5 Nisan 2012 Perşembe

İskilipli Atıf Hoca Hakkında…



İsmail Beşikçi

Bu yazıda, İskilipli Atıf Hoca ile ilgili bazı anılara, değerlendirmelere, gelişmelere dikkat çekmek istiyorum. Atıf Hoca ile ilgili süreç,1920’lerdeki, tek parti dönemindeki düşün ortamı konusunda, Türk siyasal kültürü konusunda önemli ipuçları vermektedir.

Alaattin Bilgi’nin, İskilipli Atıf Hoca İle İlgili Anıları

Alaattin Bilgi’yi (d. 1925) Kapital çevirilerinden, yazılarından dolayı, daha önce de tanıyordum. Arkadaşlığımız ise, 1990’lı yılların başlarında gelişti. 1991, 1992, 1993 yıllarında, Yurt Kitap-Yayın’da, sık sık bir araya gelir, görüşür olduk. Yurt Kitap-Yayın’da, Alaatin Blgi’nin kitapları da yayımlanıyordu. Yayınevi o yıllarda, Kızılay’da, Onur İş Hanı’ndaydı.

Sohbetlerimiz sırasında Alaatin Bey, benim İskilipli olduğumu öğrendi. Bunun üzerine, bana, İskilipli Atıf Hoca ile ilgili çok değerli, dikkate değer anılarını anlattı. Atıf Hoca ile ilgili sağlıklı bilgileri Alaattin Bilgi’den aldığımı söyleyebilirim. Alaatin Bilgi’nin bilgileri, babasının anlatımlarına ve kendi gözlemlerine dayanıyor.

Ansiklopedilerde, Türkiye’nin toplumsal tarihi ve siyasal tarihi gibi kitaplarda, Atıf Hoca, Mehmet Atıf Efendi, gibi adlarla değil, İskilipli Atıf Hoca (1876-1926) olarak anılıyor. İskilip’in Toyana isimli köyünde doğup büyüdüğü için bu adla anıldığını sanıyorum.

İskilipli Atıf Hoca, 1924 yılında yazdığı, “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli risalesinden dolayı, 1926 yılında, Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından yargılanıp idama mahkûm ediliyor. İdam hükmü çok kısa bir zamanda, 4 Şubat 1926 da yerine getiriliyor, infaz gerçekleştiriliyor. İskilipli Atıf Hoca, şapka inkılâbına, başka bir deyişle batılılaşmaya karşı olduğu için idam ediliyor. Bu görüşleri, 1925 yılında çıkarılan “Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun”a aykırı bulunuyor. İdam edildiğinde 50 yaşlarında olduğu anlaşılıyor.

Çocukken, lise yıllarında İskilipli Atıf Hoca adıyla karşılaşmadım. Atıf Hoca adını 1950’lerin sonlarında, yani üniversite yıllarında duydum. Çok ilgimi ve dikkatimi çekti. Bundan sonra, İskilip’te, birkaç kişiyle Atıf Hoca’yı konuşmak, daha doğrusu, Atıf Hoca hakkında bilgi edinmek istedim. Tatmin edici cevaplar alamadım. 1970’lerde, 80’lerde de Atıf Hoca, İskilip’de konuşulan adı yadedilen bir kişi değildi. 1980’leribn sonlarında, 1990’ların başlarında durum değişti. Çeşitli olaylar vesilesiyle Atıf Hoca’nın adı anılar oldu. İskilip’te yayımlanan İskilip’Sesi Gazetesi’nde, bu yıllarda, Atıf Hoca’yla ilgili geniş bir yazı yayımlandı. Alaattin Ağabey’in, Atıf Hoca hakında, daha doğrusu, Atıf Hoca’nın eşi ve kızı hakkında anılarını dile getirmesi, bu döneme rastlıyor. Alaattin Ağabey’in anılarını şu şekilde toparlamaya çalışacağım.:

İskilipli Atıf Hoca babamın arkadaşıymış. 1910’lu yıllarda, babamla birlikte müderrislik yapmışlar. İstanbul’da Darülfunun’da da çalışmişlar. Babam, annem, Atıf Hoca’yı, ailesini çok yakından tanıyordu. Atıf Hoca’nın idam edilmesinden sonra, eşi ve kızı çok zor yıllar geçirmişler. Günler onlar için çok uzun sürmüş… İdamdan sonra ailesi, İskilip’e, İstanbul’a veya başka bir yere gitmemişler. Yaşamlarını Ankara’da sürdürmeye çalışmışlar.

Alaattin Bey’in anıları 1930’lu yılların başlarına ilişkin. O yıllarda Atıf Hoca’nın eşinin, kızının evlerine zaman zaman ziyarete geldiklerini anlatıyor.

O zaman, Hacıbayram Camii civarında bir evde oturuyorduk. Babam Ankara Müftülüğü’nde çalışıyordu. Zaman zaman evimize bir kadınla kızının geldiğini gorüyordum. O zaman 8-10 yaşlarındaydım. Ana-kızın akşamları, hava karardıktan sonra geldiğini görüyordum. Gündüz vakti, aydınlıkta geldiklerini hiç hatırlamıyorum. Karanlıklar içinde, kimselere fark edilmeden, etrafı kollayarak, sessizce, ürkek ürkek yavaş yavaş geliyorlardı. Kızın, anasının eteğine yapışarak, neredeyse, anasının eteğinin içine girerek, geldiğini anımsıyorum. Bizim eve geldiklerinde, sokak kapımıza, sessizce, usul usul ürkerek tık tık vuruyorlardı. Annem o vakitlerlerde, Atıf Hoca’nın eşinin ve kızının geldiğini anlar, hemen kapıya koşar, kapıyı sessizce açar, sokağın altına üstüne, sağına soluna şöyle bir bakar, misafirleri sessizce içeri alır, kapıyı usulca kapatırdı. Bu ziyaretleri, kimselerin fark etmemesine, görmemesine, duymamasına özen gösterilirdi. Gerek ana-kız, gerek annem, kapılardan sessizce geçer, merdivenleri yavaş yavaş usul usul çıkarlardı. Oturma odasına vardıklarında, ana-kız, sobanın yanına usulca çökerkerdi. Annemle Atıf Hoca’nın eşi fısır fısır konuşurlardı. Ben o konuşmaları çoğu zaman duyamazdım. Annem hemen biraz yiyecek getirirdi. Bazen çerez çemez getirirdi. Ana-kızi önlerine konanları sessice yemeye çalışırlardı. Yüzlerinden, hareketlerinden, konuşmalarından derin bir acı, hüzün aktığını hissederdim. Hep yavaş yavaş konuşma egemendi. Annem, onlara karşı sevgi, şefkat doluydu. Kendisine anlatılanları derin bir hüzün içinde dinlerdi. Atıf Hoca’nın eşi konuşurken, Annem onlara sık sık metanet dilerdi. Annemin, duygularını, daha çok bakışlarıyla, el-yüz hareketleriyle ifade ettiğini anımsıyorum. Bazen bu konuşmalara babam da katılırdı. Babam da yavaş yavaş sessizce konuşurdu. Onlara sı sık ihtiyaçları olup olmadığını sorardı. “Bizim kapımız size her zaman açık, bize her zaman gelin…” derdi.

Anneme, gördükleri, yaşadıkları baskıları, eziyetleri anlatırlarmış. Evleri devamlı gözetim altındaymış. Evlerine giren-çıkan izleniyormuş. Bu yüzden olsa gerek evlerine gelen giden de olmuyormuş Hiçbir gelirlerinin olmadığını, köyden de bir şey gelmediğini, tanıdıklarının da kendilerinden uzak durmaya çalıştıkların anlatırlarmış… Kız benden büyüktü. 16-17 yaşlarında olmalıydı. Fakat kızın konuştuğunu hiç hatırlamıyorum. Hep anası konuşurdu. Ananın da kızının da utangaç, ürkek bir halleri vardı. Ziyarete geldikleri eve sıkıntı verdiklerini söylüyorlardı. Annem hiçbir sıkıntı vermediklerini, onları görmekten çok sevindiklerini, her zaman beklediklerini, rahat olmalarını, rahat oturmalarının söylerdi.

Misafirler evimizde fazla kalmazlardı. Akşam ezanından sonra gelirler, yatsı olmadan giderlerdi. Annem ana-kız için küçük bir çıkın da hazırlardı. Çıkın içinde elma kurusu, kayısı kurusu, kuru üzüm, ceviz, bulgur, fasulye, ekmek gibi gıda maddeleri olurdu. Annemin misafirlerine zaman zaman para verdiği de olurdu. Kadın çıkını sessizce koltuğunun altına alır, yerlerinden usulca kalkarlardı. Kapılardan sessizce geçerlerdi. Annem onları sokak kapısından uğurlardı. Annem sokak kapısını yavaşça açardı. Misafirler kendilerini yavaşça sokağa bırakırlardı. Gerek misafirler, gerek annem, sokağın yanını yöresini, sağını solunu şöyle bir kolaçan ederlerdi. Annem kapıyı sessizce kapatır, misafirler, yavaş yavaş evlerine doğru yola koyulurlardı. Onlar da bizim eve yakın bir sokakta oturuyorlardı.

Dinsel görüşlerinden, tutumlarından, kıyafetlerinden, davranışlarından, siyasal düşüncelerinden dolayı, idama mahkum edilmiş, ve infazı gerçekleştirilmiş bir kişinin, bir din aliminin, geriye kalan yakınları, eşi ve kızı. Alaattin Bey’in anılarından, bunların nasıl yaşadıkları, kuşatılmışlıkları, kıstırılmışlıkları dile getiriliyor. İnsanın her şeyi gözleriyle görmesi gerekmiyor. İnsanlar, çevrelerinde olup bitenleri, yakın tarihlerde olup bitenleri yürekleriyle de görebilirler. İnsanlar, böyle bir yaşamın, kuşatılmışlık, kıstırılmışlık, tecrit edilmişlik ve yoksulluk halinin, nasıl yaşandığını yürekten duyarak hissederek olup bitenleri yakından görebilirler.

İskilip’de, Atıf Hoca, artık, yakından biliniyor. İsmi artık sık sık gündeme geliyor, anılıyor. Fakat yukarıda sözünü ettiğim İskilip’in Sesi Gazetesi’nde anlatılanlar çok ibret vericiydi. Gazetede, kısaca şunlar yazılıydı. Atıf Hoca için idam kararı açıklandıktan sonra, gizli devletden bir heyet, İskilip’e gidiyor. Bu heyet, gizlice tebdil-i kıyafet eyleyerek, çarşıda, pazarda, kahvehanelerde, şadırvanlarda, halkın toplu olarak bulunduğu alanlarda, Atıf Hoca hakkında soruşturmalar yapıyor. Halka, “Atıf Hoca hakkında ne biliyorsunuz?”, Atıf Hoca kimdir?”, “Atıf Hoca ne yapmıştır?”, “Atıf Hoca’yı tanır mısınız?” “Atıf Hoca’yla akrabalığınız, yakınlığınız var mıdır?” gibi sorular soruyor. Kendileriyle konuşulan kişiler de genel olarak, “Atıf Hoca’yı hiç tanımayız”, “Atıf Hoca kimdir bilmeyiz”, “Atıf Hoca’yı görmüşlüğümüz yoktur”, “Atıf Hoca’yı tanımam, Atıf Hoca kimse, hiçbir yakınlığım, akrabalığım yoktur” vs. diyorlar. Bu cevaplar, bu tutumlar, bu davranışlar, herhalde, Atıf Hoca’nın kolayca, hükümden hemen sonra infaz edilmiş olmasını sağlamış olmalı… Bu cevaplar,eşinin ve kızının kuşatılmış ve kıstırılmış yaşamlarının, tecrit edilmiş ve yoksul yaşamlarının ipuçlarını da veriyor olmalı…

Atıf Hoca’nı doğduğu köyün adı artık Toyana değil. Köy, artık, Tophane olarak biliniyor. Ankara’dan, Çankırı yolundan İskilip’e giderken, İskilip-Bayat yol ayrımına varmadan, sağ tarafta bulunuyor.

İskilip’in Sesi Gazetesi’nin anlatımları ve Alaattin Bilgi’nin anıları bir bütünlük oluşturuyor.

Bu bilgiler 1920’lerin ortalarında, Türkiye’nin toplumsal ve siyasal hayatı hakkında açıklamalar yapılırken önemli olgusal dayanaklar oluşturuyor.

Alaattin Ağabey’in İskilipli Atıf Hoca hakkındaki değerli anılarını hoş bir tesadüf, hoş bir karşılaşma sonucu öğrendim. Tesadüfler bazen böyle, güzel sonuçlar da ortaya koyabiliyor.

Alaattin Ağabey’e bu anlatımlarından dolayı teşekkür ediyorum. Bu vesileyle, Atıf Hoca’nın manevi kişiliğini saygıyla anıyorum.

İskilipli Atıf Hoca’ya Daha geniş Bir Çerçeveden Bakmak


İskilipli Atıf Hoca ile ilgili yargı ve infaz sürecine biraz daha geniş bir çerçevede bakmakta yarar var.

23 Aralık 1930’da Menemen’de, “irtica” denen bir olay yaşandı. Bu olaydan sonra, Menemen’de Divan-ı Harbi Örfi (Sıkıyönetim Mahkemesi) kuruldu. Mahkemenin başkanı Mustafa Muğlalı’ydı. Mustafa Muğlalı Temmuz 1943 deki “33 Kurşun Olayı”ndan yakından biliniyor.

Mahkeme, 30 kişiyi idam cezasına çarptırdı. 30 kişi arasında, Nakşi Şeyhi, Hewler’den Kürd Mehmet Esat Erbili (1847-1931) ve yeğeni Ali Efendi de vardı. Bu iki kişi hastanede yaşamlarını yitirdi. Osman Tiftikçi, İslamcılığın Doğuşu, Osmanlı’dan Günümüze, Türkiye’de Gelişimi Akademi Yayınevi, İstanbul, Ağustos, 2011, s. 320-322) Geriye kalan 28 kişi idam edildiler. (Şeyh Mehmet Esat Erbili’nin, sanatçı Mehmet Ali Erbil’in dedesi olduğu söylenmektedir.)

Atıf Hoca’nın, Kürd Mehmet Esat Erbili ile ilişkili olduğu, aynı siyasal cemiyetin, tarikatın üyesi olduğu belirtilmektedir. Şeyh Mehmet Esat Erbili’nin, ise, Güney Kürdistan’da, Şeyh Mahmud Berzenci’nin yakın arkadaşı olduğu dile getirilmektedir. Serbest Fırka’nın kurulduğu ve Ağrı direnişinin devam ettiği günlerde, Mehmet Esad Erbili’nin de, basında, sık sık adı geçmektedir. Şeyh Mahmud Berzenci ise, 1919-1922 yılları arasında İngilizlere karşı, Kürd milli hakları için savaşan bir Kürd lideridir. İngilizler, Şeyh Mahmud Berzenci’yi ve bütün taraftarlarını yok etmek için yoğun bir çaba sarfetmişlerdir. İngilizler, Ortadoğu’daki Türk, Arap ve Fars yönetimlerinden de bu doğrultuda faaliyet yürütmelerini istemişlerdir. Bu düşüncenin, çeşitli kaynaklarla ve belgelerle test edilmesinde büyük yarar vardır.

Atıf Hoca’nın Mezar Yeri, Mezarın İskilip’e Taşınması

İskilipli Atıf Hoca, Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından, idama mahkum edildi. İnfaz 4 Şubat 1926 günü gerçekleştirildi. O gün cenazeye sahip çıkan olmadığı için, Atıf Hoca’nın cesedi, Mamak’da, Kimsesizler Mezarlığı’na gömüldü. Mamak’daki Kimsesizler Mezarlığı

1954 de, Gülveren ve Çınçın arasındaki Asri Mezarlık’a taşındı. Atıf Hoca’nın mezarı o bölgede kalmış ve orada Savaştepe Parkı yapılmış.

Hatay eski milletvekillerinden Mehmet Sılay, Atıf Hoca’nın mezar yeri ile çok ilgilenmiş. 2000’de, mezar yerinin tesbiti için yoğun bir çaba göstermiş.

1926 da Ankara İstiklal Mahkemesi’nde zabıt katibi olan bir kişi, Atıf Hoca’nın mezarının yerini biliyormuş. Bu, Atıf Hoca’ya saygı duyan, haksız bir şekilde idam edildiğine inanan bir kişiymiş. Zaman zaman, Atıf Hoca’yı mezarında ziyaret eder, dua edermiş. Bu kişi oğluna da Atıf Hoca’yı anlatmış, mezar yerini göstermiş.

Mehmet Sılay ve arkadaşları, soruşturmalar sonunda, bu kişiyi öğrenmiş. Tanışmışlar. Bu kişi Mehmet Sılay’a mezar yerini göstermiş. Mezar açılmış. DNA örnekleri alınmış. Atıf Hoca’nın Toyana Köyü’ndeki yeğenlerinin, DNA larıyla karşılaştırılmış. Sonunda Atıf Koca’nın, mezar yeri, cesedi bulunmuş. Mehmet Sılay doktor olduğu için, bu işlemlerin kolayca yapılmasını sağlamış.

Daha sonra, Atıf Hoca’nın cesedi İşkilip’e taşınır. Dönemin Belediye Başkanı Orhan Öztürk; mezarın, Ankara’dan İskilip’e taşınmasında gayret gösterir. Ceset, 22 Temmuz 2008 de, İskilip’de hazırlanan mezara gömülür. Defin işlemi sırasında, dönemin Belediye Başkanı Orhan Öztürk, Mehmet Sılay ve Arkadaşları hazır bulunur.

Atıf Hoca’nın mezarı, hali hazırda, İskilip’de, Gülbaba Mezarlığı ile eski trafo arasında bir yerdedir. Anıt Mezar da yapılıyor.

İskilip Devlet Hastanesi’nin adı da, İskilip Atıf Hoca Devlet Hastanesi olarak değiştirilmiştir.

Önemli Bir Sorun

Zaman zaman, basında, “İskilipli Atıf Hoca’ya itibarı iade edilmelidir.” şeklinde haberler yer almaktadır. İade-i itibar ile ilgili haberleri çeşitli gazetelerde görmek, televizyonlardaki çeşitli programlarda izlemek mümkündür. Bu kampanyaların yanlış olduğunu düşünüyorum.

Çünkü Atıf Hoca her zaman itibarlı olmuştur. Atıf Hoca, Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından yargılansa da, idam edilse de, cesedi “Kimsesizler Mezarlığı”na atılsa da, her zaman itibarlı olmuştur. “İade-i itibar haberleri, insanda şöyle bir çağrışım yaptırıyor: Sanki itibarını kaybetmiş de, yeniden itibara kavuşması için, itibarının iade edilmesi için çaba sarfediliyor. Halbuki, durum hiç öyle değildir. İtibarlı olma, saygı görme anlamına gelmektedir. İtibarlı olan saygı gören, sözü dinlenen bir kişidir. Gerek İskilip’de, gerek İslami kamuoyunda, Atıf Hoca her zaman saygı görmüştür.

İskilipli Atıf Hoca’nın manevi olarak yaşatılması için her şey yapılmalıdır. Yaşamı, düşünceleri, yazıları, yargılanması, idamı, dikkate değer bir süreçtir. 1926 yılındaki sahipsizliği, 2000’lerde sahip çıkılması incelenmesi, irdelenmesi gereken bir şüreçtir.

Bunlar elbette yapılmalıdır. Ama, “Atıf Hoca’ya itibarı iade edilmelidir” gibi, “Atıf Hoca’ya itibarı iade edildi” gibi düşünceler yanlıştır. Bu konularda çaba harcamak yanlıştır. Çünkü İskilipli Atıf Hoca, her zaman itibarı olan, itibarını koruyan bir kişidir.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Eğitim Reformu: Neden Ve Kimin İçin?



Fikret Başkaya

Eğitim sistemi her zaman egemen sınıfların ihtiyacına cevap verir. Tarihsel süreç içinde eğitimin işlevleri değişebilir ama değişmeyen şey eğitim sisteminin mutlaka mülk sahibi egemenlerin ihtiyaçlarına cevap vermesidir. Kapitalizm öncesinin sosyal formasyonlarında eğitimin amacı, egemen ideolojiyi üretmek ve yaymak ve devlet aygıtının yönetici-bürokratik kadrolarını yetiştirmekti. Kapitalizmin egemen üretim tarzı haline geldiği dönemde, yukarıdaki iki işleve bir de sermaye sınıfının ihtiyacı olan “yetişkin” işgücünü yetiştirme işlevi eklendi. Son dönemde, neoliberal kürelileşmeyle birlikte eğitimin hızlı bir tempoyla paralılaşması, metalaşması, şeyleşmesi, bir kamu hizmet alanı olmaktan çıkıp özelleştirilmesiyle, artık eğitim bir kâr alanı ve aracı haline de dönüşmüş bulunuyor. Başka türlü söylersek, eğitim artık her hangi bir mal gibi alınıp-satılan bir metaya dönüşmekte. Değerlenme sıkıntısı çeken sermaye için bir kâr alanı haline gelmekte.
Eğitimin eğitilenler bakımından işleviyse, belirli düzeyin üstünde eğitim görmüş olan diplomalılara “sınıf değiştirme” yolunu açmasıdır. Böylece eğitim, emekçi sınıfların çocuklarının, mütevazı kesimden gelen çocukların egemen sınıf katına, şimdilerde burjuva sınıfına katılmasını sağlıyor. Tabii onları içinden çıktıkları sınıfa yabancılaştırmak kaydıyla... Başka türlü söylersek, onları ezen tarafın unsurlarına dönüştürüyor. [ Elbette eğitilmiş olanlar arasından az da olsa içinden çıktıkları sınıfa ihanet etmeyenler de çıkabiliyor. İyi ki de çıkıyor, aksi halde durum daha da vahim olurdu...] 

Eğitim sisteminin her zaman ve mutlaka hâkim sınıfların ihtiyacına göre şekillendiğinden habersiz olanlar, ekseri sorunu yanlış bir zemin üzerinde “tartışma” eğilimindedirler. Sanki bir şeyler yapılırsa eğimin daha iyi olacağı yanılsaması söz konusudur. Başka türlü söylersek, daha iyisi yapılabilirken ve yapılamadığı için sistemin kötü olduğu, kötü işlediği, ihtiyaca cevap vermediği düşüncesi geçerlidir... Oysa egemenler ihtiyaçlarına cevap vermeyen sistemi anında değiştirirler. Bu tür yanlış anlayışlar eğitimin toplumun tamamı için tasarlandığı, oluşturulduğu düşüncesinden kaynaklanıyor.
AKP hükümeti tarafından dayatılan son eğitim reformu – 4+4+4- modeliyle ilgili tartışmanın tarafları, yapılmak isteneni kavramaktan uzak oldukları için, asıl kaygının ve amacın pedagojik, entelektüel ve “bilimsel” olduğunu, amacın eğitimi yaygınlaştırmak olduğunu sanıyorlar... Öyle olunca da tartışma “kesintili mi yoksa kesintisiz mi olmalı” biçiminde yürüyor. Dolayısıyla operasyonun ne amaçla ve neden yapıldığı gözden kaçıyor. Yeni modelin başlıca iki amacı var: Birincisi, sermayenin, özellikle de küçük ve orta boy sermayenin ucuz emek ihtiyacını karşılamak, bu amaçla da çocuk emeği sömürüsünü derinleştirmek; ikincisi, eğitimdeki özelleştirme sürecini hızlandırmak. Bir taraftan sermayenin ihtiyacı olan ucuz işgücü meslek okullarında üretilirken, diğer taraftan da eğitimin tüm aşamalarını özelleştirmek. Lâkin kesintili mi, kesintisiz mi? tartışmasının tarafları eğitimin muhtevasını hiç gündeme getirmiyorlar... Dolayısıyla tartışma sorunun esasını angaje etmiyor. Türkiye’de ilkokuldan üniversiteye, eğitim ve okul sistemi oldum olası “düşük yoğunluklu” militer bir yapı arzediyor. Bunlara yarı-askerî kurumlar demek mümkündür. Eğitim sisteminin birinci başat niteliği budur. İkincisi, eğitim baştan sona bağnaz bir resmi ideolojiyi [devlet yalanlarını] genç nesillerin kafasına enjekte etmek üzere kurgulanmıştır. Yarı-militer kurumlar olan okullarda çocukların bilinci resmi ideoloji enjeksiyonuyla daha baştan köreltiliyor. Böyle bir yapıdan özgür bireylerin çıkması mümkün müdür? İşte Türkiye’deki eğitim sisteminin asıl misyonu ve varlık nedeni budur ve sistem tam bir etkinlikle toplumsal bilinci köreltmeyi, toplumu köleleştirmeyi başarıyor. Dolayısıyla egemen sınıflar bakımından eğitim sistemi son derecede başarılıdır. Velhasıl, Türkiye’nin “modern” okul ve eğitim sistemi böyle bir amaca hizmet ediyor.

Fakat eğitilenlerin bilincini köleleştirmek, körleştirmek, köreltmek, genç nesilleri ufuksuzlaştırmak, bilinci köreltilmiş/köleleştirilmiş eğiticileri varsayar... Dolayısıyla eğitim kadrosu da son derece başarılıdır. Tam da gerekeni yapıyorlar, özgür düşüncenin yeşermesini, filizlenmesini daha baştan engellemeyi başarıyorlar. Civcivi yumurtadayken eziyorlar... Yarı-askerî kurumların eğiticileri, öğretmenleri, tek tip bağnaz egemen/resmi ideolojiyi büyük bir başarıyla kafalara sokmayı başarıyorlar. İşte Türkiye’nin kolay yönetilen bir ülke oluşunun, demokratikleşme zaafının gerisindeki başlıca nedenlerden biri budur. Genç nesiller özgür düşüncenin ve özgürlük bilincinin gelişmesini önleyen bir eğitim sürecinden geçiyorlar...
Son eğitim reformu yangından mal kaçırırcasına oldu bittiye getirilse de epey zamandır egemenler katında mayalandırılmaktaydı. 1999 yılında yapılan 16. Milli Eğitim Şûrası’nın temel gündem maddesi ‘Meslekî ve Teknik Eğitim’di. Söz konusu şûrada alınan kararlardan birinde: “ İlköğretimin bütün sınıflarında meslek alanını tanıtıcı etkinliklere yer verilmelidir” deniyordu... 2010 yılında yapılan şûradaysa, ilk yılı okul öncesi eğitim olmak üzere, dörder yıllık üç aşamalı 13 yıllık zorunlu eğitim öneriliyordu. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği [TOBB] başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, 2010 genel kurul açış konuşmasında ne yapılması gerektiğini söylüyordu: Eğitim sistemini piyasanın [sermaye sınıfının densin] ihtiyaçlarına göre yeniden dizayn etmek... Hisarcıkloğlu şunları söylüyordu: “Eğitim sistemindeki sorunlara çare bulmalıyız. Ülkemizin mesleki eğitim altyapısını komple elden geçirmeliyiz. Kısır tartışmaları bir yana bırakıp, mesleki eğitim sistemimizi piyasanın taleplerine duyarlı hale getirmeliyiz”. Ve iki yıl sonra, 2012 de “kısır tartışmalara da pek yer vermeden” eğitim sistemi talebe “duyarlı hale getiriliyor...

 Camiyi okula taşımak: AKP’nin son harikası.

 TC baştan itibaren iki temele dayandı: Okul ve Cami. Durum böyleydi ama Laik Türkiye söylemi hiç dillerden düşmedi. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum devletin tam da göbeğine yerleşmişken, Milli Eğitim Bakanlığı içinde “Din Eğitimi Genel Müdürlüğü” diye bir birim varken, vb. bu ne menem laiktir dendiğinde, cevap hazırdır: Bu Türkiye’ye özgü bir laikliktir... Yani alaturka laiklik... Ve başta okullu-diplomalı kesimler olmak üzere insanlar rejimin laik olduğu yalanına inandırıldı. Türkiye’nin laik olduğuna inanların başında da “en eğitimli” kesimler geliyor... Tabii bu da şaşırtıcı değil zira okullu olmak demek resmi ideolojinin rahle-i tedrisatından geçmiş olmak demektir. Ve okulluluk ne kadar uzunsa, resmi ideolojinin “içselleştirilmesi” de o ölçüde büyük oluyor... Dolayısıyla bilinci en çok köreltilmiş kesim en eğitimli kesimdir... Bu kesim Türkiye’nin laik olduğuna o kadar samimiyetle inanır ki, yerli yersiz, Türkiye laiktir laik kalacak... sloganına sarılırlar... Aslında yalanı üretenlerle ona inanalar aynı kesimlerdir demek daha doğrudur. Oysa din-devlet ilişkisi özü itibariyle Osmanlı İmparatorluğunda geçerli olanın miras alınmasıydı. Zaten Osmanlıdaki din-devlet ilişki biçimi de Bizans’tan kopya edilmişti. “Laik Cumhuriyet” uyduruk resmi ideolojisine dayanarak yönetemezdi. İdeolojik temelini güçlendirmek için camiye ihtiyacı vardı ve bu amaçla dini duruma göre manipüle etti ve kullandı. 12 Eylül 1980 sonrasında din, Türk-İslam sentezinin bir gereği olarak zorunlu din dersiyle eğitim sistemine sokulmuştu. İmam Hatip Okullarının  ve Kuran Kurslarının varlığı da, bir bakıma din Müslümanlara bırakılmayacak kadar önemlidir demeye geliyordu. AKP hükümeti güya 28 Şubat’ın rövanşını alıyormuş görüntüsü altında iki şey yapmak istiyor: Birincisi seçmene selam yolluyor; ikincisi, Seçmeli ‘Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin Hayatı” dersleriyle camiyi, yani devlet dinini okula sokuyor... Fakat seçmeli söylemini nüanse etmek gerekir. Bu ikisi herkesin seçmesi mümkün olmayan dersler. Mesela ateistlerin, Hıristiyanların, Musevilerin, vb. bu dersleri seçmeleri mümkün değil. Demek ki sadece bir kesim için seçmeli dersler söz konusu... Seçme işi de tabii öğrencinin değil, öğretmenin ve okul müdürünün işi olmak kaydıyla... Dolayısıyla seçmeli ders söylemi sadece işi kılıfına uydurmak için...

Aslında kanunlar sadece yolu açar. Asıl uygulama yönetmeliklerle, tüzüklerle ve talimatnamelerle gerçekleşir. Bakanlık gerisini getirecektir. Mesela her okulda bir mescit ve abdest alma mekânları, Hz. Muhammed köşesi, vb. zamanla kotarılır... Bir sonraki aşama mesela artan okul ihtiyacını karşılamak için camilerin de “Laik eğitim”e açılması olabilir... Camiyle okul arasındaki ayrım artık iyice silikleştiğine göre...  Aslında tartışmaların bir anlam taşıyabilmesi için yapılacak şey gayet basit: Devlet dinden elini çeksin. Buna var mısınız? Aksi halde ikiyüzlülüğün bir âlemi yok. Eğitim sistemi tartışmalarına katılan “ilmi kendilerinden menkûl zevât,  “birbirinden değerli uzman konuklar” ve “her konunun uzmanlarının” ağzından hiç böyle bir şey duydunuz mu? Peki bu ne demektir? Eğitim sisteminden önce rejimin niteliğini tartışmaya cüret etmek demektir...

Kapitalizm geçerliyken “demokratik eğitim” mümkün değildir.
Demokratik eğitim, her sınıfsal kökenden çocukların eğitim kurumlarından eşit yararlanmaları anlamındadır. Eğitimin demokratikleşmesiyse eğitimin özgürlük ve demokrasi ilkeleri temelinde yürütülmesi demeye gelir. Şimdilerde özelleştirme dalgası pupa yelken yol alırken, artık “demokratik eğitim” diye bir şey retorik olarak bile gündemde değildir. Yoksul kesim çocuklarına burs vermek gibi yöntemlerle eğitim eşitsizliğini gidermek mümkün değildir. Bir küçük köylü çocuğunun veya bir işçi çocuğunun, bir işportacının veya işsiz çocuğunun, eğitim sistemi karşısındaki konumu, bir büyük kapitalist patronun, yüksek yargı üyesinin, baro başkanının, profesörün, müsteşarın, siyasi parti başkanının, ünlü bir şarkıcının veya sinema oyuncusunun, vb. çocuğuna göre son derecede dezavantajlıdır. Elit sınıfın çocukları elit okullarında eğitim görürler ve o kadarı sistemin ihtiyacını az-çok karşılar. Emekçi sınıftan da elit okullarına veya “iyi üniversitelere” tırmananlar olsa da bunlar istisnadır. Zaten şimdilerde eğitimin paralılaşması-özelleştirilmesiyle o dar yol da kapanmaktadır. Osmanlı döneminde “reaya oğlu reaya olur” denirdi. Şimdilerde artık işçi/emekçi oğlu işçi/emekçi olur denecektir ama bir iş bulabilme ihtimali de zorlaşmak kaydıyla... Dolayısıyla artık geçerli slogan: Parası olan/ parayı veren eğitim hizmetini satın alır şeklindedir. Oysa eğitimin bir hak ve kamu tarafından sunulması gereken bir hizmet olması gerekir... Eğitimin bir kâr aracına dönüştürülmesi demek bu hakkın yok sayılması demektir... Neden sevgili “uzmanlarınız” bu sorunu tartışma zahmetine katlanmıyor? Eğer eğitim hizmetleri özelleştiriliyorsa, sağlık hizmetleri özelleştiriliyorsa, belediye hizmetleri özelleştiriliyorsa, velhasıl akla gelen her şey özelleştiriliyorsa, parayla alınır-satılır birer metaya dönüştürülüyorsa, o zaman insanlar neden vergi veriyorlar? Vergiler ne için denmeyecek midir? Bir soru daha: Bu ülkede vergiyi kim veriyor ve/veya ne kadarını kim veriyor? Söz konusu olan vergi mi yoksa haraç mı? İki- üç yüzyıl kadar önce Batı Avrupa’da bir slogan şöyleydi: Temsil yoksa vergi de yok... Bu gün de şöyle bir slogan gerekmiyor mu: Kamu hizmeti/sosyal hizmet yoksa vergi de yok... Elbet bir gün asıl sorunlar da tartışma gündemine gelecektir, mesela mülkiyet sorunu gibi...

1 Nisan 2012 Pazar

Biz niye taş atmıyoruz?

'Biz niye taş atmıyoruz?'u tartışmak daha anlamlı değil mi?
Pozantı, tecavüz ya da ‘üstün insan’...







Mesut Onatlı / Demokrat Haber

“ Az önce bir şey öldü.
Utanç.
İntihar etti.”


“Disko 5 No’lu” adlı oyunda Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde yapılan tecavüzler üzerine sarf edilen sözler bunlar. Tecavüzün bir sınırı var mıdır diye düşünmeden edemiyor insan kimi tecavüzleri duyunca. Örneğin bahsi geçen cezaevinde babanın gözü önünde oğluna, oğulun gözü önünde babasına yapılan tecavüz mü yoksa birbirlerinin cinsel organlarını ağızlarına almaya zorlanmaları mı daha çok dehşete düşürür insanı?

“5 No’lu Cezaevi” belgesel/filmde geçen “işkenceciler cinsel organlarını en son kulaklarımızın arkasına deydirdiler… s.kilmedik yerinizi bırakmayacağız diyorlardı”nın veya “Bildiğin Gibi Değil” kitabında geçen 9-10 yaşlarındaki Hazal’a 9 kişinin babasının gözü önünde tecavüz ederek öldürmesinin ötesi var mıdır? Ya en son Pozantı Cezaevi’nde yaşanılanların? Varsa bir sınırı tecavüzün, nedir? Bunu yapanın, yapabilenin sınırı nedir?

Adorno’nun “Auswitch’ten sonra şiir yazılamaz” dediği durum tam da bu değil midir? Diyarbakır Cezaevi’nden, Hazal’dan, Pozantı’dan sonra yazılan, çizilen, söylenilenler bir anlam ifade edebilir mi? Yapılanı kınamak, basın açıklamaları yapmak, kampanyalar düzenlemek ne anlam ifade eder gerçekten? Pozantı’da olanlardan sorumlu olanların tümü açığa alınsa, cezaevine konulsa, o çocuklar serbest bırakılsa sorun çözülmüş mü olacak? Ki bunların bile hiçbiri yapılmadı henüz. Üstüne üstlük inkar edildi, hem olanları anlatan çocuklardan biri hem de haberini yapan DİHA muhabiri tutuklandı. Bu, “yaptık, yine yaparız” demek değil midir?

Diyarbakır Cezaevi’nde yatan bazı tutsaklar yaşadıklarından sonra ölmek istemişti. Kimi başardı, kimi öldürüldü ama asıl hedeflenen kişiyi fiziken öldürmek değil onun benliğini, kişiliğini yok etmekti. İşkenceciler, öldürmenin ötesini kurguladı ve uyguladılar orada. Dayak, dışkı-fare yedirme, lağımda yüzdürme vb. yetmedi asıl “aşağılayıcı” olan tecavüze başvurdular. “Bir gün dışarı çıksan da burayı asla unutamayacaksın” diyorlardı. Minik Hazal, asıl babasını düşürmek için gözü önünde tecavüz edilerek öldürüldü. Pozantı’da çocuklar tecavüzcülere “alın size PKK’lıları getirdik” diye sunuldular.

Bütün olanlardan sonra “yaşam hakkı” üzerine tekrar düşünmek gerekmiyor mu? Kutsal denilen yaşam hakkına bu şekilde tecavüz edenler, kişiyi bu şekilde kişiliksizleştirmek isteyenlerin “yaşam hakkı” nedir? Yaşam amaçları yaşam hakkına gasp olanların yaşam hakkı olmalı mı gerçekten? Tecavüzcülere ne yapılmalı sorusu önemli bir sorudur. Ömür boyu tek kişilik hücreye mi atılmalı, tedavi mi edilmeli? Var mı tedavisi? Veya “La Piel Que Habito/İçinde Yaşadığım Deri” filmindeki gibi o kişinin cinsiyeti değiştirilip ona tecavüz mü edilmeli ne yaptığını anlaması için? Veya öldürülmeli mi tecavüzcü, eskilerden bir film olan “Sleepers/Kardeş Gibiydiler” ve bu filmin uyarlaması olan Show TV’de yeni gösterime giren “Suskunlar” dizisindeki gibi? Kardeş Gibiydiler filmi ve Suskunlar dizisinde cezaevinde tecavüze uğrayan çocukların bütün unutma çabalarına rağmen yaşadıklarını unutamamaları ve ileriki yaşlarda öç alma tutkuları anlatılır. Dizinin 2. bölümünde tecavüzcülerinden birini öldürdüklerinde tecavüze uğramışlardan biri “20 yıldır ilk defa nefes aldım” diyordu mesela. Yine Diyarbakır Cezaevi Sempozyumu’nda orda yatmış tutuklulardan birisi “Esat Oktay Yıldıran’ın öldürüldüğünü duyduğumda sevinçten ağladım, içim ferahladı. Bir gün olacağını biliyordum. Hep bu umutla yaşadım” diyordu. Tecavüze uğrayanların nefes alması için gerçekten ne yap(ıl)malı? İnsan insana bunu neden yapar? Hem bilim hem de din çevrelerinde mahlukatların en üstünü kabul edilen insanın üstünlüğü nerede?

Türler sınıflandırılmasında en üste konulan insan (hadi özelleştirelim, erkek) daha nasıl aşağılık olabilir? Kadını kendi deyimiyle “becerip”, her erkeği de kendisi gibi erkekliği ile övünen sanıp ona da tecavüz ederek “sende erkeklik diye bir şey bırakmayacağız” dedirten “erkeklik” nasıl bir şeydir? Ötesi var mıdır?

Bu çocukların niye taş attığı anlaşılmıyor mu hala? Ey tecavüzcüler ve bunu “devletin polisine taş atarlarsa sonu böyle olur” demeye getiren aşağılık destekçileri, artık anlıyor musunuz bu çocukların niye taş attığını? Anlıyor musunuz “çatışmalarda askerler yaralanınca, keşke ölselerdi diyorum” diyen çocuğun kinini? Anlıyor musunuz “taş atıyorum, silah bulsam silah da sıkarım” diyen çocuğun öfkesini? Anlıyor musunuz “bazen bomba olup içlerinde patlamak istiyorum” diyen çocuğun nefretini? Sizler yarattınız bu kin, nefret ve öfkeyi. Dün analarına, babalarına tecavüz ederek sizler yarattınız. “Savaş nesli” denilen bu nesli sizler yarattınız. Onları durdurmak için şimdi de onlara mı tecavüz etmeye başladınız? Analarını, babalarını bu yolla durdurabildiniz mi ki onları durdurabilesiniz? Hadi diyelim durdurdunuz, bu savaşı da kazandınız. Peki ya insanlığınız?

Ve biz ey henüz insan kalabilmişler, bizler hala bu çocukların niye taş attığını mı tartışıyoruz? “Biz niye taş atmıyoruz?”u tartışmak daha anlamlı değil mi? Kaldı mı utanç?

Erdoğan'ın vebali‏!..



Dr.İsmet Turanlı,
dr_ismetturanli@mynet.com

Erdoğan bundan böyle ölecek gençlerin vebalini taşıdığının farkında mı?

Son zamanlarda Kürt sorununa odaklanan köşe yazarları Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı oluncaya kadar Kürt sorununun çözümü için bir hamle yapmayacağı tahminin de bulunuyorlar. Buna sebep olarak ta milliyetçi oyların kaybını önlemek olduğunu söylüyorlar. Son referandum da Ak partililerin yanında MHP’lilerin de desteğini aldığı anket firmalarınca iddia edilmişti. Bu dengeyi kendi başkanlık seçimine kadar korumak isteyeceği tahmin ediliyor. Acaba o zamana kadar kaç Mehmetçik, kaç PKK’lı genç hayatını kaybedecek, bunu düşünen ve başbakanı bu hususta uyaran var mı? Başka bir deyişle, Erdoğan’ın bu olacak kayıpların vebalini taşıdığını cesaret edipte kendisine söyleyebilecek danışmanları var mı? Hiç zannetmiyorum. Böyle tek adam konumuna giren liderlerin etrafında bir hale teşekkül eder ve onların davranışlarındaki motivasyonun temelinde lidere hoş gelecek sözleri dile getirmek vardır. Bu ağır tarihi vebali taşımanın siyasi liderlerin kariyerlerini berhava edebileceğini düşünmek ve hele hele cesaret edipte açıklamak her babayiğidin karı olamaz.

Erdoğan Arap baharı ile meydanlara çıkan insanların çağrılarına kulak verip, oralarda ki liderlere demokrasi dersi verirken Türkiye de Kürtlerin şu veya bu temsilcilerinin müştereken açıkladıkları özerklik ve ana dilde eğitim söylemlerini duymaz oldu. Seçim sonuçlarını dikkate alırsanız görürsünüz ki Kürdistan da seçimi kazananların top yekûn Kürt kökenli olduklarını görürsünüz. O halde oylar AK partiden ziyade Kürtlere verilmiştir. Erdoğan’ın kendi kendisini kandırıp oyların Ak partiye ait olduğu zehabına kapılırsa yahut ta birçok basın mensubunun bu tarzda değerlendirmesine inanırsa ağır bir hataya düşer. Bu kanı ile yola düşüp, nasıl olsa oyların yarısından çoğu bana verildi şımarıklığı ile ‘’ Kürt sorunu yoktur, Kürtlerin sorunu vardır’’ vecizesini söylemekten çekinmez.

Barzani’nin Şİİ kıskacında olduğunu hesaba katarak ‘’ Barzani’nin Türkiye’ye muhtaç olduğu ‘’ düşüncesi ile PKK’yı yok etmekte Kürdistan federal oluşumunun desteğini alması mümkün olabilir. Barzani’ye bakarak onun Kürdistan da Kürtlere, hatta Türkmenlere ne gibi demokratik hakları tanıdığını fark etse ‘’ Kürt sorunu yoktur’’ vecizesinden uzak durur. Barzani ile müttefikleşirse, orada ki Petrol zenginliğinden nasibini alabileceği politikasına zemin hazırlamış olur.

Suriyeli Kürtlerin Esad’dan özerklik koparması halinde Mezopotamya da dörde bölük yaşayan Kürtlerin Üniter bir yapıya gideceklerini ve USA’nın ve AB’nin bu durumu desteklerinin farkına varır. PKK’lılar arasında % 30 unun Suriyeli olduğu da istihbaratçılarla malumdur. Türkiye’nin eninde sonun da Barzani Kürdistanı ile ittifaka girmesi yahut Federatif bir müşterekliğe gideceği de Türkiye de köşe yazarları tarafından alçak sesle dile getirilmektedir. İran, Suriye ve Irak’taki Şİİ rejimleri Barzani Kürdistan’ını sıkıştırdıkça Türkiye’nin ona hami rol oynaması kaçınılamaz.

Türkiye’nin istikbal de ki yeni yapılanması AB nezdinde de inkâr edilemeyecek bir konum kazandırır. Bütün mesele Erdoğan’ın bundan böyle kullanacağı ferasetine kalmıştır.

Ayni Vebali BDP yöneticilerinin taşıdığını da söylemek gerekir. Onların oldukça dar bir sahada siyaset yapmaları Kürtlerin teveccühünü kazanmakta zorlanacakları aşikârdır. Tarihin geleceğini isabetli tayin edebilirlerse temsilci hüviyetleri de o nispette artacaktır. Bakalım istikbal kimleri haklı çıkaracaktır.

Antalya.

27 Mart 2012 Salı

ESED Kürtlerine Özerklik tanırsa?


Dr.İsmet Turanlı
LOZAN Zaferinden sonra Türkiye Kıbrıs’ı İngilizlere, On iki adayı Rumlara, Arapların işgal ettiği bölgeyi ona bölünmüş halde, Kürdistan’ı da DÖRDE bölük bir tarzda terk etmişti.
1. O tarihten beride Kürt milleti ve Kürdistan dörde bölük haliyle bu güne kadar suverenitesini sağlayamadı. Artık bıçak kemiğe dayandı. Kürtler ilelebet dörde bölük yaşamak istemiyor. Lozan da yaratılan sanal durumdan kurtulmak istiyor.
2. Irak ta ki Kürdistan bölgesi otonomisine kavuştu. Belki yakında istiklalini ilan edip Birleşmiş Milletlere yeni bir devlet olarak müracaatını yapacak. Türkiye bunu önlemek için bütün diplomatik imkânlarını devreye sokacak. Diğer yandan da Şii Suriye, Irak ve İran kıskacında da bırakmak istemeyecektir. Yahut Irakta bir iç savaşa müsaade etmeyecektir. BARZANİ’ de Şİİ komşularının baskısından kurtulmak için SUN’İ Türkiye devletine yanaşacaktır.
3. Suriye de ESED Kürtlerine özerklik tanıyacak olursa, oradaki Kürtlerin Barzani ile birleşmeyi tercih edecekleri beklenir.
4. Türkiye’nin Kürdistan ile Federasyona gitmesi kaçınılmaz hale gelecektir.
5. Bu suretle Irak Kürdistanı kendisini emniyete alacak.
6. Türkiye ise kendi Kürtlerine Irak Kürdistan da ki demokratik hakları tanıyacak,
7. PKK nın meşruiyeti ortadan kalkacaktır.
8. Ayrıca Türkiye’nin ekonomik yönden yumuşak karnıolan enerji ihtiyacını ( senede 54 milyar dolar petrol ve doğal gaz ithaline para harcamaktadır.) Kürdistan bölgesinden temin edecek, İran ve Rusya’dan enerji ithali baskısından kurtulacaktır. Türkiye bir taşla üç kuş vurmuş olacaktır.
1. Kürt sorunu sona erecek. Türkiye bölünmeyecek, bilakis büyüyecektir. Eski Misaki Milli hudutlarına dönülecektir.
2. PKK sorununa ve silahlı mücadeleye son verilecektir.
3. Türkiye enerji ihtiyacını Kürdistan’ dan temin edecektir. Cari açığı kapanacak. Yaptığı tasarrufla Kürdistan da yatırımları gerçekleştirecek. Ekonomik güç kazanacaktır. AB’eye alınırsa Almanya’dan sonra nüfus ve ekonomi bakımından en kuvvetli devlet durumuna girecektir. AB devletleri daha da nazlanacaklarsa da USA’nın, OBAMA’nın böylesi bir federasyonu destekleyeceği (İsrail frenlemezse) mümkün olacaktır. Çünkü USA Orta doğuda en güveneceği bir Türkiye’yi destekleyecektir.
Bu akıllıca yaklaşımı Erdoğan becerebilecek mi? Bundan çok ümitli değilim. Şimdiye kadar onu destekleyen akademisyenler ve köşe yazarları Erdoğan’a ağır eleştirilen yapmaktalar, basına fısıltılanan stratejinin yanlışlığından ötürü. Eskiden derin devletten çekinirken, şimdide Bahçelinin Devletli ’sinden çekinmektedir. Kürdistan’a yaklaştıkça Türk milliyetçiliğinin kuvvetleneceğinden endişe etmektedir. Hâlbuki kan akmasını önler, ekonomik yönden de kuvvetlenince adını Türk tarihine altın harflerle yazdırmış olacaktır. Yeter ki kısa bir müddet için bu riski göze alsın.
Erdoğan’ın yaptığı mühim bir hata da sorunları çözmek isterken kendisini negatif şartlandırmasıdır. Şöyle ki:
1. Ermenistanla barışmaya Karabağ şartınıgetirmiştir.
2. Kıbrıs sorununda Kıbrısın iki devlet şartınıkoymuştur.
3. Kürt sorununda PKK nın silah bırakması şartınıgetirmiştir.
4. Suriye’de Esed’in çekilmesişartını.
5. İran mevzuunda da Kalkan Füzelerin kabulünü istemektedir.
Bu şartlandırma davranışlarından vazgeçip te DİPLOMATİK elastikiyeti tercih etse sorunları daha kolayca çözebilir. Erdoğan’ın diplomatik yanı zayıf. AB ye yakınlaşmasından ve Demokratik açılımlardan geri adım atmasının sebebini izah eden akıllı kamu değerlendiresileri ortaya çıkmadı. Halbuki batıda görmediğimiz tarzda her akşam televizyonlar da, yahut köşelerinde hep ayni şahsiyetler, her mevzuda kendilerini konuşma mevkiinde zanneden ( Ben onlara televizyonların GÜLLERİ diyorum) aklı çokların yorumları kabak tadıvermekte. Bilmedikleri mevzularda bile çok çabuk ahkâm kesiyorlar. Batıda da böyle prominent şahsiyetler vardır. Fakat onlar muayyen mevzulara senelerini vermiş insanlardır. Hatta bazen, ‘’ Ben bu mevzuun uzmanıdeğilim’’ demelerine rağmen yüzeysel argümanlarınıserdetmekten imtina etmiyorlar. En komik olanı da moderatör olan hanımların oturumun sonunda ‘’ Şimdi çözüm fikrinizi söyleyin’’ demesi. On binlerce gencin ölümüne sebep olan, binlerce insanın hapishaneler de zulüm görmesine sebep olan, yüz binlerce vatandaşın vatanını terk etmesine sebep olan, yıllardır cenaze namazıkılınmasına sebep olan bu zor probleme iki dakikada çözüm önerilerini sunmalarının istenmesidir. Bunu cehaletle mi, ciddiyetsizlikle mi izah etmek mümkün bilemiyorum.
30 seneden beri PKK ile başa çıkamayan askeri çatışmayı sürdürmenin bir fayda sağlamayacağını sağır sultan bile duydu. PKK yı yok edemeyeceğinin sebebi bu mevzuu da bir fasit daire oluşundandır. Katledilen her PKK lı Kürt gencin belki de beşkardeşi, kuzeni vardır. Onlar bu katliamdan öfkeleniyorlar. Taş atan çocuklarımotive eden sebepler malum. O çocukların ya babası öldürülmüştür yahut ta kardeşi dağdadır. Yahut ta hapishane de. Onlar ne paralı askerdir, nede kandırılmış çocuklardır. Yüzlercesini hapse atsan da sayıları daha da artar. Yani bu meselede gerek Asker, gerekse şovenist Türkler, ülkücü siyasiler bir FASİT daire içinde olduklarını fark edemiyorlar. Bazımutedil Kürt aydınlarının, siyasilerinin ikazlarını tehdit olarak algılayanlar olabilir. Fakat gelecek neslin, o taş atan çocukların ileride daha saldırgan, daha Türk düşmanı, daha öfkeli olacağı ihtarını ciddiye almamak Türk-Kürt iç savaşının önlemeyeceğini de ciddiye almak gerekir. Erdoğan Kürt annelerine sesleniyor ve çocuklarının dağa çıkmalarınıönlemelerini tavsiye ediyor. O gözü yaşlı Kürt annelerinin de artık Kürt kimliğine bilinçlendiğinin, ana dilde eğitim istediklerini fark etmiyor. Benim Diyarbakır’ı ziyaretimde tespit ettiğim o ki Fırat’ın ötesin de duygusal ayrılış bir realite. De Facto yaşamlarında ora halkıbatıdan kopmuş. Eskiden hekimi, savcısı, hâkimi, yazarı, gazetecisi korkardı Kürdüm demeye. Şimdiki ve geçmişteki Hükumetlerin Kürtlere yaptıkları nı korkmadan konuşuyorlar. Binlerce KCK lıyı hapse atmanın neticesinde bir on binler daha KCK lı olmakta. GANDHİ nin yaptığı gibi 700 Hintliyi öldürdükten sonra , öldüren İngiliz askeri yorulmuşsa, binlerce Kürdü hapse attıkça yeni hapishaneler inşa etmek yahut ta hepsine USA dan yeni kelepçelerısmarlamanız icap edecektir.
Tıpta bir kaide vardır. Bir hastayı senelerce yanlış teşhisle tedavi etmeğe kalkarsanız netice alamazsınız ve neticede hastayı cerraha teslim edersiniz. Cerrahların tedavi şeklide ameliyatladır. Türkiye Kürt sorunu çözmek istiyorsa askeri operationlara değil, akılcı, siyasi operasyonlara müracaat etmek gerekir. Onunda formülü Kürtleri ve Kürdistanı dörde bölük halinden kurtarmak için ASLINA RÜCU operationunu tercih etmek gerekir. Bununda en pratik yolu REFERANDUMDUR. Kararı şu veya bu parti lideri veremez. Kararı milletin kendisi vermelidir. 3 Sual sorulmalı.
1. Bugünkü haliyle Türklerle bir arada mı yaşamak istiyorsunuz?
2. Self Determination mu?, Federasyon mu?, demokratik özerklik mi?
3. Barzani Kürdistanı ile birleşmek mi istiyorsunuz?
Bu tarzda 3 suali Kıbrıs Türklerine de sormalı. Rumlarla berber mi?, Türkiye ile birleşmek mi? KKTC nin devamını mı istiyorsunuz?. Halklar kendileri karar vermeli. Kürt sorununa da, Kıbrıs sorununa da siyasiler 30-40 senedir çözüm getirmekten aciz idiler. O halde vasiye ihtiyaçları yoktur halkların. Kendileri karar versinler. Buda REFERANDUMLA olur. İsviçre halkı beş kuruşunun dahi harcanmasına halk oylaması la karar verir. 1300 senesinde kurulmuş olan İsviçre kimse ile kavga etmemiş. Dünyanın en demokratik, en zengin ülkesidir.

Antalya. 26.03.12

21 Mart 2012 Çarşamba

“Örgüt” ve “Örgütlü olmaya” dair bir kaç not ...


Fikret Başkaya

Bu yazıyı yazmaktaki amacım, Çetin Veysal dostumuzun benim bazı tespitlerimi de eleştiren, “Bağımsız sosyalist” adlandırmasının olanaksızlığı ya da örgütlülüğün zorunluğu” başlığını taşıyan, web sitemizde yayınlanan yazısındaki iddialara dair görüşümü kısaca ortaya koymaktır.

Çetin Veysal: “Son dönemde örgütlerden uzak duran, komünizan-sosyalist ya da entellektüel çevrelerin sayısında bir artış olduğunu, örgütlerden uzak durmalarını da örgütlerin bir dizi zaafı gerekçesine dayandırdıklarını, bu eleştirilerden bir kısmı, belki de çoğu haklı bile olsa, bunun örgütlerden uzak durmanın gerekçesi yapılmaması gerektiğini...” söylüyor. Veysal, mevcut örgütlere yönelik eleştirleri şöyle özetliyor: “ Devrimci bir örgütlenmeyi gerçekleştirememek vurgusunda; sürece örgütün müdahale edememesi, süreci devrimci tarzda yönetememesi, sınıf hareketini örgütleyememesi, sınıfla bütünleşememesi, örgüt içinde bütünlüğü sağlayamaması, sosyalist demokrasi ilkelerine uygun davranamaması, sekt [hizip]olarak düşünüp-davranması, tek doğru ve haklı olanın kendi olması, bireysel özerkliği taşıyamaması, çeşitliliklere izin vermemesi, bürokrasi, totalitarizm hatta zaman zaman terör uygulaması, makro iktidara öykünmesi, özgürlüğü geliştirememesi, yani ortaya koyulmuş-iddia edilen komünizan izlence ve tüzük ilkelerine uygun olarak davranamaması ve örgütün çeşitli yetersizliklerinden kurtulamaması söz konusu edilmektedir” Veysal, bu eleştirilerin haklılığı, çocuğu leğendeki kirli su ile birlikte atmanın mazereti yapılmamalıdır demek istiyor: “ Ancak bu haklı oluş, seçeneğini pratik olarak ortaya koyamaması, kapitalizme karşı mücadele içerisinde konumlanamaması durumunda, komünizan mücadelenin karşısına dikilen bayraklardan biri olmaktadır” diyor. [karartma bana ait, F.B.]. Özetle ve yazısının başlığında ifade edildiği gibi bir sol/sosyalist/komünist örgüte dahil olmayanlar sosyalistlik/komünistlik iddiasında bulunamazlar... Eğer mevcut olanı beğenmiyorsan o zaman yenisini kurmalısın...

Daha baştan bir yanlış anlamayı bertaraf etmek gerekiyor: Birincisi, eğer örgüt amaca uygun değilse, öyle bir örgüte dahil olmak saçmadır; ikincisi, örgüt kurmak sanıldığı kadar kolay bir şey değildir. Her tarihsel/sosyal koşulda ve konjonktürde örgüt kurmak gerekli de değildir. İçinde bulunulan koşullardan bağımsız örgüt kurma fikri, Üçüncü Enternasyonal soluna özgü bir sapmadır. Zira Üçüncü Enternasyonal anlayışı, “dünyanın her yerinde devrimin nesnel koşullarının artık mevcut olduğu”, “devrimin kapıda”, “an meselesi olduğu”, eksik olan yegane şeyin örgüt olduğu görüşüne dayanıyordu. Bu anlayışın hiç bir kıymet-i harbiyesinin olmadığı ilerleyen yüzyıllık dönemde anlaşılmış bulunuyor. Aksi halde çoktan kapitalzimin yerinde yeller esmesi gerekirdi... Sınıfın ve bir bütün olarak ezilen/sömürülen sınıfların hareketinin yenilgiye uğradığı ve geri çekildiği dönemlerde kurulan örgütlerin adına lâyık örgüt olabilmesi de, bir şeyler başarması da mümkün değildir. Zira, kitlelerin yığınlar halinde, şevkle-umutla teveccüh etmediği örgüt veya örgütler, ölü- bürokratik bir varlık olmaktan, cansız/ruhsuz bir şey olmaktan kurtulamaz. Adı ne olursa olsun ortada reel varlığı olan bir örgüt yoktur. Bir kısım sol entellektüel elbette bir araya gelip pekâlâ bir parti, bir örgüt [adı ne olursa olsun] kurabilirler ama o canlı, dinamik, olayların seyri üzerinde etkili bir örgüt olamaz... Marx ve Engels 1948 yenilgisinin ardından 1952’de “Komünistler Birliği’ni kapattıklarında, bir yenilgi ve gerileme döneminde öyle bir örgütü muhafaza etmenin cansız bir siyasi yapıyı sürdürmek olacağını söylüyorlardı? Marx örgütsel faaliyetten çekilip, entellektüel faaliyete yöneldiğinde, bir günlük teorik çalışmanın yüzlerce saatlik geveze toplantılardan çok daha verimli olabileceğini söylüyordu. 1860’lı yılların başında sosyal hareketin yeniden canlanması üzerine tekrar örgütsel alana dönüyor ve 1864 yılında daha sonra “Birinci Enternasyonal” adını alacak olan Uluslararası İşçiler Derneğini’nin [ Association Internationale des Travailleurs- AIT] örgütlenmesinde aktif rol alıyor... Açılış konuşmasını kaleme alıyor... Örgütün ‘Genel Konseyi’nin aktif bir militanı olarak faaliyetini sekiz yıl boyunca sürdürüyor...

Üçüncü Enternasyonal’in bir yanlışı da her zaman ve her yerde geçerli tek örgüt modeli önermesiydi. Önerilen tek parti [komünist Parti] monolitik, askerî disipline dayalı bir partiydi. Kendi dışındaki tüm örgütler “doğru çizginin” yegane taşıyıcısı olan tek partinin hizmetine koşulup ona tâbi kılınacaktı... İşte, kitle örgütleri, sendikalar, dernekler, vb... Velhasıl kendi dışında hiç bir bağımsız örgütün varlığına ve yaşamasına izin vermeyen bir tek parti modeli... Bilindiği gibi Stalin’le birlikte Komintern [ Üçüncü Enternasyonal] devrim perspektifini terketmişti ama buna rağmen dünyanın her yerinde Komünist Partilerin varlığını sürdürmesi tam bir çelişkiydi. Komintern komünist partileri devrim yapma işinden istifa ettirdiğinde ne yapacaklardı? Ondan sonra “birinci vazifeleri” Stalinist Sovyet devletini “ilelebet muhafaza ve müdafaa” etmekten ibaret olacaktı... O halde sadede gelebeliriz. Her koşulda bir sol örgüte dahil olmak eğer sosyalist olmanın vazgeçilmezi, olmazsa olmazı ise, Stalinist bir komünist partiye üye olunca iş bitmiş mi sayılacaktır? Yoksa bu tür yapılara radikal eleştiri yöneltmek mi komünizm ilkelerine ve etiğine daha uygun düşerdi? Denilebilir ki, beğenmiyorsan karşıtını oluştur, doğrusunu yap... Sorun bu kadar kolay ve bireysel iradeyle o kadar kolay üstesinden gelinebilir bir şey midir? Elbette Stalinist miras zihinleri köleleştirmişse ve eğer “devrim de zaten kapıdaysa” neden olmasındı? Örgüt kurmak ha demeye yapılabilecek bir şey değildir. Mutlaka uygun bir sosyal/politik/ideolojik geri plana dayanması gerekir. Kitlelerin politikaya katılması, politik özneler olma iradesini ortaya koyması gerekir... Elbette bunlar olmadan da örgütler kurulabilir ve kuruluyor ama bunların etkinlik sağlaması mümkün değildir. Zira bürokratik birer zâtiyet olmanın ötesine geçemezler, kitleler nezdinde yankılanamazlar, politik süreci etkileyemezler... Bir başka yanılgı bu tür içi boş bürokratik yapıların dağınıklığına ve parçalanmışlığına son verilirse, sol muhalefetin güçleneceği ve burjuva partilerinin karşısına etkin bir aktör olarak çıkabileceği yanılsamasıdır. Teker teker varlık gösterme yeteneği olamayan bürokratik yozlaşmaya uğramış örgütler bir araya geldiklerinde hangi mucize onların gücünü ve etkinliğini artırabilir? Beş boş kaptan bir dolu kap çıkar mı?

Çetin Veysal dostumuz benim “tarihsel sola” yönelik eleştirimle ilgili olarak: “ Başkaya’nın, ‘tarihsel sol pratik de bu alanda hep bir aymazlık içinde oldu’ ifadesi Türkiye ve yakın geçmiş için doğru olsa da; Başkaya’nın “tarihsel sol” vurgusuyla genelleme çabası I. Enternasyonal’in pratiği tarafından olumsuzlanmaktadır” diyor. Veysal’ın bu eleştirisi haklı ama bir şartla: Benim “tarihsel sol” dediğim esas itibariyle Batı Avrupa’da sol kitle partilerinin ve işçi örgütlerinin kurulduğu dönemden başlayıp Stalinist gelenekle devam eden dönemin soludur. İşte, İngiliz İşçi Partisi, Alman Sosyal Demokrasisi, Devrimci Fransız Sendikacılığı, vb. Adları ne olursa olsun, bu dönemin sol/sosyalist partileri veya II. Enternasyonal partileri densin, kolonyalist/emperyalist/sosyal emperyalist partiler olmaktan yakayı hiç bir zaman kurtaramadılar. Kolonyalizmi olumlu, “uygarlaştırıcı” dolayısıyla “gerekli” bir şey sayıyorlardı. Egemen sınıf milliyetçiliğiyle aralarına mesafe koymakta hep sınıfta kaldılar... Ne olduklarını, ne yaptıklarını I. Emperyalist savaştaki tavırları ortaya koymuştu... Oysa I. Enternasyonal hiç değilse kendini “tek doğru”nun “tek temsilicisi” olarak görmüyordu. Monolitik-tekçi bir yapıya ve işleyişe sahip değildi. Farklı nitelikteki örgütleri, siyasi partileri, sendikaları, bir kısım derneği, kooperatifleri, Marx, Prudhon, Bakunin gibi şahsiyetleri bünyesinde barındırıyordu... Farklı gelecek tasavvuru olan örgütler ve şahsiyetler örgütün çatısı altında bir araya gelmişlerdi. Yoğun ve canlı bir tartışma sürüp gidiyordu... Çeşitliliğe ve farklılığa demokratik saygı ilkesi geçerliydi. Bu niteliğinden ötürü de açıkça II. ve III. Enternasyonal solundan farklı bir görüntü veriyordu... Bu yüzden bu gün geçmiş deneylerden bir şeyler öğrenme kaygısı olanların, II. ve III. Enternasyonallere değil, birincisine bakmaları gerekiyor.

Veysal’ın, eleştiri konusu yaptığı “ Türkiye soluna soldan bakmak” başlıklı yazımda itiraz ettiği bir şey de: “Sol hareketin omurgasını üniversite gençliği oluşturuyordu”ya dair: “ Burada da Başkaya Hoca yalnızca 68 ve 78 sürecine bakmakta, ancak tarihsel gerçekliklerin önemli bir bölümünü, özellikle TKP, TİP ve daha sonra kitleselleşme eğilimindeki sınıf sürecini görmezden gelmektedir. Bu örgütlerde öğrencilerden çok aydınlar ve emekçiler vardır” diyor. İritaz kısmen haklı olmakla birlikte, TİP işçi sınıfı ve yoksul köylülükle bağ kurmakta yetersiz kalmıştı. İşçi sınıfyla kurduğu bağ sendika bürokratlarıyla sınırlı gibiydi. TKP’ye gelince, Stalinist Sovyetler Birliğini’nin stratejik ve taktik ihtiyaçlarına “uyumlanma” dışında bir amacı ve kaygısı olmayan bir partinin kitlelerle kalıcı ve sağlıklı bağ kurması zaten imkânsızdı... Sovyetler Birliği’nin dış siyaset ihtiyaçlarına göre rota değiştiren bir parti, inandırıcı olabalir miydi? Böyle bir partinin ülkenin somut gerçekliğine yabancılaşması kaçınılmaz değil midir?

Veysal’ın söylemek istediği şu: “Eğer mevcut yapılar bürokratik yozlaşmaya uğrmamış olmalarından ötürü eleştiriliyorsa, o zaman dışardan eleştiri yapmanın ötesine geçmek o yapıları dönüştürmek üzere çaba harcamak gerekir...” Bürokratik yozlaşmaya uğramış, varlık nedenine yabancılaşmış bir örgüt ne içerden ne de dışardan dönüştürülemez. Zira belirli bir bürokratlaşma/yozlaşma aşamasını geçmiş bir “sol” siyasi örgüt artık başka şeye dönüşmüştür... Dolayısıyla ameliyatla iyileştirilebilir olmaktan çıkmıştır... İflâh olması mümkün değildir. Ne yazık ki, III. Enternasyonal ‘resmi solu’ tarafından yaratılan - ki, o da İkincinin mirascısıydı- bir örgüt fetişizmi var... Örgüt mutlaka iyidir, örgütsüz insan köledir, örgüt doğruyu bilir, en kötü örgüt bile örgütsüzlükten daha iyidir... Eğer örgüt tam tersini yapıyorsa, köleleştiriyorsa ne denecektir? Hem en kötü örgüt olacak hem de daha iyi olacak! Bu hesapta bir yanlış yok mu? Amaca ve varlık nedenine yabancılaşmış bir örgüt kimin için iyidir? Mesela bütünüyle sermayenin ve devletin hizmetine koşulmuş bir sendika neden iyi bir şey sayılsın? Böyle gerici bir örgütün varlığı örgütlenmenin önünde bir engel oluşturmaz mı? Türkiye’de durum daha da vahim. Bizde ister sendika, isterse sol siyasi parti olsun, daha baştan bürokratik tarzda kuruluyorlar. Süreç içinde bürokratlaşıp yozlaşmıyorlar... Daha baştan yukarıdan ve bürokratik olarak kurulmuş TÜRK-İŞ’in içinden dönüştürülebileceğine inanan bir babayiğit var m? Bu İçişleri Bakanlığı’nı dönüştürmek kadar zor değil midir? Bu konuda Marx boşuna: “Sendikalar işçi sınıfının bir bölümünü bir örgüt çatısı altında toplamayı başararak iyi bir iş yapıyorlar ama mücadeleyi düzenin sınırları içinde tutma tercihi yaptıklarında da varlık nedenlerine yabancılaşıyorlar” dememiş miydi?

Asıl tartışma konusu yapılması gereken şey, insanların kendilerini samimiyetle sosyalist, komünist, kapitalizm karşıtı olarak tanımladıkları halde neden sol örgütlerden uzak durduklarıdır... İtiraz, geleneksel sol örgütlerin örgüt ve eylem modeline yönelik olarak ortaya çıkıyor. Zira, söz konusu örgütlerde ve/veya sol siyasî partilerde densin, geçerli örgüt mantığı, eylemi güdükleştiriyor. Dolayısıyla bu çelişkinin aşılması büyük önem taşıyor. Kaldı ki, politika sadece sol örgütle yapılır diye bir kural da yoktur. Pekâlâ farklı marksizmler gibi, radikal olarak kapitalizme karşı olmak kaydıyla, başta anarşistler olmak üzere, radikal anti-kapitalist feministlerin, radikal ekolojistlerin,radikal anti-kapitalist eşcinsel hareketlerin ve özgürlük teolojisinin, [ henüz Türkiye’de mevcut olmayan muhtemel bir İslamî Özgürlük Teolojisinin de] yaptığı da aynı derece politik bir eylemdir. İşte bütün bu kapitalizm karşıtı hareketlerin kavuşmasıdır ki, yeni bir insan toplumuna giden yolu aralayabilir. Önümüzdeki dönemde bir şeyler başarmanın yolu, “tek doğrunun, tek temsilcisi, tek parti” saplantısından kurtulmaktan geçiyor... Zamanın moda tabiriyle çeşitlilik içinde kavuşmayı gerçekleştirmeyi gerektiriyor.

Elbette kendiliğinden hareketler, spontane hareketler önemlidir ama asla yeterli değildir. Kendiliğinden hareketlerin arzulanan bir geleceği yaratması mümkün değildir. Dolayısıyla örgüt ve örgütlülük mutlaka gereklidir. O halde sorun, örgütün nasıl olacağı ve eylemlerin modalitesinin ne olacağıyla ilgilidir. Bu vesileyle bir hatırlatma gerekiyor. Eğer entellektüel faaliyet gerçek entellektüel faaliyet ise, bizâtihi politik ve militan bir faaliyettir. Hayatımda üç kere Marksist-sosyalist örgütlere katıldım. Onun dışındaki zamanlarda dar anlamda politik bir örgüttte görev almadım ama örgüt üyesi olmadığım dönemlerde de kendimi hep politik bir militan olarak gördüm ve görüyorum. Özgür Üniversite’de yaptıklarımız politika dışında bir şey midir?

12 Mart 2012 Pazartesi

İbrahim Güçlü’nün Eleştirisi!


İsmail Beşikci

İbrahim Güçlü, “Beşikçi’nin  Tarihinde: DDKO Komünü, Komal Yayınevi, Rızgari Dergisi  ve Eski Yol Arkadaşları Yok mu”? başlıklı bir yazı yazdı.  Bu yazı,  gelawej.net sitesinde  1 Mart 2012 tarihinden itibaren asılı duruyor.
 İbrahim, ilkönce,  İsmail Beşikçi Vakfı  kuruluş çalışmaları sırasında, “Komal’dan, Rizgari’den arkadaşlarla görüşmeler yapılmadı, bu eksikliktir” diyerek sitem ediyor.

 Vakfın temel amacı, 20 binden fazla kitabın, 3 bin cildden fazla gazetenin,. yüzlerce, aylık, haftalık, onbeş günlük  dergi  koleksiyonlarının, mektup, fotoğraf, mahkeme belgeleri gibi arşiv belgelerinin fonksiyonel bir hale getirilmesi, araştırmacıların hizmetine  sunulmasıydı.  Bunun için birbirleriyle kolayca anlaşabilen beş kişilik kurucular kurulunun,  yönetim kurulunda ve denetin kurulunda yer alan birkaç kişinin daha, sık sık toplanmaları, daha sık görüşmeleri gerekiyordu. Grubun, başkalarıyla görüşmelerinden çok kendi aralarında  görüşmeleri, bu toplantıların, görüşmelerin sık sık yapılması daha önemliydi. Devrimci Doğu Kültür Ocakları’ndan, Komal’dan, Rizgari’den arkadaşların yok sayılması, unutulması elbette söz konusu değildir.
 Vakıf kuruluş çalışmalarında baştan itibaren yer alan,. halen de yönetim Kurulu üyesi ve Vakıf Başkan Yardımcısı görevini sürdüren ve aynı zamanda vakfın avukatlarında biri olan Ruşen Aslan’ın, DDKO’dan, Komal’dan, Rizgari’den geldiğini  İbrahim  Güçlü arkadaşımız  biliyor.

 İbrahim, daha sonra, 1990 daki bir tartışmadan söz etmektedir. Bu tartışma,  toplumsal ve siyasal içerikli bir tartışmadır. Mektuplaşma yoluyla gerçekleşen bir tartışmaydı. Bu tartışmaların, mektupların içeriklerinin kamuoyuna duyurulmasında bir sakınca olduğu kanısında değilim.
Vakfın düzenlediği tanıtım toplantıları herkese açık toplantılardır. İnternette birçok sitede bu ilanlar yer almıştır.  Davetiye söz konusu değildir. Örneğin ben kişi olarak kimseye davetiye göndermedim. Ama Vakıf  Yönetim Kurulu bazı kişilere kurumlara davetiye de göndermiş olabilir. Toplantılar herkese açıktı. Davetiye söz konusu değildi.

 İbrahim Güçlü’nün,  “Beşikçi için  yanlış tarih yaratma,  onu peygamber görme, Kürdlerin yaratıcısı olarak tanımlama”  yolundaki saptamaları yerindedir. Arkadaşların bu tür mübalağalı söylemlerden uzak durmaları gerekir. Burada önemli olan şudur: Beşikçi, içinde geniş kitleleri barındıran bir siyasal hareketin lideri değildir. Bundan daha önemli olarak isteyen her kişi, Beşikçi’yi istediği gibi eleştirebilir. Her insan, Beşikçi’ye internetle, telefonla ulaşabilir.  Araştırmacı bir yazar eleştirilebiliyorsa, bu sağlıklı bir durumdur. Beşikçi eleştiriye, eleştirinin gereğine inanan bir kişidir. Her eleştirinin yazarı geliştireceğine inanan bir kişidir.
 Kürdlerin tarihinde DDKO’nun, Ocak Komünü’nün,  167 sahifelik iddianameye cevap metninin  çok büyük önemi ve değeri vardır. Beşikçi, komün  arkadaşlarından, avukatlarından, bu arada Gülfer’den sık sık söz etmektedir. Beşikçi bunları yeni söylemiyor ki. Birçok yazıda, kendisiyle yapılan röportajlarda bu durumu sık sık belirtmiştir. Bunların bir kısmını İbrahim’in de görmesi muhtemeldir. Ama yine de İbrahim bunları yazmış. DDKO’dan önce yaşanan süreç de yakından biliniyor.  49’lar,  55 Ağalar, 23’ler, Deng Dergisi, Barış Dünyası Dergisi-Yön Dergisi,   Kürdistan Demokrat Partisi,  Doğu Mitingleri, yakından bilinen konulardır. Tek parti dönemindeki Kürd direnişleri de öyle…Bilme, araştırma-inceleme sürecinin  1971 deki bu duruşmalar sürecinde ve sonrasında başladığı da bir gerçekliktir. Bir bakıma, bunu da ilk kurşun saymak gerekir.
12 Mart döneminde, Diyarbakır-Siirt illeri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde, savunmaların hazırlanması konusunda İbrahim’in anlattıkları doğrudur. Kürdçe savunmanı gündeme getirildiği de doğrudur. Ama küslük olduğu doğru değildir. Vakıf arkadaşlarımızın bazıları, dillerini, zamanla bu mübalağalı söylemlerden arındıracaklardır.
Bu yazıda, daha önemli olan bir konuya değinmek istiyorum. O da şu:

 1984 de  Ne Oldu?
15 Ağustos 1984’ de gerilla mücadelesi başladı. Bu, 1970 lerin ortalarında, bütün Kürd siyasetlerinin  gerçekleştirmek istedikleri bir süreçti. 1970 lerin sonlarına doğru bu niyet, bu duygu bu istek daha da gelişti.  Ama, bu süreci, PKK dışındaki Kürd siyasetleri gerçekleştiremedi. İstedikleri halde gerçekleştiremedi. Neden gerçekleştiremedi, bu elbette incelenmesi gereken bir durumdur.  Belki sayılarını yeterli bulmadılar, belki cesaretleri yeterli değildi…O zamanlar, “ Şimdi erken, önce bi güzel örgütlenelim, sonra halkı örgütleyelim, sonra da…” anlayışı vardı.

 1971 de, Türk solunun Nurhak  çıkışı da,  bu konuda, irdelenmesi gereken  bir durum ortaya koymaktadır. Mücadelenin neden süreklilik kazanamadığı, PKK’nin kendi bölgesinde neden tutunabildiği, gelişebildiği, kök salabildiği  dikkate değer bir durumdur.
 O dönemden bugüne gelen bazı arkadaşlar, “elime silah  almadım”, “elime silah değmedi” şeklinde savunmalar yapıyorlar. Bu tutumlar karşısında şaşırıyorum.  Halbuki, herkes, 70’lerin ortalarından itibaren  gerilla mücadelesi düşünürdü. 12 Mart döneminde, 1971 de yaşanan Saitler trajedisini temel nedeni de buydu.  Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Dr, Şiwan’ın, gerilla düşünmes, bunu projelendirmeye çalışmasıydı. Buysa, Türkiye’yi olduğu kadar, Mele Mustafa Barzani’yi de rahatsız eden bir durumdu.

 Bir de şu var. 1970 yılı yaz aylarını hatırlayalım.  Güvenlik gücü komandolar, sabaha doğru köylere baskın yapıyor. Kadın-erkek, çoluk –çocuk, yaşlı genç herkesi evlerinden zor yoluyla dışarı çıkarıyor. 50-60 yaşlarındaki erkekleri, gelinleri, damatları, torunları olan erkekleri ayrı bir yere topluyor. Bunları çırıl-çıplak yapıyor, bunların erkeklik organlarına ip bağlıyor, ipi de gelinlerinin, kızlarının, karısının eline verip köyde dolaştırıyor. Bunu nasıl yorumlamak gerekir?  Üstelik bu hakaret, , “15 çocuğum var, 33 torunum var…” diyerek,  erkeklik gücüyle övünen Kürd erkeklerine yapılıyor. Bu süreci nasıl algılamak gerekir?
 DDKO  komando harekatı hakkında, dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir telgraf da göndermişti  DDKO   15 Temmuz 1970 tarihli 4 sayılı bülteninde komando harekatına ve bu telgrafa yer veriyor.

Durum 1960’ların sonunda, 1970’lerin başında şuydu. Programında Kürdlerden söz eden siyasal partiler kapatılıyordu. Basında, Kürdlerden, Kürdçeden söz edenler yazarlar hakkında  dava açılıyordu, idari ve cezai yaptırımlar söz konusuydu. Sivil toplum örgütleri, ceza tehdidi altında çok zor çalışma yürütüyordu.  Üniversite Kürdlere, Kürd sorununa kapalıydı.Yani “barışçıl” denen kanallar tamamen tıkanmıştı. Bir de yukarıda kısaca,  söz etmeye çalıştığım hakaret vardı. Bu durum karşısında ne yapacaksınız? Onuru korumak söz konusu değil mi? Halbuki, böyle bir hakaret, dünyanın neresinde olursa olsun ister Güney Afrika’da, ister Sibirya’da olsun, ister Güney Amerika’da, ister Avustralya’da olsun,  ister Arabistan’da, ister Türkistan’da olsun …kabul edilemez. Şüphesiz  Kürdistan’da da böyle…

1984 den sonra ise, çok farklı bir süreç yaşandı. Abdullah Öcalan’a, PKK’ye, gerilla mücadelesine  genel olarak Kürd siyasetleri karşı çıkıyordu. 1970’lerde,  gerilla düşünenler, bunu örgütlemeye çalışanlar, 1984 ve sonrasında gelişen bu mücadeleye karşı çıkıyorlardı.
Bu süreç üzerinde düşünmek gerekir kanısındayım.

 Özgür Eleştiri
Kürdlerin, özellikle de PKK’nin en çok eleştiriye ihyacı vardır. Kişileri, kurumları geliştirecek tek süreç budur. Övgüler, hiçbir kurumu, hiçbir kişiyi geliştirmez. Eleştiriyi önlemek için eleştirenleri susturmaya çalışmak, tehdit etmek,  ölümlerinden söz etmek çok yanlış bir tutumdur. Bu tutum hiç kimseye, tehdit edenlere de bir fayda sağlamaz.

 Sadece, eleştirilere karşı tahammüllü olmak yetmez. Eleştirilere karşı makul cevaplar da vermek gerekir. Bugünlerde, birçok yazar, araştırmacı,  Abdullah Öcalan’la,  PKK’ile, Barş ve Demokrasi Partisi’ile ilgili bazı  değerlendirmeler yapmakta,  sorular sormaktadır. Bu değerlendirmeleri, soruları, “hain, ajan, işbirlikçi” gibi suçlamalarla karşılamak  sorulan sorulara cevap değildir. Bu suçlamalar, tehditler, soruların varlığını da ortadan kaldırmaz. Bu sorulara makul cevaplar vermeye çalışmak gerekir. Soru soranların da sorularında çoğaldığı dikkatlerden uzak değildir.
 PKK; BDP, Abdullah Öcalan,  sık sık, “Hakikat Komisyonu” kurmaktan, “Yüzleşme’den söz etmektedir. PKK kendi içinde Yüzleşme yapmadan, Kürd halkıyla yüzleşmeden,  Hakikat Komisyonu’nu kendi içinde kurmadan,  devletden, hükümetten “Hakikat Komisyonu” kurmasını istemesi,  Yüzleşme’den söz etmesi sağlıklı bir tutum değildir.

 TBMM’de, İnsan Hakları Komisyonu’ndaki çalışmalardan da söz etmek gerekir. Bu çalışmalardan şu  anlaşılmaktadır.  Bir tarafta, PKK’liler var. Karşı tarafta PKK’li olmayanlar, PKK karşıtları var.  Selim Çürükkaya’nın dediği gibi, devlet, kendisini hakem yerine koymuş.
PKK karşıtı bazı kişileri  dinliyor. Bu, elbette yanlış bir tutumdur.  Devletin kendisini hakem yerine koyması yanlıştır.  Çünkü bütün faili meçhul cinayetler devletin bilgisi ve teşvikiyle yapılmıştır. Bütün bilgiler devletin elindedir. Devletin bu konularda kimseleri dinlemesine ihtiyacı yoktur.  Vedat Aydın, Musa Anter, Mehmet Sincar, Ferhat Tepe, Hüseyin Deniz cinayetleri… binlerce cinayet….  Ama, bu cinayetler hakkında devletin soruşturma açmadığı, kendisiyle yüzleşmediği de bir gerçek… PKK içinde gerçekleşen infazlardan da,  devletlin haberinin olmaması olası değildir.  PKK’nin, BDP’nin bu ilişkiler üzerinde  düşünmesi gerekmektedir.

 Kürd/Kürdistan sorunu, anayasayla, yasalarla çözülecek  bir sorun değildir. Bu, zihniyet değişikliği ile ilgili bir konudur. Türk siyasal kültüründe Kürd algısının değişmesi ile ilgilidir. “Anayasanı ilk üç maddesi değişmeyecek” diyerek  “yeni” anayasa yapılamaya çalışılmaktadır. İlk üç madenin değişmemesi,  Kürdlerin, Kürd toplumu olmaktan doğan hiçbir hakka sahip olamaması anlamına gelmektedir.  Kürdlere bu temel hakları sağlayamayan bir anayasanın yeniliğinden söz etmek de anlamsızdır, yanlıştır.
 Kürd/Kürdistan sorunu, ancak, zihniyet değişikliği sürecinde çözüme kavuşabilecek bir sorundur. 28 Şubat 2012 de, İstanbul’da, Taksimde, “Hocalı Katliamı” anmasıyla ilgili olarak Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın katledilen Azeri Türkleri’ne ilişkin duygularını ve düşünceleri nasıl dile getirdiği dikkatlerden uzak değildir. Başbakan, 28 Aralık 2011 de, Qılaban’da, Roboske’de,  katliama, zulme uğrayan Kürdler, Kürd aileleri karşısında, bu duyguların, düşüncelerin küçücük bir parçasını bile dile getirememiştir. Binde birini bile…”Hata varsa…”nın ötesinde bir şey söyleyememiştir. Ama zulmedenlere, katliamı gerçekleştirenlere teşekkür etmekten de geri durmamıştır.

Bu zihniyet değişikliği nasıl gerçekleşir? Türk siyasal kültüründeki Kürd algısı nasıl değişir? Zihniyet değişikliğini, Kürd algısını değiştirecek tek dinamik Kürd dinamiğidir. Kürdler, Kürd toplumu olmaktan,  Kürd ulusu olmaktan doğan haklarına  sıkı bir şekilde sarılırlarsa…zaman içinde böyle bir değişiklik olabilir.Türk siyasal kültüründeki Kürd algısı, devlet aklındaki Kürd algısı ancak  böyle ve zaman içinde değişebilir. Ama, Kürdler, “bin yıldır beraber yaşıyoruz, kardeşiz,…” diyerek  benzerliklerin öne çıkarıp farklılıklarına vurgu yapmazsa, bu değişiklik gerçekleşemez.
Son 30 yıllık mücadelenin iki büyük sonucu vardır. Birinci olarak  Kürdler, kendi özlerinin bilincine varmıştır. “Geçmişte ne oldu, bugüne nasıl gelindi”,  çok önemli bir  sorudur. Bu çerçevede Kürd toplumunda yoğun bir örgütlenme, araştırma inceleme vardır.  Dil-kültür alanında, resim, müzik, tiyatro alanında… yoğun bir örgütlenme faaliyeti vardır. Kadınlar, çocuklar… örgütlenmektedir.  Kürd toplumu her yönden örgütlü bir toplum haline gelmektedir. Bu, gelecek adına çok önemli bir kazançtır.

 İkinci olarak,  Kürdler, birbirleriyle tanışmıştır. Güney Kürdistan’daki, Doğu Kürdistan’daki, Güneybatı Kürdistan’daki Kuzey Kürdistan’daki Kürdler birbirleriyle  ilişki gelişmektedir. Ticari ilişki kültürel ilişkilşeri de geliştirmektedir. Son yıllarda bu konuda da yoğun bir iletişim gözlenmektedir. Saddam Hüseyin döneminde, Irak’ta mekanik daktilo bile yasaktı. Günümüzdeyse,  Kürdistan Bölgesel Yönetimi alanında, internet çok hızlı ve yaygın bir şekilde gelişmektedir.  Cep telefonu çok yaygındır. Kürd hükümeti bu gelişmeyi teşvik etmektedir. Bütün bunlar, gelecek adına çok büyük, çok önemli kazanımlardır.
Kaynak: www.gelawej.net