16 Ekim 2010 Cumartesi

“Laz Aydınları Nereye Koşuyor?” veya “Başkası Olma, Kendin Ol” (*)



Ali İhsan Aksamaz
xvalamgeri@gmail.com

Lazlar, sınır bölgesi halkı olmalarının, her an el değiştirebilecek bir geçiş bölgesinde yaşamalarının bedelini kuşkusuz binlerce yıldan beri ödedi. En son olarak, Türkiye’nin Sovyetler Birliğiyle olan kuzey sınırı, “Soğuk Savaş Dönemi”nde NATO ve VARŞOVA paktlarının sınırlarından birini oluşturmakla kalmıyor, bir yarısı Türkiye’de diğer bir yarısı Sovyetler Birliğinde kalan Sarp(i) köyünde yaşayan Lazları da ikiye bölüyordu.

Lazlar, yeni sınırların sebep olduğu insanî, kültürel, dilsel, ekonomik vb. acı ve diğer olumsuzluklara katlanmakla, yöreden toplu göçler yaşamakla kalmamış, bir de yaşadıkları coğrafyalarda kendilerine yönelik resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerinin uzun süreli beyin yıkamalarına maruz kalmışlardır.

Günümüzde geçmişe yönelik olarak akıllar bulanık olsa bile, 20. yüzyılda Lazlar da toplumsal mücadelede önemli adımlar attı. İlk akla geliveren; Rusya’da Çarlık otokrasisine karşı Bolşevikleri destekmiş ve Büyük Ekim Devrimine de katılmış olmalarıdır. 14 Temmuz 1919'da TKF’nin kurucu komitesini Mustafa Suphi, Maksut Ekşi, Ali Rıza Keskin, Mustafa Börklüce, Murat Sarı ve Kadir Erzurumlu ile birlikte oluşturan Osman Topçuoğlu, Rize/ Pazar kökenli Laz bir Bolşevik’ti. Osman Topçuoğlu, yoldaşları ile birlikte Anadolu ve İstanbul’u karış karış dolaşmış, buralarda faaliyet gösteren çeşitli sosyalist gruplar, sendikalar ve öncü işçilerle bağlantı kurmuş, örgütlenme çalışmalarına başlamıştır. Bütün bunların sonucunda, 10 Eylül 1920’de yetmişbeş delegenin katılımı ve sosyalist grupların da bir çatı altında toplandığı 1. Kongreyle, “Komünist Enternasyonal” tarafından da tanınmış olarak ve “kendi Kızıl Ordususuyla” TKF kurulmuştu. Bu hareketin Kırım’da yayınlanan “Yeni Dünya” adlı yayın organı ise, Laz kayıkçılar tarafından Anadolu’ya taşınıyordu.

Lazların, küçük kayıklarla yaptıkları denizcilik faaliyetleri, Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı sırasında oldukça önemli bir yere sahiptir. Büyük miktarda silah ve mühimmat, Batumi'den Samsun'a Laz takalarıyla getirildi. Sovyetler Birliği Önderliği, Anadolu’da emperyalistlere körü körüne boyun eğecek bir yönetim ve anlayışın hakim olması ihtimalinden çok fazla tedirginlik duyuyordu. Bu sebeple de, Ankara ile dostluk ilişkilerine katkı sağlayabilecek her olay, olgu ve sürece sıcak baktı; destekledi. Ankara’yı İngiliz Emperyalizmin safına yaklaştırabilecek her olay, olgu ve sürece ise, kaynağı ne olursa olsun, gücü yettiğince engel olmaya çalıştı; güney sınırlarını güvence altına almak istiyordu. O dönemde, Doğu Karadeniz’de Lazlar arasında da ciddi bir örgütlülüğü olan TKF’nin de aynı çizgide hareket ettiğini akıldan uzak tutmamak gerekir.

Sovyetler Birliği önderliğinin Türkiye ile dostane ilişkiler geliştirmek istemesi, Ankara yönetimine yönelik politikalarına yansımakla kalmamış, TKF’ye yönelik politikalarını da gözden geçirmesine yol açmıştır. TKF’nin tarihi, Lazların yakın tarihlerine ilişkin birçok bilinmezi de içinde barındırır. TKF önderliğinin katledilmesinden sonra ortaya çıkan “sisli bir alan” içinde hem TKF ve hem de Lazların TKF içindeki yerleri unutturulmaya çalışılmıştır. TKF, dönüşmüş ve yerel yeraltı kadroları da işte böylece evrilmiş ve ebedi bir “uykuya dalmıştı”!

İskender T’sitaşi, Xasan Helimişi ve parti disiplini içinde illegalite şartlarında Doğu Karadeniz’de Lazlar arasında çalışan diğer Komünist Laz kadroların TKF içindeki yeri neydi? Xasan Helimişi, TKF’den ayrı, tek başına romantik bir şair mi?! Mç’ita Murun3xi adlı Lazca gazete, Lazlar arasında ne gibi bir etkiye sahipti?

İstanbul’dan Anadolu’ya silâh ve cephane ile personel kaçırılmasında da Lazların kan ve teri vardır. Lazların Kurtuluş Savaşı’na her cephede verdiği anlamlı destek, Arhaveli İsmail’in şahsında Nazım Hikmet tarafından daha sonra destanlaştırılmıştır. Sovyetler Birliği Lazları da, Hitler Faşizmine karşı şehitler verdiler.

İş Kanununun olmadığı, çalışma saatlerinin oniki saati aştığı, tatil gününün olmadığı, kadınların doğum izni haklarının, geçim endeksinin olmadığı, sendikanın adının anılamadığı 1929 yılında, İzmir’de kurulu olan İngiliz-Amerikan ortaklığı Glen Tobacco’da “Sendika Kadınlar Komitesi”ni örgütleyerek emek tarihinin en anlamlı sayfalarından birini yazan öncü kadın emekçilerden birisi olan Laz Safiye Topçuoğlu’nu hatırlamamak mümkün mü?!

Türkiye Lazlarının kendi tarihlerini, geleceklerini ve akrabaları ve komşularıyla geçmişte ve günümüzdeki ilişkilerini sorgulayan makaleleri kaleme almaya başlamaları çok yenidir. Lazca üzerine ve Lazca yazmaları da yenidir. Ogni Kültür Dergisi’nin ancak altı sayı sürebilen yayın hayatına Kasım 1993’de başlamasıyla birlikte; Lazlar entelektüel anlamda da olsa, birçok alandaki kolektif bilinç kaybına rağmen, el yordamıyla gelecekleriyle bugünlerini birleştirecek olan geçmişleriyle yeniden köprüler oluşturmanın yollarını arama ihtiyacı duymaya başladılar.

Emek mücadelesine ışık tutacak ve destek sunacak makaleler bakımından yetersiz kalmasına ve diğer eksikliklerine rağmen; Ogni Kültür Dergisi, Lazların entelektüel düzeyde yeniden ciddiye alınmalarında ve hesaba katılmalarında birçok çevre ve alanda etkili olmuştur. Zuğaşi Berepe, Birol Topaloğlu ve Kazım Koyuncu’nun tanınır hale gelmelerinde, Ogni Kültür Dergisi’nin payı büyüktür.

Sovyetler Birliğinin çöküşü ve “Soğuk Savaş”ın bitişine kadar, bilen biliyordu ama “Laz” adı çoğunlukla “Karadenizli” yerine kullanıldı. “Lazca” ise, yine çoğunlukla “Türkçenin Doğu Karadeniz şivesi” diye bilindi. Laz, en fazla komik fıkraların aktörüydü. Bir de halk arasında Lazlar kim, diye sorulduğunda “Pontus Krallığı” işaret edildi bilmeden. Ogni Kültür Dergisi’yle başlayan yeni dönemde, Lazların Doğu Karadeniz ve Güney Kafkasya’nın yerli halkı olduğu ve Lazcanın da Megrelceyle kardeş dil olduğu anlaşıldı. Resmî ideoloji ve tarih tezleri büyük ölçüde başarılı olmuştu, ancak Lazca hâlâ yaşıyordu ve gelecek kuşaklara geliştirilerek aktarılması bir görev olarak bu halkın içinden çıkan insanların ilgi ve desteğini bekliyordu. Ogni Kültür Dergisi’nin yayınlanması, yöreye ilişkin resmî ideoloji ve tarih tezlerine ciddi bir meydan okumaydı.

Resmî ideoloji ve resmî tarih tezleri, Türkiye’nin yerel dil ve kültürlerinin yaşatılması, geliştirilmesi ve kurumsal olarak gelecek kuşaklara aktarılmasını engellemekle kalmadı, bu dilsel ve kültürel farklılıkların geliştirilip yaşatılmasına yönelik geçmişte edinilmiş bilgi, tecrübe ve mücadele birikiminin ortaya çıkmaması ve sahiplenilmemesi için kolektif bir hafıza kaybına sebep oldu; korkular oluşturdu. Günümüzde bu dilsel ve kültürel zenginlikler yok olma noktasına geldi.

“Sağ”ın her zaman resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerini savunduğunu biliyoruz. “Sol” ise, eskiden, somut öneri ve projeler yerine, “Milliyetler Meselesi”nin “Sovyet deneyiminde olduğu gibi, devrim ile çözümleneceğini” savunurdu. Sovyetler Birliği çözüldüğünde görüldü ki, bu sorun orada da çözülememiş! Bunun da ötesinde “Sol” da pratikte, tıpkı “Sağ” gibi, CHP’nin tek parti yönetiminin şekillendirdiği resmî ideoloji ve tarih tezlerinin pekiştirilmesinden öte bir davranış sergileyemedi. Özetle; “Milliyetler Meselesi” sahipsiz ve emperyalist- kapitalizmin kullanımına oldukça da açık olduğu için, tehlikeli bir konudur.

“Milliyetler Sorunu”na, emperyalist-kapitalizme karşı farklı halkların birliği ve mücadelesine katkı sağlayacak bir anlayışla bakılır, bu yolla çözüm yolları aranırsa, bu sorun çözüm yoluna girebilecektir. Değilse; bugüne kadar olduğu gibi, Abhazya örneğinde de somut olarak yaşadığımız üzere, konu emperyalist- kapitalizmin elinde önemli bir enstrüman olarak halkların boğazlaşmasına yol açacaktır.

Bu çalışmada; geçmişte dili ve kültürü yok sayılan, emek mücadelesindeki yeri unutturulan, asimile edilmeye çalışılan ve günümüzde ise, emperyalist- kapitalizmine hizmet ettiği aşikâr çeşitli resmî ideoloji ve resmî tarih tezleriyle bir yerlere eklemlendirilmeye çalışılan Lazların durumuna ve onları bekleyen tehlikelere dikkat çekmek istedim. Ancak; resmî ideoloji ve resmî tarih tezleri yalnızca Lazlara yönelik çalışmamaktadır. Kafkasya ve Doğu Karadeniz’in Gürcüleri, Abhaz-Abazaları, Megrelleri, Svanları, Çerkesleri, Pontusluları, Hemşinlileri, Çeçenleri, Ermenileri ve Müslüman veya Hıristiyan bütün halklar da aynı tehlikelerle karşı karşıyadır. Unutmayalım; bu konu, ülke ve bölgemizin çözümlenememiş “Milliyetler Sorunu”nun günümüze yansımasından başka bir şey değildir.

Dünya, “Soğuk Savaş Yılları”nın dünyası değildir. O dönemin, üzerinde uzlaşılmış saflaşma ve yapıları artık çatırdamaktadır. Dünyada ve yaşadığımız ülke ve bölgede her alan ve her anlamda köklü değişiklikler yaşanmaktadır. Ulaşım ve iletişim zor ve tehlikeli olmaktan çıkmıştır. Ufukta enerji, su kaynakları ve ham madde kaynaklarını ve aktarma yollarını sağlamlaştırmaya ve güvenliğini sağlamaya yönelik yeni saflaşmalar, ittifaklar ve çatışmalar görünmektedir. Konuya Türkiye’deki Kafkasyalılar açısından bakarsak; emperyalist - kapitalizmin ne anlama geldiğini bilmeyen, geçmiş bilinci olmayan ve geçmişle arasında sağlam köprüler oluşturması gerektiğini aklına bile getiremeyen; bu günü analiz edemeyen ve dostunu ve düşmanını tanımayan ve geleceğe ilişkin öngörüleri olmayan; program, plan ve projesi bulunmaksızın dar bir grubun adını duyurmak, fiyaka yapmak, nemalanmak ve benzerlerine üstünlük sağlamak için atılan her adım başarısız kalmakla, mücadele ruhunu zayıflatmakla, insanları saf değiştirmeye itmekle kalmayacak, yeni ve yeniden etnik boğazlaşmaların da tohumlarını atmış olacaktır.

Aynı ülkeye yurttaşlık bağıyla bağlı Kürt, Gürcü, Ermeni, Abhaz-Abaza, Çerkes, Pontuslu, Hemşinli, Çeçen, Laz vd. aydınlar öncelikle kendilerini geleceğe taşıyacak dilsel ve kültürel varlıklarını yaşatmanın, geliştirmenin ve kurumsal olarak gelecek kuşaklara aktarmanın, birlikte üretme ve paylaşmanın yollarını hep beraber aramalıdır. Hem Türkiye’de emperyalistlerin kışkırtacağı etnik boğazlaşmaların önüne geçmek ve kendi varlıklarını geleceğe taşımanın yollarını açmak ve hem de Kafkasya’daki muhtemel olumsuz gelişmelere yönelik bir nebze olsun olumlu bir örnek oluşturmak ve kendilerinin de söyleyebilecekleri olduğunu göstermek için ortak bir paydada buluşmalıdırlar.

(26 III 2010)

(*) “Doğu Karadeniz’de Resmi İdeolojiler Kuşatması” adlı kitabın ikinci baskıya önsözünden.

14 Ekim 2010 Perşembe

KILIK KIYAFET HAKKINDA



Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com


Bu mevzuda değil yazmayı hatta düşünmeyi dahi abes buluyor, akla ziyan addetmeme rağmen, gene de fikirlerimi duyurmağa çalışacağım.

Şu son senelerde Türban hakkında yazıp, çizilenlere, televizyonlardaki tarıtışmalara, hatta mitinglerde sarfedilen sözlere bakarak ne kadar lüzumsuz enerji kaybolduğunu üzülerek ifade etmem icap ediyor. Bu zamanı ve enerjiyi çok mühim olduğuna inandığım Kürt sorununa harcasalardı belki barış yönünde mesafe kaydedilirdi.

Türban taşıyanlara sorduğunuzda ‘’ İnancım gereği’’ diye cevap veriyorlar. İnancınızın gereği derken inancınızın maksadı ne olabilirdi ki diye hiç sordunuz mu? Benim duyduğum ‘’Güya Türban taşıyanların cennete gideceğidir.’’. Yani taşımayanlar cehennemlik olacaklarmış. Vatandaş bir tarafta dini korkular, diğer taraftan devletin baskısı , aslında kılık kıyafeti belirleyen MODA diktatörlerinin emirleri dışında özgür davranamamaktadırlar. Dünya da erkek-kadın eşitliği skalasında , 136 devlet arasında bizim 124 üncü sırada yer almamız kadınlarımızın hür davranış alanlarının ne derecede dar olduğunu kabul etmeliyiz. Bu durumdan kadınlarımız mı , yoksa erkek hiyerarşisi mi sorumludur?

Kendi yaşamımda giyimim hangi sebeplerle değişime uğradı ?

İlkokula gidinceye kadar entari giyerdirm, kız çocukları gibi. İlkokulda yerli malından bir önlüğümüz ve birde kısa pantolumuz vardı. Orta okula başlayacağım gün yataktan kalkmadım. Çünkü arkadaşlarım gibi uzun pantolonum yoktu. Annem elime bir kumaş sıkıştırdı ve onu terziye götürüp uzun pantolon diktirmemi söyledi. Lise son sınıfta iken gençlerin bir giyim modası vardı. İngiliz generali Montgomerry’nin (Şimdi Mont dedikleri) bir giyimi vardı, onun benzerini terzide diktirmiştik.

İngiltereye geldiğimde onların evrensel bir giyim kültürleri olduğunu gördüm. Bir balıkçının evindeki bir odada kalıyordum. Onların yerine ve zamana göre giyimleri olduğunu tesbit ettim. Şöyleki: Akşam dans edecekleri bir restorana giderken eşi uzun bir tualet giyiyor. Konsere gittiklerinde kravatlı, resmi bir kıyafet, plaja gittiklerinde mayo, kriket, yahut tenis oynamaya gittiklerinde spor kiyafetleri kullanıyorlardı.

Bugün artık bayanlar Moda dzayıncılarının esiri . Çinde bir zamanlar ”MAO LOOK” giyim erkek ve kadın içinde zorunlu idi. Uzakşark ve Hindistan’daki kadınların Sarilere bürünmüş, Arapların çarşaflı, Avrupalıların MİNİ yahut MAXİ kıyafetleri zamana göre değişiyor. Brazilya ’da çıplak yaşayanların bulunduğu bir köye götürmüşlerdi. Kanada’ da eskimo, Denver’ de Kızılderililerin kıyafetlerini görmüş, Toronto’ daki bir meslektaşım o zamanlar Avrupada pek moda olmamış Bluejean kıyafeti çocuklarıma hediye etmişti.

Kürt kadınlarının da giyimlerinde ki hususiyet şöyle idi. Genç kızların saçları açık, nişanlı olanların başları beyaz bir tülbentle kapalı, evli kadınlar ise ilaveten PUŞU taşırlardı. Baş bağlama tarzına göre onların nişanlı mı, evli mi olduğunu tayin etmeniz mümkündü.

Bu Türban ise güya şehirleşmiş, modernleşmiş genç kızların dini inançlarına izafeten başlarını, daha doğrusu saçlarını örtme biçimi olduğu söyleniyor. Bense Türban takanların samimiyetlerine pek inanamıyorum. Bluejeanli , yüzleri makyajlı bayanların Türbanları bana pek inandırıcı gelmiyor. Asırlardır islami memleketlerde böye bir baş sarması yoktru. Onların inançlarını sorgulamak gerekmez mi?

Osmanlı padişahlarının kavukları, sonraları FES, daha sonra Atatürk’ün Şapka kanunu gösteriyor ki zamana göre bu giyim tarzı devamlı transformasyon gösteriyor. Dünyanın çeşitli memleketlerinde, çeşitli zamanlarda insanlar değişik kiyafetler giyiyorlar. Giyim tarzı ile kendilerine değer biçenlerde var. Almanların bir sözü var. ‘’Kleider machen Leute’’. Hani Nasrettim Hoca’nın ‘’Ye kürküm ye !’’ fıkrası gibi.

Bugün Türkiye’deki giyim tarzına göre insanların maddi durumlarına, yahutta eğitilme durumlarına göre kategorize etmek mümkün. Köylü kadınlar şalvarlı, el örmesi uzun hırkalı, orta direktekiler ,yani memurlar, emekliler v.s. yerli mamulatı, yahut marka takliti giyimli, üst tabaka ise avrupa marka giyimleri olanlar.

Kongrelerde tanıştığım hakiki ilim adamları ise hımbılca giyimler içindedir. Onlar giyimleri ile değilde şahsiyetleri, ilmi kaliteleri ile insanın değerlendireceğine inanırlar. Bir orkestra idare eden belki frak

I ile sahneye çıkar fakat evinde kord pantalonu ve kazağı ile dolaşır.

Her dekolte giyinen kadının exibinist olduğunu söylemek mümkün değil. Ayrıca giyimine titiz nice devlet adamı vardır. Atatürk’te bunlardan biri idi.

Zabitlerimizin merasimlerde hala kılıç kuşanmalarını, generallerin de beyaz eldiven giymeleri bana acaib geliyor.

Görüyorsunuz ki dünyanın her tarafında , zaman zaman , yerine göre değişik kıyafetler kullanılmaktadır. TÜRBAN’ a bukadar zaman ve enerji harcanmasını , kusura bakılmasın cahilce buluyorum. Kadınlarımızın kıyafetlerine bukadar karışmayalım, onlara da giyim kuşamlarında özgürlüğü çok görmeyelim.

Antalya. 12.10.10

12 Ekim 2010 Salı

Sorry... Emir Kusturica‏



Gün Zileli
zileligun@hotmail.com


Hemen baştan bu yazıyı yazma nedenimi belirteyim. Manevi linçten hiç hoşlanmam. Manevi lincin bir parçası olan kitlesel yargılamalardan da öyle. Hele bu yargılamanın yargıcı bir bakan falansa hiç ama hiç.

Antalya’daki Altın Portakal Festivalinin Uluslararası Filmler Jüri Başkanı olarak Türkiye’ye çağrılan film yönetmeni Emir Kusturica, Kültür Bakanının da kitlesel yargılamaya katılması üzerine bu görevini yerine getiremeden ülkeden ayrılmak zorunda kaldı.
Önce bir grup yönetmen ve film ekibi, Bosnalılar adına bir protestoda bulunarak festivalden çekildiklerini açıkladılar. Daha sonra bir grup, festivalin açılışında bir gösteri düzenleyerek Kusturica’yı protesto etti. Son olarak, Kültür Bakanı da bu protestolar paralelinde bir açıklamada bulunarak Kusturica’yı kınadı.

Protestoların ana teması şuydu: Esasen bir Bosnalı olan Emir Kusturica, daha önce yaptığı açıklamalarla Bosna katliamını önemsiz göstermiş ve Sırpları destekleyen bir tutum almıştı. Yani, öyle anlaşılıyor ki, Kusturica, esasen Bosnalı değil de Sırp olsaydı, bu tür açıklamalar yapması fazla sorun olmayacaktı. Vay haline “aslını inkâr” edenin!

Bu “aslını inkâr” meselesi çok kafa bulandırıcı bir şeydir. Ne demektir insanın “aslı”. Bırakın milliyetlere ve dinlere ait olmayı, insanlığa ait olmak bile tartışmalı bir konudur. Mesela biri, “aslı”nın insan da değil, memeliler olduğunu ileri sürebilir. Bu “aslı” meselesi tek hücrelilere, hatta evrendeki bütün varlıklara ait olmaya kadar gidebilir.

Ben, Emir Kusturika’dan, Can Dündar’la NTV’de yapılan röportajında böyle sofistike bir cevap vermesini beklerdim. Bunu yapmadı. Tersine, Bosnalıların da köken olarak dört yüz yıl öncesinde Sırp olduklarını söyledi. Bosnalıların, sonradan, Osmanlı İmparatorluğu’nun işgali döneminde Müslümanlığı kabul etmiş Sırplar olduğu anlamına gelecek şeyler söyledi ki, bu hiç de yanlış değildi. Evet ama beş yüz yıl önceki Sırpların aslında Slav, bin yıl önceki Slavların da

Avarlar olduğunu ileri sürmek pekâlâ mümkündür. Bu böylece gider ve en sonunda tek bir “ırk”a, insan ırkına varılır. Burada da durmaz. İnsanın da memelilerin bir kolu olduğuyla devam eder gider. Dolayısıyla bu aidiyet meselesinin içinden çıkmak mümkün değildir.

Emir Kusturica bunu yapmadı, kendi tercihidir, bir şey diyemem. Demek kendini öyle hissetmiş, Sırp olarak tanımlıyor. O güzel filmleri yapan yöneticiden çok daha geniş bir bakış beklesek de bu tutumuna saygı göstermek zorundayız.

Kusturica, yine Can Dündar’a verdiği cevaplarda, Bosna katliamının abartıldığını söyledi. “Hani nerede toplu mezarlar, göstersinler” dedi. Bu konuda da kendisiyle tartışılabilir. Onunla aynı kanıda değilim. Bosna’da büyük bir katliam, kitle kıyımı olduğu bir gerçektir. Diyelim ki, rakamlar abartılmış olsun, bu, kitle kıyımının gerçekliğini ortadan kaldırmaz ki. Nasıl, İttihat Terakki dönemindeki 1915 Ermeni kıyımı konusunda bazı unsurların rakamları abartması, bu kıyımın gerçekliğini ortadan kaldırmıyorsa. Ya da Stalin’in büyük katliamları hakkında ancak tahmini rakamlar verilip, zaman zaman bu rakamların abartma sınırına dayanması, Stalin’in kitle katliamının gerçekliğini tartışma konusu yapmıyorsa (gerçi onu da yapmaya kalkışanlar var ama). Nasıl, Yahudi katliamı konusundaki abartmalar, Hitler’in katliamlarından kuşkuya düşmemize yol açmıyorsa.

Evet ama sonuç olarak, bu da bir görüştür. Tartışırsınız, karşı argümanlar getirirsiniz. Böyle yapmak varken bir sanatçıyı topa tutmak ne menem bir iştir Allah aşkına. Üstelik “dinime küfreden bari Müslüman olsa” derler insana. Bakanımız (bakıyor mu bakmıyor mu, yoksa bakan kör müdür, o da belli değil ya, hele Tophane saldırısından sonra hem mağdurlara hem de saldırganlara şeker dağıtırken gözlerinde epey bir sorun olduğunu düşünmekten kendimi alamamıştım) bugüne kadar kendi yakınlarında olan hangi toplu kıyımları kınamış ki, bunu başkalarından bekliyor. Kürtlere yapılan kıyımları kınadığına hiç tanık olmadım. Ya Ermeni katliamı? Bakanlığını yaptığı Cumhuriyet devleti bu katliamı hâlâ inkâr etmekte. Böyle bir devletin bakanlığını yapmak onu rahatsız etmiyor mu? Ediyorsa neden bir şeyler söylemiyor bu konuda. Bu durumda “aleme verir talkımı kendi yutar salkımı” desek çok mu ileri gitmiş oluruz.

Üstelik konukseverlik diye bir şey vardır. Konuğa nezaket göstermek diye bir şey vardır. Bir kültürel faaliyet yapılıyor. Bir sanatçı, davet üzerine kalkıp geliyor bu kültürel faaliyete katılmak için. Diğer protestoculara fazla bir şey demiyorum. Protesto haklarıdır ama üstelik tam da bu konuyla ilgili Kültürle görevli Bakan kalkıp, o sanatçıyı hedef alan sözler ederse bu en azından saygısızlıktır ve konukseverliğe sığmaz. Bu, evinize konuk olarak gelen bir insana açıktan açığa hakaret etmekten pek de farklı bir şey değildir. O konuk, siz istediğiniz kadar haklı olun, eğer o evi terk edip giderse hiç şaşırmamak gerekir. Ey politika, sen nelere kadirsin!

Emir Kusturica’yı manevi olarak linç edenlere bir öneri: Sizin yerinizde olsam, yemez içmez, oturup Emir Kusturica’nın bütün filmlerini art arda izlerdim. Goran Bregoviç’in müziğini yaptığı o harika Çingeneler Zamanı’nı örneğin. Sonra, Stalinist terörün bir benzerinin, 1950’li yılların başlarında, Stalinistlere ya da Tito’nin anti-Stalinist kampanyasına katılmayanlara karşı nasıl uygulandığını anlatan Babam İş Gezisinde’yi. “Sosyalist” bürokrasiyle esaslı bir şekilde dalga geçen Underground’u. O zaman göreceksiniz ki, Emir Kusturica’nın sanatı, onun Bosna katliamını önemsizleştiren sözlerinden çok daha önemlidir. Ve o zaman göreceksiniz ki, onun filmleri ve müziği, bütün Balkan halkları gibi, Bosnalıların da acılarını anlatmaktadır. O zaman belki anlayacaksınız, bu sanatın sizin verdiğinizden çok daha büyük destek verdiğini Bosnalılara, hepinize, hepimize.

Sorry… Emir Kusturica.

8 Ekim 2010 Cuma

BİZİM VİCDANİ

Âşık Vicdani


Haci Cirik / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de

Bir haber geldi şu gurbet elinden
Duyun hakka ermiş bizim Vicdani
Belalar başında zalim dilinden
Duyun hakka ermiş bizim Vicdani

Kaşanlı köyünde yurdu yuvası
Zulüm eden rejim onun belası
Hasret yaktı özün hicran yarası
Duyun hakka ermiş bizim Vicdani

Doymadı vatana topraga hasret
Fezalim der hacim bitmedi bu dert
Ömür boyu mücadele ha gayret
Duyun hakka ermiş bizim Vicdani

6 Ekim 2010 Çarşamba

Çözüme Doğru...



Ahmet DERE

Anayasa referandumu öncesinde başlayan « olumlu » süreç, yavaş yavaş kendi mecrasında ilerlemektedir. Gerek türk ve kürt bazı art niyetli çevrelerin, gerekse de dış güçlerin negatif yaklaşımlarına rağmen, sağduyunun hakim olmaya özen gösterilen bir sürece girmeye yakın olduğumuzu görmek sevindiricidir. Uzun yıllardır bu mücadelede emek veren biri olarak, gelinen noktayı olumlu karşılamakla beraber, fazla hayalperest olmamak gerektiğinin de bilincindeyim. Bu mücadelede, samimi olarak emek vermiş, bedel ödemiş olan herkes açısından bu geçerlidir diye düşünüyorum.

13 Ağustos tarihinde, KCK’nin ilan ettiği eylemsizlik süreci doğru atılan bir adım olmakla birlikte, geçen süreçlerde atılan benzer tüm adımlardan da farklı pozitif bir atmosfer yaratmıştır. Ilk kez, « diyalog » ve « çözüm » kavramları samimi olarak görebildiğimiz bir şekilde, Türkiye’deki geniş çevreler tarafından tartışılmıştır. Kürt cenahından bazılarının pek beğenmediği çevreler olsalar da, ilk defa Kürt Sivil Toplum Örgütleri (STO) « merkezi » diye niteleyebileceğim bir pozisyon aldılar. Geçmişe baktığımızda, Kürt STO’lar, ya devletin hizmetinde olmuşlar yada, kimsenin suyuna, sabununa dokunmayan bir yerde durmuşlardır. Son süreçte, bu örgütlerin durdukları yer, BDP tarafından pek beğenilmese de, aslında hem kürt ve hem de türk kamuoyunun benimseyebildikleri bir noktada olduğunu belirtmek gerekiyor. Umarım önümüzdeki süreçte, Kürt STO’lar daha aktif ve çözümleyici bir rol oynayacaklardır. Zira, değişen dünya konjonktüründe de STO’ların önemi daha fazla öne çıkmakta, toplumsal sorunlara karşı sorumlulukları daha fazla artmaktadır.

KCK’nin eylemsizlik kararı kadar, onun uzatılmasıyla ilgili gösterilen yaklaşım da önem arzetmektedir. Kimi çevrelerin provakatif amaçlı çabalarına rağmen, KCK’nin sürece olan yaklaşımında oldukça sağduyunun hakim olduğunu görmek lazım. Buna paralel olarak, gerek türk devletinin, gerekse de hükümet partisi olarak AKP’nin de bu süreçte asgari bir hasasiyet gösterdiklerini takip ediyoruz. Son olarak BDP ile AKP arasında yapılan görüşme, bu yaklaşımın bir parçası ve aynı zamanda da « olumlu » olarak gördüğümüz sürecin başlangıcıdır.

Türkiye’nin yakın tarihine bakıldığında, özellikle kürt sorunuyla ilgili olarak, olumlu gelişmelerin zemini her yakalandığında, bir yerlerden emir verilerek sürecin seyri değiştirildiğini biliyoruz. Yakalanan atmosfere bakılırsa, böyle bir tehlikenin bugün de varolduğunu görmek durumundayız. Dolayısıyla, özellikle çözümden yana olup da emek sahibi olan çevreler açısından, en fazla dikkat gerektiren bir süreçten geçiyoruz. Son bir aydır yaşananlara bakıldığında, sağduyu ile provakatif amaçlı çabalar atbaşı gitmektedir.

15 Şubat 1999 tarihinden beri, Imralı adasında sayın Öcalan ile devletin çeşitli kademelerinden olan yetkililerle belli bir diyaloğun olduğu bir gerçektir, ancak onlar çok rutin bir muhtevaya sahip olan görüşmeler olduğunu da bilmekte fayda vardır. Bu nedenle, şimdiye kadar kürt tarafı söz konusu diyaloğu « olması arzulanan ve çözüme dönük » bir temas olarak görmedi. Fakat, Ağustos ayından bu yana bu noktada belli bir gelişme olduğu, bizzat sayın Öcalan’ın açıklamalarından da anlamaktayız. Türk devleti de bu gerçekliği redetmemiş, endirekt olarak doğrulamıştır. Içinde bulunduğumuz sürecin, belki de en fazla sağduyuyu müjdeleyen hususlardan bir tanesidir bu.


Geçmiş tarihimize pek uzanmadan, sadece son 30 yılki geçmişimize baktığımızda, Kürdistan’da çok acıllar yaşanmıştır. Bu acıların tek sebebi, Osmanlı’dan beri Kürtlere karşı uygulanan inkar ve Cumhuriyetten sonra da imha politikaları olduğunu, artık herkes kabul etmektedir. Son 30 yıl içerisinde açılan toplumsal yaraların kolay kolay iyileşmeyeceğini bilmekle beraber, daha fazla da acıların yaşanması, ne kürt halkının, ne de başka halkların yararına olmayacaktır. Dolayısıyla, sürecin olumlu yöne doğru evrilmesi, yaşanan savaş ve acıların son bulması, coğrafyamızda yaşayan herkesin çıkarına olacaktır.

Yukarıda yazdıklarım, sadece temeni niteliğinde değildir, son 20 yıldır süreci yakından takip eden biri olarak, bugün yaşananları önemli gelişmeler olarak görüyorum. Bundan 10 yıl öncesine kadar da, bazılarımızın hayalleri farklı olabilir, geleceği çok değişik renklerle tasavur edenler olabiliriz, ancak sağlıklı bir gözle etrafımıza bakıp, dünyanın genel gidişatının nereye doğru evrildiğine gözattığımızda, bazı konularda taviz verme pahasına da olsa, çözümden başka bir seçeneğin bulunmadığını tekrarlamak istiyorum.

Umarım sürecin önünde engel teşkil edenler bertaraf edilir, geç de olsa Türkiye ve Kürdistan’a barış ve kardeşlik duyguları yeşerecektir. Aksi halde, ve ne yazıkki, daha nice acıların yaşanmasına tanık oluruz.

-------------------

Web: http://farasintr.blogspot.com/

- Ahmet DERE'nin "21. Yüzyılda Kürtler" kitabı sipariş edilebilir;

http://farasintr.blogspot.com/2010/01/yeni-ckt.html

3 Ekim 2010 Pazar

KILIÇDAROĞLU, ERDOĞAN’I SOLLAYACAK MI?


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com



Kılıçdaroğlu, Baykal’ın aksine CHP’ yi reel politikaya dönüştürmek isterken, bir taşla iki kuş vurmak kurnazlığıyle, Erdoğan’ı köşeye sıkıştırıp, adeta kompleksiz bir davranışla onu sollamak mı istiyor? Cumhurbaşkanı Gül dahi ona methiye yollar gibi, CHP’ nin yönetiminde Önder Sav ve şürekası bulunduğu müddetçe Kılıçdaroğlu’nun başarılı olacağına inanmayanlar onun şimdiye kadar olduğu gib, müstakar olamayacağını ileri sürüyorlar. Kısa zamanda Baykalcıları, Öymen gibi statükocuları yönetimden uzaklaştırdı. Baykal’ın Tüzük değişimi için olağanüstü Kurultay toplantısı önerisine yan çizdiği, Baykalcı illerin yönetimlerinide yavaş yavaş işten el çektirdiği, başkanlık pozisyonunu sağlamlaştırmağa çalışmakta olduğu gözlenmektedir. Şimdiye kadar AK partinin problemlere çözüm önerilerine kategorik olarak karşı çıkan Baykalcı çizginin tersine, Erdoğan’ın önüne geçmek, onu sollamak gayreti içinde olduğunu görmekteyiz. Erdoğan bu tuzağın farkında ve onu samimiyetsizlikle suçlamak, seçimlere kadar zaman darlığından bahsetmek zorluğunda kalmıştır.
Erdoğan, referandumda %58 lik bir zafer kazandıktan sonra Türkiye’ de politikanın gündemini belirleyici TEKADAM pozisyonunu muhafaza etmek için %42 Hayırcılarıda kucaklayıcı irade beyanında bulunmuştur. Diğer taraftan ‘’ One Minutle’’ başlayan dış politikadaki celallenmesinin tahribatına önem vermediği intıbaını uyandırmaktadır. USA ile ilişkilerimizin HAMAS ve İRAN politikaları yüzünden bayağı bozulduğunu Serdar Turgut’un ve Mehmet Ali Birand’ın USA’ daki Türkiye aleyhtarı oluşumu ciddiye alınması gerektiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Hükumetin icraatlarında, ve parti yönetiminde TEKADAM , tek belirleyici oluşu, gidişatı dikkatli irdeleyenlerde korku ve endişe yaratmaktadır.

Meclisteki bir oturumda meclis başkanına ‘ siz susturmazsanız ben mi susturayım ‘’ dediğinde başkanın istifa edeceğini yahutta ‘’ Vazifeme müdahele etmeyin ‘’ diyeceğini beklerdim. Keza Tüsiadcıların berteraf olacağı tehdidini hoş karşılayan olmadı. Kabine toplantılarında bakanları azarladığı dedikodularıda yayılmaktadır. Aşı mevzuundada Sağlık bakanını küçük düşürmekten imtina etmemişti. DTP’ liler hakkında söyledikleride demokratik sayılmaz . AB liderlerine son günlerdeki salvolarını da dikkatle takip etmek gerekir. Bütün bu psikolojik transformasyonu izah etmek gayet kolay. Belkide isteyerek yahutta istemeyerek, farkında olmadan, TEKADAM oluşundan konuşmalarında, davranışlarında frenleri kaybettiği intıbaı vermektedir. OMNİ POTENZ , hata yapmaz diye düşünen, ona hiç toz kondurmayan köşe yazarları, yandaşları, partizanları gittikçe çoğalmaktadır. Yanılmıyorsam, Mahmut Esat Bozkurt’un ”İhtilallerin Felsefesi” eserinde ‘’Liderlerin etrafında zamanla bir hale teşekkül eder ‘’ şeklinde bir analizi vardır. Roma imparatorluğunu yöneten TRİUMVİRATTAN sonra SEZAR’ın öne çıktığını, Stalin’in vefatından sonra ki Triumvirattanda KRUÇEV’in öne çıktığı, yakın tarihimizdede ATATÜRK’ün en yakın silah arkadaşlarını istiklal mahkemesine göndererek TEKADAM pozisyonunu gerçekleştirdiğini biliyoruz. BAYKAL bile parti içinde TEKADAM pozisyonunda idi. TEKADAM’cılığın önünü kesen Demokratik yapılanmadır. Seçimler netice itibariyle halk iradesi, sağ duyusu, mantıki yapısı dengeleri sağlamada bize garanti vermektedir. Türk halkı yakın geçmişte oyları ile dört partiyi meclisin dışında bırakmışdı. Erdoğan askeri ve yargı vesayetini elemine etmesine rağmen frensiz TEKADAM pozisyonunu ile önümüzdeki seçimleri kaybedebilir. CHURCHİLL ikinci dünya savaşından zaferle çıkmasına rağmen TEKADAM olma tehlikesini gören halk ilk seçimde onu yönetimden uzaklaştırdı. De Gaulle’ünde akıbeti öyle olmuştu. Erdoğan bu tarihi olaylardan kendine ders çıkarıpta uzlaşmacı stratejiyi yakalayacak siyasi ferasete sahiptir. Türkiyeye başkanlık rejimini getirip Cumhurbaşkanıda olabilir. Aksi takdirde Kılıçdaroğlunun sollama taktiği ile halkın iradesiyle gelecek seçimde hezimeti mukadder olabilir. Pragmatik prensiplerle YOLA DEVAMDA edebilir. Çalışkanlığı, gerçekleştirdiği hizmetler ve karizması onun inkar edilemeyecek desteği olabilir.

Kürtlerin bir numaralı isteği olan Anadilde eğitim hakkında söylediklerinin hatta yandaş köşe yazarları ve eğitimcilerin ilmi verilere dayanan görüşleri dikkate alınırsa, negatif algılandığını gördük. Belkide konjunktürel bir taktik eseridir.

‘’Anadilde eğitimin milleti ayrımcılacağa, yahut bölücülüğü körükleyeceği’’tarzında beyanatının ciddiye alınması mümkün olamaz. ‘’Kurslarla Kürtçe öğretimine karşı olamayacağını ‘’ söylemesi mizah konusu olabilecek bir tenakuzdur. Okullarda seçme dil olarak öğrenilen KÜRTÇE bölücü oluyorda, kurslarda öğrenilen KÜRTÇE ‘nin bölücü olamayacağını söylemek inandırıcı olamaz. AB ülkelerinin çoğunda ikinci eğitim dili Türkçe veya Kürtçe olduğundan haberi yok mu? Bulgaristandaki, Almanyadaki Türklere resmen Türkçe öğretildiğine göre Erdoğan bari o devletlere bir tavsiyede bulunsun. Türkçe eğitim dilini yasaklayın , yoksa bölünürsünüz. Türkçeyi Kurslarla öğretin. Türkçe öğrenimi zor olduğu için mi ilk okul birden Lisenin son sınıfına kadar Türkçe edebiyat, gramer, imla öğretilmekte. Kürtçe nasıl olsa konuşularakta öğrenilebiliyor. Zaten Kürtler Suriye ve Irakta Kürtçelerinin yanında Arapça, İranda Farsça, Almanyada Almanca öğrendikleri için Türklere nazaran iki dil bilmektedirler. Kürtler Almanya da İsveç’te egemen dillerin yanında Kürtçe, yahut Türkçe, ilaveten İngilizce bazan Fransızca öğrenmektedirler. Almanya daki Kürt çocukları en azından dört dil bilmektedirler. Türkiye de ise iki yabancı dil bilen öğretim üyesi yoktur.

Çok şükür ben kurslarda değilde, yerinde Almanca, İngilizce, Fransızca, kulaktan dolma Kürtçe öğrendim. Yaşım icabı Osmanlıca ve Ecevit Türkçesi de bilirim. Tıp eğitimi için gerekli 22 bin kelimenin çoğu da latincedir. İnsanların birbirini anlaması , dialog kurması için tek vasıta DİL’dir. ANADİL de eğitim insanlık hakkıdır. Buna karşı çıkma fikri ırkçı bir fikirdir.

BM Genel Kurulun’un 1993 tarihli ve 47/135 sayılı kararıyla ilan edilen Ulusal veya etnik, Dinsel veya Dilse Azınlıklara mensup olan kişilerin haklarına dair bildirinin 3.maddesinde; ‘’ Devletler mümkün olduğu kadar , azınlıklara mensup kişilerin anadillerini öğrenmelerini veya anadillerinde eğitim almaları için yeterli imkanlara sahip olabilecekleri gerekli tedbirleri alır ‘’ denmektedir. Ayni şekilde Avrupa konsey’inin 1995 tyarihli Ulusal Azınlıkların kıorunması için Çerçeve sözleimesi de azınlıkların eğitim hakkıyle ilgili olarak ‘’ Taraf devletler gerektiği takdirde kendi ülkelerindeki ulusal azınlıkların ve şoğunluğun kültürü, tarihi, dili ve dini hakkındaki bilgileri geliştirmek için eğitim ve araştırma alanlarında btedbirler alır’’ der. Bireyin anadilinde eğitim öğretim yapmasının ülkeyi nasıl böleceği doğrusu insana olan güvensizliğin ispatından başka bir şey değildir.

6 milyon Kürt çocuğunun anadili Kürtçedir. Kürtler, Türkçe biliyorlar, Türkçe türkü söylüyorlar. Fakat kardeşimiz dedikleri Kürtlerin dilini, türküsünü biliyorlar mı? Böyle kardeşlik olmaz. Barış sağlanamaz.

Bu arada kabine ARAPÇA dilinde eğitim yapılması hakkında karar alması Kürtlerde hayal kırıklığı yaratmıştır. Erdoğan’nın eşinin arap kökenli olmasının bu kararda etkisi olduğu iddia edilmiştir.

Cumhurbaşkanı GÜL’ün Kürt sorununu PKK, dan ayrı değerlendirilmesini TBMM açış konuşmasında dile getirmesi ümit vermektedir. PKK nın bir ay müddetle eylemsizlik kararını uzatması da sevindiricidir.

Hükumetin son günlerde ki faaliyeti de Kürdistan’da olumlu bir havanın yaratılmasını sağlamıştır. İnşallah silahlar devamlı olarak susar .

2 Ekim 2010 Cumartesi

YAN DEDİ




Cirik Haci / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de

Vücudumda aşkı efkârın yandı
Seyri aleme bir ışık yan dedi
Sanki semalardan aşağı indi
Derya içinde bir damla kan dedi

Gönlünü veren canlar olur aşık
Meyhane sarhoşu sarman dolaşık
Sanarsın melekler ile karışık
İki vücutta bir yaşar can dedi

Gönlü hak, yönü hakka doğru gider
Sohbeti hoş canana sultanım der
İnce dokur, ince eler yüce pir
Hakka erişmektir geldi an dedi

Fezalim der hacim gerçek özünde
Var olan herşey yer ve gök yüzünde
Hakikatlar pişer ateşinde közünde
Çark eyle ateşte tozuna in dedi