15 Ocak 2011 Cumartesi

ÜLKELERDE WİKİLEAKS DEPREMİ



Hüseyin Habip Taşkın
habibtaskin@gmail.com


Dünya gündemi belirli başlıklar çerçevesinde emperyalistler tarafından belirlenirken, ülke işgalleri şimdilerde açıktan oynanan bir oyun haline getirildi diyebiliriz. Dünyada yoksulların durmadan artığını gözlemlerken, Emperyalist gücün yapmacık ve çirkin yüzünü de görebilmekteyiz.

Ülkelerde iktidara gelme ve yönetme taktikleri devam ederken, birbirlerine kendi kişisel menfaatleri için komplo kurma taktikleri de ülkenin işleyiş çarkları arasında devam ettiğini görmekteyiz.

WikiLeaks internet sitesi, Irak ve Afganistan savaşı ile ilgili belgeleri Kasım ay’ı içinde yayınladı. ABD pişkinliğiyle inkâr etse de, ortada olan belgeler ABD’nin bir numaralı suçlu olduğunun kanıtıydı. WikiLeaks internet sitesi, Kasım ayının son günlerinde ülkelerin istihbarat kayıtları, bu kez de ABD konsolosluklarının kayıtlarını yayınladı. Kayıtlar, ABD yönetiminin sadece düşman olarak gördüğü ülkeleri değil, müttefik ülkelerdeki yöneticileri de fişlediğini ortaya koydu. Bu fişlemede Türkiye’de var.
WikiLeaks internet sitesi, elindeki belgeleri sırasıyla yayınlıyor. Yayınlanan her belge de ilişkisi bulunan ülkelerde deprem etkisi yaratıyor.

ABD burada ipleri kendi elinde bulundurmak istemektedir. Bu bağlamda WikiLeaks'tan sızdırılan bilgiler doğrultusunda, ABD'nin Birleşmiş Milletler'de yaptığı entrikaları gösteriyor. Belgelere göre, ABD yönetimi, Birleşmiş Milletler'in üst düzey yöneticilerinin ve onlara bağlı personelin kullandığı iletişim bilgilerini, yöntemlerini ve kullanılan şifreleri ele geçirmeye çalıştığı kesindir.

ABD’nin tüm engelleme çabalarına karşın WikiLeaks, 3 milyon belgeyi yayınlamayı başardı. ABD kendisine güçlü bir devlet imajı çizmiş durumdaydı. Bu olan olaydan sonra akıllara birçok soru işareti gelmektedir. Bunlardan bazıları; ABD içinde ki, iktidar savaşının kızışmasıdır. ABD bunu bilinçlice el altından yayınlattırıp güvenlik adına zıt bellediği ülkelere saldırma zeminini oluşturmasıdır. Farklı bir açıdan ihtimaller üzerinden bakmaya devam edersek; Çin ya da başka ülkeler, ABD saltanatını sonlandırmak için ABD içinde ki, yüksek mevkide bulunan kişileri satın alıp, bu eylemi gerçekleştirmişler de olabilir.

Açıklanan belgelerde, Türkiye ile ilgili toplam 7.918 belge sızdırılırken, kayıtların tarihi 2002'ye kadar gidiyor. Türkiye ile ilgili 577 "gizlilik derecesi yüksek" kayıt bulunuyor.

WikiLeaks'in yayınladığı belgeler, ABD Savunma Bakanlığı tarafından kullanılan Siprnet isimli gizli ağda paylaşılan makaleler ve yazışmalardan oluşuyor. Siprnet, bürokratik işleyişi hızlandırmak amacıyla, ABD'nin çeşitli ülkelerdeki konsolosluklarını birbirine bağlıyor. Dışarıya kapalı olmasına rağmen, yetkili konsolosluk çalışanları ile Irak ve Afganistan'dakiler de dâhil olmak üzere askeri üslerdeki askerler tarafından ulaşılabiliyor ki bu da yaklaşık 3 milyon insanı kapsıyor. Belgeleri sızdıran kişinin de Irak'ta istihbarat analisti olarak görev yapan 22 yaşında bir asker olduğu iddia ediliyor. Diplomatik yazışmaların bulunduğu belgeler, Irak savaşıyla ilgili daha önce yayınlanan belgelerle aynı anda sunuculara yüklenmiş, ancak yaratacağı etkiyi arttırmak için farklı zamanlarda yayınlanmış.

Belgelerin ortaya çıkmasıyla ülkelerin yöneticileri inkâr etme yönünü seçtiler. Oysa o ülkelerde kendi içlerinde tartışmalar bitmedi.

Türkiye’de ise çıkan bir belgede Tayip Erdoğan’ın İsviçre bankalarında birden fazla hesabı bulunan paraları iktidar ile muhalefet arasında tartışma konusu olurken, ortamın gerildiği görülmektedir. Tayip Erdoğan kendi cephesinden iddianın aslını yansıtmadığını dile getiriyor. Türk basınından bazı gazeteler “Rusya’nın PKK’ ye silah sattığını” yazmış. Durmadan da basında yer alıyor. O zaman bu belgeyi doğru olarak gördüklerine göre, diğer belgeler niçin doğru değildir? diye bir soru aklımıza gelebilir…

Bu belgeleri toplayan ABD Savunma Bakanlığı tarafından kullanılan Siprnet isimli gizli ağda paylaşılan makaleler ve yazışmalardan oluştuğuna göre, yorumlarda ABD’nin üst düzey bürokratlarına aittir. ABD kendi çıkarları için güvendiği ya da güvenmediği ülkelerin kayıtlarını tuttuğu bu bağlamda kesinlik kazanmış oldu. ABD bundan sonra gizli belge tutmayacak anlamına gelmemelidir. İstihbarat raporları bundan sonrada yazılmaya devam edilecektir. Sinsi politikalarını sürdürmeyecekler anlamına gelmemelidir. Türkiye kendi komşularına karşı iyi olma rolünü biçerken, bir yandan emperyalistlerin çıkarlarını desteklemektedir.

Emperyalizmin barbarlığına dur diyecek olan dünya ülkelerinin emekçileridir.

MEYHANE BİR HOŞ


Cirik Haci / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de


Molla geldi aldı yırttı tapuyu
Şimdilik yakası şıhlar elinde
Sonu karanlık, dibi derin kuyu
Yoluna devam der şıhlar önünde

Devletin gücünü büktü kıvırdı
Asker plis savcı hepsin devirdi
Asırlık ırmağı terse çevirdi
Biat eder hakka şıhlar yanında

Laikci uyandı rejim değişmiş
Bilim hukuk dua ile boğulmuş
Devletin nimeti çokca sağılmış
Hakka şükür eder şıhlar şanında

Niyet kesin daha devam etmeye
Çobanlık mesleği sürü gütmeye
Kıyıdan köşeden talan etmeye
Sırrı saklı kalır şıhlar ininde

Fezalim der hacim gitme geriye
Yakında saldırır bozkurt sürüye
Yatırım oluyor hürü periye
Meyhane bir hoş şıhlar gününde

12 Ocak 2011 Çarşamba

SUDAN BÖLÜNÜYOR, SIRA BELÇİKA DA



Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com


Türkiye Kürtlerinin örnek alabileceği siyasi gelişmeler var dünya’da.

1. Güney SUDAN bu hafta yapılan REFERANDUM ile kuzey bölgesinden ayrılacak. Kuzey de Arap ve Müslüman bir halk yaşarken, güney de Hırıstıyan yerli Afrikalılar. Bölünmenin ekonomik bir yanıda güney de petrol varlığı. Bu REFERANDUM kararına gelinceye kadar bir iç harp yaşanmış yüzbinlerce insan kaybı olduğu gibi milyonlarca Sudan’lı da göç etmek zorunda kalmışlardı. Şimdi bilhassa güney de bayram havası var. Türkiye’nin doğu ve güneydoğusun da da REFERANDUM yapılmasını önermiştim, fakat bölünmek maksadı için değil. Şayet Sırrı Sakık’ın başlattığı İMZA KAMPANYASI yapılırsa, oda referandum yerine geçer diye düşünüyorum. Bu özerklik, daha doğrusu yerel yönetimlerin ; İsviçre’de olduğu gibi, halkın idare mekanizmalarına katkısı kuvvetlenmiş, demokrasinin gereği gerçekleşmiş olur. Bölünmekten ziyade birlikte yaşam arzu ve sorumluluğunu artırmış olur.

Silahların gölgesinden sıyrılmak için daha başka barışçı önlemleride düşünmek ve şiddeten uzak önerileri hayata geçirmek lazımdır:

- Mesela anadilde eğitimi gerçekleştirmeği devletten beklemeyip belediyeler lisan kurslarını başlatmalıdır. Bu kurslarda Türkçe, Kürtçe ve İngilizce öğretilmelidir. Bu birlikte yaşamı kolaylaştırıcı, pragmatik yöntemlerin tatbikatına Milli Eğitim bakanlığınında desteği sağlanmalıdır. Bu aksiyona BDP önayak olabilir.

- Colloquial ( konuşulan ) Kürtçe-Türkçe ve İngilizce cep lügatları hazırlanmalı ve vatandaşa dağıtılmalıdır. Bu gerçekleşirse o bölgede çalışan Türklerinde halkla kommunikasyonu kolaylaşır. Kadınların % 50 sinin Analfabet olduğu söyleniyor. Onların hayata entegrasyonuda mümkün olur.

- Belediyelerin folklor ve müzik gruplarına önem vermesi, müziğin mutlu kılma potansiyelinden istifade etmesi faydalı olur.

- BDP nin kadın siyasetçileri desteklemesi babından eş başkanlık geleneğini sürdürmeleri diğer partilere örnek olabilir.

-Batıya göç etmiş Kürtlerin doğum yerleri ile irtibatlarını kuvvetlendirmek için FESTİVAL’ler tertip edilmeli ve onları davet etmeleri , keza yurtdışında yaşayanların bir afla vatanları ile bağlarının yeniden sağlanmasına çalışılmalıdır.

- Demokratik toplum kongresinin başlattığı çeşitli meslek guruplarının ( Kürtçe ) toplantıları çok faydalı bir girişimdir. Bu ve benzeri aktiviteleri hayata geçiren siyasi partilerinde halk arasında sempatisini sağlayabileceği için Parlamentoya da daha çok temsilcilerini göndermeği sağlayacaktır. Bu sebeple sadece BDP nin değil AK partisinin belediyelerininde bu gibi barışçıl aktiviteleri desteklemeleri partilerinin menfeatına uygun düşecektir. Halk arasında gerilim yaratan, şiddete dönük radikalleşmeyide önlemiş olurlar. Şimdi Hizbullahcıların siyasallaşma çabaları PKK ile rekabeti , gerilimi artırma tehlikesi vardır.

Alman yazarı Karl MAY ‘ın‘’ Durch Wilde Kurdistan ‘’(Vahşi Kürdistan) adlı bir eseri vardır. Bir asır önce kaleme almış. Kürtlerinde artık bu asırda Hizbullah gibi, PKK gibi silahlı mücadeleyi bırakıp, medeni vasıtaları kullanmaları gerekir. O güzelim tarihi şehirlerde MUTLULUĞ’u gelecek nesillere tattırmalarını özlüyorum. Zencilerin lideri Martin LUTHER’in dediği gibi ‘’Benim de bir Rüyam var ! ‘’

2. BELÇİKA da da REFARANDUM yapılıp Valonlarla Flamanların ayrılacakları tahmin ediliyor.

3. Keza Kanada da Fransızca konuşan Queebec bölgesi İngilizce konuşan bölgesinden ayrılmak istriyor.

4. İtalyanın kuzeyi ile güneyide ekonomik gerekçelerle bölünmek istiyor.

5. Fransa da Bretagne bölgesi devleti beklemeden yerleşim bölgesinde tabelaları iki dilden yapmağa başladı.

6. Tonny Blair iktidara gelince İngiltere de İskoçya’ya ve Galler bölgesine özerlik tanıdı.

7. Rusya federasyonunda Çerkezlere, Çeçenlere, Yakut’lara, hatta bir kaç yüzbün nufuslu Tatarlara Kırım’da özerklik tanımış , 20 ye yakın Cumhuriyetle bir federasyon kurmuştur.

8. İspanya’da bugün ETA silahları temelli terk edeceğini açıkladı.

Şayet bir memlektte birden fazla millet yaşıyorsa, eninde sonunda fedrasyona geçiyor , yahutta Çekoslovakya ‘da olduğu gibi bir günde bölünüveriyor. Kimisinde Etnik, kimisinde Dini, kimisinde ekonomik, kimisinde Lisan farkı kavgaya, sonunda da bölünmeye sebep oluyor. KAŞMİR’de halkın ekseriyatı Müslüman olduğu halde Hindistanın hükümranlığında. Onun içinde bombaların patlaması durmuyor.

AB prensipleri egemen halkların azınlık haklarına riayet etmelerini öngörür. Bölünmek, kendi özerkliğini, devletini teessüs etmek her milletin gönlünde yatar. Fakat güzel olanı farklılıklara rağmen birlikteliği sağlayıcı yöntemleri geliştirmektir. NUH-NEBİ’nin ikinci tufanını beklemeyelim.


Köln. 10.01.11

7 Ocak 2011 Cuma

Komünizm? Komünizm!


Murat Çakır
cakir@rosalux.de


Öcü hortladı. Her ne kadar kendini komünist olarak tanımlayanlar bile güncel gündemin ana maddesinin devrim ve devletin kendi işlevini yitirip yok olacağı, sınıfların ortadan kalkacağı bir dünya olmadığını belirtiyorlarsa da, histerik Alman basını sanki »önümüzdeki kış komünizm gelecek«miş gibi yaygara kopartıyor.

K. Marx ve F. Engels’in »Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor« diye başladıkları Komünist Partisi Manifestosu’nda bahsedilen »hayaletin« adının bir gazetede anılması bu yaygaranın nedeni.

Sosyalist Junge Welt gazetesinin bugün Berlin’de başlayan geleneksel Rosa Luxemburg Konferansı’na konuşmacı olarak katılan DIE LINKE eşbaşkanı Gesine Lötzsch’ün bir panelde yapacağı konuşma Almanya’nın gündemine oturdu. Lötzsch, »Komünizme nereden gidilir? Sol reformizm mi yoksa devrimci strateji mi? Kapitalizmden çıkış yolları« başlıklı panelde, Rosa Luxemburg’un »devrimci reelpolitika« ve özgürlük anlayışına atıfta bulunarak bu soruya yanıt getirmeye çalışıyor. »Komünizme giden binlerce yolun« olduğunu savunarak, solun, kapitalizmin ve militarizmin aşılması amacıyla, hem »işçilerin ve halkın büyük çoğunluğunun sorunlarının çözümü, hem de mülkiyet ve iktidar ilişkilerinin yapısal değişimi için« gündelik soruları yanıtlayarak, »radikal reelpolitika« yapması gerektiğini vurguluyor.

Ama »Komünizm« kelimesini kullanıyor olması ve eski RAF üyesi Inge Viett ile aynı panelde yer alması, CDU’lusundan SPD’lisine ve hemen hemen bütün burjuva medyasına kadar geniş bir cephenin DIE LINKE’ye »terörizmle ortaklıkları var«, »yeniden milyonlarca insanın kanına girmek istiyorlar« türünden suçlama yöneltmesine ve neoliberallerin histeri nöbetine tutulmalarına neden oldu. CSU genel başkanı Horst Seehofer ise coşarak, DIE LINKE’nin yasaklanmasını talep etti.

Solu ve dolayısıyla adalet-demokrasi-barış eksenindeki tüm talepleri diskredite etmek için, bir Neoliberal-Agit-Prop-Ajansı gibi faaliyet gösteren yaygın medya, Soğuk Savaş’ın artığı antikomünizm demagojisiyle gündemi manipüle etmeye çabalıyor. Kuşkusuz bu topyekun saldırının etkisiz kaldığı söylenilemez. Her ne kadar kampanyanın hedefi DIE LINKE olsa da, aynı zamanda SPD ve Yeşiller hizaya getirilmeye ve DIE LINKE seçmeninin kafası karıştırılmaya çalışılıyor.

Yaygın medya ve neoliberal elitler, sanki kapitalizm tanrı vergisiymiş, yaşam kapitalizme ebedîlik yasası tanımış gibi, alternatiflerin telaffuz edilmesinden dahi rahatsız oluyorlar. Ama diğer taraftan Bavyera Merkez Bankası’nın Hypo Alpe Adria’nın iflasındaki reel kriminel tavrından, uluslararası malî piyasa spekülatörlerinin küresel çapta yol açtıkları yıkımdan veya kapitalizmin neden olduğu ekolojik-sosyal-ekonomik felaketlerden hiç mi hiç rahatsız değiller.

Lötzsch, haklı olarak demokratik sosyalizmin bir alternatif olduğunu, ancak Rosa Luxemburg’un dediği gibi, sosyalizmin betona dökülmüş bir ideal, zekice hazırlanmış bir reçete olmadığını, aksine reel mücadelelerden doğacağını savunuyor.

Hoş, DIE LINKE, Rosa’nın sözünü ettiği »devrimci reelpolitikayı« uygulayabilecek bir politik formasyon değil elbette. Ama komünistinden, sosyalistine, radikal solcusundan, sol reformistine kadar solun geniş bir yelpazesini temsil eden bu parti, radikal bir reelpolitikayı uygulayabilecek, insanların yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi mücadelesi ile adalet ve eşitlik, özgürlük ve kurtuluş taleplerini birleştirebilecek, verili koşulların radikal eleştirisini yapabilecek ve radikal demokrasiyi ilk önce kendi içerisinde gerçekleştirebilecek potansiyele sahip.

Çığırtkanların korkusu bundan.

Evet beyler, bizler komünizme, yani insanlığın özgürlük ve dayanışma, bireysel ve sosyal kurtuluş idealine, sınıfsız, sömürüsüz, devletsiz topluma giden yolu arıyoruz – komünizm adına yapılan hataların ve gerçekleştirilen vahşetin peşinde değiliz! Evet, bizler, »iktidarı, bütün pozisyonlarına sahip olana ve onları dişlerimiz ve tırnaklarımızla savunacağımız zamana kadar kendimizi burjuva devletinin içine bastırarak, bir defalık değil, sürekli olarak ele geçirmeyi« (Rosa Luxemburg) hedefliyoruz. Ve bunun için onbinlerce yol olduğunun bilincindeyiz.

Deneye deneye, düşe kalka, hatası ve doğrusuyla o yolları aramaya devam edeceğiz. Sapına kadar özgürlükçüyüz, sapına kadar radikal demokrat, eşitlikçi, milliyetçilik-cinsiyetçilik-savaş karşıtıyız. Onun için komünistiz, sosyalistiz, solcuyuz. Demokrasi olmadan sosyalizmin, sosyalizm olmadan demokrasinin olamayacağına inanmaktayız.

Evet, korkabilirsiniz, çünkü korkmakta haklısınız.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Seçmeli anadil eğitimi için imza toplanması bir nevi REFERANDUM’dur


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com


DTP milletvekili Sırrı SAKIK seçmeli anadil eğitimi için bir imza kampanyasını başlatmıştır. Bu çok tarihi silahsız bir eylem gerek yazılı ve gerekse görsel basında ilgi görmemiştir. Demokrasiye ve özgürlüklere önem verdiğini söyleyenlerin sessiz kalması hayretimi mucip olmuştur.

Gerek MGK nın, Genel kurmayın ve hükumetin DTK nin özerklik ve anadilde eğitim mevzuunda tartışmaya açtığı taslak gayri ciddi bir tarzda çarpıtılarak kamuya duyurulmasını da anlamak mümkün değil. Parti başkanı samimi bir serahatle açıkladığı gibi bu taslakta resmi dile bir itiraz olmadığını ve özerklikten kasıtta yerel idarelerin yetki sahalarının genişletilmesi olduğudur. Bu hususta AK Partisinin getirdiği kanunu zamanın cumhurbaşkanı veto etmişti.

Bugün başbakan üst ve alt kimliklerden bahsetti. Demek istediki; Türk! Milletin (yahut yurttaşların) üst kimliği, Kürt alt kimliği ise diğer alt kimlikler gibi Türk milleti üst kimliğinin altında algılanmalıdır. Başbakan diğer milliyetçi siyasiler gibi Türkiye vatandaşlığı ile Türk olmanın ne mana ifade ettiğini anlamamakta israr ediyor. Benim çifte vatandaşlığım var. Biri Türkiye, diğeri Almanya vatandaşlığı. Ama ben Alman değilim. Eşiminde Türkiye vatandaşlığı vardır fakat kendisi Alman’dır. Almanya da çifte vatandaşlığı olan Türklerin hiçbiri kendini Alman olarak deklare etmez. Almanya vatandaşı Türk olduğunu söylerler.

Cumhurbaşkanı GÜL’ün Diyarbakır ziyaretinde hemen hemen bütün Kürt kimliği olanlar Anadilde eğitim mevzuunda aynı duyarlığı gösterdiler ve DİL eğitimi mevzuunda Hükumet gibi düşünmediklerini ve seçmeli anadilde eğitimin insani ve demokratik bir hak olduğunu söylediler. Artık kalkıpta şu ve bu partinin Kürtleri temsil etmediklerini söylemek egemen sınıfın kendi kendini kandırması halidir. Herhalde MHP , CHP hatta AK partisi Kürtlerin temsilcisi sayılmaz. AK partisi bu söylemini devam ettirirse önümüzdeki seçimlerde büyük oy kaybına uğrayacağını söyleyebilirim.

Başbakanın batıda yaşayanların hoşuna gitsin diye böyle bir kurnazlığa başvurmasını millet yutmuyor. Ayni şekilde Kılıçdaroğlu’nun ve başkanvekili Gürsel Tekin’in Kürt kelimesini ağızlarına almayışları batıda oy kaybına sebep olacağını düşünmelerindendir. Kürtlüğünü ve aleviliğini inkar eder gibi görünsede içinden ve vicdanındaki kimlik belirlemesinden kendini soyutlayamaz. Bu tam bir şark kurnazlığıdır. Kürtlüğünden bahseden bir CHP li başkanlık mevkiinde durabilir mi? Onun için onu utandıracak bir söz söylememek gerekir. Okadar empatiyi Kürt siyasilerinin yapmaları elzemdir. Zaten Kürdistana gidemeyişi ve CHP nin, MHP nin oralarda oy alamamalarının sebebi Kürt kimliğini kabul etmediklerindendir.

Gelelim İMZA TOPLAMAĞA. Bence bu çok ciddi bir nevi REFERANDUM değerinde bir aksiyondur. Kimsenin itiraz edemeyeceği silahların gölgesinde olmayan, Kürtlerden gayri CHP lilerin, hatta MHP lilerinde , diğer azınlıklarında destekleyecekleri bir atılımdır. GÜL’ün ziyaretindede gördüğümüz gibi bütün Kürtlerin ittifak ettikleri bir pozisyondur.

Başbakan tek dilden bahsediyor. Kürtçeyi oda bilinmeyen bir dil mi kabul ediyor?. Kadınların % 50 si Kürdistanda Türkçe bilmiyorsa, onlar içinde Türkçe bilinmeyen bir dil değil mi? Bilmedikleri bir dil tek dil mi? Bilmedikleri o tek dille mi konuşsunlar? Bu sorun milyonların sorunudur. Derin devletten, TSK dan, MHP den neden bukadar korkuyorsunuz?

Siz PKK yı bitiremezsiniz. Fakat PKK kimbilir kaç hükumeti bitirdi. Kürt sorunu bitmeden PKK sorunuda bitmez. Nekadar teröristik saldırılarıda olsa. Siz onların teröristik yanı ile değil temsil ettikleri haksızlıkların ortadan kalkmasına bakın. Kürtlerin anadil problemi kardinal bir problemdir. Birinci problemleridir. Ana dilini öğrenemeyen bir halk yok olmağa mahkumdur.

Kıbrıs’ta, Bulgaristan da, Almanya da, İsveç’te Türkçe eğitimi olmasa o yurttaşlarımız anadillerinde konuşamazlarsa sizin vijdanınız sızlamaz mı? İsyan etmezmisiniz? Bu bir insanlık suçu demezmisiniz.?

AB nin şartnamesinde azınlık dillerinin öğretilmesi olduğuna ngöre Türkiye bu maddeye riayet etmediği takdirde AB ye girme şansı olabilir mi? Başbakan yaptığı icraatleriyle halkı memnun edeceğini zannediyor ve demokrasi yönünden eksikliklerimizi görmek istemiyor. Diyarbakır da GÜL’e yapılan müracaatların % 90 ı işsizlik mevzzunda imiş. Gelirin adil bir şekilde dağıtılmadığı ve fakirlerin dahada fakirleştiği kapitalist sistemin zaafiyetinden kurtulma çarelerini düşünmek mecburiyetinde değilmisiniz? UNO’nun bir çok skalasında çok aşşağılarda olmamız sizi rahatsız etmiyor mu?. Sadece imar icraatları sizi tatmin edebilir, fakat batı ile kıyasla eksikliklerimizi ıska geçmek milletin gözünden kaçmıyor ve muhalefette bunları seçim propagandası yapacağı ve sizi sinirlendireceğini tahmin ediyorum. Bardağın sadece dolu tarafını temcit pilavı gibi zikretmeniz oy toplamanıza yetmeyeceği ve asıl muhalefetin mutfak olacağı, asıl muhalefetin yüzbinlerce insanın hapisahnelerde çürümekte olması, azınlık yahut etnik sınıfın isteklerinin marjinel, hatta vatan hainlerinin istekleri olduğunu zannetmeniz seçimlerde size pahalıya mal olacağınıda bilmeniz, sadece partiniz için değil, yurttaşların ciddi yaşam zorlukları olduğunu unutmamanız gerekir.

İMZA toplamayı Kürtlerin ciddiye alıp gereken organizasyonu planlamaları lazımdır. Mesela::

Köy, köy gezmek ,imza toplamak.

Camilerin, Kampusların önünde, Taksim meydanında, Kızılay meydanında, Sultan Ahmette v.s. meydanlarda imza toplama kampanyaları yapmak gerekir.

Bu insani ve demokratik hakkı destekleyeceklerin bulunduğu yerlerde imza toplama kampanyaları geliştirmeleri lazımdır.

Hazirana kadar 10 milyon imza topladıkları takdirde bu hakkın temsilcileri kimlerdir açığa çıkar. Almanya Leipzig şehrinde 80 kişi yürüyüşe geçince DDR devleti yıkılmıştı. Şimdi milyonlar imza toplarsa kimsenin itirazı kalmaz. Tıpkı Plebisit gibi, REFERANDUM gibi temsilcilerin aslilleri karar vermiş olur. Buna ne Erdoğan, ne Öcalan, ne Barzani nede bir başkası karşı çıkabilir.

Bu aksiyon ne silahlı PKK nın , ne partilerin kararıdır. Mühim olan bu aksiyona halkın bilinçlendirilmesidir. Bu çok önemli tarihi bir fırsattır. Bu aksiyonu başlatan Sırrı Sakık’ı kutluyorum. Tebrik ediyorum. Çok çalışmak lazım. İşte en ucuz, en kansız, en demokratik eylem.

Tarihi bir karara öncülük edecek eylem.

Köln. 03.01.11

1 Ocak 2011 Cumartesi

FAHRİ PETEK NÂZIM HİKMET’İ ANLATIYOR...



M. Şehmus Güzel

24 Aralık 2010’da, Temmuz 1949’dan beri yaşadığı Paris’te 88 yaşının bilgeliği içinde aramızdan ayrılan Fahri Petek’i anmak umuduyla onunla Nâzım Hikmet üzerine yaptığım bir söyleşiyi aktarmak istiyorum :

MŞG : Nâzım Hikmet’i Mayıs 1958’de Paris’e ilk gelişinde gördünüz mü ?

Fahri Petek :
Nâzım’ı çok severim. Biliyorsun iki yılımızı harcadık serbest bırakılması için. Tabii Paris’e ilk geldiği zaman gördüm. Tanıştık. Ama, sen de iyi biliyorsun, Güzin’in bir huyu vardır, Nâzım’ın kimseleri ziyaret etmemesini, kimselerin de ondan [Güzin’den] habersiz pardon ondan izinsiz Nâzım’ı görmemesi için elinden geleni yapar. Duvarı örer hemen Nâzım’ın çevresinde. Bu yüzden bu ilk gelişinde uzun boylu görüşemedik. Saint-Michel’deki bir cafe’de bir parça görüşebildik, birazcık hasret giderdik.

Ama Paris’e ikinci gelişinde, Nisan1961’de, daha uzun boylu konuşabildik. Çünkü bu defa nasıl olduysa Güzin’in herhalde haberi olmadan, Nâzım evime geldi. O sırada Les Lilas’daki birinci evimizdeydik yanılmıyorsam. O ev birinci katta olduğu için Nâzım’ın kalp sorunu olmadan gelmesi kolaylaştı. Bu ikinci gelişinde Paris’te düzenlenen imza gününü de hatırlıyorum. İmza gününü Le Divan isimli Kitapevi’nde yaptı.

MG : Evet. O imza günü 21 Nisan 1961 cuma akşamı yapıldı. Bu vesileyle Paris, Ma Rose isimli yeni kitabını da imzalıyor. Le Divan Saint-Germain-des-Près Meydanı’nda. Muhteşem bir imza günü oluyor. Epey kalabalık filan. Siz oraya gittiniz mi ?

FP :
Hayır gitmedim. Çünkü o günlerde görmek istemediğim eski tanıdıkların, Türkiye Komünist Parti’li bazı eski tiplerin orada bulunacağını tahmin ediyordum, oysa ben bu adamlarların birkaçıyla hiç mi hiç karşılaşmak istemiyordum. Ama Nâzım kalktı evimize kadar geldi. Can adamdı Nâzım Hikmet.
(...)

MŞG : O gün Nâzım Hikmet’le neler konuştunuz ?

FP
: Bize gelince o gün epey sohbet ettik. Fotograflar çektik. Benimle, Neriman’la. Bu arada kitabını da imzaladı.

MŞG : Evet imzaladığı kitabı Gaye’de (Gaye Petek. Neriman ve Fahri Petek’in kızı) gördüm. Nâzım şunları yazmış : « Kardeşim canım Fahrettin Petek’e, Neriman Yengeye, güzeller güzeli Gaye’me ». Sonra Gaye’nin bana söylediğine göre, tarihi de Neriman Hanım atmış : 24 Nisan1961.

FP
: Doğru.

Bu sırada Neriman Hanım’ın Nâzım Hikmet’le yan yana olduğu fotoğrafa bakıyoruz. Neriman Hanım’ın gözleri kapalı. O zaman soruyorum :

MŞG : Neden gözleriniz kapalı ?

Neriman Petek : Gözlerim kapalı çünkü Nâzım o gün öyle şiirler okudu öyle şiirler okudu ki bize, çok duygulandım ve ağladım, ağladım, ağladım. Ben ağlarken Fahri bu fotoyu çekince gözlerim elbette kapalı olarak çıktı.

MŞG : Aa böylesi de güzel. Çünkü Nâzım Hikmet’le berabersiniz. Eşsiz bir an.
Oysa Neriman Hanım ağlarken çekilmiş olan bu fotografta kendisini beğenmediğinden bu fotografın birçok örneğinde kendi tarafını kesmiş. Ne iyi ki Fahri Petek’te orijinali duruyordu. Ondan ödünç aldım. Fahri Petek şunu söyledi hemen :

FP
: Dikkat et, bu fotografları şimdiye kadar hiç kimse görmedi. Nâzım’ın tek başına çektiğim fotografı da öyle. Bunlar gerçekten ilk kez görülmüş olacaklar. Eğer kitapta yayınlanırlarsa.

MŞG : Tamam hiç merak etmeyin. Arkadaşlarımın gereken özeni göstereceklerinden eminim. O günlerde Nâzım Hikmet’i nasıl buldunuz ?

FP :
Nâzım hep 7 yaşındaki bir çocuk gibiydi. Müthiş bir hafızası vardı. Her şeyi hafızasına nakşediyordu.

Nâzım’ın aşk, evlilik konusudaki zevkini ise tartışmalı buluyorum doğrusunu istersen. Vera öyle ahım şahım, öyle aman aman bir kadın değildi. Daha önceki eşi Doktor Galina da öyle. Hatta bana kalırsa Doktor Galina başbayağı çirkin bir kadındı. Ama Nâzım Doktor ile yaşamını sürdürseydi, mutlaka o kadar genç yaşta aramızdan ayrılmazdı. Düşün Moskova’daki evinde vefat ettiğinde, fenalık geçirip düşüyor ve düştüğü yerde otuz dakikadan daha uzun süre kalıyor. Doktor Galina olsaydı mutlaka hemen gereken müdahaleyi yapabilirdi.

MŞG : Vera daha genç bir kadın. Gezmek, dolaşmak, şık ve önemli magazalardan alış veriş yapmak meraklısı. Zaten biraz da bu nedenlerle Nâzım onu Paris’e, Milano’ya, Floransa’ya, Roma’ya filan götürüyor. Ama aşkın da dili yoktur, biliyorsunuz.

FP :
Doğru doğru , ama gönlüm isterdi ki Nâzım bir süre daha yaşasın. Ama olmadı işte.

MŞG : Kasım 1962’de Nâzım Hikmet yine Vera ile önce Milano ve Floransa’ya ve Roma’ya gidiyor, müzeleri dolaşıyorlar, mutlaka iyi mağazaları da ve sonra Paris’e geliyorlar. Nâzım, Vera, Abidin, Güzin, Jean Marcenac, Charles Dobzynski ve daha birçok yoldaşıyla yılbaşı gecesini Paris’te Doktor Hershel ve iki dirhem bir çekirdek eşi Dora’nın evinde geçiriyor. 4 Ocak 1963’te, eşiyle Moskova’ya dönüyor Nâzım. Bu gelişinde görüştünüz mü ?

FP :
Hayır görüşemedik. Zaten bu son evimizde oturuyorduk Ve o yılllarda asansörümüz de henüz yoktu. Nâzım’ın bu kadar kat çıkması mümkün değildi. Ve yine tahmin edeceğin gibi Güzin ve Abidin tarafından Nâzım’ın etrafında sıkı ve yüksek bir duvar örülmüştü. Onu aşmak zordu, ve doğrusunu istersen Nâzım Hikmet için bile olsa onlarla ugraşmak istemedim. Bıkmıştım bu tür duvarlardan çünkü.

MŞG : O yıllardaki Abidin ve Nâzım’ı kıyaslayabilir misiniz ?

FP :
Tabii. Bana göre, Abidin tam bir « kapalı kutuydu ». Öyle ne yaptığını , nereye gittiğini, nereden geldiğini anlatan biri değildi ve öyle biri hiç olmadı. Sen de biliyorsun, ilişkilerini kompartımanlara ayırır ve birindekinin diğerlerindekilerle ilişkisinin olmaması için özel bir gayret gösterirdi. Bu konuda Güzin de ona fevkalede yardım ederdi. Biliyorsun işte. Evine gittiğinde başka biriyle karşılaşman mümkün değildi, asla mümkün değildi. Ben mesela bir tek Fransız arkadaşını bile tanımam...

MŞG : Biz ama Abidin’lerde karşılaştık. Ajandama not etmişim. 1984’te. Çok iyi anımsıyorum : Ancak beş dakika ve ayakta konuşabildik. Çok iyi anımsıyorum hatta siz bana « Bize de bekleriz » deyip teleofon numaranızı ve adresinizi vermiştiniz. Ama doğrusunu isterseniz tamamen haklısınız, Abidin genel olarak aynı gün iki ayrı kişiye randevu vermezdi. Haydi diyelim çok ivedi bir iş çıktı veya önüne geçilemez bir zorunluluk sonucu iki ayrı kişiye aynı gün, aynı öğleden sonra randevu verdi diyelim, ne yapar ne eder diğeri gelmeden birinciyi yolcu etmek isterdi. Bu konuda da elbette en önemlli görev Güzin’e düşerdi. O zamana kadar bürosunda çalışan veya güya bir şeyler yapan Güzin birden çıkagelir, salondaki alçak koltuğa oturur ve gitmesi gereken « misafirin » gözlerinin içine gözlerini dikerdi. (...) Bunlar ne birini ne öbürünü sevmemize engel olmadı ama böyle bir mesele de vardı ve birçok insanı küstürmesi yüzünden çok ta iyi olmadı. Özellikle Abidin açısından. Ama o gün siz ayrılmakta biraz geçikince karşılaşmıştık. Çok ta iyi olmuştu. Daha sonra da birkaç başka yerde karşılaştık. Ve sizi tanımak olanağı buldum.

Nerimen Petek :
İnsanların bu şekilde karşılaşıp tanışmalarını istemezlerdi, istemezlerdi..

FP : Evet evet işte bir « filtration » [« filtreleme »] yapıyorlardı. Ve dahası Abidin’in ajandasını Güzin tutuyordu. Abidin’e « Gülüm gel şurada buluşalım » dersin o kalkar « Dur Gügüş’e sorayım » derdi. Güzin’e sorunca da Güzin kompartıman teorisi ve uygulaması icabı gereken « filtration »u yapardı. Ama Abidin’i yine de çok severdim. Bence Abidin ressam, yazar, sanatcı, tek sözçükle gerçek bir « artiste complet »ydi.

MŞG : Ben de aynı kanıdayım. Abidin aynı zamanda mücadele adamıydı. Sizin bu konudaki değerlendirmeniz nedir ?

FP :
Şimdi Nâzım’la Abidin’i kıyaslayınca, Nâzım daha saf, inanmış bir adam, Abidin daha entellektüel bir adam. Eminim ki Abidin de inanmış bir adamdı. Ama Nâzım’a göre biraz daha entellektüel bir tarafı vardı. Abidin hakında bir sürü uyduruk şeyler de çıkardıar. Ben bunların hiçbirine zerre kadar inanmadım. Benim için her zaman çok kıymetli bir insan olarak kaldı.

MŞG : Bu kadar mı ?

FP :
Bu kadar.

---------------------

Prof. Dr. M. ŞEHMUS GÜZEL’den Yeni Bir Kitap: FAHRİ PETEK : BİR HAYAT ÜÇ CAN :
http://ortaklikicin.blogspot.com/2009/04/prof-dr-m-sehmus-guzelden-yeni-bir.html

Umuda dair...


Murat Çakır
cakir@rosalux.de

Gelenektendir, her yıl sonunda afilli cümlelerle yeni yıllarını kutlarız yakınlarımızın, dostlarımızın. Halbuki bilmez miyiz ki, salt dilemek ve umut etmekle o barış, sağlık, aydınlık ve mutluluk dolu günler gelmeyecektir – uğruna mücadele etmedikçe, bedelini ödemeyi göze almadıkça?

Ama gene de yazarız birbirimize: Sersale we piroz be... / Yeni yılınız kutlu olsun... diye.
Kendimize karşı dürüst olursak eğer:

Dünya çapında 1 milyar insanın açlık sınırı altında yaşamaya ve her 6 saniyede bir çocuğun açlık, hastalık veya savaş nedeniyle ölmeye devam edeceği;
Afganistan’da, Pakistan’da, Irak’ta veya Afrika’nın herhangi bir ülkesinde orduların emperyalist çıkarların »korunması« uğruna savaşları, işgalleri ve ölümleri sürdürecekleri;
Zenginliklerini, refahlarını ve görece özgürlüklerini »yeryüzünün lânetlilerinin« sefaleti ve sömürülmeleri üzerine kurulduğunu bile bile, kapitalist merkezlerdeki çoğunluğun sırf o imtiyazlı konumlarını kaybetmemek için kendilerini refah şövenizminin ve ırkçılığın girdabına kaptırmaktan geri kalmayacağı;
Tek tipçi, inkârcı, baskıcı, kin ve nefret körükleyici milliyetçiliğin o vebalı nefesinin halkları esir almaya, dayanışma ve eşitlik, hakkaniyet ve özgürlük gibi tüm insanî değerleri yok etmek için insanı zehirlemeye devam edeceği bir yeni yılın nesini kutlamalıyız diye sormamız gerekmez mi?
Böyle yazıyorum diye umutsuzluğa kapıldığımı düşünmeyin sakın. Tam aksine: her zamankinden fazla ümitliyim. Özgürlüğün anahtarı olarak gördüğüm Demokratik Özerkliğin tartışıldığı şu günlerde, ezilenlerin ve emekçilerin bir safta birleşmeleri için uğraş verenleri, mücadele edenleri gördükçe umutlarım çoğalıyor doğrusu. Yeni bir dünya yaratmak için, hep en zayıfın perspektifinden hareket eden, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya, eşitlerin özgür ve gönüllü birlikteliğini yaratma uğruna her türlü bedeli ödemekten çekinmeyen tek bir insan dahi kalsa umudumu yitirmem.

Zamanı gelen düşüncenin önüne set çekilemez, »umuda kurşun işlemez« çünkü.
Bunun için kutlamamız gerekenin salt yeni bir yıl değil, mücadeleyi yükselteceğimiz, kurtuluşumuz için birlikte yürüyeceğimiz yeni günlerdir diye düşünürüm. Dünyanın neresinde olursak olalım, tek tek her bireyin özgürlüğü ve kurtuluşunun, genelin özgürlüğü ve kurtuluşu için önkoşul olacağı; vatanımız yeryüzü, milletimiz insanlık diyebileceğimiz; kadının esaretine son vererek insanlığı esaretten kurtaracağımız; herkese ihtiyacı kadar, herkesten yeteneği kadar ilkesine yaşam vereceğimiz; kâr mantığının değil, insanı ve doğayı korumanın merkezinde olduğu paylaşımcı, katılımcı ve planlı bir iktisatı küresel çapta gerçekleştireceğimiz; bireylerin ve halkların biçimlenmesine doğrudan katılacakları demokratik, eşit, barışçıl ve özgürlükçü bir geleceği kurmak için birlikte yürüyeceğimiz yeni günleri kutlamalıyız.

Kırıntılarla yetinmeyip, bütün dünyayı isteyenleri; »dünyanın ezilenleri ve işçileri birleşiniz!« şiarını kendine dert edinenleri; »zincilerinden başka« kaybedecek hiç bir şeyi olmayanları; sevmeyi, »ipin, kurşunun rağmına kusursuz bir felsefe olarak« görenleri; özgürlük ateşiyle yanıp kavrulan tüm halkları; umudumuzu yeşerten dağları ve ovaları, fabrika ve üniversiteleri, köy ve kentleri, hücrelerinde direnenleri, beyni ve kalemini halka adayanları, yitirdiklerimizi ve birlikte yürüyeceğimiz yeni günleri Nazım Hikmet’in güzel dizeleriyle selamlıyorum:

Yürümek; / yürümeyenleri / arkanda boş sokaklar gibi bırakarak, / havaları boydan boya yarıp ikiye / bir mavzer gözü gibi / karanlığın gözüne bakarak / yürümek!..

Yürümek; / dost omuzbaşlarını / omuzlarının yanında duyup, / kelleni orta yere / yüreğini yumruklarının içine koyup / yürümek!..

Yürümek; / yolunda pusuya yattıklarını, / arkadan çelme attıklarını / bilerek / yürümek...
Yürümek; / Yürekten / Gülerekten / yürümek...

Ne varsa umuda dair, omuz omuza birlikte yürüyeceğimiz yeni günlerdedir. Selam olsun sizlere, selam olsun yeni günlere! Dostlukla, sağlıcakla kalınız.