8 Nisan 2012 Pazar

Manipülasyon üzerine bir kez daha…



Demir Bilgin

Daha önceleri yazmıştım, tekrarlıyorum: Emperyalizm, aynı zamanda manipülasyondur. Manipülasyon, dünya kamuoyunu, kendi çıkarları için, yanıltmak ve sürüler misali yönlendirmek oluyor. Manipülasyon, bu bağlamda, hile, oyun ve düzenbazlık oluyor. Irak, Libya ve şimdi de, Suriye’ye kaşı yürütülen bu ”medya savaşı”,  manipülasyonun somut tarifi ve kendisi oluyor.
Emperyalizmin, genelde, Orta-doğu ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bölgede/ bölgelerde,  özelde Suriye’ye karşı başlatmış olduğu ’medya savaşı’nın bir yönü de,  bu bölgede yaşayan insanları sürüler haline çevirmek ve insancık hale getirmek içindir.

İkinci tekrar şudur: Manipülasyon olan emperyalizm, aynı zamanda bir fabrikadır, bir ”Şer Fabrikası” dır. Bu şer fabrikasında, ezilen ve direnen bölge halklarına karşı tüm şerler imal ediliyor; bu fabrikada, ülkelerin nasıl işgal edileceği icat ediliyor. Bu, şer fabrikasında, Suriye’nin işgali ile ilgili seneryolar üretiliyor. Bu şer fabrikasında, işgal seneryoları yazılırken, onlara, yani bu emperyalist barbarlara hizmet edecek ”yerel komprador” ajanlar ve hainler yaratılıyor. Irak’ta bu oldu. Libya’da bu oldu. Şimdi de, Suriye’de böylesi bir ”hain tabaka” yaratılıyor.
Suriye’ye karşı, emperyalizmin koltuk değnekleri olan, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin finansa ettiği  ”paralı çete gurupları” yaratılıyor. Adını, ”Özgür Suriye Ordusu” alan bu hain güruh, emperyalizmin sadık hizmetçileri olarak faaliyet göstermektedirler.  Bu hain güruha, latince bir sözcük ile, ”renegar” diyorum.

Adını ”Özgür Suriye Ordusu” alan bu hain çete, renegardır!
Renegar, yaşadığı ülkenin çıkarlarını yadsıyan ve para karşılığında, ülkenin çıklarlarına ihanet eden ve düşman saflarına geçen tüm hain ve dönekler oluyor!..

Beyinlerin ezilmek istendiği bir dünyada bunları tekrar yazmak istedim.
Bellek silme oprasyonların devam ettiği bu dünyada bunları tekrarlamak istedim.

Bunları bilmek gerekiyor. Suriye’ye karşı ”renegar” gurupların başlatmış olduğu bu haince savaşın arkasındaki gerçeği öğrenmek gerekiyor.
Amerikan ’şer fabrikası’nda imal edilen, Al Arabiya, El Cezire gibi kanalların aracı olduğu Suriye’ye karşı başlatılan bu ”manipülasyon medya savaşını bilmek gerekiyor.

Öfkeliyiz. Ama umutluyuz da. Zira yalnız değiliz.Orta-doğu’da ” Büyük Ortadoğu Projesi” adı altında sürdürüen bu, ”böl, parçala ve yönet” saldırı ve işgal politikasını görenler ve bizleri destekleyenler var. Bizler de topyekûn olarak, empeyalizme ve manipülasyon dünyasına karşı birlikteyiz. Ayaktayız.
Bizler de, her alanda ve imkanda,  Amerikan ”şer fabrikası’nda yaratılan bu hain, renagar güruha karşı birlikteyiz. Ayaktayız.

Bunları yazmak,  bunları tekrarlamak istedim.
Bunları yazmak, bunları tekrarlamak, her gün tekrarlamak ve iletmek şu an en önemli görevimiz oluyor.

Emperyalizmin, manipülasyon yöntemlerini teşhir etmek ve karşı durmak, şu an  devrimcilik oluyor.

Teşvik Haritasının düşündürdükleri…



Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Hükumet yeni teşvik planını açıkladı. Kabineden bir bakan ‘’ Sakın bundan siyasi bir mana çıkarmayın ‘’ diyerek bu haritadan Kürtlerin kendilerine siyasi bir mana çıkarabileceği endişesini açıklamış oldu. Harita istesek te, istemesek te öylesine çok ciddi bir gerçeği dile getiriyor ki bakanın ihtarı insanı güldürmekten alıkoyamıyor.
Plana göre Türkiye’yi illerin ekonomik durumuna göre 6 bölgeye ayırmışlar. 5 inci ve 6’ıncı bölgedeki illerin meskûnları yoğun olarak Kürtlerin yaşadığı bölgeler. Bu bölgeler coğrafi olarak Kürdistan dâhilin de. Seçim neticelerinin haritada görünüşü de tıp a tıp örtüşüyor.
Gelelim bu görünüşün analizine:

1. AK parti iktidarının on senelik zaman zarfında bu bölgenin kaderinde bir değişiklik sağlamamış. Oralara triliyon’luk yatırımlar yaptık demelerinin bir göstergesi değilmiş. Kürdistan’ dan gayri bölgelere daha fazla yatırım yapılıp, gelişmişlik sağlanmış ki nispet olarak Kürdistan bölgesi 5-6, yani en geride kalmış bölge kaderi aşılmamış. Bu duruma, siyasilerin ağızlarına pelesenk yaptıkları gibi,’PKK sebep olmuştur’’. PKK yatırımcıları caydırıcı tahribatlar yaptılar. İkinci bir suçlama da ‘’ O bölgenin sermayedarları kendi bölgelerine vefakâr olmamış, batıya yatırımları tercih etmişlerdir. Yahut ta verilen teşvikleri dolaylı yollarla batıya intikal ettirmişlerdir. Şu hakikati görmezden geliyorlar. Kürdistan da ki bütün sermayedarların kapitallerinin toplamının bir Koç yahut bir Sabancı olamayacağını bilmez değiller. Etleri ne ki, butları da ne olsun Atasözünü hatırlatıyorlar. Doğum yerlerine sadık Tusiad-Müsiad azalarını tenzih ederim. Boğaziçi’nde yalı sahibi Türk kapital sahiplerini suçlamadığınız müddetçe etnik bir ayrımcılığı düşündürmüyor musunuz? Kapitalizmin kaçınılmaz gerçeği o ki ‘’ Zengin bölgeler ve kapital sahipleri daha çok zenginleşirken, fakir bölgeler ve halkları gittikçe daha fakirleşmişler’’. Gelir dağılımında ki makasın da daha da açık hale geldiğini istatistikler göstermiyor mu? Bu gidişle Barzani’nin güney Kürdistanı, Türkiye deki kuzey Kürdistan’ın önüne geçerse Kürtlerin güneye şaşı bakacakları, Türkiye’nin bölünmesi ihtimalini hızlandıracağını düşünen var mı?

2. Bu haritanın akla getirdiği diğer bir gerçekte Kürdistan da Ak partisinin oylarını temini sırf hizmetlerinden ziyade orada ki adaylarının Kürt kökenli olduğunu idrak etmesi gerekir. O bölge de anadil de eğitim gerçekleşmediği müddetçe, o bölgede ki gençlerin batıdakiler ile yarışamayacağı gerçeği de, kimliklerine bilinçlenmeleri kuvvetlenecek, dağa çıkmalar tahrik edilmiş olacaktır. Bölgenin seçilmiş siyasileri dışlandıkça, küme, küme hapse atıldıkları müddetçe ora halkının sempatisini AK partisi kaybedecektir.

Erdoğan’ın BDP’nin PKK’dan uzaklaşması için yaptığı tehditler, partinin kapatılması gibi, başarı sağlar mı? Uludere katliamının üstünün örtülmesi gayreti Kürtler arasında derin bir infial yaratmadı mı? Eğitim reformun da Peygamberin hayatı seçmeli ders olarak kabul edilirken, Kürtçenin ana dil de eğitiminin seçmeli dil olarak kabulü Ak partililerce ret edilmiştir. Ayrıca müfredat ta hala Kürt tarih, edebiyat, sanat mevzuların da tek kelime bahsedilmemesi, Kürtlerin varlığının inkâr edilmesi haksızlığını Ak partili, bırakın Türk kökenliler, Kürt kökenli milletvekilleri içlerine nasıl sindiriyorlar?. Benim naçiz yüreğimde, kafam da bunu bir türlü anlamıyor. Seçim bölgelerine ne yüzle gidiyorlar? Kürtlerin insan haklarının kabulü için hangi öneriyi meclise getirdiler.? BDP’ye alternatif siyasi yapılanmalar sevindiricidir. Bilhassa Şerafettin Elçi’nin yaptığı ihtarı çok önemsiyorum. Gelecek nesil gençlerin çok daha öfkeli, saldırgan olabileceği, şimdiki Kürt aydınlarının, siyasilerinin onları frenleyemeyeceği ifadesi ciddiye alınmak gerekmektedir. Taş atan çocukların hapishaneler de PKK lı olmaları kaçınılmaz olacaktır. Bu durumları AK partinin idrak etmemesi üzücü. Ben gene Erdoğan’ın pragmatik feraseti zora gelince U dönüşü yapacağı ümidimi koruyorum. Yoksa Perşembe’nin gelişi Çarşambadan sonra önlemez.

Tekrar şu mühim noktaya dikkat edilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. Planlama haritası ile seçim sonuçlarının haritaları mutlak surette örtüşmektedir. Kürdistan bölgesi en fakir bölgedir, en çok teşvike muhtaçtır. Bu yatırımların da sırf özel sermayederler den beklemek hayali zorlamaktadır. Devlet’in de yatırımlara ortaklık yapması gerçekçi olabilir. Aksi takdirde bu planın akıbeti de bundan evvelki paketlerden farklı olamayacaktır.


Antalya. 7.4.12

5 Nisan 2012 Perşembe

İskilipli Atıf Hoca Hakkında…



İsmail Beşikçi

Bu yazıda, İskilipli Atıf Hoca ile ilgili bazı anılara, değerlendirmelere, gelişmelere dikkat çekmek istiyorum. Atıf Hoca ile ilgili süreç,1920’lerdeki, tek parti dönemindeki düşün ortamı konusunda, Türk siyasal kültürü konusunda önemli ipuçları vermektedir.

Alaattin Bilgi’nin, İskilipli Atıf Hoca İle İlgili Anıları

Alaattin Bilgi’yi (d. 1925) Kapital çevirilerinden, yazılarından dolayı, daha önce de tanıyordum. Arkadaşlığımız ise, 1990’lı yılların başlarında gelişti. 1991, 1992, 1993 yıllarında, Yurt Kitap-Yayın’da, sık sık bir araya gelir, görüşür olduk. Yurt Kitap-Yayın’da, Alaatin Blgi’nin kitapları da yayımlanıyordu. Yayınevi o yıllarda, Kızılay’da, Onur İş Hanı’ndaydı.

Sohbetlerimiz sırasında Alaatin Bey, benim İskilipli olduğumu öğrendi. Bunun üzerine, bana, İskilipli Atıf Hoca ile ilgili çok değerli, dikkate değer anılarını anlattı. Atıf Hoca ile ilgili sağlıklı bilgileri Alaattin Bilgi’den aldığımı söyleyebilirim. Alaatin Bilgi’nin bilgileri, babasının anlatımlarına ve kendi gözlemlerine dayanıyor.

Ansiklopedilerde, Türkiye’nin toplumsal tarihi ve siyasal tarihi gibi kitaplarda, Atıf Hoca, Mehmet Atıf Efendi, gibi adlarla değil, İskilipli Atıf Hoca (1876-1926) olarak anılıyor. İskilip’in Toyana isimli köyünde doğup büyüdüğü için bu adla anıldığını sanıyorum.

İskilipli Atıf Hoca, 1924 yılında yazdığı, “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli risalesinden dolayı, 1926 yılında, Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından yargılanıp idama mahkûm ediliyor. İdam hükmü çok kısa bir zamanda, 4 Şubat 1926 da yerine getiriliyor, infaz gerçekleştiriliyor. İskilipli Atıf Hoca, şapka inkılâbına, başka bir deyişle batılılaşmaya karşı olduğu için idam ediliyor. Bu görüşleri, 1925 yılında çıkarılan “Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun”a aykırı bulunuyor. İdam edildiğinde 50 yaşlarında olduğu anlaşılıyor.

Çocukken, lise yıllarında İskilipli Atıf Hoca adıyla karşılaşmadım. Atıf Hoca adını 1950’lerin sonlarında, yani üniversite yıllarında duydum. Çok ilgimi ve dikkatimi çekti. Bundan sonra, İskilip’te, birkaç kişiyle Atıf Hoca’yı konuşmak, daha doğrusu, Atıf Hoca hakkında bilgi edinmek istedim. Tatmin edici cevaplar alamadım. 1970’lerde, 80’lerde de Atıf Hoca, İskilip’de konuşulan adı yadedilen bir kişi değildi. 1980’leribn sonlarında, 1990’ların başlarında durum değişti. Çeşitli olaylar vesilesiyle Atıf Hoca’nın adı anılar oldu. İskilip’te yayımlanan İskilip’Sesi Gazetesi’nde, bu yıllarda, Atıf Hoca’yla ilgili geniş bir yazı yayımlandı. Alaattin Ağabey’in, Atıf Hoca hakında, daha doğrusu, Atıf Hoca’nın eşi ve kızı hakkında anılarını dile getirmesi, bu döneme rastlıyor. Alaattin Ağabey’in anılarını şu şekilde toparlamaya çalışacağım.:

İskilipli Atıf Hoca babamın arkadaşıymış. 1910’lu yıllarda, babamla birlikte müderrislik yapmışlar. İstanbul’da Darülfunun’da da çalışmişlar. Babam, annem, Atıf Hoca’yı, ailesini çok yakından tanıyordu. Atıf Hoca’nın idam edilmesinden sonra, eşi ve kızı çok zor yıllar geçirmişler. Günler onlar için çok uzun sürmüş… İdamdan sonra ailesi, İskilip’e, İstanbul’a veya başka bir yere gitmemişler. Yaşamlarını Ankara’da sürdürmeye çalışmışlar.

Alaattin Bey’in anıları 1930’lu yılların başlarına ilişkin. O yıllarda Atıf Hoca’nın eşinin, kızının evlerine zaman zaman ziyarete geldiklerini anlatıyor.

O zaman, Hacıbayram Camii civarında bir evde oturuyorduk. Babam Ankara Müftülüğü’nde çalışıyordu. Zaman zaman evimize bir kadınla kızının geldiğini gorüyordum. O zaman 8-10 yaşlarındaydım. Ana-kızın akşamları, hava karardıktan sonra geldiğini görüyordum. Gündüz vakti, aydınlıkta geldiklerini hiç hatırlamıyorum. Karanlıklar içinde, kimselere fark edilmeden, etrafı kollayarak, sessizce, ürkek ürkek yavaş yavaş geliyorlardı. Kızın, anasının eteğine yapışarak, neredeyse, anasının eteğinin içine girerek, geldiğini anımsıyorum. Bizim eve geldiklerinde, sokak kapımıza, sessizce, usul usul ürkerek tık tık vuruyorlardı. Annem o vakitlerlerde, Atıf Hoca’nın eşinin ve kızının geldiğini anlar, hemen kapıya koşar, kapıyı sessizce açar, sokağın altına üstüne, sağına soluna şöyle bir bakar, misafirleri sessizce içeri alır, kapıyı usulca kapatırdı. Bu ziyaretleri, kimselerin fark etmemesine, görmemesine, duymamasına özen gösterilirdi. Gerek ana-kız, gerek annem, kapılardan sessizce geçer, merdivenleri yavaş yavaş usul usul çıkarlardı. Oturma odasına vardıklarında, ana-kız, sobanın yanına usulca çökerkerdi. Annemle Atıf Hoca’nın eşi fısır fısır konuşurlardı. Ben o konuşmaları çoğu zaman duyamazdım. Annem hemen biraz yiyecek getirirdi. Bazen çerez çemez getirirdi. Ana-kızi önlerine konanları sessice yemeye çalışırlardı. Yüzlerinden, hareketlerinden, konuşmalarından derin bir acı, hüzün aktığını hissederdim. Hep yavaş yavaş konuşma egemendi. Annem, onlara karşı sevgi, şefkat doluydu. Kendisine anlatılanları derin bir hüzün içinde dinlerdi. Atıf Hoca’nın eşi konuşurken, Annem onlara sık sık metanet dilerdi. Annemin, duygularını, daha çok bakışlarıyla, el-yüz hareketleriyle ifade ettiğini anımsıyorum. Bazen bu konuşmalara babam da katılırdı. Babam da yavaş yavaş sessizce konuşurdu. Onlara sı sık ihtiyaçları olup olmadığını sorardı. “Bizim kapımız size her zaman açık, bize her zaman gelin…” derdi.

Anneme, gördükleri, yaşadıkları baskıları, eziyetleri anlatırlarmış. Evleri devamlı gözetim altındaymış. Evlerine giren-çıkan izleniyormuş. Bu yüzden olsa gerek evlerine gelen giden de olmuyormuş Hiçbir gelirlerinin olmadığını, köyden de bir şey gelmediğini, tanıdıklarının da kendilerinden uzak durmaya çalıştıkların anlatırlarmış… Kız benden büyüktü. 16-17 yaşlarında olmalıydı. Fakat kızın konuştuğunu hiç hatırlamıyorum. Hep anası konuşurdu. Ananın da kızının da utangaç, ürkek bir halleri vardı. Ziyarete geldikleri eve sıkıntı verdiklerini söylüyorlardı. Annem hiçbir sıkıntı vermediklerini, onları görmekten çok sevindiklerini, her zaman beklediklerini, rahat olmalarını, rahat oturmalarının söylerdi.

Misafirler evimizde fazla kalmazlardı. Akşam ezanından sonra gelirler, yatsı olmadan giderlerdi. Annem ana-kız için küçük bir çıkın da hazırlardı. Çıkın içinde elma kurusu, kayısı kurusu, kuru üzüm, ceviz, bulgur, fasulye, ekmek gibi gıda maddeleri olurdu. Annemin misafirlerine zaman zaman para verdiği de olurdu. Kadın çıkını sessizce koltuğunun altına alır, yerlerinden usulca kalkarlardı. Kapılardan sessizce geçerlerdi. Annem onları sokak kapısından uğurlardı. Annem sokak kapısını yavaşça açardı. Misafirler kendilerini yavaşça sokağa bırakırlardı. Gerek misafirler, gerek annem, sokağın yanını yöresini, sağını solunu şöyle bir kolaçan ederlerdi. Annem kapıyı sessizce kapatır, misafirler, yavaş yavaş evlerine doğru yola koyulurlardı. Onlar da bizim eve yakın bir sokakta oturuyorlardı.

Dinsel görüşlerinden, tutumlarından, kıyafetlerinden, davranışlarından, siyasal düşüncelerinden dolayı, idama mahkum edilmiş, ve infazı gerçekleştirilmiş bir kişinin, bir din aliminin, geriye kalan yakınları, eşi ve kızı. Alaattin Bey’in anılarından, bunların nasıl yaşadıkları, kuşatılmışlıkları, kıstırılmışlıkları dile getiriliyor. İnsanın her şeyi gözleriyle görmesi gerekmiyor. İnsanlar, çevrelerinde olup bitenleri, yakın tarihlerde olup bitenleri yürekleriyle de görebilirler. İnsanlar, böyle bir yaşamın, kuşatılmışlık, kıstırılmışlık, tecrit edilmişlik ve yoksulluk halinin, nasıl yaşandığını yürekten duyarak hissederek olup bitenleri yakından görebilirler.

İskilip’de, Atıf Hoca, artık, yakından biliniyor. İsmi artık sık sık gündeme geliyor, anılıyor. Fakat yukarıda sözünü ettiğim İskilip’in Sesi Gazetesi’nde anlatılanlar çok ibret vericiydi. Gazetede, kısaca şunlar yazılıydı. Atıf Hoca için idam kararı açıklandıktan sonra, gizli devletden bir heyet, İskilip’e gidiyor. Bu heyet, gizlice tebdil-i kıyafet eyleyerek, çarşıda, pazarda, kahvehanelerde, şadırvanlarda, halkın toplu olarak bulunduğu alanlarda, Atıf Hoca hakkında soruşturmalar yapıyor. Halka, “Atıf Hoca hakkında ne biliyorsunuz?”, Atıf Hoca kimdir?”, “Atıf Hoca ne yapmıştır?”, “Atıf Hoca’yı tanır mısınız?” “Atıf Hoca’yla akrabalığınız, yakınlığınız var mıdır?” gibi sorular soruyor. Kendileriyle konuşulan kişiler de genel olarak, “Atıf Hoca’yı hiç tanımayız”, “Atıf Hoca kimdir bilmeyiz”, “Atıf Hoca’yı görmüşlüğümüz yoktur”, “Atıf Hoca’yı tanımam, Atıf Hoca kimse, hiçbir yakınlığım, akrabalığım yoktur” vs. diyorlar. Bu cevaplar, bu tutumlar, bu davranışlar, herhalde, Atıf Hoca’nın kolayca, hükümden hemen sonra infaz edilmiş olmasını sağlamış olmalı… Bu cevaplar,eşinin ve kızının kuşatılmış ve kıstırılmış yaşamlarının, tecrit edilmiş ve yoksul yaşamlarının ipuçlarını da veriyor olmalı…

Atıf Hoca’nı doğduğu köyün adı artık Toyana değil. Köy, artık, Tophane olarak biliniyor. Ankara’dan, Çankırı yolundan İskilip’e giderken, İskilip-Bayat yol ayrımına varmadan, sağ tarafta bulunuyor.

İskilip’in Sesi Gazetesi’nin anlatımları ve Alaattin Bilgi’nin anıları bir bütünlük oluşturuyor.

Bu bilgiler 1920’lerin ortalarında, Türkiye’nin toplumsal ve siyasal hayatı hakkında açıklamalar yapılırken önemli olgusal dayanaklar oluşturuyor.

Alaattin Ağabey’in İskilipli Atıf Hoca hakkındaki değerli anılarını hoş bir tesadüf, hoş bir karşılaşma sonucu öğrendim. Tesadüfler bazen böyle, güzel sonuçlar da ortaya koyabiliyor.

Alaattin Ağabey’e bu anlatımlarından dolayı teşekkür ediyorum. Bu vesileyle, Atıf Hoca’nın manevi kişiliğini saygıyla anıyorum.

İskilipli Atıf Hoca’ya Daha geniş Bir Çerçeveden Bakmak


İskilipli Atıf Hoca ile ilgili yargı ve infaz sürecine biraz daha geniş bir çerçevede bakmakta yarar var.

23 Aralık 1930’da Menemen’de, “irtica” denen bir olay yaşandı. Bu olaydan sonra, Menemen’de Divan-ı Harbi Örfi (Sıkıyönetim Mahkemesi) kuruldu. Mahkemenin başkanı Mustafa Muğlalı’ydı. Mustafa Muğlalı Temmuz 1943 deki “33 Kurşun Olayı”ndan yakından biliniyor.

Mahkeme, 30 kişiyi idam cezasına çarptırdı. 30 kişi arasında, Nakşi Şeyhi, Hewler’den Kürd Mehmet Esat Erbili (1847-1931) ve yeğeni Ali Efendi de vardı. Bu iki kişi hastanede yaşamlarını yitirdi. Osman Tiftikçi, İslamcılığın Doğuşu, Osmanlı’dan Günümüze, Türkiye’de Gelişimi Akademi Yayınevi, İstanbul, Ağustos, 2011, s. 320-322) Geriye kalan 28 kişi idam edildiler. (Şeyh Mehmet Esat Erbili’nin, sanatçı Mehmet Ali Erbil’in dedesi olduğu söylenmektedir.)

Atıf Hoca’nın, Kürd Mehmet Esat Erbili ile ilişkili olduğu, aynı siyasal cemiyetin, tarikatın üyesi olduğu belirtilmektedir. Şeyh Mehmet Esat Erbili’nin, ise, Güney Kürdistan’da, Şeyh Mahmud Berzenci’nin yakın arkadaşı olduğu dile getirilmektedir. Serbest Fırka’nın kurulduğu ve Ağrı direnişinin devam ettiği günlerde, Mehmet Esad Erbili’nin de, basında, sık sık adı geçmektedir. Şeyh Mahmud Berzenci ise, 1919-1922 yılları arasında İngilizlere karşı, Kürd milli hakları için savaşan bir Kürd lideridir. İngilizler, Şeyh Mahmud Berzenci’yi ve bütün taraftarlarını yok etmek için yoğun bir çaba sarfetmişlerdir. İngilizler, Ortadoğu’daki Türk, Arap ve Fars yönetimlerinden de bu doğrultuda faaliyet yürütmelerini istemişlerdir. Bu düşüncenin, çeşitli kaynaklarla ve belgelerle test edilmesinde büyük yarar vardır.

Atıf Hoca’nın Mezar Yeri, Mezarın İskilip’e Taşınması

İskilipli Atıf Hoca, Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından, idama mahkum edildi. İnfaz 4 Şubat 1926 günü gerçekleştirildi. O gün cenazeye sahip çıkan olmadığı için, Atıf Hoca’nın cesedi, Mamak’da, Kimsesizler Mezarlığı’na gömüldü. Mamak’daki Kimsesizler Mezarlığı

1954 de, Gülveren ve Çınçın arasındaki Asri Mezarlık’a taşındı. Atıf Hoca’nın mezarı o bölgede kalmış ve orada Savaştepe Parkı yapılmış.

Hatay eski milletvekillerinden Mehmet Sılay, Atıf Hoca’nın mezar yeri ile çok ilgilenmiş. 2000’de, mezar yerinin tesbiti için yoğun bir çaba göstermiş.

1926 da Ankara İstiklal Mahkemesi’nde zabıt katibi olan bir kişi, Atıf Hoca’nın mezarının yerini biliyormuş. Bu, Atıf Hoca’ya saygı duyan, haksız bir şekilde idam edildiğine inanan bir kişiymiş. Zaman zaman, Atıf Hoca’yı mezarında ziyaret eder, dua edermiş. Bu kişi oğluna da Atıf Hoca’yı anlatmış, mezar yerini göstermiş.

Mehmet Sılay ve arkadaşları, soruşturmalar sonunda, bu kişiyi öğrenmiş. Tanışmışlar. Bu kişi Mehmet Sılay’a mezar yerini göstermiş. Mezar açılmış. DNA örnekleri alınmış. Atıf Hoca’nın Toyana Köyü’ndeki yeğenlerinin, DNA larıyla karşılaştırılmış. Sonunda Atıf Koca’nın, mezar yeri, cesedi bulunmuş. Mehmet Sılay doktor olduğu için, bu işlemlerin kolayca yapılmasını sağlamış.

Daha sonra, Atıf Hoca’nın cesedi İşkilip’e taşınır. Dönemin Belediye Başkanı Orhan Öztürk; mezarın, Ankara’dan İskilip’e taşınmasında gayret gösterir. Ceset, 22 Temmuz 2008 de, İskilip’de hazırlanan mezara gömülür. Defin işlemi sırasında, dönemin Belediye Başkanı Orhan Öztürk, Mehmet Sılay ve Arkadaşları hazır bulunur.

Atıf Hoca’nın mezarı, hali hazırda, İskilip’de, Gülbaba Mezarlığı ile eski trafo arasında bir yerdedir. Anıt Mezar da yapılıyor.

İskilip Devlet Hastanesi’nin adı da, İskilip Atıf Hoca Devlet Hastanesi olarak değiştirilmiştir.

Önemli Bir Sorun

Zaman zaman, basında, “İskilipli Atıf Hoca’ya itibarı iade edilmelidir.” şeklinde haberler yer almaktadır. İade-i itibar ile ilgili haberleri çeşitli gazetelerde görmek, televizyonlardaki çeşitli programlarda izlemek mümkündür. Bu kampanyaların yanlış olduğunu düşünüyorum.

Çünkü Atıf Hoca her zaman itibarlı olmuştur. Atıf Hoca, Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından yargılansa da, idam edilse de, cesedi “Kimsesizler Mezarlığı”na atılsa da, her zaman itibarlı olmuştur. “İade-i itibar haberleri, insanda şöyle bir çağrışım yaptırıyor: Sanki itibarını kaybetmiş de, yeniden itibara kavuşması için, itibarının iade edilmesi için çaba sarfediliyor. Halbuki, durum hiç öyle değildir. İtibarlı olma, saygı görme anlamına gelmektedir. İtibarlı olan saygı gören, sözü dinlenen bir kişidir. Gerek İskilip’de, gerek İslami kamuoyunda, Atıf Hoca her zaman saygı görmüştür.

İskilipli Atıf Hoca’nın manevi olarak yaşatılması için her şey yapılmalıdır. Yaşamı, düşünceleri, yazıları, yargılanması, idamı, dikkate değer bir süreçtir. 1926 yılındaki sahipsizliği, 2000’lerde sahip çıkılması incelenmesi, irdelenmesi gereken bir şüreçtir.

Bunlar elbette yapılmalıdır. Ama, “Atıf Hoca’ya itibarı iade edilmelidir” gibi, “Atıf Hoca’ya itibarı iade edildi” gibi düşünceler yanlıştır. Bu konularda çaba harcamak yanlıştır. Çünkü İskilipli Atıf Hoca, her zaman itibarı olan, itibarını koruyan bir kişidir.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Eğitim Reformu: Neden Ve Kimin İçin?



Fikret Başkaya

Eğitim sistemi her zaman egemen sınıfların ihtiyacına cevap verir. Tarihsel süreç içinde eğitimin işlevleri değişebilir ama değişmeyen şey eğitim sisteminin mutlaka mülk sahibi egemenlerin ihtiyaçlarına cevap vermesidir. Kapitalizm öncesinin sosyal formasyonlarında eğitimin amacı, egemen ideolojiyi üretmek ve yaymak ve devlet aygıtının yönetici-bürokratik kadrolarını yetiştirmekti. Kapitalizmin egemen üretim tarzı haline geldiği dönemde, yukarıdaki iki işleve bir de sermaye sınıfının ihtiyacı olan “yetişkin” işgücünü yetiştirme işlevi eklendi. Son dönemde, neoliberal kürelileşmeyle birlikte eğitimin hızlı bir tempoyla paralılaşması, metalaşması, şeyleşmesi, bir kamu hizmet alanı olmaktan çıkıp özelleştirilmesiyle, artık eğitim bir kâr alanı ve aracı haline de dönüşmüş bulunuyor. Başka türlü söylersek, eğitim artık her hangi bir mal gibi alınıp-satılan bir metaya dönüşmekte. Değerlenme sıkıntısı çeken sermaye için bir kâr alanı haline gelmekte.
Eğitimin eğitilenler bakımından işleviyse, belirli düzeyin üstünde eğitim görmüş olan diplomalılara “sınıf değiştirme” yolunu açmasıdır. Böylece eğitim, emekçi sınıfların çocuklarının, mütevazı kesimden gelen çocukların egemen sınıf katına, şimdilerde burjuva sınıfına katılmasını sağlıyor. Tabii onları içinden çıktıkları sınıfa yabancılaştırmak kaydıyla... Başka türlü söylersek, onları ezen tarafın unsurlarına dönüştürüyor. [ Elbette eğitilmiş olanlar arasından az da olsa içinden çıktıkları sınıfa ihanet etmeyenler de çıkabiliyor. İyi ki de çıkıyor, aksi halde durum daha da vahim olurdu...] 

Eğitim sisteminin her zaman ve mutlaka hâkim sınıfların ihtiyacına göre şekillendiğinden habersiz olanlar, ekseri sorunu yanlış bir zemin üzerinde “tartışma” eğilimindedirler. Sanki bir şeyler yapılırsa eğimin daha iyi olacağı yanılsaması söz konusudur. Başka türlü söylersek, daha iyisi yapılabilirken ve yapılamadığı için sistemin kötü olduğu, kötü işlediği, ihtiyaca cevap vermediği düşüncesi geçerlidir... Oysa egemenler ihtiyaçlarına cevap vermeyen sistemi anında değiştirirler. Bu tür yanlış anlayışlar eğitimin toplumun tamamı için tasarlandığı, oluşturulduğu düşüncesinden kaynaklanıyor.
AKP hükümeti tarafından dayatılan son eğitim reformu – 4+4+4- modeliyle ilgili tartışmanın tarafları, yapılmak isteneni kavramaktan uzak oldukları için, asıl kaygının ve amacın pedagojik, entelektüel ve “bilimsel” olduğunu, amacın eğitimi yaygınlaştırmak olduğunu sanıyorlar... Öyle olunca da tartışma “kesintili mi yoksa kesintisiz mi olmalı” biçiminde yürüyor. Dolayısıyla operasyonun ne amaçla ve neden yapıldığı gözden kaçıyor. Yeni modelin başlıca iki amacı var: Birincisi, sermayenin, özellikle de küçük ve orta boy sermayenin ucuz emek ihtiyacını karşılamak, bu amaçla da çocuk emeği sömürüsünü derinleştirmek; ikincisi, eğitimdeki özelleştirme sürecini hızlandırmak. Bir taraftan sermayenin ihtiyacı olan ucuz işgücü meslek okullarında üretilirken, diğer taraftan da eğitimin tüm aşamalarını özelleştirmek. Lâkin kesintili mi, kesintisiz mi? tartışmasının tarafları eğitimin muhtevasını hiç gündeme getirmiyorlar... Dolayısıyla tartışma sorunun esasını angaje etmiyor. Türkiye’de ilkokuldan üniversiteye, eğitim ve okul sistemi oldum olası “düşük yoğunluklu” militer bir yapı arzediyor. Bunlara yarı-askerî kurumlar demek mümkündür. Eğitim sisteminin birinci başat niteliği budur. İkincisi, eğitim baştan sona bağnaz bir resmi ideolojiyi [devlet yalanlarını] genç nesillerin kafasına enjekte etmek üzere kurgulanmıştır. Yarı-militer kurumlar olan okullarda çocukların bilinci resmi ideoloji enjeksiyonuyla daha baştan köreltiliyor. Böyle bir yapıdan özgür bireylerin çıkması mümkün müdür? İşte Türkiye’deki eğitim sisteminin asıl misyonu ve varlık nedeni budur ve sistem tam bir etkinlikle toplumsal bilinci köreltmeyi, toplumu köleleştirmeyi başarıyor. Dolayısıyla egemen sınıflar bakımından eğitim sistemi son derecede başarılıdır. Velhasıl, Türkiye’nin “modern” okul ve eğitim sistemi böyle bir amaca hizmet ediyor.

Fakat eğitilenlerin bilincini köleleştirmek, körleştirmek, köreltmek, genç nesilleri ufuksuzlaştırmak, bilinci köreltilmiş/köleleştirilmiş eğiticileri varsayar... Dolayısıyla eğitim kadrosu da son derece başarılıdır. Tam da gerekeni yapıyorlar, özgür düşüncenin yeşermesini, filizlenmesini daha baştan engellemeyi başarıyorlar. Civcivi yumurtadayken eziyorlar... Yarı-askerî kurumların eğiticileri, öğretmenleri, tek tip bağnaz egemen/resmi ideolojiyi büyük bir başarıyla kafalara sokmayı başarıyorlar. İşte Türkiye’nin kolay yönetilen bir ülke oluşunun, demokratikleşme zaafının gerisindeki başlıca nedenlerden biri budur. Genç nesiller özgür düşüncenin ve özgürlük bilincinin gelişmesini önleyen bir eğitim sürecinden geçiyorlar...
Son eğitim reformu yangından mal kaçırırcasına oldu bittiye getirilse de epey zamandır egemenler katında mayalandırılmaktaydı. 1999 yılında yapılan 16. Milli Eğitim Şûrası’nın temel gündem maddesi ‘Meslekî ve Teknik Eğitim’di. Söz konusu şûrada alınan kararlardan birinde: “ İlköğretimin bütün sınıflarında meslek alanını tanıtıcı etkinliklere yer verilmelidir” deniyordu... 2010 yılında yapılan şûradaysa, ilk yılı okul öncesi eğitim olmak üzere, dörder yıllık üç aşamalı 13 yıllık zorunlu eğitim öneriliyordu. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği [TOBB] başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, 2010 genel kurul açış konuşmasında ne yapılması gerektiğini söylüyordu: Eğitim sistemini piyasanın [sermaye sınıfının densin] ihtiyaçlarına göre yeniden dizayn etmek... Hisarcıkloğlu şunları söylüyordu: “Eğitim sistemindeki sorunlara çare bulmalıyız. Ülkemizin mesleki eğitim altyapısını komple elden geçirmeliyiz. Kısır tartışmaları bir yana bırakıp, mesleki eğitim sistemimizi piyasanın taleplerine duyarlı hale getirmeliyiz”. Ve iki yıl sonra, 2012 de “kısır tartışmalara da pek yer vermeden” eğitim sistemi talebe “duyarlı hale getiriliyor...

 Camiyi okula taşımak: AKP’nin son harikası.

 TC baştan itibaren iki temele dayandı: Okul ve Cami. Durum böyleydi ama Laik Türkiye söylemi hiç dillerden düşmedi. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum devletin tam da göbeğine yerleşmişken, Milli Eğitim Bakanlığı içinde “Din Eğitimi Genel Müdürlüğü” diye bir birim varken, vb. bu ne menem laiktir dendiğinde, cevap hazırdır: Bu Türkiye’ye özgü bir laikliktir... Yani alaturka laiklik... Ve başta okullu-diplomalı kesimler olmak üzere insanlar rejimin laik olduğu yalanına inandırıldı. Türkiye’nin laik olduğuna inanların başında da “en eğitimli” kesimler geliyor... Tabii bu da şaşırtıcı değil zira okullu olmak demek resmi ideolojinin rahle-i tedrisatından geçmiş olmak demektir. Ve okulluluk ne kadar uzunsa, resmi ideolojinin “içselleştirilmesi” de o ölçüde büyük oluyor... Dolayısıyla bilinci en çok köreltilmiş kesim en eğitimli kesimdir... Bu kesim Türkiye’nin laik olduğuna o kadar samimiyetle inanır ki, yerli yersiz, Türkiye laiktir laik kalacak... sloganına sarılırlar... Aslında yalanı üretenlerle ona inanalar aynı kesimlerdir demek daha doğrudur. Oysa din-devlet ilişkisi özü itibariyle Osmanlı İmparatorluğunda geçerli olanın miras alınmasıydı. Zaten Osmanlıdaki din-devlet ilişki biçimi de Bizans’tan kopya edilmişti. “Laik Cumhuriyet” uyduruk resmi ideolojisine dayanarak yönetemezdi. İdeolojik temelini güçlendirmek için camiye ihtiyacı vardı ve bu amaçla dini duruma göre manipüle etti ve kullandı. 12 Eylül 1980 sonrasında din, Türk-İslam sentezinin bir gereği olarak zorunlu din dersiyle eğitim sistemine sokulmuştu. İmam Hatip Okullarının  ve Kuran Kurslarının varlığı da, bir bakıma din Müslümanlara bırakılmayacak kadar önemlidir demeye geliyordu. AKP hükümeti güya 28 Şubat’ın rövanşını alıyormuş görüntüsü altında iki şey yapmak istiyor: Birincisi seçmene selam yolluyor; ikincisi, Seçmeli ‘Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin Hayatı” dersleriyle camiyi, yani devlet dinini okula sokuyor... Fakat seçmeli söylemini nüanse etmek gerekir. Bu ikisi herkesin seçmesi mümkün olmayan dersler. Mesela ateistlerin, Hıristiyanların, Musevilerin, vb. bu dersleri seçmeleri mümkün değil. Demek ki sadece bir kesim için seçmeli dersler söz konusu... Seçme işi de tabii öğrencinin değil, öğretmenin ve okul müdürünün işi olmak kaydıyla... Dolayısıyla seçmeli ders söylemi sadece işi kılıfına uydurmak için...

Aslında kanunlar sadece yolu açar. Asıl uygulama yönetmeliklerle, tüzüklerle ve talimatnamelerle gerçekleşir. Bakanlık gerisini getirecektir. Mesela her okulda bir mescit ve abdest alma mekânları, Hz. Muhammed köşesi, vb. zamanla kotarılır... Bir sonraki aşama mesela artan okul ihtiyacını karşılamak için camilerin de “Laik eğitim”e açılması olabilir... Camiyle okul arasındaki ayrım artık iyice silikleştiğine göre...  Aslında tartışmaların bir anlam taşıyabilmesi için yapılacak şey gayet basit: Devlet dinden elini çeksin. Buna var mısınız? Aksi halde ikiyüzlülüğün bir âlemi yok. Eğitim sistemi tartışmalarına katılan “ilmi kendilerinden menkûl zevât,  “birbirinden değerli uzman konuklar” ve “her konunun uzmanlarının” ağzından hiç böyle bir şey duydunuz mu? Peki bu ne demektir? Eğitim sisteminden önce rejimin niteliğini tartışmaya cüret etmek demektir...

Kapitalizm geçerliyken “demokratik eğitim” mümkün değildir.
Demokratik eğitim, her sınıfsal kökenden çocukların eğitim kurumlarından eşit yararlanmaları anlamındadır. Eğitimin demokratikleşmesiyse eğitimin özgürlük ve demokrasi ilkeleri temelinde yürütülmesi demeye gelir. Şimdilerde özelleştirme dalgası pupa yelken yol alırken, artık “demokratik eğitim” diye bir şey retorik olarak bile gündemde değildir. Yoksul kesim çocuklarına burs vermek gibi yöntemlerle eğitim eşitsizliğini gidermek mümkün değildir. Bir küçük köylü çocuğunun veya bir işçi çocuğunun, bir işportacının veya işsiz çocuğunun, eğitim sistemi karşısındaki konumu, bir büyük kapitalist patronun, yüksek yargı üyesinin, baro başkanının, profesörün, müsteşarın, siyasi parti başkanının, ünlü bir şarkıcının veya sinema oyuncusunun, vb. çocuğuna göre son derecede dezavantajlıdır. Elit sınıfın çocukları elit okullarında eğitim görürler ve o kadarı sistemin ihtiyacını az-çok karşılar. Emekçi sınıftan da elit okullarına veya “iyi üniversitelere” tırmananlar olsa da bunlar istisnadır. Zaten şimdilerde eğitimin paralılaşması-özelleştirilmesiyle o dar yol da kapanmaktadır. Osmanlı döneminde “reaya oğlu reaya olur” denirdi. Şimdilerde artık işçi/emekçi oğlu işçi/emekçi olur denecektir ama bir iş bulabilme ihtimali de zorlaşmak kaydıyla... Dolayısıyla artık geçerli slogan: Parası olan/ parayı veren eğitim hizmetini satın alır şeklindedir. Oysa eğitimin bir hak ve kamu tarafından sunulması gereken bir hizmet olması gerekir... Eğitimin bir kâr aracına dönüştürülmesi demek bu hakkın yok sayılması demektir... Neden sevgili “uzmanlarınız” bu sorunu tartışma zahmetine katlanmıyor? Eğer eğitim hizmetleri özelleştiriliyorsa, sağlık hizmetleri özelleştiriliyorsa, belediye hizmetleri özelleştiriliyorsa, velhasıl akla gelen her şey özelleştiriliyorsa, parayla alınır-satılır birer metaya dönüştürülüyorsa, o zaman insanlar neden vergi veriyorlar? Vergiler ne için denmeyecek midir? Bir soru daha: Bu ülkede vergiyi kim veriyor ve/veya ne kadarını kim veriyor? Söz konusu olan vergi mi yoksa haraç mı? İki- üç yüzyıl kadar önce Batı Avrupa’da bir slogan şöyleydi: Temsil yoksa vergi de yok... Bu gün de şöyle bir slogan gerekmiyor mu: Kamu hizmeti/sosyal hizmet yoksa vergi de yok... Elbet bir gün asıl sorunlar da tartışma gündemine gelecektir, mesela mülkiyet sorunu gibi...

1 Nisan 2012 Pazar

Biz niye taş atmıyoruz?

'Biz niye taş atmıyoruz?'u tartışmak daha anlamlı değil mi?
Pozantı, tecavüz ya da ‘üstün insan’...







Mesut Onatlı / Demokrat Haber

“ Az önce bir şey öldü.
Utanç.
İntihar etti.”


“Disko 5 No’lu” adlı oyunda Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde yapılan tecavüzler üzerine sarf edilen sözler bunlar. Tecavüzün bir sınırı var mıdır diye düşünmeden edemiyor insan kimi tecavüzleri duyunca. Örneğin bahsi geçen cezaevinde babanın gözü önünde oğluna, oğulun gözü önünde babasına yapılan tecavüz mü yoksa birbirlerinin cinsel organlarını ağızlarına almaya zorlanmaları mı daha çok dehşete düşürür insanı?

“5 No’lu Cezaevi” belgesel/filmde geçen “işkenceciler cinsel organlarını en son kulaklarımızın arkasına deydirdiler… s.kilmedik yerinizi bırakmayacağız diyorlardı”nın veya “Bildiğin Gibi Değil” kitabında geçen 9-10 yaşlarındaki Hazal’a 9 kişinin babasının gözü önünde tecavüz ederek öldürmesinin ötesi var mıdır? Ya en son Pozantı Cezaevi’nde yaşanılanların? Varsa bir sınırı tecavüzün, nedir? Bunu yapanın, yapabilenin sınırı nedir?

Adorno’nun “Auswitch’ten sonra şiir yazılamaz” dediği durum tam da bu değil midir? Diyarbakır Cezaevi’nden, Hazal’dan, Pozantı’dan sonra yazılan, çizilen, söylenilenler bir anlam ifade edebilir mi? Yapılanı kınamak, basın açıklamaları yapmak, kampanyalar düzenlemek ne anlam ifade eder gerçekten? Pozantı’da olanlardan sorumlu olanların tümü açığa alınsa, cezaevine konulsa, o çocuklar serbest bırakılsa sorun çözülmüş mü olacak? Ki bunların bile hiçbiri yapılmadı henüz. Üstüne üstlük inkar edildi, hem olanları anlatan çocuklardan biri hem de haberini yapan DİHA muhabiri tutuklandı. Bu, “yaptık, yine yaparız” demek değil midir?

Diyarbakır Cezaevi’nde yatan bazı tutsaklar yaşadıklarından sonra ölmek istemişti. Kimi başardı, kimi öldürüldü ama asıl hedeflenen kişiyi fiziken öldürmek değil onun benliğini, kişiliğini yok etmekti. İşkenceciler, öldürmenin ötesini kurguladı ve uyguladılar orada. Dayak, dışkı-fare yedirme, lağımda yüzdürme vb. yetmedi asıl “aşağılayıcı” olan tecavüze başvurdular. “Bir gün dışarı çıksan da burayı asla unutamayacaksın” diyorlardı. Minik Hazal, asıl babasını düşürmek için gözü önünde tecavüz edilerek öldürüldü. Pozantı’da çocuklar tecavüzcülere “alın size PKK’lıları getirdik” diye sunuldular.

Bütün olanlardan sonra “yaşam hakkı” üzerine tekrar düşünmek gerekmiyor mu? Kutsal denilen yaşam hakkına bu şekilde tecavüz edenler, kişiyi bu şekilde kişiliksizleştirmek isteyenlerin “yaşam hakkı” nedir? Yaşam amaçları yaşam hakkına gasp olanların yaşam hakkı olmalı mı gerçekten? Tecavüzcülere ne yapılmalı sorusu önemli bir sorudur. Ömür boyu tek kişilik hücreye mi atılmalı, tedavi mi edilmeli? Var mı tedavisi? Veya “La Piel Que Habito/İçinde Yaşadığım Deri” filmindeki gibi o kişinin cinsiyeti değiştirilip ona tecavüz mü edilmeli ne yaptığını anlaması için? Veya öldürülmeli mi tecavüzcü, eskilerden bir film olan “Sleepers/Kardeş Gibiydiler” ve bu filmin uyarlaması olan Show TV’de yeni gösterime giren “Suskunlar” dizisindeki gibi? Kardeş Gibiydiler filmi ve Suskunlar dizisinde cezaevinde tecavüze uğrayan çocukların bütün unutma çabalarına rağmen yaşadıklarını unutamamaları ve ileriki yaşlarda öç alma tutkuları anlatılır. Dizinin 2. bölümünde tecavüzcülerinden birini öldürdüklerinde tecavüze uğramışlardan biri “20 yıldır ilk defa nefes aldım” diyordu mesela. Yine Diyarbakır Cezaevi Sempozyumu’nda orda yatmış tutuklulardan birisi “Esat Oktay Yıldıran’ın öldürüldüğünü duyduğumda sevinçten ağladım, içim ferahladı. Bir gün olacağını biliyordum. Hep bu umutla yaşadım” diyordu. Tecavüze uğrayanların nefes alması için gerçekten ne yap(ıl)malı? İnsan insana bunu neden yapar? Hem bilim hem de din çevrelerinde mahlukatların en üstünü kabul edilen insanın üstünlüğü nerede?

Türler sınıflandırılmasında en üste konulan insan (hadi özelleştirelim, erkek) daha nasıl aşağılık olabilir? Kadını kendi deyimiyle “becerip”, her erkeği de kendisi gibi erkekliği ile övünen sanıp ona da tecavüz ederek “sende erkeklik diye bir şey bırakmayacağız” dedirten “erkeklik” nasıl bir şeydir? Ötesi var mıdır?

Bu çocukların niye taş attığı anlaşılmıyor mu hala? Ey tecavüzcüler ve bunu “devletin polisine taş atarlarsa sonu böyle olur” demeye getiren aşağılık destekçileri, artık anlıyor musunuz bu çocukların niye taş attığını? Anlıyor musunuz “çatışmalarda askerler yaralanınca, keşke ölselerdi diyorum” diyen çocuğun kinini? Anlıyor musunuz “taş atıyorum, silah bulsam silah da sıkarım” diyen çocuğun öfkesini? Anlıyor musunuz “bazen bomba olup içlerinde patlamak istiyorum” diyen çocuğun nefretini? Sizler yarattınız bu kin, nefret ve öfkeyi. Dün analarına, babalarına tecavüz ederek sizler yarattınız. “Savaş nesli” denilen bu nesli sizler yarattınız. Onları durdurmak için şimdi de onlara mı tecavüz etmeye başladınız? Analarını, babalarını bu yolla durdurabildiniz mi ki onları durdurabilesiniz? Hadi diyelim durdurdunuz, bu savaşı da kazandınız. Peki ya insanlığınız?

Ve biz ey henüz insan kalabilmişler, bizler hala bu çocukların niye taş attığını mı tartışıyoruz? “Biz niye taş atmıyoruz?”u tartışmak daha anlamlı değil mi? Kaldı mı utanç?

Erdoğan'ın vebali‏!..



Dr.İsmet Turanlı,
dr_ismetturanli@mynet.com

Erdoğan bundan böyle ölecek gençlerin vebalini taşıdığının farkında mı?

Son zamanlarda Kürt sorununa odaklanan köşe yazarları Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı oluncaya kadar Kürt sorununun çözümü için bir hamle yapmayacağı tahminin de bulunuyorlar. Buna sebep olarak ta milliyetçi oyların kaybını önlemek olduğunu söylüyorlar. Son referandum da Ak partililerin yanında MHP’lilerin de desteğini aldığı anket firmalarınca iddia edilmişti. Bu dengeyi kendi başkanlık seçimine kadar korumak isteyeceği tahmin ediliyor. Acaba o zamana kadar kaç Mehmetçik, kaç PKK’lı genç hayatını kaybedecek, bunu düşünen ve başbakanı bu hususta uyaran var mı? Başka bir deyişle, Erdoğan’ın bu olacak kayıpların vebalini taşıdığını cesaret edipte kendisine söyleyebilecek danışmanları var mı? Hiç zannetmiyorum. Böyle tek adam konumuna giren liderlerin etrafında bir hale teşekkül eder ve onların davranışlarındaki motivasyonun temelinde lidere hoş gelecek sözleri dile getirmek vardır. Bu ağır tarihi vebali taşımanın siyasi liderlerin kariyerlerini berhava edebileceğini düşünmek ve hele hele cesaret edipte açıklamak her babayiğidin karı olamaz.

Erdoğan Arap baharı ile meydanlara çıkan insanların çağrılarına kulak verip, oralarda ki liderlere demokrasi dersi verirken Türkiye de Kürtlerin şu veya bu temsilcilerinin müştereken açıkladıkları özerklik ve ana dilde eğitim söylemlerini duymaz oldu. Seçim sonuçlarını dikkate alırsanız görürsünüz ki Kürdistan da seçimi kazananların top yekûn Kürt kökenli olduklarını görürsünüz. O halde oylar AK partiden ziyade Kürtlere verilmiştir. Erdoğan’ın kendi kendisini kandırıp oyların Ak partiye ait olduğu zehabına kapılırsa yahut ta birçok basın mensubunun bu tarzda değerlendirmesine inanırsa ağır bir hataya düşer. Bu kanı ile yola düşüp, nasıl olsa oyların yarısından çoğu bana verildi şımarıklığı ile ‘’ Kürt sorunu yoktur, Kürtlerin sorunu vardır’’ vecizesini söylemekten çekinmez.

Barzani’nin Şİİ kıskacında olduğunu hesaba katarak ‘’ Barzani’nin Türkiye’ye muhtaç olduğu ‘’ düşüncesi ile PKK’yı yok etmekte Kürdistan federal oluşumunun desteğini alması mümkün olabilir. Barzani’ye bakarak onun Kürdistan da Kürtlere, hatta Türkmenlere ne gibi demokratik hakları tanıdığını fark etse ‘’ Kürt sorunu yoktur’’ vecizesinden uzak durur. Barzani ile müttefikleşirse, orada ki Petrol zenginliğinden nasibini alabileceği politikasına zemin hazırlamış olur.

Suriyeli Kürtlerin Esad’dan özerklik koparması halinde Mezopotamya da dörde bölük yaşayan Kürtlerin Üniter bir yapıya gideceklerini ve USA’nın ve AB’nin bu durumu desteklerinin farkına varır. PKK’lılar arasında % 30 unun Suriyeli olduğu da istihbaratçılarla malumdur. Türkiye’nin eninde sonun da Barzani Kürdistanı ile ittifaka girmesi yahut Federatif bir müşterekliğe gideceği de Türkiye de köşe yazarları tarafından alçak sesle dile getirilmektedir. İran, Suriye ve Irak’taki Şİİ rejimleri Barzani Kürdistan’ını sıkıştırdıkça Türkiye’nin ona hami rol oynaması kaçınılamaz.

Türkiye’nin istikbal de ki yeni yapılanması AB nezdinde de inkâr edilemeyecek bir konum kazandırır. Bütün mesele Erdoğan’ın bundan böyle kullanacağı ferasetine kalmıştır.

Ayni Vebali BDP yöneticilerinin taşıdığını da söylemek gerekir. Onların oldukça dar bir sahada siyaset yapmaları Kürtlerin teveccühünü kazanmakta zorlanacakları aşikârdır. Tarihin geleceğini isabetli tayin edebilirlerse temsilci hüviyetleri de o nispette artacaktır. Bakalım istikbal kimleri haklı çıkaracaktır.

Antalya.

27 Mart 2012 Salı

ESED Kürtlerine Özerklik tanırsa?


Dr.İsmet Turanlı
LOZAN Zaferinden sonra Türkiye Kıbrıs’ı İngilizlere, On iki adayı Rumlara, Arapların işgal ettiği bölgeyi ona bölünmüş halde, Kürdistan’ı da DÖRDE bölük bir tarzda terk etmişti.
1. O tarihten beride Kürt milleti ve Kürdistan dörde bölük haliyle bu güne kadar suverenitesini sağlayamadı. Artık bıçak kemiğe dayandı. Kürtler ilelebet dörde bölük yaşamak istemiyor. Lozan da yaratılan sanal durumdan kurtulmak istiyor.
2. Irak ta ki Kürdistan bölgesi otonomisine kavuştu. Belki yakında istiklalini ilan edip Birleşmiş Milletlere yeni bir devlet olarak müracaatını yapacak. Türkiye bunu önlemek için bütün diplomatik imkânlarını devreye sokacak. Diğer yandan da Şii Suriye, Irak ve İran kıskacında da bırakmak istemeyecektir. Yahut Irakta bir iç savaşa müsaade etmeyecektir. BARZANİ’ de Şİİ komşularının baskısından kurtulmak için SUN’İ Türkiye devletine yanaşacaktır.
3. Suriye de ESED Kürtlerine özerklik tanıyacak olursa, oradaki Kürtlerin Barzani ile birleşmeyi tercih edecekleri beklenir.
4. Türkiye’nin Kürdistan ile Federasyona gitmesi kaçınılmaz hale gelecektir.
5. Bu suretle Irak Kürdistanı kendisini emniyete alacak.
6. Türkiye ise kendi Kürtlerine Irak Kürdistan da ki demokratik hakları tanıyacak,
7. PKK nın meşruiyeti ortadan kalkacaktır.
8. Ayrıca Türkiye’nin ekonomik yönden yumuşak karnıolan enerji ihtiyacını ( senede 54 milyar dolar petrol ve doğal gaz ithaline para harcamaktadır.) Kürdistan bölgesinden temin edecek, İran ve Rusya’dan enerji ithali baskısından kurtulacaktır. Türkiye bir taşla üç kuş vurmuş olacaktır.
1. Kürt sorunu sona erecek. Türkiye bölünmeyecek, bilakis büyüyecektir. Eski Misaki Milli hudutlarına dönülecektir.
2. PKK sorununa ve silahlı mücadeleye son verilecektir.
3. Türkiye enerji ihtiyacını Kürdistan’ dan temin edecektir. Cari açığı kapanacak. Yaptığı tasarrufla Kürdistan da yatırımları gerçekleştirecek. Ekonomik güç kazanacaktır. AB’eye alınırsa Almanya’dan sonra nüfus ve ekonomi bakımından en kuvvetli devlet durumuna girecektir. AB devletleri daha da nazlanacaklarsa da USA’nın, OBAMA’nın böylesi bir federasyonu destekleyeceği (İsrail frenlemezse) mümkün olacaktır. Çünkü USA Orta doğuda en güveneceği bir Türkiye’yi destekleyecektir.
Bu akıllıca yaklaşımı Erdoğan becerebilecek mi? Bundan çok ümitli değilim. Şimdiye kadar onu destekleyen akademisyenler ve köşe yazarları Erdoğan’a ağır eleştirilen yapmaktalar, basına fısıltılanan stratejinin yanlışlığından ötürü. Eskiden derin devletten çekinirken, şimdide Bahçelinin Devletli ’sinden çekinmektedir. Kürdistan’a yaklaştıkça Türk milliyetçiliğinin kuvvetleneceğinden endişe etmektedir. Hâlbuki kan akmasını önler, ekonomik yönden de kuvvetlenince adını Türk tarihine altın harflerle yazdırmış olacaktır. Yeter ki kısa bir müddet için bu riski göze alsın.
Erdoğan’ın yaptığı mühim bir hata da sorunları çözmek isterken kendisini negatif şartlandırmasıdır. Şöyle ki:
1. Ermenistanla barışmaya Karabağ şartınıgetirmiştir.
2. Kıbrıs sorununda Kıbrısın iki devlet şartınıkoymuştur.
3. Kürt sorununda PKK nın silah bırakması şartınıgetirmiştir.
4. Suriye’de Esed’in çekilmesişartını.
5. İran mevzuunda da Kalkan Füzelerin kabulünü istemektedir.
Bu şartlandırma davranışlarından vazgeçip te DİPLOMATİK elastikiyeti tercih etse sorunları daha kolayca çözebilir. Erdoğan’ın diplomatik yanı zayıf. AB ye yakınlaşmasından ve Demokratik açılımlardan geri adım atmasının sebebini izah eden akıllı kamu değerlendiresileri ortaya çıkmadı. Halbuki batıda görmediğimiz tarzda her akşam televizyonlar da, yahut köşelerinde hep ayni şahsiyetler, her mevzuda kendilerini konuşma mevkiinde zanneden ( Ben onlara televizyonların GÜLLERİ diyorum) aklı çokların yorumları kabak tadıvermekte. Bilmedikleri mevzularda bile çok çabuk ahkâm kesiyorlar. Batıda da böyle prominent şahsiyetler vardır. Fakat onlar muayyen mevzulara senelerini vermiş insanlardır. Hatta bazen, ‘’ Ben bu mevzuun uzmanıdeğilim’’ demelerine rağmen yüzeysel argümanlarınıserdetmekten imtina etmiyorlar. En komik olanı da moderatör olan hanımların oturumun sonunda ‘’ Şimdi çözüm fikrinizi söyleyin’’ demesi. On binlerce gencin ölümüne sebep olan, binlerce insanın hapishaneler de zulüm görmesine sebep olan, yüz binlerce vatandaşın vatanını terk etmesine sebep olan, yıllardır cenaze namazıkılınmasına sebep olan bu zor probleme iki dakikada çözüm önerilerini sunmalarının istenmesidir. Bunu cehaletle mi, ciddiyetsizlikle mi izah etmek mümkün bilemiyorum.
30 seneden beri PKK ile başa çıkamayan askeri çatışmayı sürdürmenin bir fayda sağlamayacağını sağır sultan bile duydu. PKK yı yok edemeyeceğinin sebebi bu mevzuu da bir fasit daire oluşundandır. Katledilen her PKK lı Kürt gencin belki de beşkardeşi, kuzeni vardır. Onlar bu katliamdan öfkeleniyorlar. Taş atan çocuklarımotive eden sebepler malum. O çocukların ya babası öldürülmüştür yahut ta kardeşi dağdadır. Yahut ta hapishane de. Onlar ne paralı askerdir, nede kandırılmış çocuklardır. Yüzlercesini hapse atsan da sayıları daha da artar. Yani bu meselede gerek Asker, gerekse şovenist Türkler, ülkücü siyasiler bir FASİT daire içinde olduklarını fark edemiyorlar. Bazımutedil Kürt aydınlarının, siyasilerinin ikazlarını tehdit olarak algılayanlar olabilir. Fakat gelecek neslin, o taş atan çocukların ileride daha saldırgan, daha Türk düşmanı, daha öfkeli olacağı ihtarını ciddiye almamak Türk-Kürt iç savaşının önlemeyeceğini de ciddiye almak gerekir. Erdoğan Kürt annelerine sesleniyor ve çocuklarının dağa çıkmalarınıönlemelerini tavsiye ediyor. O gözü yaşlı Kürt annelerinin de artık Kürt kimliğine bilinçlendiğinin, ana dilde eğitim istediklerini fark etmiyor. Benim Diyarbakır’ı ziyaretimde tespit ettiğim o ki Fırat’ın ötesin de duygusal ayrılış bir realite. De Facto yaşamlarında ora halkıbatıdan kopmuş. Eskiden hekimi, savcısı, hâkimi, yazarı, gazetecisi korkardı Kürdüm demeye. Şimdiki ve geçmişteki Hükumetlerin Kürtlere yaptıkları nı korkmadan konuşuyorlar. Binlerce KCK lıyı hapse atmanın neticesinde bir on binler daha KCK lı olmakta. GANDHİ nin yaptığı gibi 700 Hintliyi öldürdükten sonra , öldüren İngiliz askeri yorulmuşsa, binlerce Kürdü hapse attıkça yeni hapishaneler inşa etmek yahut ta hepsine USA dan yeni kelepçelerısmarlamanız icap edecektir.
Tıpta bir kaide vardır. Bir hastayı senelerce yanlış teşhisle tedavi etmeğe kalkarsanız netice alamazsınız ve neticede hastayı cerraha teslim edersiniz. Cerrahların tedavi şeklide ameliyatladır. Türkiye Kürt sorunu çözmek istiyorsa askeri operationlara değil, akılcı, siyasi operasyonlara müracaat etmek gerekir. Onunda formülü Kürtleri ve Kürdistanı dörde bölük halinden kurtarmak için ASLINA RÜCU operationunu tercih etmek gerekir. Bununda en pratik yolu REFERANDUMDUR. Kararı şu veya bu parti lideri veremez. Kararı milletin kendisi vermelidir. 3 Sual sorulmalı.
1. Bugünkü haliyle Türklerle bir arada mı yaşamak istiyorsunuz?
2. Self Determination mu?, Federasyon mu?, demokratik özerklik mi?
3. Barzani Kürdistanı ile birleşmek mi istiyorsunuz?
Bu tarzda 3 suali Kıbrıs Türklerine de sormalı. Rumlarla berber mi?, Türkiye ile birleşmek mi? KKTC nin devamını mı istiyorsunuz?. Halklar kendileri karar vermeli. Kürt sorununa da, Kıbrıs sorununa da siyasiler 30-40 senedir çözüm getirmekten aciz idiler. O halde vasiye ihtiyaçları yoktur halkların. Kendileri karar versinler. Buda REFERANDUMLA olur. İsviçre halkı beş kuruşunun dahi harcanmasına halk oylaması la karar verir. 1300 senesinde kurulmuş olan İsviçre kimse ile kavga etmemiş. Dünyanın en demokratik, en zengin ülkesidir.

Antalya. 26.03.12