1 Ağustos 2011 Pazartesi
AZRAİLLE KAVGALARIM - I -
Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com
BDP de PKK eylemlerinden vazgeçsin...
Erdoğan’a OFSAYT uygulasın...
55 sene önce hocam Prof.Çanga ‘dan duyduğum bir sözü hiç unutamıyorum. ‘’ İnsanlar neden birbirlerine düşman olurlar, cinayet işlerler? Bizim hakiki düşmanımız KANSER hastalığı. Asıl onunla savaşmalıyız !.
Kaç gündür gazete sayfaları, TV ekranları hep ölüm haberleri ile dolu. Trafik canavarı bir yandan , NAMUS davaları öteki yandan, PKK nın eylemlerinde hayatını kaybeden gencecik Mehmetçikler, Tıbbi hizmetlerdeki hatalar, noksanlıklar, Polis teşkilatına verilen son sorumluluklar , kadınlara merhametsizce yapılan saldırılar, bizleri AZRAİLLE kavgaya mecbur kılıyor.
Tekrar edecek olursak:
1. TRAFİK CANAVARININ ALDIĞI CANLAR.
2. TIBBİ HİZMETLERİN KİFAYETSİZLİĞİNDEN, YAHUT HATALARINDAN KAYNAKLANAN ÖLÜMLER.
3. NAMUS KAYGISI İLE YAPILAN CİNAYETLER.
4. GEÇMİŞTE YAPILAN KÜRT İSYANLARINDA KATLEDİLEN KÜRTLER.
5. PKK, ORDU KÖR DÖĞÜŞÜNDEKİ KAYIPLAR.
6. ZELZELE GİBİ TABİİ AFETLERDE KAYBETTİĞİMİZ VATANDAŞLAR.
Yukarda sıraladığım sebeplerden doğan insan kayıplarımızın analizini yapacağım. Bundan önce BDP nin yaptığı hataları dile getirmek isterim.:
BDP nin referandumda ve son seçimlerden sonra BOYKOT kararı siyasi olgunsuzluğundan, siyasetçilerinin acemiliklerinden doğmuştur. Tavşan dağa küsmüşte dağın haberi olmamış. Demokrasinin tecelli ettiği SANDIK’a ve TBMM’ ne küsmek akıllı bir karar değildir. Bu oriyental ,duygusal bir karardır. Siyasette duygusallığa yer yoktur. Akılla karar verilir. KÜSMEK çocukca bir davranıştır. Küsmek hakkında çok konferanslar verdim.
Diğer bir büyük hatada SİLAH’ı hala hak arama vasıtası yapmalarıdır. İPTİDAİ bir davranıştır. Eylemsizlik kararı aldık dedikleri tarihten hemen sonra eşkıyalık yapmak , demokrasiye inançlarının yokluğuna delalet eder. Demokrasi isterken silah kullanmağa lüzum yok. Devlet orduya operasyon yaptırmasa eylem yapmayacağız demeleride uyduruk bir laftır. Eylemsizlik kararından sonra MUTLAK surette buna uyulması lazım. O zaman Erdoğanın tasarladığı özel kuvvetleri OFSAYT’a düşürmüş olursunuz. Erdoğan’a inancın dibini oyarsınız. Halkta bu militaristik, faşistik davranışa desteğini çeker. Silah kullanıldığı müddetçe, bundan böyle, Kürt halkındanda desteği kaybetdersiniz. Kürt halkı seçimlerde Kürt adayları, her yerde , hangi partiden olursa olsun, destekliyor. AK partisi Kürtleri temsil etmiyor. Ak partinin Kürdistanda aldığı oylar KÜRT adylarınadır. Yanlış interpratation yapılmasın.İlk defa Kürt halkı kendi kimliğine bilinçlendiğini isbat etti. Yorum yapanlar, maalesef bu hakikatı pek göremiyorlar, yahutta işlerine öyle geliyor.
DEMOKRATİK ÖZERKLİK teklifinide doğru, dürüst takdim edemediler. Bu Ak partinin, AB ninde teklif ettiği yerel idarelerin kuvvetlendirilmesi durumudur. Sorumsuzluk hakkını sorumsuzca kullanan cumhurbaşkanı Sezer veto etmişti. O kanun teklifi kanunlaşsa idi şimdi Kürtlerin bu teklifi yapmalarına ihtiyaç kalmayacaktı. AK partinin hazırlattığı Anayasa teklifini ve Habur girişini geri çekmeside AK paretinin tarihi hatası olmuştur.
Bu yorumları yaptıktan sonra gelelim AZRAİL’in aktif olduğu hallere ve benim yaptığım kavgalara:
1. TRAFİK CANAVARININ ALDIĞI CANLARA:
1932 de rahmetli babamın Malatya da iki özel arabası vardı. Biri FORD, diğeride ADLER. Malatya valisi TANDOĞAN, teknik imkansızlıklara rağmen 11 kaza’yada şose yaptırmıştı. Çalışkanlığını takdir eden hükumet onu Ankara valiliğine getirmişti. Malatya-Adıyaman şosesinde babam bir trafik kazası geçirmiş ve maalesef genç yaşta yaşama veda etmiş, biz üç kardeşide babasız bırakmıştı. Yanlız biz değil , bizim ailede 10 defa trafik kazası olmuş ve akrabalarımdan bir çok kuzenim babasız kalmıştır. Almanlar arabaya Notwendige Übel ( Zoraki ŞER) olarak adlandırırlar. Bende şahsen arabadan nefret ederim. İnsanlığın İCAT ettiği üç kötü şey vardır. 1. PARA. 2. Silah.3. Araba.
Para insanların ahlakını bozar, Silah insanları yok etme vasıtasıdır. 3. Araba: Gerçi insanlara iş sahası yaratır, yaşamı kolaylaştırır fakat bir çok ekolojik kötülüklere, trafik canavarına zemin hazırladığı içinde, neticede insanlığın düşmanıdır.
Sınıf arkadaşım DR.Yıldırım Aktuna’ya sağlık bakanı iken bir mektup yazmış bazı tavsiyelerde bulunmuştum. Bunlardan biride trafik hakkında idi. Trafik kazalarında ölümlerin % 50 sebebi kan kaybı olduğunu duymuştum. Şayet otobanlarda helikopterlerle kaza yerlerine ulaşılıp kan tranfuzyonları yapılırsa ölümlerde % 50 azalma olur diye düşünmüştüm. Aradan 20 sene geçtikten sonra bu hükumet benim tavsiyemi gerçekleştirmiş görünüyor. Ayrıca duble yollarda kaza ihtimalini , ve ölümleri azaltıyor. Muhalefetin vazifesi sadece menfi tenkitler yanında bu gibi pozitif icraatlarıda takdir etmesi gerekir diye düşünüyorum.
2. TIBBİ KİFAYETSİZLİKLER VEYA HATALAR:
BDP nin vazifesi sadece Kürt sorunu olmamalı. Burada sıraladığım sorunlarlada meşgul olmaları, dolayısı ile de Türkiye partisi olmalarıdır. Azraille kavga yürütmeliler ve yüzbinlerce ölümün önüne geçmeliler.
KÜRDİSTANDA premature çocuklarda ölüm nisbeti, keza yeni doğmuşlarda Türkiye ortalamasının üstündedir. Yaz ishalleri yoğun çocuk vefiyatına sebep olmaktadır. Kafi serum tedavileri bu çocukların hayatta kalmasını sağlar. Diğer enfektion hastalıklarıda hastane bakımı gerektirmektedir. Son senelerde çocuk klinikleri ve devlet hastanelerinde çocuklara ayrılan yatak sayısı artırılmıştır. Bu gidişle çocuk mortalitesinde azalma sağlanacağına inanıyorum.
Anne ölümleri: doğum sonrası kanama, eklampsi sebebiyle olduğuna göre kafi miktarda uzman hekimlerin vazifelendirilmeleriyle önü alınabilir.
1957 de Londra’ya gittiğimde Papanicolaou’nun Smear testinin rahim kanserinin erken teşhisini sağladığını öğrenmiş ve bu sahada bilgi ve görgümü artırmak imkanını bulmuştum. Bu mevzuda Stockholm’da Karolinska hastanesinde , sevgili dostum, meslektaşım Dr. Selahaddin Rastgeldi ile bir araştırma yapmış, ilk defa kanser hücrelerinin selektionunu sağlamış ve Acta Scandinavica’da yayınlamıştık. Köln dede ilk Cytoloji labratuarını kurmak imkanını sağlamıştım. Türkiye de maalesef hemen hemen hiç bir jinekoloğun muayene odasında, masasında mikroskop olmadığı gibi, PAP smear’i yapılmıyor. Böylece rahim kanserli hastalara erken teşhis yapılıp, tedavi edilmiyor. Bu noktada kadınlarımız AZRAİLİN eline teslim edilmiş durumda. Bazı tarama merkezleri varsada kifayetsizdir. Burada bir sistem hatası vardır. Cytoloji patologlara teslim edilmiş. Onlarında smear yapma şansları yoktur. Diğer bir sistem hatasıda meme kanserlerinde var. Hiçbir branş meme kanseri erken teşhisi yapmamaktadır. Jinekologların memeyi muayene zorunluğu ellerinden alınmış, cerrahlara verilmiştir. Cerrahlarda ancak hasta göğsünden şikayet edince muayene etmektedir. Meme kanseri profilaksisi, yani erken teşhis imkanları kullanılmamaktadır. Sağlık bakanlığının bu sistem hatasını düzeltmesi gerekir. Bu husustada ben çok mücadele verdim. Önce Termovision termografisi ile, daha sonra ultrason, nihayet ponktion cytolojisi ile erken teşhis imkanlarını kullanıp, meme kanseri daha 1 cm büyüklükte iken teşhis edebilip hastalarımı kaanserin ileri devrelerinde ölüme mahkum etmekten kurtarmıştım. Bu kanser mevzuuda benim Azraille kavgamdan biridir.
Prostat kanserinide PSA tayiniyle, barsak kanserini Haemocultla erken teşhis etmek mümkünken maalesef erkek hastalar bu kolay teşhis uygulamalarına pek rağbet etmiyorlar.Sağlık reformundan sonra vatandaşın kolayca, maddi güçlük çekmeden sağlık hizmetlerinden istifade etmeleri mümkünken ihmal etmeleri Türkiyede Azrailin kolaçan etmesini sağlamaktadır.
İlaç firmaları bazı rüşvet metotları ile hekimlerin ahlakıyle oynamalarının önlenmesi gerekmektedir.
Sağlık bakanının hekim dernekleriyle müşavere etmeden lüzumsuz tatbikatları zorlaması hekim meslektaşları üzmektedir. Bizde, maalesef bir siyasi bakan olunca kendini o sahada en doğru bilen zannına kapılıyor ve , tavsiyelere kulak asmıyor, bayağı kibirleşiyorlar. Ben bütün bakan olan arkadaşlarıma, hatta hekim olarak hizmet verenlere TEVAZUYU tavsiye etmişimdir. Hastaları dinlerken nasıl davranılacağı eğitim programlarında olmadığı için , hasta doktor ilişkisinde zorluk yaşanıyor.
Son altı ayda Şanlıurfa da 150 intihar vakası tesbit edilmiş. Geçensenelerdede Batman’da genç kızlarda intihar vakaları sıklaşmıştı.
3. NAMUS KAYGISI İLE İŞLENEN CİNAYETLER.
Kürtlere has bir cinayet şeklidir. Örf ve adetler erkekleri bu arkakik suça sürüklemektedir. Hemen hemen hergün gazetelerde kadınların cinayete kurban gittiğini duymak insanın içini sızlatmaktadır. Bu hususta yazarlarımız ve film yönetmenlerimiz çok hassasiyet göstermişlersede, siyasilerden ayni hassasiyeti görmemekteyiz. Bu kara lekenin acilen ortadan kalkması için kadın derneklerinin, tıp derneklerinin, baroların çözüm önerileri getirmeleri ve parlamentonun gereken kanunları çıkarmaları aciliyet kespetmiştir. Erkeklerin daha okul çağında ve askerde iken eğitim görmeleri ve kadınlarımıza yapılan bu işkencelere son verilmesi , bu iptidai vahşetten kurtarılmaları , bu ayıptan, bu günahtan imtina etmelerini sağlamak için, siyasilerin uğraşmaları gerekir. Azraile hacet yok. O kendini insan zanneden erkekler birer Azrail kesiliyorlar.
Eski Yunan’da Tanrı ZEUS oğlu PROMETEUS’a toprak ve sudan canlılar (İnsan ve hayvan) yaratmasını emretti. Yaratılan hayvanların çokluğundan şikayetle , bir kısım hayvana insan kiyafeti giydirilmesini emreder. Onun için bir çok insan kıyafetlinin aslında hayvan oldukları doğrudur.(!)
4. KÜRT İSYANLARI
Kürtler gerek Osmanlı devrinde ve gerekse Cumhuriyet devrinde özerklikleri için defalarca isyan ettiler ve yüzbinlerce gençlerini yitirdiler. Türklerin medarı iftiharı Cengiz han ve Timurlenk Anadoluya kadar orduları ile gelmişler ve her savaş sonunda uçurulan kellelerden tepeler yaptırmışlar. Tepelerin yüksekliği derecesine göre zaferlerini kutlamışlar. Rusya , Petersburg’da, Çarların eski sarayını Louvre gibi sanat müzesine dönüştürmüş ve EREMİTAGE ismini vermiş. O müzede en meşhur ressamlarından REPİN’in eserlerini teşhir etmişler. Onun böyle tepe haline getirilmiş kelleler Tablosu beni çok etkilemişti. Beni etkileyen bir tabloyuda Madrid’de PRADO müzesinde GOYA’nın kurşuna dizilen bir asiye ait olanı idi. Bir manga asker gözleri ve elleri arkadan bağlı bir asiye nişan almış , etrafındada bu cinayeti hayretle seyreden köylüleri resimlemiş. Köylülerin nerdeyse çukurundan fırlayacağı gözlerinin görümü beni çok etkilemişti.
Zira Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın unutamadığım bir şiiri vardır.:
”Burada , Hindistan da, Çinde,
ÖLÜM karşısında düşünce ayni.
Kardeş olduğumuzu,
Kardeş olduğumuzu unutma!!!”
Bırakın isyanlardaki zulmü, Padişahlar kardeşlerini boğdurmuşlar, 50 ye yakın Sadrazamı idama mahkum etmiş bu büyük millet. Son sandarazamlardan biride Adnan Menderes’di. Eğitiminde öldürmekten başka hiçbir insani kültüre nasip olmayan Askerler defalarca demokrasimizi katletmiş, sayısız gencimizi idam ettirmiştir. Daha dün Hrant Dink’i, Malatyada misyonerleri Ergenekon zihniyeti hunharca ifna etmiştir.
Dersim de Sabiha Gökçen masum 10 binlerce vatandaşı, (Kürdü) bombalamış, en son özgürlük savaşı veren 40 bin PKK lı genç etkisiz kılınmıştır(!!!!!). 17500 faili meçhul cinayet işlenmiş. On binlerce vatandaş evinden, köyünden sürülmüş, zorunlu göçe tabi tutulmuştur.
Alman Genarali MOLTKE Osmanlı ordusunda muşavirlik yapmış ve 1838 de’’ Türkiye mektupları’’ adlı eseri n de Türkiye hakkında ki intıbalarını yayınlamıştı.’’ Osmanlı paşası Hafız paşa Garzan dağlarında bir Kürt isyanını bastırmağa gidiyor. Moltke ona refekat etmektedir.
‘’ Bir tepenin üzerinden savaşı seyreden Hafız paşanın yanına gittim. Oraya ganimetleri ve esirleri getiriyorlardı. Kanlı yaralar içinde erkekler ve kadınlar, memedekilerden ibaret her yaşta çocuklar,KESİK BAŞLAR VE KULAKLAR. Bunların hepsi, getirene 50-100 kuruşluk bir bahşiş ödeniyordu. Kürtlerin sessiz ıstırabı, kadınların ümitsiz feryatları yürekleri parçalayan bir manzara meydana getiriyordu. İşin en kötü tarafı şu: Dağlarda bir savaşı böyle iğrenç haller olmadan yapmak nasıl mümkün olabilir. Ben bundan sonra ki harekete iştirak edemedim, çünkü dört gün adamakıllı hasta yattım. Kürtlerin mukavemetinin ana kaynağı, ömür boyu süren nizamiye askerliği korkusu idi. Bir Kürt kadını bir askeri hançer ile vurup öldürdü. Yukarıya varınca, gözü kızmış olan askerler, karşı koyan kim varsa vurup kırdılar. 400-500 kadar Kürt öldürülmüştü. Elli kadar kadın, götürülmek istenirken kabarmış olan dağ deresinde boğuldu. Bu harekete katılmam ,itiraf edeyimki bana pek uygun değildi. Bu harp için bize gıpta etmeğe değmez, baştan aşşağı iğrenç ve korkunç. Binlerce baş hayvandan başka 600 de esir getirdiler. Esirlerin yarısını küçük çocuklu kadınlar teşkil ediyordu. 6-7 yaşındaki bir oğlan kurşunla vurulmuş. Kadınlardan yaralılar var ama asıl SÜNGÜ YARASI ALMIŞ ÇOCUKLARIN bulunuşu bütün bu hareket üzerine acı bir ışık serpiyor.
1838 senesinde general Moltke böyle yazıyor. Türklerin çocuk ve kadın katli ogünden bugüne devam ediyor. Daha geçen hafta JİTEM’ kadrosunda bir asker öldürdükleri insan kadar kendilerine para verildiğini ERGENEKON davasında itiraf etti.
5. PKK-Ordu çatışması.
6. ZELZELE GİBİ TABİİ AFETLER.
Çocukluğumda, mahallemizde komşularımızla akraba gibi idik. Kimse ile kavgamız yoktu. Ben o günleri, o mutlu günleri , öyle anımsıyorum. Bu çok partili devreye gireli CHP liler DP lilerin düşmanı kesildi. Bir zamanlar İnönü-Bayar , sonra Demirel-Ecevit, şimdide Erdoğan- Muhalefet kavgasının bedelini ödemek zorunda kalıyoruz. Mahalle kavgası bir yana, olan o gençlerimize oluyor. Ben hala MEVLANA’nın çağrılarının geçerli olacağı günlerin geleceğine inanıyorum. Ya fazla saf’ım, yahutta fazla akıllıyım. Allah taksiratımı affetsin.
Gelecek makalemde Azraille diğer kavgalarımı anlatacağım...
Köln,29.07.11
Neden kapitalizmde ahlâk istisna, ahlâksızlık kuraldır?
Fikret Başkaya
Şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir. Kapitalizm denmiyor da ‘ekonomi’ veya ‘piyasa ekonomisi’ deniyor. Dolayısıyla söze yalanla başlanıyor. Eğer kapitalizm denirse, sömürü, yağma, talan, kolonyalizm ve emperyalizm, ekolojik yıkım gibi kelimelerin ve kavramların imâ edilme riski vardır. Dolayısıyla işin tadını kaçırmanın âlemi yok. Böylece kapitalizm denilen musîbetin insanlığın normal hali olarak görülmesi, öyle algılanması amaçlanıyor... Oysa, kapitalizm netâmeli, tehlikeli bir sapmadır ve insanlığın normal hali değildir. Macar iktisatcı/antropolog, Büyük Dönüşüm adlı ünlü eserin yazarı Karl Polanyi, kapitalizmin insanlığın normal hâli olmadığını, yıkıcı/tehlikeli bir sapma olduğunu şöyle ifade ediyordu: “ Ama hiç bir toplum, insânî ve doğal özü ile iş düzenini bu şeytanî dişlilerin hasarından korumadan, çok kısa bir süre için bile böylesine ham hayallerden oluşan bir sistemin etkilerine dayanamızdı”. Dayanamadığı ortada değil mi? Karl Marks, Karl Polanyi’den yüz yıl kadar önce, Felsefenin Sefaleti adlı ünlü eserinde, kapitalist sistemin manzarasını şöyle resmediyordu: “En sonunda, insanın ayrılmaz parçası olan her şeyin alış-veriş ve pazarlık konusu olduğu zamann gelip çattı. Bu, o zamana kadar el değiştiren fakat ticaret konusu olmayan, erdem, duygu, kanaat, bilgi ve bilinç gibi şeylerin de ticaret konusu olduğu bir zamandır. Tek kelimeyle her sey ticaret konusu oldu. Bu, genel kokuşma ve evrensel ölçekli alış-veriş dönemidir. Eğer ekonomik terimlerle ifade etmek gerekirse, bu, maddi olsun nanevî olsun, her şeyin gerçek değerinin saptanması için pazara getirildiği bir zamandır.”
Hâlâ alınıp-satılmayan bir şey kaldı mı? Para, silah, uyuşturucu, kadın, çocuk, su hava, insan vücüdunu oluşturan tüm organlar, sanat eserleri, eğitim/sağlık/iletişim hizmetleri... Peki neden böyle oldu, oluyor? Eğer bir toplumsal düzende, doğa, toprak, su ve insan emeği, meta kategorisine indirgenmişse, her şeyin metalaşması, paralı hale gelmesi, soysuzlaşması, çürümesi neden şaşırtıcı olsun? Bir yanda canlı yaşamı yok eden kör gidiş hızla yol alıyor, öte yanda bu kepazelik, ilerleme, moderleşme, çağdaşlaşma, “masır medeniyeti yakalama”, ‘kalkınma’ sayılıp matah bir şey olarak sunuluyor...
Kapitalizm her ikisi de yıkıcı, birbirlerini karşılıklı olarak yeniden üreten, besleyen ve azdıran iki temel dinamik üzerinde yol alıyor: 1. Sınırsız büyüme/genişleme/ yayılma; ve 2. Yıkıcı veya ‘çılgın’ rekabet. Her ikisi de tahripkâr bu iki temel eğilim, artık sınır diye bir şeyin de olmaması demektir. Oysa ahlâk sınır demektir, gerektiğinde potonsiyel olarak yapılabilir olanı yapmamak, ondan sakınmak, kendini sınırlamak demektir. Sınırlama yoksa ‘sorumluluk’ kagısı yoksa, ahlâk da yoktur. Durum böyledir ama yıkıcı rekabet de sınırsız [üssel] büyüme, hâkim ideoloji tarafından ve onun yapıcı unsunlarından biri olan iktisat bilimi denilen tarafından sadece olumlanmıyor, aynı zamanda yüceltiliyor. Eğer her hâlükârda kazanmak, mutlaka kazanmak kuralsa, ve birinin kazanması da diğerinin kaybetmesiyle mümkünse [ zira kapitalizm geçerliyken başka türlü olması mümkün değildir], birinin durumumun iyileşmesi ötekinin durumunu kötüleştirmeden mümkün değilse, birinin “kalkınması” ötekinin yoksulluk ve sefalet ortamına itilmesi pahasına gerçekleşiyorsa, azınlığı zenginleştirmenin yolu çoğunluğun müküksüzleştirilmesinden/ yoksullaştırılmasından geçiyorsa, ve bu kadarı da insânî değerlerin aşınması, doğal çevre tahribatı ve canlı yaşamın yok olması- ölümü - pahasına gerçekleşiyorsa, bu makbûl ve sürdürülebilir bir durum mudur? Mâkûl bir şey midir? Velhasıl, arzulanabilir bir şey sayılacak mıdır?
Öyleyse bu tersliğin gersinde ne var? Bu durumun gerisinde tüm sapmalara kaynaklık eden asıl sapma var ki, kapitalist sistemde ekonomi toplumun hizmetinde değil, tam tersine toplum ekonominin hizmetindedir. Oysa, ekonominin sadece bir araç olması gerekirdi. Mâlûm, araç bir anlam taşıyıcısı değildir. Araç, amaca tâbî olmak, onun hizmetinde olmak durumundadır. Şimdilerde devasa güç odakları haline gelmiş dev şirketlerin [oligopoller densin] insanlığın kaderini belirler duruma gelmesi, söz konusu tersliğin bir sonucudur. O kadar ki, söz konusu şirketler, teker teker insanları, ‘bilim erbabını’, siyasi partileri, sendikaları, siyasetçileri , demokrasi oyununun figüranları siyasî partileri, “sivil toplum örgütü“ denilenleri, medyayı [ aslında medya şimdilerde sermayenin hizmetinde değil, bizzat kendisi...], orduyu, polisi... velhasıl her şeyi satın alabilir, manipüle edebilir durumda... Böyle bir dünya hâlâ ahlâktan, ‘etik değerlerden’ söz etmek ne anlama gelebilir?
Böyle bir sistemde, kazanmak, her seferinde daha çok kazanmak için ‘her şeyin mübah’ sayıldığı koşullarda, etik değerlere hâlâ yer var mıdır? Eğer bireysel zenginlik yaşamın yegane ereği sayılırsa, çok ve çabuk kazanmak yüceltilirse, ve birinin [azınlığın] durumunun ‘iyileşmesi‘ ötekilerin [çoğunluğun] durumunu kötüleştirmeden mümkün olmuyorsa, orada geçerli ahlâk ancak işbitiricilik ahlâkı olabilir ki, doğrusu işbitiricilik ahlâksızlığıdır. Mâlûm: birilerinin iş bitirmesi, başkalarının işinin bitirilmesini varsayar. Dolayısıyla liberal aydınların, burjuva ideologlarının yücelttikleri başarı öyküleri, işi bitirilen çoğunluk aleyhine ve doğanın tahribi pahasına mümkün oluyor. Çelişik bir durum söz konusu: sistem bir yanda çok kazanmayı, ne pahasına olursa olsun kazanmayı bir marifet olarak sunuyor, hırsızlığı, ahlaksızlığı, yağma ve talanı yüceltiyor, sonra da yolsuzlukla mücadele amacıyla kanunlar çıkarıyor, kurumlar oluşturulor... sözde etik kurallar vâzediyor... Dünya Bankası bundan bir kaç yıl önce rüşvet ve yolsuzluğun portesinin 100 milyar dolara dayandığı haberini veriyordu... Elbette sorun göze görünenle, 100 milyar dolarla da sınırlı değil, yolsuzluk ve rüşvetin neden olduğu ekonomik, ekolojik, sosyal kötüleşmaleri ve insan sağlığına verilen zararları da dikkate almak gerekir. Nasıl işbitiricilik iki tarafı varsayarsa: işi bitiren ve işi bitirilen, velhasıl yolsuzluk ve ahlaksızlık da iki tarafı varsayar. Rüşveti veren de alan da bir ahlâksızlık ‘durumunun’ taraflarıdır. Tabii yapılan yolsuzluğun ve ahlâksızlığının faturası her zaman yoksullara ve doğaya çıkmak kaydıyla...
Bir kadın komşumuz oğlunun “beceriksizliğinden, pısırıklığından, işbilmezliğinden” yakıyordu. Onunla birlikte memuriyete başlayan arkadaşlarının kışlık, yazlık ev ve araba sahibi oldukları halde, oğlunun hâlâ kirada oturduğundan şikayet ediyordu. “Öyleyse oğlunuz müsrif, kazandığını ölçüsüz harcıyor olmalı” dediğimde, biraz şaşkın ve tedirgin, ‘yok yok hocam, oğlum müsrif değildir, hiç bir aşarılığı yoktur’ cevabını vermişti. Aslında kadın besbelli ki, oğlunun işbitiricilik kategorisi dışında kalmasından şikayet ediyordu... İşbitiriciliğin kural, ahlâklı- sorumlu-ölçülü-duyarlı davranmanın istisna haline geldiği yerde, skandallar [ahlâk dışı, utanç verici durumlar] da artık istisna değil kuraldır ama egemen söylem sanki öyle değilmiş gibi yapıyor... Ortaya çıkan her skandal sanki istisna imiş gibi sunuluyor. Ve etkili/yektili şahsiyetler, yolsuzluğun üzerine gireceklerini, gereğinin yapılacağını... söylüyorlar ve skandallar her seferinde daha büyük boyutlarda daha sık ortaya çıkmaya devam ediyor. Aslında yüzeye çıkan skandallar aysbergin sadece göze görünen küçük bir kısmı... Zira, asıl skandal bizzat çürümüş/ kokuşmu/soysuzlaşmış burjuva düzeninin kendisi... Durum böyle ama şimdilik kitleleri aldatmayı/oyalamayı başarıyorlar... Eğer kazanmak, ne pahasına olursa olsun kazanmak kural haline gelmişse, zenginlik de maddi zenginlikten [daha fazla şeye sahip olmak] ibaret sayılıyorsa, öğretmenin öğrencisini bir kazanç aracı olarak görmesi artık ‘olağan’ bir şeydir. Öğrencisine yeterli ilgiyi göstermez, öğretmesi gerekeni öğretmez, düşük not verip, “başarısız” sayar ve ona derste öğretmediğini ‘özel derste’ veya ‘özel dersanede öğretmeyi yeğler. Tıp profesörü, insan sağlığını iyileştirecek araştırmalar için laboratuvara kapanmak yerine daha çok ‘kazanmak’ için ne gerekiyorsa yapar, Futbolcu ve hakem daha fazla ‘kazanmak’ için şike operasyonuna dahil olur, Avukat karşı taraf daha çok teklif edince ‘akıllı davranmayı’ yeğler, hakim kararı verirken sadece ‘vicdanının sesini’ değil, başka sesleri dinmeyi daha ‘uygun’ bulur, üniversite üyesi, bütün bir yıl boyunca öğretmediğini ‘yaz okulunda’ 5-6 haftada öğretir, verdiği derslerin saatini akşama, değilse geç saatlere kaydırmayı yeğler ki ‘kazancı artsın’.., bakanlığın ilgili büyük/küçük memuru ihaleyi en çok “komisyon” verene “lâyık görür”, belediye başkanı imar planında değişiklik yaparak hızla “kalkınır...” İşbitirici müteahhit de işi ‘iyi bitirmenin’ bir gereği olarak, demirden, çimento’dan, mümkün olan her şeyden, ve tabii en çok da işçinin emeğinden çalmayı yeğler... Ve inşa ettiği evler çöktüğünde ve insanlar öldüğünde bunun bir ‘takdir-i ilâhî’ olduğu söylenir... Böylesi ahlâk yoksunu bir ortamda yolsuzluğu tahkik etsin diye gönderilen müfettiş için iki şık söz konusudur: yolsuzluğun üstüne gidip, suçluların cezalandırılmalarını sağlamak, bu durumda bir ”trafik kazasına” uğramayı, değilse “faili meçhul” bir şekilde ortadan kaybolma riskini, mafyanın gazabına uğrama ihtimalini göze alması gerekecektir, ya da işbitiriciler kervanına katılıp ‘akıllı’. ‘gerçekçi’ olma yolunu seçecektir... Bir skandalı diğeri izlerken ve skandallar artık kural haline gelmişken, pis kokular her yeri sarmışken, hâlâ “çürük elmalardan” söz ediliyor olması rahatsız edici değil mi? Cuvaldaki elmaların çürükleri istisna ve ayıklanabilir durumda mıdır? Elbette her zaman ve her koşulda istisnalar vardır ama bilindiği gibi, istisnalar kuralı doğrulamak içindir denmiştir...
Kumar dememek için ‘şans oyunu’ deniyor... Aslında portesi on milyarlarca dolar olan bir kumar değil mi söz konusu olan? Doğrusu milli piyango değil, milli kumar olması gerekir. Toto, loto, şans topu, bahis, iddaa, kazı-kazan, at yarışları, paralı yarışma programları, vb. devasa bir kumar sektörüdür. Ahlâkı en çok ve en hızlı erozyona uğratan pis bir sektördür. Çalışmadan, bir emek harcamadan da ‘kazanılabildiği’ bilincinin yerleşmesini sağlıyor. Aslında genel bir çerçevede bu ‘oyunlar’ oyuna dahil olan emekçi halk kitleleri için bir tür ek vergi demektir... Amaç birilerini ‘ütmek’ olsa da, asıl tahribat ahlâkî erozyonla ilgilidir. Slogan şöyle: “Pekâlâ siz de kazanabilirsiniz! Neden olmasın”? Siz küçük hırsızların ayıplandığına, kötülendiğine, lânetlendiğine bakmayın, sistem büyük hırsızları görünmez kılmak için onları cezalandırıyor. Zira büyük hırsızların daha çok çalabilmesi için küçüklerin engellenmesi gerekiyor. Siz hiç mahpusanelerde ‘büyük hırsız’ gördünüz mü? Oysa mahpusaneler her zaman küçük hırsızlarla doludur. Büyük hırsızlar ancak istisna olarak orada bulunurlar... Fakat büyük hırsızların ‘en büyük hayır sever, yoksul dostu’ olarak sunulması da burjuva uygarlığının bir ironisidir. Çaldıklarının çok küçük bir kısmını hayır işlerine harcarlar, hayırseverliğin timsâli olarak cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanların elinden ödül alırlar... Elbette toplumsal ahlâkın hızla aşınmasında reklamların da çok önemli bir dahli söz konusu. Reklamlar daha çok satmanın [daha çok üretmenin de tabii], daha çok tüketmenin, daha çok yok etmenin ve kirletmenin hizmetinde. En çok kirletilen de bizzat insanların kendisi olmak kaydıyla... Reklamlar insanları alıklaştırıyor, bönleştiriyor, ahmaklaştırıyor, onları bir çeşit tüketen robotlara dönüştürüyor, düşünme, ‘bağımsız karar verme’ yeteneklerini dumura uğratıyor...
Metalaşma, paralılaşma, çürüme sürecinin hızlandığı, derinleştiği, her şeyi kapsar hale geldiği neoliberal küreselleşme çağında, sanatın, bir bütün olarak estetilk etkinliğin de bu sürecin dışında kalması mümkün değildir. Zaten gerçek anlamda estetik yaratıcılığın, metalaşma/paralılaşma mantığıyla uyuşması mümkün değildir. Sanatçı kendi etiğine ve varlık nedenine yabancılaşmadan, kendi misyonuna ihânet etmeden kapitalizmin dayattığı hıza uyum sağlaması kolay değildir. Kaldı ki, ve unutmamak gerekir ki, kaptalizmle estetik etkinliğin uyuşmamasının bir nedeni de sanatın kaliteyi [niteliği] esas alması, kapitalizm için ise nicellliğin kural olmasıdır.
Kapitalizm doğası, ve temel eğilimlerinin ve dinamiklerinin zorunlu bir sonucu olarak, kendine özgü bir ahlâka sahip olamazdı ama geçmiş uygarlıklardan miras kalanı aşındırabilirdi. İnsan emeğinden başlayarak her şeyi metalaştıran, ticarileştiren, alınıp-satılan nesnelere dönüştüren, insanı üreten ve tüketen bir araca bir tür ‘makineye’ indirgeyen, maddi zerginliği yaşamın biricik ereği mertebesine çıkaran, bencilliği, egoizmi ve gücü yücelten, parayı tam bir tapınma aracına dönüştüren, işbitiriciliğin kural olduğu burjuva uygarlığının bir ahlâkı olabilir mi? Böyle bir toplumsal düzen, sözünü ettiğimiz tüm diğer olumsuzluklar ve kötütülükler bir yana, iyiyle kütü, doğruyla yanlış, gerçek yalan ayrımını da yok ediyor. Değer ölçüsü sahneden çekiliyor, nîrengi noktası [ point de repère] yok oluyor... İnsanın bunca değersizleştiği, anlam kaybının artık kural haline geldiği bir toplum düzeni sürdürülebilir mi? Ya da daha ne zamana kadar?
Atatürk’ün okunmasını EMRETTİĞİ kitap..
Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com
Atatürk’ün okunmasını EMRETTİĞİ kitap
( FİN halkının KÜRT halkıyla tarihdaşlığı)
Rus yazar Grigoriy PETROV, yaklaşık 100 sene önce Finlandiya hakkında Beyaz Zambaklar Ülkesinde ( Bir milletin uyanışı ) adlı bir kitap yayınlamış ve bu kitap bestseller olmuş. Atatürk’de bu kitabın okunmasını , değil tavsiye., emretmiş.
Bu yazardan ve kitabından bahsettikten sonra Finlandiya tarihinden bahsedeceğim. Zire onların tarihçesi KÜRT halkınınkine çok benziyor.
1866’da Petersburg’ta doğmuş olan Grigoriy PETROV , ilahiyet tahsili görüp papaz olmuş. Petrov’un retorik sanatındaki yeteneği kadar edebiyattaki yeteneği de kuvvetliydi. Konferanslarında şunu tekrarlıyordu. ‘’Rusyanın yaşantısı iyi değil, halk cehalet ve fakirlik içinde . Ülkenin bütün bilinçli güçleri, halkın iyiliği için yorulmadan çalışmalıdır. Hayallerinizdeki sevgili halkınız bu değildir.’’
Liberal düşüncelerinden dolaylı kilise onu papazlıktan azletti. Ardından sürgüne gönderildi.Orada Rusların en saygın ressamı REPİN’ le tanıştı.Repin onun resmini yaptı. Daha sonra İstanbul’a kaçtı. Yogoslavya devletinin daveti üzerine Belgrad’a gitti. Orada orada uğradığı güçlükler karşısında şöyle diyordu: ‘’ Tanrım, beni dostlarımdan koru, düşmanlarımla kendim başa çıkarım’’.
Fince adı SUOMİ olan Finlandiya, 1809 da Rusya’dan ayrıldı, özerkliğine kavuştu. Daha önceleri de yüzlerce sene İsveç’in bir eyaleti gibiydi.Tek geçerli dil İsveççe’ydi. FİN dili ise halk dili olarak kabul ediliyordu. Ne Fin gazeteleri, ne de Fin dilinde edebiyat vardı. Netice olarak Fin dili, edebi dili gelişmedi. Ülkede İsveç kültürü baskındı. Finlandiya İsveç’ten ayrılıp da Rusya’yla birleştikten sonra , özel yasalarla yönetilen büyük bir il haline geldi.
Finlandiya sorunu ( Kürt sorunu gibi) , Rus toplumu için büyük bir problemdi. Rus toplumunda aşırı sağcılar, milliyetçiler ve oktobristler (Ekimciler), ‘’Finlandiye karşıtları ‘ safında yer aldı. Sağ basın her gün iğneliyici laflarla dolu anti-Fin makaleler yayınlıyordu. Milliyetçiler şiddet eylemleri başlattılar.
Onlara, aralarında solcular ve mantıklı düşünen memur kesimi de bulunan , ‘’ Profin’’ kampı karşı koydu. Finlandiya’nın özerkliğinin korunmasında esas rolü Rus liberalleri oynadı.
Petrov makalalerinde Finlandiya’dan ve ülkenin temizliğinden, vatandaşlarının dürüstlüğünden sevgiyle bahsediyordu. Yazarda hayranlık uyandıran şeylerden biri de Finlandiya’nın anayasal düzenidir. Bataklıklar Ülkesinde adlı eserinde şuynları yazıyordu.:
‘’ Rusya’nın burnunun dibinde , Petersburg’un hemen yanı başında, Neva nehrinden iki saat uzaklıkta, Rus vatandaşları için canlı, anayasal bir çekicilik duruyor. Güçlü bir Finlandiya duruyor ve gururla, ‘’ Kendimi idare ediyorum.’’ Benim halkım kendi küçük ülkesinin sahibidir.’’ diyor.
Petrov şöyle devam ediyor: ‘’Şunu unutmamak gerekir ki, Suomi gibi, kayalıklar ve bataklık arasında bir ülke yaratmak ve kültürünü geliştirmek çok zor ama her şeyi yıkmak çok kolaydır. Ancak bizim büyük Rusya’mızın merkezlerinde ya da civarlarında olsun, kültür seviyesi çok düşüktür. Bu yüzden Finlandiya sorunun getirilmesinde de çözülmesinde de çok dikkatli davranılmalıdır. Finlandiya Rusya ile kıyaslandığında , tehlike yaratabilme açısından çok küçük kalıyor. Finlandiya milliyetçiliğinin doğuşu , binlerce Finlandiyalının ülkelerinin gelişmesi için verdiği savaş, bütün bunların temelinde gerçek olaylar var.’’
Finlandiya’nın ekonomik ve toplumsal gelişiminin sorunlarını çözen yasama ve idare organları vardı. İsveç parası 1840’a kadar Rus rublesiyle birlikte kullanıldı. Kendilerini hiçbir zaman İsveçli olarak kabul etmeseler de, yine de milli duyguları daha oluşmamıştı. ‘’ Biz İsveçli değiliz,’’ diyorlardı. ‘’ Rus olmak da istemiyoruz, o zaman Finlandiyalı olmak için de çok çalışmalıyız. Öncelikle dilimizi korumalıyız. O var olduğu müddetçe biz kendimizi !’’ Halk ‘’ olarak hissedebiliriz. Atalarımızın dili kaybolursa, halk da kaybolur ve mahvoluruz..’’
Onu geliştirmek hatta statüsünü yükseltmek, büyük vilayetin resmi dili yapmak gerekirdi . SNELMAN, milli uyanışın önde geleniydi. Halkın kendi tarihi ve kültürel kökleri olgunlaşmadan, millet olamayacaklarını çok iyi biliyorlardı. Bunun vazgeçilmez temelini milli edebiyat oluşturulmalıydı. Fin halkının epik destanı KALEVALA’yı yayınladılar. Ve halk şiirlerinin ilk derlenmesi KANTELE’yi yayınladılar. (1831).
Yaşam mimarlarının çoğu, Finlandiya’yı kendi vatanları bilen İsveçli elit tabaka mensuplarıydı. SNELMAN şöyle diyordu.:
‘’ Halkın fakirliği hangi yöneticinin umurunda veya universitedeki hocalardan hangi biri cahil halkın eğitilmesi için kafa yoruyor.? Adaletin ve eğitimin dili İsveç dili olduğu sürece , halk asla bağımsız olmayacak.
Petrov’un kitabı gelişmiş, modern ve kültürlü milli bir devlet yaratrılmasında başvurulan bir reçete haline gelmişti. ‘’İnsanlar şahsi sorumluluklarının farkına varmadığı sürece, ülkelerenin kalkınması da mümkün olmayacaktır. Ülkenize ve halkkınıuza bedenizinin, aklınızın ve ruhunuzun bütün gücünü verin ‘’.
Değerli okurlar, bu yazdıklarımdsa FİN kelimesinin yerine KÜRT kelimesini koyup okuduğunuz zaman KÜRT sorununa empatiyle yaklaşabilirsiniz.
Petrov’un kitabında sözü edilen pek çok şey belki de eskidi fakat tazeliğini muhafaza eden bir mevzu FUTBOL’dur.
FUTBOl’la ilgili aşşağıdaki cümlelerle şovenist politikacılara ters düşeceğimi biliyorum. Ayrıca futbolseverleri üzebilir, kızdırabilirim. Ancak bütün okuyacaklarınız Petrov’a aittir ve maaleswef bu epidemi bütün dünyaya çok daha yoğun bir şekilde yayılmıştır.
‘’ NAPOLYON’un İngilizler tarafından yenilmesinden sonra bütün Avrupa ‘da İngiliz taklitciliği almış yürümüştü. İngilizlerin çirkin ve gülünç davranışları örnek alınıyordu. Sigara içmek, alkol tüketmek, yüksek sesle konuşmak, küfreymekle, İngilizlerin sapkın yaşam tarzlarının kötü kopyası haline geliyorlardı. Zengin yetişkinler İngilizler gibi yarışlara çok para harcıyorlar, İngiliz usulü viski içiyorlar, İngilizler gibi giyinip, saçlarını dahi İngilizler gibi kestiriyorlardı.
‘’ Gençlik İngiliz sporlarıyla ilgilenmeye başladı.; özellikle İngiliz sporlarının en kötüsü olan FUTBOLLA . Bütün Avrupa da FUTBOL özgün bir DİN haline geldi. Futbol’u bilim, sanat haline getirdiler. Manen fakir olan cahil , kaba sokak basını, gençlerin bu tutkusununun peşine düştü. Sömürdü. Nerdeyse her gün FUTBOL kahramanlarıyle ilgili görüşler yazılıyordu.İnsanlarda ilginç fikirlere karşı ilgi yoktu.
‘’ Aylak,sağlıklı ve maalesef manen tembel olan FİN gençliği futbolla ilgilendi. Futbol, ruhu saran MİKROP gibi, Finlandiya’daki şehir gençliğinin katmanlarını sardı. Futbol artık moda olmuştu ve bütün neslin fikirlerini ve kalplerini işgal etti.
‘’Büyük paralar harcanıyordu. Gençlerin okulda geçireceği çok değerli zaman, bir başka şey için tüketiliyordu’’.
SNELMAN ve arkadaşları , gençliğin entelektüel gelişiminin yerini bunların almasını bir türlü kabullenemiyorlardı. Nesillerinin hem akli ,hem de manevi açıdan fakirleşmesine ciddiyetle bakıyorlardı. Bizim gençliğin tamamı neredeyse maneviyat tüberkülozuna yakalanmış.
‘’ Felsefeyi çok ileri götürmüş bir halk olan eski Yunanlar jimnastiğe, koşuya, uzun atlamağa saygıyla yaklaşmışlardı. Ama halkımızn kuvvetli bacaklı, fakat zayıf beyinli olmasını da istemiyoruz. Aşşağısı öküz bacakları, yukarısı ise koyun kafaları , kutu gibi boş, hafif bir kafatası.
‘’ Sizler Finlandiya’nın futbol başarısına hayran kalıyorsunuz. Siz güçlü ayak takımızın İsveç,e, Norveç’e ve Danimakraka’ya galip gelmesine seviniyorsunuz. Sizin sevinciniz beni mutlu etmiyor. Eğer bizim Suomililer ‘’ Güçlü düşünce’’, Büyük İş, Süt üretimi, En iyi yumureta, Seçkin Buğday, Temiz Vicdan. Yeni Fikir’’ ile Karnı doymuş Halk gibi isimli topluluklar olsaydı bu beni daha mutlu ederdi.
‘’ Ben isterdim ki , siz gençler, sadece Fransızları, İngilizkleri, Almanları da yenesiniz. Fakat bunu topa vurarak değil de , aklınızla , kalbinizle iradenizle yapasınız.
‘’ Sokrat ve Herkül’ün resimlerini karşılaştırdığınızda görürsünüz ki SOKRAT’ın büyük kafasına beyni sığmaz. Halbuki Herkül’ün alnı geniştir, kasları gelişmiştir. Fakat büyük zeka , maneviyat sahibibiri değil. Genç Finlandiya’ya, deri topun arkasından koşturan insanlar ve ahlaki değerlerini yönetebilecek insanlara ihtiyaç var.
‘’ Futbolcuların kaslı bacaklarının savaşıyla fazla uzağa gidemezsiniz. Topa kafayla vurmak için sağlam alına ihtiyaç var, alın ise koyundadır. Sanmıyorum ki , Finlandiya’nın gençliği koyunun kafasıyla gurur duyabilir.
Finlandiya gençliği, unutmayın, sizin göreviniz topu yükseğe ve uzağa atmak değil, halkınızı yükseklere çıkarmaktır. Vatanınızı hızlı bir şekilde geliştirmektir.
PETROV’un bu kitabını 60 sene önce okumuştum. TÜYAP’ı gezerken yeni baskısını görünce aldım. Bu makaleyi okuyupta YORUM yapmanızı çok arzu ederim. Yorum yapmazsanız sizinde Futbol fanatiği olduğunuzu düşünürüm.
Köln. 23.07.11
TEK TARAFLI ÇÖZÜM ÖNERİLERİ...
Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com
TEK TARAFLI ÇÖZÜM ÖNERİLERİ HAVANDA SU DÖĞMEYE MAHKUM !!!
Kürt sorununda fikir beyanında bulunanları aydınlar ve kendini aydın sananlar olarak kategorize etmek mümkün. Kendini aydın sananlar tek yanlı düşünmek zorunluğunda oldukları için problemi objektif (nesnel,- Almancası SACHLİCH ) analize etmekten mahrumdurlar.
Bir probleme yepyeni, hiç düşünülmemiş çözüm önerisi teklif ettiğinizde , kendini akıllı zanneden, tek taraflı düşünen yarı aydınlar refleksif menfi reaksiyon gösterirler. Yapılan önerinin içeriğini dahi bilmeden size OLMAZ ,öyle şey OLMAZ diye cevap verirler. Bu ister siyasi ,hatta ilmi bir mevzuu olsa bile. Aklı başında, nötr düşünme yeteneği olanlar ise meselenin aydınlanması için size sualler tevcih ederler.
Hani körlere fili tarif edin dediklerinde alınan cevaplar gibi KÜRT sorununda da, şu son olan hadiselerin analizindede hep afaki , tek taraflı, saçma sapan fikirler seredilmektedir. Zıt tarafların fikirlerini duyduktan sonra , ortaya temcit pilavı gibi laflar yerine yeni, pragmatik öneriler tavsiye edemiyorsanız susmayı tercih etmeniz gerekir. Önerileriniz havanda su döğmeye mahkum olur. ‘’ Sözünüzden ibret alınamıyorsa, SÜKÜT eyleyin sizi bir insan sansınlar ‘’ ata sözünü unutmayın.
Başbakan diyor ki: Türkiye de KÜRT SORUNU yoktur. PKK sorunu vardır, Kürt vatandaşlarımın sorunları vardır. Çünkü eskide Kürt sorunu hakkında hiç konuşulamazken şimdi bir çok problemi hallettik. TRT 6 24 saat yayına aldık, hapishanelerde anneler evlatları ile Kürtçe konuşabiliyorlar. Bazı Universitelerde Kürtçe ( daha doğrusu yabancı diller de) enstitüler açıldı, Kürtçe yazılı basın serbest, Kürt kökenli bir siyasi cumhurbaşkanı dahi seçilmiştir. Kürt kökenli 70 milletvekilim var. Peki o bölgede adayların Türk kökenli olsaydı AK partisi oyunu muhafaza edebilirmi idi? Daha doğrusu o bölgede hangi partiden olursa olsun adayların Kürt kökenli olanları seçilmiştir. Demekki Kürt halkı Kürt adaylarını seçmiştir. Aldığınız oylar Kürtlere verilen oylardır. O bölgede Kürtr halkı % 100 Kürt adaylarını, temsilcilerini seçmiştir. Ak partiyi değil. Bana kalırsa PKK sorunu yok. Kürt sorunu vardır. Özerklik tanınırsa PKK ya lüzum kalmaz. TSK nın PKK ya karşı silahlı mücadelesine lüzum kalmaz. Emekli generallerin teorik PKK yı yok etme planları 30 senedir denendi ve TSK nın PKK yı yok etme şansı yoktur. Her yok edilen PKK lı gencin en azından 5-10 kardeşi , akrabası dağa çıkmağa motive edilmektedir. PKK nında TSK yı yenmek gibi bir iddiası yok. Onlara göre bu bir özerklik mücadelesidir. Kendilerini terörist olarak görmüyorlar. Birer istiklal fedaisi kabul ediyorlar.
Assimilasyona son verdik denliyor. Kürtlerin % 50 si Kürtçe bilmiyor. Milli eğitimin mefruadatında , hiç bir tarih, edebiyat kitabında tek kelime KÜRT kelimesi geçmiyor. Kürtçe eğitim olmadığı müddetçe, bu assimilasyon politikası devam ediyor demektir. Kendi kendinizi, taraftarlarınızıda kandırmayın.Müzik derslerinde Kürtçe türkü öğretiliyor mu?. Daha dün Kürt muzik sanatkarı Aynur hanım, tıpkı türkücü Ahmet KAYA gibi yuhalanmadı mı? Şıvan’a başbakan dön çağrısı yapıyor. Aynur’a yapılanı duyunca Şıvan dönmeğe cesaret edebilir mi? Bugün Avrupa da bir milyon Kürt var. Onlarda köylerine dönebilmenin rüyasını yaşıyor.
Kürt gençleri Türkçe öğrenmeseler, sadece Kürtçe öğrenseler Türkiye de iş bulabilirler mi?? Asıl Kürtçe bilmeyen Türk doktorları Kürdistan da Kürtçe konuşan hastaları ile anlaşamıyor. Kürt gençleri Türkçede öğrenebilirler ,fakat onların evvel emirde Kürtçe öğrenmeleri gerekir ki Kürdistanda çalışabilsinler. İlmi çalışmalar göstermiştir ki lisan daha ana okulunda iken öğrenilir. Iraktaki Kürdistana giden Türk iş adamları, doktorlar önce Kürtçe öğrenmek ihtiyacını duyuyrlar.
Kürtler demokratik özerklik isteyince ilerde bölünmek isteyeceklerdir paranoyası hakim siyasilerde, bilhassa şovenistlerde.. Bu bir niyet okumadır. Yapılan anketler göstermiştirki Kürt halkının % 85 bölünmek istemiyor. Halbuki Türklerin % 70 i Kürtlerle birlikte yaşamak istemiyorlar. Kürtler neden bölünmek istemiyorlar?
1. 3,5 milyon Kürt Türklerle evli.
2. Batıda göç etmiş 10 milyondan fazla Kürt kökenli vatandaş yaşıyor. Bunlar Türklerin Almanyada yerleştiği gibi batıda yerleşmişler, iş güç sahibi olmuşlar. Yerleşkeleri batıdadır ve geri dönemezler. Kürtler İastANBULDA, Antalyada, İzmirde yaşamak imkanını kaybetmek istemezler.
3. 4 binden fazla köy yıkılmış. Batıya göç etmiş olanlar nereye dönsünler ki?
PKK da eski iddiasından vazgeçtiğini, realist olmayan komunist bir Kürt devleti kurma fikrinden vazgeçtiğini deklare ettiğine göre Türkiyenin bölünme tehlikesi yoktur. Böyle bir tehlikeyi öne sürüp hala Kürt sorununu çözmekten imtina edip Mehmetçiklerin yaşamlarını yitirmelerine müsamaha edilmesi kriminel bir politikadır. Yazıktır, günahtır. Günün birinde Ergenokoncular gibi gelmiş geçmiş yöneticilerin hukuken sorumlu tutulucaklarını düşünmeleri ni tavsiye ederim. Ağlayan analara hesap vermek mecburiyetinde kalabilirler.
Maalesef son günlerde kendini akıllı zannedenler Ordunun gerekli modernizasyonu yapmadığı, gerillaya karşı uygun askeri timlerin savaşa sokulmadığı, hatta CHP sözcüsü Prof. Ordunun kağıt parçası olduğunu iddia etmektedirler. 30 senedenberi ordunun başarı sağlayamaması ve gelecektede sağlayamayacağının sebebi, her yok edilen PKK lının en azından 5 kardeşi , akrabası olmasından ve motivasyonlarınında özgürlük savaşı olmasındandır. Bu ciddi hakikatı görmezden gelirseniz ve daha, daha kuvvetli silahlarla imha çabalarına girirşirseniz neticede bugün ki gibi sukutu hayale uğrarsınız.
Çözüm için evvela Kürtlerin, Türklerin ( Hükumetlerin),ve Muhalefetin istediği müşterek bir nokta yı kabullenmek gerekir. UNİTER DEVLETİN MUHAFAZASI. Bu temel isteğe karşı çıkan yok. Fakat üç tarafta karşıdakini SAMİMİ bulmuyor. Bense üçününde bu hususta samimi oldukları kanaatındeyim. Ohalde olmayan nedir. Olmayan karşılıklı GÜVEN noksanlığı. Bu sorunun halli için samimiyete inanmak ve karşılıklı GÜVEN tazelemektir. Üç tarafta Türkiyenin iyiliğini istemektedir, ölen gençler, ister Mehmetçik, ister PKK bizim çocuklarımızdır. Kimse kimsenin düşmanı değildir. Birbirini düşman görmeyincede kimse kimseye silah sıkamaz. Düşmanca davranamaz. Kürtlerin yoğun yaşadıkları Fırat’ın ötesindeki Kürdistan bölgesine DEMOKRATİK ÖZERKLİK’in tanınması yle bir taşla üç kuş vurulmuş olur.
1. Küertçe eğitimi o bölge sağlar.
2. Af kanununa lüzum kalmaz, çünkü dağdakiler o bölgeye , yani köylerine, analarının yanına döner. Silahınıda Iraka bırakır. PKK sorunu kalmaz.
3. Batıya yahut Avrupaya göçmüç Kürt sermayesi, akadmisyeni anavatanına döner ve orası teşvik falan uygulamasına hacet kalmadan ekonomik kalkınmayı gertçekleştirir.
4. Türkiyenin bir çok zenginlikleri o bölgededir. Petrol oradadır ( Batman, ve Adıyaman ), GAP oradadır, Ova sulanınca Hollandanın kaç misli zirai alan kazanılır, Turizm, gelişebilir.
5. Mezepotamya tahıl ambarıdır. Hayvancılık o bölgenin arkaik meşgalesidir.
6. Suriye, Irak, İran, Azerbaycan hudutlarının açılması ile o bölgenin ticari potansialı tavana vurur.
Kürt sorunun çözülmesi için Bask, Ira gibi modeller düşünülmemelidür. Çünkü onlarda değişik sebepler vardır, Silah vardır. Kürt sorununa hiç benzemezler. Kürtlerle, Türkler bin senedenberi birlikte yaşamıştır.. Şimdi daha bin sene birlikte yaşamaları için tek, kolay, masrafsız, silahsız çözüm Kürtlere güven duyup DEMOKRATİK ÖZERKLİK teklifini yani yerel idarelerin sorumluluğunu Kürtlere bırakmakla mümkündür. TIPKI Almanya da kiİ Baverya devleti MODELİ’yle. Baverya devleti Almanyadan ayrılamaz. Anayasalarıda moıdern demokratik, sosyal ve hukukidir. Baveryalılar Bismark’ın gümrük birliğindenberi Almanyadan ayrılmadığı gibi, ne İsviçre’nin kuzeyindeki Almanca konuşan bölgesi ile, nede doğusundaki Avusturya ile birleşmek istemiştir. Kürtlerin ne Barzani ile, ne Suriyedeki, nede İrandaki kürtlerle birleşme şansı olabilir. Bu gerçeği hem Öcalan, hemde Barzani itiraf ertmiştir. Türkiye AB uyum planlarını, Kopenhag kriterlerini kabullenmekle Baverya modelini ithal etmiş olur.
Demekki yapılacak şey tek maddeli DEMOKRATİK ÖZERKLİK kanununu meclisten geçirmek ve ora halkını kendi sorumluluğuna terk etmektir, Türkiye devletinin Uniter yapısı içinde. Bunu BDP , yahut Öcalan istediği için değil, 25 milyon kimliğine bilinçlenmiş KÜRT halkı istediği için yapmak gerekir. LEİPZİG’te 70 bin vatandaşı yürüyünce OST –Almanya yıkıldı. Haburda 750 bin Kürt evlatlarının dönüşünü beklerken, şovenistlerin alçakca ,o insanların sevinçlerini kursaklarında bırakmış, HABUR barışı olayını felakete döndürmüşlerdir.
Kurdistanda, yahut Mezepotamya da CHP nin ve MHP nin mevcut olmaması karşılıklı antipatiden kaynaklandığına göre onların ora hakkında söyleyecekleri bir sözleri olamaz. Elbette o bölgede BDP olduğu gibi Baverya’da CDU nun kardeş partisi CSU gibi,
AK Partininde kardeş AK parti teşkilatı ödevine devam eder.
KÖLN, 17.07.11
10 Temmuz 2011 Pazar
Kemal Burkay Dönüyor!
Demir Bilgin
demir.bilgin@yahoo.dk
"Bizler Türkiye’den çıktığımız gibi, geri geliriz. Ama dönmeyiz! Bizler, Türkiye’den çıkar, ama sisteme hizmet etmek için dönmeyiz!"
Küçük bir nottur: Biraz ağır bir not; olsun. Kemal Burkay’a ilişkindir. Notumu olduğu gibi aşağıya aktarıyorum:
Kemal Burkay Bey, 30 Temmuz’unda Tükiye’ye dönüyorsun; sevindim ve üzüldüm.
Sevindim: Kürt siyaset adamı Burkay, Türkiye’ye gitsin ama dönmesin!
Üzüldüm: Türkïye’ye dönsün, ama ”Türk” olarak dönmesin!
Sevindim: Herkes kendi cephesinde mücadele versin.
Sevindim: Burkay, Kürt kimliği ile Kürdistan’a gelsin, ama ”dönmesin!”.
Dönmek vardır. Dönmek vardır.
Dönekleri sevmeyiz.
Gelipte döneklere hizmet eden insanları da sevmedik. Sevmeyiz.
Biz buyuz!
Bizler Türkiye’den çıktığımız gibi, geri geliriz. Ama dönmeyiz!
Bizler, Türkiye’den çıkar, ama sisteme hizmet etmek için dönmeyiz!
Bizler buyuz!..
Kemal Burkay Bey;
Türkiye’ye, ya da Kürdistan’a git. Ama Dönme!
Kemal Bey, Kürdistan’a git, ama Türkiye’ye dönme!
Kemal Bey, Türkiye’ye git, ama Türkleşmiş Kürt olarak dönme!
Kemal Bey; Türkiye’ye değil, ama Kürtlerin sevda ve kavgasına ortak olmak istiyorsan, git!
Bunlar yoksa, diyeceğimiz şudur:
”Gölge etme, başka ihsan istemeyiz!
3 Temmuz 2011 Pazar
KÜRT SORUNUNA SİVİL BİR ÇÖZÜM ÖNERİSİ...
Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com
NEDEN BAVERYA MODELİ?
GORDİON düğümünü nihayet İSKENDER gibi dirayetli bir devlet adamı bir kılıç darbesiyle çözmüştü.
ATATÜRK yaşasa idi Avrupadan ithal ettiği medeni, ceza, ve Ticaret kanunları gibi belkide Alman ,yahut İsviçre eyalet sistemini ithal ederdi.Amasya deklarasyonunda ve İzmitteki Gazetecilerle olan müşaveresinde Kürtlere özerklikten dem vurmuştu.
Türkiye de hangi branşta olursa olsun menşei batı olan yöntemler geçerli olmuştur. Türkiyeye has bir sistemin dünyada geçerli olduğunu gördünüz mü? Hamasete gelince bizden iyisi yok. Dünya da 80 inci sıranın üstünde olduğumuz bir mevzu varmı? Bu münasebetle asırlık , oturmuş bir sivil avrupai siyasi sistemi kendimize adepte etmemiz elzem olmuştur. Aksi takdirde bu meclisten sağlam bir çocuk doğmaz. Bir otuz sene daha kaybederiz. Bir 300 milyar dolar daha harcarız. Bir 40 bin gencimizi daha feda ederiz.
Ben hukukçu olsaydım kaybolan gençlerimizin avukatı olarak gelmiş geçmiş idareciler hakkında suç duyurusunda bulunurdum.
Partilerin hepside 80 anayasasından şikayetçi ve yeni bir sivil anayasa yapılması sözü verdi. Ben bu sözün gerçekleşeceğine inanmıyorum. Çünkü daha şimdiden her parti kırmızı çizgilerinden bahsediyor. Hani oynamak istemeyen gelin yerim dar dermiş. Partilerde kırmızı çizgileriyle yerlerini peşinen daralttılar.
Kürt sorununa ve yeni anayasaya çözüm için BAVERYA modeli tavsiye etmemin sebebleri şunlardır:
1. İra ve Eta modellerinde silah vardır. Bu sebeple onları örnek almak hatalıdır.Baverya modelinde silahlar konuşmayacak. Sadece hukuk ve demokrasi prensipleri esas olacak.
2. Medeni bir devletin model alınması elbette MEDENİ CESARET ister.
3. Siyasi özerklik verilmesi Türkiye cumhuriyetinin uniter yapısının bozulmasını önler.
4. Freistaat Bayern yani serbest Baverya devleti gibi Kürtlerin yoğun yaşadıkları bölgeye MEZEPOTAMYA bölgesi denebilir, Kürtler memnun olur. PKK dağdan inip doğum yerleri köylerine dönerler, Af kanununa lüzum kalmaz.. Analar sevinçten göz yaşı döker. Kürtler anadillerinde eğitime kavuşur. Hizmetler Kürt dilinde yapıldığı içinde komunikasyon problemi kalmaz. Vatandaşlar birbirlerini anlamakta güçlük çekmezler. AB nin ön gördüğü yerel idarelerin geliştirilmesi problemi ortadan kalkar. Her mevzu tabii mecrasına kavuşur.
5. Kürt sermayedarları Barzaninin bölgesine gideceğine anayurduna dönüp ekonomik kalkınmağı gerçekleştirirler.
6. GAP ve Petrol , Turizm projeleri nin ivme kazanması mümkün olur. Kürtler kendi ekonomik sorumluluğunu üstlenir.
7. Bir taşla iki kuş vurulmuş olur. Anayasaları Türkiye devleti içinde demokratikleşme modeli olur.
8. Bu özerk bölgede TARIM, Eğitim, ticaret, ulaştırma, Ziraat ve orman,Gıda, Kültür,Turizm,sağlık ve sosyal, çalışma ve emekli sigortası bakanlıkları hizmet verirken, Dış işleri, Adalet, milli savunma, AB ilişkileri, Türkiye Cumhuriyeti yasama, yürütme ve yargı Türkiye devletinin uhdesine kalacağından Almanya , İsviçre, USA, İngiltere gibi asırlık devlet tecrübesinden faydalınılmış olur.
9. Partlerin kırmızı çizgileri baki kalır. Yani uniter devlet, ayni bayrak, başşehrin Ankara olması, demokratik, sosyal,hukuk, devleti anayasada mukim olur.
10. Mezepotamya anayasasındaki hükümlerin ekserisinin bizim anayasadada bulunduğu görüldüğünü tesbit ettim.
Gelelim Baverya anayasasına yani MEZEPOTAMYA bölgesi anayasasına
1946 da Almanyanın Baverya bölgesi parlamentosu SERBEST BAVERYA DEVLETİN de HAKİMİYET MİLLETİNDİR ve bu devlet HUKUK, KÜLTÜREL ve SOSYAL bir devlettir anayasal kanununu onayladı.
Anayasadaki değişimler parlamentonun kabul ettiği bir kanunun referandumla teyiti ile mümkündür.
Bayrağı mavi ve beyaz renkli, milli marşı ise ‘’ Für Bayern’’ 1964 de kabul edilmiştir.
BAVERYA MODELİ...
Dr.İsmet Turanlıdr_ismetturanli@mynet.com
Taraf olanlar Kürt sorununu çözmeğe katkı sağlayamazlar
Kürt sorununu çözmeğe söz sahipleri taraf oldukları cepheden öneriler yapmaktadırlar. Bu şahısların kültürel alt yapıları çözüme uygun önerilerİ yapmaĞA MÜSAADE ETMEZ.
MHP li Bahçelinin Diyarbakırda ‘’Ne Mutlu Türküm diyene’’ demesinden sonra ondan çözüm önerisi bekleyebilirmisiniz?
Hernakadar Kürt sorununu çözmek için bir çok açılımları yaptığını söyledikten sonra ‘’Kürt sorunu yok’’ diyen başbakandan ben tarafların kabulu makbul öneriler yapmasını beklemiyorum.
Kürt sorunu hakkında 89 da ilk raporu biz hazırladık diyen CHP lilerin, Kılıçdaroğlunun AB özerklik teklifine olumlu bakan ifadeleri karşısında Baykal gibi statükocu, ulusalcı mensuplarının özerklik ifadelerinin CHP ye seçimi kaybettirdiğini söylemeleri karşısında, hatta Tanrıkulun çözüme yakın önerileride parti içinde taraftar bulmadığına göre onlardan ciddi çözüm teklifleri beklemek mümkün değil.
BDP lilerin Öcalanı serbest bıraktırma gibi girişimleri ciddiye alınırsa çözüme müsbet bir katkı sağlamayacakları aşikardır.
Bu söz sahiplerinin kültürel alt yapıları kifayetsiz. Modern insan hakları savunucularının kültürel alt yapılarında müzik vardır, poesi vardır, roman, hikaye vardır, ekoloji vardır, inanç hürriyeti vardır. Bütün bu söylediklerimin söz sahibi liderlerde olduğunu görüyormusunuz?. Ben bu liderlerin ne müziğe, ne resime, ne poesiye, ne romana, hikayeye, ekolojiye affiniteleri olduğu kanaatında değilim.
Bahçeli ömründe Betthoven’in keman konçertosunu dinlemişmidir?. Erdoğan heykellerdeki estetikden bihaber, putperestlik gördüğü inancında değilmi?. Kılıçdaroğlu, yahut Baykal ne derecede Yeşillerin çabalarını kavramışlardır?. Siz Ahmet Türk’ün, yahut Öcalan’ın Matisse’in ismini duymuşlarmıdır?. Bu tepedeki dört liderin Almanya devletinin siyasi yapısından haberleri varmıdır?
Kalkıpta Eta’yı, İra’yı model alacağınıza , yani silahlı örgütlerin faaliyetlerini örnek alarak çözüm imkanları düşünmek büyük bir hatadır.
Çözüm modeli Almanyanın, İsviçre’nin federal yapısı olmalıdır.
BAVERYA MODELİ
‘’Frei staat Bayern ‘’ in statüsü nasıldır biliyormusunuz?. Baverya serbest devletinin coğrafi hudutları vardır, bayrağı vardır, parlamentosu, partileri , başbakanları, bankaları v.s. vardır. Halbuki ana dilleri Almanca ( Baverya şiveli). Tarihi geçmişleri ayni, kültürel yapıları ayni, fakat Almanya bölünmiş bir devlet değildir. Türkiye devleti gibi Almanya devleti vardır. Benim şahsen çifte vatandaşlığım var. Almanya vatandaşıyım fakat kimse bana Almansın demiyor. Benim eşimin çifte vatandaşlığı var fakat ona kimse Türksün demiyor. Kendisini Türkiye vatandaşlığına rağmen ALMAN hissediyor. Kültürel yapısı Almandır. Bu münasebetle Türkiyedeki bütün vatandaşlara ‘’ Ne Mutlu Türküm’’ dedirtemezsiniz. Ayni siyasal yapı İngiltere de var. Bir İskoçyalıya sen İngilizsin diyemezsiniz. Onların kendi Coğrafi sınırları var, Parlamentoları var, bayrakları var, Skoç dur konuştukları lisan.
İsviçre de ki yapıya bakalım. Her kantonun kendi coğrafyası, lisanı ( Fransızca, Almanca, İtalyanca, Romence), meclisi , değişik kültürel alt yapısı var. Ama İsviçre nin kuruluş tarihi Osmanlının kuruluş tarihi itibariye aynidir. 1299 da kurulmuştur. İsviçre bizden daha medeni, daha müreffeh, daha demokrat, daha zengin, dünyanın en itinbarlı bir devleti değil mi? Bölünüyorlar mı?
Demek istiyorum ki bölünmeye ihtiyaç hissetmeden federal bir yapı içinde örnek bir devlet modeli mümkündür. Son yapılan anketler ( % 80)Kürtlerin ayrılmak niyetleri olmadığını gösteriyor.
Türkiyenin doğusunu, Güneydoğusunu içine alan KÜRDİSTAN’a BAVERYA modeli uygulanamaz mı? Mesele bukadar basit iken, söz sahibi kültürel yapıları kifayetsiz liderlerin , şovenist , kördöğüşü eğitiminden geçmişlerin dış dünyayı algılamaları mümkün değil.
YANLIŞ ÖNYARGILAR
1. KÜRTÇE EĞİTİM: Eğitim Kürtçe olunca bu gençler Türkiye de iş bulma, çalışma imkanları olabilir mi? Coğrafi bir özerklik olunca Kürdistanda Kürtçe bilenlerin çalışma şansları daha yüksektir. Şimdi BDP Kürtçe bilmeyenlerin muhtar olamayacaklarını ilan etmiştir. Çok doğru.
Birgün Kahta hastanesindeki doktorlara Kürtçe öğrenmelerini , hastalalarla daha kolay komunikasyon kuracaklarını söylediğimde bazı Türk doktorlarının kibirlerinin rahatsız olduğunu müşahede ettim. Dedim ki: Ben İngiltere de hastalarla anlaşabilmek için İngilizce , Almanya da hastalarımı anlayabilmek için Almanca, İsveç de İsveççe, Fransa da Fransizca öğrendim. Kürtlerin eşit muamele isteğindede bu vardır. Türk memurlarını sürgün yeri diye Kürdistana gönderilmede ortadan kalkar. Türkçe bu bölgede seçimeli dil olarak öğretilmeli.
LOZAN da müracaat ettiğim meslektaşın Fransizcadan başka bir lisan bilmediğini gördüm. Halbuki İsviçre de Almanca, Fransizca, İtalyanca okullarda öğretilir. Demekki Kürtçe bilen gençlerin çalışma imkanı bulamayacakları yanlış önyargıdır.
2. KÜRTLER AÇ KALIRLAR : Kürdistan federal devletin bir parçası olursa ora halkı aç kalır. Buda yanlış bir önyargıdır.
a) Türkiye de PETROL sadece Kürdistanda ( Batman ve Adıyamanda ) vardır.
b) GAP biterse Hollandadan daha büyük ZİRAİ alan kazanılmış olacak. Çukurovadan daha büyük.
c) Nemrut, Mardin. Van TURİST akınına uğrayacak, özerk bölge lüzumlu yatırımları yaparsa.
d) Antep, Malatya, Maraş kalkınmış SANAYİ bölgeleri olmuştur. Bu bölgede yaşayanların 2/3 isi Kürt kökenlidir.
e) Her vilayette UNİVERSİTE var.
f) Kürdistandaki bütün SİYASİ ADAYLAR , hangi partiden olursa olsun KÜRT kökenlidir. Baverya da Alman CDU partisinin kardeş CSU partisi vardır. Yani Kürdistanda da AK partisinin kardeş Kürdistan AK partisi olabilir. Hatta CHP side. Elbette ırkçı MHP partisinin olamaz.
g) BARZANİ’nin Kürdistanı Türk firmaları tarafından yapılan yatırımlarla şantiye sahası haline geldiğine göre Türkiye Kürdistanı oradan daha önce kalkınamaz mı? KÜRT SERMAYEDERLERİ doğum yerlerine yatırımda yarışa çıkacaklardır.
AKLI SELİM sahipleri ister KÜRT , ister TÜRK kökenli olsunlar bu çok basit modeli savunmaya sahip çıkmalıdırlar. Dört partininde yaraya merhem olamadıklarını idrak etmeleri ve benim teklifime sahip çıkmaları akan kanın durmasını mümkün kılacaktır. PKK lılara katiller diyeceğinize bu modeli tatbik ettğinizde dağdan inip doğdukları yerlere döneceklerinden hiç şüphem yoktur. Çünkü onlarda doğum yerleri KÜRDİSTAN’a kavuşacaklar. Anaların sevinç gözyaşları akacaktır. Yurt dışına kaçmış KÜRT intelijansıda Kürdistana dönecektir. Kürtlerde bir HOMOGENİZASYONU gerçekleşecektir.
Benden söylemesi. Şimdi olmasa bile seneler sonrası da olsa bu dediğim gerçekleşecektir. Eksik olan kültürel alt yapıdır. Liderlere tavsiyem TÜRKÜ söylemeği, Halay çekmeyi. ROMAN okumayı, Ahmedi haniyi okumaları, İbonun, Şıvan’ın korkmadan anadillerinde söyledikleri Türküleri dinlemeleridir.
ANTALYA. 17.06.11
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



