6 Kasım 2011 Pazar

Bu bir uygarlık krizidir...

Fikret Başkaya


1. Bu günün burjuva toplumlarının gerisinde, her ikisi de az-çok eşzamanlı olarak XVIII. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkmış iki devrim veya ‘kopuş’ bulunuyor: İngiliz sanayi Devrimi ve Büyük Fransız Devrimi. Bunlardan birincisi kapitalist ekonominin üzerinde yükseldiği teknolojik temeli oluştururken, ikincisi de politikanın nasıl yapılacağının kurallarını vaz ediyordu. Elbette kapitalizmin tarih sahnesine çıkışı daha önceye rastlıyor. Genel bir çerçevede, yeni ve orijinal bir üretim tarzı veya uygarlık modeli olan kapitalizmin, Kristof Kolomb’un macerasıyla [1492] başladığını söylemek mümkündür. Başka türlü ifade edersek, kapitalizmin tarihi yaklaşık beş yüz yol kadar gerilere gidiyor.

İngiliz sanayi devrimi geleneksel üretim ve yaşam koşullarını tasfiye edip kapitalizmi dünyanın geri kalanına dayatırken, Fransız devrimi de geleneksel egemenlik biçimlerini ve politika yapma yöntem ve kurumlarını tasfiye etti. Artık egemenlik miras yoluyla devam etmeyecek, geleneğe ve dine dayalı sistem geçerli olmayacaktı. İnsan haklarına ve ‘genel iradeye’ dayalı bir yönetim tarzı geçerli olacaktı. Geride kalan iki yüzyılı aşkın dönemde, insan haklarını güvence altına almak üzere yürütülen özgürlük ve eşitlik mücadelesiyle, mülk sahibi [sermaye sahibi] sınıfların burjuva egemenliğini dayatma ve sürdürme mücadelesi devam etti. Esasen kapitalizmle demokrasinin, özgürlüklerin ve insan haklarının uyuşması zaten mümkün değildir. Zira, sermayenin büyümesi, ancak geniş toplum kesimlerini mülksüzleştirerek, yoksullaştırarak, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan yoksunlaştırarak, proleterleştirerek mümkündür. Dolayısıyla yaşam araçları küçük bir mülk sahibi [sermaye] sınıfının elinde toplandıkça ve aradaki uçurum da zorunlu olarak derinleşmeye devam ettikçe, Fransız Devriminin temel sloganları olan “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik [fraternité] içi boşluktan kurtulamazdı ve kurtulamadı. Zaten eşitliğin olmadığı yerde özgürlük, mülk sahibi ve/veya güç ve iktidar sahibi sınıfların özgürlüğüdür. Zira özgürlük, adâlet ve demokrasi, zorunlu olarak eşitliği varsayar. Eğer bir sistem eşitsizlik temeli üzerinde yükseliyor ve kendini ancak eşitsizlikleri daha çok derinleştirerek var edebiliyorsa, orada demokrasiden, özgürlükten, adâletten, insan haklarından söz etmek abestir...

Gerçi kapitalizmin “yaratıcı yıkıcılık” olduğu söylendi [J. Schumpeter ve başkaları] ama sistemin yıkıcılığı her dönemde yaratıcılığına baskındı. Her aşamada yaptığından daha çoğunu yıkarak yola devam edildi ama insanlara yıkılan, yok edilen değil, yapılan gösterildi. İnsanlar daha çok yapılanı görmeyi ‘yeğlediler...’ Velhasıl, burjuva egemenliğinin demokrasi, özgürlük ve insan hakları... söylemiyle meşrulaştırılması geride kalan yaklaşık iki yüzyılın rahatsız edici çelişkisiydi...

2. Kapitalizm, temel eğilimlerinin ve dinamiklerinin bir sonucu olarak, kriz üretmeye mahkûmdur. Başka türlü söylersek, kapitalizm krizsiz yol alamaz. Zira, kapitalizm koşullarında üretimle tüketim arasındaki doğrudan bağ kopmuş durumdadır. Üretim kararları anarşik bir ortamda binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce, milyonlarca insan [müteşebbis] tarafından veriliyor. Her bir kapitalis toplam artı-değerden daha çok pay almak zorunda. Rekabet onu her seferinde daha çok üretmeye, sermayesini büyütmeye zorluyor. Belirli bir eşik aşıldığında üretilen mal stoğu satılamıyor ve sistem krize giriyor. Aşırı sermaye birikimi oluşuyor. İşte kriz, bu sermaye fazlasını yok etme işlevi görüyor. Eğer kriz yeterli tasfiyeyi yapamaz ise, savaş devreye giriyor. Dolayısıyla krizler de, savaşlar da kapitalizmde içerilmiş [mündemiç] durumdadır. Bu yüzden kapitalizmin tarihi krizlerin ve savaşların, başka türlü ifade edersek, yıkımın tarihidir... Krizler de iki şekilde tezahür ediyor: Yaklaşık 3-5-7 yıllık aralıklarla ortaya çıkan devrevi krizler ve 20-25-30 yıla yayılan yapısal krizler. XIX. yüzyılda devrevi krizler daha sık ortaya çıkıyordu. Zira o dönemde işçi sınıfı tüketimi köylü üretimine ve aile içi üretime dayanıyordu. Bu durum sürekli bir talep yetersizliği durumu ortaya çıkarıyordu. XX. yüzyılda bir dizi yeni unsurun devreye girmesiyle- işçi sınıfının kapitalist işletmelerin mallarını daha çok tüketmesi, kamu personeli sayısının artmasıyla talebin görece istikrara kavuşması, pazarlama ve reklam endüstrisinin devreye sokulması, tüketici kredileri, vb. devrevi krizlerin hem sayısını azalttı hem de yoğunluğunu küçülttü. Elbette kriz üreten temel dinamik ve eğilimler var oldukca, bütün bunlar kapitalist krizleri ortadan kaldırmak için yeterli olmazdı...

3. II. Emperyalistler arası savaş sonrasında kapitalizm üç odak tarafından “uyumlanmaya” zorlandı. Emperyalist ülkelerde işçi sınıfının pazarlık gücü faşizmin yenilgiye uğratılmasıyla arttı. Reel ücretler yükseldi, sermayeden alınan vergiler dolayısıyla kamu hizmetleri ve sosyal amaçlı harcamalar büyüdü. Bunun anlamı sermayenin kâr oranlarının düşmesiydi. Mâlûm, ücret seviyesi yüksekse kâr oranı düşüktür... İkincisi, sömürge halkları kolonyalizme baş kaldırmışlardı ve bir aktör olarak tarih sahnesinde ilk defa boy gösteriyorlardı. Üçüncüsü de ‘planlı ekonomilerin’ veya Sovyet sisteminin varlığıydı. Bu üçünün yarattığı baskı, sermayeyi ödünler vermeye zorlamıştı. Savaşın ortaya çıkardığı yıkımın sonucu olan genişleme 1960’lı yılların sonuna gelindiğinde sınırına ulaştı ve kapitalizm 1974-1975 de yeniden krize girdi ama söz konusu olan sadece bir ‘devrevî kriz‘ değildi. Artık kapitalist dünya sistemi yapısal krize girmişti. Neoliberal saldırı sonucu söz konusu üç odak etkisizleştirildi ve sermaye önceki dönemde kaybettiği mevzileri birer birer geri almayı başardı. Reel ücretler düştü, sosyal harcamalar kısıldı, hantal, çevre kirlenmesi yaratan, kapitalist işletmelerin çoğu ‘ucuz işçi cenneti‘ denilen Çevre ülkelere taşındı, borç faiz ödemeleri, kâr transferleri ve eşit olmayan ticaret sayesinde değer transferi, yani Güneyin yağması derinleştirildi, bizde bir zamanlar KİT denilen Kamuya ait ekonomik işletmeler özelleştirildi, daha sonra özelleştirme tam bir tsünami gibi tüm kamu ve sosyal hizmet alanlarını da [eğitim, sağlık, iletişim, sosyal güvenlik, belediye hizmetleri, vb.] kapsar hale geldi... Artık sermayenin bir kâr alanı ve aracına dönüştürmediği hiçbir şey kalmamıştı... Dünyanın her yerinde işçi örgütleri etkisizleştirildi, tabii kâr oranları yükseldi... Gelir dağılımı mülk sahibi [sermaye] sınıflar lehine daha da bozuldu. Yukarda sözünü ettiğimiz tüm bu nedenlerin sonucunda kârlar yükseldi ama bir bütün olarak talep de daraldı. Kapitalist rasyonelliğe uygun olarak yatırılması [değerlenmesi] mümkün olmayan devasa bir “sermaye fazlası” ortaya çıktı. Bunun anlamı sermayenin değersizleşme riskiyle karşı karşıya gelmesidir... İşte finanslaşma ve spekülasyon bu duruma bir çözüm olarak peydahlandı. Bu, parayla para kazanma çılgınlığıydı ama ‘bilimsel’ söylem başka dili konuşuyordu...

Krizin genelleştiği ve tüm ekonomileri etkisi altına aldığı 1974-75 sonrasında sermaye lehine yapılanlar, kâr oranlarını restore etmeyi başarsa da, bunu ekonominin temelini aşındırma pahasına gerçekleştirebildi. Peşi sıra gelen bir dizi finansal krizin ardından, 2007’de sistemin sürdürülebilir olmadığı ABD’deki subprime kriziyle gözler önüne serildi. Kapitalist devletler sermayenin imdadına yetişti, kamu kaynakları oligopollere [büyük sermaye gruplarına] transfer edildi ve edilmeye devam ediyor...

Söz konusu olan sadece finansal-ekonomik kriz değil

4. Artık kapitalizmin derinleşen krizi, bildik ekonomik krizden ibaret değil, sadece sermayenin dar anlamda kendini yeniden üretmekte zorlanmasıyla ilgili bir durum da söz konusu değil. Kriz sadece ekonomik veçheyle sınırlı olsaydı, kapitalizmin öncekiler gibi bu son krizin de üstesinden gelebileceği söylenebilirdi. Lâkin kriz toplumsal yaşamın tüm veçhelerini kapsar hâle gelmiş durumda... Sadece finansal-ekonomik kriz değil, aynı zamanda ekolojik kriz, iklim krizi, enerji krizi, gıda maddeleri [beslenme] krizi, insan ilişkileri krizi, politik kriz, kent krizi, eğitim krizi, aile krizi, vb... Velhasıl “krizler”, insan ve toplum yaşamının tüm veçhelerini kapsar duruma gelmiş bulunuyor... Netice itibariyle bir uygarlık krizi ki, uygarlık krizi söz konusu olduğunda, geçerli durumu tanımlamak, adlandırmak için uygun kavram veya kelime de artık kriz değil, dekadans olabilir. Bilindiği gibi latince cadere’den türetilmiş bir kavram olan décadence, çöküş başlangıcı anlamındadır. Ekseri Roma İmparatorluğunun uzun zamana yayılmış çöküşüne gönderme yapılıyor. Eğer hastalık bünyenin tamamını sarmışsa, o durumu anlatmak için kriz kelimesi artık yeterli değildir. Zira kriz, genellikle normal durumdan bir sapma, arizî, ekseri geçici ve beklenmedik bir durumu ifade eder. Geçerli denge durumundan bir sapmayı ifade eder ve krizin sonunda eski duruma dönüş imkân dahilindedir. Ortaya çıkan yeni durum décadence kelimesiyle ifade edildiğindeyse, artık onu eski haline [ normal hale] döndürmenin mümkün olmadığı bir durumdan söz ediliyor demektir... Biyolojiden bir metafor yapmak istersek, bunama haline gönderme yapabiliriz. Bunama bir çöküş başlangıcıdır ve geri dönüşü yoktur. Süreç hafifletilebilir, belki belirli sınırlar içinde yavaşlatılabilir ama asla geri döndürülemez... Zira söz konusu olan zamana yayılmış bir çöküştür... Şimdilerde burjuva uygarlığının içine sürüklendiği durumdan çıkış artık mümkün değil. Zira burjuva uygarlığının kendi çelişkilerini aşma yeteneği yok, üstelik insanlığa teklif edeceği bir şey de yok... Zaten uygarlıkların kendi iç çelişkileri sonucu tarih sahnesinden silindikleri bilinen bir gerçektir [Arnold J. Toynbee].

Elbette bunu söylemek ölümün an meselesi olduğunu söylemek değildir. Toplum yaşamı insan yaşamından daha uzundur. Söylemek isteğimiz şu: artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmiştir ve bir belirsizlik durumu söz konusudur. Kesin olan çöküş olmakla birlikte, sürecin nasıl seyredeceği, egemenler cephesiyle, egemenlik altındakilerin, yeryüzünün efendileriyle yeryüzünün lânetlilerinin bu durum karşısında alacakları tavra bağlı olacaktır. Bu süreçten zarar görenler, yaşamı savunmakta ve kurtarmakta çıkarı olanlar, durumun bilincinde olsalar, bilinçli ve örgütlü olsalar, alternatif bir toplum perspektifine sahip olsalardı, dekadans durumu aşılabilir, araç ve rotası vakitlice değiştirilebilirdi. Zaten dekadans tam da bu durumun yokluğunu ifade ediyor. Yeryüzünün efendilerinin, burjuva aristokrasilerinin dayattığı çürümekte olan düzeni aşma iradesinin yokluğu veya yetersizliği, dekadansın varlık nedenini oluşturuyor. Ne yazık ki, gönüllü kölelik durumu şimdilik aşılmış değil. İnsanlar hâlâ çürüyen ve çürüten burjuva uyarlığı dahilinde durumlarının iyileşeceğini sanıyor. Hiç değilse öyle düşünenler çoğunlukta... Oysa, acele etmeyi gerektiren bir durum söz konusu... Eğer geç kalınırsa, ekolojik dengenin daha da bozulması kaçınılmaz ki, bunun anlamı canlı yaşamın temelinin hızla aşınmasıdır. Zaten kritik eşiğin aşılıp-aşılmadığı tartışmalı ama henüz aşılmamış bile olsa, bu yolun sonunda aşılması mukadder... Bu kadarını yapan neden sonunu getirmesin?

İki seçenekten biri...

5. İnsanlığın ve uygarlığın ulaştığı ‘kritik eşik’ ortadayken, ufukta sadece iki seçenek görünüyor: Birincisi, bu günkü eğilimlerin ve süreçlerin devam etmesidir ki, maalesef şimdilik hakim eğilim bu yönde. Bunun sonucu, başta ekolojik yıkım ve sosyal kötülükler olmak üzere, her türden krizin derinleşmesi, müzminleşmesi olabilir. Zira sistemin kendi yarattığı sorunları çözme, krizleri aşma yeteneği yok. Üretimin yönü, tüketim alışkanlığı, yaşama tarzı, doğaya ve insana bakışın radikal olarak değişmediği koşullarda, aracın beklenmedik, tehlikeli bir rotaya girmesi kaçınılmazdır. Bu da bu gün tahayyül etmekte bile zorlanacağımız XXI. yüzyıl faşizmleri, her türden otoriter rejimler, sıkı yönetimin sıradanlaşması, emekçi sınıflara yönelik katliamların, kıyımların ve şiddetin derinleşmesiyle sonuçlanabilir. Elbette daha kötüsü de ihtimal dışı değildir. Zira, kitle imha silahları çoktan insanlığı ve uygarlığı yok edecek büyüklüğe ulaşmış bulunuyor. Velhasıl, insanlık ve uygarlık kitle imha silahlarının [nükleer kazalar, nükleer savaş riski başta olmak üzere], son dönemde sayıları ve yoğunluğu artan ekolojik felâketlerin, sorun çözme yeteneğinden yoksun rejimlerin girdabında koyu bir barbarlığa sürüklenebilir...

İkinci seçenek, sistemin krizini bir şansa ve olanağa dönüştürmekte çıkarı olan geniş emekçi kitlelerin, yeryüzünün lânetlilerinin sürecin yönünü değiştirmek üzere sahneye çıkmasıdır. Başka türlü söylersek, sosyal-politik-ideolojik mücadelelerin iflas etmiş geçerli paradigmanın dışında alternatif bir uygarlık projesi ortaya koymasıdır... Eğer bu başarılırsa - ki, imkân dahilindedir- kapitalist olmayan, eşitliği, özgürlüğü, kardeşliği, dayanışmayı, doğaya saygıyı, bölüşme ve paylaşma bilincini esas alan, kavramın jenerik anlamında komünist bir toplum düzenine giden yol aralanabilir. Elbette bu, bugünden yarına gerçekleşecek bir şey değildir. Ancak uzun bir geçiş döneminden söz edilebilir. Uygarlık krizi derinleştikçe, bu süreçten zarar görenlerin duruma müdahale şansı ve yeteneği de artabilir ama müdahalenin vakitlice yapılması da büyük öneme sahip olmak kaydıyla... Solun şimdilik bir alternatif toplum ve uygarlık projesi olmasa da, dünyanın her yerindeki sisteme yönelik tepkiler, itirazlar, isyanlar, ayaklanmalar, devrimler... alternatifin oluşması yönündeki arayışlara bir temel oluşturuyor diyebiliriz. Geçiş döneminin başlangıcında özgürlükler alanını genişletmek ve özgürlüğü bir retorik olmaktan çıkarmak, bu amaçla yeni yöntemler ve araçlar keşfetmek, sosyal eşitlik ilkesini bir olmazsa olmaz durumuna getirmek, dayanışmayı ete-kemiğe büründürmek, insan-merkezli [ antropocentrist] olmayan bir bilinç oluşturmak, hiyerarşik olmayan, demokratik işleyişi esas alan yatay örgütlenme modelleri geliştirmek, demokrasiyi içselleştirmek, burjuva uygarlığının unutturduğu doğada yaşadığımızı hatırlamak ve gereğini yapmak, uzun geçiş için iyi bir başlangıç olabilir... Tabii inandırıcı, uygulanabilir, güven veren projelerle insanların karşısına çıkmak gerekiyor. Aksi halde solun ekseri yaptığı gibi “biz gelirsek işler yoluna girer” aymazlığının bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Dönüştürücü kapasitenin sürekli yenilenmesi gerekir. Bu da ancak pratik mücadele sayesinde kazanılabilir. Tabii politika yapmanın yeni araç ve yöntemlerinin de keşfedilmesi şartıyla... İtibar edilmemesi gereken bir şey de, geleneksel solun tüm sorunların çözümünü iktidarın ele geçirilmesi anına erteleme aymazlığıdır. Değiştirme ve dönüştürme, yeniyi yaratma, belirli sınırlar içinde kapitalist düzen dahilinde de pekâlâ mümkündür. Eskinin içinde yeniyi yaratmaya gerçekten bir engel var mı? Bu da, kapitalizmen çıkışın bu günden başlatılmasının mümkün ve gerekli olması demektir...

İşte size bir örnek...

6. Şimdilerde insanlık, sürekli olarak derinleşen, çeşitlenen ve birbirlerini azdıran bir krizler sarmalına hapsolmuş durumda. Gıda krizi bunların özel bir öneme sahip olanı, zira insan yaşamını doğrudan angaje ediyor. Neoliberal küreselleşme çağında insan haklarından çok söz ediliyor. Beslenme, karnını doyurma hakkı insan haklarına dahil değil mi? Görünen o ki, bu bir temel hak sayılmıyor... Aksi halde her beş saniyede on yaşın altında bir çocuk açlıktan ölmezdi... Bir milyar insan da açıkça açlık sınırında yaşamazdı... Öyleyse neden insanlar açlıktan ölüyor? Yeteri kadar yiyecek maddesi üretilemediği için mi? Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü [ FAO], dünya tarımının 12 milyar insanı besleyebileceğini ileri sürüyor. Ve dünyada her 7 kişiden biri açlıkla cebelleşiyor! Neden? Nedeni çok açık, emperyalist ülkeler tarımsal dumping uygulayarak, dünyanın geri kalanındaki [Güneydeki] tarımsal temeli çökertiyorlar. Bu ülkeler geçtiğimiz yıl kendi tarımlarına [ üretim ve ihracat aşamasında] tam 345 milyar dolar sübvansiyon yaptılar. Bu sübvansiyonlu tarım ürünleri [besin maddeleri] Afrika’da ya da başka bir Güney ülkesinde nasıl bir manzara ortaya çıkarıyor? Bu Avrupa-Amerika kökenli besin maddelerinin yerli üretim maliyetlerinin üçtü biri fiyattan satılması demektir. Yerli tarım bu saldırı karşısında varlığını sürdürebilir mi? Afrika’daki açlığın birinci nedeni bu. İkincisi, sanki doğrudan kolonyalizm dönemine geri dönülmüş gibi, Afrika toprakları çokuluslu tekeller, oligopoller ve Güney Kore gibi devletler tarafından ya satın alınıyor ya da 99 yıllığına kiralanıyor ve insanlar topraklarından kovuluyor... Geçen yıl 41 milyon hektar verimli toprağın satıldığı veya kiralandığı söyleniyor... Aç ve çaresiz insanlar can havliyle Kuzey’e geçmeye tevessül ettiklerinde karşılarında silahlı güçleri, askerleri, polisleri buluyorlar... Topraklarından kovulan bu insanların “barınabileceği” yegane yer kentlerin gecekondu bölgeleri. Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin borçları 2009 yılı sonunda 2100 milyar dolardı ve ihracattan sağladıkları gelirin nerdeyse tamamı faiz ödemelerine gitti... Tunus’ta devrim öncesinde ekmek fiyatı üç kat artmıştı... Gıda maddeleri fiyatlarının yükselmesinin gerisinde sadece büyük hububat üreticisi ülkelerde [ Rusya, Avusturalya] meydana gelen kuraklık yoktu. Bu nedenlerden biriydi sadece ve asıl neden de değildi. Asıl iki neden, gıda maddeleri üzerinde sürdürülen spekülasyon ve biyo-yakıt [ agrocarburants] üretimiydi. Spekülatörler finansal kriz günlerinde gıda fiyatlarını %37 oranında yükselttiler. Geçen yıl sadece Amerikalılar 144 milyon ton mısırdan ve bir kaç yüz milyon ton buğdaydan biyo-dizel ve biyo- etanol ürettiler. 2010 yılında ABD’de hububat üretiminin %35’i biyo-yakıt üretmek için kullanıldı ki, dünya hububat üretiminin %14’üne eşit... Bu, gıda maddesini yakmaktan başka nedir? Eğer bunlar her 5 saniyede bir çocukun açlıktan öldüğü, her 7 kişiden biri açlığa mahkûm edildiği bir dünyada yapılıyorsa, hangi insan haklarından söz ediliyordur?

Gıda maddeleri mülk sahibi sınıfların elinde bir meta, bir kâr ve spekülasyon aracı olmaya devam ettikçe, sermayenin çıkarı insanların temel ihtiyaçlarının tatmin edilmesinden ve yaşamdan daha önemli sayıldıkça, açların sayısının artmasıyla, egemen sınıfların sürdürülebilir kalkınma ve demokrasi söylemi birlikte varolmaya devam edecektir...

7. Kapitalizm, iki eğilime göre işliyor: Birincisi, mülk sahibi sınıflarla mülksüzleştirilmiş sınıflar arasındaki farkı her seferinde daha çok büyütüyor, derinleştiriyor; İkincisi, sermaye sınıfı içinde de rantiye sermayesinin, finans sermayesinin el koyduğu kaynağı büyütüyor. Bunun anlamı, sistemin ‘denge durumundan’ uzaklaşması, başka türlü ifade edersek, krizin kaçınılmaz olmasıdır. Mülkiyet sorun edilmeden, öyle bir sorun yokmuş gibi yapılarak, üzerinden atlayarak olup-bitenleri kavramak mümkün değildir. Geçerli düşünce sisteminde mülkiyet bir tabudur, dolayısıyla ‘yasaklanmış, korunmuş’ alandaki bir şeydir. Bu da mülkiyet kavramının bulanıklaştırılmasıyla sağlanıyor. Sırtımdaki ceket, üzerinde oturduğum sandalye, cebinizdeki çakı, bir çiftçinin küçük toprağı, bir çift öküzü veya traktörü, kap-kacakla... bir çok devletin sahip olduğundan daha çok servete sahip olan bir kapitalistin sahip olduğu üretim araçları sanki aynı şeymiş gibi bir algı yaratılmış durumda... Oysa, yaşam için gerekli olan şeyler mülkiyet tanımına dahil edilemez. Mülkiyet başkasının emeğinin ürününe el koymaya, sömürüye imkân veren araçlara sahip olmaktır... Mülkiyetin kutsandığı, üstelik bir tabu mertebesine yükseltildiği bir dünyada, insan haklarından, demokrasiden, özgürlükten söz etmek insanlarla alay etmek değil midir? Sosyal eşitliğin olmadığı yerde adaletten söz etmek tam bir ikiyüzlülük değil midir? Deniyor ki, senin özgürlüğün, benim özgürlüğümün bittiği yerde başlar! Üçyüz bin dönüm verimli toprağa sahip olanın özgürlüğü nerede başlar nerede biter, üçyüz metre kare toprağı olanın özgürlüğü nerede başlar nerede biter? Dünyanın en zengin ‘işbitirici’ kapitalisti Meksikalı Carlos Slim Helu’nun 74 milyar dolarlık serveti var. İyi de sadece 74 doları olanın özgürlüğü nerede başlayıp nerede bitiyor dersiniz? Zenginlik demek aynı zamanda güç ve iktidar demektir ve mülkiyetin sorun edilmediği yerde, bir dizi insânî ilkeyi dillendirmek ikiyüzlülükten başka bir şey değildir, dolayısıyla bir kıymet-i harbiyesi de yoktur... Demek ki, işe, şeyleri adlarıyla çağırarak ve şeylere dair gerçeği söyleyerek başlamamız gerekiyor...

Metamorfoz

Murat Çakır


»Vatanım yeryüzü, milletim insanlık!«*)

Me-ta-mor- foz, [Lat. Metamorphosis], Başkalaşma – Herhalde Alman ordusundaki değişimi ifade eden en uygun tanım bu olsa gerek. Çünkü Almanya anayasası temelinde Federal Ordu tanımlanmaya çalışılırsa, bugünkü yapısının »yurt savunması« ile yakından uzaktan bir ilgisinin kalmadığı görülebilir.

Federal Ordu’nun metamorfozu rafine bir biçimde ve yavaş yavaş gerçekleştiriliyor. Bu hafta Almanya kamuoyunun gündemi »Avro’yu kurtarma operasyonları« ile meşgulken, Federal Hükümetin en çalışkan (!) üyesi, Savunma Bakanı Thomas de Maizière, Almanya çapında çeşitli ordu yerleşkelerinin kapatılacağını ve bu şekilde bütçe konsolidasyonu için gerekli olan tasarruflara başlanacağını ilân etti.

Aslında selefi Karl-Theodor zu Guttenberg’in zorunlu askerliği kaldırma kararı ile bu adım birlikte ele alındığında, savaş karşıtlarının savunma giderlerinin azaltılması isteğinin yerine getirildiği düşünülebilir. Ama kazın ayağı hiç öyle değil, çünkü atılan adımlar Federal Ordu’nun saldırı savaşları ordusuna dönüşümünün bir gereği.

Zorunlu askerlik, Federal Ordu’nun vurucu gücünü azaltan bir uygulamaydı. Zorunlu askerlerin »yurt dışı görevlerinde« yetersiz oldukları görülmüş ve gereksiz yere kapasiteleri bağladığı açığa çıkmıştı. »Reform« adı altında atılan adımların asıl hedefi, saldırı savaşları ve işgaller gibi »yurt dışı görevlerine« gönderilecek olan asker sayısının artırılmasıdır. Hükümet planlarının, şu an için 7 bin ile sınırlı olan asker sayısının 10 bine çıkarılması olduğu uzun zamandan beri bilinmekte. Britanya (23 bin asker) ve Fransa (30 bin asker) ordularının müdahale savaşları için silah altında tuttuğu asker sayıları Almanya için örnek teşkil ediyor.

Gerçekleştirilen »reformun« Almanya’nın savaş sonrasındaki en büyük stratejik-askerî dönüşüm projesi olduğu söylenebilir. Dönüşümün temel hedefi, iddia edildiği gibi ülke savunması veya ittifak yükümlülükleri değil, yönergelerde altı çizildiği gibi, Alman tekellerinin küresel çıkarının korunmasıdır.

Yürürlükte olan Savunma Politikaları Yönergesi, Federal Ordu’nun en temel görevinin, »serbest ve engelsiz dünya ticaretinin ve açık denizler ile doğal kaynaklara serbest ulaşımının güvence altına alınması« olduğunu belirtiyor. Bu açık emperyalist amaç da, CDU/CSU, SPD, FDP ve Yeşiller’den oluşan fiîli büyük koalisyonca savunuluyor.

1949’da, Federal Almanya’nın kuruluş ilânının hemen akabinde düzenlenen bir iktisat kongresi katılımcıları »Özgür Almanya ancak özgür bir Avrupa çatısı altında ekonomik gücünü gelistirebilir« tespiti üzerinde hem fikir olmuşlardı. Yani, güçlü Almanya artık Avrupa ile var olabilecekti. Ve bugünün Çekirdek Avrupa konseptini, Almanya’nın ihracat şampiyonu olmasını ve AB üyesi ülkelerin derin kriz içine düşmelerindeki belirleyici rolünü göz önünde tutarsak, Almanya sermayesinin bu amacına önemli ölçüde ulaşmış olduğunu görebiliriz.

Kısacası kendi sınırları içerisinde enerji ve hammadde kaynaklarına hemen hemen hiç sahip olmayan Almanya’nın küresel egemenlikteki aslan payını kapma yolunda hızla ilerlerlediği söylenebilir. Almanya’nın neoliberal elitleri bu ulvî (!) amaçları için ülke içinde demokrasinin içini boşaltırlarken, dış politikayı da militaristleştirmeye devam ediyorlar. Neoliberal politikaların itici gücü ve küresel krizlerin açık farkla galibi olan Almanya, bu politikalarıyla dünya halklarına seçenek olarak sömürüyü, açlığı, sefaleti, savaşları ve ölümü sunuyor.

Ancak Almanya bu konuda yalnız değil. Emperyalist güçler ordularını her daim saldırı savaşlarına hazır ve dünya çapında konuşlanabilecek yeteneklerle donatıyorlar. Bu açıdan Almanya’daki askerî dönüşümün bir NATO politikası olduğunu ve Türkiye’de de profesyonel orduya geçme çalışmalarının da, bu politikalar çerçevesinde uygulandığını vurgulamak gerekiyor.

Profesyonel orduyla, »askerlikten« kurtulacaklarını zannedenler müthiş yanılıyor. Çünkü, »profesyonel« savaşların asıl faturasını kendilerinin ödeyeceklerini bilmiyorlar.

-------

*)Van depremi ile bağlantılı olarak ortaya çıkan müthiş ırkçı heyezanlar korkutucu boyutları ile ürkütücü bir hâl aldı. Irkçılığa ve milliyetçiliğe karşı verilebilecek en güzel yanıt, »vatanım yeryüzü, milletim insanlık« şiarıdır. Bu şiarı bir nevî »kelime-î şahadet« gibi, yani »şahadet ederim ki, yeryüzünden başka vatan, insanlıktan başka millet yoktur« inanışı ve bilincini insan olmanın şahadeti olarak sürekli tekrarlamak gerektiği düşüncesindeyim. O nedenle, bundan sonraki yazılarıma her defasında bu şahadetle başlayacağım.

23 Ekim 2011 Pazar

Emperyalist barbarlık!



Demir Bilgin
Demir.bilgin@yahoo.dk

Emperyalizm, aynı zamanda barbarlıktır. Barbarlık ya da Vandalizm özde aynı şeydir. Barbarlar ya da Vandallar, 5.yüzyılda, Roma ve Roma İmparatorluğu’nu yağmaladılar. Sene 2011 aynı emperyalist Vandallar / barbarlar bu kez bir Kuzey Afrika ülkesini, Libya’yı yağmalıyorlar.

Libya, şuan ”modern” emperyalist barbarların işgali altında. Libya işgal altında.

Vandallar ya da barbarlar, Libya devrimi lideri Muammer Al Kaddafi’yi sadistçe katlettiler. Şimdi de ülkenin zengin kaynağı petrolü nasıl paylaşırız derdi içindeler.

Parentez açıyorum: Emperyalizmin bir yüzü, işgal, diğer yüzü de, barbarlık yani Vandalizmdir.

Parentez içerisinde parentez açıyorum: Emperyalizm, bir yandan yeni pazarlar elde etmek için halkları birbirine kırdırmak, diğer yandan da, buna, yani emperyalizme tepki ve karşı çıkanlara barbarca saldırmak demektir. Libya’da olan budur. Daha önceleri, Irak, Somali ve Afganistanda olan ve yapılan budur. Emperyalizm budur. Emperyalizm, ”herşey kâr için”, her türlü ahlaksızlığı yapmak demektir.

Emperyalizm budur. Emperyalizm ve onun yerli yardakçıları güçleri yettiğinde, her alanda, tüm dünya halklarına barbarca saldırmak demektir.

Emperyalizm, bir ahlaksızlık sistemidir. Budur.

Emperyalist oyun ve oyunlar bitmez. Libya’dan sonra aynı oyunlar Suriye üzerinde de devam edecektir. Emperyalist barbarlar ya da Vandallar Suriye rejimini çökertmek için daha fazla uğraş vereceklerdir. Emperyalizm budur. Emperyalizm, oyun içinde oyundur.

Emperyalizm, yıllar öncesinde, Faiz Cebiroğlu’nun bir makalesinde değindiği, ”Şer Fabrikası’dır.” Bu fabrikada, bu şer fabrikasında, ezilen dünya halklarına tüm şerler imal ediliyor. Bu fabrikada Libya işgali seneryolar üretiliyor. Bu şer fabrikası vasıtasıyla Libya işgal ediliyor.

Libya işgal ediliyor, ama bu Amerikan şer fabrikasında, Libya petrollerinin nasıl paylaşılağı da formüle ediliyor.

Bu şer fabrikasının formülü açıktır; onlara, yani emperyalist Vandal / barbarlara bağlı kalacak bir yerli komprador tabaka yaratmaktır. Yaratılıyor, Libya’da yaratılmıştır.

Emparyalizm budur. Emperyalizm, siyasi yönlerden hakimiyet altına alamadığı rejimlerden silahla, savaşla kurtulma mücadelesidir.

Acıdır, ama durum budur.

Bu durum bana, Nazım Hikmet’in 1941 yılında yazmış olduğu, ”Yirminci Asra Dair” şiirini hatırlattı. Aslında başlık ve şiir ”21. asra dair” olabilirdi. Değişen bir şey de olmazdı. 1941 yılında ne diyor Nazım:

Uyumak şimdi, uyanmak yüz yıl sonra sevgilim / Hayır, kendi asrım beni korkutmuyor, ben kaçak değilim / Asrım sefil, asrım yüzkızartıcı, asrım cesur, büyük ve kahraman..”


Acıdır, ama yaşadığımız çağ budur.

Acıdır, emperyalistler böylesi bir yüz yılda Libya’yı işgal ettiler.

Acıdır, emperyalistler 21.yüzyılda Libya devrim lideri Muammer Al Kaddaffi’yi katlettiler.

Acıdır, acıdır ama her karanlığın bir sabahı vardır.

En karanlık bir zamanda yeni Ömer Muhtar’lar, yeni Muammer Al Kaddafi’lerde çıkar, çıkacaktır!

8 Eylül 2011 Perşembe

Somali’de açlık veya “gayri insânî” yardım!



Fikret Başkaya

Somali’de insanlar açlıktan ölüyor, uydulardan rahatsız edici, utandırıcı görüntüler dünyanın dört bir bucağına yayılıyor, BM ve “insânî” yardım kuruluşları herkesi yardıma çağırıyor. Birleşmiş Milletler Örgütü sözcüleri, Somali’de, Kenya’da ve bir bütün olarak ‘Doğu Afrika Boynuzu’nda’ 12 milyon insanın açlık ve ölüm riski altında olduğunu, acilen müdahale için 1,6 milyar dolar toplanması gerektiğini söylüyorlar...

Şimdilerde artık ‘neden” sorusu pek sorulmuyor, onun yerini “nasıl” sorusu almış durumda ve bu tesadüfen böyle değil... Zira, “neden” sorusuyla başlanırsa, problemin kaynağına inme yolu açılabilir. Böyle bir şey de ‘yeryüzünün egemenlerinin’ işine gelmez. O zaman olabildiğince “neden” sorusundan uzak durmak “tercih edilir” hale geliyor... Neden Somali’de açlık var sorusuna, geçerli egemen söylem dahilinde verilen cevap mâlûm: Kuraklık... Kuraklık yüzünden yeterli besin maddesi üretilemiyor ve bu yüzden insanlar açlıktan ölüyor... Eğer “Somali’de, Afrika Boynuzunda neden açlık var? Sorusu sorulabilse ve başka “neden” sorularıyla da devam edilebilseydi, ‘kuraklık gerekçesiyle’ yetinilir miydi? Neden kuraklık ABD ve Avusturalya’nın bazı bölgelerini vurduğunda oralardaki insanlar açlıktan ölmüyor? Kaldı ki, açlık kapitalizmin mantığında içkin [mündemiç] olan bir şeydir. Halen dünya’da yaklaşık 1 milyar insan açlıkla cebelleşiyor, yeterli beslenemiyor, bir kısmı da doğrudan veya dolaylı açlığa dayalı nedenlerle [hastalıklar, vb.] ölüyor. Bu, bu dünya’da yaşayan her 7 insandan birinin açlık belasıyla yüzleşmek durumunda olması demektir. Oysa, dünya’da besin maddesi [hububat] kıtlığı değil, bolluğu var... 1960’lı yıllardan bu yana dünya nüfusu 2 kat, gıda maddeleri üretimi de 3 kat arttı. Demek ki, bu günkü gıda [besin] maddeleri düzeyi, bırakın 1 milyar insanın açlık çekmesini, 12 milyar insanı doyurmak için yeterli... Hepsi bu kadar da değil, söylendiğine göre üretilen gıda [besin] maddelerinin yaklaşık üçte biri israf ediliyormuş... [İngiltere’de her yıl 7 milyon ton yiyecek maddesi, Türkiye’de her gün 4,5 milyon ekmek çöpe atılıyor] Afrika Boynuzu’ndaki kritik durumun üstesinden gelmek için 1.6 milyar dolar yetiyormuş ve dünyanın en zengin adamı, Meksika’lı Carlos Slim Helu 74 milyar dolarlık servete sahip... Üstelik son bir yılda servetini tam, 20,5 milyar dolar artırmayı da “başarmış”... Somali’de ve başka yerlerde insanların açlıktan ölmesiyle milyarderlerin servetindeki hızlı artış arasındaki belirleyicilik ilişkisi biliniyor mu? Merak konusu yapılıyor mu?

Bir tarafta bolluk, öteki tarafta açlık, aşağılanma, utanç, ölüm... Peki neden? 1935 yılında faşist Musolini’ İtalyası tarafından Habeşistan’ın [bugünkü Etyopya] işgal edilip-sömürgeleştirilmesi üzerine yazdığı, Taranta Babu’ya Mektuplar’da, bir şiir dehası olan Nazım Hikmet, sorunun cevabını çarpıcı ve etkileyici bir şekilde veriyordu:

Fakat ne hikmettir ki TARANTA - BABU
büsbütün tersine burda bu!.
Bir öyle şaşılası
dünya ki burası,
bollukla ölüyor,
kıtlıkla yaşıyor.


Varoşlarda hasta, aç kurtlar gibi
insanlar dolaşıyor
ambarlar kilitli
ambarlar buğdayla dolu..

Tezgâhlar
ipekli kumaşla dokuyabilir
topraktan güneşe kadar giden yolu.
İnsanlar yalnayak


insanlar çıplak... *

O halde sadede gelebiliriz. Kuraklık dalgalarına rağmen, 1970’li yıllarda Somali kendi kendini besler durumdaydı. Nitekim 1970’li yıllarda da bugünküne benzer kuraklık yaşanmış olmasına rağmen, ciddi bir açlık sorunu yaşanmamıştı. Zira, o zaman duruma müdahale edebilecek bir hükümet vardı. Emperyalist müdahalelerle Somali ulusunun dokusu yırtıldı, ülke parçalandı ve tarım çökertildi. 2005 de 300 bin Somalili açlıktan öldü. Oysa, 1980’li yıllarda bile Somali ihtiyacı olan hububatın %85’ini üretebilir durumdaydı. Somali’nin bugün içine sürüklendiği durum, emperyalist müdahalelerin sonucu olarak anlaşılabilir ancak... 1980’lerden itibaren IMF ve Dünya Bankası, dış borç ödemelerini [yağmasını densin] güvence altına almak üzere, Somali’ye “yapısal uyum programları” dayattı. Bunun tarım sektöründeki karşılığı, tarımın dış rekabete açılması, “liberalizasyonuydu” . Tarımın “liberalizasyonu”, Somali tarımsal üretiminin emperyalist ülkelerin [ABD, AB] sübvansiyonlu ürünlerinin rekabetine açılması demeye geliyordu. Somali yerli üretiminin Avrupa ve Amerika tarım tekellerinin üretim maliyetlerinin altında satılan ürünleriyle rekabet etmesi mümkün değildi. Giderek ulusal üretim sürdürülemez duruma geldi ve çöktü. Köylü üreticiler tarım alanlarını terketti. [Kaldı ki, bu sadece Afrika’ya özgü bir durum değildir, Asya ve Latin Amerika için de geçerlidir]. Afrika Boynuzu’nda açlığın başlıca nedenlerinden biri de, ana besin maddelerinin fiyatlarındaki aşırı artışlardır. Nitekim, Somali’de son yılda mısır ve kızıl süpürge darısının fiyatı % 106 arttı... Hububat fiyatlarının mayıs 2010 ve mayıs 2011 aralığında %240 oranında arttığı ileri sürülüyor. Somali parasının ard arda devalüasyonları, petrol, gübre ve diğer tarımsal girdi fiyatlarını yükseltti. Veterinerlik hizmetleri özelleştirildi ve ABD kökenli tohum ‘sağlayıcılar’ sahaya indi... Bu artışların gerisinde de gıda maddeleri üzerinde yürütülen spekülasyon var. Çokuluslu şirketler tarafından tarımsal alana yapılan ‘yatırımların’ yaklaşık %75’inin spekülatif olduğu ileri sürülüyor. Bu arada milyonlarca hektar verimli Afrika toprağının yabancı ülkeler [Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, vb. ve çokuluslu şirketler tarafından satın alınıp, ihraç amaçlı üretime tahsis edilmesi de üzerinde önemle durulması gereken bir husustur.

Artık gıda maddelerinin de, herhangi başka bir şey gibi kâr ve spükülasyon alanı ve aracı haline geldiği koşullarda, insanların açlıktan ölmesi neden şaşırtıcı olsun? Demek ki, açlık tamı tamına politik bir sorun, sadece kuraklıkla açıklanabilir bir şey değil...

Dramın gerisindeki ikinci temel neden emperyalizmin Kara Afrika’ya dahlidir. 1992 Aralığında ABD, Birleşmiş Milletler Örgütü şemsiyesi altında Somali’ye askerî bir müdahelede bulundu. Elbette emperyalizmin hizmetinde Kore’ye asker gönderip “dünya barışına” katkı sunan TC’nin, bu operasyona dahil olmaması düşünülemezdi. Dönemin karizmatik generali, 27 şubat ‘post-modern’ darbesinin mimarlarından Korgeneral Çevik Bir de “insânî” askerî müdahalenin” komutanlarındandı. Bu emperyalist kuşatmaya her zaman olduğu gibi, şiirsel bir ad bulunmuştu: “ umudu yeniden yaratma operasyonu” [Operation Restore Hope]... Ve askerî işgal “insânî yardım” olarak sunuldu. İnsânî yardım topla, tüfekle, tankla, savaş uçağı ve savaş helikopteriyle mi götürülürdü? Yiyecek, içecek, giyecek, çadır, hekim, hemşire, ilaç, vb. götürülmesi gerekmez miydi? Önce Somali’de devleti çökerttiler, işlevsiz hale getirdiler ve sonra ona “fail state” [kifayetsiz devlet] dediler... Emperyalist ABD’nin ve avânesinin gerçekten ‘insânî kaygıları’ olabilir miydi? Emperyalist herhangi bir rejimin insânî kaygılar taşıması mümkün müdür? ABD’nin “insânîlik” ve “yardım” retoriğinin gerisine gizlenerek murad ettiği iki şey vardı: 1. Başta petrol olmak üzere, Somalinin enerji ve maden kaynaklarına el koymak; 2. Afrika Boynuzu’nun stratejik konumunu ABD’nin emperyal çıkarları için kullanmak. Bilindiği gibi, Afrika Boynuzu’nun, Süveyş Kanalı, Aden Körfezi ve Güney Asya ve Hint Okyanusunun militer denetimi için stratejik önemi büyüktür.

“İnsânî” yardımı nasıl bilirsiniz?

Kolonyalizmin doğrudan versiyonunun tasfiye edildiği ikinci emperyalistler arası savaş sonrasında, politik planda bağımsızlaşan ülkelerin emperyalizmden kopmalarını engellemenin ‘yumuşak’ aracı yardımlar olacaktı. Aslında yardımların kelimenin bilinen anlamında yardımla bir ilgisi yoktu. Yardım denilen, oltaya takılan zokaydı. Yüksek faizle borç veriyorlar ve bir de ona ‘yardım’ diyorlardı. Yardımların bir tuzak olduğu anlaşılınca, önüne bir niteleme sıfatı getirdiler ve “insânî yardım” dediler. Aynı sürdürülebilir kalkınma gibi... Zira, ortada kalkınma diye bir şey yoktu, sermayenin büyümesine kalkınma diyorlardı. Bu yardım retoriğini John Galbraith şöyle ifade etmişti: “ aşıya sahip olduğumuza göre artık frengiyi keşfedebiliriz...” Velhasıl ‘yardımların’ bir tek amacı vardı: Çok uluslu şirketlerin kârını artırmak. Fakat sadece yardım kelimesinin önüne ‘insânî” sıfatını getirmek yeterli olmazdı. Bir de bizde Sivil Toplum Örgütü [STK] denilenin Batıda’ki aslı olan Hükümet Dışı Örgütler [NGO’lar] denilenler devreye sokuldu. Şimdilerde bu örgütler yardım endüstrisinin etkin araçları durumuna gelmiş durumdalar. Elbette gerçekten yardım amaçlı NGO’lar da var ama, bunlar istisna. NGO’ların çoğunluğu USAID [Birleşik Devletler Uluslararası Yardım Ajansıyla] çalışıyor, USAID’ın da Pentagona çalıştığı biliniyorken devre tamamlanmış sayılır. Diğer emperyalist ülkelerin NGO’larının durumu da az-çok aynı. Varlık nedenleri ve misyonları, politik, ekonomik stratejik amaçlara hizmet etmek, çokuluslu şirketlerin kârını artırmak, bu amaçla da “seyirciyi oyalamak...”

NGO’ların devletten ve sermayeden bağımsız olmaları ancak istinai olarak mümkündür zira, ya devletlerden ya da sermayeden besleniyorlar. “Bağımsız” örgütlermiş, “insânî” amaçlar taşıyormuş yanılsaması yaratmadan pis misyonlarını sürdürmeleri mümkün değildir...Bir de “politika dışı” olmakla öğünüyorlar. “Biz politikaya bulaşmayız, biz yardım kuruluşuyuz” diyorlar. Böylece asıl soruyu, yani “neden sorusunu” sormaktan kurtuluyorlar... Aksi halde sorunun kökenine inmek gerekecektir, emperyalist oyunun ve iki yüzlülüğün teşhir edilmesi mümkün hâle gelecek, ayıp açığa çıkacaktır... Ben politaknın dışındayım demekle kimse ‘politika dışı’ olmaz, ama mevcut kepazeliğin meşrulaştırılmasına ve sürdürülmesine hizmet edebilir. Böylece sorunun kaynağına inmek isteyenleri devre dışı bırakmak kolaylaşıyor. Sanki bu dünyada politika dışında kalınabilirmiş gibi...

“İnsânî” yardım NGO’ları, daha çok yardım toplamak için durumu abartıyorlar, ölümler başlayıncaya kadar seslerini çıkarmıyorlar, daha çok yardım almak için bir birleriyle rekabet ediyorlar. Toplanan yardımların önemli bir kısmı bu örgütler tarafından kendi bürokratik işleyişlerinin finansmanında kullanılıyor. O kadar ki, Birleşmiş Milletler Örgütü bile topladığı yardımların yaklaşık % 25’ini ihtiyaç sahiplerine ulaştırabiliyor, geri kalanı BM memurlarına yüksek maaş, büro kirası, pahalı cipler satın alma, lüks otellerde konaklama, vb. kullanıyor. Toplanan yardımın bir kısmı yardımı veren ülkenin uzmanlarına maaş olarak geri gidiyor... Velhasıl insâni yardım ‘iyi kazandırıyor’... Hiç şu “yardımsever” Birleşmiş Milletler Örgütü personelinin ve “insânî“ NGO çalışanlarının aldıkları maaşı merak eden var mı?

Elbette milyonlarca insanın samimi cabalarını küçümsemek haksızlık olur. Âcil müdahale gerektiren felaketlere âcil yardım vazgeçilmezdir ama açlık da dahil, insanlığın temel sorunlarını ‘iyilikçilikle’ çözmek mümkün değildir. Bu sorun sadakayla üstesinden gelinebilir mâhiyette bir şey değildir. Üstelik sorunun çözümünü, bu durumun asıl sorumluları olan emperyalist ülkelerden ve onların “insânî” yardım kuruluşlarından beklemek abesle iştigal etmektir. Kaldı ki, asıl yapılması gereken yardım değil, bölüşme/paylaşma kültürünü işlevselleştirmektir. Toplumsal eşitsizliğin kökenine inmektir ki, bunun da yolu sömürüye karşı çıkmaktan geçer... Üretim ve yaşam araçlarının özel mülkiyet konusu olmasını sorun etmekten geçer... Büyük hırsızlara karşı çıkmadan, sömürüyü, yağmayı ve talanı sorun etmeden, sorunları çözmek mümkün değildir ama, sözde insânî bir söylemle mevcut statükoyu sürdürmek şimdilik mümkün olabiliyor. Onun için “neden” sorusunu inat ve israrla sormak ve gereğini yapmak gerekiyor. Böylece egemenler cephesinin ikiyüzlülüğünü ve sahtekârlığını teşhir etmek mümkün olabilir...

Duyduğuma göre başbakan R.Tayyip Erdoğan, BM oturumunda Somali’deki açlığı gündeme getirecekmiş. Eğer bu konuya değinmeye gerçekten niyetliyse, gıda maddelerinin bir metaya dönüştürülüp kâr ve spekülasyon aracı haline getirilmesini, ‘insânî yardım” denilenin aslında insânî değil, politik, ekonomik, ticari ve finansal çıkarların hizmetinde olduğunu, gıda maddeleri üzerindeki spekülasyonu, emperyalistler tarafından 30 yılı aşkın zamandır dayatılan “yapısal uyum programlarını” ve bunların neden olduğu insânî, sosyal ve ekolojik yıkımı, önüne ‘insânî’ sıfatı eklenen ABD ve NATO’nun askeri operasyonlarını, Afrika topraklarının emperyalistler ve onların güdümündeki devletler ve çokuluslu şirketler tarafından satın alınmasını, köylülerin topraklarından ve yurtlarından kovulmalarını, dış borç ödemelerinin tahribatını, depremzedelere “yardım” bahanesiyle ABD’nin Haiti’yi işgal etmesini... velhasıl kapitalist-emperyalist sömürü, yağma ve talanı da gündeme getirebilir mi?

Bir çift söz de şarkıcı, türkücü, sinema oyuncusu... şov endüstrisinin ünlülerine: Her “insânî yardım” kampanyasına “dahil” olduğunuzda asıl sorunların, tartışılmasını, bilince çıkarılmasını, anlaşılmasını engellediğinizin ve birilerinin pis misyonunu meşrulaştırdığınızın farkında mısınız? Elbette aynı şey sorunun özüne inmekten özenle kaçınan gazeteciler için de geçerli. Neden felâket bölgelerine kendi imkânlarınızla değil de, politikacıların uçaklarına binip gidiyorsunuz? Neden emperyalizmin hizmetindeki NGO’ların verdiği bilgilerle yetinip, kendi gözünüzle şeylere bakmaya yanaşmıyor sunuz?

DAĞA ÇIKMAK!


Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

BEN DAHA ÇOCUKKEN DAĞA ÇIKARDIM


Henüz ilk okul çağında bile değilken, evdeki olan bitenden sıkılınca, yahut kırkınlık duyunca, iç çamaşırlarımı bir bohçaya koyar Beydağı eteğindeki büyük amcamın evine seğirtirdim. Bu davranışım acaba Kürt kökenli olmamdan mı ileri geliyordu, bilemiyorum.

Zira, 1834 senesinde Alman mareşali General Moltke’nin Türkiye mektuplarında bahsettiği gibi, Kürtler Osmanlıya baş kaldırıp ta ordudan dayak yiyince dağa çıkarlarmış. Gençlerin on beş sene askerlik yapmalarına, zaten fakir olan halkın vergi vermesine razı değillermiş. Şimdi BDP’liler de TBMM ye küsüp seçildikleri halde meclise gitmemeye karar vermişler. Meclise gidip te medenice, demokratça tartışma yapıp, tezlerini savunmak yeteneklerine başvuracaklarına Kürdistan dağlarından imdat umuyorlar.

Dr.Faruk Sükan bir müddet iç işleri bakanlığı yapmıştı. Onun bakanlığı sırasında Siirt’te dağa çıkmış bir Hamido eşkıyası vardı.’’ Bu problemi incelemek, hakikati anlamak için 8 defa Siirt’e gittim ve Vali ile değil vatandaşla kahvelerde temasa geçtim diyordu. 8 senelik bakanlık zamanımda 2 defa İstanbula vazife için gittim diyordu. ‘’ Bir yüzbaşı sarhoş hali ile bir eve girip, orada bir Kürt kadının ırzına geçtiği için, köyün delikanlılarından Hamido’ da o yüzbaşıyı çekip vurmuş. Onun bu davranışı resmi kanallarca devlete karşı isyan hareketi olarak değerlendirilmiş ve Hamido’nun çıktığı dağa jandarma taburları gönderilmiş’’!.

Türkiye de iken okuduğum son kitap Bejan MAMUR’un ‘’ Dağın ardındakiler ‘’ idi. O kitaptaki söyleşileri okuyunca PKK lı gençlerin töhmet altında bırakıldığı gibi kandırılmış, cahil gençler olmadığını, bilakis çoğunun Üniversiteden ayrılıp, hatta son zamanlarda Liseli gençler olduğunu öğrenirsiniz. Türk tarafında masa başında ahkâm kesenler hala onları terörist, katil olarak değerlendiriyorlar. Demek ki Kürt sorununda yapılan en büyük hata o kendi kimliğine bilinçlenmiş gençlerin hak etmedikleri tarzda damgalanmalarıdır. Onların en büyük iddiası bir milleti millet yapan Kültürü, dilidir ve bu 80 senedir Türk hükumetleri tarafından ayaklar altına alınmış, o milletin gururu, haysiyeti ile oynanılmış olmasıdır. Acaba onlara silah sıkan Mehmetçikler bu olan bitenden haberdarlar mı? Yoksa onları terörist, vatan haini olarak mı, bölücü olarak mı görüyorlar?

Fakat dağa çıkmanın, silahla hak aramanın bu asırda yahut gelinmiş olan bu süreçte davalarına bir faydası olacağına inanıyorlar mı?

Geçen hafta İsviçre de idim. Onlarında bin sene içinde bir Wilhelm Tell’leri olmuş asi cinsinden. Fakat halen en demokratik, en zengin bir devlet seviyesine varmışlar. Onlarında bir ana dil tartışması var. İsviçre de konuşulan Almanca’nın değişik bir aksanı, söyleyiş tarzı var. Hoch Deutsch dedikleri tarzda değil. Okullarda Hoch Deutsch öğretiliyor. Fakat bir kısım halk anadili olan o İsviçre ağzının okullarda öğretilmesini istiyor. O tarz konuşmayı ana dilleri olarak kabulleniyorlar. Diğer enteresan bir duyumumda % 63 ebeveynlerin çocuklarını özel dershanelere gönderip, hazırlık kursuna iştiraklarını sağlamaları.

İsviçre de bizim örnek alabileceğimiz ‘’Demokratik Özerklik ‘’ mevcut ve bu bin senedir bölünmeğe sebep olmamış. Hatta dört lisan olmasına ve çok sayıda kanton olmasına rağmen.

Daha kısa bir müddet önce Kürt, Kürdistan kelimesini kullanmak suç sayılırken, bugün ulaşılan demokratik reformlar sayesinde Kürtler neredeyse federasyona gitmek istediklerini söyleyebiliyorlar. Arap baharının, Kuzey Irakta otonom Kürdistan’ın kurulmuş olması elbette Kürt vatandaşların aktivitelerini kışkırtıyor. Türkler kendi Kültürel değerlerinden iftihar ederken, Kürtlere KÜLTÜREL yönden 80 senedir ZULM ettiklerinin farkında değiller. Asıl problem çakıl taşı değil, asıl problem sosyolojik ve siyasi yönden dikkate alınacak, en önemli faktör KÜLTÜREL yönden yapılan baskıdır. Hala Şıvan vatana dönüp Türküsünü söyleyemiyor. Dünya çapında yazar Yaşar Kemal Kürtçe kitaplarını yayınlayamıyor, Cahit Sıtkı’nın Kürtçe hangi şiirini duydunuz. Yılmaz Güney’in, Ahmet Kaya’nın vatan hasretinden, Paris’te ölümleri, Ruhi Su’nun hasta iken Avrupa’ya gitmesine izin verilmemesi Türklerin hesabına kaydedilecek cinayetlerden sayılmaz mı?

Ne PKK lı gencin, ne de Mehmetciğin birbirlerine EMPATİ yapma şansları var. Siyasilerin, Askerlerin onları hatalı bir tarzda şartlandırmalarıdır bu kör döğüşüne sebep. Yeteneğim olsa o iki gencin, belki de cennette, karşılıklı söyleşilerini, dertlenmelerini, pisi pisine katledilmelerini dile getiren bir SENARYO yazar dizi rejisörlerine gönderirim.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun bir tablosunda Lale çiçeğinin kökünde 6 ceset resmi var. ‘’ Yunus’’ ya da ‘’ Kimi masum kimi güzel yiğitler ….’’ Diye yazılı büyük tablonun altında.

Köln. 06.09.11

29 Ağustos 2011 Pazartesi

İF I were an AKİL MEN!..





Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

İF I were an AKİL MEN (Keşki bir Akil adam olsaydım)

ANATEVKA ( Damda ki Kemancı ) müzikali çarlık Rusya’sında göçe tabi tutulan bir köylü sütçü ailenin hikayesidir. Onu seyrederken Kürt halkına yapılan mezalimi hatırlamamak mümkün değil. Keşki bir Kürt bestekarı da bu derece etkili bir esere imzasını atsa. If I were a Richman ( Keşki zengin bir kimse olsaydım) türküsünü ‘’Keşki ben bir AKİL adam olsaydım) ‘a aranje ettim. O zaman Kürt sorununa yararlı tavsiyelerde bulunurdum.
Benim böylesi bir konuma talip olmamın haklı gerekçeleri var mı? İzah etmem lazım.

1. 50 yıldan beri batıda yaşayıp ilim adamı hüviyetini kazanmış ,yaşım itibariyle de 80’ ni ni aşmış , Kürt sorununa kafa yorup 100 den fazla makale neşretmiş bir kimseyim.

2. Siyasete hiç karışmadım, fakat Türkiye’nin siyasi tarihini etkileyici bir aileden geliyorum. Şöyle ki: Aile büyüğümüz Haci Bedir ağa geçen asrın başında Türkiye’de ki en büyük aşiretlerden RİŞVAN aşiretinin başında idi. Şarktaki aşiret kavgalarının son bulması için girişimlerde bulunmuş ve bu vesile ile Meclisi Mebusan’ının takdirnamesine mazhar olmuştu. Müteakiben URFA ve Gaziantep’in Fransızlardan kurtarılmasında 500 atlısı ile müdahil olmuş, Ali GALİP hadisesinde de basiretli davranışı ile Kurtuluş savaşı mücahitlerinden sayılmış ve hem cephe de , hem de meclisteki faaliyetlerinden dolayıda ancak yedi kişiye nasip olan İstiklal madalyası ile BMM tarafından ödüllendirilmiştir.

3. Daha sonra bizim ailenin beş mensubu da TBMM de hizmet vermiştir. Bunlar sırasıyla:

a. Hüseyin Fırat .İçel Mebusu. 1950-1960
b. Sırrı Turanlı. Adıyaman Mebusu. 1957-1960, Adıyaman senatörü. 1964-1972
c. Ali Turanlı. Adıyaman Mebusu. 1964-1972
d. Dengir Mir Mehmet Fırat. Adıyaman-Mersin-Adana Milletvekili.1997-2011
e. Sırrı Özbek. Adıyaman, İstanbul milletvekili

4. 5 lisan bildiğim için her sabah internetten iç ve dış basını, yorumları, icmalleri takip etmek imkanım olmakta , mesleğim icabı da her sınıftan vatandaşla, yerli ve yabancı siyasiler, sanatkârlar, ilim adamları ile görüş alışverişinde bulunmak la geniş bir horizona sahip olmam imkanı doğmaktadır.

5. 100 e yakın Kürt mevzuun da çeşitli dillerde yayınlanmış kitap kütüphanemde mevcuttur ve senelerdir bu mevzudaki yayınları incelemek imkanım olmuştur.

Evvela bir durum tespiti yapmak istiyorum.

İsmail Beşikçi’nin ‘’ CHF ‘nin Kürt sorunu’’ adlı kitabın da , sayfa 91 de Şevket Süreyya’nın ‘’ Dersim’’ kitabından bahisle Osmanlı devrinde Kürtlerin durumunu şöyle anlatıyor.

‘’ Eski Osmanlı vesikalarına göre Van ve Diyarbekir vilayetlerinde 24 ‘’ Osmanlı sancağı’’, 12 ‘’ Ekrat Beyliği ( Ekrat sözü Kürt sözünün çoğulu olarak kullanılmaktadır) ve ‘’ Mefruzukalem hükümet’’ ( Kürt hükümeti) vardır. Sancak , devlet idaresine bağlı olan yerlerdir. Ekrat beyliklerine devletin görünürde bir müdahalesi vardır. Fakat Kürt hükümetleri ne varidatına, nede idaresine , devletin müdahalesi olmayan, müstakil, fakat iptidai derebeyi hükümetlerdir. Bu vesikalara göre , mesela , Palu bir hükümettir., Bitlis bir hükümettir. Bu hükümet reislerinin istiklal alameti olan ‘’Bayrak’’ vardır. Kendilerine zaman zaman name ve ferman yazılır.

Bu manzaranın manası, ‘’ Van ve Diyarbekir eyaletleri, eski Osmanlı İmparatorluğunca hiçbir zaman tam teshir olunmamış ( zaptolunmamış ) demektir. İşte Osmanlı İmparatorluğu zamanında zaptedilleşemeyen bu bölgeyi zapt etmek görevini tarih Kemalist Cumhuriyete vermiştir. Bölgeyi tam anlamıyla zapt edip işgal ve ilhak etmek, Türk devletinin bünyesine katmak , Kemalist inkılabın en büyük görevidir. Kemalistler, Kürtlerin yaşadığı alanı zapt edip Kürt ulusunu boyunduruk altına almayı ve esir etmeyi temel görevleri arasında sayıyorlar. Kürdistan dört parçaya ayrılmış ve her bir parçası ayrı ayrı devletler tarafından işgal edilmişti. İngiliz ve Fransız emperyalistlerle askeri eylemleri müştereken sürdüren Kemalistler, artık kendi paylarına düşen Kürdistan üzerinde daha etkin olabiliyorlardı.

KSENOPHON’un ANABASİS (Onbinlerin dönüşü ) eseri 2500 sene önce kaleme alınmış ve İskenderin ordusunun Kürt bölgesinden geçerken ne denli güçlükle karşılaştığını anlatmıştır.

Osmanlı devrinde Kürtlerin otonom beylikleri olduğunu biliyoruz. Cumhuriyet devrinde Kemalist rejimin kaçıncı Kürt isyanına sebep olduğunu bilmek için siyaset adamı olmağı gerektirmez. Bunların sonuncusu da PKK başkaldırısıdır.

Şimdiye kadar yapılan hatalardan bahsederken çözüm çarelerini de anlatmış olacağım.

1. PKK lı gençler TERÖRİST değil. Onlar aslında birer GERİLLA yani özgürlük savaşçısıdır. Fakat davranışları terörist’çedir. Bu mühim farkı tespit ettikten sonra problemin çözüm yöntemi de ona göre değişik olur. Kürt gençlerinin istedikleri nelerdir? Kürt açılımını da ona göre güncelleştirmek gerekir.

A) Kürdistan kelimesinden korkulması absürt. Nerede bir halk yoğun yaşıyorsa o bölge ona göre isimlendirilir. Bölünmeğe ilk adım olarak algılanıyor şovenistlerce. Daha gülüncü’’ o bölgede Türkler de, Araplar da yaşıyor deniyor. Nasıl olurda sırf Kürtler yaşıyormuş gibi Kürdistan ismi veriliyor. Peki Türkiye’nin geri kalan bölümünde de 10 milyon Kürt yaşıyor, nasıl olurda Türkiye deniyor. Şovenistlerin itirazları öylesine gülünç oluyor ki beni mizah yazarı olmağa heveslendiriyor.

B) Maarifte ki müfredatta Kürt tarihi, müziği, sanatı, Edebiyatı asimilasyon politikası sayesinde yok sayılmış.

C) Keza Kürt alfabesinde ki XQW gibi harfler hala Kürtçe tekstlerde kullanmak yasak. Diğer yabancı dillerde kullanılırken yasak yok. Bu durum da gülünç. Zira harfler mi yasak yoksa Kürtçe mi hala yasaklı?

D) Kürtlerin % 50 si Kürtçe bilmiyorsa, bu durum Asimilasyon politikasının neticesidir. Acilen Kürtçenin seçmeli ders olarak okullarda öğretilmesi gerekir.

E) Kürtçe yer isimlerinin aslına rücu değiştirilmesi gerekir.

F) Vatandaşlık tarifinin de değiştirilmesi, Türkiye de yaşayan her vatandaşın Türkiye vatandaşı olduğu kabul görmeli. Vatandaşların hepsinin TÜRK olduğu tarifi Türk olmayanları öfkelendiriyor.

G) Kürt kadınlarının % 50 si Analfabet. Türkçe bilmiyor. Kürtlük kimliğinin son senelerde kadınlarca da bilinçlendiğine göre onlara hitap edecek memurlara Kürtçe öğretilmesi lazım ki onların güveni iletişimi sağlansın. Köln emniyet müdürü güzel Türkçe konuşur, birçok polis gibi. Londra da gördüğüm polislerin silahı yoktu. Sadece copu vardı ve size yaklaştığı anda ilk sorduğu ‘’ Size nasıl yardımcı olabilirim? Sorusudur. Hakiki demokratik açılımlar bunlardır.

Summa ,Summarium :Vatandaşlık tarifi ve seçmeli ana dilde eğitim hariç, istekleri bugünkü hükumetin anayasa değişikliğine ihtiyaç duymadan gerçekleştirmesi mümkün olan şeyler. Bu gelişimleri PKK nın zoruyla yapmadıklarını, Kürtlerin insanlık hakları, demokratik hakları olduğunu da vatandaşa duyurmaları gerekir.

Koca koca profesörlerin, İstanbul’da ki gazetelerin köşelerine lök gibi oturmuş MEŞHUR gazetecilerin televizyonlarda bu sorunu konuşurken ( İsterse hiç malumatı olmasın, isterse Kürdistan da kimse ile görüşmemiş olsun ) öylesine KOMPLO teorileri, öylesine çok bilmişçesine fikir serdediyorlar ki çoğu akla ziyan. Her akşam en az iki televizyonda tartışmaya katılırlarsa biner liradan, hiçte fena bir kazanç kaynağı değil.

Bu işte Suriye’nin parmağı var. Kandil’e karşı Türk-İran diplomasisi sıkı temas halinde. İsrail zaten Türkiye düşmanı. SRİLANKA katliamı tarzında tavsiyede bulunan gözü kana bulanmış şovenistler, neler var neler. Biraz merhametli olanlarda çaresizliklerini itiraf ediyorlar. Kimi İspanya’yı, kimi İrlanda’yı misal gösteriyor. Hâlbuki iki olayında bize benzerliği yok. Kimi Almanya’da ki, yahut ta İtalya’da ki teröristtik gurupların nasıl çökertildiklerini örnek gösteriyorlar. Oralardaki gençlerin sayısı onu geçmiyordu. Bizde ise 40 milyon Kürt’ü alakadar ettiği gibi, 50 milyonda Türk’ü ilgilendiriyor.

Sorunu çözecek kilit nokta FEDERASYONU kabullenmek. Öteki problemlerin hepsi eyaletin vazifesi, sorunluğu içinde kalır. Silahsız ve masrafsız, en akıllı ÖNERİ.

Gelelim teröristtik davranışları nasıl kontrol altına alabilmemize.:

Bir hastanın hastalığını yok etmek için o hastayı öldüremezsiniz. Hastanın direncini artırıcı çarelere başvurursunuz, diğer taraftan da hastalığın sebeplerini ortadan kaldırmağa çalışırsınız.

A) Terörist diye adlandırdığınız gençlerin isteklerini ortadan kaldırırsanız ,

B) Birde gençleri spor ve müzikle meşgul ederseniz, silaha lüzum kalmaz.

C) Federatif bir yapı gençlerin isteklerini kolayca karşılar onlara eğitim, spor ve iş imkânları temin etmekle devlete GÜVENİ sağlarsınız.

D) Anaları ile Kürtçe konuşulur ve onlara okuma yazma öğretilirse, devlete güvenleri artar. Hâlbuki aciz siyasiler hastayı (PKK lıları) öldürmekle terörizmi yok edeceklerini sanıyorlar

E) Tarihte isyanları hep silahla bastırmışisen, sosyo-ekonomik, demokratik yöntemler yerine, isyancıyı da silah taşımaya mecbur kılarsın. Benim tavsiyelerimde silah kullanmak tabu. Yalnız eldeki silahı değil,

F) Her iki tarafta öteki tarafın silahı bırakmasını dayatıyor. Hani şu ilkokul ikinci sınıfta okuduğumuz ‘’ İki keçi bir köprüde ‘’ misali. Ağızlardaki söylemleri de barışçı bir dile döndüreceksin. Silah insanların icat ettiği en kötü vasıtadır. Silah insanların ölümüne sebep olur, fakat silah satıcılarını zengin eder. Geçen sene 400 milyarlık dolarlık silah satılmış dünya da. TSK nın son yaptığı silah ve uçak siparişlerinin miktarını söylersem üzülürsünüz. 14 milyar dolar askeri uçak siparişi verilmiş. PKK nın masum Mehmetçikleri katliamlarına meşruiyet kazandıracak hiçbir gerekçe yok. İster Türk, isterse Kürt gençlerinin, kifayetsiz siyasilerin kefaletini, vebalini ödemeleri büyük bir GÜNAH’tır.

G) Erdoğan’ın diplomatik zaafı o ki karşıtlarına karşı kendi kendini şartlandırıyor. Mesela Ermeni mevzuunda Karabağ’ı, Kıbrıs mevzuunda iki devlet şartını, Kürt mevzuunda evvela PKK silahı bıraksın. İsrail’e, evvela özür dile diyerek çözüm imkanlarını bu şartlandırmadan dolayı kendi siyasi hareket alanını daraltıyor.

2. ‘Dağa çıkmaları önlemekte başarılı olamadık ‘diyor genelkurmay başkanı. Bir Filistinli şair şöyle diyordu. ‘’ Ben çocukken babamın, kardeşlerimin İsrailli askerlerce öldürüldüklerini pencereden seyrederdim ve o günden beri İsrail askerinden nefret ederim. ‘’ Kürdistan’da da askerlerin katlettikleri her Kürt’ün kardeşi, kuzeni vardır ve onlar dağa çıkmağa motive oluyorlar. Dağa çıkmayı asker kışkırtıyor, sonradan da hayret ediyor. 50 bin gencin hususi bir eğitimden sonra Kürdistan’a gönderileceği söyleniyor. Bu yeni bir asimilasyon programı mı.? Birde yeni silahlı özel timlerin oraya gönderileceği söyleniyor. Yani 90 lı yılları geri getirmek mi?. Kandile gönderilen F 16 lar 100 ün üstünde SORTİ yapmışlar. Bu Sortilerin maliyeti nedir?. Varılan netice ne olmuştur?. Bu harcamaların yerine gençlere spor tesisleri yapılsa idi, gençleri spora teşvik etmekle çok daha netice alınırdı.. Almanya da ilkokullar da bile yüzme havuzu vardır. Sortiler yerine spor merkezleri yapılsın. Kürt türkü sanatkârlarına Kürtçe konserler verdirilsin. Spor ve Müzik gençlerin en yoğun alakasını çeken konulardır.

Bir hükumet bütçe açığını vergilerle karşılayamıyorsa en kolayı tütüne ve alkole zam yapmasıdır.. PKK ya karşıda yapılan en kolayı, en masraflısı sortileri, silahları artırmak oluyor. Bir de asimilasyonu kuvvetlendirmek.

Güya Kürt halkı PKK’ nın arkasında değilmiş. Acaba 40 bin katledilen PKK lının annesi kimin yanındadır. Köyleri yakılan. Göçe zorlanan bir halk MHP’ nin, CHP’ nin yanında mıdır? ? AK partisi oralarda % 50 oy almamıştır. Adayları Kürt kökenli olduğu için birinci parti olmuştur. Kimse çarpıtmasın, AK partisi kendisine pay çıkarmasın. Türklerden aday gösterse idi , tek oy alabilir mi idi? Kendi kendilerini kandırmasınlar.

3. , KÜRT HALKI BÖLÜNMEK istemiyor. Sebepleri:

a) 10 milyon Kürt göçe zorlandığı için batıda yerleşmiş durumda. İş yeri kurmuş, çocuklarını orada okutmağa başlamış. Yeni kurduğu düzeni bozmak istemez
b) 3,5 milyon Kürt Türk’le evli. Boşansınlar mı?
c) % 50 si Kürtlerin Kürtçe bilmiyor. Türklerden ayrılmak ister mi?

4. Demokratik ÖZERKLİK Ak partinin kaç sene evvel parlamentoya getirdiği YEREL idarelerin güçlendirilmesi projesidir. BDP’lilerin Türkçesi zayıf olduğu için doğru dürüst ifade edemiyorlar. Ayni problem VERGİ mevzuun da mevcut.. Almanya ve diğer federatif devletlerde fakir eyaletlere zengin eyaletler den toplanan vergilerden aktarma yapılır. Ayni mevzu emniyet teşkilatında. Eyaletin emniyetini polis teşkilatı temin eder. Ordu ise devletin bekasını temin etmekle görevlidir.. Eyaletlerin ordusu olmaz. Kürtçe eğitim problemini de eyalet üstlenir. Türkçe, Kürtçe, İngilizce öğretilmeli. Filipinli bir ahbabımın anlattığına göre orada resmi dil İngilizce olduğu için Filipinliler dünyanın her tarafında daha kolay iş bulabiliyorlarmış.

Eyaletlerde yerel idareler güçlendirilirse SORUMLULUKLARI da artmış olur. İsviçre’ nin ve Almanya ‘nın zenginleşmesini de , demokratik ve teknolojik gelişmesinide federatif yapılarına borçludurlar. Ben her iki memlekette de 50 seneden beri yaşadığım için bu sistemin faydalarını daha yakından takdir etmek imkanım oldu. Federasyon’un ne olduğunu bilmeyenler, masa başında ahkâm kesiyorlar.

Federasyon bölünmenin ön safhasıdır deniyor. NİYET okumalarının yanlış olmadığını da kabullenmeliyim. İngilizler Lozan’da Kürtleri iktisadi sebeplerle dörde bölünmeğe mecbur kıldılar. Hele hele MUSUL mevzuunda TBMM de çok münakaşalar oldu. Fakat Türkiye nin İngilizlerle Irak’ta savaşacak gücü olmadığını müdrik olan Atatürk Lozan konferansını zafer olarak deklare etti. İngilizlerin yaptığı Kürtler nazarında ahlaksızca bir politika idi. Kürtlerde elbette asıllarına yani Osmanlıda ki durumlarına dönmek yani dörde bölük ilelebet yaşamağa son vermek isterler. Şayet dört devlette de özerklik gerçekleşirse, Irak’ta olduğu gibi, o zaman da üniter bir devlet kurabilirler. MHP’ liler soruyorlar. Kürtlerin maksadı Türkiye’yi bölmek ve birleşik bir Kürdistan kurmaktır. Peki bu istek ahlaksız mı? Dünya da milleti olup ta devleti olmayan tek millet Kürtler değil mi? Bu durum insan haklarına aykırı mı? Kıbrıs’ta, Kos0va da self determinasyon isteyen siz değil misiniz? İlerde Kürdistan Türkiye ile birlikte AB ye iltihak ederse o zaman MİSAKİ MİLLİ gerçekleşmez mi?

Köln, 24.08.11.



21 Ağustos 2011 Pazar

Kürt Sorunu...



Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

BAŞBAKAN BAĞIRINCA, ÖLÜMÜ GÖZE ALMIŞ PKK' LILAR KORKTULAR (!)

DP nin ağır toplarından Rize mebusu Osman Kavrakoğlu beni Armatörler birliğine götürmüştü. Başkanları meşhur Kalkavanlardan Ziya bey cemeate öfkeli bir konuşma yapıyordu ve bağırıyordu. Akrabanlarından Hasan Kaptan Ziya bey’e hitaben dedi ki : Sen bağırınca bizim korktuğumuzumu zannediyorsun.? Vaz geç bu bağırmadan. Çok gülmüştüm bu müşavereye . Şimdi başbakan Erdoğan’ın Kürtlere hitaben konuşmasında avazı çıktığı kadar bağırması, bana Ziya Kalkavanı hatırlattı. Ölümü göze alıpta dağa çıkmış olan PKK lı gençlerin korkudan titreyeceklerini hiç zannetmiyorum.(!)

Kürt sorununa kafa yorup ,bütün süreci takip eden gazeteci Ruşen Çakır’ın 3-4 gün süren bir makale serisi yayınlandı Vatan gazetesinde. Özeti şöyle:

‘’ Nerdeyse her yaz geldiğinde olduğu gibi 2005 yazında PKK, tek TARAFLI İLAN ETMİŞ OLDUĞU ATEŞKESİ BİR KEZ DAHA BÖZMUŞ VE ÜLKE YENİDEN BİR ÇATIŞMA ORTAMINA SÜRÜKLENMİŞTİ. Bu kötü gidişe müdahele etmek isteyen bir gurup aydın 150 imzalı bir bildiriyle silahların susması çağrısı yaptı. Ve Hükumet aydınlarla görüşme kararı aldı. Görüşmenin ardından Başbakan Erdoğan ‘’ beyaz sayfa açtıklarını ve tüm sorunları demokrasi içinde çözeceklerini söyledi.

Gerek AB’ye uyum çerçevesinde , gerek terörle mücadele kapsamında birçok adım atılmış, önemli reformlar hayata geçirilmişti. Ekonomik ,sosyal, diplomatik, psikolojik hamleler yaparak terörizm sorununu sonlandırmaya çalışıyordu, ciddi bir paradigma değişikliğine gidiyor; ayrımcı, inkarcı, yok sayan anlayışı ortadan kaldırıyordu.

Başbakanımız, büyük devletlerin, büyük milletlerin kendisiyle yüzleşerek, geleceğe yürüme özgüvenine sahip olması gerektiğini vurgulamıştı. Yüzleşmeden hiçbir sorun çözülemez.Doğru teşhis, doğru tedavi için şarttır. Açılım süreci ‘’ Analar ağlamasın’’ sloganıyle yürütüldü, gerçekçi bir şekilde çözülmesini sağlamaya çalıştı. Sorunun sürmesini isteyen kesimler süreci sabote etmek için ellerinden geleni yaptılar. Hükumet adeta yanlız bırakıldı. MHP nin hamaseti ile BDP nin aşırılıkları karşılıklı olarak birbirini besledi. PKK eylemleriyle süreci sabote etti. MHP bölünüyoruz hamaseti yaparak toplumu gerdi. Türkiye zaman ve enerji kaybetti. Buna rağmen AK parti demokratik adımlara devam etti, devlet-millet kaynaşmasını sağlamak için sosyal restorasyon çalışmalarını sürdürdü.

12 Haziran seçimlerinde ulaşılan başarı milletimizin bu politikaları takdir ettiğini gösterdi.

Başbakan Erdoğan 2005 te Diyarbakır’da o ana kadar devlet yetkililerinden duyulmaya alışık olunmayan bir konuşma yaptı. Her ülkede geçmişte hatalar yapılmıştır. .Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur. Benim sorunumdur. Bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur.

Kürt açılımı’nın telafuz edilmesiyle AK partibir yol açtı ama ondan sonra o yolu o kadar KAPATTI Kİ !

Öcalan’la görüşülmesinden bahsedilemezken, şimdi bahsediliyor. Diğer taraftan mevcut terörle mücadele yasasını uygulasanız milyonları içeri almanız mümkün. 6 yıl sonra , bugüne baktığımızda , o noktada , fazla bir ilerleme göremiyoruz. UMUTLAR KESİLDİ Kİ TERÖR YENİDEN BAŞLADI.

Tartışma açısından çok büyük bir ilerleme var. Herkes fikirlerini , düşüncelerini , isteklerini rahatça dile getiriyor. Demokratik özerklik gibi o zaman söylemeye çekinilecek bir çok şey konuşuluyor.

Başbakan sorunu demokratikleşerek , anayasal temelde ve Türkiye yurttaşlığı çerçevesinde çözeceğiz dedi.

Bugün devlet Kürt sorunun çözüm muhatabı olarak Öcalan’la görüşüyor. Altı yılda geldiğimiz yeri en iyi bu gösteriyor. TRT 6’in yayına başlaması önemli idi.DTP ile yapıcı bir diyalog olmadı. Meclis’te DTP’ye karşı alınan dışlayıcı tavır, Anayasa Mahkemesinin partiyi kapatması, Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’a ceza verilmesi bu umuda vurulan ağır darbelerdi.

Kürtlerle terörü özdeşlemenin hata olduğunu söyleyen siyasiler, Kürtlerin bu ülkenin eşit vatandaşı olarak algılamanın lüzumundan bahsediyorlar.

AK parti Kürdistanda birinci parti olduğunu söylerken , ora halkının 2/3 sinin oylarını aldığını zannediyor. Bu değerlendirme hatalıdır. Zira ora halkı Kürt adaylara , ister AK ister BDP li olsun, oylarını vermiştir. AK parti Türk kökenli adaylar gösterse idi CHP ve MHP gibi hezimete uğrardı. Bana kalırsa bu bölge halkı % 100 Kürt adaylara oylarını verdiğine göre , bu seçim neticesini bir referandum olarakta değerlendirebiliriz. Güya Kürt halkını ne Öcalan, ne PKK nede BDP temsil ediyormuş. AK partisi kendisinin Kürtleri temsil ettiğini söleyerek kendi kendine gelin güveyi olyor. Bulgaristanda Türkler sadece oylarını Türk adaylarına verirler. Bulgar partisine verirler mi. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu hataya bütün yandaş köşe yazarları ve AK parti mensupları düşüyor.

Habur buluşmasınıda Erdoğan, MHP liler düşmanca yorumlayınca, korkup onu bir felaket olarak değerlendirdi. Halbuki Kürtler evlatları dağdan iniyor diye sevinçle karşılamaya gitmişlerdi.

Demokratik özerklikten ilk defa Öcalan bahsettiği için tukaka yapıldı. Halbuki bu prensip itibariyle AK partisinin geçen devrede hazırlattığı, maalesef SEZER ‘in veto ettiği yerel idarelerin kuvvetlendirilmesi projesidir. Bunu AB de istemektedir.

Gülşünç olan diğer bir mevzuda Kürt alfabesindeki bazı harfleri kullanmanın yasak olmasıdır. İngilizce, yahut Fransizca bir kelime kullanırken o harfleri kullanabilirsiniz. Fakat Kürtçe bir isim yazarken suç işlemiş oluyorsunuz. O kanuna göre harfler mi, yoksa lisanlar mı yasak? Daha vahimi Milli eğitim bakanlığı mefrudatında , tarih, edebiyat, san’at, musik kitplarında Kürtlerin varlığı yok sayılmış. Nimet hanım bakanlık koltuğunu kaybettiğinde göz yaşları döktü. Fakat bir milleti inkar ederken hiç vijdan azabı çekmedi. İlelebet bakanlık koltuğunda kalacağını mı zannediyordu?. Tıpkı Erdoğan gibi. Erdoğan bilinçli, yahutta bilinçsiz olarak kendisini tek adam pozisyonuna getirmiştir. Tek adam olmak devlet idaresinde çok tehlikelidir. Atatürk’ün en yakın silah arkadaşları ,onun tekadamlığını önlemek isteyince nerdeyse darağacına gidiyorlardı. Hepsi istiklal mahkemesine verilmişti. Erdoğan da başlangıçta memleketi müşterek akılla idare edeceğiz derken Arınç’ı meclis başkanlığına, Gül’ü de Çankaya’ya göndermiş, kabinede ki ikinci adamı Şener’in ayrılmasına, Parti yönetimindeki ikinci adam mevkiindeki Dengir Fırat’ında ayrılmasına göz yummuş. Dört başı mamur TEKADAM pozisyonunu gerçekleştirmiştir. Artık TBMM sinide, kabineyide, yüksek yargıyıda ve askeri otoriteleride yanlızbaşına tanzim ediyor. Onun frenlenmsi sadece seçimlerle mümkün olabilir. Yoksa diktatörlüğe gidilir.

İsmet Paşa 14 mayıstan evvel İstanbula geldiğinde, Haydarpaşa garında toplanmış olan halkın İnönüye nasıl bağlı olduğunu zamanın valisi ve belediye reisi Prof.Fahrettin Kerim Gökay ‘’ İşte PAŞAM’’ diyerek takdim etmişti. 27 mayıstan önce deniz yolları genel müdürü Orhan Koraltan Menderesin İzmirde karşılanışını bana anlatmıştı. Kordon insan seli gibi idi. Menderes asıldığında o kitleden tek kişi gık dememişti. Menderes yaptığı icraatlara, hizmetlere güveniyordu. Şimdi Erdoğanın 81 ilde icraatlarının repetesini yaptığı gibi.

Prof. Köni Kanadanın fransızca konuşan Quebeck bölgesinde halka sormuş. Bütün demokratik haklarınız var, zenginsinizde ekon0mik olarak .Ayrılma isteminizin temelinde ne var. Cevap KİMLİĞİMİZ.

Kürt sorunuda ne ekonomiktir, nede kültürel haklar. Kimliklerinin Türklerle eşit olması, kendi yaşadıkları bölgelerde kendi sorumluluklarını kendilerinin üstlenmesi, ve ilerdede dörde bölük yaşamaktan , bu ayıptan kurtulmak istemeleridir. Bazı MHP liler şöyle soruyorlar. Siz yoksa ayrı bir devlet mi kurmak istiyorsunuz? Kürtler sanki insan haklarına aykırı, ahlaksızca isteklerde bulunuyorlar. Kürdistanın dağı taşı ‘’Ne mutlu Türküm diyene ‘’ yazılı iken, bir numaralı gazeteleri olan Hürriyet ‘’ Türkiye Türklerindir’’ derken, bu gariban, Kürtler hangi ahlaki gerekçe ile , mesela KKTC dekiler gibi self determination istiyorlar. Onlar istiyaorlarsa , onların haklarıdır. Çünkü onlar Türktür..Kürtler Türklerin varlığına canlarını feda etmezlermi, zira Türklerin damarlarında ASİL kan mevcuttur.

Suriye de, Libya da, Mısır da kendi vatandaşını vurma diyor Erdoğan. Ölü sayısına bakıyorum, 3-5 bin. Türk ordusunun etkisiz hale getirdiği kendi vatandaşı (40 000). Faili meçhulları, Dersimde katledilen 50 000 vatandaşı hesaba katmıyorum.

Genel kurmay başkanı Büyükanıt ‘’ Bütün orduyu Kürdistana göndersem, gene PKK yı bitiremeyiz.’’. Başbuğ ise ‘’ Dağa çıkmayı önlemekte başarılı olamadık’’ diyor. Ama bir mehmetciğe karşılık 7 PKK lıyı öldürdük. Her PKK lının en azından 5 kardeşi akrabası olduğunu, ve dağa çıkmağa ordunun oşpereatıonları motive ettiklerini düşünemiyorlar mı?. O halde PKK yı yok etseniz , Kürt halkındaki KİMLİK bilinçlenmesini yok edemiyeceğiniz için yeni yeni PKK ların dağa çıkacağını idrak edemiyormusunuz?. MARX’ın felsefesine göre bazı sosyal gelişimler insanların iradesi dışında gelişir.

Sorunun en akıllı çözümü FEDERATİON ile mümkün. Kürdistandaki halk de FACTO kendi dünyasını yaşıyor. Bu sebepledir ki Aysel Tuğluk kendibaşına Özerkliği ilan ettik diyor. 21 inci yüz yılda öldürmekle hakların kazanılamıyacağınıda PKK nın idrak etmesi gerekir. Hiçbir masum, askerin bu davada suçu olmadığına göre, siyaSİLERİN KİFAYETSİZLİĞİNİN VEBALİNİ HAYATINI KAYBETMEKLE ÖDEYEMEZ. Bu tarzda tehdidin PKK geride kalan gelinlere, yetim çocuklara, gözyaşıdöken analara özerklik istiyoruz diye cevap veremezler. Bu tarz hak aramanın GÜNAH olduğunu, vahşet olduğunu söylememin elini kana bulamışları uyarmanın mümkün olamayacağını biliyorum.

Orhan Veli’nin dediği gibi :

Kimimiz ( Mehmetçikler, Pkk lı gençler) öldük,

Kimimiz ( Erdoğan gibileri ) NUTUK söyledik.

Bazı vatandaşlar Erdoğan’ın sorunu çözmeğe, politika üretmeğe yeteneği olmadığı için Kürtleri oyalıyor (?) diyorlar. Bu algı Kürtler arasında çok yaygın.

Benim inancım o ki: Uniter yapı içinde federatif ,demokratik bir idare çözüm sağlayacaktır. Ya SABIR !


Antalya, 17.08.11