20 Ekim 2010 Çarşamba

Dava: Siyasî – Sanık: Kürt halkı


Murat Çakır
cakir@rosalux.de

Diyarbakir izlenimleri:

»KCK Davasını« izlemek için Almanya’dan gelen delegasyonla birlikte, bugünlerde olunması gereken yerde, Diyarbakır’dayım. Aslında davayı izlediğimiz de söylenemez, çünkü hükümeti, yargısı, emniyetiyle devlet davanın izlenememesi için bütün tedbirleri almış durumda. Daha ilk dakikalardan itibaren, davanın keyfî ve siyasî olduğu ortaya çıktı.

Pazartesi sabahı Diyarbakır adliyesinin önüne gittiğimizde, sadece Avrupa’dan parlamenterler, insan hakları aktivistleri, sivil toplum temsilcilerinin oluşturduğu yüzlerce kişilik bir grup değildik. Türkiye’nin farklı bölgelerinden de tanınmış şahsiyetler, gazeteciler, parti temsilcileri de orada bulunmaktaydı. Kuşkusuz hepsinin isimlerini saymaya kalkışmak için yerim yok, ama en azından birkaçını anmakta yarar var.

Gazetecilerden Cengiz Çandar, Nabi Yağcı, Aydın Engin, Mete Çubukçu, partilerden ÖDP genel başkanı Alper Taş, EMEP genel başkanı Levent Tüzel, DSİP genel başkanı Doğan Tarkan, tabii ki BDP yönetimi ve milletvekilleri, Prof. Gencay Gürsoy, Altan Öymen, milletvekili Ufuk Uras, Hüsnü Öndül, Temel Demirer, Hakan Tahmaz, Kiraz Biçici, Ayhan Bilgen ve onlarca şahsiyet. Türkiye’nin öyle ya da böyle demokratikleşmesi kaygısını taşıyan neredeyse önde gelen bütün isimleri Diyarbakır’daydı. Ancak ne kadar tanınmış olursanız olun, mahkeme salonuna girmek olanaklı değildi. Kamuya açık bir davada, mahkeme başkanı ve emniyet »kamunun kim olacağını« tespit etmiş ve böylelikle keyfiyet ve usülsüzlüğün daniskasını ortaya koymuşlardı.

Gerçi hepimiz duruşmanın ilk gününde usül tartışmalarının olacağını ve fazla bir şey beklenmemesi gerektiğini tahmin ediyorduk, ama mahkeme salonu önünde balık istifi gibi saatlerce bekledik. Nitekim ancak her gazeteden bir kişi ve yabancı delegasyonlardan sadece parlementerler olmak üzere BDP’nin de müdahalesiyle seçilmiş kişiler mahkeme salonuna girebildi.

Adliye önünde ve hemen yanındaki Büyükşehir Belediye Başkanlığı önünde ise durum çok farklıydı. Binlerce Diyarbakır’lı BDP’nin çağrısına uymuş ve barış nöbetine toplanmıştı. Son derece kararlı, ama sakin bir hava vardı. Halkın gerçeklik duygusu, davanın ve dava ile izlenen stratejinin iflasını kanıtladı. Hiç kimse abartılı bir beklenti içerisinde değil, aksine davanın devlet ve hükümetin bundan sonraki tavrını ortaya çıkartacağını biliyordu. Sohbet etme fırsatını bulduğum her Kürt’te aynı tespiti duydum diyebilirim: tutuklular serbest bırakılırsa barış iradesi, serbest bırakılmazlarsa savaş niyetleri ortaya çıkacak. Açıkcası Kürt halkının politik olgunluğu Fırat’ın batısından gelenleri de, yabancı delegasyonları da etkiledi.

Dava ile ilgili bir değerlendirmede bulunacak olursam: »KCK davası« bütünüyle siyasî bir dava ve hukusuzluk abidesi. Bence dava başlamadan, daha ilk gününde bunu kanıtladı. Dava ile Türkiye karar vericilerinin stratejisi de iflas etmiş oldu. Onca tutukluya rağmen ne BDP çöktü, ne de halk desteği bölündü. Referandumda ortaya konulan boykot tavrı, Kürt halkının iradesinin tutuklamalarla engellenemeyeceğini gösterdi. İkincisi, dava ilk dakikalarından itibaren uluslararası alana taşınan ve nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Türkiye karar vericilerinin dünya kamuoyu vicdanında yargılanacağı bir tarihsellik kazandı. Üçüncüsü, bu dava Avukat Meral Danış Beştaş’ın sözleriyle: »Kürtlerin, demokrasinin varolma, cumhuriyet iktidarının Kürtlerle paylaşılıp, paylaşılmayacağının davası« hâline geldi.

Böylesine bir ortamda bu davayı açanların veya açılmasına önayak olanların pişman olduğunu tahmin etmek yanlış olmayacaktır. Yapılmak istenen, yani Kürt halkının direnişini parçalama hedefinin tam tersi gerçekleşmiş, sadece Türkiye kamuoyu değil, aynı zamanda Türkiye’deki karar vericilerin en önemli müttefikleri olan ABD ve AB dahi bu aptalca adımı şaşkınlıkla izlemişler ve Kürt halkı bölünmek yerine, daha fazla kenetlenmiştir. Hukukun sadece görüntüden ibaret olduğu bu dava, Türkiye’nin yakın geleceğini belirleyen bir dava olarak, egemen politikanın başında sallanan bir »Demokles Kılıcı« hâline gelmiştir.

Bu açıdan bakıldığında, Başbakan Erdoğan’ın Kürt Sorunu bağlamında Pazar günü sarf ettiği son derece keskin açıklamayı tersinden okumak gerekmektedir. Erdoğan, deyim yerindeyse olası bir tahliye kararına karşı önceden »gardını« almış, milliyetçi bir çıkışla »ben istemiyorum, ama yargı bağımsızdır, kararını verir« sinyalini vermiştir. Dava, daha ilk tutuklamalarla birlikte hükümeti zora düşürdüğünden, olumsuz sonuçlanması çok daha kötü sonuçlara neden olacaktır. Bu nedenle hükümette »zararın neresinden dönülürse kârdır« anlayışının hakim olduğu kanaatindeyim.

Çünkü binlerce sayfa tutan iddianamenin yürürlükteki yasalar açısından dahi ciddiye alınabilecek bir yanı yok. Basit bir örnekle bunu anlatmaya çalışayım: tutuksuz yargılanan sanıklardan birisi, bir belediye çalışanı. Kendisine yöneltilen suç ise, 2008 yılında Rosa-Luxemburg-Vakfı ile Bağlar Belediyesi’nin gerçekleştirdiği bir etkinlik. Yasal bir etkinliğin, yasa dışı hâline getirilmesi, suç fiîlinden önce, »faillerin« tespit edilip, suç fiîlinin sonradan konstrüksiyonu, iddianameyi üzerine yazılı olduğu kâğıt kadar dahi değerli hâle getiremiyor.

Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen delegasyonlar, gerek adliye önünde, gerekse de mahkeme salonunda ve etrafında hukuksuzluğun ve keyfîyetin ne denli pervasızca sergilendiğine tanık oluyorlar. Parlamenterlerden bir tanesi, »bu dava, Türk hükümetinin bile bile kendi kalesine gol atacak kadar basiretsiz olduğunu gösteriyor, bunu kavrayacak akıllı bir politikacı dahi yok mu« diyerek, şaşkınlığını ifade ediyordu.

Almanya’dan gelen delegasyon ise, her fırsatta Kürt halkı ve kurumları ile olan dayanışmalarını sergilemekten kaçınmadılar. Bu sabah adliye önünde yapılan basın açıklamasında, tutukluların hemen serbest bırakılmasını talep eden parlamenterler ve diğer delegasyon üyeleri, »bugün ortaya çıkan durum, sadece Türkiye hükümetinin değil, aynı zamanda Avrupa hükümetlerinin de gerçek yüzünü ortaya çıkartmıştır. Türkiye ve Avrupa hükümetleri, Kürt Özgürlük Hareketinin halka dayanan bir hareket olduğu gerçeğini ve sorunun askerî yöntemlerle çözülemeyeceğini kabul etmelidirler. Nasıl Türkiye hükümetinin Kürtlere yönelik baskılarına karşı çıkıyorsak, aynı zamanda ROJ TV’ye karşı dava açan, Türkiye’ye silah satan Avrupa hükümetlerinin politikalarına da karşı çıkıyor, BDP, Kürt halkı ve Kürt kurumları ile dayanışma içinde olduğumuzu ilân ediyoruz. Tüm tutuklular salınmalı, barışıl çözüm için Abdullah Öcalan muhatap alınmalı, KCK ve ROJ TV davaları geriye alınmalı ve Kürt Sorunu’nun barışçıl ve demokratik çözümü için ciddiye alınacak adımlar atılmalıdır« açıklamasını yaptılar.

Diğer delegasyonlar da boş durmuyordu. »Herkese Özgürlük« sloganını dört dilde yansıtan bir pankart taşıyan İtalyan aktivistler, Avusturyalı, Britanyalı, İsviçreli parlamenterler, insan hakları aktivistleri ve çeşitli uluslararası kurum temsilcileri mahkeme binasında ve dışında, davanın kendisinin yargılandığını, kabul edilebilecek bir durum olmadığını açıklıyorlardı.

Aynı şekilde davayı izleyen Türkiye’nin önde gelen gazetecileri de, davanın siyasî olduğunu, davada Kürt halkının kendisinin yargılandığını, bu akıl almaz hatanın telafi edilmesi gerektiğini ve Kürtçe’nin yargılandığını köşelerine taşıyordular. Kısacası, hemen herkes Türkiye karar vericilerinin baltayı kendi bacaklarına indirdiği kanaatindeler.

Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde duruşma devam ediyordu. Tutuklu ve tutuksuz yargılananlar, mahkemece kabul edilmemesine rağmen savunmalarını Kürtçe yapma konusundaki kararlılıklarını gösterdiler. Diyarbakır halkı ise, temsilcilerine sahip çıktıklarını ve çıkmaya devam edeceklerini. Burada görebildiğim kadarıyla sonuç olarak, bir halkı sanık hâline getiren bu siyasî dava, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, egemen politikanın yenilgisini tescil edecektir. Halkın sahip çıktığı, halka dayanan bir hareketin rejiyi eline aldığı bu dava, tarihe bir utanç davası olarak not düşülecek. »Anadilde savunma hakkı« talebiyle birlikte bu dava, Kürtçe’nin ve Kürt kimliğinin tanınmasının artık reddedilemeyeceği bir yola girdiğini göstermektedir. Bu davada, her ne kadar bir halkı »sanık« durumuna getirilmişse de, tarih önünde asıl sanık sandalyesine oturan, egemen politika olacaktır.

Diyarbakır, Türkiye karar vericilerine önemli bir sorumluluk taşıdıklarını göstermektedir: Ya Kürtlere yasal – siyasî alanda kendi haklarını savunma olanağı tanınıp, barış iradesi gösterilecektir, ya da tüm ülkeyi kan gölüne dönüştürme potansiyeli taşıyan bir yola girilecektir. Her iki durumda devlet ve hükümet sorumluluk taşımaktadır. Her iki durumda etkilenecek olan tüm Türkiye’dir. Diyarbakır’ın gösterdiği politik olgunluğu, barış iradesini ve kararlılığı, »uzatılan bir barışma eli« olarak görüp, bunun gereğini yerine getirecek bir politikayı yaşama geçirmek, Türkiye’de yaşayan herkesin lehine olacaktır. Cengiz Çandar’ın dediği gibi, »dava siyasî, hukuk görüntüdür. Nasıl tutuklamalarda hukuk siyasete uydurulmuşsa, tahliyelerinde de hukuk siyasete uydurulur. Sonuç olarak çıkacak sonuç siyasîdir.« Top, artık devlet ve hükümet temsilcilerindedir.

19 Ekim 2010 Salı

BENİ BENDEN ALAN


Cirik Haci / FEZALi
Cirik.Haci@gmx.de

Beni benden alan nazlı dilbere
Bir sözüm var dinle beni sor hele
Bülbülün sevdası gonca güllere
Dön bakın onu bir kere gör hele

Sevdanın cephesi, aşkı yenilmez
Yaşanır ama gönülden silinmez
Selleri durmayan göller durulmaz
Aç gönlün ona halini sor hele

Fezalim der Hacim hayat yarası
Her goncanın gülün açma sırası
Hayat denen doğum ölüm arası
Uzat elin ona candan var hele

17 Ekim 2010 Pazar

ONUR YÜRÜKLÜ’ĞÜN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN BİR İMZA DA SEN DE‏ VER!

ACİL EYLEM ÇAĞRISI!

Zorla Sınıdırışı derhal durdurulsun!
Onur Yürüklü Serbest bırakılsın!

Bir zorla sınırdışı saldırısı daha gündemde. Yaklaşık 7 ay önce Yunanistan üzerinden İsviçre’ye gelen ve burada iltica başvurusu yapan Onur Yürüklü 7 Ekim günü kaldığı kamptan gözaltına alınarak zorla sınırdışılar için yapılan hapishanede tutulmaktadır. Türkiye’de siyasi nedenlerden dolayı kesinleşmiş 3 yıl hapis cezası ve 20 yıla yakın hapis cezaları da Yargıtay’da bekletilen Onur Yürüklü İsviçre hükümeti tarafından Yunanistan’a iade edilmek isteniyor.

Şuan Cenevre hapishanesinde tutulan ve açlık grevinde olan Onur Yürüklü uluslar arası hukuk çiğnenerek zorla sınırdışı ediliyor.

Daha yakın dönemde Zürih’te Nijeryalı bir mülteci zorla sınırdışı edilirken polis tarafından katledilmişken, yine yeniden bir mülteci aynı yöntemlerle sınırdışı edilmek isteniyor. İnsan hakkının ihlali olan bu uygulama derhal durdurulmalıdır. Yunanistan’da bulunduğu süre içinde baskıyla karşı karşıya kalan Onur Yürüklü burada yetkililere verdiği ifadede iltica etmek istemediğini, İsviçre’ye gideceğini belirtmesine rağmen baskı ve hakaretlere maruz kalmıştır. İsviçre’de iltica başvurusunda bunları belirtmesine rağmen Yunanistan’a iade işlemi tam bir hukuksuzluktur. İnsan hakkının ihlalidir.

Avrupa ülkesi olarak sadece İsviçre’de başvuru kaydı bulunan Onur Yürüklü’nün yeniden Yunanistan’a verilmesi Uluslar arası Cenevre Sözleşmesine aykırıdır. İsviçre devleti bu uygulamadan derhal vazgeçmelidir. Onur Yürüklü derhal serbest bırakılmalı ve yasal bir güvenceye alınmalıdır.

Biz aşağıda imzası bulunan kurum ve kişiler olarak Onur Yürüklü serbest bırakılmasını talep ediyor, iltica yasal sürecinin devam etmesi ve bu hakkının tanınmasını istiyoruz..

ONUR YÜRÜKLÜ'GÜN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN BİR İMZADA SEN DE VER!

İMZA İÇİN AŞAĞIDAKİ ADRESİ TIKLAYIN LÜTFEN

http://www.assmp.org/spip.php?article521#sp521

Les signataires : IGIF, MAISON POPULAIRE GENEVE et BERNE, CCA(Centre Culture Anatolienne), BEKSAM, ZEKM

Cenevre Halkevi
http://www.assmp.org/

------------------------------

APPEL À L’ACTION URGENTE ! Signez la pétition pour

libérer Monsieur ONUR YÜRÜKLÜ

http://www.assmp.org/spip.php?article521#sp521

AUX AUTORITÉS GENEVOIS, SUISSES, AUX DÉPUTES-ES DU PARLEMENT EUROPÉEN, DES ORGANISATIONS INTERNATIONALES, DES DÉFENSEURS DES DROITS DE L’HOMME ET AUX MÉDIAS.
APPEL À L’ACTION URGENTE
Arrêt immédiat de l’expulsion forcée !
Libérez Onur Yürüklü

Il y a une nouvelle expulsion forcée à l’ordre du jour.

Passé par la Grèce pour arriver en Suisse il y a 7 mois, Onur Yürüklü a été arrêté dans son centre d’accueil le 7 octobre pour être placé dans une prison destinée aux expulsions forcées. Les autorités helvétiques veulent renvoyer en Grèce Onur Yürüklü, condamné à 3 ans de prison ferme en Turquie pour des raisons politiques et en attente d’un jugement pour 20 ans supplémentaires pour d’autres dossiers.

Actuellement détenu en prison à Genève et en grève de la faim, Onur Yürüklü est en train de se faire expulsé en contradiction du droit international. Alors que récemment un demandeur d’asile nigérian à été assassiné par la police à Zurich lors de son expulsion par la force, de nouveau un demandeur d’asile est expulsé par la même méthode. Ce comportement contre les droits humains doit immédiatement cesser.

Onur Yürüklü a subi des pressions lors de son passage par la Grèce, il a été insulté par les autorités locales malgré le fait qu’il a affirmé qu’il ne voulait pas faire une demande d’asile et qu’il voulait partir vers la Suisse. Malgré les déclarations faites par les autorités helvétiques, son expulsion vers la Grèce la Grèce est illégale. C’est une violation des droits humains.

Le refoulement vers la Grèce de Onur Yürüklü, uniquement enregistré en Suisse, est contraire aux Conventions de Genève. La Suisse doit cesser immédiatement ces pratiques. Onur Yürüklü doit être libéré immédiatement et sa situation doit être garantie par la loi.

Nous les signataires, privés et publics, demandons la libération de Onur Yürüklü. Son processus de demande d’asile doit se poursuivre et nous voulons que ce droit lui soit accordé.

Les signataires : IGIF, MAISON POPULAIRE GENEVE et BERNE, CCA (Centre Culture Anatolienne), BEKSAM, ZEKM

Maison populaire de Genève
http://www.assmp.org/

16 Ekim 2010 Cumartesi

“Laz Aydınları Nereye Koşuyor?” veya “Başkası Olma, Kendin Ol” (*)



Ali İhsan Aksamaz
xvalamgeri@gmail.com

Lazlar, sınır bölgesi halkı olmalarının, her an el değiştirebilecek bir geçiş bölgesinde yaşamalarının bedelini kuşkusuz binlerce yıldan beri ödedi. En son olarak, Türkiye’nin Sovyetler Birliğiyle olan kuzey sınırı, “Soğuk Savaş Dönemi”nde NATO ve VARŞOVA paktlarının sınırlarından birini oluşturmakla kalmıyor, bir yarısı Türkiye’de diğer bir yarısı Sovyetler Birliğinde kalan Sarp(i) köyünde yaşayan Lazları da ikiye bölüyordu.

Lazlar, yeni sınırların sebep olduğu insanî, kültürel, dilsel, ekonomik vb. acı ve diğer olumsuzluklara katlanmakla, yöreden toplu göçler yaşamakla kalmamış, bir de yaşadıkları coğrafyalarda kendilerine yönelik resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerinin uzun süreli beyin yıkamalarına maruz kalmışlardır.

Günümüzde geçmişe yönelik olarak akıllar bulanık olsa bile, 20. yüzyılda Lazlar da toplumsal mücadelede önemli adımlar attı. İlk akla geliveren; Rusya’da Çarlık otokrasisine karşı Bolşevikleri destekmiş ve Büyük Ekim Devrimine de katılmış olmalarıdır. 14 Temmuz 1919'da TKF’nin kurucu komitesini Mustafa Suphi, Maksut Ekşi, Ali Rıza Keskin, Mustafa Börklüce, Murat Sarı ve Kadir Erzurumlu ile birlikte oluşturan Osman Topçuoğlu, Rize/ Pazar kökenli Laz bir Bolşevik’ti. Osman Topçuoğlu, yoldaşları ile birlikte Anadolu ve İstanbul’u karış karış dolaşmış, buralarda faaliyet gösteren çeşitli sosyalist gruplar, sendikalar ve öncü işçilerle bağlantı kurmuş, örgütlenme çalışmalarına başlamıştır. Bütün bunların sonucunda, 10 Eylül 1920’de yetmişbeş delegenin katılımı ve sosyalist grupların da bir çatı altında toplandığı 1. Kongreyle, “Komünist Enternasyonal” tarafından da tanınmış olarak ve “kendi Kızıl Ordususuyla” TKF kurulmuştu. Bu hareketin Kırım’da yayınlanan “Yeni Dünya” adlı yayın organı ise, Laz kayıkçılar tarafından Anadolu’ya taşınıyordu.

Lazların, küçük kayıklarla yaptıkları denizcilik faaliyetleri, Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı sırasında oldukça önemli bir yere sahiptir. Büyük miktarda silah ve mühimmat, Batumi'den Samsun'a Laz takalarıyla getirildi. Sovyetler Birliği Önderliği, Anadolu’da emperyalistlere körü körüne boyun eğecek bir yönetim ve anlayışın hakim olması ihtimalinden çok fazla tedirginlik duyuyordu. Bu sebeple de, Ankara ile dostluk ilişkilerine katkı sağlayabilecek her olay, olgu ve sürece sıcak baktı; destekledi. Ankara’yı İngiliz Emperyalizmin safına yaklaştırabilecek her olay, olgu ve sürece ise, kaynağı ne olursa olsun, gücü yettiğince engel olmaya çalıştı; güney sınırlarını güvence altına almak istiyordu. O dönemde, Doğu Karadeniz’de Lazlar arasında da ciddi bir örgütlülüğü olan TKF’nin de aynı çizgide hareket ettiğini akıldan uzak tutmamak gerekir.

Sovyetler Birliği önderliğinin Türkiye ile dostane ilişkiler geliştirmek istemesi, Ankara yönetimine yönelik politikalarına yansımakla kalmamış, TKF’ye yönelik politikalarını da gözden geçirmesine yol açmıştır. TKF’nin tarihi, Lazların yakın tarihlerine ilişkin birçok bilinmezi de içinde barındırır. TKF önderliğinin katledilmesinden sonra ortaya çıkan “sisli bir alan” içinde hem TKF ve hem de Lazların TKF içindeki yerleri unutturulmaya çalışılmıştır. TKF, dönüşmüş ve yerel yeraltı kadroları da işte böylece evrilmiş ve ebedi bir “uykuya dalmıştı”!

İskender T’sitaşi, Xasan Helimişi ve parti disiplini içinde illegalite şartlarında Doğu Karadeniz’de Lazlar arasında çalışan diğer Komünist Laz kadroların TKF içindeki yeri neydi? Xasan Helimişi, TKF’den ayrı, tek başına romantik bir şair mi?! Mç’ita Murun3xi adlı Lazca gazete, Lazlar arasında ne gibi bir etkiye sahipti?

İstanbul’dan Anadolu’ya silâh ve cephane ile personel kaçırılmasında da Lazların kan ve teri vardır. Lazların Kurtuluş Savaşı’na her cephede verdiği anlamlı destek, Arhaveli İsmail’in şahsında Nazım Hikmet tarafından daha sonra destanlaştırılmıştır. Sovyetler Birliği Lazları da, Hitler Faşizmine karşı şehitler verdiler.

İş Kanununun olmadığı, çalışma saatlerinin oniki saati aştığı, tatil gününün olmadığı, kadınların doğum izni haklarının, geçim endeksinin olmadığı, sendikanın adının anılamadığı 1929 yılında, İzmir’de kurulu olan İngiliz-Amerikan ortaklığı Glen Tobacco’da “Sendika Kadınlar Komitesi”ni örgütleyerek emek tarihinin en anlamlı sayfalarından birini yazan öncü kadın emekçilerden birisi olan Laz Safiye Topçuoğlu’nu hatırlamamak mümkün mü?!

Türkiye Lazlarının kendi tarihlerini, geleceklerini ve akrabaları ve komşularıyla geçmişte ve günümüzdeki ilişkilerini sorgulayan makaleleri kaleme almaya başlamaları çok yenidir. Lazca üzerine ve Lazca yazmaları da yenidir. Ogni Kültür Dergisi’nin ancak altı sayı sürebilen yayın hayatına Kasım 1993’de başlamasıyla birlikte; Lazlar entelektüel anlamda da olsa, birçok alandaki kolektif bilinç kaybına rağmen, el yordamıyla gelecekleriyle bugünlerini birleştirecek olan geçmişleriyle yeniden köprüler oluşturmanın yollarını arama ihtiyacı duymaya başladılar.

Emek mücadelesine ışık tutacak ve destek sunacak makaleler bakımından yetersiz kalmasına ve diğer eksikliklerine rağmen; Ogni Kültür Dergisi, Lazların entelektüel düzeyde yeniden ciddiye alınmalarında ve hesaba katılmalarında birçok çevre ve alanda etkili olmuştur. Zuğaşi Berepe, Birol Topaloğlu ve Kazım Koyuncu’nun tanınır hale gelmelerinde, Ogni Kültür Dergisi’nin payı büyüktür.

Sovyetler Birliğinin çöküşü ve “Soğuk Savaş”ın bitişine kadar, bilen biliyordu ama “Laz” adı çoğunlukla “Karadenizli” yerine kullanıldı. “Lazca” ise, yine çoğunlukla “Türkçenin Doğu Karadeniz şivesi” diye bilindi. Laz, en fazla komik fıkraların aktörüydü. Bir de halk arasında Lazlar kim, diye sorulduğunda “Pontus Krallığı” işaret edildi bilmeden. Ogni Kültür Dergisi’yle başlayan yeni dönemde, Lazların Doğu Karadeniz ve Güney Kafkasya’nın yerli halkı olduğu ve Lazcanın da Megrelceyle kardeş dil olduğu anlaşıldı. Resmî ideoloji ve tarih tezleri büyük ölçüde başarılı olmuştu, ancak Lazca hâlâ yaşıyordu ve gelecek kuşaklara geliştirilerek aktarılması bir görev olarak bu halkın içinden çıkan insanların ilgi ve desteğini bekliyordu. Ogni Kültür Dergisi’nin yayınlanması, yöreye ilişkin resmî ideoloji ve tarih tezlerine ciddi bir meydan okumaydı.

Resmî ideoloji ve resmî tarih tezleri, Türkiye’nin yerel dil ve kültürlerinin yaşatılması, geliştirilmesi ve kurumsal olarak gelecek kuşaklara aktarılmasını engellemekle kalmadı, bu dilsel ve kültürel farklılıkların geliştirilip yaşatılmasına yönelik geçmişte edinilmiş bilgi, tecrübe ve mücadele birikiminin ortaya çıkmaması ve sahiplenilmemesi için kolektif bir hafıza kaybına sebep oldu; korkular oluşturdu. Günümüzde bu dilsel ve kültürel zenginlikler yok olma noktasına geldi.

“Sağ”ın her zaman resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerini savunduğunu biliyoruz. “Sol” ise, eskiden, somut öneri ve projeler yerine, “Milliyetler Meselesi”nin “Sovyet deneyiminde olduğu gibi, devrim ile çözümleneceğini” savunurdu. Sovyetler Birliği çözüldüğünde görüldü ki, bu sorun orada da çözülememiş! Bunun da ötesinde “Sol” da pratikte, tıpkı “Sağ” gibi, CHP’nin tek parti yönetiminin şekillendirdiği resmî ideoloji ve tarih tezlerinin pekiştirilmesinden öte bir davranış sergileyemedi. Özetle; “Milliyetler Meselesi” sahipsiz ve emperyalist- kapitalizmin kullanımına oldukça da açık olduğu için, tehlikeli bir konudur.

“Milliyetler Sorunu”na, emperyalist-kapitalizme karşı farklı halkların birliği ve mücadelesine katkı sağlayacak bir anlayışla bakılır, bu yolla çözüm yolları aranırsa, bu sorun çözüm yoluna girebilecektir. Değilse; bugüne kadar olduğu gibi, Abhazya örneğinde de somut olarak yaşadığımız üzere, konu emperyalist- kapitalizmin elinde önemli bir enstrüman olarak halkların boğazlaşmasına yol açacaktır.

Bu çalışmada; geçmişte dili ve kültürü yok sayılan, emek mücadelesindeki yeri unutturulan, asimile edilmeye çalışılan ve günümüzde ise, emperyalist- kapitalizmine hizmet ettiği aşikâr çeşitli resmî ideoloji ve resmî tarih tezleriyle bir yerlere eklemlendirilmeye çalışılan Lazların durumuna ve onları bekleyen tehlikelere dikkat çekmek istedim. Ancak; resmî ideoloji ve resmî tarih tezleri yalnızca Lazlara yönelik çalışmamaktadır. Kafkasya ve Doğu Karadeniz’in Gürcüleri, Abhaz-Abazaları, Megrelleri, Svanları, Çerkesleri, Pontusluları, Hemşinlileri, Çeçenleri, Ermenileri ve Müslüman veya Hıristiyan bütün halklar da aynı tehlikelerle karşı karşıyadır. Unutmayalım; bu konu, ülke ve bölgemizin çözümlenememiş “Milliyetler Sorunu”nun günümüze yansımasından başka bir şey değildir.

Dünya, “Soğuk Savaş Yılları”nın dünyası değildir. O dönemin, üzerinde uzlaşılmış saflaşma ve yapıları artık çatırdamaktadır. Dünyada ve yaşadığımız ülke ve bölgede her alan ve her anlamda köklü değişiklikler yaşanmaktadır. Ulaşım ve iletişim zor ve tehlikeli olmaktan çıkmıştır. Ufukta enerji, su kaynakları ve ham madde kaynaklarını ve aktarma yollarını sağlamlaştırmaya ve güvenliğini sağlamaya yönelik yeni saflaşmalar, ittifaklar ve çatışmalar görünmektedir. Konuya Türkiye’deki Kafkasyalılar açısından bakarsak; emperyalist - kapitalizmin ne anlama geldiğini bilmeyen, geçmiş bilinci olmayan ve geçmişle arasında sağlam köprüler oluşturması gerektiğini aklına bile getiremeyen; bu günü analiz edemeyen ve dostunu ve düşmanını tanımayan ve geleceğe ilişkin öngörüleri olmayan; program, plan ve projesi bulunmaksızın dar bir grubun adını duyurmak, fiyaka yapmak, nemalanmak ve benzerlerine üstünlük sağlamak için atılan her adım başarısız kalmakla, mücadele ruhunu zayıflatmakla, insanları saf değiştirmeye itmekle kalmayacak, yeni ve yeniden etnik boğazlaşmaların da tohumlarını atmış olacaktır.

Aynı ülkeye yurttaşlık bağıyla bağlı Kürt, Gürcü, Ermeni, Abhaz-Abaza, Çerkes, Pontuslu, Hemşinli, Çeçen, Laz vd. aydınlar öncelikle kendilerini geleceğe taşıyacak dilsel ve kültürel varlıklarını yaşatmanın, geliştirmenin ve kurumsal olarak gelecek kuşaklara aktarmanın, birlikte üretme ve paylaşmanın yollarını hep beraber aramalıdır. Hem Türkiye’de emperyalistlerin kışkırtacağı etnik boğazlaşmaların önüne geçmek ve kendi varlıklarını geleceğe taşımanın yollarını açmak ve hem de Kafkasya’daki muhtemel olumsuz gelişmelere yönelik bir nebze olsun olumlu bir örnek oluşturmak ve kendilerinin de söyleyebilecekleri olduğunu göstermek için ortak bir paydada buluşmalıdırlar.

(26 III 2010)

(*) “Doğu Karadeniz’de Resmi İdeolojiler Kuşatması” adlı kitabın ikinci baskıya önsözünden.

14 Ekim 2010 Perşembe

KILIK KIYAFET HAKKINDA



Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com


Bu mevzuda değil yazmayı hatta düşünmeyi dahi abes buluyor, akla ziyan addetmeme rağmen, gene de fikirlerimi duyurmağa çalışacağım.

Şu son senelerde Türban hakkında yazıp, çizilenlere, televizyonlardaki tarıtışmalara, hatta mitinglerde sarfedilen sözlere bakarak ne kadar lüzumsuz enerji kaybolduğunu üzülerek ifade etmem icap ediyor. Bu zamanı ve enerjiyi çok mühim olduğuna inandığım Kürt sorununa harcasalardı belki barış yönünde mesafe kaydedilirdi.

Türban taşıyanlara sorduğunuzda ‘’ İnancım gereği’’ diye cevap veriyorlar. İnancınızın gereği derken inancınızın maksadı ne olabilirdi ki diye hiç sordunuz mu? Benim duyduğum ‘’Güya Türban taşıyanların cennete gideceğidir.’’. Yani taşımayanlar cehennemlik olacaklarmış. Vatandaş bir tarafta dini korkular, diğer taraftan devletin baskısı , aslında kılık kıyafeti belirleyen MODA diktatörlerinin emirleri dışında özgür davranamamaktadırlar. Dünya da erkek-kadın eşitliği skalasında , 136 devlet arasında bizim 124 üncü sırada yer almamız kadınlarımızın hür davranış alanlarının ne derecede dar olduğunu kabul etmeliyiz. Bu durumdan kadınlarımız mı , yoksa erkek hiyerarşisi mi sorumludur?

Kendi yaşamımda giyimim hangi sebeplerle değişime uğradı ?

İlkokula gidinceye kadar entari giyerdirm, kız çocukları gibi. İlkokulda yerli malından bir önlüğümüz ve birde kısa pantolumuz vardı. Orta okula başlayacağım gün yataktan kalkmadım. Çünkü arkadaşlarım gibi uzun pantolonum yoktu. Annem elime bir kumaş sıkıştırdı ve onu terziye götürüp uzun pantolon diktirmemi söyledi. Lise son sınıfta iken gençlerin bir giyim modası vardı. İngiliz generali Montgomerry’nin (Şimdi Mont dedikleri) bir giyimi vardı, onun benzerini terzide diktirmiştik.

İngiltereye geldiğimde onların evrensel bir giyim kültürleri olduğunu gördüm. Bir balıkçının evindeki bir odada kalıyordum. Onların yerine ve zamana göre giyimleri olduğunu tesbit ettim. Şöyleki: Akşam dans edecekleri bir restorana giderken eşi uzun bir tualet giyiyor. Konsere gittiklerinde kravatlı, resmi bir kıyafet, plaja gittiklerinde mayo, kriket, yahut tenis oynamaya gittiklerinde spor kiyafetleri kullanıyorlardı.

Bugün artık bayanlar Moda dzayıncılarının esiri . Çinde bir zamanlar ”MAO LOOK” giyim erkek ve kadın içinde zorunlu idi. Uzakşark ve Hindistan’daki kadınların Sarilere bürünmüş, Arapların çarşaflı, Avrupalıların MİNİ yahut MAXİ kıyafetleri zamana göre değişiyor. Brazilya ’da çıplak yaşayanların bulunduğu bir köye götürmüşlerdi. Kanada’ da eskimo, Denver’ de Kızılderililerin kıyafetlerini görmüş, Toronto’ daki bir meslektaşım o zamanlar Avrupada pek moda olmamış Bluejean kıyafeti çocuklarıma hediye etmişti.

Kürt kadınlarının da giyimlerinde ki hususiyet şöyle idi. Genç kızların saçları açık, nişanlı olanların başları beyaz bir tülbentle kapalı, evli kadınlar ise ilaveten PUŞU taşırlardı. Baş bağlama tarzına göre onların nişanlı mı, evli mi olduğunu tayin etmeniz mümkündü.

Bu Türban ise güya şehirleşmiş, modernleşmiş genç kızların dini inançlarına izafeten başlarını, daha doğrusu saçlarını örtme biçimi olduğu söyleniyor. Bense Türban takanların samimiyetlerine pek inanamıyorum. Bluejeanli , yüzleri makyajlı bayanların Türbanları bana pek inandırıcı gelmiyor. Asırlardır islami memleketlerde böye bir baş sarması yoktru. Onların inançlarını sorgulamak gerekmez mi?

Osmanlı padişahlarının kavukları, sonraları FES, daha sonra Atatürk’ün Şapka kanunu gösteriyor ki zamana göre bu giyim tarzı devamlı transformasyon gösteriyor. Dünyanın çeşitli memleketlerinde, çeşitli zamanlarda insanlar değişik kiyafetler giyiyorlar. Giyim tarzı ile kendilerine değer biçenlerde var. Almanların bir sözü var. ‘’Kleider machen Leute’’. Hani Nasrettim Hoca’nın ‘’Ye kürküm ye !’’ fıkrası gibi.

Bugün Türkiye’deki giyim tarzına göre insanların maddi durumlarına, yahutta eğitilme durumlarına göre kategorize etmek mümkün. Köylü kadınlar şalvarlı, el örmesi uzun hırkalı, orta direktekiler ,yani memurlar, emekliler v.s. yerli mamulatı, yahut marka takliti giyimli, üst tabaka ise avrupa marka giyimleri olanlar.

Kongrelerde tanıştığım hakiki ilim adamları ise hımbılca giyimler içindedir. Onlar giyimleri ile değilde şahsiyetleri, ilmi kaliteleri ile insanın değerlendireceğine inanırlar. Bir orkestra idare eden belki frak

I ile sahneye çıkar fakat evinde kord pantalonu ve kazağı ile dolaşır.

Her dekolte giyinen kadının exibinist olduğunu söylemek mümkün değil. Ayrıca giyimine titiz nice devlet adamı vardır. Atatürk’te bunlardan biri idi.

Zabitlerimizin merasimlerde hala kılıç kuşanmalarını, generallerin de beyaz eldiven giymeleri bana acaib geliyor.

Görüyorsunuz ki dünyanın her tarafında , zaman zaman , yerine göre değişik kıyafetler kullanılmaktadır. TÜRBAN’ a bukadar zaman ve enerji harcanmasını , kusura bakılmasın cahilce buluyorum. Kadınlarımızın kıyafetlerine bukadar karışmayalım, onlara da giyim kuşamlarında özgürlüğü çok görmeyelim.

Antalya. 12.10.10

12 Ekim 2010 Salı

Sorry... Emir Kusturica‏



Gün Zileli
zileligun@hotmail.com


Hemen baştan bu yazıyı yazma nedenimi belirteyim. Manevi linçten hiç hoşlanmam. Manevi lincin bir parçası olan kitlesel yargılamalardan da öyle. Hele bu yargılamanın yargıcı bir bakan falansa hiç ama hiç.

Antalya’daki Altın Portakal Festivalinin Uluslararası Filmler Jüri Başkanı olarak Türkiye’ye çağrılan film yönetmeni Emir Kusturica, Kültür Bakanının da kitlesel yargılamaya katılması üzerine bu görevini yerine getiremeden ülkeden ayrılmak zorunda kaldı.
Önce bir grup yönetmen ve film ekibi, Bosnalılar adına bir protestoda bulunarak festivalden çekildiklerini açıkladılar. Daha sonra bir grup, festivalin açılışında bir gösteri düzenleyerek Kusturica’yı protesto etti. Son olarak, Kültür Bakanı da bu protestolar paralelinde bir açıklamada bulunarak Kusturica’yı kınadı.

Protestoların ana teması şuydu: Esasen bir Bosnalı olan Emir Kusturica, daha önce yaptığı açıklamalarla Bosna katliamını önemsiz göstermiş ve Sırpları destekleyen bir tutum almıştı. Yani, öyle anlaşılıyor ki, Kusturica, esasen Bosnalı değil de Sırp olsaydı, bu tür açıklamalar yapması fazla sorun olmayacaktı. Vay haline “aslını inkâr” edenin!

Bu “aslını inkâr” meselesi çok kafa bulandırıcı bir şeydir. Ne demektir insanın “aslı”. Bırakın milliyetlere ve dinlere ait olmayı, insanlığa ait olmak bile tartışmalı bir konudur. Mesela biri, “aslı”nın insan da değil, memeliler olduğunu ileri sürebilir. Bu “aslı” meselesi tek hücrelilere, hatta evrendeki bütün varlıklara ait olmaya kadar gidebilir.

Ben, Emir Kusturika’dan, Can Dündar’la NTV’de yapılan röportajında böyle sofistike bir cevap vermesini beklerdim. Bunu yapmadı. Tersine, Bosnalıların da köken olarak dört yüz yıl öncesinde Sırp olduklarını söyledi. Bosnalıların, sonradan, Osmanlı İmparatorluğu’nun işgali döneminde Müslümanlığı kabul etmiş Sırplar olduğu anlamına gelecek şeyler söyledi ki, bu hiç de yanlış değildi. Evet ama beş yüz yıl önceki Sırpların aslında Slav, bin yıl önceki Slavların da

Avarlar olduğunu ileri sürmek pekâlâ mümkündür. Bu böylece gider ve en sonunda tek bir “ırk”a, insan ırkına varılır. Burada da durmaz. İnsanın da memelilerin bir kolu olduğuyla devam eder gider. Dolayısıyla bu aidiyet meselesinin içinden çıkmak mümkün değildir.

Emir Kusturica bunu yapmadı, kendi tercihidir, bir şey diyemem. Demek kendini öyle hissetmiş, Sırp olarak tanımlıyor. O güzel filmleri yapan yöneticiden çok daha geniş bir bakış beklesek de bu tutumuna saygı göstermek zorundayız.

Kusturica, yine Can Dündar’a verdiği cevaplarda, Bosna katliamının abartıldığını söyledi. “Hani nerede toplu mezarlar, göstersinler” dedi. Bu konuda da kendisiyle tartışılabilir. Onunla aynı kanıda değilim. Bosna’da büyük bir katliam, kitle kıyımı olduğu bir gerçektir. Diyelim ki, rakamlar abartılmış olsun, bu, kitle kıyımının gerçekliğini ortadan kaldırmaz ki. Nasıl, İttihat Terakki dönemindeki 1915 Ermeni kıyımı konusunda bazı unsurların rakamları abartması, bu kıyımın gerçekliğini ortadan kaldırmıyorsa. Ya da Stalin’in büyük katliamları hakkında ancak tahmini rakamlar verilip, zaman zaman bu rakamların abartma sınırına dayanması, Stalin’in kitle katliamının gerçekliğini tartışma konusu yapmıyorsa (gerçi onu da yapmaya kalkışanlar var ama). Nasıl, Yahudi katliamı konusundaki abartmalar, Hitler’in katliamlarından kuşkuya düşmemize yol açmıyorsa.

Evet ama sonuç olarak, bu da bir görüştür. Tartışırsınız, karşı argümanlar getirirsiniz. Böyle yapmak varken bir sanatçıyı topa tutmak ne menem bir iştir Allah aşkına. Üstelik “dinime küfreden bari Müslüman olsa” derler insana. Bakanımız (bakıyor mu bakmıyor mu, yoksa bakan kör müdür, o da belli değil ya, hele Tophane saldırısından sonra hem mağdurlara hem de saldırganlara şeker dağıtırken gözlerinde epey bir sorun olduğunu düşünmekten kendimi alamamıştım) bugüne kadar kendi yakınlarında olan hangi toplu kıyımları kınamış ki, bunu başkalarından bekliyor. Kürtlere yapılan kıyımları kınadığına hiç tanık olmadım. Ya Ermeni katliamı? Bakanlığını yaptığı Cumhuriyet devleti bu katliamı hâlâ inkâr etmekte. Böyle bir devletin bakanlığını yapmak onu rahatsız etmiyor mu? Ediyorsa neden bir şeyler söylemiyor bu konuda. Bu durumda “aleme verir talkımı kendi yutar salkımı” desek çok mu ileri gitmiş oluruz.

Üstelik konukseverlik diye bir şey vardır. Konuğa nezaket göstermek diye bir şey vardır. Bir kültürel faaliyet yapılıyor. Bir sanatçı, davet üzerine kalkıp geliyor bu kültürel faaliyete katılmak için. Diğer protestoculara fazla bir şey demiyorum. Protesto haklarıdır ama üstelik tam da bu konuyla ilgili Kültürle görevli Bakan kalkıp, o sanatçıyı hedef alan sözler ederse bu en azından saygısızlıktır ve konukseverliğe sığmaz. Bu, evinize konuk olarak gelen bir insana açıktan açığa hakaret etmekten pek de farklı bir şey değildir. O konuk, siz istediğiniz kadar haklı olun, eğer o evi terk edip giderse hiç şaşırmamak gerekir. Ey politika, sen nelere kadirsin!

Emir Kusturica’yı manevi olarak linç edenlere bir öneri: Sizin yerinizde olsam, yemez içmez, oturup Emir Kusturica’nın bütün filmlerini art arda izlerdim. Goran Bregoviç’in müziğini yaptığı o harika Çingeneler Zamanı’nı örneğin. Sonra, Stalinist terörün bir benzerinin, 1950’li yılların başlarında, Stalinistlere ya da Tito’nin anti-Stalinist kampanyasına katılmayanlara karşı nasıl uygulandığını anlatan Babam İş Gezisinde’yi. “Sosyalist” bürokrasiyle esaslı bir şekilde dalga geçen Underground’u. O zaman göreceksiniz ki, Emir Kusturica’nın sanatı, onun Bosna katliamını önemsizleştiren sözlerinden çok daha önemlidir. Ve o zaman göreceksiniz ki, onun filmleri ve müziği, bütün Balkan halkları gibi, Bosnalıların da acılarını anlatmaktadır. O zaman belki anlayacaksınız, bu sanatın sizin verdiğinizden çok daha büyük destek verdiğini Bosnalılara, hepinize, hepimize.

Sorry… Emir Kusturica.

8 Ekim 2010 Cuma

BİZİM VİCDANİ

Âşık Vicdani


Haci Cirik / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de

Bir haber geldi şu gurbet elinden
Duyun hakka ermiş bizim Vicdani
Belalar başında zalim dilinden
Duyun hakka ermiş bizim Vicdani

Kaşanlı köyünde yurdu yuvası
Zulüm eden rejim onun belası
Hasret yaktı özün hicran yarası
Duyun hakka ermiş bizim Vicdani

Doymadı vatana topraga hasret
Fezalim der hacim bitmedi bu dert
Ömür boyu mücadele ha gayret
Duyun hakka ermiş bizim Vicdani