27 Ocak 2011 Perşembe

Tunus, »Devrim« ve Kürtler


Murat Çakır
cakir@rosalux.de

Geçen haftaki yazıma bazı tepkiler aldım. Tunus’daki gelişmeleri »alel acele değerlendiriyorsun« diyen dostlarım olduğu kadar, tespitlerimi, daha doğrusu sorularımı, bir hayli sorunlu bulup, »devrime« devrim demediğime hayıflananlar oldu.

Yazımla bağlantılı olmasa da, Taraf gazetesinde Cem Sey benzer bir yaklaşımda bulunuyor. Bütün bu olanlara »devrim« denmez de ne denir diye soran Cem Sey, »bunun bir ›devrim‹ değil, sadece bir ›değişiklik‹ olduğunu savunanlar, herhangi bir politikayı ya da gelişmeyi sadece kendi kafalarına uygun olduğu zaman kabullenme eğiliminde olanlar«dır tespitini yapıyor. Ayrıca böyle diyenlerin, »sosyalizme ulaşamayacaklar« diye, Tunus’daki gelişmeyi küçümsediklerini ima ediyor.

Hani Cem’in yazdıklarını üstüme alınmadım değil. Evet, ben Tunus’da henüz bir »devrim« gerçekleştiği görüşünde değilim. »Devrim«in bir kaç günlük ayaklanmalarla olup-bittiğini düşünüyorsak, o ayrı. Ama »devrim«in köklü değişikliklere yol açan, verili koşulları dönüştüren ve hükümeti değil, iktidarı değiştiren uzun bir süreç olduğuna inanıyorsak, Tunus’daki gelişmelerin henüz bir kıvılcım olduğunu söylememiz lazım. Zaten söz konusu olanın da »sosyalizm« ile bir bağlantısı falan yok.

Bence söz konusu olan, Tunus’da başlayan ve Mısır’da da görüldüğü gibi Arap halkları arasında yayılmakta olan, iktidarlara karşı çıkma cesaretinin nasıl değerlendirilmesi gerektiği, sınırlarının hangi koşullarda nereye dayanabileceğinin araştırılması, nasıl bir değişim-dönüşüm sürecini tetikleyebileceği ve »cui bono?«, yani kime yarayacak sorularının sorulmasıdır.

Tunus’daki gelişmeleri »sosyalizm değil« diyerek küçümsemek, elbette ukalalığın daniskasıdır. Tam aksine, Tunus halkının bütün Arap despotlarını korkutan bir direniş başlattığını teslim etmek gerekir. Baksanıza, bütün Arap ülkelerinde egemenler hemen harekete geçtiler: Ürdün kralı benzin ve temel gıda maddeleri üzerindeki vergilerin azaltılmasını emretti; Kuveyt emiri halka para dağıtıp, yoksulların Mart sonuna kadar temel gıda maddelerini bedava almalarını sağladı ve Suriye fuel oil sübvansiyonlarını artırırken, Suudî kralı halkın gelirinin yükseltilmesi için yeni programları uygulamaya sokacağı sözünü verdi. Ama, Mısır’da da görüldüğü gibi, despotlar »tatlı ekmek ve kırbaçla« dahi halkı geriletmede zorlanacak gibi. Bu, kötü bir gelişme değil tabii ki.

Bir öğretim görevlisi arkadaşım bana hep, »salt görüngülere dayanarak analiz yapmamak gerekir, iktidar ve mülkiyet ilişkileri ile o anki toplumsal bloklara, ittifaklara bakarak politik gelişmeleri okumaya çalışmak doğru olur« derdi. Akademisyen olmadığımdan, kendimce bir formül geliştirdim: hep en zayıfın perspektifinden bakmak.

Böyle bakarak, gelişmeleri değerlendirmek için bazı kriterler koyarım: 1. Bu gelişme eşitlikçi, özgürlükçü ve kurtuluşçu bir sürece yol açacak mı? 2. Gerçek anlamda sosyal adaleti sağlamaya yönelik adımlar gelecek mi? 3. Kadının esaretini, cinsiyetçiliği kaldırmaya, en azından hafifletmeye yarıyor mu? 4. Yoksulların, zenginler kadar politik karar mekanizmalarına ulaşmalarını sağlayacak ölçüde demokratik mi ve 5. Barışa ve ekolojik dengenin korunmasına yol açacak mı?

Şimdi bu perspektiften bakarak ve bu kriterleri koyarak değerlendirelim: Bin Ali rejiminin devletin anahtar konumlarında olan artıklarının, orta katmanların temsilcileri ile birlikte oluşturacağı bir hükümet »devrim hükümeti« mi sayılacak? Bugüne kadar tiranlara destek çıkan AB egemenlerinin »Tunus’daki demokrasiyi geliştirme tedbirleri« sahiden »devrime« mi yarayacak? Herşeyden önemlisi, salt hükümet değişikliği ile yoksul halk ve emekçi kitlelerinin yaşam ve çalışma koşulları iyileşecek mi? Bütün bunlara »evet« diyorsanız, o zaman Tunus’da »devrim« oldu diyebilirsiniz.

Ama, »hayır« görüşündeyseniz, o zaman »evet« denilmesi için gerekli radikal talepleri sıralamalısınız – Bkz.: Rosa Luxemburg’un »Lokomotif« metaforu. Herhangi bir politikayı veya gelişmeyi, görüngülere göre değil, hangi perspektiften baktığınıza göre değerlendirmektir belirleyici olan.

Peki, bunun Kürtlerle ilgisi ne? Çok basit, aynı perspektiften hareketle Demokratik Özerkliğin nasıl şekilleneceğine varabiliriz. Yani, örneğin bir Galip Ensarioğlu ile, Gever’in köylerinden birinde hayvancılık yapan bir kadının veyahutta Hasankeyf’de turistlere rehberlik yapan küçük bir kızın, politik karar mekanizmalarına ulaşma, etkileme ve katılma olanakları ne kadar eşit olursa, Demokratik Özerklik de o kadar demokratik, o kadar özerk olacaktır. Zurnanın »zırt« dediği yer bence burasıdır.

Bu açıdan Tunus’daki ve diğer Arap ülkelerindeki kalkışmaların sonuçlarını doğru okumak, Kürtler ve Türkiye’nin radikal demokratları açısından, kendi geleceğimizi görmek için büyük önem taşımaktadır. Tunus’daki yoksul halk ve emekçi kitlelerinin söyleyeceği son sözden çıkaracağımız çokca dersler olacaktır.

25 Ocak 2011 Salı

Dünya Devriminin 1.2. ve 3. Dönemleri…



Daha önceki birkaç yazımda dünya devrimi gibi “demode” bir kavramı kullanmakta ısrarlı olduğumu belirtmiştim. Üstelik unutmayalım ki, modalar dönem dönem yeniden canlanır ve insanlar yeniden eskiye dönüş yapar gibi görünürler. Ama bir üst düzeyde.

Dünya devrimini üç ana bölüme ayırıyorum: 1. 1789 (Fransız Devrimi) -1871 (Paris Komünü): Aşağıdan kitle devrimleri dönemi; 2. 1889 (II. Enternasyonal’in kuruluşu) – 1956 (Macar Devrimi): Parti öncülüğünde devrimler dönemi; 3. 1966 Çin Kültür Devrimi ve 1968 Avrupa Devrimi ile başlayan ve günümüzde, Fransa ve İngiltere öğrenci hareketleriyle; Yunanistan, Arnavutluk ve Tunus ayaklanmalarıyla devam eden aşağıdan sosyal patlama ve kültürel dönüşüm dönemi.

İnsanlığın kolektif bir bilinci ve belleği olduğunu düşünme eğilimindeyim. Toplumsal deneyler insanlığın kolektif bilinç ve bellek havuzunda toplanır ve bir karışım oluşturur.

Fransız devrimi, Marksistlerin sonradan koyduğu adla ne bir burjuva devrimiydi, ne de yukardan bir Jakoben devrimi. O, ilk büyük aşağıdan kitlesel devrimdi ve yalnız Fransa’ya değil, tüm Avrupa’ya, hatta dünyaya yeni bir toplumsal dönüşüm soluğu getirdi.
1789’u örnek alan ve daha ileri giden devrim girişimi, tüm Avrupa’yı baştan aşağı kasıp kavuran 1848 devrimleriydi. Karşıdevrimci burjuvazinin orduları tarafından zorbalıkla ezilinceye kadar devrimin şarkısını neşeyle her yana yaydı. Bu devrim, tüm Avrupa’yı neşeye boğmasıyla da, ağır yenilgisiyle de 1. Devrim Döneminin zirvesi olarak görülebilir.

1871 Paris Komünü ayaklanması, aşağıdan devrim oyununun kapanış sahnesini oluşturur. Yenilgisiyle bile herkesi ayağı kaldıran muhteşem bir sahnedir bu.

Yaklaşık yüz yıl süren aşağıdan devrimler dönemi, insanlığın ortak belleğinde ve bilincinde bir sıçramaya yol açmıştır: Toplumsal dönüşümü sağlamak için sadece aşağıdan ayaklanma ve devrimler yetmez. Devrimin zaferi için örgütlü, hatta merkezi bir güç gereklidir. Bu güç partidir.

1889 yılındaki II. Enternasyonal’in kuruluşunu, bu ortak bilincin ete kemiğe bürünmesi ve 2. Devrim Döneminin başlangıcı olarak alabiliriz. Ne var ki, aynen insana ilişkin modalarda olduğu gibi, yeni bir dönemin (ya da modanın) başlaması eski dönemin (ya da modanın) bıçakla kesilir gibi kesilmesi anlamına gelmez. Eski, kendini, bir alt akıntısı olarak sürdürür. Yeni dönemin parlayan yıldızı Marksizmdir. Rusya’da Narodnizm, Avrupa ise anarşizm, eski ayaklanmacı geleneği, (gerçek kitle ayaklanmaları döneminin sona erdiği koşullarda) Blankist tarzda, önceden planlanmış silahlı ayaklanmalar, planlanmış suikastlar ve en nihayet, 19. Yüzyılın sonunda ve 20. Yüzyılın başında görülen bireysel şiddet eylemleriyle sürdürmeye çalışırlar ama aslında bu, kendiliğinden ayaklanmacı geleneğin yenilgisinin, bu tür bireysel eylemlerle ilan edilmesinden başka bir anlama gelmemektedir.

2. Devrim döneminin temsilcisi II. Enternasyonal, kendi içinden, örgütlü devrim fikrini öncü partinin örgütlediği devrim fikrine doğru eğen (şu meşhur çubuğu eğme olayı) Lenin gibi teorisyenler ve yine Lenin’in şahsında bu teoriyi pratiğe uygulayan önderler çıkarttı. 1917 yılındaki bu doğum, aynı zamanda II. Enternasyonal’in, en azından radikal devrimciler dünyasındaki ölümü anlamına geliyordu.

1917 Sovyet Devrimi, toplumsal ayaklanmanın bir “öncü parti” aracılığıyla örgütlenmesinin zaferi olarak bilinçlere işlemekle kalmadı, aynı zamanda devrimin getirdiği toplumsal değişimin de bu öncü parti aracılığıyla örgütlenmesine de yol açmış oldu.

Bolşevik iktidarı dönemindeki uygulamalar ve hele 1930’lu yıllardaki, Stalin’in büyük temizlikleri, insanlığın belleğine ve bilincine bir başka gerçeği daha kazıdı: Devrim örgütsüz olmuyordu ama kitle inisiyatifini bastıran ve her şeyi partiye bağlayan bir devrim deneyimi devrimin başarısızlığından da daha büyük bir felaketti; devrimin ölümüydü.

Öncü partili devrim döneminin ölüm çanları, Sovyet Kızıl Ordusu’nun Nazilere karşı askeri zaferleriyle gerçekleşen “Doğu Avrupa Devrimleri”nin hemen ardından çalmaya başladı. Berlin’deki, Poznan’daki işçiler, işçi sınıfını işçi sınıfı adına baskı altına alan, grev hakkını gaspeden ve işçileri zorla çalıştıran parti diktatörlüğü rejimlerini kabul etmemiş ve ayaklanmışlardı. Macaristan 1956, bu kabul etmeyişin en beliğ ifadesi oldu ve Macar Devrimi görkemli bir kapanış sahnesiyle partili devrimler dönemine son verdi.

Ne var ki, yukarda da belirttiğim gibi, eski, bıçakla kesilir gibi sona ermiyordu. Marksist-Leninist partiler ve bu tür partilere dayanan devrim deneyimleri bir anda son bulmadı. Hatta 1970’lerin ortalarına kadar, iktidarı ele geçirme anlamında (Hindiçini devrimleri) yeni başarılı örnekler de ortaya koydu. Ama artık bir gerçek ayan beyan ortaya çıkmıştı ve sonraki örnekler bu gerçeği yeniden ve yeniden ispatlamaktan başka bir şeye hizmet etmeyecekti: İktidarı ele geçirme anlamında başarılı olan öncü partili devrimler, iktidar sonrasında kitleleri bastıran ağır bürokratik diktatörlüklere dönüşüyorlardı.

Bugün halen içinde yaşadığımız 3. Dönem, yazının girişinde de belirttiğim gibi 1966 Çin Kültür Devrimi ve 1968 Avrupa Devrimi ile başladı. İnsanlığın kolektif bilinci ve belleği, partili devrimler döneminden dersler çıkartmış, 19. Yüzyıldaki 1. Devrim döneminin kendiliğinden kitlesel ayaklanma geleneğini yeniden hatırlamış ve bu bileşime bağlı olarak yeni deneylere girişmiştir.

Çin Kültür Devrimi’nin ÇKP eliti tarafından kısa sürede yozlaştırılmış ve manüple edilmiş olması, bu devrimin tüm dünyaya verdiği bir mesajın önerimini azaltmaz: Devrim yukardan değil aşağıdan gelir; devrimin düşmanı dışarda değil, öncelikle içerdedir; öncelikle içerdeki ve yukardaki yozlaşmayı alt etmek gerekir. Bunlar önemli mesajlardır ve anarşizmin iki yüz yıldır temsil ettiği aşağıdancı toplumsal devrime güç katar. Öte yandan, 1968 Avrupa devrimi, çok yeni bir boyut katmıştır devrime: Aşağıdan kültürel değişim. Zaten 1968 devriminin iktidar iddiası yoktu. Onun en büyük iddiası ve yeni döneme katkısı, özinisiyatife dayanan ve “hemen, şimdi” sloganıyla belirlenen muazzam ve çoğulcu bir kültürel altüst oluşu ve değişimi gündeme getirmesiydi. Geçmiş devrim deneylerinin önemli ölçüde ikinci plana attığı, başlı başına devrimci bir perspektif değişimiydi bu.

Elbette Çin Kültür Devrimi gibi 1968 Avrupa devrimi de kısa sürede yenilgiye uğradı ve hatta yozlaştı, bazı dallarıyla liberalizme dönüştü. Yenilgi, aynı 19. Yüzyılın sonunda bireysel şiddetin ortaya çıkmasına benzer bir şekilde, küçük grupların şiddet eylemlerini (RAF, Kızıl Tugaylar vb) doğurdu ve daha da ağır bir yenilgiyle noktalandı. Ama yeni dönemin temsilcisi 1968, insanlığın bilincinde yeni bir sıçramayı temsil ediyordu ve bugün de devrim bu bilincin yeni deneyimlerle geliştirilmesi üzerinden ilerliyor.

19. yüzyıl devrimlerinde merkez Avrupa’ydı. 20. Yüzyıl devrimlerinde merkez (Rus, Çin ve Hindiçini devrimleriyle) Asya’ya kaydı. Bugün, 3. Devrim döneminde devrimin merkezinin yeniden Avrupa’ya kaydığını görüyoruz ama bu Avrupa 19. Ve 20. Yüzyıl Avrupa’sından farklıdır. Hem mekân, hem de içerik olarak.

Mekân olarak farklıdır, çünkü haritaya baktığımız zaman göreceğimiz gibi, devrim, adeta bir hilal gibi Avrupa’nın dış çeperinde, yani bir anlamıyla taşrasında etkili olmaktadır: Arnavutluk, Yunanistan, İtalya, İspanya, Fransa, İrlanda, İngiltere. Çok açık değil mi? İç Avrupa değil, çevre Avrupa’dır bu. Dahası buna, çevre Avrupa’nın da dışı sayılabilecek Tunus, Fas, Cezayir ve Mısır’ı da katalım. Bu ülkeler iç Arap ve islam ülkelerinden farklı olarak görece “Avrupai” Arap ve İslam ülkeleridir; önemli bir marjinal Avrupalı nüfusu barındırmaktadırlar ve dolayısıyla diğer İslam ülkelerine göre Avrupa’daki gelişmelerden daha çabuk etkilenmektedirler. İçerik olarak derken de şunu söylemek istiyorum: Avrupa artık eski Avrupa değildir. Bu Avrupa Asya ve Afrika göçmen nüfusunun doluştuğu bir Avrupa’dır. Bu nüfus, Avrupa’da hem objektif hem de sübjektif olarak kapitalizmin krizine katkıda bulunmaktadır.

Yazının başından beri insanlığın kolektif bilincinden ve belleğinden söz edip duruyorum. Eğer bu gerçekse, bugünkü devrimci kalkışmalarda izlerini görüyor muyuz bunun? Evet!

Londra, Belfast, Paris ve Atina’daki öğrenci hareketleri tamamen aşağıdan ve özinisiyatife dayanarak gelişiyor. Güdümleyici hareketlerin ya da partilerin bu hareketlerdeki rolü sıfıra yakındır. Ayrıca, bu değişim rüzgârı tamamen yeni bir kültürel değişim ve arayışla el ele geliyor gündeme. Gençler, bu zamana kadar görülmemiş ölçüde bir ekolojist kültürün taşıyıcısı konumundalar artık. Veganlık ve vejateryanlık Avrupalı gençlik kuşağında yaygınlık kazanıyor. Anti-kapitalist bilinç ekoloji üzerinden gelişiyor ve yeni yaşam tarzları “hemen, şimdi” gündeme geliyor. Bunlar, ‘68’den devralınan bir bilincin, 2000’li yıllardaki anti-global hareketlerle zenginleşerek günümüzde daha da bir üst düzeye çıkartılması anlamına geliyor. Tunus ve Yunanistan’daki aşağıdan kitle ayaklanmalarında da yeni bir yönelim göze çarpıyor. Tunus’ta ayaklanan kitleler, hem ayaklanmayı sürdürebilmek, hem de her sosyal patlamada görülebilecek yağma ve saldırılardan korunabilmek için kendi aralarında özsavunma müfrezeleri kuruyorlar. Kolektif insanlık belleği, kimbilir tarihin hangi deneyimlerinden çıkartıp onlara hatırlattı böylesi özörgütlenmeleri.

27 Ocak günü, İzmit’te, Kocaeli Kültür Kolektifi’nin düzenlediği “Türkiye’de ve Dünyada Kültürel Dönüşümler” panelinde bunları tartışmayı düşünüyorum.

23 Ocak 2011 Pazar

SOKRATES ‘de bir U’CÛBE idi (!)


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

SOKRATES M.Ö. 470-399 senelerinde Atina’da yaşamış felsefe tarihinin en mühim şahsiyetlerinden biridir. Şişman, bodur, patlak gözlü, hap burunlu, müthiş çirkin birisiydi. İçiyse mükemmel güzellikte idi. İnsanları mantığını kullanmaya zorlardı. İnsan mantığını kullanarak kendinden birşeyler öğrenebilir diyor, kendisi ise cahili oynardı. Buna ‘’ Sokratesçi İroni’’ deniyordu. Devletin tanrılarını tanımadığı için 500 kişilik juri, yargıçlar onu ölüme mahkum etmişlerdi.

Atina’nın başarısız demokrasi deneyimi ve bilgisiz ama siyasi bakımdan GÜÇLÜ yöneticilerin siyasal düzensizliği, yöneticilerin ahlaki zaaflarını ortaya çıkardığı için onu susturmak ve sindirmek için ,zamanına ters düşen bu büyük insanı, bu acaip, UCUBE insanı yok etmeğe karar vermişlerdi. Meşhur müdafaasını yaparken şöyle diyordu; ‘’ İlk kez yargıç karşısına çıkıyorum. Bu yerin diline tamamen yabancıyım. Bu sebeple bir yabancının ANADİLİNDE ve kendi yurdunun geleneklerine göre konuşmasını nasıl doğal karşılarsanız, benim de bir yabancı olduğumu varsayarak alışık olduğum gibi konuşmama izin verin. Bu arzumu yersiz bulmayacağınızı ümit ederim. Söyleşi iyi ya da kötü olmuş bundan ne çıkar? Siz sadece ve sadece benim doğru söyleyip söylemediğime bakın, asıl bu duruma önem verin. Zaten yargıcın asıl üstünlüğü buradadır; konuşmacının üstünlüğü de doğruyu söylemesindedir.

Ey Atinalılar! Çocuklarım büyüdükleri zaman . erdeme değil de , paraya daha çok önem verirlerse, benim sizlerle uğraştığım gibi, siz de onlarla öyle uğraşın, onları cezalandırın. Kendilerini hak etmedikleri kadar değerli görür, bir hiç oldukları halde , kendilerini bir şey sanırlarsa , önem vermeleri gereken şeyleri bırakıp önemsiz şeylere değer verirlerse ; benim sizi azarladığım gibi , siz de onları azarlayın.

Sokrates fiziken de , düşünceleri itibariyle de bir UCUBE idi ve berteraf edilmesi gerekiyordu.

Heykel sanatının en büyüklerinden biri Rönesans devrinde yaşamış olan Michel Angello’dur. Daha sonralarıda Fransız heykeltraşı RODİN gelir. Ondan mülhem Norveçli Wigelland OSLO’da , FOLGNER parkına yüzlerce heykel dikmiştir. Fakat sanat dünyası onun estetiğine pek kymet vermemişdi.

Bir heykelin güzel veya çirkin olduğuna herkes kendi zevkine göre karar verebilir, fakat san’at değerine ancak eğitimi olan karar verebilir. Fazıl Say’ın dediği gibi kalitesi çok yüksek olan batı müziğini sevebilmek ve ondan nasibini almak için müzik eğitimi şarttır. Ben sayın başbakanın klasik müzikten haz duyabileceğini zannetmiyorum. Acaba Norveçli bestekar GRİEG’i hiç dinlemiş midir?. HAYDN’ın hiçbir eserini tanıyor mu?

Nemrut’ta ki , daha doğrusu Kahta kalesinde ( ARSEMİA) bulunan Kral MİTRAHDES ile HERAKLİS’in freskteki Heraklis çıplaktır , yani tenasül organları görünür tarzdadır. Bu görünüşe Kahtalıların hiçbir itirazı olmamıştır. Keza Antalya müzesindeki heykellerde çıplak görünüştedir.

İzmir’den İstanbul’a uçarken yanımda oturan çok kıymetli bir arkeologla tanışmıştım. Yale universitesinden Prof. ERİM . Aydın yakınında ki AFRODİASİS heykel akademisini bulmuş ve restore etmişti. Bütün Yunan ve Roma heykelleri bu akademiden gidermiş.

Lise son sınıfta iken lisenin bulunduğu kavşağa bir Atatürk heykeli dikildi. Onda bir genç erkekle , birde genç kız Ata’nın yanında idi. Gencin heykeli çıplaktı ve tenasül organları açıkta idi. Malatya’lılar oldukça konzervatif olduğundan itirazları olmuş ve bir asma yaprağı ile o bölüm kapatılmıştı.

Başbakan’ın halk önünde bir san’at eserine UCUBE demesi hoş olmadı. Fakat asıl imtina etmesi gereken ‘’Kaldırın onu oradan ‘’ diyerek emir vermesi kamu vicdanında ters tepti. Nasıl EVREN’in ressamlığı, hele hele KÜRTÇE konuşmağı yasaklamasının ters teptiği gibi.

Türkiye’de Atatürk karşıtlığının temelinde yatan sebep, onun Laiklik kaygısı ile , askeri ve politikayı dinden uzaklaştırması olmuştur. Halbuki Hazreti Muhammed’in kısa zamanda üç kıtada islamiyeti yayma başarısı, onun savaşlarda ve politikada dini inancı kullanmış olmasıdır. Hizbullahçıların 90 lı senelerde savaş vermeleri dini inançlarından dolayıdır ve şimdide meclise girersek Kemalist politikaya son verilmesini ve onun yerine İslamiyetin hakim kılınmasını gerçekleştireceğiz söylemleri nin dikkate alınması gerekir.

Türkiye’de ki değişimlerin maalesef psiko-sosyal, psikoanalitik analizlerin yapılmaması, sathi tartışmaları mümkün kılıyor. Tarihçilerin, teologların, sosyologların , multisantrik çalışmalar yapması ve ciddi , ilmi araştırmalara soyunmaları gerekir. Bizde yapılansa, genç spikerlerin herşeyi bilen(!) jurnalistler ile tecrübesiz politikacılarla tartışmalar düzenlemesi, bence yürekler acısıdır.

Köln. 22.01.11

21 Ocak 2011 Cuma

Tunus üzerine düşünceler


Murat Çakır
cakir@rosalux.de

Tunus’daki heyecanlı gelişmeler, dünya kamuoyunun dikkatini Kuzey Afrika ve Arap ülkelerine çevirdi. Gelen haberlere göre, Arap ülkelerindeki egemenleri ayaklanma korkusu sarmış durumda. Kuşkusuz 23 yıl boyunca halkını ve ülkesini yağmalayan bir tiranın alaşağı edilmesi iyi bir haber ve emperyalizmin işbirlikçileri olduklarını hergün yeniden kanıtlayan Arap egemenlerini kaygılandıran bir gelişme. Ama gene de »şeytanın avukatlığını« yapmak ve bazı soru işaretlerine dikkat çekmek doğru olur düşüncesindeyim.

Öncelikle belirtmeliyim: Arap ülkeleri uzmanlık alanım değil. Ben de bir çoğumuz gibi kitle iletişim araçları üzerinden bilgileniyorum. Bu açıdan değerlendirmelerim bir fikir yürütme, soru sorma olarak algılanmalı.

Her ne kadar eski başkan Zine Abidin El Bin Ali’nin akrabalarıyla birlikte apar topar Suudî Arabistan’a kaçmasına sevindiysem de, Frankfurter Allgemeine Zeitung’da gördüğüm bir fotoğraf ve Avrupa yaygın medyası ile AB elitlerinin gelişmelerle ilgili yorumları kafamı o derece karıştırdı, sonuçta da bu yazıyı kaleme almama neden oldu. Kafamı karıştıran fotoğrafta, modern giyimli Tunuslular sokak ortasında duran bir tankın önünde, askerlerle birlikte gülerek poz veriyorlardı. Aynı sayfada AB elitlerinin Tunus’daki gelişmelerden hoşnut olduklarını belirten demeçleri ve İsviçre Federal Konseyi’nin, Bin Ali’nin İsviçre bankalarındaki hesapları bloke ettiği haberi yer alıyordu.

AB söz konusu olduğunda, son derece şüpheci davrandığımdan, aklıma hemen »Neden?« sorusu geldi. Neden dünyanın başka köşelerinde halk ayaklandığında, o ülkenin egemenleri yanında yer alan veya ancak – Ukranya ve Gürcistan’da olduğu gibi – kendilerinin ön ayak olduğu »rejim değişiklikleri«nde olumlu görüş bildiren AB elitleri, Tunus’daki ayaklanmadan hoşnutlar? Neden, kendi sınırları içerisinde meşru demokratik kurumları dişsiz kaplana çeviren ve dışpolitikasını militaristleştiren AB, »Tunus’daki demokratik dönüşümü destekleyecek tedbirler hazırlıyoruz« açıklamasını yapmaya gerek duyuyor?

Bunlar bir yana, gelelim asıl soruya: Tunus’daki olaylar, Avrupa Arap Ligi’nin kurucusu Ebu Jahjah’ın sendika.org’da yayınlanan yazısında belirttiği gibi »gerçek bir devrim« mi? Ve Tunus İşçileri Komünist Partisi’nin »ordu güçlerinin tamamı halktan oluşuyor« tespiti gerçeğe uyuyor mu?
Nabi Yağcı bir yazısında, Tunus’daki değişimin belirleyici gücünün orta katmanlar olduğunu vurguluyordu. Bu tespite katılıyorum. Ülkenin gelişiminin, orta katmanların artan refahının ve rüşvetle koopte edildikleri sistemde karar mekanizmalarına katılma istemlerinin, son günlerin gelişmelerini tetiklediğinden kuşkum yok. Ama sorun bence bu değil. Sorun, bu katmanların »devrimciliklerinin« nerede biteceğidir.

Diğer bir etken kuşkusuz ordudur. Ama KP’nin tespitine kesinlikle katılmıyorum, çünkü ordu yönetimi gerçek bir demokratik dönüşümün garantörü değildir, aksine sınırlayıcı olması kuvvetle olasıdır. Ordu yönetiminin halkın yanında görünüyor olmasının ardında, Bin Ali rejiminin orduya değil, toplam 170 bin kişiyi bulan devlet güvenlik ve polis aparatına dayanması yatmaktadır. Tunus genelkurmay başkanı Raşit Ammar’ın emri altındaki asker sayısı hiç bir zaman 35 bini geçmemişti. Tunus’lu generalleri rahatsız eden, »sivil« güvenlik aparatının hem sayıca fazla, hem de hayal bile edemedikleri imtiyazlarla donatılmış olmasıydı.

Aparattan arda kalanların saldırılarına karşı konum alan ordu, doğal olarak halkın sempatisini kazandı. Ama bu, ordunun yarın »devletin bekası« için silahlarını halka yöneltmeyeceğinin garantisi değil. Kaldı ki »tuzu kuruların« siyasî temsilcileri, »devlet işlerinin devamı« için eski elitlerle ortak çalışacaklarını açıkladılar bile. Hoş, ortak hükümetin ömrü 24 saat bile olmadı, ama bu yönde adım atmaya devam edeceklerinden şüphe duymamak lazım.

AB’nin hoşnut olması, ordu yönetimi ile yeni iktidar »sahiplerinin« devlet yönetiminin kapitalist gelişme süreci içerisinde devamını sağlayacaklarını bildiklerindendir. Evet, bir tiran alaşağı edilmiştir. Ama gerçekleşen bir devrim değil, henüz sınırı belli olmayan bir değişimdir. Eğer, henüz son sözlerini söylememiş olan yoksul halk ve emekçi kitleleri sadece elde edilenle yetinmekle kalırlarsa, esaretlerinin değişen bir biçimde devam etmesini onaylamış olacaklardır. Almanların deyimiyle, »eski şarap, yeni şişede satılacaktır«.
Bence Tunus’daki gelişmelerden şimdiden bir ders çıkartmak olanaklıdır: O da, Rosa Luxemburg’un dediği gibi, »ya lokomotif, tüm hızıyla tarihsel yokuşun en üst tepesine kadar ilerleyecektir, ya da kendi ağırlığı ile hareket noktasına geri dönecek ve yarı yolda zayıf güçleri ile onu durdurmaya çalışanları uçuruma itecektir«. Uzun lafın kısası, hele bir yoksul kitleler son sözlerini söylesin, o zaman neyin en olduğu ortaya çıkacaktır.

YILLAR GEÇİYOR FARK ETMESEK DE


Hüseyin Habip Taşkın
habibtaskin@gmail.com

Yıllar geçse de, yapılan hataların geriye dönüşü olamaz. Tarih geriye
dönemez, hep ileriye doğru, yatağında akan bir akarsu gibi akıp gider...
Her bir yıl, kendine özgü yapısıyla, çelişkisiyle, ortak yanlarıyla,
zıtlıklarıyla tarih sayfasında yerini alır.

Her yeni yılda insanlar klasikleşmiş cümleleri kısa ve öz olarak
söylerler: "Savaşlar olmasın, barış olsun!" Kimileride kişisel
isteklerini kurtarıcısından istercesine yalvarır: "Para, ev, araba,
iş, iyi bir eş..." Bu kişisel istekler uzadıkça uzar.

Kimileri o gün kendi kurtuluşu olarak gördüğü milli piyangosunu alır.
Medyanın sahte umutları körükleyerek söylediği "o parayla şu kadar ev,
araba, yat, kat ve benzerlerini alırsın"ları düşleyerek kendisini
psikolojik olarak rahatlamış olarak hisseder. Tabii ki, yılbaşından
sonra birçok kişi kurduğu hayalin altında psikolojik olarak yığılıp
kalmıştır.

Her yıl insanlar, düğümlenmiş olan sorunları bir anda
çözümlenecekmişçesine, umutları yılbaşı gecesi bitecekmişçesine,
gerçek olmayan düşlerin peşinden kendilerini bir boşluğun içine
bırakırlar.

Sistem, işleyişiyle, bu çarkın çok insanla dönmesiyle birlikte
kendisini garanti altına alır. Sistem tezgâhını kurarken elindeki
olanakları da kullanır. Özelliklede basın ilk sırada gelir.

Aslında birçok kişi kendi gerçek kurtuluşunu sorgulayamıyor. O
cesareti kendisinde bulamıyor. Yoksulluğunun, ezilmişliğinin altında
yatan gerçeklere inemiyor. Kapasitesi sistem içinde daraltıldığı
içindir ki kısır döngüde dönmeye devam ediyor. Oysa sorgulamaya
başladığı anda kurtuluşunun tek başına değil toplumsal bir nitelik
içinde olacağını anlar. Bu da sistemi oluşturan yapıların işine
gelmez.

Türkiye'de insanların birçok sorunu var. Ama sorunları ciddi anlamda
çözecek bir makamları bulunamamaktadır.

Her iktidar sermayenin haklarını koruma altına aldığı için, "insan
hakları evrenseldir" denilse de, ezilenlere yönelik hak ihlalleri
ülkemizde kesintisiz olarak yoluna devam etmektedir. Hak ihlalleri o
kadar fazla ki, iç içe geçtiği için hangi sorunu ele almaya çalışsanız
pis kokular ortalığa yayılıyor.

Türkiye'de halkların özgür birliği sağlanamadığı sürece, ırkçılık
sistem içinde körüklenmeye devam edecektir. Özellikle de Kürtler hedef
tahtasında olmaya devam edecektir. Ana dilde eğitim için başlatılan
süreçte bile baskılar çok yönlü yapılmaktadır. Yasal talepleri dile
getirenlerin 'bölücülük' propagandasıyla bir örgütle
ilişkilendirilerek tutuklamaları yapılması başlı başına bir baskının
açıkça ifadesidir.

Türkiye'de basın özgürlüğü alanında da sorunlar sürmektedir. Halen
cezaevlerinde çok sayıda sosyalist ve yurtsever basın mensubu
bulunmaktadır.

Yıllardır kayıp yakınlarının aileleri her cumartesi günü İstanbul'da
Galatasaray Lise'si önünde oturma eylemi yaparken, AKP iktidarı hala
olanlara gözünü kapatıyor. Sanki onları başka birileri kaybetmiş, yok
etmiş gibi...

Öğrenciler haklarını ararken bile potansiyel suçlu durumuna
düşürülmeye çalışılıyor. Öğrenciye biber gazı, cop, tazikli su ve
aklınıza ne gelirse reva görülüyor.

Cezaevleri bazı kişilerce insanları ehlileştirme yeri olarak algılasa
da, sağlam insanı bile çileden çıkartabiliyor. İşkence ve baskılar
alfabetik sıraya göre olan cezaevlerinde devam ediyor.

İşçi haklarında bir arpa boyu yol alınamadı. Her açıdan sermaye
cephesi kesesini doldurmaya devam ederken, bu ülkenin cefakâr,
fedakâr, yoksul insanın vatan- millet adına asgari ücretle
çalıştırılması uygun görülmüş. Üniversiteli bir genç bile okuduğu
bölüme göre değil, sermayenin istediği bölüme göre iş bulabiliyor, o
da torpili varsa, hem de şanı olan birinden...

Kadın haklarında da ilerleme kat edilebilmiş değil. Kadınlar ayaklar
altında paspas olmaya devam ederken, aile namusu adı altında
gericiliğini, yobazlığını ön plana çıkaran sistemin ferdi, ablasını,
kız kardeşini gönül rahatlığıyla öldürebiliyor. Kadın mal olarak
görülmeye devam ediliyor.

Sağlıkta reform yaptık diye naralar atılırken, 'paran kadar sağlık'
devam ediyor. İnsanlar doktorun özel muayenesine kul/ köle olmaya
devam ediyor. Ya olamayanlar: Bir organ film çekimi için ya da
ameliyat için aylarca sıra bekliyor. Ameliyatına da asistan doktorlar
giriyor.

Okumak dert küpüne bindi gidiyor. Sözleşmeli öğretmen karnını doyurma
derdinde, kimisi özel dershane de ömrünü tüketiyor.

2010 yılı 2011 yılına enkazlarını devretti. Türkiye'nin
manzaralarından bölümlere yer verdim. Dillerimiz, kültürlerimiz,
mesleklerimiz farklıda olsa sorunlarımız ortaktır. Bu sorunlar ortak
mücadeleyle aşılacaktır...

Sınırları zorlamak...


Murat Çakır
cakir@rosalux.de

Kürt Hareketinin Demokratik Özerklik talebi, Türkiye gündemindeki yerini korumaya devam ediyor, ama nedense bu projeye en çok sarılması gereken Fırat’ın Batısındaki solun geniş bir kesiminde – istisnalar kaideyi bozmaz – yapıcı ve eleştirel bir yaklaşım pek görülemiyor. Halbuki solun dünya çapındaki kendi tarihi Demokratik Özerklik denemeleriyle dolu, ki Paris Komünü’nü anımsatmayı bile gerekli görmüyorum.

Küresel düzeyde ne gibi özerklik denemeleri olduğu konusunda epeyce yazıldı çizildi. Bilhassa Latinamerika deneyimleri konusunda Metin Yeğin’in kitap ve makalelerini okumak yeterli olacaktır. O nedenle solun bir kesiminin »susuş kumkumasını« ve »aman canım sen de«ciliğini anlayabilmek olanaklı değil.

Tartışmalarda dikkatimi çeken en önemli nokta, projenin »yanlış zamanda ileri sürüldüğü« ve »verili koşullar altında olanaklı olmadığı« türünden itirazlar. Gelişmiş kapitalizm koşulları altında dahi özerklik ve çok dilliliğin olabileceğini, 30 Ekim 2010 tarihli ve »Kürdistan İtalya’da olsaydı« başlıklı köşe yazımda Güney Tirol örneğinde aktarmaya çalışmıştım.

Diğer bir örneği, yine Yeni Özgür Politika’da »Kaufungen Komünü« üzerine yayımlanan bir röportaj vermişti. Özellikle »Kaufungen Komünü« verili koşullar altında sınırların nasıl zorlanacağına ve alternatif bir yaşam biçiminin nasıl gerçekleştirilebileceğine dair iyi bir örnek.

Röportajı okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Bugün ise size Almanya’dan başka bir örnek vermek istiyorum. Hamburg’da kurulmuş olan »Buschberghof« adlı kamuyararlı bir limited şirket, örnek bir üretici-tüketici-ağı oluşturmuş. Ortaklığın 86 hektarlık bir ziraat alanı var ve burada üretilen ürünler toplam 360 kişiye gıda sağlıyor.

Ürünler sadece sebze ve meyveden oluşmuyor. Kendilerine ait olan fırında her hafta 13 çeşit ekmek pişiriliyor. 30 inek sayesinde tereyağı, yoğurt ve peynir üretilebiliyor. Ayrıca 40 dana, 50 domuz ve 200 tavukları var.

Çifçiler, yılda bir kez yapılan komün toplantısında tüketici üyelerle yıllık tüketim üzerine anlaşma yapıyorlar. Tüketiciler her ay belirli bir meblağı ödemeyi taahhüt ediyorlar. Bu arada gelir durumu yüksek olanlar, dayanışma amacıyla gelir durumu düşük olanlardan daha fazlasını ödüyor. Karşılığında da çifçilerle birlikte üretimi, tüm rizikoları ve fırsatları ile paylaşıyorlar. Geçenlerde yapılan bir komün toplantısında tüketiciler çifçilere bir yılda toplam 353 bin Avro ödeme taahhütünde bulunmuşlar; ki bu, kişi başına yılda bin Avro’dan az bir meblağ anlamına geliyor. Üretim fazlası ise satılıyor ve geliri komüne geri dönüyor. Yerel iktisat döngüsünün, toplumsal dayanışmanın ve ekolojik ziraatın geliştirildiği güzel bir örnek.

Aslında »community supported agriculture« (komünün desteklediği ziraat) olarak adlandırılan bu konsept yeni değil. Bugün tüm ailelerin yaklaşık yüzde 25’inin »Teikei«lere, yani ortaklıklara üye olduğu Japonya’da 1960 yılında uygulanmaya başlayan bir konsept. ABD’nde 1985’den beri toplam 1.500 grup bu konsepti uyguluyor. Almanya ve Fransa’da bir çok komün bu uygulamayı başarıyla gerçekleştiriyor. Bu nedenle de konsept 2001’de Porto Allegre’de gerçekleştirilen Dünya

Sosyal Forumu’nda en fazla favorize edilen konsept hâline gelmiş.

Peki, bu konseptin Demokratik Özerklik ile ne alâkası var? Bence çok. Öncelikle alternatif iktisat ve yaşam biçimleri oluşturmada verili koşulların sınırlarını zorlayan adımlara gereksinim var. Kooperatifleşme, yerel veya bölgesel iktisadî döngüler, toplumsal dayanışmayı güçlendiren uygulamalar, tüketicinin üretimi kontrol etmesi ve planlamasına katılması, iktisatın demokratik kontrol altına alınması, katılımcılık, paylaşımcılık, kendi kaderini tayin etme biçimleri olmaksızın ne Demokratik Özerklik, ne de kurtuluş yukarıdan, masa başında yapılan planlar veya yasalarla gerçekleştirilebilir. Doğrudan halkı temel almadan, halk kitlelerinin kontrolü olmadan, yani yaşama dayanmadan ekilen hiç bir tohum filizlenemeyecektir.

Elbette yeni bir anayasa, demokratik bir hukuk gerekli. Ancak bunların toplumsal bir süreç içerisinde ve halkın katılımıyla biçimlendirilmelerini beklemeye gerek yok. Tam aksine, yürürlükteki Anayasa ve yasalara, devlete, uluslararası koşullara ve verili iktidar ve mülkiyet ilişkilerine rağmen, özerkliğe giden her adım denenmeli, yanlışı-doğrusuyla uygulamaya sokulmaya çalışılmalı ve böylelikle halk kitlelerinin desteği sağlanmalıdır.

Gelişmiş kapitalist merkezlerde dahi böylesi küçük adımlar atılabiliyorsa, devrimci demokrasinin geliştiği Kürdistan’da veya sendikaları, örgütleri, partileri ve girişimleri ile pek de örgütsüz sayılamayacak Türkiye’de neden aynı adımlar atılamasın? Demokratik Özerklik fi tarihinde gerçekleşecek bir rüya değil, bugünden gerçekleştirilen bir yaşam biçimi olursa, o zaman özgürlüğün anahtarı olacaktır.

Tüm mesele, realist olup, olanaksızı gerçekleştirmektir. Bakınız: dünyadaki çeşitli örnekler!

15 Ocak 2011 Cumartesi

4 YIL OLDU!..


4 yıldır adaleti, vicdani, hukuku arıyoruz.
Bulamıyoruz.

4 yıldır yargıyı, hükümeti, meclisi arıyoruz.
Bulamıyoruz.

4 yıldır, sokak ortasında arkadaşımızı katledenlerin
arkasındaki güçlerden söz ediyoruz,
laf dinletemiyoruz.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
devleti mahküm etti, "ucuz atlattık" diye sevindiler.

İnsanlık hakkımızı kullandık, adalet istedik,
çocuk dediler.

Çocuk gitsin, ağabeyleri gelsin dedik, umursamadılar.

Vatandaşlık hakkımızı kullandık, sorular sorduk,
cevap vermek yerine dalga geçtiler.

Hrant Dink’i aramızdan almalarının 4. yılında
bir kez daha omuz omuza vermek için,
ailesi, dostları ve bütün sevenleriyle birlikte
onu anmak icin 19 Ocak'ta, saat 3'te,
Hrant'ın vurulduğu yerde buluşuyoruz.

Bebekten katil yaratan karanlığa ışık tutmayanlar
o karanlığı istiyor demektir.

O karanlığı hep birlikte ortadan kaldıralım.


19 Ocak Çarşamba
saat 15:00
Agos Gazetesi önü