12 Şubat 2011 Cumartesi

H R A N T ' I A N M A K (1)



Sarkis HATSPANIAN(*)

Anlayamadığımız şeyler bizim olamaz. Goethe

Yalnızlık paylaşılmaz, daha doğrusu paylaşılamaz! Bu sözlerin insan yaşamındaki gerçekliğini yüreğimi dağlayan anlatılmaz bir acıyla çok derinden bir kez daha hissettiğimde takvimin yaprağı 19 Ocak 2007'yi gösteriyordu. Yerevan Zvartnots havaalanının bekleme salonunda İstanbul'dan gelecek uçağı karşılamak için bulunuyorken, Rotterdam'dan telefonla arayan Malatyalı okul arkadaşım "Hrant'ı vurdular"diyerek acı haberi verdiğinde cep telefonumun elimden düşmesiyle yere çöküşüm bir olmuştu. Daha sonra televizyon haberlerinde Hrant'ın kalleşçe (*) arkadan vurulduğunu öğrendiğim andan itibaren aklımda durmadan tekrarladığım "çok yalnızdın be ağparik (**), yalnızları yok etmenin ne kadar kolay olduğunu halkının acı tarihi sana öğretmedi mi güzel kardeşim" diye bir taraftan sevdiği yakınını yitirme haline içerleme, diğer taraftan da "kim ne derse desin yalnızlık paylaşılamıyor" doğru düşüncesinin ağır etkisi altında, korumasız ve güçsüzlüğümüzün tek nedeni olan yalnızlığımıza kahrettim. Yitirdiği evladını son yolculuğuna uğurlamak amacıyla Yerevan Özgürlük Meydanında toplanan ve Hrant'ı yaşarken tanıma olanağı olmamış Ermenistanlı insan yığınlarına hitaben yaptığım konuşma sırasında, ayrı yıllarda aynı okul sıralarını paylaştığım "Hrant'ın gerçek bir demokrasi ve özgürlük savaşçısı olduğunu, vurulacağını çok iyi bildiği halde dağdan inmeyi reddederek ölümsüzleşmeyi tercih eden cesur fedayilerimize çok benzediğini" anlatmaya çalışırken, tam önümde, en önde duran siyahlara bürünmüş, başı eşarplı, bembeyaz saçlı, yaşlı bir ninenin hıçkırıklara boğularak hüngür hüngür ağlarken, bir eliyle habire haç çıkarıp başını gökyüzüne kaldırışını, diğer eliyle göğsüne sıkı sıkı basarak tuttuğu "1.500.000+1" yazılı beyaz kartonun bakışlarımı esir alıp, nefesimin kesildiğini hissettiğim an, Hrant'ın dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, Ermeni insanının bilincine silinmezcesine kazılı günahsız soykırım kurbanlarına eşdeğer görülerek, ölümsüz şehitler kervanına katıldığını anladım.

Hrant'ın "dağa çıkan" gerçek bir özgürlük savaşçısı olmasına ilişkin anlatımımın anlaşılması içinse, tam Hazreti İsa'nın yaşı kadar, hatıralarımın İstanbul'una, 33 yıl geriye gitmek durumundayım. 1978 baharıydı sanırım, günlerden cuma, ikindi vaktinin de okul çıkışına denk gelen saatiydi eminim... Üsküdar'dan Beşiktaş'a kalkan vapurun güvertesinde kimseciklerin olmadığı bir köşede Hrant'ı bahriye elbiseli bir subayla sohbet ederken tesadüfen görüp selamlamak için yanaştığımda, beklenmedik misafir olduğumu belirten bir tavırla Türkçe verdiği "Merhaba"sını gizli birşey söylediğini çakmam için Ermeniceye dönüştürüp "özel bir görüşme yapıyorum, vapurdan inişte görüşelim" derken, "olur abi, ama hiç olmazsa Armenak ağpariğimizin elini sıkıp bir merhaba etmeme izin ver de sizi başbaşa bırakayım" deyip, onun afallamış halde şaşkın bakışlarına aldırmadan aklımdan geçeni yaptığımda, elini sıktığım bahriye subayı elbisesi giymiş, TKP(ML)/TİKKO'nun Dersim'deki efsanevi komutanlarından, koca yürekli yiğit Armenak BAKIRCIYAN'ı son defa gördüğümü nereden bilecektim. 18 Ekim 1977'de Izmir Buca Cezaevi'ndeyken, diş çektirme bahanesiyle Ege Üniversitesi'ne sevk edilirken örgüt arkadaşları tarafından kaçırılmış, basında boy boy yayınlanan resim altlarında "ne kadar kan dökücü, azılı bir Ermeni teröristi" olduğu ihbar edilen, "infaz emriyle" her yerde fellik fellik aranan, görüldüğü yerde vurulması emredilen, asıl kimliğini bilmeyenler tarafından, Orhan BAKIR ya da Ali Ağa kod adıyla tanınan okuldan ağpariğimizi, 13.Mayıs.1980’de Karakoçan’da (***) düşürüldüğü pusuda katledildiğine dair acı haberi aldığımız andan bugüne kadar hep, vapurda onu tesadüfen bahriye subayı kamuflajı içinde Hrant'la görüşürken son kez gördüğüm andaki resmiyle, sıcak bakışları, tebessüm eden yüzüyle hatırlıyor, anıyorum.

1954 yılı, "T.C." doğumlu olan Hrant, 48 yaşına kadar pasaport yasaklı yaşadı ve insanlığın 21. yüzyıla attığı adımlar vatandaşı olduğu devlet tarafından sadece 2002'de farkedilmeye başladığından olsa gerek, yurtdışına ilk yolculuğunu Cannes Film Festivaline katılan Atom Egoyan'ın ARARAT filmini izleyebilmek amacıyla birkaç günlüğüne bulunduğu Fransa üzerinden ulaştığı anavatanı Ermenistan'a yaptı. 22 yıllık özlem sonrası ilk görüşmemizde saatlerin nasıl geçtiğini farkedemediğimiz koyu sohbetimizde, seneler önce vapurda onu Armenak'la gördüğüm günden konu açıldığında, "O günkü görüşmemizde yiğidimiz bana DAĞA ÇIKMA kararını iletip, belki bir daha görüşemeyiz diye elveda edip, helalleşmek için uğramıştı, onu fikrinden caydırarak yurtdışına gitmesi için ikna etmeye çalıştım, ama beceremedim" demiş, hemen ardından da "yıllar, çok yıllar sonra ben de DAĞA ÇIKMA kararı aldım, ancak silahımın kalem olması gereğine kanaat getirdiğimden, AGOS gazetesiyle fikir mücadelemin mecazi anlamda en yüksek tepesine ulaşmayı hedeflediğim dağa çıktım da. Şimdi o dağda insanlığımızı, yitirmekte olduğumuz kimliğimizi, daha doğrusu kimliğimizi özgürce yaşayıp, yaşatabilme özgürlüğünü arıyorum işte" diye eklemişti.

Duyduklarıma çok sevindiğim halde, aklımdan hiç çıkmayan ve Hrant'ın da bizzat katlanmak zorunluluğunu yaşadığı acı bir olayı ona yarı şaka-yarı ciddi hatırlatma durumunda kalışımın verdiği eziklikle, "yani demokrasi ve özgürlük mücadelesi verebilmek için Stepan Murat, Armenak Orhan, Hrant da Fırat olmayacak mı artık demek istiyorsun ?" diye sordum. Ermeni olan isimlerinin politik örgütlü faaliyetlerinde "engel" teşkil etmemesi veya yakalanmaları durumunda Ermeni Cemaatinin zarar görmesini engellemek amacıyla 1970'li yılların ortalarında birlikte olan üç Ermeni arkadaş, mahkemeye başvurarak Hrant adını Fırat, Stepan Murat, Armenak ise Orhan olarak değiştirmişlerdi.
O zamanları hatırlatan sorumu, hüzünlü bir yüz ifadesiyle, "Amaçlanan niyet o tabii, ama daha da önemlisi, çifte standart mağdurlarımızın ulusal kimliğini korkusuz, ezgisiz, kaygısız, rahatça taşıyabilmesi için gereken ortamın yaratılmasına çalışmak" diye cevaplamıştı. "Nasıl, bize karşı hem suçlu-hem güçlü davranan, 70 milyonluk Müslüman bir devletin son sınıf vatandaş muamelesi yaptığı soydaşlarımıza hiç de dost gözüyle bakmayan, malımız-mülkümüz, atatoprağımıza el koyup üzerine yatan her soy ve boydan halkların ortasında yapayalnız, tek başına bırakılmış, üstelik Hristiyan bir azınlık cemaatiyle bu işin nasıl yapılacağını düşünüyorsun peki?" Soruma kendine has kayıtsızlıkla, "Murat'ları Stepan'lara, Orhan'ları Armenak'lara, Fırat'ları da Hrant'lara dost kılmayı becermeyi, demokrasiye bir adım daha yaklaşmayı deneyerek" diye cevapladı. "Yalnız olmadığımıza, bizi anlayıp, dertlerimize derman olmaya hazır Türk, Kürt, Zaza, Çerkes, Laz, Türkmen, Arap, Ezidî ve daha başka halklardan, Sünnî, Şiî, Alevî, Şarfadin, Rafızî, Şemsî, Musevî, her inanç ve değerlere saygı duyan toplumlara ait insanların varolduğuna" inanıyordu. "Demokrasi mücadelesinin artık insan haklarına saygılı, özgürlük ve eşitlik temelinde yürütülmesiyle bir gelişme sağlanabileceğine inananlar var" diyor, "çok dostlarımız olduğuna" inanıyor, umudunu "adalet tutkunu, eğitimli, çağdaş, uygar, dinamik, yeni bir genç neslin oluşmasına" bağlıyordu.


2002 mayısından 2006 ekimine kadar, Ermenistan'a defalarca geldi-gitti ve her ziyaretinde yaşamın her alanıyla ilgili onlarca sohbet ve tartışmalarımız oldu, bazen her konuda hemfikir olduk, bazen bire-bir zıt fikirler ileri sürdük, düşüncelerimizi kıyasıya savunduk. Çok sevindiğimiz, bazen de birlikte üzüldüğümüz anları olduğunca paylaştık. O, Ermeniliğin sadece tek halini yaşamış olmaktan ileri gelen durum gereği, diaspora ve anavatan Ermeniliğinin şekillenmesinde maya işlevi görmüş ve birbirinden pek farklı olan çok önemli tarihsel, sosyal, kültürel öğelerle, zaman içerisinde oluşmuş farklı politik sistemlerin getirdiği toplumsal olguların karakteristik özelliklerini anlamada doğal bir handikap yaşıyor olmanın rahatsızlığını hissediyor ve bu engeli aşabilmek için herşeyi öğrenmek. kavramak istiyordu. Düşüncelerinde çok samimi, gözlem ve yorumlarında pek isabetliydi. Ermenistan, onun için paha biçilmez bir varlık, gözbebeği gibi korunması gereken en önemli değerdi. Pek kısa zamanlı her ziyaretinde "yahu insan burada kendini ruhen ne kadar hafif hissediyor, bu ne ilginç bir durum böyle be kardeşim" diye şaşkınlığını tekrar etmekten kendini alamıyor, onunla yeni yeni tanışan çevrelerdeyse, geldiği yer Ermenilerinin ruh halinin Ermenistan'da yaşayanlarca zor anlaşılacağı konulu tartışmalarda içindekini boşaltarak rahatlıyor, hafifliyordu.

Karşılığında çok ağır bir bedel ödenerek, her şeye rağmen yaşanılmaya çalışılan Ermeni olma halinin dünyada sadece öz topraklarından göç etmeden, orada kalıp yaşayabilme mücadelesi veren, aynı alınyazının dayanılmaz ağırlıktaki yükünü çeken, bu toprakların en eski yerlisi olan Ermenilere düştüğünü her fırsatta belirtmeyi de ertelenmez bir görev sayıyordu.


Mevlana'nın "Olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol" sözleri onun yaşam felsefesinin temel direği sayılırdı ve bildiği doğrudan şaşmaz, sözünü esirgemez oluşu yüzünden yaşadığı devlet ve toplum içerisinde sorun üzerine sorun yaşıyor, karanlık güçlerin saldırıları için ideal hedefe dönüşüyordu. Ermenistan'a son gelişinde, ilk defaya mahsus olmak üzere kendi ve ailesinin ciddi tehditler aldığından bahsedince can güvenliğiyle ilgili kaygılar etrafında konuşmayı denesek de olası tehlikelerin üstesinden gelebilmenin imkânsız olduğunda mutabık kalmakla yetindik.
Duyduğumdan pek rahatsız bir halde ona, temelli olarak Ermenistan'a yerleşmesini önerdim. "10 YIL ÖNCE HİÇ İNMEMEK ÜZERE DAĞA ÇIKTIM" diye kestirip attı. "Düşünceye kurşun sıkmaya alışık bir devletin ve toplumsal cehaletin hüküm sürdüğü bir yerde yalnızları vurmak en kolay iş, bunun tasdiklenmesini mi bekleyeceksin ?" diye sorduğumdaysa "Karanlığa küfretmek yerine bir mum yakmayı yeğlemek gerek" diye Konfüçyüs'ün sözlerini hatırlattı. "Buna intihar da diyebiliriz, bile bile ölmek intihar değil mi ?" dedim, "belki, ama başka yolu yok" diye cevapladı. Hrant, dönüşü olmayan bir yolun gönüllü yolcusuydu ve son nefesine kadar da inanç ve inatla "yolcu yolunda gerek" düşüncesine sadık kaldı, öyle yaşadı. "Ruh halimin güvercin tedirginliği" başlıklı son yazısında kendi benliğini, "Kalmak ve direnmek! İyi de gidersek nereye gidecektik ? Ermenistan'a mı ? Peki, benim gibi
haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında üç gün Batı'ya gitsem, dördüncü gün 'Artık bitse de dönsem' diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım ? Rahat bana batardı ! 'Kaynayan cehennemler'i bırakıp, 'Hazır cennetler'e kaçmak her şeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz, yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardık" sözleriyle olduğu çıplaklığıyla özetlemişti...



H R A N T ' I A N M A K(2)



Sarkis HATSPANIAN

Berlin'de yaşayan dürüst bir Türk aydını "1915'te Osmanlı Müslümanları 7 Ermeni öldürenin cennete gideceğine inanıyorlardı, varlıklarına el koymak için böyle bir inanca ihtiyaçları vardı" diye yazıp, tarihsel gerçeği dile getirmişti. 2007'de belki de artık el konulacak Ermeni varlığı kalmadığından
olsa gerek ki, kaleminden başka bir silahı olmayan savunmasız bir Ermeni insanını güpegündüz sokak ortasında kalleşçe arkadan katletmekle ve “Vurdum Ermeniyi!” diye sevinmekle yetinebiliyorlar günümüz "T.C."sinde!
19 Ocak 2007, bu gerçeğin imzalı-damgalı bir tasdik belgesidir.




Binyıllardır yaşadığı ata topraklarında 20.inci yüzyılın ilk soykırımına uğratılan Ermeni halkının yakılıp, işgal edilen ülkesinin külleri üzerinde kurulan "T.C."de bugün, çok az sayıda da olsa bu acı gerçeği kabul edip mahkûm eden insanların varlığı sevindiricidir. Hrant'ın cenazesinde sembolik değerde "Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeniyiz" söylemi dillendirilirken, çoğu bu sloganın tüm dünya gençlik hareketlerinin ilk kıvılcımı olma özelliğine sahip, 1968 Paris'inde üniversite işgaliyle başlayan öğrenci hareketi liderlerinden Daniel Cohn-Bendit tarafından halksallaştırılan "Hepimiz Alman Yahudisiyiz" sloganıyla, temelinde bir başka soykırım, Yahudi Holocaust'una yapılan atfın yineleniyor, yeniden canlandırılıyor olduğunun farkında bile değildi belki ! Bu sloganlar arasındaki paralelliğin temelinde, her iki söylemin kaynağında da insanlığa karşı işlenmiş olan iki vahşi soykırım suçunun bulunması yatmaktadır ve bu benzerlik ilginç olmasının dışında üzerinde çok ciddi düşünülmesi gereken önemliliktedir. Değişik zaman ve mekanlarda, biribirleriyle hiç ilişiksiz gibi görülen bu olgu pek de sıradan bir tesadüfün eseri değildir ve derin bir analize layıktır. Bu bağlamda Hrant'ın katli hiç de mecazi anlamda bir "1.500.000+1" değil, gerçekten öyledir. Soykırımın bir gün mutlaka yargılanmasını sağlayacak olan toplumlarımız nezninde işlenen suçun hesabının sorulması ve cezalandırılmasına Hrant'ın sunacağı katkı, onun ölümünden sonra bile önce insanlığa, sonra kendi halkına yaptığı hizmete paha biçilmez değerde bir anlam yükleyecektir.

19 Ocak 2007 bir gün mutlaka gerçekleşecek olan Ermeni Nürnberg'inin temel taşlarından olacaktır kuşkusuz ve bunun bir an önce gerçekleşmesine çalışmak, bu yönde çaba sarfetmek, hangi halktan olursa olsun, kendisini İNSAN tanımlayan herkes tarafından insanlığa hizmet etmenin ölçütü olarak algılanmalıdır.
Yaşam gündemini bu sorunun çözümü için çabalamaya endeksleyen tüm insanların, onun bir ulusun geleceği için ne denli yaşamsal önem taşıdığı gerçeğini tanıyıp, kabul ederek, programına alan bütün örgütlerin, "Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeniyiz" söylemine yürekten ve içtenlikle sahiplenen ilerici, devrimci, demokrat tüm kesimlerin, yaşamakta oldukları toplumlar içerisinde sapla samanın ayrılmasını sağlama görevleri de vardır. Öyleki, hangi halktan olursa olsunlar, bu samimi, namuslu, dürüstler cephesinde yerlerini almak isteyenlerin dikkatine sunulmak üzere
tarihsel temeli olan ve bilinmesinin yararlı olacağına inandığım bazı örnekler vermek isterim.


***


"Kızıl Sultan" lakaplı Osmanlı padişahı Abdülhamid'i devirerek imparatorluk yönetimini ele geçiren İttihad ve Terakki (Birlik ve İlerleme), nam-ı diğer JÖNTÜRKLER (Genç Türkler) partisinin ileri gelenleri Avrupa'nın değişik üniversitelerinde eğitim almış ve Batı uygarlığını yakından tanımış ilerici insanlardı. 1908'de meşrutiyetin ilan edilmesinin hemen ardından Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinople (şimdi İstanbul) mahalle ve sokaklarında yapılan gösterilere, 20O7 Ocağında Şişli'den Balıklı'ya Hrant'ın cenaze törenine katılanlardan çok ama çok daha fazla yığınlar katılmış ve Osmanlı başkenti tarihinde hiç örneği olmayan bu görkemli mitinglerde, Ermeni, Rum, Yahudi, Türk, Kürt, birlikte, omuz-omuza "adalet, kardeşlik, eşitlik, özgürlük" istemişler. Bu mitinglerin anlatılmaz sıcaklığı, dayanışma ruhu ve samimi heyecanını betimleyen, dönemin şahitliğini belgeleyen basın organlarında yayınlanan analiz, haber ve yorum yazılarının mürekkebi bile kurumamışken, Kilikya'da, tarihe 1909 Adana Katliamı olarak geçen, birkaç gün içerisinde 30 bin Ermeni'nin boğazlanıp, baltalanarak kıyıldığı, tarifi pek zor mezalim gerçekleştirildiğinde, ne yazık ki o görkemli mitingleri düzenleyen veya onlara katılan Türk ve Kürt ahaliyle, onların içinde bulunduğu cemiyetlerle cemaatlerini temsil eden hiç bir ses ve nefesten çıt çıkmamış. Osmanlı döneminde saray tarafından "Millet-i Sadıka" olarak adlandırılmış, yaşamın her alanında çalışkan, üretken, yaratan bir halk olarak bilinen Ermeniler katledildiğinde hiç kimse "Hekimlerimiz, hukukçu, mimar, mühendis, kuyumcu, öğretmen, yapıcı, sanat ve zanaatkârlarımız nasıl boğazlanırlar, bu ne biçim
adalet, insanlık bu mudur?" diye sorma zahmetinde bile bulunmamış. Ama o insanlar, muhtara, kaymakama, valiye, hacı, hoca, mollaya, askere, inzibata, jandarmaya, Ermeni kıyımlarına can-ı gönülden katılma sadakatini göstermek için birbirleriyle yarışmışlar!...

Meseleye İslam açısından bakmayı denediğinizde, gerçek Müslümanın bir diğerine haksızlık yapılıp, ona saldırıldığında, mazlum olanın yanında yer alma, diğeriyle mücadele etme ilkesinden hareket etmesi gerekli olduğu teorik anlatımlara rastlarsınız da, pratikte vuku bulan vahşetin sebebini dinî açıdan sorgulamada varacağınız feci sonuç, Berlin'de yaşayan dürüst Türk aydınının belirttiği sebepten "İslam adına" işlenmiş barbarlığı vicdan ve bilincinize sığdıramayacağınızdan insanlığınızdan tiksinmenizi getirirse şaşmayasınız sakın! Ermeniler tarafından yaşanılan vahşetin betimlenip, tarif edilemezliği, bize yukarıda belirtilen ilkeyle hareket etmiş Müslüman insanların bulunamayacağını göstermiştir.

Şimdi, yani bir ulusun kendi topraklarında kıyıma uğratılarak yok edilmesinden neredeyse yüzyıl sonra bile, İstanbul sokaklarına dökülüp de "Hrant için, adalet için" aksiyonları düzenleyen çevrelerde birçoklarının, zamanında dedeleri tarafından düzenlenen "eşitlik, kardeşlik, adalet ve özgürlük" mitinglerine katılan yığınlarca "insanın", Ermeni boğazlamak için ellerinde kör bıçaklarla Kumkapı, Samatya, Bakırköy Beyoğlu, Şişli, Üsküdar ve Kadıköy sokaklarını arşınlayanlardan oluşup-oluşmadığını sorgulayıp öğrenme denemesinde dahi bulunmayışı anlaşılmaz bir muammadır. Bu çevrelere "dostlar alışverişte görsün" hesabı takılan, "Hrant için, adalet için" 24 saat "timsah gözyaşları" döken fırsatçı kariyeristlerden birçok kişi, Polonyalı hukukçu Rafael Lemkin'in jenosid
tanımlamasını ilk kez 1943'de dile getirip, BM tarafından 1948'de tanınarak yürürlüğe girmesinin sağlanmış olduğundan bile bihaber, son zamanların gözde modası "Bok değil, kaka" örneğine eşdeğer, "yok efendim, Soykırım değil de, Büyük Felaket" söylemiyle tarih sahtekârlığı yapan insan namusundan yoksun şûrekadan ayrı tutulabilir mi?


Bu sahtekârların en çok da, sözüm ona eski "solcu", hatta şimdi sadece "erkekliğe bok sürdürmeme" derdinden sol rüzgârların esmediği günümüz koşullarında bile hâlâ "sol yelpazede" yelpazelenen çevrelerde tur atıyor oluşları sadece bir raslantı mı ? İnsanlığa karşı işlenmiş suç olarak tanımlanan Ermeni ulusuna karşı yapılmış SOYKIRIM sorununun, her nedense bu kesimler tarafından "piyasa bulup" pazarlanmaya kalkışılan malzemeye dönüştürülmesi insanlık adına utanç verici değil midir? Bu kesimde yer alanlardan birçoklarının
burjuva medya ve basınında palazlanan, Ermeni davasına "geçmişte olmuş bitmiş acı bir olay" olarak bakıyor gibi bir tavır takınan ve her ne pahasına olursa olsun, sonuçta, "oldu da bitti maşallah" türü bir "özür dileme"yle yetinme hedefinin Ermeni halkı tarafından kabul görmesine ulaşabilmek için çalışan kiralık kalemşörler olduğu bariz değil mi ? Soykırım suçunun uluslararası hukukta öngörülen cezasının "özür dileme" değil, sadece TAZMİN gerektirdiğini, 12 Eylül 1980 öncesi veya sonrası değişik Avrupa ülkelerinde politik ilticacı olarak bulundukları yıllarda iyi-kötü bir dil öğrendikten sonra, kütüphanelerde kendi kendilerini geliştirerek kitap okuyan, insani uygarlıkla "tanışma" şans ve olanağına sahip olmuş beyzadelerden bazıları, "memlekete dönüş yaptıktan" sonra unuttular mı sanıyorsunuz? Batı uygarlığıyla bir türlü uyuşup-kaynaşamadan, gerisin geri geldikleri
yere "dönenler" içinde, Avrupalarda tur atarken hiç yararlan(a)mamış oldukları uygarlığın faydalarından dem vurup, insan hakları savunuculuğuna soyunan Türk ve Kürt medyalarında birdenbire cirit atıp, boy göstermeleri ne kadar abes ise, bunlardan yakınen tanıdıklarımdan bir-ikisinin, şimdilerde o panelden bu seminere, şu toplantıdan bu konferansa koşturarak, "etkili, güzel, insani sözler" söylemeye yeltendikleri halde, kol saatlerindeki zamanın "ortaçağı çeyrek geçe" durmuş olduğunu bildiğim için, bunu size de bildirmek istiyorum.

Uluslararası hukukta tanımlanması ve kanuni bir ceza işlemine tabi tutulma zorunluluğu 1948 yılında Birleşmiş Milletler'ce kabul edilmiş olan soykırım suçu, zaman aşımından muhaf tutulma özelliğiyle mağdur edilen tarafın tazminini öngörmektedir ve bu tazmin sanıldığı gibi sadece finansal ödemeden ibaret değildir. İnsanlığa karşı işlenmiş soykırım suçunun sorumluları, bu sahte "solcular" tarafından ille ve neredeyse "vallahi de, billahi de" yemin-billah yaygınlaştırmaya çalışıldığı gibi, salt dönemin Osmanlı devlet makamları, yani İttihad ve Terakki hükümeti ile emrindeki bürokrat, asker, vs. değil, aynı zamanda o mezalime devlet için değil, kişisel çıkarı olduğu için gönüllü katılan Türkü, Kürdü, Çerkesi, Çeçen, Türkmen, Azerisiyle suça ortak olmuş toplumlardan on binler, yüz binlerdir.

Ermeniler, soykırımda evlerini, işyerlerini, mal-mülk, bağ-bahçe, taşınır-taşınmaz her şeylerini ve tüm bunlardan da çok daha önemlisi anayurtlarını yitirmişlerdir. Tüm bunlara yukarıda adları verilen halklardan yığınla insan el koymuş, birden sahip olmuş, tapusuna geçirmiştir. Katliamlara katılarak Ermenilere işkence ve eziyet ettikleri için CANİ, can alıp öldürdükleri için KATİL, mal ve mülklerini çaldıkları için HIRSIZ, yağmaladıkları için TALANCI, bir ulusun anayurdunu zaptettikleri için de İŞGALCİ'dirler ve öyle oldukları halde, ne yargılanmış, ne de herhangi bir cezaya çarptırılmışlardır.
Yani ortada varolan tüm bu SUÇLAR bu kadar APAÇIKKEN, nedense CEZALAR, CEZALANDIRILANLAR yoktur.

Bu eylemlerden hiçbirine bilfiil katılmamış ama, Ermenileri koruyup, kollamamış, savunup, saklamamış, onlara yapılan insanlık dışı saldırılara engel olmaya çalışmamış olanlar ise SUÇUN 'SESSİZ İŞTİRAKÇISI' olmak vasfıyla, önce kendi vicdanları ve tarih, hem Ermeniler ve hem de insanlık önünde tabii ki suçludurlar ve toplumsal olarak işlenmiş suçun hiç kuşkusuz manevi sorumluluğunu taşımaktadırlar.
Ermenilerin 1915 sonrası mucize olarak hayatta kalabilmiş yetim insanlardan doğma dördüncü nesli, bugün de 24/24 saat yaşanan bir travmayla varlığını sürdürmeye çalışırken, onlara verilen acıların sorumlusu olarak yukarıda saydığım tüm kategorilerdeki SUÇLULARDAN doğma dört nesilden hiç ama hiçbirinin bu travmayı şu veya bu şekilde yaşamaması, aksine devekuşu misali başını kuma gömüp "olanlardan haberi yokmuş gibi" davranması, insan ve toplum üzerine araştırma yapan bütün bilim dalları için incelenmeye değer bir KONUDUR.

Bunların dışında en fazla incelenip, araştırılması ve mutlaka tanımlanması gereken, en önemli siyasal olgu Ermeni anavatanının öz sahiplerinden SOYKIRIM suçunun işlenmiş olması sonucunda İŞGAL edilmesi ve bu işgalin tam 96 seneden beri sürüyor olmasıdır. Bu gerçeklik karşısında "sol" adına konuşan, yazan-çizen kişi ve örgütlerin düşünce ve tavırları, sorunla ilgili duruşları, birazdan anlatımına çalışacağım yadsınmaz öğeler nedeniyle çok önemlidir. İşgal edilen Batı Ermenistan'ın tapusu gayr-ı meşru olarak 29 Ekim1923'te "T.C." adına düzenlenmiş olup, etnik anlamda ne idüğü belirsiz, ama siyasi açıdan en az İttihad ve Terakki kadar tehlikeli ve SUÇLU bir şebeke tarafından çalınmış, gaspedilmiştir. Bu işgal ve gasp durumu hakkında, Ermeni topraklarında yaşayan halkların politik temsilciliğine soyunmuş olan örgütlenmelerin ve hatta sivil toplum kuruluşlarının bile suskunluklarını daha ne kadar zaman sürdürmeyi düşündükleri bilinmese de, hem hukuki, hem de siyasi anlamda görülen bu 'kör-sağır- dilsiz'lere mahsus tavır yokluğunun sorgulanmayacağı anlamına gelmeyeceği gibi, eşyanın tabiatına aykırılık hali süreğen olamayacağı için de hiç sonsuz değildir. Her yaşamsal ciddiyet barındıran konuda olduğu gibi, bu konuda da hep susmayı tercih etmiş olan "sol"un solculuğu sorgulanmalı, pembeden, kırmızıya, oradan kızıla tüm renkler tek-tek görülmeli, bilinmeli, tanınmalı, tanımlandırılmalıdır.




H R A N T ' I A N M A K(3)



Sarkis HATSPANIAN

Hrant bir solcuydu ve sola gönül veren herkes gibi insanlık tekerini ileriye döndürenlerin hiç kuşkusuz solcular olduğu düşüncesindeydi. Gönül verdiği fikirleri savunan çevrelerde dogmatizm ve ezberciliğin eseri propaganda nitelikli söylemler pek bol olduğu halde, Ermeni insanını derbeder etmiş Soykırım, onun yarattığı 'klinik vaka' tüm dünyaya savrulmuş Ermeni diasporası ve günümüz Ermenistan Cumhuriyeti'nin "T.C." tarafından benzeri görülmemiş soğuk savaş yöntemleriyle bloke edilip, bilfiil abluka altında bulundurulması gibi çok yaşamsal ciddilikteki tüm meselelerde, göstermelik bile olsa, Ermeni insanına, halkına yönelik herhangi bir destek ve dayanışma tavrının olmayışı çok net görülüyordu. Ermeni sorununun, çevresindeki 'solcular' tarafından görmezden gelinmesi bir yana, 10 milyon soydaşının ne bugün, ne yarını hakkında tek paragraflık bir cümlenin bile, herhangi bir politik hareket, örgüt ya da partinin gündem ve programında yer almayışı, enternasyonalistlik savının bu çevreler için laf ebeliği dışında başka birşey ifade etmediğini anlamakta fazlasıyla geç kaldığını farkettiğinde zaten ellisine de merdiven dayamıştı.
***



O, bu durumun kendi halkının soyunu kırma kararını planlı olarak gerçekleştiren İttihad ve Terakki'den başlayarak, 1920'de Bakû'de kurulan TKP ve "T.C." döneminde kurulan legal-illegal onlarca politik partide ittihatçılık ruhunun hiç eksik olmadığı ırkçı ve milliyetçilikle harmanlanıp yoğrulmuş bir çizginin egemen olduğuna kanaat getirmesini ise, kısa bir dönem içinde bulunduğu, özgürlük ve demokrasiden dem vuran "solcu"larla yaptığı yol arkadaşlığına borçluydu. Bu topraklarda daha solun S harfi bilinmez-duyulmazdan çok ama çok yıllar evveli, Ermenilerin sosyalist programlı birkaç politik partisi vardı. Görülmedik zulüm , baskı, saldırı ve katliamlara karşı mazlum halkın canını korumak amacıyla da özgürlük savaşçısı binlerce yiğit bu dağlarda ilk direniş ateşlerini yakmış, zalime karşı elde silah döğüşüyorlardı. Bu coğrafyada (eşyalara isim verilmesinden kaçınılma amacıyla kullanılan bu sözcüğü pek saçma ve anlamsız buluyor olsam da) ilk demokratik-sol-sosyalist örgütlenme ve sendikaları kurup geliştirenlerin Ermeni olmaları tarihsel gerçeği gün gibi aşinayken, aynı fikirlerle onlardan neredeyse yarım ila bir yüzyıl sonra tanışmaya başlayan önce Türk ve hemen sonrasında da Kürt 'solu'nun temelinde Ermeni mayası olan bu ekmeği yeni-yeni tatmaya başladığı o ilk günlerden beri, Ermeni gerçeğine duyarsız kalarak hep kör-sağır-dilsiz rolünü oynaması hiç de anlaşılır değildi. Zulme ve baskılara, sömürüye (o kavram ve anlayışın uygar dünya tarafından henüz 'keşfedilmemiş' olduğu yılların feodalite koşullarında bile) insan haklarını ihlale karşı gelmeye karar vererek, isyan eden, örgütlenerek ses çıkaran, yığınsal toplantı, yürüyüş ve mitingler düzenleyen, silahlı direniş yoluyla mazlum halkı koruma komiteleri kurarak Batı Ermenistan dağlarına çıkıp özgürlük için mücadele edenler, ezenlerin soydaşı Osman, Hasan, Ali, Veli, Ahmet, Mehmet'ler değil, ezilen Ermenilerden Hagop, Krikor, Sarkis, Aram, Hovsep ve Garabet'ler olduğunu bas-bas bağıran, yazılı-fotoğraflı, onlarca vagonlara sığmayacak kadar belgeli bu denli zengin bir tarih nasıl olur da "unutulup" hatırlanmaz, niçin gözardı edilir sorusu, kaçınılmaz olarak incelenmek, açıklanmak zorundaydı.


Bu topraklarda, zulme karşı direniş, zulüm ve baskıya karşı isyan, hak, adalet, eşitlik, özgürlük istemiyle erke karşı başkaldırı ateşini yakarak, o geleneğin yaratılışı ve sahipliğini yapma onuru, Ermeni devrimci hareketlerine aittir. Bu, böyle olduğu için de mazlum Ermeni halkının bu topraklarda ilk demokratik halk hareketlerini yaratmış olma gerçeğinin, sözünü ettiğim 'solcu' çevreler tarafından 'geleneksel' olarak görmezden gelinmesi mutlaka eleştirilmeli ve mahkûm edilmelidir.



3 genç sosyalist yiğit için darağaçlarının ilk kez kurulduğu tarihin takvim yapraklarında 6 Mayıs 1972'yi gösterdiği gerçeğini tarihe not düşerken, milyonlarca soydaşının Der-Zor'a, ölüme yürütüldüğünü bildiği halde, 1915 yılı 15 haziranında Beyazıt Meydanında kurulan darağaçlarında idam edilen 20 Ermeni yiğidinin "Yaşasın Sosyalizm" şiarıyla ölümsüzleştiği zaman dilimini 'unutmak' nasıl mümkün olabilir, anlamıyorum !



"T.C."nin 88 yıllık tarihinde bile değişik sol hareket ve örgütler içinde yer almış binlerce ilerici,
devrimci, demokrat Ermeni insanının savunduğu düşüncelerden ziyade, etnik kimliğinin bile suç görüldüğü koşullarda, dayak, hapis ve işkence tezgâhlarından geçirilme, kurşunlanıp şehit olma pahasına, insanlık dışı bir sisteme karşı onurla dimdik durup, direndiği tüm zamanlarda, "sol” hareketler içerisinde milliyetçi virüs taşıyıcısı on binlerin sokaklara dökülerek, ellerinde ay-yıldızlı 'kızıl' Türk bayraklarıyla, "ceddin dede-ceddin baba" diye yüksek sesle Plevne Marşı söyleyerek, "Yaşasın Bağımsız Türkiye" sloganlarıyla yeri-göğü çınlattıkları görülüp yaşanmadı mı ? Bunların sol ve solculuk adına, Ermeni halkının yaşadığı acı gerçeği anlamayı becerip, soykırım kurbanı, ezilen tüm halkların yanında olması, onlarla dayanışması gerekirken, tam aksi bir duruşta olmaları nasıl anlaşılabilirdi?



"Doğup büyüdüğü ve yaşamının önemlice bir kısmını geçirdiği Amasya'daki baba evi 1980'lerin ortalarında bedelsiz olarak istimlak edilen", 1968 ilerici-devrimci gençlik hareketinin duayenlerinden sayın Garbis ALTINOĞLU'nun söyleşilerinden birinde "Ermeni halkının yaşadıkları göz önüne alınırsa, Ermenilerin devrimci örgütlerde, Ermeni halkının toplam nüfus içindeki payına oranla daha fazla temsil edilmeleri anlaşılabilir" saptamasıyla, 'Ermeni düşmanlığı' ise, egemen sınıfın farklı fraksiyonlarını birleştiren bir sınai yapıştırıcı gibidir. Bunun kaynağında Türk burjuvazisinin 20. yüzyılın başlarındaki oluşumunun ve ilkel sermaye birikimini sağlamasının, Ermeni jenosidiyle doğrudan ilişkili olması yatıyor" şeklinde sunduğu analiz, varolan gerçeğin en doğru, en sağlıklı tesbiti olmakla birlikte, şapkasını önüne koyup düşünmek isteyen her insan için mutlaka yararlanılması gereken kaynak değerindedir.


Benim "yontulmamış sol" olarak adlandırdığım kesimde yeralanların ezici çoğunluğu, "T.C."nin kuruluş yıllarında Mustafa Kemal'in önderliğinde biraraya gelerek, 1909'da başlattıkları Ermeni ulusunu kökten yok etme planını 1923 sonuna kadar gerçekleştiren ittihatçıların en büyük destekçisi, Kemalist Ankara hükümetine hiç umulmayan ve beklenmedik çapta finansal, askersel ve siyasal yardımlarda bulunmuş olan V.İ.Lenin'in ikiyüzlü ve sahtekâr politikasına paralel varolmuş ilk 'sol' oluşum TKP'den günümüze kadar ulaşagelmiş, ulusalcı-inkarcı bir geleneğin kara cahil çocuklarıdır. Onlar, ancak sözde "Acı gerçek, … 'bizi yükselten' yalandan daha yararlıdır” sözlerinin sahibi V.İ.Lenin gibi, pratikte 'sol' söylemlerin tam aksi istikamete kürek çekmeye alışık, hatta zamanla bu yönde bayağı ustalaşmış, ne herhangi bir değer üretmeyi, ne de o değerleri üretenlerden öğrenmeyi bir türlü beceremeyen insan müsveddeleridir.

Aşağıda, parantez içerisinde sunulan satırların kime ait olduğunu bilmiyorum, ama yazının içeriğinden aydın bir Türk'ün kalemine ait olduğunu varsayıyorum. Alıntılanan yazının doğruladığı gerçeklerin çarpıcılığı önünde şapkamı çıkarıyor, onun herkesi düşündürmesini umuyorum. [ Üretimsiz bir toplumun bu cahil çocukları, değişik zamanlarda kendilerini destekleyen ilerici, devrimci, demokrat insanların "beklenen, arzulanan değişimi işte bunlar yapabilir" inancını sadece yerle bir etmeyi 'becermeleriyle' göze çarpmışlardır. Böyle insanlar için büyük bir sorun var, inandığını sandığı değerlere benzer bir değer sistemi arayanlardan oluşan çevreyi bulma zorluğu !...
Halbuki elinde cesur ve yenilikçi olabilecek bütün enstrümanlar, çağdaşlık, özgürlük, eşitlik, demokrasi, insan hakları vb. gibi fikirler varken, onları kullanmayıp, bu değerlere
ulaşma çabalarında sırf 'sözde' kalmayı sürdüren tutucu politikasıyla varlığıyla yokluğu meçhul tipte bir 'sol'un yol alamayacağı, toplumsallaşmayı kotaramayacağı bu ülkede yaşayan herkes tarafından bilinmektedir.
Ne akıl, ne anlayış, ne cesaret... bunlardan hiçbiri kalmadı.
İnsan, elinde doğrular varken neden aklını yalan-dolanla besler ki, bilmem, anlamıyorum...
Bunun tek cevabı var... Biz, zamanını haksız savaş ve katliamlarda harcamış bir ulusun çocuklarıyız. O dönemlerde insanların hepsi müstakbel şehit olarak değerlendirilmiş. Kimse onların yetiştirilmesiyle, eğitilmesiyle uğraşmamış.Ağır savaş ve kanlı katliamlar yüzünden doğru dürüst çalışan, mesleği olan insanlara dayalı bir yaşam sistemi de kuramamışız.Sistemsiz bir kargaşa içinde keyfine göre çalkalanan bir toplum olmuşuz. Üretmemişiz...Üretim, kaliteli bir insan malzemesine sahip olmakla mümkün
çünkü. O yüzden gelişmiş ülkeler insana çok değer veriyorlar zaten. Biz ise üretmediğimiz için hiçbir zaman yetişmiş insana ihtiyaç duymamışız.Bizim için, insanlar, devletten daha önemli değilmiş, hiç olmamış da... Bu sistemde eğitimsiz, bakımsız, sahipsiz, örgütsüz, güçsüz, vasıfsız insanlar olmuşuz ve sistem de güçlenmemize, kendi aramızda birleşmemize hiç bir zaman izin vermemiş. Bu insafsız sistemin toplumun yapısına damgasını vuran izlerine her yerde rastlıyoruz. Ama daha acıklı başka bir şey de var... Üretimsiz bir toplumun cahil çocukları olmayı sürdürmekten bir türlü vazgeçmiyoruz. Bizce cehalet ve insanlara saygısızlığımız o kadar önemli de değildir zaten, üreten, değişen bir topluma dönüşebilmek için önce geçmişimizle hesaplaşıp, barışmamız gerek. Asıl önemli olan, bu ülkenin değişmesini isteyenlerin siyaset sahnesinde yalnızları oynamamaları
için yeni ve modern çağın insanı olmayı başarmamız gerek. Birbirimizi arayarak, bir gün çoğalacağımızı ve bu ülkeyi değiştireceğimizi umarak, bozkırın karanlığından kurtulup, hayalimiz ve hiç bitmeyen ümitlerimizle mücadeleye devam etmeliyiz. Mesleksiz bir toplumuz, mesleği olan, üreten bir toplum olsak, gerçekleri, hayatı, tarihi böyle mi algılarız? Sanmıyorum. Aslında tarihimizi gerçekten bildiğimizi de pek sanmıyorum, yalan bize tarih diye anlatılmış sadece, herşey bundan ibaret işte.]

İşte bu "Yontulmamış Sol"un tarihine sıradan bir göz atmakla bile, orada, taa en başlardan başlanarak Ermeni izlerinin ya basbayağı silinerek, ya hasır altı edilerek, ya da 'unutturularak' var olagelmiş, "cımbızlama" yöntemle yaratılan bir tarihçenin piyasaya sürüldüğüne şahit oluruz. Bu böyle olduğu için de, yok efendim "Kuvay-i Milliye destanı", yok "Vatan-Millet-Sakarya" baharatlı

"Kurtuluş savaşı" türü "Yurdu emperyalist işgalci devletlere karşı koruduk" veya "Düşmanı denize döktük" ya da "Dağda karda yürürken kart-kurt sesleri çıkardı" ve sonuçta "Türkiye Türklerindir" gibi kökü yalan teranelerle tam 4 nesil insanın beyin yıkamasına uğratılarak, ırkçı, milliyetçi fikirlerle beslenmesiyle varılan felaket, sanki "tarih tekerrürden ibarettir" sözlerini doğrularcasına, 21.inci yüzyılda bile, yine masum Ermeni insanının, ayrı zaman, ama aynı mekânda tekrar hedef gösterilerek, düşman ilan edilmesi sonucunu yaratmıştır. Hrant'ın katledilmesi, işte böylesi bir ortamın yaratılması için gerekli bütün şartların var olmasıyla mümkün olabilmiştir.

Ancak, bunda bence karanlığa karşı mücadele etme görevi olan, başta gerçek sol güçler olmak üzere, ilerici, devrimci, demokrat tüm kesimlerin de pasif rolü olduğunu, onlar tarafından toplumlarımıza sık sık duyurulan amaçların gerçekleştirilmemesinin temelinde ilkesizlik ve beceriksizliğin yattığını da düşünüyorum. Bu anlamda, o kesimin de Hrant gibi dürüst, cesur, ama savunmasız bir Ermeni aydınının, sokak ortasında, güpegündüz ve hoyratça katledilmesinin engellenememesinde manevi bir sorumluluğu olduğunu iddia ediyorum. Sonuç olarak belirtmek istediğim şey, 2007 "T.C."sinde, bir Ermeninin canına kıyılmasının sadece bir avuç namuslu insan tarafından kınanması gerçeğine paralel, vatandaşı oldukları katil devletin cinayeti mübah görmesinde kendi günah ve vebalini toplumsal olarak sorgulamayan herkesin insanlığın bugünü ve geleceği için tehlikeli olduğudur!

H R A N T ' I A N M A K(4)


Sarkis HATSPANIAN

Soykırım felaketinin en acı ve dramatik sonuçlarından biri de, çoğunluğu ergenlik çağında genç kız veya kocası öldürüldüğünden dul kalmış Ermenilerden hayatta kalanların ölüm kafilelerinden esir gibi satın alındıktan sonra namuslarının iğfal edilmeleri dışında ulusal ve dinsel kimliklerine de tecavüz edilerek, zorla Türk ve Kürtleştirilmesidir. Hrant, Ermenistan'daki görüşmelerimizden birinde, AGOS'ta M.K.Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen'in Khatun SEBİLCİYAN adlı Antepli bir Ermeni yetimi olduğuyla ilgili yazının yayınlanmasından sonra sadece tehditler değil, Ermeni kimliklerini saklayarak yaşamaya zorlanmış yüzlerce 'dönme' Ermeniden mektuplar, mesajlar da edindiklerini ve bu insanların sayısının giderek arttığından söz etmişti. Sahiplenilmeleri halinde, yitip-yok olmamış bu insanların öz kimliklerine geri dönüp, Ermeni olarak yaşamaları sağlanabilirdi ve bu yönde mutlaka ciddi halde çalışılması gerekiyordu. Hatta bu meseleyle ilgili Ermeni Patriği Mesrob II. Mutafyan'la da görüşüp, onun yardımına başvurduğunu söylemiş, büyük bir heyecanla "göreceksin önümüzdeki yıllar, bu insanlarımızın trajik tarihinin yazılacağı yıllar olacak ve 100 yıllık dram üzerindeki toprak örtüsü kaldırılacak. Biz, söylenildiği gibi sadece İstanbul'da yaşayan 70-80 binlik bir cemaat değil, kendi toprağı üzerinde yaşayan milyonlarız" diye de yarınlara olan umudunu ifade etmişti.Ben de ona Avrupa'da yaşadığım yıllarda, "1915 mağduru yüzlerce dönme Ermeni ile tanıştığımı ve bunlardan bir kısmının yıllar sonra Ermenistan'ı ziyaret ettiklerinde, burada özbeöz akrabalarını bulduklarını ve hatta onlardan çok yaşlı bazılarını henüz hayattayken görebildiklerinden, kendi sülalelerinin sözlü tarihini öğrenebildiklerini ve şimdi de çocuklarının Ermenice eğitim almaları için burada olduklarını" anlatıp, AGOS'ta bu insanların hikâyelerinin yayınlanmasının çok doğru olacağını söylemiştim.

Hrant'ın katlinden çok az zaman sonra Yusuf Halaçoğlu tarafından "1915’te sürülmemek için Müslümanlığa geçen Ermenilerin sayısı 1920’lerde 100 bin kadardı... 1936-37 yıllarında ise devlet bu kişileri ev ev tespit etmişti. Listeler elimde. Devlet isterse açıklarım” diye bir açıklama yapıldı.
Hemen herkesin bildiği gerçeğin, belki de ilk kez devlet ilişkili biri tarafından böylesi bir rahatlıkla açıklanması şok etkisi yaratmakla birlikte, belirli çevrelerin olumsuz ve sert tepkilerine yol açtı. Meselenin ilginç olan yanı ise, bu çevrelerin, Y.Halaçoğlu'nun açıklamasında "devlet isterse açıklarım" uyarı ya da tehdidinden fazlasıyla rahatsız olmalarıydı ve onlar her nedense "aman ha, sakın devlet istemesin" diye kendi kendilerini yırtmaya başladılar. Bir süre sonra, değişik internet sitelerinde binlerce insanın, birkaç nesil geriye gidilen şecereleri yayınlandığında, sırf merakımı gidermek için listelere baktığımda, yakınen tanıdığım birçok Ermeni dönmesi insanla ilgili bilgileri orada bulunca, "devletin istemesine" artık gerek kalmadığını gördüm. Benim ulaştığım bilgiler tamamiyle doğruydu. Yakın çevremdeki birçok Ermeni arkadaş da aynı şekilde davranmış ve yayınlanan listelerde öz kimliğini saklayarak yaşayan epeyi tanıdık insana rastlamışlardı.

Hrant'ın "Her Ermeni bir belgedir" sözünü hatırlıyorum da, söylenenin doğruluğuna inanmaya ihtiyaç duyanları, Ermeni insanlarla ilişki kurmaya ve söylenenin gerçek olduğunu bizzat görmeye davet ediyorum. Bu böyle olduğu için de, tüm dünya Ermenilerinin kaç milyon belgeyi temsil ettiğini öğrenmek isteyenlere, Y.Halaçoğlu tarafından açıklananın kuşkusuz doğru, ancak belirtilen sayının en az beş kez daha fazla olması gerektiği etrafında düşünüp araştırmalarda bulunmalarını öneririm,1920'lerdeki o rakamın günümüzde sağlıklı bir muhasebesinin yapılması
halinde şu an neredeyse Ermenistan Cumhuriyeti'nde yaşayan Ermeni nüfusa eşdeğer, Türk, Kürt, Zaza, Türkmen, Hemşinli kimlikleriyle bir dönme Ermeni nüfusun da Batı Ermenistan'da yaşadığını bilmelerini isterim. Tabii ortaya çıkan o sayıdan tam olarak ne kadarının 2007 Ocağında "Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz"lerin yüzbinlerine karışmış olduğunu kimse bilmese dahi, "iki dinden avare" bu, kendi gerçek kimliğini yaşamak için can atan, kimlik depreminin enkazları altında kalmanın yarattığı ağır psikolojik komplekslerin olumsuz etkilerinden kurtulmak isteyen insanların yüzbinlerce olduğu bilinmelidir. Yaşadığı felaketin şaşkınlığıyla etrafına anlamsızca bakakalıp, "bizden yardım eli uzatmamızı bekleyen bu insanları vicdanımıza nasıl sığdıracağız" sorusunun asıl muhataplarından ise, hiç olmazsa yüz yıl sonra insani bir ses çıkararak bu soydaşlarımıza yardımcı
olmalarını isteyecek, bekleyeceğiz. Bu kimlik depremini yaşayan felaketzadelerin acı hikayelerini öğrenmek isteyen tüm iyiniyetli insanlara önerim ise, Hrant'ın anısına gerçekten saygı duyduğunu kendi kendine ispat etmek için bile olsa, Ermeni sorunu hakkında var olan araştırma ve kitaplara ulaşmayı deneyip, konuyla ilgilenme, tanışma ve Ermeni halkının tarihini öğrenmeye çalışmalarıdır.

Kendini "Biz, yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardık" diyen Hrant'ın ifadesindeki BİZ içinde gören, "Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeniyiz" diyen o, adalet için mücadele eden bir avuç vicdanlı insan grubunun namuslu, dürüst ve en cesur kesimi, sözü edilen dönme Ermenilerin içinde bulunduğu "cehennemi de cennete çevirmeye talip insanlardan" olduklarını, dosta da, düşmana da göstermeye çalışacaklarından hiç ama hiç kuşku duymuyorum, Bir yerde, "Başkaları tarafından büyük
acılar çektirilenler, unutmanın ve normal bir hayat sürebilmenin yollarını ararlar. Ancak bazıları da hakikatleri anlatmanın kendilerinden sonra gelenleri koruyacağı umuduyla tanıklık görevini üstlenir" diye okumuştum. Bu kahraman insanlardan biri, yıllar önce aramızdan çok erken ayrılan değerli insan, özgün sanatçı Kâzım Koyuncu'ydu. Onun, kimlik kaybına uğratılmış tüm insanların acısına adanmış şahane bir şarkısı var. Bu yürekli genç insanın icra ettiği sanatıyla yansıtmaya çalıştığı acı gerçeği anlamaya çalışmak, bence bir insanlık görevidir:

"Ama ben yıkıcıyım ama,
Ama kendimi bilmez değilim,
Yaşamak istiyorum sadece,
Kendi savaşlarım uğrunda !
Ben sadece, Ben sadece,
Ben sadece, Ben olmak istiyorum !
Işık hızıyla geçen zamanı,
Yaşamak belki de çok zor,

Korkuyorum ben geçmişten,
Korkuyorum gelecekten !
Ben sadece,Ben sadece,
Ben sadece,Ben olmak istiyorum !"
***
Bilimsel bazı araştırmalara göre, geçmişlerinde "korkunç olayları aynı kadere ortak olarak, toplu halde yaşamış" olan tüm insanların geleceklerinden de korkmaları -fobiaları-, belleklerinden izleri silinemeyen yaşanmış acı olayların mağduriyetiyle felaketzadelere dönüşmeleri sonrası beliren "kimlik arayışı, aidiyet boşluğu" gibi sendromların oluşmasını getiriyormuş. "Ömür boyu taşınacak kambur" türü bu oluşum ise, nesilden nesile genetik olarak taşınan bilgilere benzeyen henüz bilimsel açıklaması yapılamayan özelliğiyle, bir nevî bilinçaltı fenomeni olarak varlığını sürdürebiliyor ve insanları olumsuz olarak etkiliyormuş. İnsanı hayvandan ayıran en önemli özellik hafızasıdır. Bellek, hatırlanarak kaydedilen tüm olayların toplanıp, saklandığı bir depodur ve hatırlanan şeyler insan doğasının gereği bireyseldir. Ermeni insanlarında hafıza, soykırım katastrofu yüzünden doğasını değiştirmiş, bireysel olma özelliğini yitirerek, toplumsal hafızaya özgü dönüşümlere uğramış olduğundan fenomenal nitelikteymiş. Ermenilerin toplumsal hafızası ulusal kimliklerinin en belirgin bileşenidir ve bu olgu da hiç kuşkusuz ortak olarak yaşadıkları soykırıma endekslidir. Asimilasyon sonucu kimlik kaybına uğrandığı halde, ortak hatıralar onlar için geçmişi değil, bugünü anlatan karakteristik öğelere dönüşüyorlar.
Bir zamanlar "yontulmamış Türk Solu" içinde pek aktif olarak yer almış, sosyalist bir Ermeni aydını olan Zaven BİBERYAN, "Her şeyi kaybedeceksin; ama unutma ki, hatıralarını kaybedemezsin. Onlar canına okuyacak" sözleriyle bu konuda var olabilecek tüm tartışmalara NOKTA koymuştur. Onuru, ömründen uzun bu aydınımızın dile getirdiği gerçeklik, yani Ermenilerin "canına okuyan" bu ruh hali, bugün artık toplumsal bir sorun olarak Ermeni olmayanların da kapısına çöken deve olmuştur.

***
Bu nedenle de, BEN BİR İNSANIM diyen herkesi kendi vicdanıyla yapmak zorunda olduğu acımasız bir hesaplaşma beklemektedir ve bu kez bu hesaplaşmada temel teşkil edecek olan tek doğru, katil bir devletin onlara yutturduğu yalanlar değil, "Ermeni nenelerin anlattığı GERÇEK masallar" olmalıdır. Komşusu tarafından haince arkadan hançerlenerek katledilmiş bir Ermeni'nin evinde, toprağında oturmayı bir vicdan ve ahlâk sorunu olarak görmeyen hiç kimsenin, ne eşitlik, kardeşlik, özgürlük, demokrasi, barış vs. peşinde koşabileceğine, ne de o söylemlerle "geçinen"lerin yüreğinde Ermeni "hemcinsine" yapılan adaletsizliği lanetleme ve acısını paylaşma gibi sadece adil insanlara yaraşır, asil bir duruşun samimi olduğuna bizi kim inandırabilir ki?
***
Yıllar önce Yerevan'ı ziyaretinde, "Varlık Vergisi" adlı bir kitap çalışmasına imza atan bir Türk aydınıyla tanıştığımda, "çok değerli bulduğum çalışmanız yerine, eğer bedelsiz istimlak edilmiş bir Ermeni evinde oturan ve çevresinde namuslu aydın, dürüst bir demokrat olarak bilinen herhangi bir insanı bulup da, onun 'tapusu cebimde ama bir Ermeniye ait olduğunu öğrendiğim evi, her şeyi yağmalanmış, anayurdundan zorla koparılarak sökülüp-atılmış herhangi bir Ermeni'ye noter aracılığıyla resmen devretmek ve bundan böyle vicdanı rahat bir insan olarak yaşamak istiyorum' diye herhangi bir gazeteye kısa bir ilan vermesini becerseydiniz, elle tutulur bir iş yapmış olduğunuzu kabul eden tam 10 milyon Ermeni'nin yüreğindeki acıyı hafifletirdiniz" demiştim de, muhatabımın duyduğunu sindirebilme kültürüne henüz sahip olamadığını görüp üzülmüştüm.

Bu beyin şimdi, CNN-Türk TV kanalında program yaptığını duydum, yıllar önce ona yaptığım öneriyi, sorumlusu olduğu program saatinde "Namuslu insanlar aranıyor" mesajıyla bir çırpıda milyonlarca insana iletebilse ne iyi olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Böylece, şimdi artık "Hepimiz Ermeniyiz" diyenlerin de bulunduğu bir "coğrafyada", hem samimi insanların gerçek sayısını anlamış, hem de suçlu bir geçmişle gerçekten hesaplaşmaya hazır olan temiz insanlarla tanışabilme şerefine nail olurduk. Yazımın, CNN-Türk TV kanalında çalışan o, Ermeni dostu beye açık bir hatırlatma olarak ulaşmasını arzuladığımı özellikle vurgulasam da, onu okuyanlar içinde "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" halk sözünü hatırlayanlar keşke çok olsalar diye içimden geçirdiğimi de itiraf ediyorum ! "Geçmiş"in muhasebesini yapmaktan hep kaçmış, ama bedavadan "yaşasın halkların kardeşliği" şiarcılığının arkasına saklanarak "insan içine çıkma" ardniyetli bir köylü kurnazlığı seviyesinde kalakalmış bir tribün amigoculuğuyla karşı karşıya değilsek eğer, önerilen yöntemin çok denenmiş "güven ama kontrol et" sistemini içerdiğinin kabul görmesi gerekir. Bu yöntem sayesinde "Ermenilerden özür diliyoruz" türü imza kampanyaları da anlam ve içerik kazanmış olur diye düşünüyorum.
Bu gerçeğe paralel olarak, Nâzım Hikmet'in "Memleketimden İnsan Manzaraları" adlı uzun şiirinde yeralan birkaç satırını hatırlıyor, acımızın anlaşılması ve paylaşılması umuduyla, o dizelerin 'uzun sözün kısası' olma özelliğinden dolayı da herkese hatırlatıyorum.
"Bakkal Garabet'in ışıkları yanmış,
Affetmedi bu Ermeni vatandaş Kürt dağlarında babasının kesilmesini,
Fakat seviyor seni,
çünkü sen de affetmedin bu karayı sürenleri Türk halkının alnına"
Tabii ki "Affetmedi bu Ermeni vatandaş"...
Çünkü affedilmek için kimler ne yaptı da haberimiz olmadı, Bakkal Garabet'in ışıkları yanıyor hâlâ, kapısı da tam 96 senedir sonuna kadar açık ve sizleri bekliyor ama içeri girip özür dileyerek bu Ermeni vatandaşla barışmak isteyenler ortalıkta görünmüyor nedense ! Yoksa yanılıyoruz da, bize mi öyle geliyor? Konuşsanıza be kardeşim, ses çıkarsanıza!

***
1915 şehitlerimizden, Osmanlı Meclisi mebusu, hukukçu-yazar Krikor ZOHRAB "Fakat cinayet, tartışma ve itiraz kabul eden suçlardan değildir. Cinayet kaba, hoyrat, aşikâr bir şeydir: bir ceset ve işte cinayet !" diye saptamada bulunmuş. Ardından bir ulusun 1,5 milyon insanı cinayete kurban gitmiş, sonra... Çok yıllar sonra aynı halkın evlatlarından biri daha...
"Hrant 4 yıldır yok" ve cinayetin asıl katili olan devletin yargılanmadığı mahkeme kapılarında toplanan bir avuç insan, "Hrant için, Adalet için" diye İNSANLIK ADINA ve İNSANLIK İÇİN verildiğine inandığım bir mücadeleyi sürdürüyor. Bu temiz yürekli, dürüst insanların varlığı tabii ki her Ermeni insanının yüreğini okşuyor ve "bu sefer yalnız değiliz" gibi bir duygu hissetmemizi de sağlıyor. Ancak, Hrant'sız geçen son dört yılda, cinayetin işlendiği mekân ve zamanı paylaşan insanlarda ne yazık ki "ağaca bakmaktan ormanı görememe" hali gözlemlenmektedir. Ermenilerin kaygıyla izlediği bu durumla ilgili, soykırım sorununun "T.C." vatandaşı statüsündeki tüm toplumların ilerici, demokrat, aydın çevreleri tarafından çok boyutlu tartışmalar yaratması ve Ermeni halkıyla barışın sağlanabilmesi yönünde halklar arası ilişkilerin geliştirilmesi için ciddi adımlar beklenirken, sadece kısır döngüyü andıran, içeriksiz ve suni bir atmosferden başka birşeyin varlığından söz edemeyiz.

Ermeni sorununun hangi çevreleri nasıl, ne kadar "rahatsız edeceğini veya uygunsuz durumda bırakacağını" çok iyi bildiğim halde, aynı Hrant'ın yaptığı gibi, PUTLARI da, TABULARI da bilinçli olarak YIKABİLMEK için, kesilen bir AĞAÇ yerine yok edilen bir ORMAN hakkında konuşma zamanının çoktan gelmiş olduğunu düşünüyorum.

HRANT'I ANMAK da her şeyden önce onun halkına karşı saygılı davranma anlamını taşımalı diye düşündüğümden, geçmiş zannedilen geleceğimiz hakkında tartışma zorunluluğumuzu ertelenmez bir gereklilik buluyorum.

(*)Sarkis HATSPANIAN
Politik tutuklu
"Vardaşen" mahpusanesi,
ERMENİSTAN
Ocak - 2011

(*) Anadolu geleneğinde pusunun, arkadan vurmanın kalleşçe olduğu söylenir. Kalleşin arkasında durulmaz dışlanır, düşman’la yüz yüze gelmek esastır, Anadolu delikanlısı bunu yapar derler. Hrant bu bakımdan da kalleşçe katledilmiştir. Kalleşin arkasında duranlar bir değer yitiminin farkında olmalıdırlar. Meğer delikanlılık sözde, kalleşlik esasmış. Gerçi bu değeri 1915'te yitirmişlerdi. Tehleryan, Ermeni halkını kalleşçe yok eden Soykırım mimarı Talat’ı vurduğunda önce Talat’a seslenmiş ve göz göze geldiğinde tetiği çekmiştir. Talat’ın kendisini bir Ermeni’nin vurduğunu bilmesini istemiştir.

(**) Ağparik, Ermenice ağabey anlamındadır.

(*** ) Armenak BAKIRCIYAN'ın katledildiği Oğhu (şimdi Karakoçan) ve vasiyeti üzere gömülü olduğu Dersim'in Medzgerd (şimdi Mazgirt) ilçesi Faraç köyü Ermeni yerleşim yerleri olmuşlardır.

ATATÜRK SUİKAST HEVESLİLERİNE NE YAPTI?


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com


ATATÜRK’ü devirmek kasdıyle İzmir’de bir suikast hazırlanmıştı. Hazırlayanları idam sehpasına gönderdiği gibi, en yakın silah arkadaşlarını, kurtuluş savaşında kendisini destekleşmiş olan generalleri de İstiklal mahkemesine havale etmişti. Kimlerdi onlar ; Karabekir paşas, Ali Fuat Cebesoy paşa, Raif Orbay paşa v.s. Onları ancak İsmet paşa kurtarmışsada , arkalarında sivil polis takibi Atatürk ölünceye kadar , süregelmişti. İstklal mahkemelerinin kararları kesindi ve temyiz olanağıda yoktu.

Dün Balyoz davasında generaller darbe teşebbüsünden yargılanmış ve tutuklanmışlar.

27 Mayısta genelkurmay başkanı dahil yüzlerce üst rütbeli asker her türlü hakarete maruz kalmış ve ordudan atılmışlardı. Menderes dahil 2 bakan idam edilmiş, diğer DP mensuplarınada akla mantığa sığmayan zulumlerden imtina edilmemişti. Fakru zarurete terkedilmişlerdi. 12 Eylülde hakeza yüzlerce asker ve bürokrat , siyasiler hapislerde, zindanlarda mahsur kılınmıştı. O zamanlar bayram eden CHP.liler şimdi tutuklamaları kaygı ile izliyorlarmış. 27 Nisan muhtırasına bile imzamızı atarız demişlerdi.

Milletin hafızası nizyan ile malul olamaz. Kılıçdaroğlu sureti haktan göründüğü müddetçe iktidar olamaz.

Çakıl taşını Kürtlerden esirgeyenler acaba hiç akıllarının köşesinden, Kürtlerin ilelebet dörde bölük yaşamalarını vijdanlarına yedirebiliyorlar mı? O 40 bin öldürülenlerin 35 binin Kürt genci olduğunu bilmiyorlar mı? Faili meçhul katliamların sorumluları kimlerdir? Neredeler ?

Bölünme paranoyası hastası olan şovenistler, dörde bölük yaşayan bir milletin acılarını müdrik olabiliyorlar, hangi humanist gerekçeler öne sürebiliyorlar?. Merak ediyorum.

Mısır’da olduğu gibi, günün birinde bir milyon Kürt kadını Taksim meydanında özgürlük feryadı yaparlarsa vijdanlar sızlamıyacak mı? 103 yaşındaki bir anne seneler sonrası başbakana oğlunu sormak fırsatı buluyor. Hala Trabzonda, Malatya da gayri muslimler hunharca katlediliyor, destek veren bürokratlar seneler geçmesine rağmen örtbas edilmeye çalışılıyor, vijdanlar sızlatılmıyor mu?

Kıbrıs Türklerini dahi isyana maruz kılan çifte standart siyasilerin akıllarını başlarına taşımıyor mu?

Erdoğan’ın tek adamlığa doğru adımlar atması, yakınlarını zenginleştirmesi gibi hatalara düşmesi istikbalini karartmıyor mu? Bırakın muhalifleri, sağduyulu vatandaşları endişelendirmiyor mu?

Gözlemim o ki ; Fıratın ötesinde yaşayan Kürt vatandaşları yaşam itibariyle de FACTO bölünmüş olmanın bilincindeler ve AK parti önümüzdeki seçimlerde oralara altın yağdırsada BDP nin çok gerisine düşecektir. Gerçi Erdoğan Mubarek’e çok akıllı bir tavsiyede bulundu. Halkının sesini dinle! Dedi.Kürdistandaki halkın sesinide Erdoğan’ın dinlemesi gerekir. Reel politika bunu icap ettiriyor. Bunun için derin devletten korkmasına hacet kalmadı. MHP yide ciddiye alması lüzumu kalmadı. Referandum neticeleri Erdoğan’a bu fırsatı veriyor. Yeter ki cesur olsun ve halkın sesini dinlesin.

Köln.12.02.11

5 Şubat 2011 Cumartesi

BASINA VE KAMUOYUNA




“Ortadoğu” patlamalarla sarsıldı.

Şimdi Adalet arama zamanı…

OSTİM
(Ortadoğu Sanayi ve Ticaret Merkezi)’de iki ayrı işyerinde meydana gelen patlamalarda en az 16 ölü ve onlarca yaralı var.

İlk patlamanın meydana geldiği caddenin adı “Uzay Çağı!”

Kuzey Afrika’yı kasıp kavuran ve Ortadoğu’da ağırlığını hissettiren halk ayaklanmalarını değerlendiren hükümetin bir tespiti hatırlanmalıdır; “Bizde olmaz…”

Neden olmaz bizde? Biz ileri demokrasiye geçtik, biz uzay çağındayız, biz Avrupalıyız!
Bizde ayaklanma olmaz; merdiven altlarına doldurulmuş sendikasız sigortasız işçiler solventle yakılır, ruhsatları rüşvet ve rantla elde edilmiş dört katlı işyerleri patlayıp iki kata iner, bodrumda havai fişek üretilir, kurtarma filikalarımızı pahalı kum torbaları yerine ucuz işçi doldururuz, kapalı kamyonda kurbanlık kadın işçiler taşınıp sele verilir, göçmüş ocaklarda sıkışıp kalmış maden işçilerinin cenazelerini çıkarmak pahalıya geldiği için Çin’den ucuz taşeron tutulur…

Ama bizde ayaklanma olmaz; çünkü bizim işçilerimiz bakanımızın dediği gibi “güzel ölür”. Efendi gibi ölür. Ayaklanmadan ölür. Bize yakışan budur.

Yanan işçiye “bir damla” faydası olmayan Valiliğin, ayaklanan işçiye sıkacak yeterli miktarda suyu bulunur her zaman. Hükümetimiz suyu yanana değil, ayaklanana sıktırır. Yangın dolapları boş, TOMA depoları doludur her zaman.

Derme çatma, palazlandırılmış, kollanmış “küçük işletmeciye” göz yumulur ki, sanayi sitesinde oyumuz yüksek çıksın. Sigortasız da olsa on işçi çalıştırana göz yumulur ki işsizlerin tansiyonu düşsün.

Dün Ortadoğu’da iş cinayetleri işlendi. Bizim Ortadoğu’muzda. Uzay Çağı caddesinde.
Katil; iş güvenliği sağlamayan hükümettir, iş güvenliğini denetlemeyen valiliktir, ruhsat rantına batmış belediyedir…

Katil; iş güvenliği isteyen işçilere “gaz” sıkmayı, merdiven altında birikmiş gazları boşaltmaktan daha çok sevenlerdir. Katil sizsiniz.

Bakalım ileri demokrasimiz ne yapacak işçiye? Bakan bir gelip baksın güzel ölmüşler mi diye. İki katı çökmüş işyerine yeni ruhsat verin kalan iki kat üzerinden; üretim devam etsin. Ailelere “sabır ve metanet” tavsiye edin. Öyle ya “ecel geldi”, kimin gücü yeter vadesi dolanı kurtarmaya? Ölenlere rahmet, kalanlara sabır, öldürenlerin “tabanına kuvvet”; hükümetimiz herkesin yanında…

Çağdaş Hukukçular Derneği iş cinayetleri ile katledilen tüm işçilerimiz ve aileleri için Adalet istiyor. Bizler bütün birikimimizi, bilgimizi ve gücümüzü katledilen işçilerin ailelerine hukuksal destek vermek için kullanacağız. Kendimizi, inceleme, şikâyet, idari ve adli soruşturma ile davaların tarafı ve sahibi kabul ediyoruz. Adalet istiyoruz, arayacağız ve sağlanana kadar vazgeçmeyeceğiz.

Saygılarımızla.

Çağdaş Hukukçular Derneği
Genel Merkezi

2 Şubat 2011 Çarşamba

SİYASİLERİN SAÇMALIKLAR (ABSURD) TİYATROSU



Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

40' lı yıllarda EXİSTANSİALİSM ( VAROLUSÇULUK) felsefesinin kurucusu SARTRE ile başlayan bir edebiyat türü SAÇMA (ABSURDES) tiyatro eserleri yayınlandı. Fransız (Cezayirli) CAMUS ( The Rebel) , İrlandalı Samuel BECKETT (godot'YU BEKLERKEN), Romanyalı IONESCO (Gergedan) bu tiyatro türünden eserleriydi. Bunlar ve ve bunlardan başka bir takım yazarlarda ortak olan şey saçmacılıktır. Bu sözcük özellikle ‘’ saçma tiyatro ‘’ bağlamında kullanılır. Bu ‘’ gerçekçi tiyatro’’nun karşıtı olarak ortaya çıktı. Saçma tiyatro genellikle sıradan olayları ele alır. Burada insanlar tam oldukları gibi gösterilir. Bu Şarlo’nun filimleri içinde geçerlidir. İzleyici gördüklerinden daha gerçek , daha doğru şeyleri kendisi bulmaya zorlanır.

Bizde de son zamanlarda sanki siyaset aktörleri saçma tiyatro sahneleri sergiliyorlar.

Mesela Alkol genelgesi ile başlayan polemik düşündürücü ve güldürücüdür.

Erdoğan’ın ‘’ tıksırıncaya kadar için ‘’ deyişine CHP.liler tepki göstermişler. Halbusu ki daha düne kadar AK partililere Tevfik FİKRET gibi ;

”Yiyin, efendiler, yiyin ; bu hÂn-ı iştihâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”

Demek istemiyorlar mı idi?

Deniyor ki; 1.3 Lt alkol tüketimi adam başına Türkiye de. Ne lüzum var bu kısıtlamaya. Türkiye de çok yalan söylenir ama TİE ninde bu denli yalan söylemesine hayret ettim. Türkiye de halkın % 85 inin alkol alma alışkanlığı yoksa, bu 1.3 Lt nin hepsini % 15 halk içiyor demektir. Yani 1.3 Lt yi 73 milyonla çarparsak ,% 15 e düşen alkol miktarını hesaplamış oluruz. O içki içen halkında, senede adam başına 12 litre olduğunu buluruz. Tıpkı Yunanistanda olduğu gibi. Demekki içen içebildiği kadar içiyor. Batıda bir içki kültürü vardır. Hangi alkolun hangi yemekle içileceğinin adabı vardır. Bizdeki gibi ZOM oluncaya kadar, DUT GİBİ oluncaya kadar içilmez. Nara atılmaz. Bizde çok sevilen bir şarkıda vardır. ‘’ Sarhoş olamıyorum ‘’ diye.

Ama bakın koca şair BEDRİ RAHMİ EYÜPOĞLU ne diyor;

Sarhoşum çok şükür dilediğim gibi
Bir ben yok benden içeri
Onunla göz göze diz dizeyiz
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş,
Çok şükür biz bizeyiz.

Sarhoşum
Caddenin göbeğine oturmuşum
Aklıma eserse sırt üstü yatabilirim
Nara atabilirim
Kem gözler umurumda değil
Ben kendi gözlerimden kurtulmuşum

Bu şiiri bendeki bir tablosunun arkasına kendi el yazısı ile yazmıştı. Bir gece benim evde sabaha kadar türküler ve şiirler söyledikten sonra. Bir banda almıştım bütün geceki hasbıhalimizi. Maalesef o band ev taşınırken kayboldu.

Ben şahsen tıbbıyeden mezun oluncaya kadar ‘’YEŞİLAY’cı’’ idim. Ruh hastalıkları hocamız Prof.Fahrettin Kerim Gökay YEŞİLAY ( Anti-alkol derneği)’ın başkanı idi. Oldukça kısa boylu idi. O zamanlar küçük boyda rakı şişeleri vardı ve onun adı içenler nezdinde Fahrettin Kerim(!) idi.

İsveç’te çalışırken haftada 4 litre şarap satın almak serbestti. Cuma günleri alkol satın alanlar kuyruk oluştururdu. Ben labratuardan büyük bir şişe absolut ( %96 derece) alkolu eve götürürdüm. Arkadaşım eczaneden Anason extraktı alıp, karıştırırdı ve Rakı yapardı.

Londra da bir gece kulübüne gitmiştik misafirlerimle. Bir şişe Viski ısmarlamıştık. Garson beş dakika sonra gelip şişeyi masadan kaldırdı. Çünkü gece barlarda bile 2 den sonra içki içmek yasaktı. Misafirim Türkçe bir küfür savurdu garsona. Maalesef arkadaşım baltayı taşa vurmuştu. Zira garson ‘’buyurun efendim bir şey mi söylediniz ?’’ dedi. Meğer Kıbrıslı bir Türkmüş. Çok utanmıştık.

Kahta da bir alevi köyü vardır. Oraya akşam yemeğine davetli idim. Bir tas, içinde bir kaşık getirdiler ve içine su gibi bir içeçek koydular. Meğer orada BOĞMA rakısını kaşıkla içiyorlarmış. Kafalar tutunca bir kavga çıktı. Bayağı dövüşüyorlardı. Sebebini sordum. Biri diğerine ana avrat sövmüş. Bende o köylüye anasının nerede olduğunu sordum. Köyün mezarlığını gösterdi. Ve kavga sona erdi.

Atatürk kendi çıkarttığı alkol yasağı kanununa rağmen akşamları rakıyı masasından eksik etmezdi. Rakıyı leblebi ile içermiş. Sebebi ise, talebeliğinde daha fazla parası olmadığından derler.
Atatürk suikast teşebüsünde olanları istiklal mahkemesine vermiş , çok kimseyi dar ağacında sallandırmıştı. Hatta en yakın silah arkadaşlarından Ali FUAT Cebesoy’u, Kazım Karabekir’i, Rauf ORBAY’ı da istiklal mahkemesine vermişsed e İsmet Paşa onların idamını çok zorlukla önlemişti. Şimdi Ergenokoncular , güya Kemalistler senelerdir mahkeme kapılarında.

ISLIKLAMA

Islık çalmakdamı suç diyenler var. Islıklama başka bir şeydir. Muaşeret kaidelerine göre ,hele hele bir misafirinize karşı AYIP’tır., görgüsüzlüktür. Anketlerdede öyle bir netice çıkmış. Islıklama demokratik bir hak değil, bir hakaret tarzıdır.

Erdoğan stadyumu kendi parası ilemi yaptırdı? Devletin parasıyle elbette. Çifte yollarıda, hastaneleride, universiteleride kendi parasıyle yaptırmadı. Her çektiği nutukta yaptırdığı eserlerden bahsediyor. Övünüyor. Yani bütün emeklerinin hiç kıymeti yok. Boşuna boğazını yırtıyor. Çünkü bütün söyledikleri muhalefetin gözünde bir değer taşımıyor. Çünkü Erdoğan kendi cebinden yaptırmamış. Benim oğlanlara çok nadir babanın geceyi gündüze katıpta kazandığı bütün gelirimi onların yetişmeleri, sporları, giyimleri, seyahatları için harcadım. Bütün bu yaptıkların normal , her ebeveyn de yapar yaptıklarını deyip beni hayal kırıklığına uğratmışlardı. Muhalefette öyle, Hiç takdir hasletleri yok.

Sokrates 2500 sene önce Atinalılardan , zehiri içtikten sonra bir istekte bulundu. Çocuklarım büyüdükleri zaman, erdeme değil de, PARA’ya daha çok önem verirlerse , benim sizlerle uğraştığım gibi , siz de onlarla uğraşın, onları cezalandırın.

Halk Tunus’da, Mısır’da, Yemen’de sokaklara düşüp diktatörlerini alaşağı etmeğe kalkınca .CHP milletvekilleride milleti sokaklarda direnmeğe teşvik ettiler. Tıpkı 60 darbesinde yaptıkları gibi. Çünkü onlar için yegane maksat AK partiyi alaşağı etmektir. Hiç tarihten ders almamış gibi. Seçimlerde yine kaybedeceklerinden olsa.

MHP liler SUDAN’daki referandumla bölünmesinden ,Kosova’nın özgürlük hadisesinden sonra , Öcalan’ı asmadıklarından pişmanlık duymaktalar. Zira Kürdistan devletinin Irak’ta kurulduğunu görmezden geliyorlar. Güneydoğuya gitmekten korkuyorlar. DNA muayenelerinde tesbit edilen o ki; Türkiye’de % 5 Türk varmış..

Erdoğan’ın da, muhalefetin memlekette çakılmış bir çivisi yok demeğe hakkı yoktur. Elinde TC nin hazinesi ,istediği yere sanki lutufta bulunuyorcasına ,harcamalar yapıyor. Sadece Türbanlıların eşlerini kadrosuna alıyormuş. Muhalefete de elbette ki ancak laf ebeliğinden başka bir şey kalmıyor.Onların kışkırtmalarına sinirlenirse , önümüzdeki seçimleri kaybedebilir. Tek adam konumunu başkanlık rejimiyle pekiştirirse, muhalefetin korkuları gerçek olabilir.

Türkiye de yoksulluk var mı acaba ? %38 i köyde yaşadığına göre. kazançları, ve daha bir çok sınıfın gelirleri kayıt dışı olunca, milyonlarca vatandaşın istatistiki bir hata ile yoksul olduğu zannediliyor. Kentlere göçen topraksız köylülerin varoşlarda ki yoksulluğu yadsılanamaz. Yoksul görünenlerin bütün sağlık hizmetleri yeşil kartla garantide, okul kitapları, özürlülerin yaşamları devlet yardımı ile garantide v.s.

Saçma tiyatro hakkında daha çok yazacaklarım olacak…

Köln. 30.01.11