12 Eylül 2010 Pazar

Boykot büyük başarı sağladı


“Hakkari'de inanılması güç bir tablo oluştu. Şehirde sandıkların yüzde 88'inde gerçekleştirilen sayıma göre sadece 8 bin 243 oy kullanıldı. Bu rakam il genelinde referanduma katılımın yüzde 7 oranında gerçekleştiğini gösteriyor. Yani Hakkari yüzde 93 oranında boykota katıldı.”


Barış ve Demokrasi Partisi'nin Anayasa referandumunu boykot kampanyası Kürdistan'da büyük başarı sağladı. BDP'nin geçtiğimiz seçimlerde birinci ya da ikinci parti olduğu Kürt illerinin hemen hemen tümünde katılım oranı yüzde 50'nin altında kaldı.

Açılan sandık sonuçlara göre 6 ilde boykot oranı 50'den fazla, 2 ilde yüzde 49 olmak üzere toplam 10 ildeki boykot oranı yüzde 40'ı aşıyor. Sonuçta toplam 15 Kürt ilinde yüzde seçmenin yüzde 30'u tercihini boykottan yana yaptı.

Herkesin gözünün çevrildiği Diyarbakır'da sandıklarının tümünün açılmasının ardından çıkan kesin sonuçlar göre boykot oranı yüzde 65 olarak gerçekleşti.

Diyarbakır'daki toplam 849 bin 859 seçmenden 299,422'si sandık başına gitti. Yarım milyonu aşkın Diyarbakırlı seçmen oylarını kullanmadı. Bu oran

Van'da ise 530 bin 750 seçmenden 230 bin 194'ü sandık başına gitti. Şehirde boykot yüzde 57 oldu.

Hakkari'de ise inanılması güç bir tablo oluştu. Şehirde sandıkların yüzde 88'inde gerçekleştirilen sayıma göre sadece 8 bin 243 oy kullanıldı. Bu rakam il genelinde referanduma katılımın yüzde 7 oranında gerçekleştiğini gösteriyor. Yani Hakkari yüzde 93 oranında boykota katıldı.

Mardin'de ise toplam seçmenlerin yüzde 57'si sandık başına gitmedi.

Şırnak'ta 197,014 seçmenden sadece 44 bin 297'si oyunu kullanırken boykot oranı yüzde 78 olarak gerçekleşti.

Batman'da sandıkların büyük bölümü açılırken toplam 260 bin 955 seçmenden 100 bin 973'ü oy kullandı. Burada katılım oranı yüzde 36'da kaldı. Yani seçmenlerin yüzde 63'ünden fazlası boykot dedi.

Siirt ve Iğdır'da ise seçmenlerin yüzde 50'ye yakını boykota katıldı. Muş'ta da seçmeninin yüzde 46'sı sandık başına gitmedi.

Dersim'de ise seçmenlerin yüzde 33'inden fazlası boykot cephesinde yerini aldı.

Haberin devamı:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=News&file=article&sid=37282

http://www.kurdistan-post.com/


ANF NEWS AGENCY

11 Eylül 2010 Cumartesi

Referandum sonucu...



"...Diyarbekir’de, Kürdistani boykotçular “evet / ve “hayırcılar” dan daha üstün gelirlerse, referandumu hem Diyarbekir’de hem de tüm Türkiye’de Kürtler kazanmış demektir!"


12 Eylül Referandum sonucunu, 11 Eylül’de yazıyorum!

Demir Bilgin

Yarın 12 Eylül 2010’da referendum aldatmacası yapılıyor. Bunun üzerine notlarımı yazmıştım. Ama notlarıma ekleyeceklerim var. Ekleyeceklerim, daha referandum yapılmadan, referandum “sonucuna” ilişkindir. Devrimci harekette önemli olan budur. Önemli olan yarını beklemeden, yarını bugünden görmek ve dünü bugünden haber vermektir! Kendi gözlemlerime güvenerek bunu yapacağım. Kendi gözlemlerime inanarak bunu, yani seçim sonucunu, bugünden haber vereceğim.

Ama önce bir düzeltme yapmam gerekiyor. “Referandum Aldatmacadır” yazımda referandum kimler arasında yapıldığını tam tasnif etmemiştim. Tasnifim şöyle olmalıydı: Türkiye’de referendum, “evet” ile “hayırcılar” arasında değil, her iki ucu pis bir değnek olan evet / hayırcılar ile boykotçular arasındadır. Bu aldatmaca referandumda görülmesi gereken “can alıcı” nokta budur.

Bu küçük düzeltmeden sonra sahte referendum sonucunu, kendi cedvelim doğrultusunda, bugünden şöyle yapabilirim: Benim şu anki cedvelim şudur: Türkiye’de ve Orta-doğu’da kilit sorun olan Kürtlerin bu sahte referanduma ilişkin tavırları ne olacaktır? Ben referandum sonucuna buradan bakarım. Ben referandum sonucuna ve Kürtlere, Diyarbakır’dan bakarım. Bu bağlamda sorum şudur: Yarın, Diyarbakır’ı kim kazanır?

Referandum sonucunu görmek için sorulması ve yanıtlanması gereken soru budur.

Bu soru bazında, yarın, 12 Eylül 2010’da, Diyarbekir’de, Kürdistani boykotçular “evet / ve “hayırcılar” dan daha üstün gelirlerse, referandumu hem Diyarbekir’de hem de tüm Türkiye’de Kürtler kazanmış demektir!

Gözlemlerime dayanarak, yarın, 12 Eylül 2010 yapılacak sahte referandumda, Kürdistani boykotçuların Diyarbekir’de daha üstün olacakları doğrultusundadır. Gözlemlerim doğru çıkarsa, 12 Eylül referandumunu BDP, tüm Kürtler kazanmış demektir.

7 Eylül 2010 Salı

Sorumluluk çağrımızdır!..

Yaman YILDIZ

Kürt halkının boykotla somutlaşan iradesinin, 12 Eylülde sandıktan çıkacak sonuçtan çok daha önemli olduğunu düşünüyoruz.
Bu yüzden referandumda, bir nedenle "evet' ya da 'hayır" diyeceğini açıklamış olan demokrasi güçlerinin, bugün atması gereken hayati adımın boykotla dayanışma içerisinde olmaktır.
13 Eylül sabahı demokrasi ve özgürlükler için Kürt halkı ile omuz omuza yürüyecek olanlar, bugün bu sorumlulukla yüz yüzedirler.
Çağrımız tüm demokrasi güçlerine, kurumlara ve kişileredir;
Demokrasi güçlerini, AKP'den ve CHP'den ayıracak en yalın ve gerçekçi tutum Kürt halkının ve temsilcilerinin boykot kararının yerinde olduğunun ve onlarla dayanışma içerisinde olunacağının ilanıdır.
Oyumuzun rengi ve bu rengin gerekçesi ne olursa olsun, savaşın tırmandığı Fırat’ın Doğusunda ve linçlerin yaşandığı metropollerin yoğun Kürt nüfuslu varoşlarında, Kürt halkının boykot kararıyla dayanışma içinde olunmalıdır.

'Ahmet Tulgar, Ayşe Batumlu, Celal Çimen, Cem Uyanık, Eren Keskin, Hürriyet Şener, Kadir Yalınkılıç, Kiraz Biçici, Leman Yurtsever, Mahmut Sürmeli, Murat Çakır, Sibel Özbudun, Temel Demirer, Teslim Töre, Veysi Altay, Yılmaz Kızılırmak'

Çakallaşmamak…


Gün Zileli
zileligun@hotmail.com


Kaos Yayınlarından 1995 yılında yayımlanan Abel Paz’ın Halk Silahlanınca (çev: Gün Zileli) kitabında beni çok etkileyen bir sahne vardır. İspanya Devriminin ve İç Savaşının büyük anarşist kahramanı Durruti, “Durruti Column” denen anarşist milis müfrezeleriyle Madrit’in savunmasına koşar. Bu, Franko’nun ilerleyen orduları karşısında son savunma mevziidir. Artık her şey buradaki savunmanın yarılıp yarılmamasına bağlıdır. Frankocular şehrin sınırlarına dayanmışlardır. Politeknik Üniversitesinin binalarında, bina bina, kapı kapı ölümüne bir çatışma sürmektedir. Durruti, anarşist milislerin başında elde silah savaşmaktadır. Bir ara yeni takviye birlikleri istemek üzere genel karargâha gelir yorgun argın. Tam kapıdan çıkıp arkadaşlarının yanına döneceği sırada telefondan onu isterler. Ahizeyi alır. Karşısındaki, çok sevdiği karısıdır. “Tamam tamam, şimdi vaktim yok” dedikten sonra ahizeyi çat der kapatır. Sonra bir an durur ve oradaki görevliye “işte savaş insanı böyle çakallaştırır” der.

Nasıl savaş politikanın silahlarla yürütülen bir devamıysa, politik mücadele de silahsız yürütülen bir savaştır. Nasıl savaş insanı çakallaştırırsa, politik mücadele de işte aynı o şekilde çakallaştırır. Özellikle politik mücadelenin iyice kızıştığı, toz dumandan göz gözü görmez bir ortam doğduğu anlarda insanlar her türlü insani duygudan, sevgiden, merhametten, adalet duygusundan ve vicdanlarından arınır ve bir çakaldan farksız bir şekilde rakiplerinin üzerine çullanır, onları amansız bir şekilde parçalamaya çalışırlar.

Murat Belge, Siyasi ve düşünsel yönelimlerine her ne kadar esasta katılmasam da, sevdiğim, takdir ettiğim, kaliteli bir edebiyat eleştirmeni, bir edebiyat adamıdır. Özellikle güçlü mantığına, batılı tarzdaki ironi duygusuna ve fikirlerini usul usul ifade ederkenki soğukkanlı üslubuna hayranımdır. Bugüne kadar bu soğukkanlı üslubunu ihlal ettiğine ya da rakiplerini adil olmayan bir şekilde ayaklar altına almaya kalkıştığına tanık olmamışımdır.

Ama bugüne kadar. Bugün bir arkadaşım, Murat Belge’nin bir yazısını gönderdi bana email aracılığıyla. “Neyin ‘boykot’u” adlı bu yazıda (Taraf, 28.08.10) “Boykot”çuları hedef almış ve onları “mahçup hayırcılar” olarak değerlendirmiş. Murat Belge gibi dikkatli bir insanın, “hayır”cıların da “boykot”çuları “mahçup evetçiler” olarak gördüklerinin ya da göstermek istediklerinin farkında olmaması imkânsız. “Boykot”çuların “mahçup evet”çi mi, yoksa “mahçup hayır”cı mı olduklarını “bilemem” ama şu toz duman dağıldıktan sonra, her iki tarafta da, eğer böyle bir duyguları hâlâ kalabildiyse, birilerinin mahçup olacaklarını en azından umabiliriz. Neden? Çünkü bu nitelemeler tipik, “benden olmadığına göre karşı tarafa hizmet ediyordur” mantığının ürünüdür de ondan. Yani ya birine ya öbürüne katılmak zorundasınız. Üçüncü bir cephe açtığınız zaman her iki cephe tarafından da haksız yere karşı tarafa hizmet etmekle suçlanmanız kaçınılmazdır. Siyasi gerilimlerden ve mantıksızlıklardan her zaman şikayet etmiş Murat Belge’nin son tutumu gerçekten ibretlik. Siyasi “şehvet” onun da gözlerini karartmış.

Ama daha da vahimi var. Murat Belge, yukarda özetlediğim görüşüyle yetinmemiş ve hızını alamayıp “boykot”çuları “Kemalistlikle” nitelemeye vardırmış işi:

“ ‘Meğerse ben Kemalist’mişim, bunu yeni anladım’ deseler, tamam, olay hepimiz için daha ‘anlaşılır’ olacak. Çok yadırganacak bir durum da değil, bu toplumda bu tavrın özellikle eğitim görmüş (ve belirli bir çevreden gelen) birilerinin DNA’larına, ‘gen’lerine yerleşmiş olması.”

Yani bu “mahçup hayır”cılar meğer bir de “Kemalist”mişler. Bunun tercümesi şudur: “Madem “evet” demiyorsunuz o halde Kemalistsiniz.” Tabii “Kemalist” suçlaması, nitelemenin seçilmiş en “kibar” sözcüğü. Altını okuduğumuz zaman, “boykot”çuların “askeri vesayet rejimi”nin savunucuları olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Artık burada “mahçup” eki bile söz konusu değil.

Oysa Murat Belge de çok iyi bilir ki, “boykot”çular, içlerinde çok farklı eğilimler taşısalar da, topluca Kemalizmden en uzak eğilimlerin temsilcileridirler. Ama Murat Belge, onların söylediklerine ya da gerçek tutumlarına bakmak yerine, “DNA”larına bakmayı tercih etmiş. Bravo doğrusu, öjenik hareketi bile insanların genleriyle düşünsel eğilimleri arasında bu kadar doğrudan bir bağlantı kurmayı becerememişti.

Belki Murat Belge de normal haline dönse bu yaptığını doğru bulmayacak ama ne yaparsınız, şu anda toplum anayasa üzerinde bir savaşa ve taraflar hedeflerine kilitlenmiş durumda. Toz dumandan göz gözü görmüyor. Siyasi savaş çakallaştırıyor. En makul ve mantıklı bildiklerimizi bile. Şu örnek bile, seçim ya da oylamaların özgürlükten çok, körcesine bir bağnazlığı geliştirdiğinin iyi bir örneği. Neyse, şu hengame geçsin de belki o zaman daha sağlıklı ve soğukkanlı değerlendirmelerin kapısı aralanır. Belki o zaman “Murat Belgesel” bir tutumda olanlar, sabah olduğunda sarhoşluklarından ayılıp “ben neler yaptım dün gece yahu” diye kafalarını toplamaya çalışan insanlar gibi yavaş yavaş kendilerine gelmeye başlarlar. Umarım.

5 Eylül 2010 Pazar

Referandum, Aldatmacadır!



Demir Bilgin
demir.bilgin@yahoo.dk


12 Eylül 2010’da yapılacak referandum, bir aldatmacadır, boykot edelim. Referandumu boykot edelim. Boykot edelim, veba ile kolera arasında tercih biz, sosyalistlerin işi değildir, diyelim. Burjuvazinin bu ”kayıkçı döğüşünde” ister ”evet” isterse ”hayır” çıksın, bunların her ikisi de Anadolu halkları için bir zulümdür, bir ölümdür, diyelim!

İnsan, soramadan edemiyor: Türkiye’de neyin referandumu yapılıyor?

Peki, 12 Eylül 1980 faşist belgesi, neden tümüyle sandığa götürülmüyor?

Götürülmez.

Türkiye’de referandum değil, burjuvazi arasında yaşanan kavgayı sonlandırma durumu var. Kısaca şudur: AKP; emperyalizmin, siyonizmin ve ordunun açık desteğini alan ”islamcı(!) AKP ile; kendilerini, tekeller dünyası ve Türkiye’sinde, ”ulusalcı(!)”, ”ergenekon”, ”balyoz herekatçıları” gibi isimlerle tanımlayan,”hilkat garibesi”, kesim arasındadır. Burjuvazi arasındaki kavgayı bizler, sosyalistler olarak, 12 Eylül 2010 referandumunu, ”referandum” olarak kabûl etmeyiz. Etmiyoruz! Boykot ediyoruz!

Türkiye’de referandum mu, yapılacak? Yapılsın. O halde, 12 Eylül 1980 ”faşist belgesinin” tümü halk oyuna sunulsun, diyoruz. Ama bu yapılmıyor. Yapılan, referandum aldatmacası altında, bizleri, burjuvazi arasında verilen kavgada taraf tutmaya zorlama durumu var. Bunu kabûl etmeyiz. Etmiyoruz! Burjuvazi arasındaki bu kayıkçı döğüşünde, her ikisi öldürücü olan ” veba” ile ” kolereya” hayır, diyoruz. Sahtekâr burjuvaziyi, niteliyimiz ile, kimliğimiz ile, ”boykot” ediyoruz!

Boykot, bu bağlamda, önemlidir. Boykot, 12 Eylül 2010 sonrası için çok önemlidir. Boykot kararını alanlar için, 12 Eylül 2010 ve sonrası, sonuç ne olursa olsun, çok önemlidir. Önemli olan şudur:

Bir: Referandum sonrası, Anadolu Sosyalist Hareketi gelişecektir.

İki: Anadolu Sosyalist Hareketi tekleşerek, gelecek düzende biz de varız diyecektir!

Bizler, buna bakar ve bunları tespit ederiz.

Bizler, sosyalist kimliğimizi ve niteliğimizi koruyarak, Anadolu’da böylesi bir oluşumun ve donüşümün olması için yorulmak bilmez bir mücadele yürütürüz. Bana göre devrimcilik budur. Böyle olması gerekiyor.

Bizler için en önemlisi, niteliktir!

Nitelik şudur: Tek başımıza kalsak dahi, niteliğimizi ortaya koymalı, 12 Eylül 2010’da yapılacak ”referandum aldatmacısını” boykot etmeliyiz!
Bunu yapıyoruz. Referandumu boykot ediyoruz. Bizler, yorulmak bilmez bir savaşım yürüten ”Kürt dinamizmi” ile birleşerek, 12 Eylül 1980 faşist belgesi tümüyle çöpe atılsın, diyoruz.

Bizler, 12 Eylül 2010 referandum aldatmacasına ”hayır” diyor, referandumu boykot ediyoruz.

Bizler, veba ile kolera arasında seçim bizim işimiz değildir, diyoruz!

Biz, sosyalistler, referandum aldatmacasını boykot ediyoruz!

1 Eylül 2010 Çarşamba

KÜRTLER NEDEN DAĞA ÇIKIYORLAR?‏


Hasan Şahingöz(*)

Kürtlerin dağa çıkışlarını işsizlikle, yoksullukla açıklama çabası yeni değildir. Buna inananların içinde Güngör Uras gibi ekonomistler de var. Şimdi ise Kılıçdaroğlu bu görüşü(!) iyiden iyiye diline dolamış durumda.

Kürtlerin dağa çıkışlarını işsizlikle, yoksullukla açıklama çabası yeni değildir. Buna inananların içinde Güngör Uras gibi ekonomistler de vardır. Şimdi ise CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu bu görüşü(!) iyiden iyiye diline dolamış durumda: “İşsizlik sorunu çözülecek. Kürtlerin dağa çıkışları engellenecek!”

Bu görüşe(!) saflığı, bilgisizliği/cahilliği nedeniyle inananları bir kenara bırakıp, işin özüne gelelim. İşin özünde bu görüş(!) bilinçsizlikten, cahillikten kaynaklanan bir görüş değildir. Kürtlerin silahlanıp dağa çıkışlarını işsizlikle, yoksullukla açıklamaya çalışma, Kürtlerin varlığını inkar eden, sorunlarını ve taleplerini görmezden gelen (görülmesini de istemeyen) bilinçli bir politikanın ürünüdür.

Zira, eğer Kürtler varlıkları inkar edildiği, ulusal kimlikleri, kültürleri, dilleri ile yaşamalarına, kaderlerinin kendileri tarafından tayin edilmesine izin verilmediği için değil de, işsizlikleri, yoksullukları nedeniyle dağa çıkıyorlar ise, o zaman;

Kürtçeyi ve Kürt alfabesini özgürlüğe kavuşturmaya;

Ana dillerinde eğitim haklarını tanımaya;

Çocuklarına ve yerleşim birimlerine Kürtçe isimler koymalarının yasaklanmasının, diğer tüm yasaklar gibi bir insanlık suçu olduğunu kabul etmeye;

Tüm halklar gibi Kürt halkının da kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkını onaylamaya vb.’ne de gerek kalmaz(!) Değil mi?

Kısacası, “inkar ve imhaya devam!” demenin bir başka biçimidir, Kürtlerin silahlanıp dağa çıkışlarını işsizlikle, yoksullukla açıklamaya kalkışmak.

Amaç, Kürtlerin silahlanıp dağa çıkmak zorunda kalmalarının nedenlerini ortadan kaldırmak değil de gerçekleri gizleyip çarpıtarak, kitlelerin bilgilenmesini, bilinçlenmesini engelleyerek, Kürtlere yönelik inkar ve imhayı devam ettirmek olduğundandır ki, bu görüşü(!) dillerine dolayanların;

1- İşsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldırmaya yönelik gerçekçi, ciddi ve samimi hiçbir çözüm önerileri yoktur.

2- Ve elbette ki Ege’de, Marmara’da, Karadeniz’de, Akdeniz’de ve İç Anadolu’da işsiz, yoksul milyonlarca insanın ya da AB ülkelerindeki, Amerika’daki işsiz, aç, yoksul on milyonların neden silahlanıp dağa çıkmadıkları sorusuna bir cevapları da...

Ki Türkiye’deki işsizliğin, açlığın, yoksulluğun temel sebeplerinden birisi de bizzat Kürtlere yönelik sürdürülen inkar ve imha politikaları için yapılan askeri ve siyasi harcamalardır. Bu nedenle, sadece Kürtlerin dağdan inmesi için değil, bu ülkedeki işsizliğin, açlığın, yoksulluğun azalmasının yolu da inkar ve imha politikalarından vazgeçilmesinden geçmektedir.

Bu ülkede işsizlik, açlık, yoksulluk var ise, bunun nedenleri;

- Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askeri açıdan bağımsız olmaması; ekonomik, siyasi ve askeri bağımlılığının sanayileşmesini, tarımsal üretimini geliştirmesini engellemesidir;

- Bütçesinin dörtte birinin her yıl borç faizlerine gitmesidir;

- Kendi bankalarının, şirketlerinin kasalarını soyanların faturayı halka ödetmesidir;

- Silah alımlarıdır;

- Vergi sistemindeki adaletsizliktir;

- Bütçe açıklarını kapatmak üzere Merkez Bankası’na bol bol para bastırılmasıdır...

Türkiye’yi bu hale düşürenler, Kürdü, Türkü, Ermenisi, Lazı… ile halklarımızı işsizliğe, açlığa, yoksulluğa mahkum edenler de zaten inkar ve imha politikalarının mimarları, uygulayıcıları ve savunucuları ile aynı kişiler, aynı kurumlardır.

Bu nedenle de, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da hayatını kaybeden her Kürt genci ve her askerden onlar, inkar ve imha politikalarında ısrar edenler sorumlu olacaktır.

---------------------

(*)Hasan Şahingöz
1Nolu F Tipi Cezaevi Tc 55 Tekirdağ
NEWROZ HAFTALIK SİYASİ YORUM GAZETESİ

Oral Çalışlar’ın İdeolojik Yol Haritası…


Gün Zileli
zileligun@hotmail.com


Böyle bir yazıyı yazmak ne zamandır aklımda olsa da şu sıra yazmayı düşünmüyordum. Ne var ki, bugün Oral’ın “’Fethullahçılık Tehlikesi’ ve Hukuk” (Radikal, 29 Ağustos 2010) başlıklı yazısını okuyunca bu yazının yazılmasının zamanı geldiğine karar verdim.

Oral çok eski arkadaşım olur, 1968 yılından beri tanırım. O beni daha önceden, 12 Kasım 1966 anti-Amerikan mitinginden de hatırlıyor. O mitingde yakalanmış, polislerce bir hayli hırpalanmış ve diğer beş arkadaşla birlikte, 1960 sonrasında hapse giren ilk öğrenci grubunda yer almıştım. Bana daha sonradan anlatmıştı. Oral, Cemal Gürsel Meydanından Kızılay’a yürümek isterken polis tarafından önü kesilen kalabalığın içindeymiş ve benim polisler tarafından yakalanıp dövülüşüme tanık olmuş.

Oral’ı 1968’in o hareketli günlerinde DTCF’ye geldiğinde tanımıştım. Sanırım o sırada henüz ODTÜ öğrencisiydi. Daha sonra SBF’ye geçti ve kısa süre sonra SBF Fikir Kulübünün başkanı oldu. Ankara’ya gelmeden önce İstanbul’da okumuş bir yıl. Orada, Deniz Gezmiş’in Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB) çevresinde yer almış. Deniz’in yakın arkadaşlarındandı.

Oral’la tanıştığımızda gençlik içinde MDD’ci akım almış başını gitmekteydi. İkimiz de MDD’ciydik. Ne var ki, o günlerde MDD’ci gençler arasında da ayrılıklar baş göstermeye başlamıştı. Oral, MDD’ci gençlerin en ateşlilerinin bulunduğu bir yerde SBF Fikir Kulübü Başkanlığı gibi zor bir görevi yerine getiriyordu ve daha o zamandan ihtiyatlılığı, hatta “aklıselimi”yle dikkatimi çekmişti. Tuslog binasını bastıktan sonra SBF Yurdunun bir odasında toplanmıştık. Deniz, benim de desteklediğim bir öneri atmıştı ortaya; “Çıkıp okulun önünde turlayan polislerle çatışalım.” Neredeyse çıkmak üzereydik ki, Oral bunu önledi. Bunun istenmeyen olumsuz olaylara yol açabileceğini söyledi. Haklıydı. Gitmekten vazgeçtik. Sanırım, keskin solculuğun alıp başını gittiği dönemde Oral gibi insanların varlığı harekette bir sağduyu dengesi olarak olumlu işlev görüyordu.

Oral, belki de bu ihtiyatlılığı ve “maceracı” eğilimlerden uzak duran tavrı nedeniyle, “maceracılığı” eleştiren “Beyaz Aydınlık”’ın ve daha sonra da Doğu Perinçek’in önderliğini yaptığı Maocu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) örgütlenmesinin en ön saflarında yer aldı. TİİKP, her ne kadar “Kırmızı Aydınlık”çılar ve soldaki diğer rakipleri tarafından “pasifist” ve “yeni oportünist” olmakla suçlanıyor idiyse de, aslında silahlı mücadeleyi savunan keskin bir sol örgüttü o zamanlar. Bu bakımdan, Oral Çalışlar’ın günümüzdeki, “Siyasette şiddeti bir yöntem olarak hayatımın hiçbir döneminde benimsemedim.” (“Kürtler içindeki farklılıklar ve PKK”, Radikal, 18.8.2010) sözleri gerçeği yansıtmamaktadır. Belki “ben bu konuda en geride gelenlerden biriydim” dese gerçeğe biraz daha yakın olurdu söylediği ama “hayatımın hiçbir döneminde benimsemedim” demek hem gerçek değil hem de geriye dönük bir inkârcılık. Ama neden?

Gerçekten de, silahlı mücadele de dahil, biz keskin solcuların ve Maocuların içinde belirgin bir şekilde ihtiyatlılığın ve ılımlılığın sesiydi Oral. Örneğin, biz hapiste, İbrahim Kaypakkaya’nın da savunduğu o zamanki anti-Kemalist fikirleri savunmaya başlayıp, bu fikirleri, daha sonra Doğu Perinçek tarafından rafa kaldırılan ilk Dev-Genç savunmasına nakşetmeye çalışırken, bu çabamıza en çok ayak direyen Oral Çalışlar olmuştu.

1974 yılında hapisten çıktıktan sonra Oral, TİİKP’nin illegal kesiminde görev aldı ve o dönem bu kesimde görev alanların hepsi gibi evlerde pineklemek zorunda kaldı. 1976 yılında, TİİKP’nin yanlış örgütlenme siyasetine karşı bir mücadele açtığımda beni ilk destekleyen Oral oldu. Oral daima aşırılıklara karşı bir insan olduğundan bu aşırı saçma örgütlenme siyasetinin sakatlıklarını da görmüştü. El ele verdik ve Doğu’nun direnişine rağmen “dar kapıcılıkla mücadele” kampanyasının başlatılmasına önayak olduk.

Oral, 1978 yılında, Partinin günlük gazetesi Aydınlık’ın yöneticisi oldu. Bu gazetenin izlediği devlet işbirlikçisi ve solu ihbar politikasında Doğu Perinçek ve benim de dahil olduğum TİKP merkez komitesinin diğer üyeleriyle aynı sorumluluğa sahip olduğu, ayrıca gazetenin yöneticisi olarak ek bir sorumluluk da taşıdığı halde, sanırım bu politikayı daha sonraları eleştirmekle birlikte, şahsı adına ciddi bir özeleştiri yapmış değildir.

Oral Çalışlar, 12 Eylül’dan sonra iyice sağa kaymış TİKP yönetiminin daha da sağ kanadında yer aldı. O zamanki parti yönetiminin cuntayı “ara güç” gören politikalarını destekledi. Bu politikayı 1982 yılında değiştirmeye kalkan, benim de içinde bulunduğum “dışarıdaki” yönetimin bu girişimini önlemek için Doğu’yla birlikte hapishaneden dışarıya uyarı mektupları yazdı. Keza, Stalin konusunda açılan parti içi tartışmada Stalinist Doğu Perinçek kanadını destekledi ve ideolojik tartışmaların yasaklanması yönünde fikir beyan etti. Dışarı çıktıktan sonra Doğu’nun önergesiyle yapılan bir oylamada “Stalin meselesinin parti içinde tartışılmasının yasaklanması” yönünde oy kullandı.

Birkaç yıl sonra, Partinin 1970’lerin sonlarında benimsediği, Çin tarafından empoze edilen, “Sovyet sosyal emperyalizmine karşı ABD ile ittifak” ve “milli çelişmenin baş çelişme olduğu” siyasetinin parti yönetimince değiştirilmesi oylamasında bu eski politikanın değiştirilmemesi için neredeyse tek başına diretti, fakat siyasetin değiştirilmesinin kaçınılmaz olduğunu anlayınca, her zamanki uzlaşmacılığı ve ihtiyatlılığıyla, politikanın değiştirilmesine leyhte oy vermek zorunda kaldı.

1983 yılında, Doğu’lar ikinci kez tutuklandı, Oral bu tutuklama duruşmasına gitmediğinden benim gibi kaçak duruma düştü. 1984 Şubat’ında Oral Çalışlar ve Aydoğan Büyüközden’le birlikte Saçak dergisini çıkartmaya başladık. Oral ve Aydoğan bu derginin “Kemalist kanadı”nı oluşturuyordu ya da ben, Kemalist eğilimleri dolayıyla onlara şaka yollu bu adı takmıştım. Gerçekten de Oral o sıralar oldukça Kemalistti.

1984 yılında PKK’nın ilk gerilla eylemleri sonucunda Oral’ın önerisiyle derginin bu konuda bir tutum açıklamasına karar verildi. Tutum yazısını yazmayı Oral üstlendi. Yazı, yazı kurulunun önüne geldiğinde şiddetle itiraz ettim. Oral, yazısında, PKK eylemlerini kınamakla kalmıyor, “Ordumuz”a ağıtlar yakıyordu. Benim itirazlarımla bu ibareler değiştirildi ama yazı yine de devlet yanlısı özünü korudu ve bu haliyle yayımlandı. Daha sonra, Doğu Perinçek, biz “dışarıdakileri” köşeye sıkıştırmak için bu yazının teslimiyetçiliğini eleştiri konusu yapmıştır haklı olarak.

1986 yılında, Doğu Perinçek yönetimine karşı bir sol muhalefet gelişti. Bu muhalefetin önderliğini ben, Necmi ve İlkay Demir yapıyorduk. Oral da bir süre sonra muhalefete katıldı. Ancak onun muhalefeti, bizim Stalin konusundaki ideolojik netliğimizden uzaktı, o sıralar hâlâ Stalin’i savunmaya devam etmekte, Hitler-Stalin paktını “dahiyane” bulmaktaydı. Daha sonra Stalin’i reformist tarzda eleştirmeye başladı. Aynı dönemde Oral eski gazetecilik günlerini hatırlayarak, serbest kaldığında bir medya organında yer almaya hazırlanan bir yönelim içine girmişti. 12 Eylül’den sonra “Dil Okulu”nda birlikte yattığı siyasi liderleri anlatan Liderler Hapishanesi kitabı bu gazetecilik yöneliminin ilk örneklerindendir. Bu kitapta, Oral, Türkeş’in “insani” yönlerini anlatmak gereğini duymuştu.

1988 yılında muhalefet Aydınlık hareketinden koptu ve o sırada artık legale çıkmış Oral Çalışlar ve Halil Berktay’ın başını çektiği Sosyalist Birlik dergisi yayımlanmaya başladı. Sosyalist Birlik, Moskova eğilimli TKP ile örgütsel birlik aramayı hedefleyen reformcu bir çizgiye girince 1990 yılı başında, bir grup arkadaşla birlikte bu dergiden koptum ve bu tarihten itibaren Oral Çalışlar’la yaklaşık yirmi yıl süren örgütsel birlikteliğim de sona ermiş oldu. Bundan sonra Oral Çalışlar’ı gazetelerden izleyebildim.

1980’li yıllardaki yönelimine uygun olarak medya alanına geçip köşe yazarı oldu, uzun yıllar Cumhuriyet gazetesinde yazdı. Bu gazetede, temel yönelimlerine uygun olarak dengeci bir çizgi izledi. Eski Kemalist eğilimleri dolayısıyla gazetenin temel yönelimleriyle çatışıyor değildi zaten ama bugünkü liberal-muhafazakâr eğilimlerini de dengeli bir şekilde ortaya koymaktan geri kalmadı. Doğrusunu söylemem gerekirse, en azından gazete sayfalarından izleyebildiğim kadarıyla, İlhan Selçuk’un ulusalcı çizgisine yalakalık yaptığına tanık olmadım.

Oral, son iki yıldır, şu andaki ideolojik yönelimine daha uygun düşen Radikal gazetesinde yazmaktadır. Buradaki yazılarında da geleneksel ihtiyatlılığı ve dengeciliği oldukça belirgindir. Bir yandan solu, Alevileri, Kürtleri kollamakta, bir yandan da bu kesimleri Fetullah-AKP taraftarı liberal-muhafazakâr çizgiyle uzlaştırmaya çalışmaktadır.

Yaklaşık bir yıldır beni en çok şaşırtan, Oral’ın Fetullahçılığı savunurken, kırk yıldır çok iyi tanıdığım ihtiyatlılığına hiç de uymayan bir “cesaret” ve ihtiyatsızlık içinde görünmesidir.

İşte örnekleri:

“Artık yeni kampanyalar birilerinin Fethullahçı olarak suçlanması üzerinden kuruluyor.” (“Ergenekon Davası ve Solcular”, Radikal, 21.7.2009)

“Son dönemde ‘yükseltilen’ en önemli korku ise, ‘Fethullahçılar devleti ele geçiriyorlar’ korkusu… Bu korkuya kapılan kesimlerin duydukları yoğun endişelere ve konuyu konuşmaya ayırdıkları zamanın genişliğine rağmen sahip oldukları bilgilerin son derece yüzeysel, tutarsız ve tarafsızlıktan uzak olması da işin ayrı bir boyutu… ‘Gülen cemaatı’ eğitim kurumları örgütleyerek, yurt dışında okullar açarak, yatırımlar yaparak genişliyor. Etkin bir medya ağına da sahip.” (“‘Fethullahçılık tehlikesi’ ve hukuk…”, Radikal, 29.8.2010)

“Fethullah Hoca, dikkatli bir insandır.

Söylediği sözün nereye gideceğini, nasıl sonuçlar doğuracağını iyi bilir. Hoca’nın sözleri; Türkiye’deki İslami kesim içindeki farklı bir sesi, farklı bir yaklaşımı ortaya koyuyor.
Fethullah Gülen, son dönemde tırmanan İsrail-Türkiye gerginliğini doğru görmüyor. Bunun bölgedeki gelişmelere zarar vereceğine inanıyor. Dediklerini hükümete ‘gerilimi daha fazla tırmandırma’ şeklinde yapılmış bir uyarı olarak da okumak elbette mümkün.
Gülen’in bu hamlesini yalnızca Türkiye bağlamında düşünmek yüzeysel olur. Gülen hareketi küresel bir hareket. Dünyanın dört bir yanında okulları, işadamları bulunuyor. Buna bağlı olarak yaygın siyasi ilişkilerinden de söz edebiliriz.
Gülen hareketi belli ki Türkiye-İsrail ilişkilerinin bu kadar sertleşmesini kendi küresel ilişkileri açısından da yararlı görmüyor.” (“İsrail-Türkiye denkleminde Fethullah Gülen”, Radikal, 8.6.2010)

En az Fetullah Gülen kadar dikkatli ve ihtiyatlı bir insan olan Oral Çalışlar’ın satırlarındaki bu “ihtiyatsızlık”, ideolojik yönelimlerin çok çok ötesinde, bugünkü “reel dünya”nın gerekliliklerinden kaynaklanıyor olabilir mi?