2 Ekim 2010 Cumartesi

YAN DEDİ




Cirik Haci / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de

Vücudumda aşkı efkârın yandı
Seyri aleme bir ışık yan dedi
Sanki semalardan aşağı indi
Derya içinde bir damla kan dedi

Gönlünü veren canlar olur aşık
Meyhane sarhoşu sarman dolaşık
Sanarsın melekler ile karışık
İki vücutta bir yaşar can dedi

Gönlü hak, yönü hakka doğru gider
Sohbeti hoş canana sultanım der
İnce dokur, ince eler yüce pir
Hakka erişmektir geldi an dedi

Fezalim der hacim gerçek özünde
Var olan herşey yer ve gök yüzünde
Hakikatlar pişer ateşinde közünde
Çark eyle ateşte tozuna in dedi

29 Eylül 2010 Çarşamba

Üç Diktatörlük Türü...‏


Gün Zileli
zilelizileligun@hotmail.com


Günümüzde olsun, tarihte olsun, saf haliyle bilinen üç diktatörlük türü vardır: İdeolojik diktatörlük; siyasi diktatörlük; ekonomik diktatörlük. Gerçek hayatta bunları saf halleriyle de bulmak mümkündür ama karma biçimleri de bir haylidir: Yarı ideolojik-yarı siyasi diktatörlükler; yarı siyasi-yarı ekonomik diktatörlükler gibi.

İdeolojik diktatörlüklerde, ideolojik alan (ya da elit) siyasi ve ekonomik alanı güdümler; siyasi diktatörlüklerde, siyasi alan (ya da elit) ideolojik ve ekonomik alanı güdümler; ekonomik diktatörlüklerde ekonomik alan (ekonomik elit) ideolojik ve siyasi alanı güdümler.

Yirminci yüzyılda saf ideolojik diktatörlük olarak bilinen üç ülke vardı: Lenin’in kurduğu ve Stalin’in yürütücülüğünü yaptığı Sovyetler Birliği (Kruşçev’in iktidara gelmesiyle birlikte sistem saf ideolojik diktatörlükten yarı ideolojik-yarı siyasi diktatörlüğe doğru evrilmiştir); Nazi Almanya’sı; ve Mao zedung Çin’i (Mao’dan sonra da sistem yarı ideolojik-yarı siyasi bir diktatörlüğe evrilmiştir). Günümüzde ise, saf anlamıyla tek ideolojik diktatörlük kalmıştır: Kuzey Kore.

Siyasi diktatörlüklerin yirminci yüzyılda birçok örnekleri görülmüştür. Örneğin Portekiz’deki Salazar diktatörlüğü salt bir siyasi diktatörlüktü. Küba’daki Batista diktatörlüğü ve Şah’ın İran’ı da öyle. Ne var ki, geçmişte olsun, günümüzde olsun salt siyasi diktatörlüklerdense yarı ideolojik-yarı siyasi diktatörlüklere daha çok rastlanmaktadır. Bunun nedeni, siyasi alanın ideolojik alanı ya da tersine ideolojik alanın siyasi alanı kendine güçlü bir payanda yapma arzusudur. Örneğin Arap dünyasındaki Baas rejimleri, milliyetçi ideolojileriyle, Rusya ya da Almanya’daki gibi saf bir ideolojik diktatörlük kurmak istemişlerdir ama ideolojilerinin gücü buna yetmemiş, bu yüzden siyasi alanı kendilerine dayanak yapmak için diktatörlüklerini karma hale getirmek zorunda kalmışlardır. Keza bugün İran’daki diktatörlük de salt bir ideolojik diktatörlük olma arzusuna rağmen bunu başaramamış, ister istemez siyasi alanı bu diktatörlüğe ortak etmek zorunda kalmıştır. Bunun tersine, siyasi diktatörlük arzusu ağır bastığı halde yarı ideolojik-yarı siyasi nitelikli diktatörlükler de vardır. Örneğin Latin Amerika’da 1960’lı ve 1970’li yıllarda hüküm süren kimi askeri diktatörlükler böyledir. Bunlar esasen siyasi diktatörlük yönelimi içinde olmalarına rağmen, rejimlerine payanda olması için bir takım yarı-faşist ya da falanjist ideolojileri kendilerine payanda yapmış, böylece yarı ideolojik-yarı siyasi diktatörlük biçimlerine bürünebilmişlerdir.

Bir kısım diktatörlükler de, bugün Türkiye’de olduğu gibi yarı ekonomik-yarı siyasi diktatörlüklerdir. Bu tür diktatörlüklerde iktidar alanı siyasi güçlerle ekonomik güçler arasında paylaşılmış ve ortak yürütülen bir diktatörlük ortaya çıkmıştır. Türkiye, Cumhuriyetin kuruluşundan 1940 yılına kadar yarı ideolojik-yarı siyasi bir diktatörlüktü. Milli şef yönetimiyle birlikte ideolojik alan üst belirleyici olmaktan çıktı. Böylece 1940-50 arası, Milli Şef yönetiminde bir siyasi diktatörlük olarak yürüdü. 1950’de diktatörlüğün niteliği bir kez daha değişti ve Türkiye’de o günden sonra bir siyasi-ekonomik diktatörlük hüküm sürdü, bugüne kadar. Elbette iktidar bu iki alan tarafından paylaşıldığından bazen birinin, bazen diğerinin ağır bastığı dönemler olmaktadır ama rejimin temeldeki karma karakteri değişmemektedir. Bugünkü Rusya da Türkiye gibi yarı siyasi-yarı ekonomik bir diktatörlük olarak görülebilir.

Salt ekonomik diktatörlükler esasen Avrupa’daki ülkelerde hüküm sürmektedir. Keza ABD de saf anlamıyla bir ekonomik diktatörlüktür. İdeolojik ve siyasi alan tamamen ekonomik alanın yönlendiriciliği altındadır. Ekonomik diktatörlüğün yönetim biçimi parlamenter “demokrasi”dir.

28 Eylül 2010 Salı

Kürtçe kurslar‏...




Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

ÖCALAN’ın silahına karşılık, ERDOĞAN Anadilini versin Kürtlerin !!!

Eski Yunan da Sophokles drama eserleri yazarken ARİSTOPHENES de mizahi eserler yazardı. Siyasileri, sanatkarları, aristokratları hicvederdi. ERDOĞAN ANADİLDE EĞİTİME karşı çıkarken benimde mizahi kritik yapmam zorunluğunu hissettim. Erdoğan’ın kültürel birikimi, ve mantık yapısındaki zaafiyet bu açıklamaya sebep oldu. Herhalde fazla düşünmeden konuştu.

Diyor ki Başbakan ‘’ Kürtçe eğitim dili olamaz, fakat Kürtler anadillerini kurslarda öğrenebilirler.’’ Lütfetmiş !!!.

Türklerinde çoğu kabul ediyor ki; PKK olmasaydı, 30 bin gencini kaybetmeseydi, 17500 faili meçhul katliam olmasaydı, 5 000 askerin şehadetinde en azından 2 000 Kürt kökenli olmasaydı KÜRT kelimesini kullanmak bile cezai müstelzim olarak kalacaktı. Ama artık Cemil Çiçeğin dediği gibi YETERİNCE kan aktı. Tövbe estefurullah kan akıtmanın YETERİNCESİ olurmu ?. Ağlamam geldi bu lafa.

Bundan böyle akıtılacak her damla kan, silaha harcanacak her kuruş insanlığımıza hıyanettir.

Kürtlerin de bir Fettuhlası olsada Türkiyenin her kasabasına Kürtçe kurslar açsa. Kürtçe eğitim milleti bölermiş, fakat kurslarda öğrenilen Kürtçe zarar vermezmiş Başbakana göre. Maazallah Erdoğan kurslarda Türkçe öğrenseydi Mitinglerde meramını anlatabilir mi idi?

On sene önce Almanya parlamentosu doktorlar için bir yasa çıkardı. 68 yaşından yukarı olanlar sigorta hastasına bakamazlar. Yasak geldi. Özel hastalaraınıza bakabilirsiniz dendi. Yasağın gerekçesi şöyle idi. 68 yaşın üstündeki hekimler fiziki olarak hata yapabilirler ve hastalara zararlı olabilirler. Bu kanunu oylayan milletvekilleri arasında 70 yaşını aşkınlarda vardı. Onların çıkaracakları siyasi kanunların vatandaşa bir zararı olamazdi!!!. Almanya da özel hasta miktarı % 10 geçmez. İşte o özel hastalara zarar vermelerinde bir mahzur yoktu. İşte Erdoğan’ın kurslarda Kürtçe öğrenilmesinin Türkiyeyi bölmeyeceği garantisi.

Şimdi benim teklifim: Öcalan silaha para harcayacağına her kasabaya Kürtçe kurslar açsın. Millet anadilini öğrensin. Erdoğan ne dedi Almanya da : ‘Anadilinin öğretilmemesi insanlık suçudur.’’ Halbuki Almanya da bir çok eyaletlerde ikinici dil Türkçe veya Kürtçe olması kanunlaşmıştır. Erdoğan’ın bundan haberi olmasa gerek. Kendisi hiç yabancı dil bilmediği için dünyanın gidişindende pek malumat sahibi olamıyor. Dialoğun, insanların birbirini anlamasının tek vasıtası DİL’dir. İşte Anadil’in önemini Erdoğan kavrayamıyor. Çünkü yabancı dil öğrenme yeteneği yok. Beyninde Rezaptörleri eksik. Vermezse Mabut, neylesin Mahmut. Onun birinci kimliği politika , ikinci ise Futbol. Klasik Müzikten zevk almakta öyledir. Beyinde alıcı merkezler olmazsa eğitiminde faydası olmaz.

Buna rağmen Fazıl Say’ın klasik müziği dinlemeyenlere hakaret etme hakkı olamaz. Çirkindir bu serzeniş. Elbette çok emek ister o müziğin ruhun gıdası olduğunu farketmek.

Referandumda Hayır diyen sahil mukimlerine , hele hele o aydın geçinenlere bir çift sözüm var. Platon (Eflatun) ve Aristoteles gerçi devleti yönetenlerin filozof olması gerektiğini söylerleseler de eğitlmemiş insanlarında SAĞDUYULARI ve MANTIKları olduğunu iddia ederler. Evet diyenler sağ duyularını ve mantıklarını kullanmışlardır. Halkın % 34 ü köyde yaşamaktadır. Ben aradabir onlarla haşır neşir olurum. Günde 50 yeşil kartlı hasta bakarım bu 80 yaşımda. Diyorlar ki: Köye gelen patika yerine şimdi asfalt yolumuz var. Köydeki tek çeşme yerine şimdi her eve su geldi. Çocuklarımızın kitap masrafını yapmak mecburiyetimiz yok. Özürlü çocuklarımızın annelerine ömür boyu 700 TL maaş bağlandı. Gelip köyden çocuklarımızı alıp, merkeze götürüp bakımları, eğitimleri yapılıyor. İstediğimiz doktora, hastaneye gidiyoruz. İstediğimiz eczaneye gidip ücret ödemeden ilacımızı alıyoruz. Hayvan ve ağaç üretimi için devlet çok cömert destek veriyor. Hatta hastalarımızın ayağına doktor geliyor. Universite tahsili için İstanbullara, Ankaralara gitmeye ihtiyaç yok. Burnumuzun dibinde Üniversitemiz var. Erdoğan ideolojik düşünmüyor. Pragmatik çözümlerin peşinde. Duble yollar sayesinde trafik kazaları olmuyor, ölümler azaldı. Sigara dumanı kalkalı passif nikotin zehirlenmesi kalktı. Bilhassa bu çok büyÜk bir başarıdır. Muhalefetin Laiklik öcüsü gerçekleşmedi. Fakat MHP nin bölünürüz vaveylası, askerin baskısı Erdoğan’ın bölünürüz paranoyası devam ediyor. Kürtler Erdoğandan daha cesur olmasını bekliyor. Kılıçdaroğlunun yoksulluk teraneside boşa çıktı. Köyde kalan vatandaşların ineği, tavuğu var, yağı, peyniri, yoğurdu var. Birde bir kaç dönüm tarlası olsa ekmeğini taşdan, tarladan çıkarır. HAZİNE’nin Türkiyedeki arazinin yarısına sahip olduğu gerçeğinden hareket ederek Toprak reformu yapıp , köylüyü tarla sahibi yapabilir. Feodalite çoktan yıkıldı. Şimdi fabrikatörler ağadır. Sakıp ağa feodal bir aileden gelmiyor. Albaylar, banka müdürleri ağadır artık. Eskiden kerpiçten olan evler çimentodan olmağa başlamış. Yurtdışındaki yahut kentlere göçen ikinci nesil köylerine mali yardımlar yapıyorlar.

Elbette kapitalist sistemin avamda yarattığı PAUPERİZM ( Sadakaya muhtaç kılma ) siyasiler tarafındanda anlaşılmağa başladı. USA daki ekonomik krizin para değilde kapitalizmin AHLAK krizi olduğu kabul edildi ekonomistlerce. Bankaların ve Tusiadcıların kriz devrindeki kazançlarının 30-40 milyar dolar olduğu açığa çıktı. Hortumcuların iştahları eksilmiyor. IMF den kırdi alıp bize verin demediler mi TUSİAD cılar.?

Anadil eğitiminden korkmasın ERDOĞAN. Kurslarla eğitim olmaz. Garson İngizcesi öğrenebilirsin kurslarda , ama İngilizce öğrenemessiniz. Kürtçe de Anadil kelimesinin karşılığı ( Zemane Zıkmaki yani anakarnındaki dil ) anlamındadır. İlmi araştırmalar göstermiştir ki insan anakarnında iken anasından duyduğu lisanı, türküyü hafızasına kaydeder, ancak iki yaşında onu kullanmağa başlar. Bunu yasaklayanlar zulum yaparlar. Anadilini öğrenmemiş bir Kürt nasıl olurda edebi eserler verir. Kültürünü geliştirir. Orhan Pamuk kurslarda Türkçe öğrense idi maazallah yazma yeteneği olabilir mi idi?

Ben anadilin önemini ta 40 sene önce kavramış. Kölnde 1970 de ilk anadilde eğitim yapan bir anaokulu açmıştım. Çocuklar Almanca ve Türkçe türküler söylüyorlardı. Anadilde eğitim her türlü özerklikten önemlidir. COSTA RİCA’da ordu lağvedildi ,o para eğitime ve sağlığa harcanınca anketlerde dünyanın en mutlu ülkesi oldu.

Komik bir müşahedemde ZABİT’lerin hala merasimlerde KILIÇ kuşanmış olmaları. Hatta generaller beyaz eldiven giyerler.

Her sabah Kürt, ermeni, yahudi çocuklarına Türküm ,doğruyum amentüsü söyletiliyor. En korkuncu da Milli eğitim bakanlığı mefrudatında, edebiyat, tarih ve muzik kitaplarında TEK KÜRT kelimesi geçmiyor. Nimet hanımcığın aklından geçmiyor Türkiyede Kürtlerinde olduğu, onlarında edebiyatı, tarihi, muziği olduğu. Gıpta ile dinliyorum klasik müziğimizide, türkülerimizide TV lerde. Kürtler nerde.? Kürtlere müsaade edilirse daha bir çok etnik gurup varmış, onlarda isterlermiş. 20 milyonu 3-beş yüz bin kişilerle mukayese edemezsiniz. Sonra onlar emigre olmuşlar, entegre olmuşlardır. Kürtler ise 3 bin senedenberi o Kürdistanda yaşarlar.

KÜRDİSTAN kelimesinden korkuyorlar. İrrasyonal bir korku. Shakeasper’in Romeo Julliyet eserinde şöyle der. ‘’ Gül’ün isminide değiştirseler kokusundan bir şey kaybeder mi?’ Kürdistanın yerine Güneydoğu diyince Kürtler yokmu sayılır. İşte kuzey Irak’ta Kürdistan yarı otonom bir devlet var. Bu millet ilelebet dörde bölük mü yaşayacak?. Türklerinde vijdanı olduğunu kabul edersek EMPATİ noksanlıklarını gidermeleri gerekir.

Kürtlerden ricam tasarruf edecekleri her kuruşu kurslar açmak için harcasınlar. Gerçi orada öğrenecekleri Kürtçe ile ERDOĞAN gibi nutuk çekemezler.

Erdoğan seçimlerde barajıda indirmez. CHP de ,MHP de istemez. Çünkü o zaman en azından Kürtlerin 70 milletvekilleri girer meclise. Şimdi bu milletvekilliklerini beleşce bu partiler paylaşıyorlar. Bu rezaleti Kürt halkı yutmuyor. Bu beleşcilikle istikrar sağlanıyor, fakat temsil imkanı kalkıyor, ondan utanç duyulmuyor.

Türkiye deki en gülünç TENAKUZ da ÇOĞUNLUK ve ÇOĞUNSALLIK üstünde. AK parti çoğunlukla karar veriyor, dayatıyor diyorlar. Halbuki UZLAŞMAK gerekirmiş. Kürtler mevzuunda ise bütün partiler ‘Türkiyede Türk milleti vardır, biz çoğunluktayız bizim dediğimiz olur’’. Onun için Türkiye Türklerindir( Hürriyet gazetesi ), tek Türk dili vardır.

Meclis başkanı okul boykotu için diyor ki bu insan haklarına aykırıdır. Peki anadilin eğitimini yasaklamak insan haklarına aykırı değilmi? Gandi usulü silahsız bir eylem sayılmaz mı? HABUR’a giden 750 bin Kürt silahın susması ümidiyle yaptıkları passif bir eylem değil mi idi ? İnsafsızca o heyecanı nasıl olurda HABUR rezaleti diyebildiniz?

Kürtler artık eski Kürtler değiller. Anadilde eğitim bir numaralı, onlar için en mühim, inkar edilemez bir istektir. O olmadan kan durmayacaktır.

Erdoğan’ın en büyük siyasi hatasıda kendisini çözümsüzlüğe şartlandırmasıdır. Kıbrıs’ta iki devlet olmadan çözüme evet demiyor, Karabağ problemi çözülmeden Ermeni açılımı yapmam diyor, PKK bitmeden Kürt açılımı olmaz diyor. Genelkurmay son PKK lıyı katletmeden af olmaz diyor. O katledilen her PKK lı Kürt gencinin beş kardeşi olduğunu düşünürsek PKK yı ömrübillah yenemiyeceğini düşünemiyorlar mı?. Başbuğ itiraf etti ‘’dağa çıkmayı önlemede başarı sağlayamadık.’’

Kürt sorununuda, Kıbrıs sorununuda, Ermeni sorununuda, Rumlarla sorunumuzuda şimdiye kadar başa geçen politikacılar 80 senedir çözemediler. Sorun çözmek beyin işidir, akıl işidir. ‘’Allgerie Français’’ diyorlardı. Yüz bin şehit verdi Cezayirliler. Ancak de Gaulle gibi muktedir politikacı çıkıpta generallere ‘’Sizi Concorde meydanında asarım ‘’ diyinceye kadar. Ondan sonra Cezayir özgürlüğüne kavuştu. Maaslesef Türkiye Cezayirin aleyhinde oy kullandı. Özal gidip onlardan özür dilemek zorunda kaldı.

Bana bu Kılıçdaroğlu’da , Bahçeli de Türk siyasetinde mizahi figurlar gibi geliyor. Yenilgilerinden yüzleri kızarmıyor. Maazallah bu ikisi bir koalisyon kursalar evvela Öcalan’ı asarlar. Türkiyeyi askeri vesayete sokarlar. Fakat o cahil denen halkın sağ duyusu buna müsaade etmez. Çare gene DEMOKRASİDEDİR.

Benim aklımda bukadara erdi. Daha güzel fikirleri olanlar gelsinler beriye.

Antalya. 26.09.10

23 Eylül 2010 Perşembe

Julius BORGES...



Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com



Julius BORGES’in Hayat felsefesi (Lebensweissheit) şiirine nazire, ( Arjantinli Nobel’li dünya yazarı).

- Bir daha yeniden dünyaya gelsem ne yapardım?

‘’YETER , YAŞADIM HAYATTA !’’ DİYORUM BEN DE.

Bu yaşa gelince insan;

Geriye geriye, yıllara bakınca,

‘’YETER, yaşadım hayatta!’’ diyorum ben de.

Bunu duyunca dostlarım Bedbinliğimi sorguluyorlar

Halbu ki ben;

Bu düşüncelerle ÖZGÜRLEŞTİM

Çünkü hiç bir ambisyonum yok artık.

Hiç bir beklentim, kimseden.

Diyarı küfrü gezdim.

Nice keşaneler gördüm virane.(Ziya paşa)

Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.(C.Sıtkı)

İster soğuk suyla yıkasınlar, ister sıcak.

Umurumda mı dünya ben öldükten sonra.

Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini (C.Sıtkı)

Bu aşk bende oldukça,

Güzelliğin on para etmez(Veysel).

Mal da yalan Mülk de yalan (Y.Emre)

Gel biraz da sen oyalan.
Özlemiyorum Cannes’daki yatımı,

Kanton’daki Chalet’mi,

Altımdaki Cadillac’ı.

Diojen gibi yaşamakta mümkündü fıçıda,

Gölgelerden ırak.

Yeter! diyorum yaşadığım, anasını satayım ,

Özgürleştim ya artık.


St’Michel de koyu verdi sakalı,

Bir elinde cımbız, bir elinde ayna,

Umurunda mı dünya?.(O.Veli)


İstersem nara atabilirim,

Dostlar kolunda ,

Yola uzanabilirim.(B.Rahmi)


Bir hür İsviçreli gibi,

Her istediğimi yapabilirim.

Hatta bu hakkımı bile ıskalarım.


Veysel’in sazını dinledim,

Beethoven’i,Bach’ı,Mozart’ı,

Itrı’nın Naat’ını.


Yedim içtim dünya nimetlerini,

Son damlasını içtim belki Moulaint a Vent şarabının.


Hayrandım bir zamanlar,

Nitzche’nin, Zarathustra’dan söylediklerine.

Müruru zamana mı uğradı?,

Marx, Freud ve Darvin’in içtihatları.

Sartre ile söyleşirim geceleri.


Gözüm ne para pulda, nede servette oldu.

Ama paranında, silahında düşmanı oldum.


Çöpe attım ehliyetimi,

Şahadetnamelerimi.

Çıplak ayakla dolaşıyorum kumsalları,

Yayacı oldum ne hoş.


Ne memur oldum,ne asker.

Ne siyasete bulaştım, nede ticarete.


Spor, ilim, san’at ile iştigal ettim yaşam boyunca.


Arılar gibi faydalı,

Karıncalar gibi çalışkan,

Kelebekler kadar zarif olmak istedim.(M.Ali)


Özgür yaşamak,

Her türlü STRESTEN masun,

Asi oldum bugüne dek,

HÜR düşünmek uğruna, inadına!!!


Köln. 20.09.10

18 Eylül 2010 Cumartesi

Bir Referandumun Ardından...



“...solun bir bölüğü otokrasinin uzantısı olan hayırcılar cephesine, bir bölüğü de fanatik neoliberalleşmeci evetciler cephesine dahil olarak büyük bir fırsatı heba ettiler... Oysa, yapılması gereken, söz konusu iki cephe dışında özgürlükçü/sosyalist perspektifi ete-kemiğe büründürmek, düzenin aktörlerinin önerdiğinin dışında ve ondan farklı bir şey yapmanın mümkün olduğunu göstermek olmalıydı... İki yanlış arasında tercih yapmak sol siyaset yapmak mıdır? Netekim, deveye: inişi mi seversin yokuşu mu seversin diye sormuşlar ve deve haklı olarak düz yola ne olmuş cevabını vermiş...”

Fikret Başkaya

Bir sıcak yaz daha referandum tantanasıyla geçti. İktidar ve muhalefet partilerinin liderleri, anayasa değişiklik paketine neden evet ve neden hayır denmesi gerektiğini anlatmak için meydanlardaydı ama anayasa’da yapılacak değişiklikten çok başka şeylerle ilgiliydiler... Bu arada konunun uzmanları da çok konuştular. Mâlûm, ‘konunun uzmanları’ konunun uzmanları ve her konunun uzmanları olmak üzere ikiye ayrılıyor. Televizyon ekranları ve gazete sayfaları daha çok her konunun uzmanlarına açılıyor... Referandum öncesinde bu uzmanlar taifesi, evet çıkarsa ne olur, hayır çıkarsa ne oluru bıkıp-usanmadan anlattılar, derin bilgilerini ‘halkımızla paylaştılar’, bizi ‘aydınlattılar’... Evetçi konunun uzmanları ve her konunun uzmanları evet kazandığı takdirde Türkiye’nin demokratikleşmesinde tarihi bir eşiğin aşılacağını, Türkiye’nin demokrasi performansının yükseleceğini, Avrupa Birliğine tam üyeliğin artık çantada keklik olduğunu ileri sürerken, hayırcı konunun uzmanları ve her konunun uzmanları da, bunun devletin temeline kibrit suyu dökmek anlamına geldiğinde ısrarcıydılar... Referandumun ardından da aynı uzmanlar, sonucun ne anlama geldiğine dair derin tahliler yaptılar. Referandum sonucunun ne anlama geldiğine, ‘halkımızın ne demek istediğine’ açıklık getirdiler... Ne mutlu bize ki, halkın ne demek isteğini bilen, konunun uzmanlarına ve her konunun uzmanlarına sahibiz... Aksi halde halimiz nice olurdu? Halkımızın ne demek istediğini nasıl bilebilirdik?

Gerçi siyasetçiler ve uzmanlar çok konuştular, ama asıl söylenmesi gerekeni söylemediler. Söyleyebilirler miydi? Yapılmak istenen ve sonuç itibariyle yapılan anayasa değişikliği, demokrasiyle demokratikleşmeyle ilgili değildi. Kim yönetecek sorusuyla ilgiliydi. Bir statü ve rant paylaşımı kavgası, velhasıl hükümet partisi AKP ile Kemalist otokrasinin uzantıları olan bazı kurumlarla, CHP ve MHP arasındaki bir iktidar kavgasıydı... İktidar partisi olan AKP, politik bir manevrayla konumunu takviye etmek, gelecek genel seçimleri üçüncü defa kazanmak için apar-topar anayasa değişiklik paketini gündeme getirdi. Böyle bir paket karşısında CHP ve MHP’nin nasıl refleks göstereceğini biliyordu. Anayasa değişiklik paketine iki muhalefet partisinin de mutlaka karşı çakacağı önceki deneylerden biliniyordu... Zira AKP’nin: ne yaparsam iyi yaparımına karşı, parlamento içi iki muhalefet partisinin ne yaparsan kötü yaparsın refleksi söz konusuydu. Dolayısıyla ne yaptığı önemli değildi, önemli olan, bir şeyi onun yapmasıydı... AKP, 2007 seçimleri öncesindekine benzer bir kutuplaşma yaratarak [CHP’nin kolaylaştırıcılığıyla elbette...], kendi konumu ve Recep Tayyip Erdoğan’ın ileriye dönük planlarını [gelecek cumhurbaşkanlığı seçimi ve muhtemel bir başkanlık veya yarı-başkanlık sistemi, vb.] gerçekleştirmeyi amaçlıyordu. Velhasıl, anayasa değişikliğinin gündeme getirilmesinin asıl nedeni başkaydı. Türkiye’deki siyasi partilerin hiç bir zaman demokrasi ve demokratikleşme gibi bir sorunları ve kaygıları olmadı. Zaten öyle bir şey söz konusu örgütlerin varlık nedeni için de büyük bir tehdittir. Bizdeki siyasi partiler bırakın demokrasinin araçları olmayı, bizzat varlıklarını demokrasi yokluğuna borçludurlar... Zaten tipik siyasi partilerden çok birer şirkete benziyorlar ve asıl amaçları ve varlık nedenleri kitleleri oyalamak ve bütçeyi ve hazineyi yağmalamak, kendilerini ve çevrelerini zenginleştirmektir... Parti başkanları da doğal olarak bir şirket patronu gibi davranıyorlar... Bu yüzden yapılan seçimler balkondaki seyirciyi oyalama işlevi görüyor... Şimdilerde bizde ve her yerde ‘demokrasi’ denilen aslında demokrasi değil, demokrasiyle ilgili sefil bir retorik ve pratiktir. Söz konusu retorik ve pratik kitleleri aldatma, oyalama ve burjuva egemenliğini dayatma/kabullendirme işlevi görüyor. Esasen ‘Batı demokrasisi’ denilip yere göğe sığdırılamayan da, demokrasiyle ilgili bir retorikten ibarettir... Zira, demokrasinin ne olduğu ve ne olması gerektiği, politikanın ne olduğu, ve ne olması, nasıl yapılması gerektiği sorularıyla doğrudan ilgilidir. Geçerli politika yapma tarzıysa, iktidar olmak ve iktidarda kalmakla ilgili. Nasıl yönetiriz, kim yönetecek sorularının cevabı olanın demokrasiyle ne gibi bir ilgisi olabilir? Geniş halk kitlelerini nesneleştiren, özneleşmesini engelleyen bir oyunun, halk egemenliği demek olan demokrasiyle ne gibi bir ilgisi olabilir? Siyasi partilerin, seçimlerin ve seçilmiş milletvekillerinden oluşan parlamentoya dayalı hükümetlerin varlığı, bir politik rejimin demokratikliğinin garantisi değildir. Söz konusu siyasi partilerin dahil olduğu seçimlerde gerçek bir temsil söz konusu mudur? Oy kullanan neyi seçiyor? Kullanılan oyun bir karşılığı var mı? Siyasi partilerin asıl varlık nedeni nedir? Kimler tarafından nasıl kuruluyorlar/kurduruluyorlar? Hangi durumda politika denilenin bir anlamı, bir içeriği ve karşılığı olabilir?

O halde demokrasi nedir veya ne olması gerekir? Bir kere demokrasi politikanın ne olması ve nasıl yapılması gerektiği sorusundan bağımsız değildir. Eğer toplumun yapısı, kurumları, örgütlenme tarzı ve işleyişi sorgulanabiliyorsa, sorgulanmaya açıksa, insanlar yaşadıkları topluma dair her temel sorunu tartışabiliyor, tartışmalara katılabiliyorsa, politik ve sosyal kurumların yapısı ve işleyişi de dahil olmak üzere, yasalar ve yönetmelikler değiştirilebiliyorsa, toplumu oluşturan yurttaşlar toplumsal/politik sürece gerekli olduğu her zaman ve her koşulda müdahale edebiliyorsa [itiraz, eleştiri, tartışma, öneri, karar alma sürecine katılma], başka türlü ifade edersek, toplum kendi hakkında düşünebilir ve gereğini yapabilir durumdaysa, işte orada politikanın ve politika yapmanın bir anlamı, bir değeri, velhasıl bir kıymet-i harbiyesi var demektir. Demokrasiden söz edebilmenin ikinci vazgeçilmez koşulu da, politika yapmanın herkesin işi olması gereğini varsayar... Başka türlü ifade etmek istersek, demokrasi, politika herkesin şeyi olduğu, herkes tarafından içselleştirildiği, sahiplenildiği durumda mümkündür. Etienne Balibar, politikanın evrensel bir hak sayılması gerektiğini söylediğinde ifade etmek istediği şey: her sorunun, herkesin sorununun herkesin kaygısı olması gerektiğidir... Buna politikanın sosyalleşmesi de diyebilirsiniz...

Velhasıl demokrasi insanlar arasında politik, ekonomik, sosyal eşitliği varsayar ve bunlar arasındaki karşılıklı belirleyicilik ve tamamlayıcılık ilişkisi hayâti öneme sahiptir... Bu yüzden demokrasi ve kapitalizm yan yana getirilmeleri uygun olmayan iki kavramdır. Zira, kapitalizm böler, kutuplaştırır, dışlar. Burjuva toplumunda ekonomik alanla politik alan birbirinden ayrılmış, ekonomik alanın yönetimi, mülk sahibi sınıfların tekeline bırakılmış durumdadır. Böylesi bir ayrımın geçerli olduğu bir toplumda, politik alanda sergilenen ‘demokrasi oyununun’ [seçimler, vb.] bir sirk oyunu olmanın ötesine geçmesi mümkün değildir! Oysa, demokrasi, doğası gereği her türlü hiyerarşiyi ve ayrımcılığı reddeder. Bu yüzden, halk egemenliği ve bir insan=bir oy ilkesi, insanlığın büyük bir kazanımıdır.

Eğer, referandumla cunta anayasasının bazı maddelerinin değiştirilmesi demokrasiyle, demokratikleşmeyle ilgili değil ise, o halde ne ile ilgilidir denecektir? Bu sorunun cevabını verebilmek için, kısaca da olsa ‘çok partili sistem’ denilene geçiş sürecini hatırlamak gerekecek. Bilindiği gibi, 1923-1946 aralığında Türkiye’deki rejim tipik bir otokrasiydi, tek parti diktatörlüğüydü. Savaş sonrasında [1945] rejimde bir esneme olmadan yola devam etmek, o haliyle otokrasiyi sürdürmek zorlaşmıştı. İçerde geniş halk kitleleri bezmiş/bunalmış, dış konjonktür de değişmişti. İşte böylesi koşullarda çok partili sisteme geçildi ama söz konusu olan gerçek bir çok partili sistem değildi. Sadece birden çok devlet partisine izin verilmişti ve kurulacak siyasi partilerin otokrasinin çekirdeği olan asıl devlet partisinin taşeronu olmak kaydıyla yaşamalarına izin veriliyordu. Ve CHP’nin içinden bir muvazaa partisi olarak Demokrat Parti [DP] çıktı. DP, 1950’de açık farkla seçimleri kazandı. Çok partili sisteme çok partili sistem için gerekli bir alt-yapı oluşturulmadan geçilmişti. Zaten her isteyen siyasi parti kuramazdı, kurarsa kapatılırdı. İfade özgürlüğü güvence altına alınmamıştı, TCK’nın ünlü 141, 142 ve 163’ üçüncü maddeleri yerli yerinde duruyordu... Çok partili sistem bir bakıma otokrasiye yamanmış gibiydi... Başka türlü ifade edersek, çok partili sisteme geçiş, bundan sonra nasıl yönetebiliriz sorusuyla ilgiliydi ve yeni durum bir tür yarı-otokrasi durumuydu. Önceki dönemde otokrasinin tamamıyla oyunun dışına attığı halk kitleleri bundan böyle bir katılım yanılsaması yaratılarak oy/seçim/temsil yanılsamasıyla manipüle edilecekti... Gerçi hesap böyleydi ama her zaman hesabın tutacağı diye bir kural, öyle bir kesinlik yoktur. Bir siyasi parti, asıl devlet partisinin taşeronu da olsa, bir muvazaa partisi de olsa, halktan oy almak zorundadır. Hem oy istediği, oy aldığı kitlenin taleplerini dikkate almak zorundadır, hem de asıl devlet partisi tarafından çizilen sınırlar dahilinde kalmak zorundadır. Velhasıl çelişik bir durumda var olmak durumundadır. Başka türlü söylersek böylesi bir çelişki ortamında varolabilmek cambazlık yeteneği olmadan pek mümkün değildir. İşte 1960, 1971, 1980 ve 1997 darbeleri bu gerilimin sonucu olarak gündeme geldi. Asıl devlet partisi sınırın geçildiğini düşündüğü durumlarda bir askerî darbeyle hükümet partisini [taşeronu densin] oyun dışına attı. Aracı tamir ettikten, rejimi kendince gerekli güvencelerle donattıktan, takviye ettikten sonra yolu tekrar açtı... Fakat rejimin işleyişi bir başka çelişkiyle daha mâlûldü... Kendilerini memleketin sahibi olarak gören asıl devlet partisi cephesi, darbelerle kendi statüsünü takviye ederken, elinde olmayarak ve kaçınılmaz olarak sermayenin önünü her seferinde daha çok açıyordu. Başka türlü yapması mümkün değildi. Dolayısıyla kendi konumunu, statüsünü ve gücünü takviye amacıyla yaptığı darbeler, sermayeyi daha çok güçlendirerek ayağının altındaki zemini kaydırıyordu. İşte şimdilerde AKP ile asıl devlet partisi cephesi ve onun uzantısı durumundaki kurumlar arasındaki sürtüşmenin asıl nedeni, sözünü ettiğim çelişkinin sermaye lehine daha çok dönmesiyle ilgilidir. Asla demokrasi, demokratikleşme gibi, soylu, ulvî kaygılarla alâkalı değildir...

Anayasa değişiklik paketinin ve referandumun, alel- acele gündeme gelmesini yukarıda özetlediğim durumu dikkate almadan anlamaya çalışmak mümkün değildir. Bazıları da Anadolu sermayesi, İstanbul sermayesi yeşil sermaye gibi ayrımlar yaparak durumu anlaşılır kılacaklarını sanıyorlar. Bu durumu sermayenin farklı kesimleri arasındaki çatışmayla açıklamaya çalışıyorlar... Unutmamak gerekir ki, sermayenin farklı kesimleri arasındaki rekabet her zaman çıkar ortaklığından daha az önemlidir... Velhasıl sermaye bir bütündür parçalanamaz... Kaldı ki, bir cunta anayasası olan 1982 anayasası devlet terör rejimini kurumlaştıran bir metindir ve bu niteliğinden ötürü de değiştirilebilir değildir... Durum ameliyata, operasyona uygun değildir. Zaten yapılan değişiklik de değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeleri olan bir anayasanın bazı maddeleridir. Yapılan değişiklik, yağma ve talanın önünü daha çok açmakla ilgilidir. Sermayenin hareketine hâlâ engel olan sınırlı düzenlemelerin de tasfiye edilmesidir. Elbette bunu yaparken size zehir içiriyorum demeyeceklerdir, kızılcık şurubu içiriyorum diyeceklerdir... Bu tür değişiklikler daha kolay, daha sorunsuz nasıl yönetebiliriz, kitleleri nasıl aldatabiliriz/oyalayabiliriz sorularıyla ilgilidir ama asla demokrasi ve demokratikleşmeyle ilgili değildir. Zira demokrasi emekçi halk kitleleri için gereklidir, egemen sınıfların varlık nedeni ve çıkarı da demokrasinin engellenmesini gerektirir... Siz egemen sınıfın bir üyesi olsanız, demokrasi ister miydiniz?

Bir şeyi olmadığı yerde aramak, aldatılmışların bir kuruntusudur... O zaman pakete 12 Eylül cuntacılarıyla ilgili geçici 15’inci madde gibi bazı maddelerin dahil edilmesi, yapılmak istenen manipülasyonu kolaylaştırmak içindir. Aradan 30 yıl geçtikten sonra söz konusu maddenin değiştirilmesinin gerçekten bir karşılığı, bir kıymet-i harbiyesi olduğunu düşünenlere ne demeli! Eğer öyle samimi bir niyet olsa ve 12 Eylülcülerin yargılanması mümkün olsa, bu sadece Milli Güvenlik Konseyi’nin beş Amerikancı generaliyle sınırlı olmayacağına göre, bu binlerce, belki onbinlerce kişinin yargılanmasını, hesap vermesini gerektireceğine göre... Aradan geçen otuz yılda söz konusu maddeyi değiştirmeyi akıllarından bile geçirmeyenler, şimdilerde ne oldu da değişikliği gündeme getirdiler? Artık yapılan değişikliğin bir kıymet-i harbiyesi, reel bir karşılığı yok da ondan... Aksi halde işin ucu halen milletvekili olan kimilerine kadar bile uzanabilir... Bence sorun veya asıl soru, cuntanın ardından onca genel seçim yapılmasına, meclisin defalarca yenilenmesine rağmen, neden cunta anayasasının sorun edilmediğidir. Bu da rejimin niteliğini ve bu ülkede geçerli siyasi kültürü angaje eden tartışmayla ilgilidir.

Bu oyunu sadece sol hareket teşhir edebilir ve bozabilirdi ama ne yazık ki, sol potansiyel o yüksekliğe çıkmanın çok uzağında... Oynanan oyunun kimin için ne anlama geldiğini teşhir edip, bilince çıkarmak, alternatif bir perspektif sunmak yerine, solun bir bölüğü otokrasinin uzantısı olan hayırcılar cephesine, bir bölüğü de fanatik neoliberalleşmeci evetciler cephesine dahil olarak büyük bir fırsatı heba ettiler... Oysa, yapılması gereken, söz konusu iki cephe dışında özgürlükçü/sosyalist perspektifi ete-kemiğe büründürmek, düzenin aktörlerinin önerdiğinin dışında ve ondan farklı bir şey yapmanın mümkün olduğunu göstermek olmalıydı... İki yanlış arasında tercih yapmak sol siyaset yapmak mıdır? Netekim, deveye: inişi mi seversin yokuşu mu seversin diye sormuşlar ve deve haklı olarak düz yola ne olmuş cevabını vermiş...

ÖZGÜRCE KARAR...


Cirik Haci / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de

Özgürce karar ver hayatı yaşa
Bir günün değeri sultanlık olur
Dinleme sakın ne bakan ne paşa
Bir günün değeri sultanlık olur

Yazılsın toplu kurtuluş destanı
Yıkılsın beylerin hamı hamamı
Önce insan ol da kendini tanı
Bir günün değeri sultanlık olur

Yıllardır sırtında düzenin yükü
Diren ki örgütlü sökülsün kökü
Varlıklı yaşamda tanıma yoku
Bir günün değeri sultanlık olur

Fezalim der hacim açık sözlü ol
Birlikte mücadele tek kurtuluş yol
Hakca paylaşım bir düzeni kur
Bir günün değeri sultanlıık olur

Üç “Ulus”!!!


Gün Zileli
zileligun@hotmail.com


Son Referandum, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla ivme kazanan ve artık hızını yitirmiş yukardan Türkiye modernleşmesinin sonucunda, birbirinden kültürel ve ruhsal bakımdan kopmuş üç “ulus”un oluştuğunu göstermiştir: Devlet “ulus”u; İslam “ulus”u; Özerklik “ulus”u.

TV kanallarından birindeki bir “Amerikan güreşi” programında gözümü ilişen ve bana gevezeliğinin geri zekâlılığından kaynaklandığı izlenimini veren Rasim Ozan Kütahyalı adlı delikanlının, sırf benzer bir dil konuştukları için Azerilerin “Türk milleti”nin bir parçası olduğu yanılgısı, herhalde ulusun tanımındaki “dil birliği” faktörünü abartmasından kaynaklanmaktadır. Oysa “ulus” denen topluluklar, dil birliğinden çok kültürel ve ruhsal ortaklıklarla oluşur, toplulukları bir arada tutan en önemli unsurlar bunlardır.

Referandum göstermiştir ki, yukarda sözünü ettiğim üç topluluk (“ulus”) birbirinden neredeyse coğrafi “sınırlar”la bile ayrışacak ölçüde bir kültürel ve ruhsal kopuş içindedir. Taraf gazetesinin biraz da aşağılamak ya da alay etmek amacıyla ortaya attığı “tuzlu su muhafazakârları” deyimi, Devletçi “ulus”un Trakya, Ege ve sahil şeritlerinde yoğunlaşmasına bir göndermedir. (Sahil şeridinde yoğunlaşan bu “ulus”un ne kadar “tuzlu su muhafazakârı” olduğunu bilemem ama sırtını AKP’ye ve Türkiye’nin, birazdan değineceğim en muhafazakâr kesimlerine dayayarak kahramanlık yapmaya çalışan Taraf’ın ve Yasemin Çongar başta olmak üzere yazarlarının çoğunun “tatlı su liberalleri” olduğunu söylemek mümkündür. Tarihte özgürlük mücadelesinin kahrını çekmiş gerçekten kahraman liberalleri tenzih etmek için bu terimi kullanmak zorunlu oldu artık.) Bu kesim, ruhsal ve kültürel yönelimleriyle, diğer iki kesimden gerçekten kopup yoğunlaşmış ve adeta katılaşmıştır. Başlıca özelliği devletçi olmasıdır ama bu tanım bu kesimi tanımlamakta artık biraz yetersiz kalıyor gibi. Bu “ulus” Türkiye modernleşmesinin yarattığı görece “kültürlü” ve “eğitimli” bir kesimdir. Tüm devletçi ve ulusalcı önyargılarına rağmen, “ilerlemeci sol”a açıktır, hatta “ilerlemeci sol” bu ulusun içinden çıkmıştır denebilir. Üniter devletçi ve yukardancı, elitist yönelimlerini ne kadar eleştirirsek eleştirelim bu “ulus”, Tarafçıların ve bir kısım Radikal yazarının şımarıkça yaptığı gibi öyle elimizin tersiyle kolayca bir kenara atabileceğimiz ve bozuk para gibi harcayacağımız bir kesim değildir. Türkiye’nin toplumsal ve politik hayatında olumsuz ve olumlu yanlarıyla dikkate alınması gereken ve ilerde, içinden devrime omuz verebilecek öğeler çıkartması muhtemel, ciddiye alınması gereken bir kesimdir.

Taraf’çıların “yönetime el koyduğu”nu iddia ettiği “halk”, Orta Anadolu’da yoğunlaşmış İslamcı-muhafazakârlığının oy deposunu oluşturan ve 1950’lerden beri bütün sandık yarışlarından “zafer”le çıkan, kendisi “yönetime el koyamasa” da, sağcı muhafazakâr partilerin “yönetime el koymasını” sağlayan İslam “ulus”udur. Kemalist modernleşmeye büyük direnç gösteren bu “ulus”un kültürel ve ruhsal motivasyonu her zaman İslamiyet olmuştur ve “Devlet Ulusu” ile eskiden beri büyük bir ruhsal ve kültürel uyuşmazlık içindedir. Bu uyuşmazlık artık bugün bu iki kesimi iki ayrı “ulus” olarak görmemize neden olacak bir kopuş noktasına gelmiştir. İslam “ulus”u, liberallerimizin sandığı gibi “demokratik” bir yönelim içinde falan değildir. Geçmişteki Alevi katliamları ve Sivas’taki Madımak katliamı bu “ulus”un en aşırı unsurları tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu “ulus”un en başta gelen özelliği, yukardan modernleşmeye direnmesi ve Anadolu Muhafazakâr-sağcılığına dayanan politik partileri iktidara getirmesidir (Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP, Doğruyol Partisi ve AKP). Hem boykota hem de “hayır”a en büyük oranlarda olumsuz cevap verip “evet”e yığılan illeri gözden geçirdiğimiz zaman bu durum daha iyi görülür: Erzurum, Erzincan, Elazığ, Bayburt, Adıyaman, Maraş, Malatya, Kayseri, Sivas, Niğde, Aksaray, Nevşehir, Konya, Karaman, Yozgat, Kütahya. İşte, “yönetime el koyan” ve orta Anadolu’da yoğun ve bütünsel bir kitle oluşturan kalabalık budur. Buraların İslamcı-muhafazakâr Anadolu sağcılığının en koyu bölgeleri olduğu açıktır. Nasıl olmaktadır da, bu dinsel bağnazlığın kaleleri şimdi “demokrasinin” kaleleri olmaktadır? Mantığını kaybetmişçesine “halka güveneceksin” türü fetvalar veren gazetecilere hayret etmemek mümkün değil.

Gazeteciler bir el çabukluğu daha yaptılar. Örneğin, tarihte görülmemiş ölçüde büyük bir boykot eylemini gerçekleştiren (katılım %9) Hakkari halkını hiçe sayarak ve sandığa giden bölgedeki polis ve memurların oylarına dayanarak Hakkari’yi bile “evet”e boyayıp ortaya sahte bir harita çıkarttılar. Oysa toplamda %50’ye varan bir boykot gerçekleştiren Kürt halkının yaşadığı bölgelerin ayrı bir renge boyanması gerekirdi. Bu renk, “Özerklik Ulusu”nun haritasını çok net bir şekilde ortaya koyacaktı. Orada çok farklı kültürel ve ruhsal şekillenmesiyle başka bir “ulus”, başka bir halk yaşamaktadır. Bu “ulus” bugünkü somut durumda, politik haritanın güneydoğu parçasında fiilen kültürel, ruhsal ve hatta politik bir özerkliğe yönelmiştir. İslam “ulus”u ile ortak dinsel bağlardan gelen bazı iç içelikleri (Bitlis örneği bunun göstergesidir) olmakla birlikte, bu bağ da onun özerk yaşama talebini bastırmaya yeterli olmamaktadır. Devlet “ulus”u, üniter devletçiliği ve politik partisi CHP’nin aptalca yönelimleri nedeniyle Özerklik “ulus”una en uzak noktadadır bugün. Yeni telafi edici politikalar üretilmediği sürece iki “ulus” arasındaki uçurum büyümeye devam edecektir.

MHP, İslam “ulus”unun ikinci partisidir. MHP faşizmi her zaman, yukarda adlarını andığımız şehirlerin oluşturduğu İslami faşizan eğilimlerden beslenmiş, militanlarını bu bölgelerden devşirmiştir. MHP’nin “sekülerliği” hiçbir zaman politik manevraların doğurduğu ihtiyaçların ötesine gidememiştir. Son referandumda MHP, AKP ile yaptığı taban kavgasını sınamaya kalkmış ve yenilgiye uğramıştır. Anadolu sağcılığının ve İslamcılığının Devlet “ulusu” ve onun partisi CHP ile olan kan uyuşmazlığı nedeniyle bölünmez bir bütün olduğu bir kere daha kanıtlanmıştır. Bu anlamda, kurnaz bir politikacı olan Devlet Bahçeli’nin MHP’nin geleceği açısından politik bir hata yaptığı söylenebilir. Ne var ki, buradan, MHP’nin “işinin bittiği” sonucunu çıkartmak yanlıştır. Anadolu sağcılığının ikinci partisi olan MHP, önümüzdeki seçimde, “evet”e kaptırdığı oylarını yeniden toplayacak ve AKP’nin İslamcı-muhafazakâr seçmenin beklentilerine gereğince yanıt veremediği ölçüde AKP’nin tabanını oymaya devam edecektir.

Bir de bu üç temel “ulus”tan tamamen farklı ruhsal ve kültürel özellikler gösteren, hem kısmen boykota, hem de büyük oranda “hayır”a cevap verip “evet”i hezimete uğratarak çok farklı bir profil çizen “Dersim ulusu” vardık ki, Anadolu sağcılığının göbeğinde bir ada gibi görünen bu “küçük ulus” başlı başına başka bir yazının konusudur ama ben Kayseri ve Konya’nın oylarıyla ayağı kalkıp göbek atan “yetmez ama evet”çilerimizin yerinde olsam, Kayseri, Konya ve Kütahya’ya özgürlük dersi vereceğine kuşku olmayan Dersim’i neden kaybettik, daha doğrusu neden hiç kazanamadık diye derin derin düşünürdüm.