10 Kasım 2010 Çarşamba

Kürtler Merkez - Çevre Teorisi’nin Neresinde?


Cemil Gündoğan
cemil_gundogan@yahoo.se


Önceki iki yazıda Avrupai Türklerle Asyatik Türkler arasındaki ayrışmanın görece kalıcı bir nitelik taşıdığını ve bu durumun başta Kürt hareketinin Merkez diye tanımlanan şeyle ilişkisi olmak üzere siyasette birçok şeyi etkileyeceğini iddia etmiştim. Geçen yazının konusunu oluşturan kültürel çerçevenin siyaset üzerindeki etkisinin artacağı yolundaki tespit, bu etkilerden genel nitelikte birine işaret ediyordu. Kürt hareketinin merkezle olan ilişkindeki olası değişmeler ise daha spesifik bir alan üzerindeki etkilerine bir örnek oluşturuyor. Ama bunlara girmeden önce Merkez ve Çevre laflarının neyi anlattıklarını, lügatimize nereden ve nasıl girdiklerini ve Kürt hareketinin konumlanışı üzerinde nasıl etkiler bıraktıklarına bakmamız gerekiyor.

Toplumsal grupların davranışlarını belirleyen tek ilke rasyonalite olsaydı şu formül muhtemelen “mutlak gerçek” katına yükselirdi: Birden fazla toplumsal menfaat grubunun varolduğu bir yerde, zamanda ve durumda eğer bu gruplardan birisi, ayırım gözetmeksizin bütün diğerlerini baskı altına alıyor, sömürüyor, soluksuz bırakıyorsa, bu muamelelere maruz kalan gruplar, söz konusu egemen güce karşı birleşip ortak mücadele ederler. Gruplar belli, ortak menfaatler açık ve denkleme dahil herkes de aynı rasyonalite çerçevesinde hareket ediyorsa başka bir şey nasıl mümkün olabilirdi ki?

Ama gerçek hayatta işler böyle yürümüyor. Çünkü gerçek hayatta ne önceden tanımlanmış, sınırları ve içeriği değişmeyen sosyal gruplar vardır, ne de bunların birbirleriyle bağlantıları tek bir düzlemde, tek bir yönde, tek bir alanda ve steril bir ortamda gerçekleşir. Tersine, denkleme çok sayıda faktör dahil olur. Ki bunların kimisi birbirini keser, kimisi güçlendirir, kimisi aynı düzleme aittir, kimisi faklı düzlemlerde işler, kimisi mevcut anda birbirleriyle alakasızdır ama ilerde buluşma ihtimali gösterir, kimisi yan ürünleri vasıtasıyla etkilerini icra eder vs. Ve bütün bunlar sadece sözü edilen gruplardan oluşan bir fanus içinde gerçekleşmez; kısaca, “dış dünya” diye tanımladığımız daha geniş ve yoğunlaşmış sistemler de bu denklem üzerinde çok çeşitli yönlerde etkide bulunurlar. Ama herhalde en kötüsü (!) karışıklığa bizzat kendimizin yaptığı katkıdır. Biz de ilk olarak olup biteni algılarken, ikinci olarak da kendi etkimizi icra ederken tabloyu etkileriz. Yani kendi halindeki karışıklık yetmiyormuş gibi ortalığı bir de biz karıştırırız. Böylece ortaya kakafoniyi andıran bir şey çıkar.

Bana sorarsanız, bu karmaşanın en iyi tarafı bir grup insana sosyal bilimci olarak iş sağlamasıdır! Kötü tarafı ise sık sık yolumuzu şaşırmamıza neden olması. Marx, Durkheim, Weber gibi isimlerin büyüklükleri, herhalde bu karmaşa tarafından yutulduğumuz anda tutunup kendimize (yeniden) yön vermemize yardımcı olacak bazı tutamaçlar hazırlamış olmalarından geliyor. Alt yapı, üst yapı, üretim ilişkileri, sınıf, elit, statü, rol, strüktür gibi kavramlar, bu tür tutamaçlardır.
Siyaset alanı da böyledir; orada da insan sık sık kakafoninin içinde kaybolurmuş gibi olur. Yani büyük karmaşanın ayrıntılarıyla boğuşmaktan, karmaşayı etkileyen, alttaki görece sade bağlantıları gözden kaçırmaya başlar. Oysa ne kadar karmaşık ve çok katmanlı olurlarsa olsunlar, bütün güzel senfonilerin aslında bir çocuk şarkısı basitliğindeki rahat hatırlanır birkaç sade melodi üzerine bina edilmiş olmaları gibi, siyaset alanının karmaşası da gerçekte sınırlı sayıda kavram etrafında döner.

Türkiye’deki siyaset alanında da durum aşağı yukarı böyledir. Orada da birkaç temel kavram, adeta etkileri sık sık unutulsun diye işleyip dururlar. Bazı sosyal bilimcilere göre bunlardan biri de Merkez-Çevre ikilisidir.

Bilenler için tekrar olacak, bağışlasınlar, Amerikalı fonksiyonalist sosyologlar tarafından geliştirilmiş olan bu düşünceye göre her toplumun bir Merkez’i bir de Çevre’si vardır. Merkez, o toplumdaki bütün egemen ilişkilerin entegre edileceği mekansal, zamansal, sembolik vb. tezahürleri ifade eder. Çevre ise bu Merkez’e entegre edilmesi gereken sosyal ve kültürel norm dışılıkları. Sosyal bilimci Şerif Mardin bu teoriyi 1970’lerin ortalarına doğru Türkiye’ye uyarladı. Buna göre, çekirdeğinde Kemalist bürokrasinin durduğu batılılaşmış elitin oluşturduğu Merkez ile ona asimile edilmeyi bekleyen Çevre arasındaki ilişki, Türkiye’deki siyaseti belirleyen ikiliyi oluşturuyordu. Kasaba eşrafı çevre’ye dahildi, İslam onun kültürel temsili durumundaydı.

Bu teori, Kürtleri de bir çevre gücü olarak ima etse de, teoriyi Türkiye’ye transfer edenler, Kürtleri bağımsız bir konu olarak çalışmadılar. Başroldeki Şerif Mardin bile Kürtlerle, sadece İslam’la çakıştıkları noktada ve oranda ilgilendi (Said-i Nursi’yle ilgili çalışmasını hatırlayınız).

Neden?

Neden çok. Ama konumuz bu değil. Beni burada asıl düşündüren Kürtlerin bu teoriye karşı gösterdikleri ilgisizlik. Oysa Kürtlerin pozisyonu, daha başından beri, böyle bir ilgiyi koşulluyor gibiydi. Mesela Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın (Dr. Şıvan) 1960 sonlarında yazdıklarına bakarsanız bu teoriyle ilişkilendirmekte hiç de zorlanmayacağınız bazı belirlemeler bulursunuz. 22 Ağustos 1970 tarihli konuşmasında yer alan Kemalist bürokrasiye ilişkin tespitler örneğin. Bu tespitler, Dr. Şıvan’ın bir zamanlar yazdığı Yön dergisinin çizgisiyle değil, Yön’ün karşısındaki akımların çizgisiyle ve bu arada “Merkez-Çevre paradigması”yla daha fazla uyumludur. Ama ne Şıvan’ın kendisi, ne de onun takipçileri böyle bir ilişkilen(dir)meyi denediler. Dr. Şıvan’ın durumunu anlamak belki mümkün; çünkü 1971 sonbaharında Barzanilerin de içinde olduğu bir operasyonla Güney Kürdistan’da kurşuna dizildiğinde bu teori henüz Türkiye’ye taşınmamıştı.

Ya takipçilerinin ilgisizliği?

İnsanın aklına değişik nedenler geliyor. Yabancı dil bilmemek bunlardan biri örneğin. Zira Canip Yıldıırm, Kemal Burkay ve Nurettin Elhüseyni gibi 3-5 kişi dışında o zamanlar Batılı büyük dillerde okuyabilen Kürt siyasetçisi yoktu ve bu teori daha çok İngilizce yayınlarda mevcuttu.

Bir diğer ve belki de daha ikna edici olabilecek neden, Kürtlerin, o sıralar, var olanın gerkliliğini ve dolayısıyla değişmezliğini vurgulamaya eğilimli fonksiyonalist teorilerden çok, var olanın çatışmayı gerekli kıldığını vazeden Marksizm türünden çatışmacı teorilere ihtiyaç duymalarıydı.

Nedeni ne olursa olsun, Kürt muhalefeti Şerif Mardin’i duymadı. (Merak eden olur diye ekleyeyim, ben kendim de bu teoriden görece geç bir tarihte, 1990’ların başında cezaevindeyken haberdar oldum.) Duymadı, ama Türkiye’deki başka bazı muhalif akımlara benzer bir şekilde, adeta bu tezi damarlarında hissediyormuş gibi davranmaktan da geri durmadı. Tıpkı sömürgecilik teorisiyle ilişkisinde olduğu gibi: 1970’lerde Kürt hareketinin dört başı mamur bir “Sömürgecilik Teorisi” de yoktu. Sadece kısmi ve sistematik olmaktan uzak bazı denemeler yapılmıştı. Hatta İsmail Beşikçi “Kürdistan sömürge bile değildir” (ondanda geri bir statüdedir anlamında) iddiasını dahi seslendirmişti. Buna rağmen sömürgecilik teorisinin Kürdistan gerçekliğini izah edebilen yegâne teori olduğu düşüncesi (veya inancı) Kürt hareketinin amentüsüne dönüşmüştü. Merkez-Çevre teorisinin durumu da bunu hatırlatıyor. Kürt hareketi ne bu teoriye açıktan alıcı oldu, ne Şerif Mardin’i, E. Shils’i ya da S. N. Eisenstadt gibi isimleri tanıyıp tanıttı, ne de kendi pozisyonunu bu teorinin ışığında sabitlemeye çalışan sistemli teorik bir çaba içine girdi. Ama durum böyle olmasına rağmen bu hareketin kendi konumuna ilişkin pratikteki algısı, sanki kendini bu teorinin Çevre diye adlandırdığı şeyin bir parçası olarak görüyormuş izlenimini veregeldi. Özellikle de Bağımsız (birleşik, demokratik) Kürdistan sloganından vazgeçtikten sonraki dönemde.

Kürt muhalefeti, kabaca 1990’larla birlikte gerçekleşen bir değişimin ardından kendini Türkiye bütünlüğü içinde tasavvur etmeye başladı diyebiliriz. Eski düşüncelerinde direnen az sayıdaki aydın dışında durum bugün de böyledir. Ve düşünsel rotayı bir kez Türkiye’nin bütünlüğüne doğru kırdığınızda, orada kendinize bulacağınız yer herhalde sistemin merkezinde bir yer olmayacaktı. Nitekim hareket kendisini, adeta kimsecikler farketmeden, Çevre’ye yerleştiriverdi.

Bu işin böyle farkedilmeden nasıl gerçekleştiği benim kafamı kurcalayan sorulardan biri olagelmiştir. Şu ana kadar bulabildiğim kısmi cevaplardan biri, Merkez-Çevre teorisinin, alt-üst, sağ-sol ve aşağı-yukarı gibi insan beynindeki en asli algı kalıpları üzerine kurulmuş olmasıyla ilgilidir. Bu bilişsel özelliği, Merkez-Çevre teorisine bazen özel bir zihinsel çabaya gerek bırakmadan, yani fazlaca fark edilmeden benimsenebilirlik niteliği katıyor. Bu niteliği, muhtemelen bu teorinin ya da bazı savunucularının söylemeyi yeğlediği şekliyle “paradigma”nın en güçlü yanlarından biridir. Doğru dürüst tartışılmadığı, hatta tanınmadığı halde Türkiye’de bu kadar geniş taraftar bulmasının altında yatan nedenlerden biri de bu olabilir. Düşünün ki bu teoriyle ilgili 1990’lara kadar Türkiye’de ciddi yayın yapılmamıştı. Buna rağmen sivil toplumcu Türk solu ile düz-liberal Türk aydınları arasında, yakın zamana kadar neredeyse firesiz bir desteğe, Türk-İslam sentezcileri arasında ise gayet güçlü bir taraftar kitlesine sahiptir.

Ama eğer böyleyse bu, aynı zamanda onun en güçsüz yanlarından biri olmalıdır; çünkü herkes için ve her zaman çok açık olan tanım ve kategoriler o kadar geneldirler ki, spesifik olayları açıklamakta fazla işe yaramazlar. Nitekim bu teorinin tariflerinden hareket ederseniz, bir ve aynı kişiyi veya toplumsal kesimi, değişik özelliklerinden kalkarak pekala Merkeze de yerleştirebilirsiniz, Çevreye de. Tanımlar çok genel olduklarından bunu rahat kaldırırlar. Alalım Turgut Özal’ı. Bu teorinin savunucuları, elit bir aileye mensup olmadığı ve İslamcı bir yaşam tarzı takip ettiği türünden (genellikle kültürel) tezahürlerden kalkarak onu tartışmasız biçimde Çevre’den saydılar. Oysa Özal, bırakalım Türkiye’yi, Dünya Bankası ve IMF gibi Dünyanın Merkez’ini oluşturan güçlerin Türkiye’deki uzantısı rolündeydi, Türkiye’nin Merkez’ini oluşturduğu söylenen askeri bürokrasinin uyguladığı ekonomi politikasının sınırsız yetkiyle donatılmış yegâne icracısıydı ve yine Türkiye’deki Merkez’in en önemli bileşenlerinden biri olan tekelci sermayenin Cumhuriyet tarihindeki en sadık temsilcilerinden biriydi. Anılan güçler kesinlikle Çevre’ye mensup olmadıklarına göre, Özal’ın bir Çevre unsuru olduğu yolundaki güçlü inanç ve iddiayı nasıl açıklayacağız? Sözü edilen bilişsel ikilemlerden kaynaklanan algılama kolaylıklarının burada rol oynadıkları düşünülebilir. Tıpkı buradakine benzer bir şekilde Kürt muhalefeti de 1990’lardan sonraki dönüşümüyle birlikte, adını koymadan, herhangi bir teorik izahata gerek görmeden ve adeta başkası nasıl mümkün olabilirmiş havasında, kendini Çevre’nin parçası olarak hissetmeye veya değerlendirmeye başladı.

Bu kavrayış ya da algılayış, Kürt hareketini yazının başında sözünü ettiğim “mutlak gerçek”in konusu haline getiriyor: madem ki aynı Merkez’in ezdiği güçleriz, o halde stratejimiz, Çevre’deki diğer güçlerle birlikte hareket etmek üzerine kurulmalıdır.

En son referandum öncesinde Ahmet Altan’ın yazılarında şiir tadındaki ifadelerini gördüğümüz bu belirlemeyi Kürtler cephesinde de bu ölçüde çıplak bir dille ifade eden oldu mu, hatırlamıyorum; ama Kürtler arasında 1990’lardan sonra başgösteren birçok düşünsel ve siyasal eğilimin bu düşünceden güç aldığını söyleyebilirim. Kürtlerin iyi kalemlerinden biri olan Orhan Kotan’ın yolunu ölmünden kısa bir süre önce Özalizme çıkaran politik trafik kazası bunun sonuçlarından biriydi örneğin. Keza Kürt kitleleri ve geleneksel sektörleri arasında hayli yaygın olan Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan hayranlığının bir ayağı da burada sözü edilen Merkez-Çevre ikilemiyle ilgili kavrayış veya sezgilerle ilgilidir.

Kanımca, şimdiye kadar düşünsel planda fazlaca işlenmemiş olan bu konunun üzerinde düşünme zamanı gelmiştir. Çünkü bu teorinin Merkez diye sunduklarının, bu teorinin terimleriyle ele alındıklarında bile artık Merkez olmaktan çıkmaya başladıkları bir dönemden geçiyoruz. Keza bu teorinin Çevre diye takdim ettiği bazı toplumsal güçlerin (tabii ki Kürtlerin dışındaki güçlerdir bunlar), yine bu teorinin terimleriyle söylenirse Merkez’e dönüştükleri bir dönemde yaşıyoruz. Dolayısıyla sanki teorinin tanımladığı Merkez ile teorinin tanımladığı Çevre hâlâ varmış da Kürt hareketi de kendi konumunu bu çerçeve içinde belirlemek zorundaymış gibi bir durum söz konusu dahi olamaz. Fakat referandum öncesindeki (ve kısmen sonrasındaki) tartışmalar gösteriyor ki, Kürt hareketinin en azından bir bölümü hâlâ bu değişimi hissetmekten uzaktır.

Yukarıda, Kürt hareketinin bu teoriyi sessizce benimserken büyük ölçüde el yordamıyla hareket ettiğini belirtmiştim. Şimdiki soru ise şudur: Kürt hareketi bu teorinin mevcut kavşakta yol açtığı sorunlarla yüzleşirken de yine el yordamıyla mı hareket edecektir?

Sorunun soruluş biçimi, olumsuz bir cevabın tercih edildiğini de ima ediyor. Yani Kürt hareketi hiç olmazsa meselenin ikinci safhasında biraz daha bilinçli hareket edilebilir. Bu amaçla, teorinin ileri sürdüğü türden bir Merkezin ve bir Çevrenin olup olmadığını ve Kürtler’in, yine öngörüldüğü biçimde, bir Çevre gücü olup olmadıklarını sorgulayabilir. Eğer gerçekten böyle bir Merkez ve Çevre varsa ve Kürtler de öngörüldüğü üzere bir Çevre gücü iseler, Kürtlerin Çevredeki diğer güçlerle birlikte yürüyebilme imkanlarının olup olmadığını araştırabilir. Ama en önemlisi, bu teori doğru kabul edilse bile, gelinen noktanın, bu teorinin temel kategorilerini ve bu teorinin Kürtlere biçtiği rolü nasıl etkileyebileceğini tartışabilir.

Gelecek yazıda bu konuyu ele almaya çalışacağım.

9 Kasım 2010 Salı

Çürümüş Putlar Yıkılır Yıkılmaz: ( I )


Gün Zileli
zileligun@hotmail.com

Var mı Öyle bir Örgüt?!

Kimi yayınevleri saygısızlık edip kitapların çevirmenlerini yazmayı ihmal etseler, kimi çevirmenler de sanırım hukuki kaygılarla değişik takma isimler kullanarak bir anlamda çevirmeni önemsizleştirseler de, bence çevirmenler bir kitabın seçiminde son derece tayin edicidir. Hem kitabın doğru çevrildiğinin güvencesi olması, hem kitabın anlatım ve atmosferinin çeviriyle yok olmaması, hem de çevirmenin isminin kitap için bir referans olması açısından.

Mesela Yavuz Alogan ismi benim için bir referanstır. Yavuz bu kitabı çevirmişse bir bildiği vardır derim. Kırk yıldan fazla bir zamandır hayatını çeviri yaparak kazanan bir insanın çıtayı böylesine yüksek tutabilmesi gerçekten hayranlık uyandıracak bir başarıdır.

Gerçi, Alogan’ın geçenlerde basılan çevirisi (Simon Sebag Montefiore, Genç Stalin –Biyografi, Birinci kitap-, İthaki, 2010) Yavuz çevirmese de, ilgi alanım dolayısıyla mutlaka alıp okuyacağım bir kitaptı. Hemen belirteyim ki, bu yazı bir kitap tanıtması değildir. Özgür Üniversite’nin ve Fikret Başkaya’nın ne zamandır güç verdiği, artık iyice çürümüş putları yıkmanın zorunlu olduğu düşüncesine katkıda bulanacak birkaç anekdot için yararlanacağım kitaptan. Bu yazı sadece çürümüş putlardan biri üzerine: Yıllarımızı alan, düşlerimizi süsleyen, aynısını yaratmaya çalıştığımız, “polis ajanlarını avlayan, su sızdırmayan, çelik disiplinli proleter öncü örgüt”.

Lafı uzatmadan, Genç Stalin kitabından uzunca bir alıntı vereyim: (Stalin’in) “İlk mücadelesi parlamentodaki yıldızı Malinovski’yi (gerçekte Ohrana ajanı olan Malinovski, Bolşevik Partisi’nin gizli Merkez Komitesi’nin ve Duma’daki grubunun üyesiydi ve bütün gizli yayın şebekesini bu ajan yönetiyordu. Ekim’den kısa süre sonra Ohrana belgelerinin incelenmesiyle ajan olduğu anlaşıldı ve kurşuna dizildi, G. Z.) dehşet verici bir suçlamaya karşı savunmak oldu. Bir makalede Malinovski’nin Ohrana ajanı olduğu saptanıyordu. Bolşevikler, makalenin altındaki ‘Ts’ imzasını kullanan iftiracının, Menşevik Martov … ya da kayınbiraderi Fyodor Dan olduğuna inanıyorlardı. Fyodor Dan şöyle der: ‘Bolşevik Vasilyev [Stalin], Malinovski hakkındaki söylentileri durdurmak için evime geldi…’

“Ne var ki Malinovstki sayesinde Stalin’in her hareketi, bizzat İmparatorluk Polis Müdürü tarafından izleniyordu. 10 Şubat günü Sverdlov, Malinovski’nin ihbarıyla tutuklandı. Bunun üzerine Stalin, Bakû’dan yoldaşı Şaumyan’ı Pravda’nın editörlüğüne atamaya karar verdi. Fakat Malinovski, Ermeninin tıpkı Stalin gibi uzlaşmacı olduğu (Stalin, genellikle Menşeviklerle uzlaşmaya yatkın bir çizgi izlemiştir, G.Z) konusunda Lenin’i ikna etti. Bunun üzerine Lenin, Malinovski’nin adayı Çernomazov’u destekledi. Çernomazov, Stalin’in Bakû’de tahmin ettiği gibi, bir ikili Ohrana ajanıydı.” (s.326)

Takip eden satırlarda, Malinovski’nin, ipek kravatını da gardrobundan sağlayarak Stalin’i nasıl bir baloya gönderip orada yakalattığı anlatılmaktadır.

Şimdi düşünüyorum da, bu “ajan sızdırmayan” çelik disiplinli örgütü örnek alıp işkencehanelerde kim bilir kaç genç insan nelere direnmiş, kim bilir kaçı işkence tezgahlarında canını vermiştir? Elbette böyle yaparak hatalı davrandıklarını söylemek istemiyorum. Böyle bir işe girişen bir devrimcinin yapması gerektiğini yapmışlardır ama en azından ölürken şunu bilmiyorlardı: SBKP Tarihi adlı yalanlar kitabında anlatıldığı ya da Lenin’in “Bir Yoldaşa Mektup” makalesinde tarif edildiği gibi ajanları yakalayan, su sızdırmayan mükemmel ve çelik disiplinli bir örgüt hiçbir zaman olmamıştı. Bolşevik militanların en büyük şansı, daha sonra yaşandığı gibi, Stalin’in çelikten diktatörlüğü altında değil de, Çarlığın kırık dökük, gevşek ve hatta diyebiliriz ki, Stalin diktatörlüğüyle kıyaslanmayacak ölçüde hoşgörülü diktatörlüğü altında yaşamaları ve örgüte sızmış ajanlarca kolayca yakalandıkları gibi, sürgüne yollandıkları Sibirya’dan, şartların elverişliliği nedeniyle kolayca kaçabilmeleri olmuştur. Yoksa örgütleri bir işe yaramazdı, hatta bu örgüt polise yakayı kaptırmak için bire birdi.

Bu tarihi örneği böylece belirttikten sonra gelelim bugüne. Devrim için gizliliğin ve gizli çalışan bir örgütün şart olduğu ileri sürülüyor. Neden? Çünkü devrim, Mao’nun edebi anlatımıyla bir çay partisi değildir. Bu konuyu, bir başka çürüyen put olan “devrimci şiddet” konusuna geldiğim zaman ele alacağım ama burada da kısaca değineyim. Şuna açık bir cevap vermek gerekiyor: Devrim, ezilen kitlelerin işi midir, yoksa bir gizli örgütün işi mi? Biliyorum, ikinci fikri savunan arkadaşlar şöyle cevap veriyorlar: “Kitlelerin işidir ama o kitleleri yönlendiren partinin gizli olması gerekir.” Peki neden, devrimin esas süjesi olduğu söylenen kitleler gizlenmiyor da, onun “temsilcisi” olduğunu iddia eden örgüt gizleniyor? Sanıyor musunuz ki bu, o edebi anlatımlarla tekrarlayacak olursak, “kitlelerin öncüsünün korunması” gereğinden kaynaklanıyor? Hayır hayır, sebep kesinlikle bu değil. Eğer riskse, kitleler de risk altında, eğer tutuklanmaksa emekçiler de tutuklanır. Esas sebep, devrimden sonra iktidarın gerçek sahibinin kitleler değil, işte bu gizlenen kadrolar olmasıdır. İşçiler yakalanabilir, dayak yiyebilir, hapse atılabilir ama Partinin kendi kadrolarını mümkün olduğu kadar koruması gereklidir. Gereklidir ki, karşı iktidar devrildiği an, yeni iktidarın nüvesi olan kadrolar hemen kilit iktidar mevkilerini devralabilsinler.

Artık bugün devrimde ısrar edenler, bunca deneyden sonra devrimin gerçek öznesinin gerçekten işçi sınıfı ve ezilenler olduğunu saptayabiliyorlarsa eğer, böyle gizli bir partinin işlevi de kalmamış demektir. Bundan sonra gizlenenler, bilsinler ki, egemen düzenden değil, ezilenlerden gizleniyorlar. Tabii bunu söylerken, bu tür partilerin tamamen işlevsiz olduğunu söylemek istemiyorum. Gerçek bir emekçi devrimi, iktidar iddialarını ellerinden alarak onları da olumlu bir unsur olarak değerlendirebilir. En azından buna çaba gösterilmelidir. (Bu konu, Fikret Başkaya ile birlikte yazdığımız, Özgür Üniversite Yayınları tarafından geçenlerde basılan Devrimi Yeniden Düşünmek – I adlı kitapta işlenmektedir.)

İstiklal Marşı…



”Toplu yürüyüşlerde iki marş söylenir. Biri İsveç’ten çaldığımız ‘’Dağ başını duman almış’’, bir diğeri de ‘’Onuncu yıl ‘’ marşı. 70 senede bir üçüncüsünü üretememişiz. Muzır, muzip çocuklar 10 uncu yıl marşını gırgıra alırlardı ve ‘’ Çıktık açık alınla, Hamama gittik nalınla, Hem yıkandık, hem yunduk, mis kokulu sabunla.’’tarzında söylerlerdi.”


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

BEN ÇOCUKKEN DE AKILLI İMİŞİM(!)

Halamoğlu 20 sene önceydi, ‘’ İsmet ! Sen çocukken de akılllı idin. ‘’ dediğinde çok gülmüştüm. Maarif şur’asının aldığı son kararlarda okullarla her sabah ayakta söyletilen ‘’ Türküm, doğruyum, çalışkanım’’ amentüsünün, İstiklal marşının kaldırılacağını duyunca daha ilk okula başladığımda , çocukken akıllı olduğuma inandım. Zira 7 yaşında iken, o küçük beynimle , o söylemlere hiç iştirak etmezdim. Bugüne kadar da hiç iştirak etmedim. Bu fenomeni izahtan acizim. Bu davranışımı kimse tavsiye etmemişti. Beni bu hususa motive eden hangi etkenlerdi? Kürt kökenli olan babamı 2 yaşında iken kaybetmiş. Annem bizi Türk kültürü ile eğitmişti. Tahminim o ki ben içeriğinden ziyade tatbiki şekline karşı idim. Anti-militarizm benim genlerimde olsa gerek. Gerçi 73 sene önce dünyada diktatörlükler vardı ve Atatürk yeni bir ulus yaratma çabasındaydı. Bugün bu tip alışkanlıklar sadece kuzey Kore’de mevcut. O zamanlar Almanlar üstün ırk iddiasında idi. ‘’ Ne mutlu Almanım diyene ‘’ der gibi. Bugün Almanya’daki Türk asıllı çocuklara ‘’ Almanım, doğruyum, çalışkanım ‘’ saçmasını söyletemezzsiniz. Gazeteci Altay’lı çocukken söylediği o amentüyü gene söylemek istediğini yazıyor. Bulgaristan’da olsaydı acaba ‘’ Bulgarım, doğruyum, çalışkanım v.s. ‘’ dermiydi? Damarlarında Bulgar olduğu için ‘’ ASİL KAN ‘’ olmadığını kabullenir miydi?

Londra’ya gittiğimde sinemalarda filim başlamadan önce ayakta milli marşlarını dinlemek mecburiyetinde kalırdık. Muzır, muzip çocuklar ‘’ Gott save the Queen ‘’ yerine ‘’Gott schave the Queen’’ derlerdi.

Toplu yürüyüşlerde iki marş söylenir. Biri İsveç’ten çaldığımız ‘’Dağ başını duman almış’’, bir diğeri de ‘’Onuncu yıl ‘’ marşı. 70 senede bir üçüncüsünü üretememişiz. Muzır, muzip çocuklar 10 uncu yıl marşını gırgıra alırlardı ve ‘’ Çıktık açık alınla, Hamama gittik nalınla, Hem yıkandık, hem yunduk, mis kokulu sabunla.’’tarzında söylerlerdi.

Güven parkta bir heykel var. !-‘’ Türk ! Öğün, çalış, güven !’’ Öğünebilmemiz için Olimpiyatlarda, Nobel ödüllerinde , BM nin kadınlara eşitlik skalasında (124 üncü) Türkler nerede, sormamız lazım. Çalışmaya gelince. 3 Türk işçisinin çalışması bir Fransızınkine bedel diyorlar. Bir işin sağlamlığına güven duymamız icap ediyorsa ‘’Alman işi ‘’ demiyor muyuz?. Yaşam skalasında 81 inci sırada değil miyiz. TÜRK olmanın bize bir üstünlük kazandırdığını şair İsmet ÖZEL söylüyorsa da ben Çetin Altan’ın dediği gibi Hamasi böbürlenmelerden kaçınmamızı , damarlarımızda asil bir kan olmadığını kabullenmemizi tavsiye ederim. 25 sene çalışmış bir emeklinin asgari ücretle çalışanlar gibi 600 TL ile geçinmeğe çalıştığını , 3 çocuk edinin Allah rızkını verir tevekkülü ile, Mutlu olması için bir Kürde, bir Ermeniye TÜRKÜM dedirtmeğe devam edelim.

Antalya

5 Kasım 2010 Cuma

Özgürlük istiyoruz!


Haber: Yaman YILDIZ

Temel hak ve özgürlükler arasında ayrım yapılamayacağını hatırlatma ihtiyacı duyuyoruz. Siyasal demokrasinin sınırlarının gelişmesinin en önemli şartı, kimlikleri, cinsiyetleri, inançları, etnik kökenleri ne olursa olsun, hiç bir yurttaşının ayrımcılığa maruz kalmamasıdır.

Temel haklarını talep eden kesimler üzerindeki baskıcı uygulamaların sona ermesi ancak demokratikleşmeye doğru atılacak büyük adımlarla gerçekleşebilir.

Şimdi bu adımları hızla atmak için;

Kürt hareketinin seçim tarihine kadar uzattığı ateşkes sürecinin değerlendirilmesi gereken çok önemli bir fırsat olduğunu düşünüyoruz.

Kürt sorununun siyasal ve demokratik çözümü için, KCK davasından tutuklu Kürt siyasetçilerinin ve seçilmiş Kürt yerel yöneticilerinin serbest bırakılmasını istiyoruz.

Düşünce ve ifade özgürlüğünün yanı sıra, inanç özgürlüğü önünde de engel teşkil eden başörtüsü yasağının son bulmasını istiyoruz.

Alevilerin inançlarını özgürce yayabilmelerini, zorunlu din dersi uygulamasına son verilmesini ve cemevlerine özgürlük istiyoruz.

Özgürlük İstiyoruz…

http://www.ozgurlukistiyoruz.org/

2 Kasım 2010 Salı

Siyasette Kültürel Çerçeve


Cemil Gündoğan
cemil_gundogan@yahoo.se

Bir önceki yazımda(*) bir tarafta Türklerle Kürtler, diğer tarafta Türklerle Türkler arasında geçtiğimiz birkaç onyılda yaşanan ayrışmaların ulaştığı duruma değinmiştim.. Avrupai Türkler, Asyatik Türkler ve Kürtlerden oluşan üç ayrı topluluğun doğuşuna yol açan bu ayrışmalar, kuşku yok ki politik alanı da yakından etkiliyorlar. Aşağıdaki yazıda, bu yeni durumun politik alana muhtemel etkilerinden ilkini, siyasal alanda kültürel çerçevenin artan önemini ve bununla bağlantılı bazı sorunları ele almaya çalışacağım.

Yeni dönemde siyaseti yakından etkileyecek gelişmenin biri, kültürel çerçevenin siyasal alanda eskisine oranla daha fazla öne çıkacak olmasıdır. Esasen bu cümleyi gelecek zaman kipinde kurmaya gerek yok, çünkü siyaset bir süreden beridir zaten küçümsenmeyecek ölçüde bu çerçevede yürüyor. Türkiye’deki merkezin Avrupai Türkler ve Asyatik Türkler olarak bölünmesi bunun işaretlerinden biridir. Önümüzdeki dönemde bunun belki daha fazla görünür hale gelmesi söz konusu olabilir. Biraz karikatürleştirmek pahasına durumu şöyle ifade edebiliriz: 1960’lar ve 70’ler dünyasında nasıl, ilgili-ilgisiz her şey sınıfsal terimler üzerinden ifade ediliyor idiyse, bugün de ilgili-ilgisiz birçok şey kültürel terimler üzerinden ifade edilmektedir, edilecektir. Bu da siyaset alanıyla ilgilenirken kültürel çerçeveye daha fazla dikkat edilmesi gerektiğine işaret eder.

Ne var ki bazı gelenekler, böyle bir dikkati göstermek bakımından sorunludurlar. Türk Solu bu geleneklerden biridir örneğin. Türk Marksistleri, kültürel çerçevenin sosyal hareketlerin oluşumuna olan etkilerine başından beri gerekli ilgiyi göstermemişlerdir.

Sorun bu kadarla sınırlı kalsaydı belki çok dikkat çekici olmayabilirdi. Çünkü başka ülkelerin Marksist hareketlerinde de tesadüf edilebilen bir durumdur bu. Fakat Türk Marksist hareketine öncülük eden kadroların, kabaca 1960’ların sonlarına dek uzatılabilecek bir döneme kadar, eğer ailesel arka plan itibarıyla değilse, mutlaka gelecek projesi itibarıyla Avrupai Türklere yakın bir kültürel profil çizdikleri düşünülürse, bu ilgisizlik biraz tuhaflaşmaya başlar. Bu örneği tartışmalı bulacak okurlara, Rumeli kökenli sosyalistlerin, Türk sosyalist hareketinin kurucu kadrolarıyla ilk sempatizanları arasında önemli bir ağırlık oluşturduklarını hatırlatabilirim. Üstelik bu dönemde Rum, Ermeni ve Yahudi kökenli komünistlerin hareket içindeki temsil düzeyi de görece yüksekti. “Bu örnek çok eski bir döneme ait, o durum geçmişte kaldı” diye düşünülebilir. Ama öyle değil. Çünkü Türk solunun tarihindeki en kitlesel dönem olan 1970’lerde dayandığı en önemli toplumsal gruplardan biri Alevilerdi. Kısacası, ister kuruluşa gidin, ister bugüne gelin farketmez, kültürel çerçevenin sol üzerindeki etkisi gayet barizdir. Ama Türk solu hem belirgin kültürel özellikler taşıyan bir sosyal zemine dayandı, hem de kültürün siyasetle ilişkisini ıskalayan bir bakış açısına sahip olageldi. Terslik veya çelişki işte burada.

Türk Marksistlerinin buradaki terslik üzerine yeterince düşünüp yazdıkları herhalde söylenemez. Nitekim geçmişte bu ilgisizliğin bazı sonuçlarına katlanmak zorunda kaldılar. Örneğin Kürt hareketinin, 1970’lerin ortalarında, Türklerle Kürtlerin bir arada yaşadığı birkaç sınır ili dışındaki bütün Kürdistan’da Türk Solunu göz açıp kapamadan tasfiye edebilecek başarıyı göstermesinde, bu ilgisizliğin de katkısı vardı. Kültüre referans yapan bir hareketin bir sosyal hareketle aynı sahada top oynayabileceği düşünülmemişti bile. Türk Marksistlerinin Kürt hareketini tanımlamak amacıyla geliştirdiği kavramlara bakın durumu daha rahat anlarsınız: “feodal faşist” (Halkın Kurtuluşu adlı Türk soluna mensup bir grubun dönemin Apocularını nitelemek için icat ettiği terim), “emperyalizmin ekmeğine yağ sürenler”, “işçi sınıfını bölenler” (neredeyse bütün Türk Marksistlerinin Kürt hareketine ilişkin kullandığı ortak tanım), “sosyal-emperyalizmin beşinci kolları” (Perinçek ekibinin tanımlarından) ... Sınıfsal terimlerinin dışına taşabilen bir sosyal hareketin Türk Marksistlerinin gözünde göründüğü biçimler bu tür şeyler olabilmişti. Bunun sadece sosyal-şovenizmle veya sadece örgüt merkezciliğiyle ilgili bir durum olmadığı açık.

Brezilyalı siyaset bilimci Evelina Dagnino, Latin Amerika solunun kültürle politika arasındaki ilişkilere bakışında yaşanan değişiklikleri incelediği bir makalesinde, Latin Amerikalı Marksistlerle ilgili olarak da benzer tespitler yapıyor. Demek ki sorun bize özgü değilmiş. Dagninino’nun bir diğer dikkat çekici tespiti ise A. Gramsci gibi bazı düşünürlerin eserlerinin 1970’lerin ikinci yarısından itibaren bu ülkelere girmiş olmasının, kültürle siyaset arasındaki ilişkilere dair soldaki yanlış tutumun aşılmasının nedenlerinden birini oluşturduğudur. Biri dışında Latin Amerika ülkelerini tanımadığım için tespitin doğruluğu hakkında bir şey söyleyemeyeceğim; ama eğer araştırılırsa, Türkiye için de böyle ilginç ve beklenmedik bazı nedenlerle karşılaşacağımızı tahmin edebilirim.

Hakkını yememek lazım, Türk Marksistleri içinde sosyal harekette kültürel çerçeveyi önemseyen bir damar da vardı. Bu marjinal damar Birikim çervresinden oluşuyordu. Fakat onlar da solun geneli için geçerli bazı nedenlere ilaveten Kürt sorununun el yakan niteliğinden ötürü bu bakış açısını Kürt meselesine uygulayabilecek kadar genişletemediler. Kürtler, bütün bedelini, santim santim ve deyim yerindeyse kan ve hapisle ödeyerek Kürt sorununu kamuoyunda görece risksiz biçimde tartışılır kılıncaya kadar, daha çok İslam’la iligili egzersizler yapmakla yetindiler. Dolayısıyla onlardan da fazla bir hayır çıkmadı.

Peki önümüzdeki dönemde ne olacak?

Kanımca solun seçenekleri basittir. Ya kültürel çerçeveyi daha fazla gözeten yeni bir bakış açısı geliştirecekler, ya da bir süre daha “Bu iş niye olmuyor?” diye kara kara düşünerek geceleri koyun saymaya devam edecekler.

Ne var ki, kültürel çerçeveyle ilgili bu sorun sadece Türk soluyla sınırlı değildir. Çoğunlukla Marksist bir geçmişe sahip olan günümüzün liberalleri de benzer problemlerden muzdariptirler. Onları geçtik, bizzat kendisi kültürel çerçeve içinde şekillenmiş bir hareket olan Kürt muhalefeti de bu sorundan muaf değildir. Kürtlerdeki alt kimliklerle (mesela Alevilik, Yezidilik veya Kırmanclık/Zazalık kimliğiyle) mutasavver üst Kürt kimliği arasındaki ilişkilerin Kürt hareketi tarafından ele alınış biçimlerine bakın, durumu daha açık biçimde görürsünüz.

Kürt hareketinin iç hiyerarşisinde yaşanan değişmeler (ki süreklidirler) anılan kimliklere bir paralellik oluşturmadığı müddetçe, yani örneğin harekette statü kaybetmek veya harekette daha yüksek statüye erişmek, Alevilik, Sünnilik, Yezidilik, Kırmanclık/Zazalık veya Kurmanclık gibi kültürel kavram ve kategorilerle belirlenmedikçe veya tesadüfen bunlarla çakışmadığı müddetçe sorunsuz duran bu ilişki, böyle bir çakışma oluştuğu veya bir çakışmanın oluştuğu hissini veren durumlar ortaya çıktığı anda renk değiştirmeye başlar. Nitekim Kırmanclar/Zazalar, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren Kürt hareketi içindeki pozisyonlarını yitirmeye başladıklarında başta diaspora olmak üzere kıpırdamalar da başladı. Ve bu kıpırdamaların en azından bir kısmı, kendilerini, tanıdık bir yolla, kültürel bir çerçeveye bürünerek ifade etti (“Zazalar Kürtlerden ayrı bir ulustur” tezi). Kürt hareketinin önemlice bir bölümünün bu gelişme karşısındaki tavrı, hiç de kültürel çerçevenin siyasal mücadele içindeki rolünün farkında olan bir hareketten beklenen bir tavra benzemiyordu: Bu bir ajan faaliyetidir!

Peki Kürt hareketi neden böyle davrandı? Gerçekten de Zazacılığın, Dersimciliğin vb. bir ajan faaliyeti olduğuna inandığı için mi?

Hiç kuşkusuz Kürt hareketi içinde buna inanan insanlar vardı. Çünkü devletin, “Zazacılık” üst başlığıyla ifade edilen oluşumlara katkıları, özellikle 1990’ların başlarından sonra rahatlıkla gözlenebilir nitelikteydi. Fakat ajanlar hemen her yerde vardırlar ve hemen her türlü oluşumu devlet lehine yönlendirmek ve kullanmak için çaba harcarlar. Ajanların cirit attığı bu alanlara Kürt hareketi de dahildir. Ama buradan hareketle kimsenin aklına Kürt hareketinin bir ajan faaliyeti olduğunu iddia etmek gelmiyor. Çünkü biliyoruz ki, bir sosyal hareket, sırf ajanlar öyle istiyor diye oluşmaz, kazara oluşsa bile bu hareketi besleyecek başkaca dinamikler yoksa varlığını sürdüremez. Dolayısıyla Kürt hareketinin reaksiyonunu sadece bu yöndeki kanaatlere bağlamak açıklayıcı olmaz.

Tarih boyunca kendilerini etnik planda Kürtlükle tanımlamış olan bir topluluğun, ansızın Kürtten başka bir şey olduğunun iddia edilmesinin doğurduğu doğal tepki veya yeni bir sorunu ele alırken sıkça tanık olunan, pakete dahil acemilik türünden faktörleri eledikten sonra elde kalan nedenlere baktığımızda, bunlardan birinin de sosyal hareketlerin kültürel çerçeveye olan ilişkisine dair kavrayış yetmezliği olduğunu görürüz. Kendisini kültürel bir çerçevede ifade etmiş olan Kürt hareketi, başkasının da bunu yapabileceğini aklına bile getiremediyse bir kavrayış yetmezliğinden söz etmek, Kürt hareketine haksızlık sayılmaz. Bugün dahi Dersim’deki Dersimciliğin veya Zazacılığın, Maoculuktan veya Kemalizmden kalma bir bozulma veya çürümüşlük olduğuna inanan çok sayıda Kürt aydını vardır. Ama Dersim’deki Maoculuğun ve hatta Kemalizm olarak adlandırılan bazı fenomenlerin, en azından bazı boyutları itibarıyla kültürel çerçeveye dair ifadeler olabilecekleri üzerine fikir egzersizi yapabilen fazla Kürt aydını yoktur. Bütün bunlar, kendisi kültürel çerçevede gelişmiş bir hareketin de pekala kültürel çerçevenin siyasete etkisi üzerine tutarlı bir kavrayışa sahip olamayabileceğine dair bir örnek oluşturuyor.

Sonuç olarak şunu belirtmek gerekir ki, muhalif hareketlerde toplumsal problemleri ele alırken kültürel çerçeveyi yeterince hesaba katmama tavrı varlığını sürdürürse önümüzdeki dönemde gelişecek birçok şeyi anlamak ve doğru tavır takınma imkanı daha da daralacaktır. Bu noktada Alevilik sorun yaşanacak ilk alanlardan biri gibi görünüyor örneğin. Türk-İslam senteziyle karakterize olan Asyatik Türklerin iktidardaki yeni pozisyonu, eskiden başka ifade biçimlerini tercih eden bazı toplumsal eğilimlerin yarın karşımıza daha açık Alevici ifadeler içinde çıkmalarına yol açabilir örneğin.

Kültürel çerçeveyle bağlantılı ve yakın gelecekte siyaseti daha açık biçimde etkileyecek olan gelişme ise, Türkiye’deki merkezin artık Avrupai Türkler ve Asyatik Türkler şeklinde ikiye bölünmüş olmasıdır. Merkez bir kez kutuplaşınca çevredeki hiç bir gücün merkezle olan ilişkisi artık eskisi gibi kalamaz. Avrupai Türklerle Asyatik Türkler arasındakai ayrışma ve çekişme görece kalıcı bir nitelik taşıdığından Kürt hareketinin merkezle olan ilişkisi de bu yeni duruma uygun yeni biçimler kazanacaktır. Gelecek yazıda, bu konuyu ele almaya çalışacağım.

---------------------

(*) Değişik Internet sayfalarında yayımlanan “İki Ayrı Türk Ulusu mu?” başlıklı 23.10.2010 tarihli yazı.
Ortakça Notu: Yazıyı şu linkten de okumak mümkün:

1 Kasım 2010 Pazartesi

Troçkizmin Liberal Bir Versiyonu: DSİP



Gün Zileli
zileligun@hotmail.com

Sanırım, referandum sürecinde ve sonrasında olup bitenlerden ve halen devam eden yazılıp çizilenlerden, ortalıkta dolaşan TV tartışmalarından ve Doğan Tarkan’ın Zaman gazetesine verdiği röportajdan sonra, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) adlı, kendilerinin ifadesiyle “1000 kişilik” grup hakkında bir şeyler yazmanın zamanı geldi.

DSİP, SWP adlı İngiltere kökenli partinin Türkiye şubesidir. SWP, Socialist Workers Party’nin (Sosyalist İşçi Partisi) kısaltılmış adıdır. Adeta yeni bir “Enternasyonal” gibi çalışan bu örgütün Yunanistan’da, Almanya’da ve daha başka yerlerde de şubeleri vardır. Hepsinin adında yer alan “Sosyalist işçi” ve SWP’nin “sıkılmış yumruk” sembolü bu enternasyonal örgütün ortak şifresi gibidir.

SWP, Troçkist kökenli bir partidir, ancak Ortodoks Troçkistler tarafından “Troçkizmden bir sapma” olarak görülür. Bu partiyi 1950’lerin başlarında kuran ve şu anda artık hayatta olmayan Tony Cliff’in, Troçki’nin tezleriyle çatışan ve dolayısıyla klasik Troçkizmden farklı bir parti oluşturmasına neden olan teorisi, Troçki’nin, tüm Ortodoks Troçkistlerce sadık bir şekilde izlenen, Sovyetler Birliği’ni “yozlaşmış işçi devleti” olarak gören teorisini reddedip Sovyetler Birliği’nin 1930’lardan itibaren “Bürokratik kapitalist” bir ülke haline geldiğini ileri sürer. SWP’ye varlık kazandıran, bu özel teoridir.

SWP, elbette Labour Party’i “sol” saymayacağımız için, İngiltere’nin en büyük solcu partisidir. Genç öğretmen ve öğrenciler siyasete gözlerini açtıklarında bu partiye akın ederler, birkaç yıl kadar partinin yayın organı, haftalık Socialist Worker’ı okullarında, sokaklarda, gösterilerde sadakatle satar, partinin semt gruplarının haftalık toplantılarına katılır, ayrıca her yıl mutlaka yapılan ve üç gün süren “Marksizm bilmemkaç” (hangi yılda yaşıyorsak o yıl yazılır) toplantılarına katılır, sonra da bu partiyi terk edip ya normal hayatlarına döner ya başka Troçkist veya sol komünist gruplara ya da anarşizme yönelirler. Ne var ki, bu yönelişe rağmen, parti gücünü kaybetmez ya da üyesi azalmaz, çünkü bu arada yeni gençler doluşmuştur partiye. Duraklarda inip binenlerle her zamanki kalabalığını koruyan belediye otobüsü gibi. Ya da istasyon benzetmesi de uygun olabilir. Ama partiyi hiç terk etmeyen üyeler (ya da yolcular) de vardır. Bu üye ya da yolcular biraz hantalca duruşlarından, çevrelerine hafif meczupça bakışlarından, ilerlemiş yaşlarından belli olurlar.

Öte yandan, partiyi hiçbir zaman terk etmeyen ve (diyelim ki bu yıl olsun) Marksizm 2010 toplantılarına gelip kendi uzman oldukları alanlarda (özellikle Sovyetler Birliği’nin şu ya da bu dönemi hakkında) konferanslar veren kalabalık bir akademisyenler grubu da vardır. Ayrıca Alex Collinicos ve Chris Harman gibi kalburüstü entelektüeller de partinin teorik yol göstericisi ya da yöneticisi konumundadır. Partinin değişmez başkanı, 1917 doğumlu olup 2000 yılında ölen Tony Cliff’ti.

İngiltere’nin ancak iki partiye (şimdi artık üç diyebiliriz) izin veren dar bölge sistemi dolayısıyla SWP seçimlere giremez ya da bağımsız aday gösteremez. Her şeyi paraya bağlamış bir ülkenin seçim sisteminde, bir partiden ya da bağımsız aday olmak yüksek meblağda bir para ödemeyi gerektirmektedir. Ne var ki SWP, sosyalist parti olarak seçimlerde bir şeyler söylemek, bir tutum almak gereğini de duyar ve diğer Troçkist ve komünist partiler gibi o da muhafazakâr Tory’lere karşı ister istemez Labour Party’i destekler. Labour Party’nin kaybettiği son seçimlerde SWP nasıl tutum aldı, ne yaptı bilmiyorum ama Labour lideri Tony Blair, yanılmıyorsam 1995 yılında seçimleri ilk kez kazanıp Başbakan olduğu zaman SWP bunu “işçi sınıfının zaferi” ilan etti. Aradan bir ay geçtikten sonra haftalık dergilerinde “biz bunun için oy vermedik” diye ağlamaya başladılar ama iş işten geçmişti. Gerçi bunu bile söylemeye gerek yok. Çünkü bir dahaki seçimde yine Labour’u desteklediler.

Buradan, Doğan Tarkan’ın ve DSİP’in serüvenine geçebiliriz. Doğan’ı 1960’lardan beri tanırım. Türkiye İşçi Partili (TİP) idi. MDD-SD bölünmesi sırasında sosyalist devrimci saflarda kaldı. Yarılma’da da anlatmıştım, bir mitinge “bağımsız Türkiye” sloganıyla akın ettiğimiz sırada yolun kenarında yumruğunu sallayarak, bize karşı İspanyol anarşistlerinin “toprak köylünün, fabrika işçinin” sloganını atarken gördüğümde, ben de diğer MDD’cilerin muhtemelen düşündüğü şeyi düşünmüştüm: “Fabrika işçinin diyerek milli burjuvaziyi ürkütüyor.” Kuşkusuz Doğan Tarkan, o zaman bu sloganı atarken biz MDD’cilerden çok daha devrimci bir tutum içindeydi.

12 Mart döneminde Doğan ne yaptı bilmiyorum. Fakat 1970’li yıllarda THKP-C kökenli bir grup olan Kurtuluş grubunun saflarında yer aldığını biliyorum. 1980’li yıllarda İngiltere’de siyasi mülteci olan Doğan, burada Troçkist fikirleri benimsemiş ve SWP üyesi olmuş. 1990 yılında İngiltere’ye iltica ettiğimde beni ilk ziyaret eden kişi oldu. Elbette SWP ya da onun bünyesinde yer alan Türkiyelilerin oluşturduğu “Sosyalist İşçi” (Sİ) adlı küçük grup adına yapılmış bir ziyaretti bu.

Doğan Tarkan’ın 1990’lı yılların ortalarında Türkiye’ye dönüş yapmasıyla birlikte “Sosyalist İşçi” grubu da Türkiye’ye taşınmış, dolayısıyla SWP Türkiye’de de bir şubeye sahip olmuş oldu.

Sİ, aynı SWP gibi, dünyadaki ve soldaki gelişmeler konusunda uyanık bir gruptu. 2000’li yılların başında küreselleşme karşıtı hareketin büyük bir yükseliş göstermesi ve anarşizmin yaygınlık kazanması üzerine SWP ve Sİ, küreselleşme karşıtı hareketin, örneğin “anti-kapitalist” mücadele gibi sloganlarını benimsemekle kalmadı, aynı zamanda anarşistlerin “wild black cat (vahşi kara kedi) gibi sembollerini de benimsedi, hatta Beyoğlu’nda bu adla bir kültür merkezi bile açtı. Duyduğumu göre, ”anti-kapitalist mücadele” sloganını içtenlikle benimseyen bir grup, Sİ’den ayrılmış. Ayrılanların içinde, İngiltere’den tanıdığım eski Sİ militanları da var.

Genova’da zirvesine ulaşan küresel karşıtı hareket, ikiz kulelerin vurulmasından sonra ABD-Britanya ittifakının yeni bir atağa başlamasıyla hızla inişe geçti. Bu inişe geçişe paralel olarak Sİ’nin “radikalleşmesi” de tedrici bir biçimde sona erdi ve grup hızla liberalizme doğru yöneldi. Bu süreç, son üç yılda iyice hızlandı ve artık resmen bir parti olarak kurulup DSİP adını alan grup, Taraf gazetesiyle aynı safta yer aldı. Muhafazakâr AKP’nin yedek gücü konumundaki liberalizmin, burjuvazinin ideolojik hegemonyasının önemli bir unsuru olarak, solda, Troçkistler, hatta anarşistler içinde bile dayanaklar bulmasında pek şaşılacak bir şey yoktu. Yeni liberal çizgisini “askeri vesayet rejimine karşı mücadele” gerekçesiyle meşrulaştırmaya çalışan bu küçük grup, son zamanlarda basında ve medyada etiyle buduyla mütenasip olmayan bir ilgi odağı olmaya başlamıştır. Önce Halil Berktay gibi eski solcu entelektüeller kuşağının takdirlerini kazanan ve Taraf gazetesine, örneğin Oya Baydar’ın bu gazeteden istifasına en azından solculuk adına omuz vermekten politik hesapları nedeniyle kaçınan köşe yazarları yerleştiren DSİP, bir anda AKP’nin sol içindeki şubesi gibi bir görüntü vermeye başladı. Referandum öncesindeki ”yetmez ama evet” kampanyasında, Doğan Tarkan’ın ifadesiyle 350 bin bildiriyi, (Doğan belirtmese de) Büyük Şehir Belediyesi’nin yardımlarıyla ve taşıma araçlarıyla oradan oraya kolayca naklederek dağıtmış; Beyoğlu’nda yaptıkları yürüyüşe, Doğan, NTV’deki tartışmada her ne kadar “isteyen katılır” diye izah etmeye çalışmışsa da, aynı tartışmaya Vakit gazetesinden birinin çektiği mesajda belirttiği, “siz çağırdınız da geldik” ifadesinden anlaşılacağı üzre, yürüyüşlerine Vakit gazetesi mensuplarını bile çağıracak kadar “geniş cepheci” bir yönelim içine girmişlerdir.
Doğan Tarkan’ın Zaman gazetesindeki röportajda, Tayyip Erdoğan’ın, partisinin ismini anması karşısında boynu eğik bir şekilde “sağ olsunlar, incelik göstermişler” demesi içimi acıttı. Kırk yıl önce yumruğunu sıkarak “toprak köylünün, fabrika işçinin” diye slogan atan o genç nerede? Şimdi de bir yumruk var ortada ama zeki bir karikatüristin çizdiği karikatürdeki gibi var: AKP’nin ampulüne dönüşmüş bir yumruk.

TÜRBAN’IN DAYANILMAZ, VAZGEÇİLMEZ DİRENCİ...



"Bu beyaz Türklerin pseudo Anxiety (sahte korku) sendromundan daha çok Türban’ın vazgeçilmez, dayanılmaz direnci beni korkutuyor. Bu hadisenin gerisinde yatan acaba arkaik (eski) ‘’Dinle politikanın çatısması mı var?.."


Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Erdoğan’ın Türban’ı dayatma politikasına rağmen, ben Hayrunissa hanımın dün gece duygusal bir muhasebe yapacağını ve Orduyu, anamuhalefeti Çankaya’daki Cumhuriyet bayramı resepsiyonuna küsmelerine sebep olduğu için, vicdani azap duyacağını sanıyorum. Çünkü o ne de olsa bir kadın ve kadınlar hadiseleri erkeklerden daha ziyade duygusal değerlendirirler. Diğer taraftan generallerin ve politiklacıların protestolarını Türklere has KÜSME tarzında ifadeleri de bana çocukca gelmektedir. Gerek halk önünde ve gerekse tarih önünde küçük düştüklerinin farkında olmamaları üzüntü vericidir.

Gerekçeleride bana komik geliyor. Hayrunissa hanım cehennemlik olacağından korkuyor, generaller ve muhalif politikacılarsa Laiklik elden gidiyor paranoyasıyla maluller.

Aslında bu türban denen heyuladan korkmağa başladım. Neticede bir bez parçası olmadığı, TC. Anayasasına dahi dayatması muhalefetin geri adım atmasına sebep oldu.

Bir Banknot yahut bir ticari çekte aslında bir kağıt parçasıdır, ama onun insani ilişkilerde ne derece muktedir rol oynayabileceğinin bilincinde miyiz?. Bir Hoolywood filmi vardı. Bir milyon dolarlık bir çekin ne denli ahlaksız bir teklifi gerçekleştirdiğini hatırlıyor musunuz?.

Türban sadece Çankaya krizine sebep olmuyor, Türkiye’ de gerek politik, gerekse eğitim, gerekse medyatik enerji kaybına sebep oluyor. Muhalefete göre bu durum AK partinin ‘’Mağduriyet rolü’’ oynamasını sağlıyor. Sahilde yaşayanların ilerde yaşam tarzlarını etkileyeceği korkusunun müsebbibi oluyor. İran’a , Afganistan’a döneceğimizin ön basamaklarının işareti olarak algılanıyor. TÜRBAN inancın masumiyet sembolü mü?. Bu beyaz Türklerin pseudo Anxiety (sahte korku) sendromundan daha çok Türban’ın vazgeçilmez, dayanılmaz direnci beni korkutuyor.

Bu hadisenin gerisinde yatan acaba arkaik (eski) ‘’Dinle politikanın çatısması mı var?’’.

Tarihte Hiristiyanlığın 3 Papa’lı devrinde Kralların afaroz edildiği , Brahmanlarda imparatorların kutsal rahibelere karşı gelemedikleri, Osmanlıda Şeyhuslamların Padişahların azlindeki fetvaları, İngiltere’de 8 inci Henry’nin katolikleri yok etme çabaları, Martin LUTHER’in Osmanlı padişahı Süleymandan katolik krallara karşı desteğini istemesi, v.s. düzeyinde bir tarihi aşamada olduğumuz intibaını algılıyorum. Gidiş iyi bir gidiş değil. İki tarafında akıllarını başlarına almaları, ciddiyetini muhafaza ediyor. Bu gidişle darbeler, ekonomik krizler yaşayabileceğimizi düşünerek akil insanlarımızın ciddi uyarıları gerekiyor. Bu Türban sadece bir BEZ parçası değil. İki tarafında infialle değil, itidal içinde düşünmesi aciliyet kesbetti.

Bir başka ciddiye alacağımız mevzuda Cumhuriyet şenliklerindeki alışkanlıkların düzeltilmesidir. Dün akşam binlerce vatandaşın ellerinde fenerle yürürken 70 sene evvelki marşları söylemeleri idi. Biri ‘’Dağbaşını duman almış’’ İsveçlilerden çaldığımız, diğeride onuncu yıl marşı. 70 senede yeni bir şey üretememişiz. Hala ilkokulda öğrendiğimizle kalmışız.

Sanki CUMHURİYET’i biz icat etmişiz. Eski yunanda kaç bin sene önce vardı. Bayrağa da, istiklal marşına da, Türk olmaya da uhrevi bir mana aşılamışız. Mevlana kaç asır önce dünyevi öğütlerde bulunmuş. En azından AB nin objektif değerlerine sarılalım. Tevfik Fikret’in yüz sene önce söylediği gibi ‘’ Milletim nevi Beşer, Vatanım ruyi zemin’’ söylemini yeniden hatırlayalım. Hangi mevzuda dünyada kaçıncı sırada olduğumuza bilinçlenip, Çetin ALTAN’ın sık sık dile getirdiği gibi HAMASİ böbürlenmelerden uzaklaşalım. Bu dar kafa ile ne Kürt sorununu halleder, kan dökülmesini durdurabiliriz, ne alevi sorununu , ne Kıbrıs, yahut Ermeni sorununu halledebiliriz. Bir 80 sene daha tepinip dururuz. TÜRBAN kavgası ile ‘’ Yurtta sulh, cihanda sulh’’ gerçekleşmez.

Antalya. 30.10.10