken maksadım ayrımcılık yapmak değil. Fakat asıllarını inkar edenlerin haramzade olduklarını vurgulamak içindir. Almanya da bulunan Türkiye vatandaşlarının bir geto içinde yaşadıkları, seneler geçmesine rağmen uyum sağlayamadıkları Alman politikacıları, sosyologları tarafından iddia edilir. Tıpkı Kürtlerin Kürdistanda topluca yaşama arzusu göstermeleri, defalarca uygulanan assimilasyon politikalarına boyun eğmemeleri. ‘’ Milletlerin savunma refleksi olmasındandır. Bu sosyolojik bir gerçektir. Bir takım yasaklara rağmen Kürtlerin dillerini muhafaza etmeleri ve anadilde eğitim istekleri bu sosyo-psikolojik gerçekten kaynaklanmaktadir. ANADİL kelimesinin Kürtçede karşılığıda çok anlamlı. ZIMANE ZIGMAKİ, yani ANAKARNINDAKİ DİL. USA da yapılan bir araştırma göstermiştir ki nsan daha embryonal , yani intra uterin devrede annesinin dilini algılamaktadır. Bir karadenizlinin şivesine itaati, bir Baveryalının anası gibi kelimeleri vurgulaması bu hakikatı isbat etmektedir. Beyoğlunda Musevilerin Türkçeside buna misaldir.

Bu inkarcı olma , aslen Kürt olan Ziya Gökalp le başlar. İlk önceleri Kürtler hakkında sosyolojik araştırmalar, yayınlar yaparken ittihat terakkinin etkisi ile Türkçülük hakkında çalışmalar yayınlamıştır.

Kılıçdaroğlu kalkmış TSK nın teamüllerine uyulmasından bahsediyor.Tamda teamüllerin demokratikleşmesine çalışılırken. Kasket giyipte Eceviti taklit etmesi onu dahada gülünç duruma sokuyor. Daha gülüncüde Erdoğan’ın irticalen konuşamadığını iddia etmesi. Kendi konuşmalarının her türlü belagatten mahrum, edebiyatta ki HITABET sınıfına sokulamayacağının farkında değil.

Atatürk’ün koltuğuna oturduğundan bahsdiyor. Biz Baykal’ı o koltuğa yakıştıramazken sen haddine mi düştü kendini o seviyede göstermeğe. Atatürk’ten bugüne CHP nin başkanlık koltuğuna oturanları göz önüne getirdiğimiz zaman sırası ile İnönü, arkasından Ecevit, onu müteakıben Baykal ve nihayet Kılıçdaroğlu’nu görürüz. O koltuğun suk’utu üzüntü verici.. Nerdeyse tepetakla bir düşüş. Bir Atatürk’ü düşünün, birde Kılıçdaroğlu’nu. Erdoğan’ın dediği gibi ‘’Nereden, nereye? ‘’. Gülünç gelmiyor mu size de?.

Sen kalk Öymen’in Dersim hakkında söylediklerini mecliste alkışla, bir hafta sonra Dersim’e gidince Öymen’e gereğini yap de. Ankara’ya gelince politbüronun zılgıtını yiyince tükürüğünü yala. Batman’a gidince PKK ya afdan bahset, Baykal’dan paparayı yiyince ağız değiştir. CHP başkanlığı için Baykal’ın evinde ona sadakatından dem vur, aday olmayacağını söyle ,iki gün sonra adayım diye ortaya çık. Bu ne Bukalemunluk, bu ne tornistanlık. Türban mevzuunda Anayasa mahkemesine git, şimdide kalkıp Türban problemini ben çözeceğim de. Yoksulluğuda, işsizliğide elindeki sihirli değnekle berteraf edebileceğinden dem vuruyor. Batıdaki liderlerin hiç biri böylesi yalan vaatleri yerine getiremedikleri için koltuklarını bırakmak zorunda kalmışlardır. Çünkü kapitalizmin getirdiği, globalleşmenin getirdiği bu sorunlarla senin muhasebe memurluğundan edindiğin tecrübenle başa çıkamazsın. Gerçi siyasilerin yalan vaatlerde bulunmaları teamülleridir. Fakat milletin sağ duyusu o yalancılara derslerini her seçimde vermiştir. Onun için o yalanlarına hiç bel bağlama. Kaysı’nın, Fındığın anayasa referandumu ile ne ilişiği var?. Sen kendini mi, yoksa halkınımı kandırmağa çalışıyorsun? Kürtlüğünü inkar eden bir insanın politik söylemlerinde ki dürüstlüğüne inanabilirmisiniz?

Kılıçdaroğlu’na tavsiyem evvela Kürtlerin ÖZERK olmalarını, Alevilerin haklarının korunması gerektiğini , topraksız köylüye hazine arazilerinin dağıtılmasını, AB ve Kıbrıs müzakerelerinde daha aktif bir dış politika izlemenin lüzumunu, partiler ve seçim kanunlarının değiştirilmesini,TSK yı savunma bakanlığına bağlanmasını, Kuzey Irak’ta Kürdistan devletini n desteklenmesi gerektiğini, asgari ücretliden vergilerin kaldırılmasını, azınlıkların anadillerinde eğitimlerinin mecburiyetini vaat et. O zaman AK partiye alternatif olabilirsin. Millet senden yukarda saydığım somut önerileri bekliyor. Yoksa Recep bey’in havuzlu villasından bahsetmen sana oy kazandırmaz. Öyle küçü kareler içinde zıplama. Büyük düşünmeyi öğren. Kürt olduğundan da, Alevi inancındanda utanma.

Türkleşmiş Kürtlerin traji-komik halleri hakkında yayınlar yapan Kürt aydınlarıınada teşekür etmeği bir borç bilirim.

YETER ARTIK...



Cirik Haci / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de



Yeter artık, kılıç çıksın kınından
Yok olsun halkın malın’ yiyenler
Zülmun makamı sökülsün kökünden
Yıkılsın halkın malından doyanlar

Özgür rüzgar esti Dersim dağından
Harap olmuş bahçesinden bağından
Kurtuluş günneşi, faşist ağından
Silinsin halkın malını soyanlar

Yılların düzeni kanlı sistemi
Kin, kibir, tohumu vurucu timi
Kullandı bunlar, o imanı dini
Kırılsın halka başkası diyenler

Fezalim der hacim kan yerde kalmaz
Diren daha beter zülumler gelmez
Barışı istiyenler asla yılmaz
Beter olsun halkı fakir koyanlar

SUÇLU AYAĞA KALK!


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com



Bir insan cinayet işleyip suçlu konumuna girebilir. Neticede bir insanın yaşamına kast edilmiştir. Ailesi ve etrafı mutazarrır olur. Fakat bir memlekette asker darbe girişiminde bulunursa bir kaç kişi yaşamını bitirmekle kalmaz , bir milletin büyük bir bölümü, uzun bir zaman mağdur olur(İran,v.s.). Komşu memleketlerde geçen asırda olan bitenleri unutmamız mümkün değil. Bizim TSK’nın 1960 danberi seri halinde darbeleri, muhturaları onu şaibeli konuma sokmuştur. Her darbe sonrası idamlar, işkenceler, sürgünler, işlerinden azl edilenler onbinlerce rakamı aşmış, aileleride düşünülürse milyonlarca vatandaş mağdur olmuştur. Bu sebeple, ilk olarak darbe eylemi gerçekleşmeden, daha hazırlık safhasında iken deşifre edilip yargıya havale edilmiştir. Bu münferit bir suç olmaktan çıkıp milletin bir bölümünün kıyımı haline dönüşmüştür. Son Balyoz v.s. planlarını bir generalin suçlu olabileceği diyerek bagatelleştirmek çok tehlikelidir. Gerçi mahkeme kararı ile kesinlik kazanıncaya kadar masum addedilmesi gerekirsede şaibeli TSK nın mensubu olduğu için yürütmenin çok ciddiye alması , şüpheli şahsiyetleri mahkemenin neticesi beklenmeden vazifelerinden uzaklaştırılmaları gerekirdi. Bu bakımdan hükumetin korkak durumu tarihi perspektiften af edilemez. Hükumet maalesef sadece bu mevzuda değil, Kürt sorunundada bazı mihraklardan korkarak radikal çözümlerden sarfınazar etmesi Kürtleri hayal sukutuna uğratmış, militarist, şovenistlerin ayranını kabartmıştır. Etkin olanda seçimlerde kazanılacak oy nisbetleri hakkında yapılan anketler olmuştur.

TEKADAM SARA HASTASI MI ?

Erdoğan’ın son zamanlarda davranışları başlangıçtaki demokratik yapısında deviasyonlara sebep olmuş, yalnız yakınlarına değil yabancı devlet adamlarına karşıda saldırgan davranışlarına sebep olmuştur. Onun hastalığını öne sürerek saldırgan davranışlarını mazur göstermek istemiyorum. Onu tenkit edenlerin son zamanlarda suhulet tavsiye etmeleri dikkati çekmektedir. Dediğim dedik pozisyonuna girmesi sadece sorumluluğunun icabı değildir. Onun psikolojik durumu hastalığının arazları olabileceği şüphesi kimsenin insafına maruz kalmıyor. Bir taraftan memlekette gerilim artarken, muhaliflerin hakaretamiz ithamlarının yaygınlaşması adeta körüklenmiş olduğu görülüyor. Durumun farkında olmayanlar yangına benzin dökmeği kazanç sanıyorlar. Muhalif siyasiler, basın mensupları ona karşı aşşağılayıcı bir uslubla hitab etmeği oy kazandıracağı inancındalar.. Türkiye de ki en mühim sıkışık durumda PKK karşısında 30 sene evvelki durumdan bir adım ileri gidilememesidir. Bu durum asker kadar siyasileride aciz duruma sokmuş, millet nazarında pozisyon kaybına sebep olmuştur. Sorunun sadece askeri tedbirlerle çözülemeyeceği itiraf edilmesine rağmen siyasi, sosyo-kültürel ve ekonomik radikal adımların atılmasınada cesaret edilemiyor. Erdoğan elindeki iktidar imkanları ile yapacağı veya yaptığı hizmetlerden medet ummaktadır. Karşıtlarının bu hizmetleri kaale almamalarıda Erdoğanın sinirlerini dahada tömrpülüyor.

Türkiyede ki bazı teammüller büyük enerji kaybına sebep olmaktadır. Batıda rastlamadığımız düğünler, cenazelere iştirakler, mitinglerde kaybolan zaman israfı cemiyetin bütün katmanlarında müthiş enerji kaybını sebep oluyor.

Türkiyenin acilen çözülmesi gereken problemleri nelerdir?

1.
AB nin istediği HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜN gerçekleşmemesi. Mesela partiler ve seçim kanununun değiştirilmiş olmaması. Yargı reformunun . yeni bir Anayasanın yapılamaması gibi.

2. KÜRT SORUNU : Herkes birbirine soruyor. PKK niye son zamanlarda azıttı? Fantazi, fantazi üstüne yorumlar. Halbuki cevabı gayet basit. PKK nın kendisine sorulsa, Kürt siyasilerine sorulsa durum aydınlanır. İstedikleri gayet basit. ÖZERKLİK.

Bunun manası bölünmek değildir. Özerklikten sonra federalismus, sonundada ayrı bir devlet kurmak istenecektir deniyor. Sosyo-psikolojik yönden bölünmüş olunduğunun, de facto Fıratın ötesinde Kürtler kendi dünyalarını yaşadıklarının ya farkında değiller, yahutta kabullenmek istemiyorlar. Uzun uzun tartşmalara hiç lüzum yok. Özerklik kabullenince öteki problemleri Kürtler kendi kendilerine hal ederler. GAP’ıyle, Petrol imkanları, Mezepotamyanın zirai ve hayvancılık zenginlikleri ile ekonomik problemlerini çözerler. Devletin yatırımlarına lüzum kalmaz. Feodalitede çoktan yıkılmıştır. Türkiyede hakiki ağalar bankalar ve Holdinler, askeri otoritelerdir. Hazine elindeki toprakları fakir fukaraya dağıtırsa yoksullukda , işsizlik problemide ortadan kalkar.

Erdoğan ciddi bir tedavi görüp CHP’den, MHP’den, ve askerden korkmayıp AB nin ve Kürtlerin istediklerini yerine getirirse memeleket huzura kavuşur. Aksi takdirde böyle gelip böyle gitmez. Çok kan akar. Koalisyonlar gelir, Ekonomik krizler, enflasyon geri gelir. Bütün potansiyeline rağmen fakirlikten kurtulamaz.

Zevzekler‏...



Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com



HER MİLLET LAYIK OLDUĞU SİYASİLERİNİ BULURMUŞ(!)

Bu tanımlamanın doğruluğunu teyit etmek için bizim siyasiler yarışa çıkmışlar adeta..

Rahmetli dışişleri bakanı İhsan Sabri ÇAĞLAYANGİL derdiki ; ‘’Bizim basın mensupları haber fukarası ‘’.

Bir Alman meslektaşımda maliye vergi memurlarını memnun etmek için bazı özel faturalarımızı muhasebe dosyamıza koymamızı tavsiye ederdi. Şayet bu işgüzarlar evraklarınız arasında hata bulamazlarsa gayri memnuniyetlerinden dolayı size karşı saldırgan olurlar, sırasında haklı itirazlarınızı dahi kabullenmeğe gönüllü olmazlar. Sözün kısası onları tatmin etmek için hatalı faturaları dosyanızdan eksik etmeyin, onların memnuniyetini sağlamak için YEM temin edin.

Şu günlerde siyasilerimiz yollara düşmüşler, mitingleri dolaşıp, TV tartışma oturumlarını gezip öylesine saçma sapan iddialarda bulunuyorlar ki milletin sağ duyusu olduğunu unutuyorlar olsa gerek.

Mesela AK parti milletvekili, eski meclis başkanı Bülent ARINÇ KILIÇDAROĞLU’na boyun kısa demiş. Mal bulmuş mağribi gibi sayısız köşe yazarları, siyasi hatipler bu lafı dillerine pelesenek etmişler.

Tahmin ediyorum ki ARINÇ ‘’Boyun kadar laf et ‘’ demek istedi. Hani’’Paran kadar laf et derler ‘’ ya bazı kasaba zenginleri muhataplarına. Bu lafa bu kadar enerji kaybetmenin kimin işine yaradığını merak ediyorum. Tarihte boyu kısa meşhur şahsiyetlerden bile bahsediliyor. Halbuki herkes biliyor ki millet olarak boyu kısa olan Japonlar aptal değil.

Ergenekon tutuklamaları başladığında rektörün birini polis arabasına bindirirken emniyet mensuplarının profesörün başı arabanın kapısına değmesin diye elleriyle başını korumalarını aşşağılayıcı bir davranış bulanlar günlerce yazdılar, çizdiler, TV ekranlarında günlerce, defalarca gösterdiler. Halbuki polisler tutuklama esnasında herkese bu koruma davranışında bulunurlar.

Gene gülünç bir TV sunumları var ki Raytingi artırdıkları inancında olduklarını zannediyorum. İki zıt düşünceli , kavgacı , bilgi kıtlığı sırıtan , hiçte sempatik olmayan köşe yazarlarını tartıştırıyorlar ki, bana kalırsa yemek tarifleri yaptırmalarından daha bayağı geliyor.

En kötüsüde bilgiye, düşünceye dayanan fikir münakaşaları yerine hadiseleri şahsileştirmeler, duygusal tahriklere müracaat etmeleri politikacıların. Batıda konuşmacılar emosyonal davranmaktan kaçınırlar. Objektif (Nesnel-sachlich ) olmağa gayret ederler. Öteki türlü davranmanın , belden aşşağı ithamların bir nevi seviyesizlik sergilemek olduğunu bilirler.

Gülünç durumda olanların dillerinden düşürdükleri bir lafda ‘’ Dünyanın neresinde görülmüş ? diye söze katılmaları. Adamlar sanki bütün dünyadan haberdarlar. Allame-i kül’ller.

Birde laf ebesi çenebazların enerji tüketmeleri, israf etmeleri var ki, inanın beni Türkiye vatandaşı olarak bayağı üzmektedir.

‘’Siyasetin kirli çamaşır’’ olduğuna inanır ciddi, şahsiyet sahibi insanlar.

Şimdi aylarca refrandum sebebiyle, sonrada genel seçimlerden ötürü siyasi parti mensupları meydanlarda gırtlarlarını yırtarcasına temcit pilavlarını millete duyuracaklar. Hani bu şahsiyetlerin memeleket problamlarine kafa yoracakları, çalışacakları zamanları yoksada milleti işinden gücünden edip meydanlarda zaman israfına mecbur bırakmaları insafsızlıktır.

Almanyanın meşhur ekonomi bakanı Prof.Erhard Türkiyeyi ziyaretinde yol güzergahlarında insanların, okulların onu selamlamak için toplanmış olduklarını görünce ‘’ Türkiyenin mali desteğe ihtiyacı yok ‘’ demiş. Bizim zaman israfında gösterdiğimiz cümertliğe şahit olunca. ‘’ Zeit ist Geld ‘’ Zaman paradır der Almanlar.

Her millet layık olduğu siyasetçilerini buluyor demek hiçte yabana atılacak bir laf olmasa gerek.

Yaşar Kemal.Kosova. Referandum‏


Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com



MİLLETİ APTAL ZANNEDENLER Mİ DAHA AKILLI ? (!)
KOSOVA ve KURDİSTAN
YAŞAR KEMAL’in EMİLE ZOLA POTANSİYELİ
.

Demokratik hayata geçilendenberi milleti aptal zannedenler hüsran içinde kalmışlardır. Bütün seçimleri kaybetmiş, iktidar olamamışlardır. Milletin sağ duyusu siyasilerimizin önüne geçmiştir.Ve bu neticelerden de hiç ders çıkarmamışlardır. Şimdi refendumdada ayni mantıkla hareket edip yenilgiye kendilerini mahkum etmektedirler. Önünüze konulan anayasa paketinde ön görülenlere mi karşı çıkıp HAYIR demek istiyorsunuz, yoksa pakette eksik olanlarıma EVET diyecektiniz. Pakette bulunmayan haklı çözümleriniz olmadığı için mi HAYIR diyeceksiniz. Sorulmayan suale cevap aramak hakkı olamaz, soranlarda maalesef ahmaklıklarını deklare etmiş oluyorlar.

Evlenirken nikah memuru size evlenmek isteyip istemediğinizi sorar ve sizde evet veya hayır diyebilirsiniz. Yoksa size sorulmayan sualleri düşünerek hayır mı dersiniz?. Size sarhoş bir adamla ,size ev almayacak, size saygılı olmayacak bir adamla evlenirmisiniz diye sorulursa elbette hayır diyebilirsiniz. Ama siz sadece pakette ki mevcut sorulara cevap vermeniz gerekir. Evet veya Hayır diyerek.İşte referandumda işleyen mantık böyle olmalıdır. Efendim bu pakette YÖK’ün kaldırılması yok, Dokunuzmalıkların kaldırılması yok, KÜRT sorununa, YOKSULLUĞA çare yok diye HAYIR diyemessiniz ki.

Almanlarda bir tanım vardır. ‘’Polisin müsaade ettiğinden daha eblehsiniz’’.(Dümmer als Polizei erlaubt) Kendinizi böyle bir pozisyona soktuğunuzun farkındamısınız.? KILIÇDAROĞLU halka miting meydanlarında soruyor:. Pakette yoksulluğa, işsizliğe son verecek bir madde var mı? Hangi allahın kulu bu soruya evet diyebilir?. Öyleyse KILIÇDAROĞLU’na uyarak hayır deyince kendinizi haklı görmeniz mümkün mü?. Bu derece ebleh bir sual sorulur mu? Size anayasanın 15 inci maddesi kalksın mı?, Yaş kararlarına hukuk yolu açılsın mı?, Özürlülere ayrımcılık yapılsın mı,? HYSK’unun kararlarına mahkeme kapıları açılsın mı?, 12 Eylül anayasasına bazı düzeltmeler yapılsın mı,? işçilerin sendikal haklarında bir genişleme yapılsın mi? Diye soruluyor. Bunlara Hayır demeniz mümkün mü? Size sadece sorulan suallere cevap vermeniz icap eder. Sorulmayanlara cevap vermek abesle iştigaldir. Milletten durup dururken kötü not almanıza ne hacet var.

AUD nin KOSOVA kararı ve KURDİSTAN

Kosova’lıların Sırbistandandan bağımsızlıklarını, tek tarafflı ilan etmelerinin hukuki olduğuna ulıslararası mahkeme karar verince Türkiye şapşalladı. Bir taraftan Kosova’da ki 50 bin Türk’ün varlığı sebebi ile bu kararı hoş karşılarken , Irak’ta ise aksine uniter devlet formulünü destekliyor Türkiye. Keza Kıbrısta bağımsız bir devlet kurarken Kıbrısın uniter bir devlet olmasına karşı çıkılıyor, Gürcistan’ın Uniter bir devlet oluşunu destekliyor . Kürtlere gelince Suriyenin, İran’ın, Türkiyenin, Irak’ın uniterliğini isteyip Kürdistanın bağımsızlığına karşı çıkıyor. Bu ikilemi dahilde kolayca söylerken, beynelmilel alanda hariciyemiz diplomatik yönden zorlanıyor. Çoğu memleketlerde zengin bölgeler fakir bölgelerden kurtulmak isterler; Valonlarla Flamanlar, Katalanlarla İspanyollar, hatta İtalyanın kuzeyi ile güneyi ayrılmayı isterken nisbeten fakir bölgeler ise ayrılmaktan yana değiller. Türkiye’de, Kürtler önce ayrılmayı düşünürlerken şimdi Türklerin yoğun yaşadıkları bölge insanları Kürtlerle birlikte yaşamağa mecburmuyuz demeğe başladılar. Kürtler ise Kürdistanda 10 milyon nufusa sahipken şimdi batıdada 10 milyona yakını yerleşik durumda. Çünkü güvenlik saiki ile 4 bine yakın köy boşaltıldı. Netice de Kürtler batıya göç etmek mecburiyetinde kaldılar. Böylece Kürtlerin daha kolay assimile olabilineceği düşünüldü. Bu hesap doğru çıkmadı batıya göç edenlerde, bilhassa gençlerde, eğitim görenlerde, milliyetçi bir kimlik biliçlenmesi gelişti.. Bu bakımdan Türkiye deki durum daha komplike hale geldi Şimdi her iki tarafında düşünmesi gereken birlikte yaşama konzeptidir. Bunun gerçekleşmesi içinde iki halkın eşit koşullara kavuşmasıdır. Türkler ise eşitler arsında üstünlüklerini bırakmak istemiyorlar. Erdoğanın Kürt açılımı girişimiyle zevahiri kurtarmak istedi, bin senedir birlikte yaşayan halkların ayrışmasını önlemek istedi. Muhalefet Kuzey Kürdistanda temsil kabiliyetini tamamen yitirdiği için de Facto ayrışmışlığın günahını AK partiye çıkarmağa çalışmaktadır. TSK nın her türlü şiddet yöntemlerinede artık güven kalmamıştır. Hudutlara Özel kuvvetler yerleştirilmesini çare görenler elbetteki demokratik ülkelerin kritiğine maruz kılacaktır. Velhasıl çözümsüzlüğün ortaya çıkardığı durum Hükumetide acze sürüklemiştir. Aklıbaşında Türkler Kürtlerin ilelebet dörde bölük yaşamasını vicdanlarına sığdıramayacaklardır. Bu durum kan akışını kronikleştirecektir. PKK bir taraftan can acıtırken, diğer taraftan genç mehmetciklerin bayrağa sarılı tabutları anaların gözyaşlarının artıracaktır. Sorunun ne ekonomik, ne silahlı şiddet, nede sosyal iyileştirmelerle çözülemiyeceği, bu zihniyetin iflas noktasına geldiğini her geçen günde halk daha iyi anlamaktadır. Sorunun temelinde KİMLİK , Kültürel ve siyasi olduğu kabullenmedikçe çözüme varmak imkansızdır. Politikacılar sorunun etnisite sorunu olduğunu kabul etmedikleri müddetce çıkmazdan kurtulmak mümkün görünmüyor. Fikir beyan edenleri bölücülükle suçlamakta artık demode oldu. Barış çağrısı yapanlarında assimilasyon temelli yöntemleri ileri sürmeleri Kürtler yönünden kabulü caiz görülmemekte. Bazı köşe yazarlarının itiraf ettikleri gibi Kürtler artık eski Kürtler değiller. Değişimin Türkler tarafından gelmesi zorunluğu gün geçtikçe aşikarlaşma. Türklerin Kürtler hakkındaki politikası AB nin prensiplerinede uymamakta.

YAŞAR KEMAL’in EMİLE ZOLA POTANSİYELİ

Yaşar Kemal Erbil’e davet edilmiş. O zahmete katlanır mı? Zannetmiyorum. Fakat onun bu ziyaretten daha büyük bir katkısı olabilir. Emile Zola gibi Türkiye deki adaletsizliği etkileyeceği bir potansiyele sahip olduğunu takdir eden akil insanlar vardır. Çünkü o hem Türkler, hemde Kürtler nezdinde, hatta dünya çapında büyük bir saygınlığa sahiptir. Dostum gazeteci Mehmet Ali Birand bana Yaşar Kemal’in PKK’ya sözü geçer mi diye sormuştu. Bende ‘’ Olabilir ‘’, fakat ‘’ bu hususta Yaşar Kemal konuşmaz’’ demiştim. Çünkü o konuşursa, sesli düşünürse ne Erdoğan, nede Kılıçdaroğlu altından kalkabilir. Onun insan sevgisi karşısında Bahçeli’nin intihar etmesi gerekir. Onun siyasi çizgisi TİP teki angajmanında belli olmuştu ve bu çizgisinden saptığınıda tahmin etmiyorum. Onun Humanist ve ALTRUİSTİK yapısı siyasilerin çok üstündedir. Türkiye deki siyasilerin seviyesi üzüntü vericidir.

Partilerin demokrasi adına yaz tiyatrosu oynamaları Türkiyeye büyük enerji kaybına sebep olmaktadır. Referandumda EVET yahut HAYIR çıkmasıda önümüzdeki devrede siyaseti pek etkileyemecektir. Çünkü Kürt problemini haletmeden Türkiye de bir değişim gerçekleşemeyecektir.

ERDOĞAN ÇEKİLMESİN, İŞTE İŞSİZLİĞE KARŞI REÇETEM


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com



Sıfır işsizlik KOMUNİST sistemde vardır. Çünkü ÇALIŞMA HAKKI anayasal BİR HAKTIR. Bu hakkı gerçekleştiremiyen komunist devletler çöktüler.

Ne komunist sistemin nede kapitalist sistemin işsizliğe derman olamadığı tarihi bir gerçek. Acaba bu iki sistemin amalgaması çare üretebilir mi?

Türkiye de bir çok sahada israf vardır. Şayet israflar önlenirse, daha çok yatırımlar yapılır, neticede işsizliğin önü alınabilir. Bu israflar nelerdir?:

RESMİ ARABA SALTANATI

Hiç bir zengin batı ülkesin de Türkiye de ki kadar resmi araba saltanatı vardır. Ne güzel yazmıştı Recai Ekrem Türklerin ‘araba sevdası’ nı yüz sene önce. Danimarkada başbakan bisikletle gider makamına. Birde o arabaların kullanım masraflarını hesap edin. Güngör Uras’a sormalı; O arabaların satışından elde edilen kapitalle kaç fabrika yahut şirket kurulabilir. Devlet Planlama teşkilatına sormalı, fizibilitesi yapılmış kaç müessesenin devreye sokulabileceğini.

HAZİNE ARAZİLERİ – TOPRAK REFORMU

Türkiye’nin %50 den fazla ziraate elverişli arazisi hazineye ve vakıflar idaresine aittir. Bu arazilerin toprak sahibi olmayan vatandaşlara uzun vaadeyle satılması, yahut hibe edilmesi yoksulluğu önlemez mi? Hala feodalitenin gençlerin dağa çıkması sebebi olduğu söylenir. Türkiyenin sosyolojik strüktürü çoktan değişti. Şimdi asıl ağalar Sakıp ağalar, Koç ailesi, krize rağmen milyarlarca kazanç sağlamış olan bankalar, zengin şirketlerdir, holdinglerdir. Yüz sene evvelki büyük toprak sahibi feodal ailelerin servetleri çoktan cüzi miktarlarda torunlarına intikal etmiştir. Şayet hala büyük toprak sahipleri varsa, onlara Hindistanda yapıldığı gibi, büyük KİTLERDEN hisse senetleri verilerek ellerindeki toprakları köylüye dağıtılabilir. Evvela devlet kendi elindekini fakir , fukaraya dağıtmalı. Böylece özgürlüklerde sakatlanmaz. Yoksullukda azalır, işsizlikte.

TSK İSRAF KAYNAĞI

Ordunun yarısı lağvedilipte ona ayrılan para eğitime ve sağlığa harcanırsa; COSTA RİCA da olduğu gibi, Türkiye dede mutluluk yaygınlaşır.

Ordunun elinde ki Skorskyler, GMS ler, mülkler satılırsa , masraf yarılanır. Elde edilecek sermaye ile yeni fabrikaların kurulması imkanı doğar. İsviçre de ve İsveç te vatandaşlar senedebir defa onbeş günlük yahut bir aylık askere alınır.

Çin sedi gibi, Berlinde ki UTANÇ duvarı gibi, İstanbuldaki Bizans surları gibi, İsrailde örülen duvarlar gibi şimdide ÖZEL KUVVETLE sınırlar muhafaza edilmeye çalışılıyor. Neticesinde asrın gerisine düşmezmiyiz. Zaten hudutlarımız mayınlarla, tel örgülerle çevrili değil mi?

KÜRT VE PKK SORUNU

Kürt sorunuda, PKK sorunuda ortadan kalkar. Komşularımızla sıfır problem gerçekleşirse. Sokrates’in dediği gibi ‘’Siz yaptığınızı hiç sorguluyormusunuz? ‘’Bu gençlerin kanının akmasının sebebini sorguluyormusunuz? PKK nın istediği nedir? TESEV raporunda , Diyarbakır CHP başkanının, 700 e yakın Toplum Örgütlerinin tavsiyelerine kulak asıyormusunuz? CHP hazırlayacağı yeni raporu ile ayni istekleri deklare ederse AK Partiyi Ofsayta sokar İNŞALLAH.

RİSİKO KREDİSİ

İşsizlik sigortasında biriken milyarlarda universite mezunlarının kuracağı şirketlere risiko kredisi olarak verilmesi sağlanamaz mı? Batıda risiko kapitali diye bir imkan vardır. Türkiye dede böyle bir yönteme müracaat edilemez mi?

Bir iş yeri kurmak, yeni iş sahası yaratmak için üç şeye ihtiyaç vardır. 1. Kapital.2. Knowhow .3.İnsan emeği. Kapital yukarda bahsettiğim imkanlardan sağlanır. Knowhow’ı olan universite mezunları kurulacak yeni şirketlerde, fabrikalarda çalışabilirler. Bu iş elbette kolay değil. Bazı mevzularda ezber bozmamız gerekiyor. Başbakan Erdoğanın siyasetten çekilmesi gerekmez işsizlik ortadan kalkarsa.