28 Haziran 2014 Cumartesi

Üretmek, tüketmek, yok etmek!





Fikret Başkaya


Neoliberal küreselleşme çağında tüm toplumlar daha çok üretime ve daha çok tüketime kilitlenmiş durumda. Üretim artarsa, ekonomi büyürse işlerin yoluna gireceği söyleniyor. Lâkin her üretim artışının sonunda beklenen sonuç ortaya çıkmıyor, işler daha da sarpa sarıyor. Kapitalist ürettiğine değil, üreteceğine bakar. Gözü ürettiğini görmez. Onu önündekine değil de ilerdekine, gelecektekine baktıran da çılgın rekabettir. Aslında kapitalist, “ileriye doğru kaçmaya mahkûm” bir bireydir ve bu yüzden de bireysel iradesinin bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Rekabet onu her seferinde daha çok üretmeye mecbur eder. Zira daha çok üretemez ise, daha büyük bir artı-değer kitlesine el koyamaz ise, toplam artı-değerden daha büyük pay alamaz ise, rakipler tarafından yutulur, alan dışına itilir, yarışı kaybeder. Tabii daha çok üretmek de, daha çok satmakla mümkündür. Kapitalizm koşullarında bu işi başarmanın yolu, kapitalizmin kendi suretinde bir insan yaratmasından geçiyordu. Ancak o zaman insanlara ihtiyaçları olmayan şeyleri satmak mümkün olurdu. Şimdilerde çok sayıda gereksiz, dahası zararlı şeyin üretiliyor ve satılıyor olmasının sırrı orada yatıyor.

Bir insan ihtiyacı olmayan şeyleri satın almaya, her seferinde daha çoğunu satın almaya nasıl ikna edilebilir? Eğer refahın ve mutluluğun daha çoğa sahip olmaktan geçtiğine inanırsa... Refah ve mutluluğa ulaşmanın daha çok maddi şeye sahip olmaktan geçtiğine dair bir yanılsama içindeyse. Tabii, kapitalizm dahilinde herkesin üretilen ve satılan her şeye sahip olması mümkün değildir. Zira birilerinin (azınlığın) daha çoğa sahip olması için, başkalarının (çoğunluğun) satın alamaz duruma getirilmesi gerekiyor. Sistemin işleyişinin bir sonucu olarak, zenginlik giderek küçük bir grubun elinde toplanıyor. Çoğunluk yeterli bir gelire ve dolayısıyla satın alma gücüne sahip olamıyor. Netice itibariyle, toplum çoğunluğu sürecin dışına atılıyor. İşte üretimin her seferinde “lüks mallara”, gereksiz ve zararlı şeylere yönelmesinin, insanların da ihtiyaçları olmayan şeyleri satın almasının sebebi bu. Ve sonuç ortada: Bir tarafta en hayati ihtiyaçlarını karşılayamaz durumda olan, açlıkla, yoksullukla cebelleşen, sefalet ortamına itilmiş milyarlarca insan, diğer tarafta dünyanın zenginliğine el koyan ve yön veren dar bir küresel oligarşi ve çevresi ve onu taklit edebilen bir küresel orta sınıf... İşte “büyüme”, “kalkınma”, “ilerleme”, “demokrasi’, “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü”, “insan hakları”, vb. dedikleri böyle bir şey...

Fakat hepsi bu kadar değil, aşırı düzeyde zenginlik ve yoksulluk üreten ve aradaki uçurumu derinleştiren bu süreç, bir de ekolojik bozulmaya neden oluyor. Başka türlü ifade edersek, insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehlikeye atacak düzeyde canlı yaşamın temelini aşındırıyor. Her geçen gün sosyal mahiyetteki sorunlar büyüyor, ekolojik riskler derinleşiyor ve insanlara “ilerde” işlerin yoluna gireceği” söyleniyor... Ve hedef ufukta bir çizgi gibi uzaklara kayıyor... Küresel oligarşinin adamları ve onların uzantıları ve müttefikleri olan “yerel” mülk sahibi sınıfların sözcüleri, “yoksulluğun kökünü kazımaktan” söz ediyorlar. En son verilen tarih 2015’ti ve 6 ay sonra doluyor. Lâkin vaad edilen sürede yoksulluk daha da artmış bulunuyor. Hem neoliberal çılgınlık, saldırganlık ve küstahlık pupa-yelken yol almaya devam edecek, her şey özelleştirilecek, metalaştırılacak, parayla alınır-satılır hale gelecek ve hem de yoksulluğun kökü kazınacak! Bu, insanlarla alay etmek değil midir? Eğer gerçekten yoksullukla mücadele diye samimi bir kaygı olsaydı, açlık 6 ay içinde insanlığın gündeminden çıkardı. Zira dünyada akıl almaz bir “zenginlik” stoku var. Ve yapılacak iş de çok basit... Nasıl, bir zamanlar kölelik yasaklanmıştı, o zaman hemen yoksulluğu da yasaklarsınız, aşırı gelir dağılımı adaletsizliğine son verirsiniz, olur- biter. Herkesin olan, hepimizin olan, toplumdan gasp edilen, asıl sahiplerine iade edilir! Birilerinin yoksulluğu, başkalarının herkese ait olana ve olması gerekene el koymasının sonucu olduğuna göre... Daha önce de yazdım, eğer dünyadaki zenginlik [gelir] eşit bölüşülseydi, her dünyalıya günde 19, ayda 570, yılda 6840 euro düşecekti. Bu 5 kişilik bir aileye yılda 34 200 dolar [yaklaşık 95 760 TL] düşecek demektir... Öyleyse neden yoksullukla mücadele söylemi hep gündemde? Böylece küresel oligarşi ve bir bütün olarak yeryüzünün egemenleri kendi konumlarını “meşrulaştırmak” istiyorlar. Asıl amaç asla yoksullukla mücadele değil... Amaç oyalamak için aldatmak... Bu nedenle, “yoksullukla mücadele söylemi” yoksullar cephesini değil, zenginler taifesini angaje ediyor!

Aşırı üretim ve tüketime endeksli geçerli neoliberal kapitalist işleyiş, akıl almaz bir israf ve yok etmek anlamına geliyor. Sistemin mantığının ve işleyişinin bir gereği olarak, satın alınan malların ve hizmetlerin sürekli yenilenmesi ve yenilenme hızını artması gerekiyor. Bu amaçla da reklamlar devreye sokuluyor. Tabii medyanın ve moda endüstrisinin rolünü de unutmamak gerekir. Aksi hale sistemin işlerliği mümkün olmazdı. Satın alınan şeyler, eskimeden kullanımdan düşüyor, normal ömrünü doldurmadan çöpe atılıyor. Bu amaçla modeller sürekli olarak yenileniyor. Ürünlerin, eskime/demode olma ömrü önceden, üretim aşamasında programlanıyor. Bir ürünün ne kadar zamanda kullanılamaz hale geleceğine üretici şirket karar veriyor. Buna “programlanmış eskime” deniyor... Bir insanın sapa sağlam bir aleti, kullandığı bir nesneyi atıp, yenisini alması, bu tür bir saçmalığa tevessül edebilmesi ancak düşünme yeteneğini yitirdiğinde, sorumluluk duygusundan arındığında mümkündür. Yedek parça üretimi bilinçli olarak savsaklanıyor ve yedek parçaya ulaşım zorlaştırılıyor. Dört yaşındaki arabasını yenileyen birine: “Neden böyle bir şey yaptığını” sorduğumda, “bundan sonra çok masraf çıkarır...” cevabını vermişti... İnsanlar öyle bir reklam bombardımanı altında, öylesine reklam kölesi olmuş durumdalar ki, elindekini atıp yenisini almadan edemiyor... Buna çöpe atma-satın alma refleksi de diyebilir siniz... Yani tam bir “şartlı refleks hâli”! Her yıl cep telefonunu değiştirmenin mantığı nedir? Her üç-dört yılda yeni bir araba satın almak ne anlama geliyor? Kapitalist sistem insanı insanlıktan çıkarmış durumda. Yepyeni pencere perdeleri neden değiştirilir? Ortalama insan, artık ne yaptığını, yaptığının ne anlamıma geldiğini bilmiyor. Bir şey üretmek için hammadde, enerji ve emek gerekir ve bir şeyi kullanım ömrü dolmadan çöpe atmak, hammadde, enerji ve emek israfı demektir. Daha da ötede doğayı kirletmektir. Her yıl çoğu plastik su ve süt şişesi olmak üzere doğaya 260 milyon ton plastik atık (çöp) atılıyor. Bir plastik torbanın ortalama kullanım zamanının 12 dakika olduğu tahmin ediliyor, lâkin toprakta çözülebilmesi için 400 yıl gerekiyor... Ve yerin altından çıkarılan madenler, enerji kaynakları, topraklar, vb. sınırsız değil. Bu tempoyla kullanım devam ederse [zira genel eğilim daha da artacağını gösteriyor], bu saçmalık daha ne kadar sürdürülebilir ?

O halde bu sefil durum nasıl mümkün oluyor? Değirmenin suyu nereden geliyor ve yapılanın anlamı nedir? Malûm, üretmek ve tüketmek aynı zamanda yok etmektir... Emperyalist oligarşinin ve “yerli oligarşilerin” bu şımarıklığı ve hovardalığı, şimdilerde Güney denilen dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerin doğal kaynaklarının ve emeğinin aşırı sömürüsü ve yağması sayesinde mümkün oluyor. Ve bu yeni ortaya çıkmış bir durum da değil... Kristof Kolomb’un macerasına kadar gerilere gidiyor. Eğer yoksul ülkelerin madenlerine, enerji kaynaklarına, emeğine, tarım ürünlerine, emperyalist devletler ve onların çokuluslu şirketleri tarafından yok pahasına el konmasaydı, bu günkü üretim ve tüketim çılgınlığı mümkün olur muydu? Gardroplar yılda bir kaç defa yenilenir miydi, cep telefonları, araba modelleri, vb. bu kadar hızlı değişir miydi? Bir cep telefonunun bir buzdolabından daha çok enerji tükettiğini biliyor musunuz?

Eğer Güneyin doğal kaynaklarına, maden ve enerji varlığına, biyolojik çeşitliliğine Batı tarafından el konulmamış olsaydı, topraklarında neyin nasıl yetişeceğine emperyalist odaklar karar vermeseydi, söz konusu ülkeler kaynaklarını kendi refahları ve kalkınmaları için kullanmış olsalardı, bu günkü saçma üretim ve tüketim çılgınlığı mümkün olur muydu? O ülkelerin onca insanı açlık ve yoksullukla cebelleşir durumda olur muydu? Mallar bu kadar ucuza üretilebilir ve bu kadar ucuza satılabilir miydi? Dünyanın beşinci büyük çokuluslu şirketi oyan Total, ortaklarına yılda 10 milyar dolar kâr payı dağıtıyor. Bu rakamın bir çok ülkenin milli gelirinden fazla olduğunu unutmamak gerekir. Bu şirket eğer Kongo’nun, Gabon’un, Nijerya’nın petrolünü, Birmanya’nın doğal gazını, vb. ve diğerlerinin enerji kaynaklarına el koymamış olsaydı, bu mümkün olur muydu? Eğer bu şirket, o ülkelerin yöneticilerini satın almamış olsaydı, bu talan mümkün olur muydu?

Oldum olası ucuza üretip, ucuz satmak bir marifet sayılıyor. Bir şeyi “ucuz üretmenin” ve “ucuza satmanın” ne demeye geldiği neden hiç bir zaman tartışma konusu yapılmıyor. Ucuza üretmenin ne demeye geldiğini merak edenler Soma’ya baksınlar. ABD’nin, Avrupa’nın, Japonya’nın, bir bütün olarak sanayileşmiş ülkelerin II. Dünya savaşı sonrasındaki ekonomik başarısı, yoksul (yoksullaştırılmış demek daha doğru) ülkelerin petrolünü, stratejik öneme sahip madenlerini ve biyolojik çeşitliliğini sudan ucuza kullanmaları sayesinde mümkün olmuştu... Üçüncü Dünya ülkelerinin o zamanki yöneticileri, yağma ve talanı sınırlama girişiminde bulunduklarında başlarına neler geldiğini meraklılar biliyor...

Tuhaf bir şekilde “ucuza üretme” adına insanlar aşırı sömürüye maruz bırakılıp, yoksullaştırılıyorlar. Aslında ucuza üretmek kârı büyütmektir. Kapitalizm dahilinde ucuzun öteki adı yüksek kârdır... Kârın büyüyebilmesi için ücretlerin olabildiğince düşürülmesi gerekir. Sonuçta geniş emekçi kesimler yoksullaşıyor ve üretilen “ucuz” malları satın alamaz hale geliyor. Bu sefer de bankalar devreye girip insanları borçlandırıyor. Şu ünlü “tüketici kredisi”... Ve herkesin cebinde bir kaç kredi kartı... Fakat gözden kaçan bir şey var, insanlar karınlarını doyurmak için bile bankalar tarafından rehin alınıyorlar ama üretilen gıda maddelerinin yaklaşık yarısı çöpe atılıyor... Ve bu skandal nedense pek tartışma konusu yapılmıyor! Velhasıl dünya nüfusunun %20’sinin maddi refah içinde yüzebilmesi, geri kalan %80’nin yaşam için gerekli şeylerden mahrum olması sayesinde mümkün oluyor!

Aslında durum çok açık ve çözümü de sanıldığı kadar karmaşık ve zor değil. İşlerin sarpa sarmasının, insanlığın bir bütün olarak sayısız sorunlar, kötülükler, riskler, belirsizliklerle yüz yüze gelmesinin, yaşamın anlamsızlaşmasının ve gezegen riskinin ortaya çıkmasının biricik nedeni, herkesin olana, herkesin olması gerekene birileri tarafından el konulmasıdır. Şimdilerde “Büyük İnsanlık” küresel bir çitlemeye maruz bırakılmış durumda. O halde bu yanlış, haksız ve mantıksız durumu aşmaktan başka çare yok. Yoksullaştırılmış çoğunluk maruz kaldığı bu adaletsizliği hiç bir zaman kabullenmedi. Zaten öyle bir şey eşyanın tabiatına de aykırı olurdu. XVII. yüzyılda, İngiltere’de ortak topraklara (common land) yeni yetme kapitalistler tarafından el konulduğu ünlü çitleme yıllarında, halkın itirazı bir anonim şiirin birinci dörtlüğünde şöyle ifade edilmişti:

Çaldı diye herkesin olan kazı
Adamı asıp kırbaçladılar kadını
Saldılar lâkin zalimin büyüğünü,
Herkesin olanı kaz kafalıdan çalanı (1)

Gerçi itiraz hiç bir zaman eksik olmadı ama geride kalan dönemde bu yanlış ve haksız durumu düzeltmek de mümkün olmadı. Şimdi bu işi başarmayı zorunlu kılan başka bir neden de söz konusu: Vakitlice bu yanlış düzeltilmez ise, insanlığın ve uygarlığın bir geleceği olmayabilir. Zira, toplum-doğa metabolizması artık sorunlu hale gelmiş bulunuyor. Başka türlü söylersek, kapitalizm dahilinde insan toplumlarının etkinliği, doğanın kendini yenilemesine mâni.
----------------------------------------------------------------

(1) Çeviri, Aydın Ördek tarafından yapılmıştır

27 Haziran 2014 Cuma

Ruhani'nin Ankara gezisi...





Demir Bilgin

9-10 Haziran'da İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Abddullah Gül'ün davetlisi olarak Türkiye'ye geldi. Niye geldi? Niçin geldi? Bunu yorumlamak gerekiyor. Türkiye'de yorumcu kalmayınca, isyan ettim, yine ben, Demir Bilgin, gezinin perde arkasını yazayım, dedim.

Türkiye'deki yorumcu ve haberlere bir bakın, insan politik olarak, onlar adına utanıyor:

Ziyaretin odağı, enerji ve gaz anlaşmasi” imiş(!)...

Ne ilgisi var.

Ziyaretin amacı; Türkiye'nin, Suriye'ye karşı başlatmış olduğu düşmanca politikayı terketmeye, yönelikti. Bunu kimse görmedi. Bunu kimse, yorumlamadı.

Ruhani, Ankara'da, bizzat, Abdullah Gül'ü, Recep Tayyip ve hükemetini uyarmıştır.

Uyarının maddeleri var ve şudur:

Bir: Recep, Kesab'ta, senin iznin ile Ermeni ve Alewi kanı döktün, buna son ver.

İki: Recep, Hudutlarını, Suriye'ye karşı kullandın, bundan sonra kapat!

Üç: Recep, Suriye'den kaçırılan petrolü ucuza alıp, tekrar kendi halkına satman, ”teröristlerle aynı duruma düşmek” demek. Bundan vaz geç!

Dört: Türkiye'de cirit atan, eğitim kampları kuran ve Türkiye'nin her tarafında, Al-Kaide'ye bağlı ögütlere ”müsamaha” gösteren AKP hükümeti, bu tavırdan hemen vaz geçsin!

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, bunun için Ankara'ya geldi, Abdullah Gül'ü ve Receb'i uyardı.

Abdullah Gül ve Recep Tayyip'te, Suriye'ye yönelik ”düşmanca politikaya son vereceklerini” taahhüt ettiler. Belgeleri vardır.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, ”varılan mutabakatlara, uyulmazsa, bundan böyle, İran olarak, Türkiye'ye karşı çok sıkı önlemler alacağımızı, bilmenizi isterim” dedi.

Hem Abdullah Gül, hem de Recep; İran – Suriye arabulucuğulunda, Türkiye'nin, Suriye'ye yönelik düşmanca tutumundan vazgeçeceği...” vaad edildi.

Ruhani'nin, Ankara gezisinin arka perdesi bu oluyor.

Hem Abdullah Gül, hem de Recep bunu kabûl ettiler.

Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Recep, recepsizdir. Abdullah, zaten köledir!

Ama İran, ciddidir.

Hasan Ruhani'nin ”Ankara çıkartması” , İran'nın ciddiyetini hem yazılı, hem de sözlü olarak iletmek içindir.


Ruhani'nin Ankara ”gezisi” budur.

23 Haziran 2014 Pazartesi

İKTİDAR..






Haci Cirik / Fezali

Pazarda vatanın toprağı taşı
Cebini kabartır dinci iktidar
Allaha amanet ülkenin işi
Halkını kandırır dinci iktidar

Köşe bucak sattı koltuk garanti
Emekci sırtından yuvayı kurdu
Sözünün başında din iman derdi
Bir şeyi uydurur dinci iktidar

Hukuk filan iki dudak arası
İş bitsin bitmesin cepte parası
Beş yıl çabuk geçer derin yarası
Yalanı saydırır dinci ikkidar

Kader iman şartlı insan türetti
Zavallı halkımız bunları yuttu
Dua eden sanma cennete gitti
Fakiri soydurur dinci iktidar

Fezali yüreğim halk ile olur
Uyansa ezilen kendini bulur
Kararlı mücadele hedefe varır
Kendini kaydırır dinci iktidar

22 Haziran 2014 Pazar

Denize giden yol / الطريق إلى البحر





الطريق إلى البحر
لا تمر من أمام
قصر الوالي !
بماذا يحلم الوالي
حين يمضي إلى النوم ؟
.............
بالكرسي !
ونحن ؟
نحلم بالبحر
وبالشهداء
وبيافا !
كانت عينا العرافة
تلمع مثل النجمات
وهي تقرأ كفي
وتقول
أني سأذوي
واموت من الحب
في يافا !

21 Haziran 2014 Cumartesi

İSYANIM!..


Mihrac URAL

Gecelerin özlemiyle 
Birikmiş hasretin sevinciyle
Dalgıç gibi seni buldum, Mercanım…

Doyulmaz bir tutkuyla 
Aşkımın yılları deviren kararlığıyla
Etrafında döndüm canı canım…

Mesafelerin kahredici zulmüne
Akdenizin engel koyan yakamozlarına
Yükselir göklere isyanım…

17 Haziran 2014 Salı

Ekmeleddin İhsanoğlu kimdir, biliyor musunuz?



Demirtaş Ceyhun(*)

Bilmem, farkında mısınız? Cumhuriyet Başsavcısının AKP'nin kapatılması için dava açtığı gün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül eşiyle birlikte Afrika'da gezideydi. Senegal'deydi. Demek, Tekel işçilerinin özelleştirme adı altında Amerikalılara armağan edilen fabrikalarından çıkmamalarının, onbinlerce emekçinin kazanılmış haklarını yitirmemek için IMF'nin buyruğuyla hazırlanmış Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası Yasa tasarısını iş bırakıp elde bayrak alanları doldurarak protesto etmelerinin, Cumhuriyet Başsavcısının da tam o sıra türban yaftası altında şeriat devleti kurma provaları yaptığı suçlamasıyla AKP'nin kapatılması için dava açmasının gürültüsü yüzünden Cumhurbaşkanının Afrika'ya gittiğinin bile galiba farkında değildi kimse... Gerçi 1992 yılında bir anlaşma imzalanmışsa da olanaklarının sınırlılığı yüzünden dişe dokunur bir ticari ilişkimizin de bulunmadığı, gerçekten bildiğimiz kadarıyla herhangi bir turistik çekiciliği de olmayan, Atlantik kıyısındaki daha düne dek Fransız sömürgesi küçük ve fakir bu Afrika ülkesine Sayın Cumhurbaşkanı niçin gitmiştir acaba?

TÜRKİYE'Yİ TEMSİL ETMEYE GİTMİŞMİŞ ...

Cumhuriyet Başsavcısının, laik Cumhuriyet'in yerine bir şeriat (din) devleti kurmaya çalışmakla suçlayıp AKP'nin kapatılmasını istediği iddianamesinde de İslam Konferans Örgütü'nden bilmem söz edilmekte midir? Çünkü Sayın Cumhurbaşkanı da eşiyle birlikte Senegal'e meğer turistik bir amaçla değil, İslam Konferans Örgütü Liderler Zirvesi'nde Türkiye'yi temsil etmek için gitmiş. Toplantıda 2009-2014 dönemi Genel Sekreteri seçilecekmiş ve Türkiye'nin yaptığı Ekmeleddin İhsanoğlu'nun bu görevi bir dönem daha sürdürmesi önerisi İslam Konferans Örgütü Dışişleri Bakanları'nın Uganda toplantısında kabul edildiği için, Sayın Gül de meğer kulis yapmaya gitmişmiş Senegal'e. Ola ki laik Cumhuriyeti nasıl bir din devletine haline dönüştürdüklerini dosta düşmana göstermek için de, haremini yanına almış ... Senegal'de de doğrusu büyük bir başarı kazanarak, Ekmeleddin İhsanoğlu'nun İslam Konferans Örgütü Genel Sekreterliği'ni bir dönem daha sürdürmesini sağlamış.

"LAIK DEVLET" OLDUĞUMUZ İÇİN KATILMAMIŞTIK

İslam Konferans Örgütü de, bilindiği gibi Soğuk Savaş'ın dünyayı kasıp kavurduğu günlerde, hiç kuşku yok ki Amerikan emperyalizminin toplumları dinselleştirerek Sovyetler Birliği'ne karşı oluşturduğu Yeşil Kuşak politikasının bir parçası olarak 1969 yılında Fas'ın başkenti Rabarta düzenlenen bir toplantıda kurulmuştur. Türkiye bu toplantıya güya laik bir devlet olduğu gerekçesiyle katılmamıştır, ama Dışişlerinden bir görevli göndererek izlemiştir. Milliyetçi Cephe hükümetleri döneminde ise, önce 1975 yılında İhsan Sabri Çağlayangil Dışişleri Bakanları toplantısına katılmış, 1976'da ıstanbul'da yapılan toplantıda İslam Konferans Örgütü'ne üye olmuştur. 1984 yılında Kenan Evren Türkiye'yi ilk kez Cumhurbaşkanı düzeyinde temsil etmiş, AKP iktidarı da 2004 yılında Türkiye Cumhuriyeti adına Ekmeleddin İhsanoğlu'nun İslam Konferans Örgütü Genel Sekreteri olmasını sağlamıştır. Gerçekten, kimdir acaba Ekmeleddin İhsanoğlu, yeterince tanıyor muyuz?

MISIR VATANDAŞI

Çünkü 12 Temmuz 2004 tarihli Nokta dergisine bakılırsa, "Atatürk'e karşı olduğu için şapka devrimi üzerine ülkeyi terk edip Kahire'ye yerleşen son şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin yardımcısı Şeyh İhsanoğlu'nun oğlu olan Ekmeleddin İhsanoğlu" 1943 yılında Kahire'de doğmuş, 1966'da Kahire'deki Ain Shams Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik-Kimya Bölümü'nü bitirmiş "bir Mısır vatandaşıdır" ve "bir süre El Ezher Üniversitesi'nde de çalışmıştır". İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nce 1995'de kendisine armağan olarak yayımlanmış Feza Günergun'un hazırladığı Osmanlı Bilimi Araştırmaları adlı kitapta verilen bilgilere göre de "Kahire'de organik kimya konusunda yüksek lisans yapan" İhsanoğlu "1970 yılında Türkiye'ye gelerek Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'ne asistan olarak girmiş, 1974 yılında organik kimya üzerine doktor yapıp, 1975 yılında gittiği İngiltere'den döndükten sonra da 1978'de Ankara Fen Fakültesi'nde organik kimya doçenti olmuştur.

YILDIZI 12 EYLÜL'DEN SONRA PARLADI

Gene Nokta dergisindeki bilgilere göre, "Türkiye'deki ilericilik o kadar ileri gitmişti ki Kuran'ın böylesine şiirsel bir mealinin varlığı herkes için zararlı olabilir" diyerek 1936'da İstanbul'da ölen Mehmet Akif'in "Mısır'da kaleme aldığı Kuranı Kerim'in Türkçe çevirisini" güya "vasiyeti üzerine yakıp yok ettiğini" söyleyen Ekmeleddin İhsanoğlu'nun yıldızı ise, asıl 12 Eylül darbesinden sonra birden olağanüstü parlamıştır. Daha 1980 yılında, Suudi parasıyla Kenan Evren'in Yıldız'da bir köşk bağışlayıp kurdurduğu İslam Konferans Örgütü'ne bağlı İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırmaları Merkezi (IRCICA) direktörlüğüne getirilmiştir hemen. 1984 yılında da, Kimya Doçenti iken Kültür ve Bilim Tarihi Profesörü yapılıp, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde YÖK'ün kurdurduğu "Bilim Tarihi Bölümü" başkanlığına atanmıştır. Sanki bu tarihten itibaren "Türk Kültür ve Sanatı" veya "Osmanlı Kültür ve Sanatı" terimleri yerine "İslam kültür ve sanatı" terimi planlı biçimde yerleştirilirken, "Türk-İslam sentezi" tezi de politikada egemen kılınmıştır.

NE ZAMAN NASIL PROFESÖR OLDUĞU BELLI DEĞİL

Gerçekten, Sayın İhsanoğlu asistan olabilmek için ne zaman TC vatandaşlığına geçmiştir acaba? Kahire'de okuduğu üniversitenin denkliği ne zaman kabul edilmiş, "kimya doçenti" iken birden "kültür ve bilim tarihi profesörlüğü"nü hangi üniversitede, hangi çalışmasıyla kazanmıştır? Bu soruları, taaa 14 Ağustos 2000'de Cumhuriyet'te çıkan "Gerçekten Kimdir Bu Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu" adlı yazımda da sormuştum. Nasıl unuturum... İstanbul Üniversitesi Rektör yardımcısı Prof. Nur Serter de beni arayıp "teşekkür" etmiş ve "yazım üzerine Sayın İhsanoğlu'nun Üniversite'deki dosyasını getirtip incelediğini, ancak nerede ne zaman profesör olduğuna dair dosyada da bir bilgi bulunmadığını ve hemen YÖK'e yazıp profesörlük dosyasını istediğini, gelir gelmez de bir kopyasını bana göndereceğini" söylemişti. Demek, iyi saatte olsunlar buna da izin vermemişler. "Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete" dostlar, bari zebanileri iyi tanıyalım ....

--------------

(*) Kaynak: Aydınlık Dergisi / Sis Çanı, 23 Mart 2008

16 Haziran 2014 Pazartesi

CHP'nin, Cumhurbaşkanlığı adayı: Ekmel ed-diyn!



Faiz Cebiroğlu

CHP'nin (Cumhuriyet Halk Partisi'nin), çatı adayı açıklandi: Ekmel ed-diyn İhsanoğlu, oluyor. Bunda şaşılacak bir durum yok. Türkiye'de, ne Ak parti, ne de CHP, kendi iradeleri ile politika yapmıyorlar. Yapamazlar!

TC'yi, kuruluşundan bu yana, hep ”ecnebiler” yönetti. ”Ecnebilerin” en önemlisi, Amerika ve İsrael oluyor. Türkiye'yi, Amerika ve İsrael yönetiyor. Şu an iktidarda bulunan Recep Tayyip, Amerikan ve İsrael'in ajanıdır.

Türkiye'yi, Amerika ve İsrael yönetiyor. Şu an muhalefette bulunan CHP ve K.Kılıçdaroğlu, Amerikan ve İsrael'in ajanıdır. Ajan kelimesini, ”objektif” anlamda kullanıyorum. Bu bağlamda, hem Recep, hem de Kılıçdaroğlu, Amerika ve İsrael'in ajanları oluyor. Birinci, noktadır.

İki: Türkiye'yi, Amerika ve İsrael yönetiyor demek, ”Amerikan islamına” ”Evet” demek oluyor.

Üç: Hem AK Parti ve Recep, hem CHP ve Kılıçdaroğlu, ”Amerikan islamında uzlaşmışlar” demek oluyor. Cumhurbaşkanlığı seçimde, çatı adayı Ekmel ed-diyn İhsanoğlu'nun gösterilmesi, bu çerçevede anlam kazanıyor. Her ikisi de, Türkiye'yi emperyalizmin açık sömürgesi yapmak için, birbirleri ile yarışıyorlar.

Dört: CHP'nin anlaştığı ”çatı adayı”: Ekmel ed-diyn, yani dinlerin en mükemmeli oluyor. Dinlerin en mükemmeli, Amerika, İsrael ve Fetullah Gülen tarafından CHP'ye sunuluyor! Bu mu, Amerika ve İsrael'e ”hizmet edecek” bir ”islami komprador iktidara ”evet” demek oluyor!

Beş: Amerkan islamı bellidir: ”Böl – parçala -yönet” oluyor. Yıllar sonra, Irak'ta, iktidardan devirdiği Saddam Hüseyin taraftarlarını tekrar dirlitmek oluyor. Irak'ta Şia'lara karşı IŞID ( Irak- Şam İslam devleti) Suriye'de, Alevilere karşı IŞID.

Altı: Amerikan islamı şudur: Kürdü- Kürde; Sunniyi – Aleviye ve Hiristiyanlara karşı kullanmak demektir. Ortadoğu'da, Irak ve Suriye'de olan budur. Bu bağlamda, hem Recep, hem de K.Kılıçdaroğlu ya da Cumhurbaşkanı seçim adayı Ekmel ed-diyn, aynı tipler oluyor.

Yedinci nokta mı, yoktur. Şu vardır: Eyyy kavmi Anadaolu, artık kendimize gelmeliyiz!

Artık, ”veba ile kolera” arasında seçim yapmamızı zorlayanlara karşı, ”hayır!” demeliyiz!

Biliniz ki, Anadolu, yeni kalkışmalara ve devrimci örgütlere gebedir.

Partimizi, yani Anadolu ve Orta-doğuyu toplayacak bir ”mıknatıs” partisini hemen yaratalım!

Ne acı ki, bizler, demir yğınları gibi serpilmişiz Anadolu'nun her tarafına ama bizleri toplayacak, partimiz yani ”mıknatısımız” yoktur.

Tek kurtuluş, demir yğınlarını toplayacak bir ”mıknatıs” partisidir.

Bu bağlamda; ne Recep, ne Ekmel ed- diyn!

Cumhurbaşkanlık seçimlerini protesto edin.

Veba ile kolera arsında seçim, bizim işimiz, değildir, deyin!

Benim görüşüm budur.

Tarih, bize bakıyor, unutmayın!