25 Aralık 2010 Cumartesi

Suikast!


Murat Çakır
cakir@rosalux.de

Okuduğum kadarıyla AKP genel başkan yardımcısı Ömer Çelik bey, »son özerklik tartışmalarını, resmî dilin iki dilli olması tartışmalarını, ben Türkiye’deki gerçek demokratikleşme sürecine, gerçek açık toplum arayışlarına suikast teşebbüsü olarak görüyorum« diye buyurmuş. Ayrıca, Demokratik Özerklik ve Anadil taleplerinin »siyaseti ve kültürü radikalleştirdiğini« söylemiş.
Son günlerde Türkiye gündemini belirleyen Demokratik Özerklik tartışmaları görüldüğü kadarıyla egemenleri bir hayli zora sokmuş. Kaderin garip cilvesi de, aynı tartışmaların Türkiye’nin her fırsatta ah ne kadar demokrat olduğunu vurgulamak zorunda kalan aydın kesimlerinin kafasını karıştırmış olması. »Kürtler ne istedikleri konusunda net değil« lafazanlığından, »yanlış zamanda yapılan çıkışlarla, huzursuzluk yaratılıyor« biçiminde suçlamalara kadar çeşitli yorumları okumak olanaklı.
Halbuki bilhassa mürekkep yalamış, tarih okumuş olan »aydınlarımızın« insanlık tarihinde ne tür demokratik ve özerk denemelerin olduğunu, en azından bir Paris Komünü deneyimini veya 1918 Devrimi’nden sonra Almanya’nın çeşitli kentlerinde oluşturulan Şura Cumhuriyetleri’ni, 1919’da Béla Kun’un Macaristan’da ilân ettiği Şura Cumhuriyeti’ni; onlar olmadı Michail Bakunin’nin, Karl Marx’ın ve V.I.Lenin’in komünler ve şuralar üzerine yazdıklarını, hadi bunlar eskidi diyelim, Hannah Arendt’in Amerikan Devrimi’ni temel alarak »Şuraların Basit Demokrasisi« üzerine yazdıklarını veya Michael Albert’in »Parecon«unda örnek verdiği katılımcı iktisatı veyahutta Takis Fotopoulos’un »Inclusive Democracy« adlı eserinde büyüme ve piyasa ekonomisinin krizine yönelik verdiği yanıtları okumuşlardır herhalde. Yeri geldiğinde bir kaç dil bilen, Avrupa ve Amerika’yı gören »aydınlarımız« kıyısından köşesinden konuyla ilgili bir sürü eser olduğunu bilmiyor olamazlar.
»Canım, ecnebîlerden bize ne« denirse eğer, bir zahmet Metin Yeğin’in henüz üzerindeki baskı mürekkebi kurumamış olan »Gerillanın Barışı« adlı eserini ve içerisinde yer alan Latinamerika deneyimlerini okusunlar. O zaman Demokratik Özerklik talebinin ne anlama geldiğini öğrenebilirler.
Ömer Çelik’e gelince; Avrupa’daki neoliberal ustalarından bir hayli şey öğrenmiş denilebilir. Kavramların içini boşaltıp, yeni anlamlar yükleyerek olabildiğince demokratik talepleri »tu kaka!« diye lanse etmede doğrusu bu AKEPE’lilerin üstüne yok. Avrupa’da da neoliberal elitler böylesi yöntemlere başvurduklarında kendime hep sormuşumdur: yahu bunları dinleyen ve sözlerini olduğu gibi yayımlayan gazetecilerin hiç birisi mi soru sorma, »bey efendi, demagoji yapıyorsunuz, söyledikleriniz doğru değil« deme cesaretine sahip değil diye. Eh Avrupalı meslektaşları böyle olunca, yeri geldiğinde »bağımsızlıklarına« toz kondurmayan Türkiyeli gazeteciler de farklı davranmıyor. Yani adı üstünde Demokratik Özerklik, yani yerinden yönetim, yani halkın yönetime katılımı, yani özyönetim ve kendi anadilini konuşma hakkı, yani insanın doğuştan elde ettiği bir hak...
Bunların neresi »gerçek demokratikleşme sürecine, gerçek açık toplum arayışlarına suikast teşebbüsü« Allah aşkına? Dünyanın neresinde görülmüş iki dilin konuşulduğu, yerinden yönetimin ve halkın yönetime katılımının sağlandığı yerlerde demokrasiye ters düşen bir şeylerin olduğu? Daha önce yazmıştım: yaşamınızda hiç mi Güney Tirol’e gitmediniz? Orada iki değil, üç tane resmî dil var. Yerel parlamentolar, yerel yönetimler hiç bir rahatsızlık olmadan merkezî hükümetle ilişkilerini sürdürüyorlar. Ne ülke bölünmüş, ne de halk birbirini boğazlamış. Tam tersine gül gibi, hem de refah içerisinde geçiniyorlar. Ya da Kanada’yı ele alın. Quebec eyaletini örneğin. Veya Almanya’da Danimarkalı ve Sorblu azınlıklara tanınan hakları. Veya AB’nin Yerel Yönetimler Şartı’nı. Koskoca AKEPE’nin genel başkan yardımcısının bunlardan da haberi yok mu?
Ama Çelik’in hakkını yememek lazım. Demokratik Özerklik ve anadil talepleri siyaseti ve kültürü gerçekten radikalleştiriyor. Radikal, yani sorunun köküne inen çözüm önerileri getiriliyor. Halkın söz sahibi olduğu bir demokrasiden bahsediliyor. Zaten bu radikalliktir egemen cepheyi, »aydın« geçinenleri korkutan. Lafazanlıklar, demagojiler bunun için. Hiç kuşkusuz, korktukları devrimci demokrasidir.
Peki, Kürtler sahiden ne istediklerini biliyorlar mı? Bakın bu iyi bir soru, onu da başka bir yazıda ele alalım.
***************
Bu yazıyı okurken (25 Aralik 2010), aklınızın bir tarafı Galatasaray Meydanı’nda olsun. Cumartesi Anneleri bugün saat 12.00’de beyaz başörtüleri ve ellerinde kaybedilen yakınlarının fotograflarıyla 300. eylemlerini gerçekleştirecekler. Şahsen yanlarında olamayacağım, onların dertlerine ortak, taleplerine paydaş olamayacağım için üzgünüm. Ama siz İstanbul’daki okurlarımız onların yanına gidip, beş dakikalığına da olsa destek çıkabilirsiniz. Cumartesi Annelerine sahip çıkmak, onlara destek olmak her demokratın, her devrimcinin görevi olmalıdır. Çağrım size. Bugün Galatasaray’a gidiniz.
------------------------
Web: http://www.kozmopolit-blog.blogspot.com/

24 Aralık 2010 Cuma

Zazaca Yazınının Tarihçesi (I)




Seyîdxan Kurij
Filit@gmx.de

Bu yazıyı daha önce zazaca olarak yazmış ve ‚Binlom’ sitesinde yayınlatmıştım. O zaman okurların istekleri üzerine türkçe de yazmak ve yayınlatmak istedim, fakat site kapanınca bende yazıyı yazmakta acele etmedim. Böylece yazıyı genişleterek tekrar yazmam şimdiye kaldı. Türkçede daha çok zazaca ismi kulanıldığı için bundan sonra yazıda isim olarak zazaca kulanılacaktır.

Bu yazımda kısaca Zazaca lehçesine verilen adlar, zazacanın konuşulduğu bölgeler, zazacanın yazın tarihi, zazaca üzerine yapılan bazı spekulasyonlar ve zazaca konuşan bazı aşiretler hakında yazmak istiyorum.

Lehçemizin isimlemdirilmesi

Bilindiği gibi zazaca bazı değişik isimler ile isimlendiriliyor. Ben zazacayı kürtçenin bir lehçesi olarak kabul ediyorum, bundan dolayı da bu yazıda bu kavramı kulanacağım. Yalnız çoğu zaman bilerek yada bilmeyerek kürtçe denince özellikle küzey Kürdistan da ve Türkiye de hemen akla kurmanci lehçesi geliyor. Oysa bu anlayış ve bu bakış açısı doğru değildir. Küzey Kürdistan da gerek Kürt aydınları arasında gerekse Kürt siyasi hareketleri arasında artık kabul edilmiş, ortak anlayışa göre Kürtçe denince Kürtçenin kurmanci, sorani, Gorani(Hewremani), lori ve zazacadan oluşan bütün lehçeleri anlaşıliyor. Yani bu lehçelerin hepsi birden Kürtçeyi oluşturuyorlar. Bunlardan birisi dil diğerleri onun lehçeleri değildirler. Bu lehçelerin hepsi eşit bir statüye sahiptirler ve hayatın her alanında eşit bir muamele görmeliler.

Konumuza dönersek Bingöl, Palu, Karakocan, Genç, Solhan, Piran, Hani, Egil, Hazro ve Lice de yaşayan halk konuştuğu dile ‚kırdki’ kendisine de ‚Kırd’ diyor. Dersim, Erzincan, Kığı ve çevresinde yaşayan halk konuştuğu dile ‚ kırmancki’, kendisine ise ‚Kırmanc’ diyor. Siverek, Çermik, Çunguş ve Gerger’ de yaşayan halk ise konuştuğu dili ‚dımıli’ kendisini de ‚Dımıli’ olarak isimlendiriyor. Ayrıca Bingöl ve çevresindeki ve birçok yerlerdeki kurmanci konuşan halk da zazacayı dımıli olarak isimlendiriyor. Zazaca konuşan halkın büyük bir kesimi kurmanci konuşanları ‚ kırdas’, dillerini de ‚Kırdasi’ olarak ismlendiriyorlar. Görüldüğü gibi burada zazaca konuşanlar kendilerini Kürt ( zira Kurd ile Kırd arasında sadece bir yarım ses farklılığı var), kurmanci konuşanları kürdümsü olarak isimlendiriyorlar.

Hemen hemen son yıllara kadar hiçbir yerde halk kendisine Zaza ve konuştuğu dile de zazaca demiyordu. Son yıllarda en çok Palu ve Elazığ’ da ki halk arasında zazaca ismlemdirmesi sık sık olarak kulanıliyor. Bence bunun önemli nedelerinden biri Palu merkez dir.

Bilindiği gibi Palu Osmanlılar döneminde bir yönetim merkezi idi. Dolayısı ile Osmanlı buraya yöneticiler tayin ederdi. Bundan dolayı Palu merkez de kendisini Türk kabul eden bir kesim hep olagelmiştir. Bunlar kendilerini Türk kabul ederler ve türkçe konuşurlar. Herne kadar bazı araştırmacılar bunları asimile olmuş Kürtler olarak kabul etsede, onlar kendilerini hep türk olarak görmüşler. İşte Palu’ daki bu kesim ve Elazığ’ daki Türkler zazazca ve zaza isimlendirmesini bu bölgede yaygınlaştırdılar. Böylece özelikle şehirde yaşayan kesimler arasında zaza kavramı yaygınlaştı. Bizim köy Bingöl, Palu ve Karakoçan üçgenindedir, bundan 30 yıl önce bile köylerde zaza kavramı yoktu. Ben Elazığ’ da zaza kavramı ile karşılaştım. Elazığlıların meşhur bir lafları vardı, ‚ Zaza, alah kölünü kaza, malını mülkünü bana yaza’ derlerdi.

Bunun dışında Koçgiri ve Aksaray gibi Kürdistan’ ın dışında yaşayanlar kendilerine Yaza diyorlar, kanımca buda türklerin tesirinden dolayıdır.

Hemen hemen bütün Dersim de sadece ‚Kırmanc’ isimlendirmesi kulanılıyor. Dersimliler yaza isimlendirmesini daha çok Palu’ lu Kürtler için kulaniyorlar.

Tarih de Kırd ve Kirmanc Dımıli kavramları

Kürtler bir ulusal devlete yani bütün Kürdistan’ a hükmeden bir devlete sahip olmadıklarından ve dolayısı ile ortak bir edebiyat ve medya dili kulanmadıklarından bir bölgede kulanılan bir kavram ve isimlendirme çoğu zaman sadece o bölgede kalmıştır ve diğer bölgelerde yaşayanlar çoğu zaman bu kavramı anlamamışlardır. Oysa ‘Kırd’ kavramına tarihde de rastlanılıyor. Örneğin Yunan yazar Polybe (Polibio) (M.V. 200) “cyrtî”, lerden, Strabon “kîrtî” lerden, romalı tarihçit Tito Livio (M.V 54 – M.P. 17) “Cirtei / Cirti” lerden söz ediyor. Burada açıktır ki bütün bu kavramlar “kird” ya da “kirdkî” ile aynı kelimelerdir. (Malmisanij, Kird, Kirmanc, Dimili veya zaza Kürtleri, Deng Yayınları, Kasım 1996, Îstanbul).

Bu konuda Kemal Badillî şöyle diyor, “Zazalar kendilerini asıl Kürt sayiyorlar ve kendilerine ‘kird’ diyorlar, diğer kürtlere asıl olarak kurmanci konuşan Kürtlere ise ‘kirdas’ diyorlar. Onlar ‘Kırdasi’ yi küçümseme anlamında yani ‘kürdüsmsü, kürtçük’ anlamında kulaniyorlar.” (Malmisanij, Kırmanc, Dımıli veya Zaza Kürtleri, Deng Yayınları, Îstanbul 1996 ...)
Yine aynı konuda Yiya Gökalp şöyle yaziyor, “Zazalar kendilerine ‘kird’ ve kurmanclara da ‘kürdasî’ ya da ‘kirdasî’ diyorlar.” (Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik İncelemeler, Komal Yayınları, Ankara, 1975 s. 51)

Dımıli (Dünbüli) ismini ilk kulanan yazar Kürtlerin kokeni konusunda kitap yazmış, 800 yıllarda yaşamış ebu Hanife Dineveri’ dir. Bu yazar Gendela ismli bir ağaçtan bahsederken bu ağacın Kürt coğrafyasında en çok ‘Dünbüli Diyarında’ yetiştiğini yaziyor. Tarihçi Zehebi Müitebihu’ n – Nisbe isimli eserinde Dünbülilerin bir Kürd kabilesi olduğunu ve Musul cıvarında yaşadıklarını ifede ediyor. Yine hadis ve tarih bilgini Ebû Tahir es-Silefi, Mu’cem’s – Sefer (Gezi Sözlüğü) isimli eserinde hadis hocası Rıdvan bin İbrahim bin Memlan’ dan Kürdlerin Dünbüli kabilesine mensup biri olarak söz eder.

Ayrıca 12. Cezire tarihçisi İbnül’l Ezraq, ‘el-Fariqi, tarihu Meyyafarqin ve Amid’ isimli eserinin ‘Mervani Devleti’ bölümünde Abdurrahman bin ebi’ l – Verd ed- Dünbüli ismli bir devlet adamından bahsetmektedir.

Daha sonra İbn Nuqta el - Hanbeli, ‘İbn Nuqta el – İstidrak’ isimli eserinde Dünbülilerden kürdlerin bir kabilesi olarak söz eder ve kitabında iki meşhur bilginden söz ediyor. Yazar bu bilginleri Musul’ lu olarak tanıtiyor. Bütün bunlar Dünbülilerin ana vatanının Musul olduğu tezini güçlendiriyor.

Yine Sübki, İbn Fazlullah el Umrei ve Maqruzi gibi araştırmacılar da Dünbüllilerin Kürdlerin bir kabilesi olduğunu yazmışlardır.
(Yukarıfaki bilgiler tarihçi Wısıf Zozani’ den alınmıştır)

Kürt kadın şairi ve tarihçisi Mesture Xanımi Erdelani yazdığı „Küdistan Tarihi“
kitabında „Kırmanc“ terimini „Kırmaç“ olarak kullanır. Yine, Kürt şairi ve düşünürü Ahmedê Xani de, 17. yüzyılın sonlarında yazdığı Mem û Zin` detaninda „Kurmanc“ ve
„Kırmanc“ terimlerini ayrı ayrı yerlerde ama aynı anlamda (Kürt anlamında) kullanmaktadır.
Kürdistan`nın kimi yerlerinde, Kürtçenin Kurmancca lehçesini konuşanlar da kendilerine „kırmanc“ diyorlar. Örneğin, Behdinan; Kürd dağıö Şirnak ve Hakkari yöelerinde durum böyledir.

İran ve Irak Küdistanı`nda yaşamakta olan Soranî Kürtlerinin öemlice bir kesimi
bakımından da durum böyledir. Soranların bu kesimi kendilerine „Kırmanc“ derken,
lehçelerine de „Kırmanci“ demektedirler.

Martin van Bruînessan’ ın aktardığına göre, E. B. Soan 1912 de yayınlattığı bir kitabında kendilerini ‘ Kırmanc’ olarak adlandıran 20 aşiret ismi veriyor. (Martin van Bruinessan, Axa, Şeyh ve Devlet Kürdistan'ın Sosyal ve Politik Örgütlenmesi, Özgür Gelecek Yayınları, Ankara, 1991, s. 411).

Zazacanın konuşulduğu yerler

Zazaca sadece Küzey Kürdistan’ da konuşuluyor. Bazen Musul çevresinde zazaca konuşanlar var, yada İran’ da zazaca konuşanlar var gibi şeyler yazıliyor ama bunlar doğru değildir. Musul çevresindekiler Şebek Kürtleridir. Ben 2005 Yılında Süleymaniye’ hocamız Mehmed Malmisanıj ile birlikte bir gurup Şebek ile görüştüm ve roportaj yaptım. Onların konuştukları zazaca değil, Hewremaniye daha yakın. İran ‘ da Mazederani diye bir dil yada farsçanın lehçesi var, zazacaya yakın ama zazaca değildir.

Küzey Kürdistan’ ın hiç bir şehrinde homojen olarak sadece zazaca konuşulmuyor. Sadece Bingöl ve Tünceli il merkezlerinde esas olarak sadece zazaca konuşuluyordu, ancak bu iki ilde ilçelerden aldığı göçlerden dolayı şu anda homıjen değildir.

Tünceli ve Bigöl il merkezleri dışında Bingölün bütün İlçelerinde Genç’ de sadece zazaca Solhan’ da ağırlıklı olarak zazaca ve Kığı, Yedisu, Adaklı ve Yayladere’ de de zazaza konuşulur. Dersimin Ovacık, Nazmiye ve Hozat ilçelerinde ağırlıklı olarak zazaca Çemişgezek ve Pertek ise kısmen zazaca konuşulur. Elazığ’ ın Palu, Karakoçan, Maden, Kovancilar, Arıcak ve Sivrice ilçeşerinde, Diyarbekir’ in Lice, Pîran, Çermik, Çunguş, Hazro, Hani, Egil, Kulp ve Ergani ilçelerinde zazaca konuşulur. Sivas’ ın Zara, İmranli, Ulaş, Kangal, Hafîk, Divriĝi ve Gürün’ ün bazı köylerinde, Erzurum’ un Hinis, Aşqele, Tekman ve Çat’ bazı köylerinde, Erzincan’ ın merkezinde ve Tercan, Kemax’ ın bazı köylerinde zazaca konuşuluyor. Yine Varto ve Siverek ilçelerinde ağırlıklı olarak, Gerger’ de Aksaray’ ın bazı köylerinde, Motki de ve sason, Potürge, Arguvan’ ın bazı köylerinde, Kelkît, Şîran, Sariz, Ardahan ve Kars’ ın birkaç köyünde zazaca konuşuluyor.

İlk Zazaca tekstler

Bügüne kadar yapılan çalışmalara göre zazaca ilk defa Rusdilnilimcisi Peter.A.J .Lerch tarafından yazıya dökülmüştür. Rusya Kraliyet Bilimler Akademisi çalışanı Peter.A.J .Lerch
Krallık Bilim Akademesi tarih - Filoloji bölümünün verdiĝi görev üzerine Rusya’ nın 1856 yılında SMOLONSK vilayeti dahilindeki ROSLOW da bulunan savaş esiri Kürtler arasında bir süre kalarak onlar ile roportajlar yapiyor ve buradan topladığı materyallerden istifade ederek Kürtçe üzerine çalışmlar yürütüyor. Burada bulunan 12 Kürd arasında Bingöl’ ün Sivan bölgesinden 3 tane zazaca konuşan da var.
Peter.A.J .Lerch bu çalışmalarını ”Kürtler ve İrani Küzey Keldaniler üzerine araştırmalar” ismi ile kitap olarak yayınlatmıştır.

Dil bilimcisi Peter Lerch bu 3 Bingöl’ lü ile burada kaldığı sürece sohbet etmiş, onlardan masallar ve bazı yaşanmış olayların hikayelerini dinlemiş, onlar ile roportajlar yapmış ve bu dinlediklerini daha sonra yazıya dökmüş. Ancak Peter Lerch bu zazaca tektsleri Lepsius Linguistik Alfabesi isimli özel bir alfabe ile yazmış. Toplamı 8-9 teksten oluşan bu yazılardan bir iki tanesini araştırmacı - yazar M. Malmîsanij bügünkü alfabeye traskiripe ederek 1985 yılında Paris Kürt Enstitusu tarafından yayınlanan “Hevî” dergisinde yayınlandı. Daha sonra bu tektslerin hepsini benim tarafımdan bügünkü alfabeye transkiripe edildiler ve 1990 yılında İstanbul’ da yayınlanan haftalık “Azadî” gazetesinde dizi olarak yayınlandılar.

Daha sonra İranolog Oskar Mann 1906 yılında Siverek ve Bingöl’ de derleme çalışmaları yapmış. Oskar Mann’ ın ölümündensonra Karl Hadank onun çalışmalarını 1932 Leipzig’ de „Mundarten der Zâzâ – Sewreg und Kor (Zazacanın Ağızları – Siverek ve Kor“ ismi ile yayınlattı. Kor’ ın aslında adı ‘Kur’ dır ve benim köyümdür, yani Bingöl’ ün bir köyüdür.

Kürt tarafından yazılan şlk zazaca tekst Mela Ehmedê Xasî ‘ nin yazdığı “Mewlidê Nebî” isimli manzum eserdir. Hazreti muhamedin doğuşunu anlatan bu şiirsel anlatım eseri 1898 de yazışmış ve 1899 da Diyarbakır’ da Lîtografya basım evinde 400 adet basılmış. Mela Ehmedê Xasî bazı şiirler de yazmış, ama şirleri basılmamış. Ehmedê Xasî (1867-1951)
Lice’ nin Heyan köyünde doğmuş, fakat onun dedeleri Palu tarafından buraya gelmişler. Bazı kaynaklara göre asıl olarak Palu’ nun Xêlan köyünden Lice’ ye gelmişler. Bügün de bu köyde ‘Keyê Xasûn – Xasûn Ailesi’ diye bir aile var Xêlan da.

Zazaca yazılan ikinci litap ise ‘ Bîyîşa Pêxamberî – Peygamber’ in Doğumu ‘ adlı manzum bir eserdir. Bu zazaca mewlut de Osman Efendîyê Babijî (1852-1929) tarafından yazılmıştır. Ancak bu eser daha sonra 1933 de Şam da Celadet Alî Bedirxanî (1893-1951) tarafından yayınlatılmış.

Bu iki eserde hem şiir olmaları itibari ile heme de peygamberi anlatmaları itibari ile halk arasında yaygınlaşmışlardır. Mevlut geleneği Kürdlerde çok yaygın olduğundan bu eserler Kürdistandaki medreselerde ve mewlut şölenlerinde sürekli okunmuşlardır.

Bu iki Mevlut’ de arap alfabesi ile yazılmışlardır. Yine her iki mevlut de araştırmacı - yazar M. Malmîsanij tarafından latin alfabesine traskiripe edilerek 1985 yılında Paris Kürt Enstitusu tarafından yayınlanan “Hevî . 6” dergisinde yayınlandılar.

Modern Zazaca yazını

Cümhüriyetin kuruluşundan(1923) 1960 lara kadar hiç bir zazaca tekste rastlanmiyor. İlk defa İstanbul’ da 1963 de yayınlanan ‘Roja Newe’ adlı bir Kürt dergisinde 2 tane zazaca tekst yayınlanmıştır. Bu tekstlerden birisi Bingöl yöresinden bir klam dır , diğeri ise bir Kürt sürgünün anılarıdır. Daha sonra 1975 önce Ankara’ da „ Özgürlük Yolu - Riya Azadî “ ve ardından „ Roja Welat“ ve ‘ Devrimci Demokrat Gençlik’ dergi ve gayetelrinde bazen zazaca tekstler yayınlanmıştır. Bu tekstler daha çok folklorik tektslerdir ve kısa haberlerdir. Özgürlük Yolu ve Roja Welat de daha çok Munzur Çem’ ın yazdığı zazaca tekstler yayınlanmıştır.
1979 sonbaharında Îzmîr de „ Tîrej“ adında bir Kürtçe dergi yayın hayatına giriyor. Mevsimlik olarak ttasarlanan derginin 3 sayısı İzmirde basıliyor. 4. sayısının hazırlıkları İzmir’ de yapılmasına rağmen 1980 askeri darbesi olduğundan bu sayı İsveç’ de basıliyor. İlk defa ‘Tırej’ dergisi zazaca üzerinde cidi olarak duruyor. İlk sayısı toplamı 63 sayfa olan derginin 19 sayfası zazacaya ayrıliyor. ‘Tırej’ folklorik tekstlerin yanında ilk defa zazaca hikaye ve şiirler, gramer üzerine yazılar ve de yabancı dillerden yapılan tercümeler yayınlanmıştır. Tırej dergisinin zazaca bölümünü sorulu redaktörü Mehemed Malmîsanij dır.
Şeyh Said’ in oğlu Şeyh Selladdin 1977 muritlerine yönelik dini mesajlar içeren ‘Beyatname’ adlı bir broşur yayınlatmıştır. Bu broşur daha sonra ‘Vate’ dergisinde yayınlandı.

Avrupadaki Zazaca yazını

1980 de Türkiye de yapılan askeri darbeden sonra bütün kürtçe ve Kürtlere ait dergi, gazete ve yayınevleri kapatıldılar ve sorumluları ya cezaevine konuldular yada yurt dışına çıkmak zorunda kaldılar. Küzey Kürdistanlı politik kadroların çoğu önce ortadoğuya çıktılar, oradan da Avrupa’ ya gitmek zorunda kaldılar. Böylelikle ülke başlayan entelektuel faaliyetler Avrupa ‘ da sürdürüldü. 1980 Kürt sürgünleri Avrupa’ da bir Kürt ronesansı başlatılar. En yoğun yazın faaliyetleri İsveç’ de sürdürüldüğü için yerinde olarak Kürt edebiyat dünyasına İsveç ekolu diye bir kavram da girdi.

Evet Avrupa’ da kı bu çalışmalardan azazaca yazını da payına düşeni aldı. 1979 – 80 ıtibaren Avrupa yayınlanan Kurdistan İşçi Dernekleri federasyonu yayın organı „Dengê Komkar“ dergisi ve ‘Armanc’ dergisinde zazaca yazılar yayınlaniyordu. „Dengê Komkar“ türkçe – kürtçe olarak yayınlaniyordu ve zazaca yazılar düzensiz olarak yayınlaniyordular fakat ‘ Armanc’ önce türkçe kürtçe sonradan sadece kürtçe olarak yayınlandı ve sürekli zazaca sayfa ya sahipti. Bu sayfayı hazırlayan M.malmisanıj dır.

1985’ den itibaren Paris Kürt Enstitusü tarafından ‚Hêvî’ adında kürtçe bir dergi yaynlamaya başladı. ‘Hêvî’ dergisinin her sayısında önemli bir kısmı zazacaya ayrıldı. Burada da zazaca folklorik yazılar, gramer ve sözlük çalışmaları, transkiripe edilmiş yazılar yayınlandılar.
Bunun dışında 2000’ lere kadar Avrupa yayınlanan “Mızgin”, “Gaziya Welat”,“Berhem”ö
“Kürdistan Press”, ‘Berbang’ “Wan”, “ Çarçira”, “Hêlîn”, ‘Roja Nû’, „ Niştiman“, “Çira”, “Demokrat”, “Heviya Gel ”, “Rewşen”, “ Lékolin” gibi dergi ve gazetelerde zaman zaman zazaca yazılara yer verildi.

Kürtler bir devlet aygıtına sahip olmadıklarından ve dolayısı ile üniversiteleri ve bilim ve sanat akademileri olmadığından ulusun bütün sorunları ile i,lgilenmek Kürt siyasi hareketlerinin üzerinde kalmıştır. Son yıllara kadar hemen hemen dil, kültür ve tarih alanındaki bütün çalışmalar siyasi hareketlerin insiyatifinde yapılmıştır. Dolayısı ile yukarıda saydığımız gazete vedergilerin çoğu siyasi hareketlerin insiyatifinde yayınlanmışlardır. Ancak bunlardan tarafından Hevi, Mizgîn,Berhem ve Çira direk bir siyasi hareketin insiyatifinde olmayan dergilerdir.

1980’ den sonra zazacayı kürtçe olarak ve kendilerini Kürt olarak görmeyen kesimlerde bazı dergiler yayınladılar. Başlıcaları ‘Arye’, ‘Ware’, ‘Tija Sodıri’, ‘Kormışkan’, ‘Piya’, ‘ZazaPress’, ‘Raya Zazaistani’, ‘Vengê Zazaistani’, ‘Zazaki’, ‘Zerq’, ‘Pir’, ‘Raştiye’, ‘Desmala Sure’, ‘Waxt’ ve ‘Çime’olan bu dergiler de Kurmanci yazılara yer verilmiyor. Bunların hemen hemen hepsi türkçe - zazacadır ve siyasi dergilerdir.
Son dönemde bir kaç sayfası kürtçe olarak yayınlanan ‘Özgür Politika’ gazetesi zazaca yazılar da yayınliyor.

Tekrar ülkedeki zazaca yazın

1990’ lardan itibaren Kğrtler tekrar Türkiye’ de ve Küzey Kürdistan’ da gazete ve dergiler yayınlatmaya başladışar. Bu süreç de İstanbul’ da yayınlanan ilk Kürt dergisi 1988’ de yayın hayatına başlayan ‘Medya Güneşi’ dergısıdır. Başta Medya dergisi olmak üzere daha sonra Kürtçe ve türkçe olarak yayınlanan ‘Newroz’, ‘Rojname’, ‘Jiyana Nu’, ‘Roj’, ‘Nuroj’, ‘Govend’, ‘Newroz Ateşi’, ‘Hevdem’, ‘Serketın’, ‘Azadi’, ‘Denge Azadi’, ‘Ronahi’, ‘Hévi’, ‘Roja Teze’, ‘Deng’, ‘Welat’, ‘ Azadiya Welat’, ‘War’, ‘Nûbihar’, ‘Munzur’, ‘Binyad’, ‘Dema Nû’,’Bîr’, ‘ Dersim’, ‚Gimgim’, ve ‘Munzur Haber’ gibi gazete ve dergiler de zaman zaman zazaca yazılar yayınlandı. Bunlardan ’Bîr’, ‘Munzur Haber’ ‘Nûbihar’, ‘ Azadiya Welat’, ve ‘Dema Nû’ yayınlarını sürdürüyorlar.

Bu dergilerden ‘War’ ve ‘Bîr’ dergileri zazaca konusunda önemli çalışmalar yayınladılar.
Ayrıca kendilerini kürt olarak kabul etmeyen çevrelerin yayıladıları sadece zazaca olan fakat ömürleri çok kısa süren ‘Vatı’ ve ‘Mıraz’ dergilerini de anmak gerekiyor.

Zazaca yazınının en önemli eseri hiç kuşkusuz ‘Vate’ dergisidir. Zazaca alanında yapılmış diğer çalışmalara da değindikten sonra ‘Vate’ üzerinde özel olarak durmak istiyorum.
Şu anda İstanbul’ da faaliyet yürüten ‘ Vate’,’Tîj’ ve ‘ Perî’ yayınları zazaca kitap yayınını sürdürüyorlar. Şimdiye kadar tahminen 100 kadar kitap yayınlanmıştır.

Zazaca ile ilgili diğer çalışmalar

Bizim bilgilerimiza göre ilk düzenli zazaca radyo yayını Almanya’ nın Duisburg kentinde 1991 yılında başlamıştır. 1991 yılında Duisburg radyosunda halk kürsüsü kapsamında ‘ Dengê Kurdan lı Duisburgê’ adı ile Almanca – Kürtçe(kurmanci, Zazaca) haftalık bir program yayınlanmaya başlandı. 2010’ a kadar sürdürülen bu yayının her programında zazaca da vardı. Daha sonra Duisburg radyosunun ana programında, Essen ve Hamburg şehirlerinde zazaca radyo programları yapıldı.

1995 yılında Medya TV televizyon yayınlarına başladı. İlk yayınlarından itibaren önce Medya TV daha sonra Roj TV de zazaca programlar yapıldı. 2000 li yıllardan itibaren Düzgün Tv, Ses Tv, Yol Tv ve Kurd1 televizyon kanalları da zazaca programlar yayınlamaya başladılar.

2004 de Türkiye’ de Avrupa birliği uyum yasaları çerçevesinde TRT de haftalık 30 dakika olmak üzere zazaca yayın yapılmaya başlandı. 2009 yılında Türkiye hükümeti TRT6 adı ile 24 saat kürtçe yayın yapan bir televizyon kanalı kurdu. Bu kanlada sürekli zazaca programlar da yayınlaniyor.

1980’ den itibaren Avrupa’ da örganize edilen Kürt kültür gecelerinde zazaca skeçler sahleniyor, ancak 1990 2 dan itibaren bazı tiyatro oyunlarındada zazaca kulanılmaya başlandı.
1990 – 91 de Köln şehrinde faaliyet yürüten Botan tiyatro sahnelediği ‘Mem û Zin’ oyununda ve daha 2001 ‘ de Zagros tiyatrosunun sahnelediği ‘Macir Rızo’ oyununda kurmancinin yanında zazaca da kulannıldı. Yine bazı kültür gecelerinde zazaca kabaretlere yer verildi.
İstanbul’ da ki Seyri – Masal tiyatrosu başta ‘Şahmaran’ oyunu olmak üzere sürekli zazaca tüyatro oyunları sahneliyor.

Dizarbakır Şehir Tüyatrosu Ekim 2010 da „ Sen Gara değilsin“ alı oyunu zazaca olarak sahneledi.
1990’ dan itibaren Almanya’ nın Köln, Darmstadt, Frankfurt, Berlin, Duisburg, Stuttgart, Bremen, Essen ve Hamburg wehirlerinde değişik Kürt derneklerinde Almanyanın Yüksek halk Okullarında (VHS) dil kurslarında zazaca dersler verildi.
2003 yılında Bremen şehrinde bir okul dönemi 2 ilk okulda ana dilde eğitim kapsamında zazaca desr verildi.

2005 yılında Berlin’ de Kırmancki(Zazaca) dil ve Kültür enstitusu kuruldu. Bu Enstitude kuruluşundan itibaren zazaca dil desrleri veriliyor.

2000 yılından itibaren Istanbul, Ankara, Diyarbakir ve Bingöl’ de bazı Kürt dernekleri zazaca dil kursları yaptılar.

2010 yılında Artuklu ( Mardin) yaz döneminde de zazaca ve kurmanci bir program uygulandı. Halen bu Üniversitede Master programı uygulaniyor. Yine 2010’ dan itibaren Tunceli üniversitesinde zazaca seçmeli ders olarak programa alındı.

Sinemada zazaca ilk defa Kürt yönetmen Yilmaz Güney’ in „ Duvar“ filminde kulanıldı. Daha sonra Mahsun Kirmizigül „Beyaz Melek“ filminde zazaca dialoglara yer verildi.
Nuray Şahin’ ın Almanya’ da çektiği Tüyü Takip Et (Perre Dıma So) filmi ilk Zazaca uzun metrajlı film olarak kabul edilmektedir; Zazaca-Almanca. Yine Ayten Mutlu tarafından İsviçre’ de “Zara“ adli bir film Almanca ve Zazaca olarak çekildi. Can Baz ,Waş ve
Dersim 38 belgesellerinde de zazaca kulanıldı.

KÜRTLER İKİ DİL BİLİRLER



“Kürtler varlıklarını devam ettirmek için anadilde eğitimde israrlı olmaları lazımdır. Aksi asimilasyondur. Assimilasyon ise bir nevi insanlık suçudur, zulmudür.”

Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Kürtlerin iki dilde konuşma isteği Türklerin hayretini mucip oldu. Sebebi gayet basit. Kürtler Türkiye de resmi dil olarak Türkçe’yi, özel hayatlarında da KÜRTÇEYİ kullanıyorlar. Irak’ta resmi dil olarak Kürtçe ve Arapça konuşuyorlar. İran da Kürtçe ve Farisiyi, keza Suriye de Kürtçe ve Arapça . Kafkaslarda Kürtçe ye ilaveten, Azeri, Ermeni, Gürcü, Rusca dillerini, Avrupada Almanca, İsveçce, Fransızca, Felemenkçe, v.s. hatta okulda öğrendikleri İngilizceyide üçüncü dil olarak kullanıyorlar.

Şimdi istenen nedir? Fırat’ın ötesinde halk günlük hayatında % 90 Kürtçe konuşuyor, ancak resmi dairelere gittiklerinde, Hastanelerde şayet doktor Kürt değilse Türkçe konuşuyorlar. Türk siyasileri bu realiteden habersiz oldukları için yahut kendileri Türkçeden başka bir dil bilmedikleri için Türkçeden gayri bir dil olacağını düşünmektende acizdirler. Siz 80 senedir Türkiyeyi idare edenlerin ikinci bir dil bildiğine şahit oldunuz mu? Atatürk’ten başlayın, sırası ile bütün cumhurbaşkanlarının hiç biri batı kültürü ile eğitim görmemişlerdir. Mahkemelerde hakimler çok gülünç duruma düştüler. Türkçeden başka bir dil bilmediklerini açığa vurmuş ve Kürtçe konuşulunca ona ‘’BİLİNMEYEN bİR DİL ‘’ demişlerdir.

Universitelerde ikinci bir yabancı dil bilende pek yoktur. Profesörlük için ikinci bri yabancı dil bilinmesi şartı vardır. O imtihanı ancak kopya çekerek başarıyorlARMIŞ(!).

NATO’ya girmeden önce orduda da pek İngilizce bilen subay yokmuş.

Yabancı dilde tedrisat yapan okullarada Türkçe dışında eğitime yasak getirilmiş.

Türki devletlerin ilim adamları ile yapılan kurultaylarda da ortak dil maalesef RUSCA olmuştur.

Bugünkü gazetelerin birinde bir köşe yazarı Kürtlerin Assimilasyondan korktuklarını,ikinci dil uygulaması ile de Türklerin bölünmekten korktuklarını yazıyor. Kürtlerin % 50 sinin Kürtçe konuşamadıkları bir gerçekse Assimile olmadıkları iddia edilebilir mi?

Fırat’ın ötesinde yaşayan Kürtlerin yaşamları itibariyle de Facto bölündükleri de bir gerçektir. Ohalde korkularla değilde gerçeklerle yüzleşmek zamanıdır.

Nufusu 100 binin altında UNO da akredite 33 devlet mevcut. Bunların 8 inde anadilde eğitim vardır. Kürt nufsundan daha az nufusa sahip 85 Ülke var. Bunların ekseriyetinde anadilde eğitim mevcut.

Bir taraftan yepyeni demokratik bir anayasa gerek denir ve seçimden sonra yeni bir anayasa yapılacağından bahsedilir, çünkü bu anayasa askerlerin yaptığı faşist karektedir denir, iki anadilde eğitim istenince mevcut anayasanın geçerliliğinden öne sürülür.

Milletvekillerimiz Antalya’ya gelip bir ay Turistlerle tatil yapsalar, onlarla komunikasyon kurmağa çalışsalar ve onların bu hususta fikirlerini öğrenseler, tatil yerlerinde çalışan Kürtlerin kaç lisan konuştuklarını görseler utanç duyacaklarından eminim. Zira Turizmde çalışan Kürtlerle konuştuğumda onların bir kaç yabancı dil bildiklerini gördüm.

Ahmedi Xani’nin Mem-u Zın’i üç lisanda yazdığı söyleniyor. Son çıkan FERHENK (Kürtçe lügat) te 39 bin Kürtçe kelime olduğunu gösteriyor. Diyarbakırda son altı ay içinde yapılan tıbbi kongrede konuşmacıların % 80 i Kürtçe tebliğatta bulundular.

Netceyi kelam siyasilerin Türkiyedeki gerçekleri görmeleri , afaki fikirler serdetmemeleridir.

Başbakan Türkçe bilmeyen bir aileyi ziyaretinde tercüman kullanmış. Bundan böyle o insanlara tatbik edilen assimilasyonu tamamlayıcı siyasetimi devam ettirmeli, yoksa onların ana sütü gibi hakları olan anadilde eğitime mi öncülük vermelidir? To be or not to be? Kürtler varlıklarını devam ettirmek için anadilde eğitimde israrlı olmaları lazımdır. Aksi asimilasyondur. Assimilasyon ise bir nevi insanlık suçudur, zulmudür.

Kitzbühel (Avusturya) 21.12.10

14 Aralık 2010 Salı

Toplumsal Mücadelede Yeni Bir Dönem mi?



Marx’ın artık klişeleşmiş bir sözüyle başlayalım: “İşçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur.” Bu söz, yüz elli yıldır, bir devrimci umudun sloganı olarak tekrarlanır durur. Devrimci militanlar, işçi sınıfının ya da ezilen diğer kesimlerin “kaybedecek bir şeyleri” olduğunu (örneğin bir kenara ihtiyat akçesi olarak konmuş birkaç kuruş, küçük bir ev vb.) gördükleri zaman neredeyse üzülürler, eyvah işçi sınıfı devrimden uzaklaşacak diye. Oysa, bana soracak olursanız, insanlar kaybedecek bir şeyleri olmadığı zaman değil, kaybedecek bir şeyleri olduğu zaman, dahası kaybedecekleri şeylerin gerçekten tehlike altında olduğunu hissettiklerinde devrime yaklaşırlar.

Rus işçi ve köylüleri belki mülkiyet anlamında kaybedecek şeylerden de yoksundular ama hayatlarını kaybetmemek için ayağa kalkmışlardı. Artık savaşta daha çok kanlarını akıtmak istemiyorlardı. Sovyet devriminin en baş ve kışkırtıcı sloganıydı “barış”.

Bu girişin ardından 1968’e gelecek olursak, bu tez iyice doğrulanır. 1968, II. Dünya Savaşı sonrası doğan kuşağın ayağa kalkışının ürünüydü esasen. Bu kuşak neden ayağa kalkmıştı özellikle Avrupa’da? Oysa savaştan sonra Avrupa, Amerika’nın da yardımıyla kendini yeniden inşa etmekle kalmamış, bütün kapitalist batı, “refah devleti” ya da “sosyal devlet” denen uygulamaya girişmişti. 1960’larda, özellikle Avrupa’da, refahın ve sosyal hakların o zamana kadar görülmemiş boyutlara ulaştığı bir dönem yaşanıyordu.
Tam da böyle bir dönemde öğrencilerin ve ardından da işçilerin ayaklanması hangi saiklerle açıklanabilir? Öğrencilere “rahat mı batmış”tı? Evet, rahat batmıştı. Özellikle gençler, kapitalizmin kendilerine sunduğu refah olanaklarından son derece rahatsızdılar. Tüketim toplumunun kendilerine dayattığı refah ve sunduğu tüketim olanakları gençleri ruhen rahatsız ediyor ve konformizme karşı yeni tür bir kültürel arayış gençleri cezbediyordu. İşte gençlerin, batının refahına karşı ayaklanıp, Bertolucci’nin Dreamers filminde görüldüğü gibi, yoksul mu yoksul bir ülkenin lideri Mao’yu kendilerine idol edinmelerinin temelinde bu anti-konformist yöneliş yatıyordu.

Özellikle Paris’te ve bugünlerde Londra’da görülen öğrenci hareketleri ise, tam tersi bir durumdan kaynaklanmaktadır. Batı kapitalizmi 1980’lerde “refah devleti” ve “sosyal devlet” denen uygulamanın sonuna geldi dayandı. Artık kapalı ekonomiler dönemi de sona erdiğinden ve ulusal sınırlar iyice aşındığından batı kapitalizmi tüm dünyanın yükünü omuzlamak durumundaydı. O zaman da, bir kapitalist ulus-devletin iç kaynaklarını kendi sosyal sınıflarına dağıtıp refahı arttırtması ya da sosyal hakları genişletmesi denen uygulama giderek ortadan kalkacaktı. Dünya yeniden 20. yüzyılın ilk yarısındaki, kaynak kıtlığının yükünün bütünüyle çalışan sınıfların sırtına bindirilmesi dönemine geri dönmeye başladı. Yaklaşık yirmi beş yıldır sürmekte olan, “sosyal devletin” ya da “refah devletinin” kırpılması sürecinin anlamı budur.

Bu kırpma işlemi, işçilerden önce orta sınıfları tedirgin etti elbette. Çünkü “sosyal devlet”ten ve “refah toplumu”ndan en büyük payı onlar alıyorlardı. Teknolojinin gelişmesiyle iyice kalabalıklaşan orta sınıflar, giderek teknolojinin daha da büyük bir hızla gelişmesinden zarar görmeye başladılar bu sefer. Çünkü artık, örneğin beş kişinin yaptığı işi bir kişi yapabiliyordu. Dolayısıyla, sistemin yetişmiş, eğitimli kadrolara ihtiyacı da azalmaya başlamıştı. Daha doğrusu, en üstün nitelikli süper kadroların dışındaki öğrencilerin varlığı, toplumun sırtından boşu boşuna geleceğin işsizlerini yetiştirmek olarak göze batmaya başladı ve bu süreç kaçınılmaz olarak öğrenci harçlarının yükselmesini, bursların kesilmesini getirdi. “Sosyal devlet”in uygulamalarının tam tersine bir süreç.

İşte bugün Paris, Londra vb. yerlerde öğrencilerin ayaklanmasının nedeni, 1968’den farklı olarak budur. 68’de öğrenciler, refahın uyuşturuculuğuna karşı ayaklanmıştı. Bugünkü öğrenciler ise refahın ellerinden alınmasına ve geleceksiz bırakılmalarına karşı ayaklanıyorlar. Motivasyonlar tamamen farklı, hatta zıt. Ama hedefler aynı: Her iki durumda da hedef, kapitalist sistem, onun köhnemiş kurumları ve “establishment” denen yönetici yapı ve zümredir.

Şimdi Türkiye’ye geçelim. Türkiye’de de öğrenci kesimlerinin yavaş yavaş hareketlendiği, bundan da daha önemli olarak, bugüne kadar adı duyulmamış yeni bir örgütlenmeyle ortaya çıktığı görülüyor: Öğrenci Kolektifi.

Hemen ilk bakışta ve yarattığı çağrışımla bunun, bugüne kadar bilinenlerden farklı bir özinisiyatif örgütlenmesi olduğu izlenimi doğuyor. Eğer öyleyse, bu çok güzel, hayırlı bir gelişme ve bir anlamda, yaklaşık 40 yıllık bir aradan sonra yeniden ve gerçekten bir taban inisiyatifi ortaya çıkacak demektir. Bunun böyle olup olmadığını önümüzdeki dönemde göreceğiz.

Yukarıdaki paragrafta tam olarak ne anlatmak istediğimi açabilmek için 1960’ların FKF ve Dev-Genç dönemini biraz açmam gerekir. FKF ve Dev-Genç örgütlenmesi (en azından 1970 yılı ortasına kadar), sanıldığının tersine, yukardan bir ideolojik örgütlenme değil, aşağıdan bir özinisyatif hareketiydi. Fikir Kulüpleri Federasyonu, sol ya da sosyalist eğilimli öğrenci gruplarının fakülteler ve üniversiteler bazındaki oluşumu ve aşağıdan inisiyatifi üzerinde kurulmuş ve yükselmiştir. Keza Dev-Genç, doğrudan aşağıdan aktif öğrenci gruplarının örgütlenmesi ve mücadelesi ile var olmuştur. Dev-Genç merkezi, fakülteler bazındaki bu inisiyatif gruplarının eşgüdümü işlevini görürdü sadece. Tabii 1970’ten itibaren tepedeki ideolojik kavgalar bu inisiyatifi öldürdü ve sonuçta örgütün hayatına da son verdi.

1974 affından sonra gençlik örgütlenmeleri tamamen ayrı ve merkezi örgütlenmeler haline gelmiş Marksist-Leninist fraksiyonların denetimine girdi ve onların “yan örgütü” olarak görüldü. Elbette böyle bir yönelim, aşağıdan gelişen gençlik hareketi inisiyatifini bölen ve boğan bir rol oynadı.

Yaklaşık 40 yıla varan bu tepeden inmecilik dönemi sonuna yaklaşmış gibi görünüyor. Sanki bana, “Öğrenci kolektifi” örgütlenmesi yeni bir sürecin başladığını müjdelermiş gibi geliyor. Bu örgütlenmenin içinde elbette çeşitli fraksiyonların mensupları olacaktır, olması doğaldır ama artık “aparatçıkların” uzaktan kumanda ettiği öğrenci hareketinin yerini, gerçekten tabandan bir özinisiyatifin ve özerkliğin geçerli olduğu yeni bir öğrenci hareketi dalgası almaktaymış gibi görünüyor.

Bütün belirtiler, Yunanistan ve İrlanda da dahil, Avrupa’da yeni ve devrimci bir öğrenci ve orta kesim hareketinin başlamakta olduğunu gösteriyor. Türkiye’deki belirtiler de bu yönde. Bu yeni gelişme karşısında, sosyal hareketlilikler konusunda kendini görece güven içinde hisseden “establishment”in endişe belirtileri gösterdiği gözleniyor. Duruma yeni hal çareleri aramak üzere seferber olmaya başlamaları bunun belirtisi.

İşin ilginç yanı, otuz yıla yakın bir zamandır bir iç ulusal savaş yaşayan ve “terör” eylemleriyle uzun süredir haşır neşir olan Türkiye toplumunda, bu tür şeylere karşı epey kaşarlanmış olan egemen kesimin, yeni bir öğrenci ve ardından da muhtemel bir emekçi hareketi karşısında epeyce telaşlı ve tedirgin görünmesidir. Öyle anlaşılıyor ki, onların esas korktukları, “terör” değil, aşağıdan gelişecek yeni bir kitlesel devrimci dalgadır.

Eğer tedirginlikleri gerçek nedenlere dayanıyorsa bundan sevinmek gerekir. Özinisiyatife dayanan böylesi bir hareket gelişip kendi mecrasında ilerlerse toplumsal bir dönüşüm için yeni umutlar da canlanır yeniden. Elbette böyle bir hareketin kendi içinde dalgalanmalar yaşaması, sınama-yanılma yöntemince hatalarla boğuşarak ilerlemesi de gayet doğaldır. Kolektif bir akıl varsa, umalım ki yanlış mecralara girmeden ve yanıltılmadan görece olumlu bir yolda ilerlesin.

Daha ilk adımda, toplumsal ilginin odağı olmanın getirdiği bir şımarıklığa kapılmasın, sahte dostların okşamalarına karşı uyanık olsun, yumurta fırlatmak türü kolay eylemciliklerin cazibesine kapılmasın. En önemlisi de mantığını öfkesine egemen kılsın.

Tabii benimki dışarıdan gazel okumaktır.

Yine de en iyisini onların yapacağına güvenmek gerekir.

10 Aralık 2010 Cuma

Kasaplık Mesleği





Geçen gün, Yavuz Turgul’un senaryosunu yazıp yönettiği, Şener Şen’in baş rolde oynadığı (komiser) “Av Mevsimi” adlı polisiye filmi seyrettim. Öyküsü ve çekimleriyle iyi bir filmdi. Şener Şen ile Çetin Tekindor’un oyunculukları tabii ki çok iyiydi. Gerçi bu yazdıklarım yazıya giriştir. Film eleştirmeni olmadığım gibi, bir film değerlendirmesi de yapacak değilim.

Filmde, emekliye ayrılan komiserin arkadaşlarına yaptığı veda konuşmasında “Yaşasın Cinayet Masası” demesindeki ironi açıktır. “Yaşasın Cinayet Masası” demenin “Yaşasın Cinayetler” demekten bir farkı yoktur. Henüz emekli olmamış Komiserlerden birini oynayan Şener Şen’in kendisine yardımcı olarak seçtiği genç ise ölümle yaşayan mesleğe henüz intibak edebilmiş değildir; eline maktülün kesik eli değdiği için sürekli ölü kokusu almakta, sinir hastalığı derecesinde ellerini sürekli yıkamakta ve endişeli bir yüzle ellerini koklamaktan kendini alamamaktadır. Olur olmaz zamanlarda cep telefonuyla durmadan arayan kız arkadaşı, genci evlenmek için sıkıştırmaktadır. İşin komik tarafı (bence Yavuz Turgul’un ince bir buluşudur bu), kızın babası kasaplıktan yetişme bir et pazarlamacısıdır ve evlendiği takdirde “damadı” bekleyen, elinden çıkmayan kokuyu daha da yoğunlaştıracak bir et kesim işidir.

Polislik mesleğine intisap etmiş tek tek şahıslara karşı bir düşmanlığım yok, polislik de diğer kirli mesleklerden biridir ama şunu da net bir şekilde belirtmeme izin verilsin ki, polislik ve kasaplık meslekleri arasında önemli bir benzerlik vardır. Kasap hayvan kesimi, polis ise insan kesimi yapar. Kasap hayvan derisi yüzer, polis insan derisi. Kasap hayvanın bağırsaklarını ve iç organlarını çekip çıkarır, polis insanın iç organlarını ve bağırsaklarını. Kasap hayvanın beynini kafatasından çıkarır, polis insanın beynini. Poliste sorgulananlar bilirler, hiddete kapılan polisler ara sıra şöyle bağırırlar sorguladıkları kişiye: “Derini yüzerim lan, ciğerini sökerim senin, böbreğini eline veririm.”

Yukarda söylediklerim tabii ki mecazi anlamda doğrudur ama polisin zaman zaman fiilen de insan kasabı noktasına yaklaştığı olur. Darp ve işkenceyle emniyet bodrumlarında öldürülenlerin sayısı (bu ülkede ve başka ülkelerde) oldukça kabarıktır. Toprak altı edilmiş faili meçhullerden söz etmiyorum bile. Cumartesi annelerine sorulsun.

Polisi neredeyse legal bir kasap haline getiren en önemli unsur, devlet görevlisi olmasıdır. Polis her türlü icraatında devlet himayesini ve güvencesini arkasında hisseder. Aslında basit bir talimatla bile ortadan kaldırılabilecek işkencenin Türkiye karakollarının ve Emniyet müdürlüklerinin bodrumlarında normal ve legal bir prosedürmüş gibi devam etmesinin tek nedeni devletin kendi polislerine verdiği bu gizli güvencedir. Devlet var olduğu zamandan beri devam etmektedir bu işkence denen iğrenç uygulama. O halde bunun devlet eliyle uygulandığından, teşvik edildiğinden kuşku duymak ahmaklık olur.

Dolmabahçe’de devletin polisi gösteri yapan gençlere vahşice saldırdı. Gençleri tekmeledi, hamile bir genç kadının çocuk düşürmesine neden oldu. Bütün bunlara rağmen, bazı köşe yazarları kendi patolojik hallerine bakmadan gençleri “patolojik bir vaka” olarak tanımlamaya kalktılar.

Bu olaydan sonra İç İçişleri bakanlığının ya da emniyet müdürlüğünün, “sorumlular hakkında gerekli soruşturma yapılacaktır” klişesini duyar gibi oluyorum. Artık beynini ve düşünme yetilerini yitirmemiş hiç kimse bu sözlere doğal olarak inanmıyor. Bu sözlerin tercümesi, “himayemizi ve güvencemizi eskisi gibi sürdüreceğiz”dir.

Dün de Mülkiyeli gençler, sanırım biraz da Dolmabahçe’deki olayın yarattığı öfkeyle yumurtalı bir protestoda bulundular “Kuzu” adlı bir şahsa karşı. Bu “kuzu”nun kurt postu var mıydı üstünde, varsa o anda ne yaptı bilmiyorum ama gençlerin protestosunu doğrusu pek içime sindiremediğimi belirtmeliyim. TV ekranlarından gördüğüm kadarıyla yumurtalara hedef olan “kuzu postuna bürünmüş kurt” bir anda gerçekten de kuzuya dönüştü benim gözümde. Yani bir rol değişimi oldu birdenbire. O ana kadar mazlum bir pozisyonda olan gençlerin yumurtaları fırlatırken acımasız “kurt”lara dönüştüklerini, hiç istemediğim halde görmek zorunda kaldım.

Unutmamak gerekir. Her mazlumun önünde “kurt” ya da “çakal”, hatta gelecekteki bir rejimin “kasabı” olmak yolu her zaman açıktır. Bugün mazlum konumunda olmak ömür boyu bir garanti değildir. Müthiş güçlü bir vicdan ve özdenetim gerektirir bu tür şeylerden uzak durabilmek ve günün birinde halihazır rejimin emrinde bir “kasaba” dönüşmemek.

9 Aralık 2010 Perşembe

Rapora YE’yê û Tirkiye




Roja 9’ê mijdarê Komisyona Yekîtiya Ewropayê rapora xwe ya salane di derbarê welatên berendam, Hirvatîstan, Makedonya û Tirkiye’yê de aşkere kir.

Komisyona Ewropa’yê heman raporê di derbarê hemû welatên berendam de amade dike û diweşîne. Lê belê, di dîroka vê Yekîtiyê de, heya naha di nava welatên berendam de tu welat weke Tirkiye’yê nebû ye. Raporên tu welatan jî weke yên vî welatî balkêş nebûn in û nehatine niqaş kirin.

Ev sêzdeh sal in ku heman Komisyon, di mehên dawiya salan de di derbarê pêşketinên li Tirkiye’yê de raporan aşkere dike. Di van raporan de wêneyê Tirkiye’yê tê kişandin û di derbarê pêşketin û paşveçûyînan de analîz tên kirin, rexne çê dibin. Weke her salên borî, di rapora îsal de jî rewşa Tirkiye’yê zêde baş nehatiye analîzkirin, bi taybetî di derbarê rewşa giştî ya mafê mirovan de rexne hatine kirin. Herwuha, di derbarê mafê kêmneteweyan de jî rexne hene û ji Tirkiye’yê gavên pêşketî têne xwastin.

Weke tê zanîn Komisyona Ewropa’yê van raporan di çarçoveya berendametiya Tirkiye’yê, a ji bo Yekîtiya Ewropa’yê de amade dike. Yanê ji sala 1998’an vir ve heman saziya ewropî rewşa Tirkiye’yê dişopîne û di dawiya her salê de, nêrînên xwe dike rapor û ji raya giştî re aşkere dike. Naveroka van raporan ji bo hemû saziyên YE’yê weke referans tê girtin û li gorî wê têkîlî bi vî welatî re tên lipêşxistin.

Ji 12’ê hezîrana 2005’an vir ve Tirkiye bi Yekîtiya Ewropa’yê re di nava guftugoyan de ye. Li gorî krîterên YE’yê divê 35 xal werin guftugokirin, her 27 welatên endamên YE’yê dengê erê bidin ku Tirkiye bibe endamê vê Yekîtiyê. Lê belê, ji sala 2005’an vir ve tenê 13 xal hatine vekirin, di nava wan de jî yek xalekê tenê hatiye girtin. Ew xal jî ya di derbarê Zanistî û Lêgerînê de ye. Di nava wan 13 xalên ku hatina vekirin de 9 xal hatine bloke kirin, yanê di derbarê wan de niha tu guftugo nayên meşandin. Hin ji wan xalan ji aliyê Kibris’ê ve, hin ji wan jî ji aliyê Fransa’yê ve hatine bloke kirin. Ev tê wateya ku, ji 13 xalên vebûyî, yek xal tenê hatiye girtin, 9 heb jî hatine bloke kirin, tenê 3 xal li ser maseya guftugoyan man in.

Dema ku mirov li vê wêneyê pêvajoya guftugoyan dinêre, pir zehmet e ku mirov bêje « wê rojekê Tirkiye bibe endamê YE’yê ». Li Tirkiye’yê jî hin derdor bi vî awayî analîzan dikin. Lê belê ez bixwe vê rewşê pir normal dibînim, wêneyê mijara gotinê li gorî Tirkiye’yê ye. Ewropa wusa bi hêsanî welatekî musulman, xwediyê 80 mîlyon nifûsî û di herêma Rojhilata Navîn de nagire nava xwe. Bi vê rastiyê ve girêdayî, di vî welatî de pirsgirêka kurd heye û bi dorfirehî tê niqaşkirin.

Kurtayî ; pêvajoya YE-Tirkiye’yê dewam dike, lê belê li ser vî rêwîtiyê pir kelem, mij û dûman heye.

19.11.2010

Link: http://farasin.blogspot.com/2010/12/rapora-yeye-u-tirkiye.html


8 Aralık 2010 Çarşamba

REFERANDUM…


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com


FIRATIN ÖTESİNDE de FACTO KÜRDİSTAN OLUŞMUŞ!

Bu sene üçüncü sefer Diyarbakıra gittim. Birincisinde Kitap fuarını gezdim. İkincisinde ‘’Mezapotamya Tıp Günlerine’’ katıldım. Üçüncü toplantı ‘’Sağlık politikası’’ hakkında idi. Her iki kongredede konuşma dili KÜRTÇE oldu. Böylece KÜRTÇE nin ilmi tebliğler için yeteneğide kanıtlanmış oldu.

Ziyaretlerimde ki en mühim tesbitim Fırat nehrinin doğusunda bir KÜRDİSTAN olduğudur. KÜRDİSTAN terminolojisine karşı çıkanlar var. Nerede bir halk yoğun yaşıyorsa oranın coğrafi adıda o halka izafetendir. Mesela Rumların yoğun yaşadığı coğrafyanın adı Yunanistandır. Macarların kine Macaristan, Gürcülerinkine Gürcüstan, Ermenilerinkine Ermenistan, Türkmenlerinkine Türkmenistan denmektedir. Kürtlerin yoğun yaşadığı bir coğrafi bölgeye Kürdistan denmesinin mahzuru nedir? Mahzuru Türklerin korkusudur. Kürdistan denilince bölünmektren korkarlar. Kuzey Iraktaki özerklaşmiş Kürt devletine Kürdistan demek artık kabul gördü. Orası güney Kürdistansa kuzeyide elbette Kuzey Kürdistandır. Trakya da Rumlar yaşamıyorsada oraya RUMELİ denmenin bir mahzuru yoktur.

Bu kuzey Kürdistanda halkın yaşam tarzının Türklerle hiç alakası kalmamış, daha doğrusu deFACTO o bölge Türkiyeden ayrılmış gibi bir görüntü veriyor. Nasıl Almanyadan Fransaya geçerken ayrı bir yaşam tarzı görüyorsanız Fıratın ötesindede ayni empresyonu yaşıyorsunuz. Ora halkının yemesi, içmesi, giyimi,kuşamı , konuşması, türküsü ,siyasi algılamaları, misafirperverliği Türklerinkine hiç benzemiyor. Bu durumu algılamayanların korkudan kafalarını kuma soktuklarını zannediyorum. Bu bir kendi kendini kandırmaktır. Halk bilinçli olarak illegal sivil itaatsızlığı göze almış. Bakkallarda meyve sebze isimleri Kürtçe yazılmış, Tualetlerde bile erkek, kadın kelimesinin yanında Kürtçe isimler yazılmış, bir çok yerlerde Kürtçe alfabe bile kullanılmış. Daha enteresanı hükumet temsilcileri, mesela bir vali bir yeri ziyaret etse kimse ayağa dahi kalkmıyor. Eskiden jandarmanın girdiği yerde bile halk el pençe ayakta karşılardı. Bu hususta çok müşahedelerim oldu. Ben laf olsun diye söylemedim ‘’de FACTO’’ bölünmüşlük gerçekleşmiş derken. Bazı şovenist parti sözcülerinin bölünme paranoyası, korku yaymaları onlara ne kadar oy kazandırır bilemem.

KÜRT KADINLARININ SİYASİ ANGAJMANI

Bundan evvelde yazmıştım; siyasiler kadınların giyim kuşamlarını tartışmalarında kaybettikleri enerjilerini Kürt sorunun çözümüne sarfetselerdi çoktan birlikte yaşamanın formulünü bulurduk. Dün Başbakan Erdoğan rektörlerle yaptığı toplantıda benim söylediğim sözleri aynen tekrar etmiş. Bu çok hoşuma gitti.

Diyarbakır da çok sevindirici bir tesbitimde Kürt kadınlarının siyasete angaje olmalarının değil Türklerden, hatta Almanlardan ziyade olduğudur. Bir prensip kararları var her erkek başkanın yanında bir kadın eş başkan seçilmiş. Parlamentoda, belediye meclislerin de % 40 kadınlardan müteşekkül olduğu bir gerçek. Bu tesbitimi es başkan Aysel Tuğluk hanıma söyleşimizde açıkladığımda bana bu katılımın sağlanmasında çok mücadele verdiklerini anlattı. Oral Çalışlarda bugünkü makalesinde bu mevzuya dokunuyor. Benim kanaatıma göre bu şimdiki mücadele neticesinde varılmış bir başarı değil. Kürtlerde benbeni bileli kadınlar kendilerini erkeklerle eşit sayıp şahsiyetlerini isbatlamışlardır. Kendi annem daha 20 yaşında iken babamın vefatını müteakıp ailenin yaşamını dirije etmiştir. Keza üvey annem aile büyükleri sürgünde iken geride kalan büyük aile fertlerinin yaşamlarını kontrol altında tutmuştur. Daha bir çok kadın akrabalarımın aile içinde erkeklerini yönlendirdiklerini hatırlıyorum. Bu hususta mesleğim icabı Kürt kadınlarının suverinitesi hakkında çok tesbitlerim olmuştur.Kürdistanda ananevi NAMUS cinayetleri , kadınlara karşı acımasız şiddet uygulamalarıda aktualitesini korumakta.

KÜRT SORUNUN ÇÖZÜMÜNÜN ADI REFERANDUM OLMALIDIR.

Ben şasen silahtan nefret eden bir hekimim. Vazifem insanların yaşamlarını sürdürmelerine katkıda bulunmaktır. Silah ise tam tersi insan yaşamına son veren bir vasıtadır. Gurula söyleyebilirim ki askerlik görevide yapmadım, çocuklarımada hiç bir zaman silahlı oyuncak almadım.

Mevlananın dediği gibi sorunları sevgi ile çözmeliyiz. Silahla asla. Kürt dsorununa silahsız çözüm yok mu? Bana kalırsa bu ancak REFERANDUM la mümkün. İster KIBRIS’ta, ister Kürdistan da Referandum yapılıp asıl MAĞDUR’u halka sorulsun. Halklar kendi kaderlerini kendileri tayin etsinler. Ne ERDOĞAN, ne ÖCALAN, ne BARZANİ, ne DENKTAŞ, ne PAPANDREU, ne AB ne ABD . Bazı siyasiler DTP nin çözüm politikaları üretmelerini istiyorlar. İşte size silahsız çözüm formülü. Referandum neticesinede halkların boyun eğmesi zorunludur. Başkalarını sorumlu tutamazlar. Çiller’in şakıltaşı masalı geçmişte kaldı. Çünkü bugün bir damla kan akmasın diye milyonlarca çakıltaşı söz konusu olamaz. Deniyor ki ne Öcalan, nede DTP Kürtlerin temsilcisidir. Ohalde Kürt halkının kendisine soralım. Erdoğanın Anayasa Referandumunda dediği gibi halkın vekillerine değilde asline gidelim. Bu yöntemde silahta yok, temsilci partilerde yok. Referandum istemeyenler Kürt halkından korkanlar olacak.

Referandumda neler sorulmalı:

1. Türklerle birlikte mi yaşamak istiyorsunuz? (Belçika modeli olabalilir.)

2. Fedrasyon mu size daha uygun? (İsviçre, Almanya misali)

3. Ayrı devletmi kurmak istiyorsunuz? (Kıbrıs misali)

BU referandum Kıbrıstada yapılabilir. Kıbrıs Türklerinin % 80 i Kıbrıs cumhuriyeti pasaportu taşıyor muş.

Bu suretle SİLAH masadan kalkar. Silahlar susar. Analar ağlamaz. Gençler aptalca yaşamlarını yitirmezler. Dün akşam Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Osman Baydemirle birlikteykende bu fikrimi açıkladım. KEŞKİ dediler. Bu fikrime Kürt önderlerinin karşı çıkmayacaklarını ümit ediyorum. Kıbrıs Türklerinin % 80 ide Annan planına EVET demişti.

Bu referandumdan sonra öteki problemlerin teferruat konumuna düşeceklerini söylemem mümnkün. İster ANADİL EĞİTİM,ister Kültürel haklar, Kıbrısta ise AB problemi kendiliğinden çözülür. Bu fikrime karşı çıkanlar çözümsüzlükten nemalanlar olabilir.

Bu suretle değil bölünmek, MİSAKİ MİLLİ dahi gerçekleşebilir. Sulhcu, kardeşlik projesi , silahın lafı bile edilmeden realize edilir. Daha dün Ak parti başkanvekili Çelik DTP nin yeni, silahsız bir çözüm projesi getirsin diyordu. REFERANDUM en demokratik bir yöntemdir. Gerek Kıbrıs, gerek Kürt , gerekse Ermeni sorunlarına 80 senedir siyasi figuranlar bir çözüm üretemediler. Erdoğan anayasa referandum oylamasında ne diyordu. Sorunun çözümü için asıl sahibi, asıl mağduru halka gitmek lazım. Çok doğru bir yönteme başvurdu. Halk oylamasına gitti.
SEÇİMLERDE BARAJ UYGULANMASI
Demokratik çözüme silah hiç bir zaman vasıta olmamıştır. Demokrasilerde çözüm SANDIK’tadır. Hakiki demokrasilerde piramidin zirvesinde olanlar, kendilerini en akıllı zannedenler selahiyet sahibi olmamalı. Piramidin en altındaki HALK söz sahibi olmalıdır.

Seçimlerdede karar veren liderler olmamalı. Lider sultalığına son vermek aday adaylarını da Almanya da olduğu gibi parti delegeleri, Demokrat parti devrinde olduğu gibi delegeler karar vermelidir. Hatta delegeleride halk kendisi bizzat seçmelidir. İngilterede olduğu gibide dar bölge sistemi getirilmelidir. İngilizlerin, İsviçrelilerİn muvaffak olmuş demokratik sistemlerini neden kabullenmeyiz ki?. İsviçrede her hafta REFERANDUM vardır. Her ciddi kararı halk vermektedir.

KÜRTLERİN VARLIĞI TÜRKLERİN VARLIĞINA ARMAĞANDIR(!)

Sırrı Sakık beyin ifadelerine de şaşırdım. Kürtlerin Türklerin varlığı için daima varlıklarını armağan ettiklerini bilmiyor mu? Dersim de 50 bin Kürtün varlığı armağan edilmedimi? 35 bin PKK lı Kürt gencinin varlığı etkisezleştirilmedimi(!). Diyabakır ceza evinde, diğer ceza evlerinde , 12 eylülden sonra Evren kaç gencin katline , varlıklarının armağan edilmesini uygun gördüğünü duymadımı? Çünkü Kürtlerin damarlarında Türklerin ki gibi ASİL KAN mevcut değil ki. Üstelik MUTLU olmak için TÜRKÜM demekten neden imtina ediyorsunuz ki?

Eskiden PALA ile Avrupaya saldırmışken şimdi paşalarımız KILIÇ’larını beyaz eldivenleriyle , merasimlerde sıkı tutuyorlar. ‘’Tüfek icat oldu, kılıç kında paslanmalıdır’’. Kılıçlar kelle koparma vasıtası olmamışmıdır?

Costa Rica’lılar ordusunu lağv etmiş,o parayı eğitime ve sağlığa harcamış. Bugün dünya çapında yapılan mutluluk anketinde bir numara olmuşlar. Bizde hala askerler yaptıkları darbeler, idamlar yetmiyormuş gibi yeni ergenekon planları yapıyorlar. Bahçeli meydanlarda idam ilmiği atmıyor mu? Bin sene içinde 29 defa isyan edilmesi kardeşce yaşadığımızın alametimidir?.

Biraz medeni olsak, silahsız çözümleri düşünsek , gençleri katletmenin GÜNAH’ından kurtulsak !!!!! Silah satıcılarının zenginleşmesini sağlayan siyasi önderlerin 80 senedir çözüm üretemedikleri , beyinsel yeteneklerinin kifayetsizliği kanıtlanmadı mı? İnanın ki eğitimsiz, cahil halktan, yeşil kartlılardan edindiğim intiba REFERANDUM’un gerekliliğidir. Siyasi önderler durumdan vazife çıkarıp kendi kendilerini önemsiyorlar. WİKİ ifşaatları diplomatların, politikacıların, böyyük devlet adamlarının acziyetlerini ortaya çıkardı. İplerini pazara çıkardı. Kapitalizmle PARA’nın foyası finans krizi ile ortaya çıktı.

İnsanoğlunun iki kötü icadı var. Biri PARA, diğeride SİLAH. Birincisi insanları ahlaksızlığ sürüklediği gibi SİLAHLARDA insanların canına kıyıyor.

Bugün ki gazetelerden bir kaç başlık.

Avrupa’nın genelev başkenti İspanya.300 bin kadın bu sektörde çalışıyormuş. Adalet bakanının beyanatına göre 73 bin istismar davası açılmış. Paranın yaptığı ahlaki tahribat filozofları yeni sistem arayışına zorlamaktadır.

Antalya. 5.12.10