14 Kasım 2008 Cuma

Hinyo Minyo








A.Kadir Konuk / Yenihayat1@t-online.de

Hayır, sorun öyle değil.
Yani insanlar „Hinyo minyo“ yüzünden ölmemişler, yaralanmamışlar.
Sorun sınırını bilmeyen, destursuz bağa giren bir hindi!

Sınırı aşan, ölümlere neden olan ortamı karıştırıcı hindiye geçmeden önce öyküyü anlatayım. Hindinin bir başka öyküde „Hinyo minyo“ ile ilişkisi var.

Bu ilişkinin nasıl olduğunu soğuk bir kış gününde bize semaver çayı içmeye gelen komşu kadınlara annem anlatmış, bize de “Dinlemeyin ulan” demeyi unutmamıştı.
Kıç kadar oda, ilginç bir öykü, gel de dinleme! Geldi kulaklarımıza doldu işte.

Önce iki olayda kahramanımız olan hindiyi tanıyalım.

Biliyorsunuz, hindi en çok düşünen, ama en aptalca davranan hayvanlardan biridir. Aptal olduğu için gururlu, kibirli, kendini beğenmiştir.

Nasrettin Hoca pazarda satılık bir papağan görüp, „Kaça“ diye sormuş. „100 gayme“ demiş satıcı. Hoca „İyi de bu kuşun ne özelliği var ki bu kadar pahalı“ diye çıkışmış. „Bu kuş konuşur“ demiş satıcı. Hoca hemen eve koşmuş, yaşlı hindiyi kucaklamış, getirmiş papağan satıcısının yanına dikilmiş, hindinin fiyatını soranlara „İkiyüz gayme“ demiş.
„Niye, ne özelliği var bu hindinin“ diye çıkışmış papağan satıcısı.


Gülmüş Hoca, „Seninki konuşuyorsa bu da düşünüyor“ demiş.

Düşünmek konuşmaktan pahalıdır. Düşünerek konuşmak daha daha pahalıdır.

Konya’nın Çumra yöresinde Hindi efendinin adı „Mısırga“ olur, çırılçıplak soyunup, nar gibi kızarmış olarak oturak alemlerinde sini üstünde boy göstermesiyle ünlenmiştir. Mısırgasız oturak alemi olmaz.

Kaynakların bildirdiklerine göre; kendileri „Tavuk familyası“na üye bulunup, bilimsel adları „Meleagris gallopavo“ şeklindedir, dünyaya XV. Yüzyılda Amerika’dan yayılmıştır, yerli yersiz kabarması, çocukların da ona bu kabarma karşısında „Kabaramazsın Kel Fatma annen güzel sen çirkin“ demeleri Amerikalı oluşundandır ve hindi kendi istemi dışında „Gulu gulu dansı“ deyimiyle siyasete de bulaştırılmıştır.

Gelelim kahramanı hindi olan „Hinyo minyo“ meselesine.

Efendim, evvel zamanın birinde, bir köyde imam, köyün güzel gelinlerinden birini ne zaman çeşme başında görse „Gelin hanım, hinyo minyo“ diyormuş.

Her gün anlamını bilmediği bu sözleri duymaktan bıkan gelin durumu kocasına açmış. Kocası ona sözün ne anlama geldiğini ve ne yapmaları gerektiğini açıklamış. Ertesi gün gelin imama „He“ demiş, „Hinyo minyo. Yarın benim adam evde olmayacak. Ama sizin hindiyi de isterim.“

İmam koşmuş, hindiyi getirmiş, geleceği saati kararlaştırmış ayrılmışlar.
Derken vakt-ı sela olmuş, imam eve girmiş, aceleyle soyunmuş, tam o sırada kapıya delice vurulmaya başlanmış, kadın çırılçıplak olan imamı evin içinden inilen merdivenlerden acele ahıra götürmüş, ineğin yanına bağlamış. Ve içeriden adamın sesi gelmiş.
„İnek doğurdu mu kız?“
„Doğurdu!“
„Erkek mi dişi mi doğurdu?“
„Erkek doğurdu.“
„Ne? Vay şerefsiz inek vay, ulan ben demedim mi o inek erkek doğurursa ben o danayı…“

(Öykü halkımıza ait bir öykü olmasına karşın, yazılı dillendirilmesi halkın ahlakını bozacağından burada sansür var.)

Olay elbette anladığınız gibi olmuş. Ertesi gün gelin çeşmeye giderken imamı görmüş, „İmam efendi, hinyo minyo“ demiş.
„Hinyo minyo ya“ demiş imam küskün, „Sen hindi etine, kocan da imam kıçına iyi alıştınız.“

İşte ağzı var dili yok hindinin böyle marifetleri de varmış.
Bu kadarla kalsa iyi.
Bu hindi cinsi arada bir de köyler arası savaşlara, kan davalarına karışırmış.
Sıcağı sıcağına yaşanan bir olay da haber ajanslarına göre şöyleymiş:

„Mardin'in Mazıdağı ilçesinde bir hindinin başka bir aileye ait köpek tarafından telef edilmesi sonucu iki aile arasında çıkan ve kalaşnikof silahların kullanıldığı kavgada 1 kişi öldü, 7 kişi ağır yaralandı. İçeye bağlı Şanlı köyünde oturan Orman ailesine ait hindi, Gümüşpınar köyündeki Bozkurt ailesine ait bahçeye girince köpek tarafından parçalandı. Bunun üzerine iki aile arasında başlayan tartışma kısa sürede kavgaya dönüştü. Kalaşnikof silahların da kullanıldığı kavgada, Müjdat Orman (18) öldü, Salih Bozkurt, Ramazan Bozkurt, Gülistan Bozkurt, Beşir Orman, Haşim Orman, Ayşe Orman ve Umut Orman ağır yaralandı. Yaralılar Mardin Devlet Hastanesinde tedavi altına alındı. Olayla ilgili iki aileye mensup bazı kişiler gözaltına alındı.“

Vay gözün çıkmaya hindi!
Sen ne etmeye onun bunun arazisine vizesiz girer, gulu gulu eder, onun bunun köpeğini kızdırır, üstüne saldırtır, kendini parçalatırsın?

Be hey hindi oğlu hindi, sen bilmez misin ki; sen kendini parçalatınca evlerinde sakladıkları silahları, ahırları içindeki hayvanlarla birlikte yakan, kül eden özel time, JİTEM’e, Kontr-gerilla’ya, itirafçılara karşı kullanamayan yüksek halkımızın bireyleri, „Komşu kusura bakma, ittir, bir halt etmiştir, hem sizin hindi yaşlanmıştı, size iki hindi alalım, birini eve götürün, birini birlikte yiyelim“ diyeceklerine birbirlerine kurşun yağdıracaklar.

Şimdi söyleyin hindi aşkına, eşiyle uygarca konuşup, anlaşan, imamı tuzağa düşüren aynı halkın insanıyla, bağa giren bir hindi yüzünden birbirini öldüren insanlardan hangisini yeğlersiniz?

Ben kesin inandım, iman ettim, hindisini köpeklere teslim etmeyen bu halk, devlet zulmünden de kendisini bir gün mutlaka kurtaracaktır.

Ben göremem o başka!

12 Kasım 2008 Çarşamba

MARX ve HEGEL





Yener ORKUNOĞLU / yorkunoglu@gmx.net

Sürekli olarak yalnızca güncel politikayla ilgilenmenin avantajları olduğu kadar dezavantajları da var. Dezavantajlar kendini şöyle gösterir: Gazete bilgilerine dayanarak ‘teoriler’ üreten lafazan tipler ortaya çıkar. Güncel olaylar içinde yönünü bulamaz hale gelen lafazanlar güncelliğin çukuruna düştüklerinden, ufukları sınırlı hale gelir. Böylesi lafazanların durumuna düşmemek için güncellikle araya belirli mesafe koymak gerekir.

Güncellik ile araya mesafe koymak demek, bir dünya görüşünün ışığında güncel olayları incelemek gerekir. Tutarlı bir dünya görüşüne gazete bilgisiyle ulaşılamayacağından, felsefe ve bilim tarihi ile yoğun bir şekilde ilgilenmek gerekir.

Bir dönem bizim gibi Marksistler’e şu gözle bakılırdı: ‘Nesli tükenmiş kelaynak kuşları.’ Marksizm’den bahsettiğinizde karşınızdakilerinin yüz hatlarından ‘hala var mısınız’ mesajlarını okuyabilirdiniz.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Marksizm’i terk edip gidenlerin sayısı öylesine arttı ki, Marksizm’i savunanlara belki de ‘kaçık’ gözüyle bakılıyordu. Burjuva ideologları, ‘Tarihin Sonu Geldi’ ve ‘Marx Öldü’ sloganlarıyla kapitalizmin ‘ebedi zafer’ kazandığını ileri sürdüler. O zaman Marksistler daha büyük bir yalnızlık yaşadılar. Neyse ki durum değişmeye başlıyor. Öldü dedikleri Marx, şimdi yeni bir rönesansını yaşıyor.

Marx hem çok övülen, hem de çok eleştirilen bir düşünür. Ama ne övenlerin ne de eleştirenlerin çoğunluğu Marx’ın önemli eseri Kapital’i okumuş değil. Ama şimdilerde Marx’a ilgi artıyor. Almanya’da Marx’ın Kapital’ini incelemek için gruplar oluşuyor. Öğrencilerin ve sendikaların Marx’a ilgisi artıyor. Marx’a ilginin artmasının elbette nedenleri var. Kapitalizmi göklere çıkaran liberal teoriler inandırıcılığını sürekli yitirmektedir. Diğer yandan bir çok insan Marx’ın kapitalizm analizinin hala güncel olduğunu daha sık dillendirmektedir.

Almanya’da tanınmış siyasal bilimci Elmar Altvater, 2005 yılında yazdığı, ’Bildiğimiz Kapitalizmin Sonu’ adlı kitabında kapitalizmin aşılması gerektiğini vurgular. Altvater, Marx’ın‚ sanal (fiktif) sermaye’ kavramının günümüzde yaşanan mali krizleri anlamayı mümkün kıldığını yazmaktadır. Ama göze batmayan, ama ilgili olanların dikkatini çeken bir gelişme daha var. Sadece Marx’a karşı değil, Hegel’e karşı da bir ilgi son yıllarda sürekli artma eğilimindedir.

Hegel felsefesi, farklı ve birbirine zıt olan yorumlara yol açan bir felsefedir. Örneğin ünlü Rus düşünür Herzen, ‘Hegel’in felsefesi devrimin cebiridir’ derken, eski bir Hegelci olan R. Haym ‘Hegel felsefesi restorasyon felsefesidir’ der. Rosankranz ise, ‘Hegel prusya gericiliğinin teorisyeni’ olarak değerlendirir.

Ne var ki, Hegel hakkındaki ‘Hegel Prusya gericiliğinin filozofudur’ şeklinde uzun zaman hüküm süren tek-yanlı yorum yavaş yavaş değişmektedir. Nihayet Son yıllarda Hegel felsefesinde yapılan araştırmalar bir şeye dikkat çekiyor: Hegel’in hukuk felsefesinin özü, burjuva toplumunu ve onun sorunlarını konu edinen bir sosyal felsefedir.

Hegel, burjuva toplumunun sorunlarını hukuk felsefesine yansıtır. Burjuva toplumunu analiz eden Hegel, zenginleşme ve yoksullaşmanın birlikte yürüdüğüne dikkat çeker. İç çelişkileri sonucu ‘kapitalizmin kendini aşmaya’ yönelik eğilimler taşıdığını vurgular.

Hegel felsefesini incelemek önem kazanmaktadır. Lenin, ’Hegel anlaşılmadan Marx anlaşılamaz’ diyordu ve Hegel felsefesinin materyalist açıdan incelenmesini öneriyordu: ’Marksizm’in Bayrağı Altında dergisi çalışanları, Marks'ın somut bir biçimde hem Kapital'inde, hem de tarihsel ve politik yazılarında büyük bir başarıyla kullandığı diyalektiğin, Hegel diyalektiğinin, sistematik, materyalist açılardan yönlendirilmiş bir çalışmasını örgütlemelidirler... Marks'ın materyalist biçimde ele aldığı Hegel diyalektiğinin kullanımına dayanarak, bu diyalektiği bütün yönleriyle işleyebiliriz ve işlemeliyiz.’

Marx-Engels ve Lenin, Hegel felsefesinin devrimci yanlarına dikkat çektiler. Geçmişte dünya Marksist hareketi ekonomik ve siyasal alana ağırlık verirken, felsefi alana yeterince önem vermedi. Oysa Lenin’in de vurguladığı gibi sağlam felsefi temeller olmadan, burjuva düşüncelerinin etkilerine ve burjuva görüşlere karşı mücadelede sosyalistlerin bağımsız varlıklarını korumaları mümkün değildir.

Marksist hareketin Hegel felsefesine yönelik geniş eleştirisi yoktur. Marx’ın Hegel felsefesi konusunda eleştirileri de toplam bir kaç sayfayı geçmez. Marx, Hegel’den ne aldı? Marx ve Hegel felsefesi arasındaki fark nedir? Hegel felsefesini tersine çevirmek ne demektir? Hegel felsefesini tersine çevirme nasıl sonuçlar doğurmuştur? Bu sorulara cevap arayacağız. 3 Kasım 2008

------------------------------------

Not. Haftaya yazma olanağım olmayacak. İstanbul’daki Tüyap Kitap Fuarı’na gidiyorum. İnsancıl Dergisi’nin düzenlediği Marksizmin Güncelliği paneline konuşmacı olarak davetliyim.

11 Kasım 2008 Salı

BAKANIN GAZELLERİ





A. Kadir Konuk

Merhaba!

Eskiler „Destursuz bağa girilmez“ derler.
Cin olur, ecinni olur, bir köşede iyi saatte olsunlar uyuyor olabilirler. Bağa girmek için önce kuvvetli bir „Destuuur“ çekmek gerekir. İzninizle o desturu çekiyorum ve hepinize „MERHABA“ diyorum.

Bir de derler ki; „Davet edildiğin yere gidip ar etme, davetsiz bir yere gidip yerini dar etme!“
Sayın Faiz Cebiroğlu „O yumurtladığınız yumurtaların bayat olmayanlarından biraz da bize gönderin“ diyerek beni sitede yazı yazmaya davet edince önce duraladım.

Bildiğiniz gibi eskiden tekkeler, zaviyeler vardı. Buraların belirli müdavimleri olurdu. Ters açıdan benzetmek gibi olmasın ama şimdinin internet siteleri bana biraz o tekke ve zaviyeleri çağrıştırıyor. Her sitenin kendine özgü okur kitlesi, ziyaretçisi var. Bu nedenle yeni bir alanda at koşturmaya kalkışmak bazı riskleri de göze almayı gerektiriyor.

Alıştığım yerde yazmak kolay, yeni müşterinin önüne mal çıkarmak oldukça heyecan vermesine karşın, tehlikeli. Günümüzde „A“ yazınca anneler, „B“ yazınca babalar alınıyorlar hemen. Amanın, millet bir alıngan olmuş, “Sa” demeden sağcılar basıyor çığlığı, “So” demeden solcular. Kadınlarla ilgili yazı yazmak ise tümden cami duvarına işemek gibi bir şey. E, biz de herkese mavi boncuk dağıtamayacağımızdan sonuçta gidip bir yerlere tosluyoruz, al başına püsküllü bela.

Belki aranızda bir yerlerden tanıyanlar vardır, birazdan fazla uzun ve pürtüklü dili olan biriyim. (Bu dünyaya on çocuk armağan etmiş bir ev kadını olan annem bu dili;’Papuç kadar’ diye nitelendirirdi.)

Havlamaktansa ısırmayı tercih ederim. Bu özellik; fırçalama ustası olan babamın (Ölmeden önce yağlı boya ustasıydı, ötede her şey yeşil olduğundan, o da bu rengi pek sevmediğinden şimdilerde işsiz olmalı) “Düşündüğünü doğrudan söylemeyen şerefsizdir” sözünden gelmektedir.

Bu güne kadar başıma ne geldiyse dilimin belasıdır, ama o belaları gönüllü çekerim, üşenmem. Örneğin biri bana ‘Sen nerenin itisin’ diye hakaret ettiğini zannetse ben ona hemen ‘Ben Erzincan’lıyım, siz Kangaldan mı oluyorsunuz’ derim ve gardımı alırım.

İşte bütün bu nedenlerden dolayı daha ilk günde, ilk selamda, gözümü kaşımı patlatsa da Faiz beye soracağım, yoksa kuduracağım burada meraktan. (Benim gibi merak eden ama terbiye gereği soramayan okurlara da tercüman olmak için sormalıyım.)

Ağam, nasıl oldu da babanız bu ismi size koydu? Matematikçi miydi, cebirci miydi? Haydi “Cebiroğlu”ndan yola cıkıp bunu “Zor oğlu, zorba oğlu” saydık, yada çoğumuzun okullarda nefret ettiği üç bilinmeyenli denklemlerle, memlekette rakam kalmamış gibi x,j,z harfleriyle (Üstelik X yazmak olmayan bir ulusu övmek anlamına geldiğinden ve yasak olduğu halde) beynimizi sulandıran cebir olduğunu kabullendik. Ama bu “Faiz” ne iş?

Affederseniz, siz neyin “Faiz”i oluyorsunuz? Yoksa babanız “Feyiz” yazdırmak istemişti de o fakülte dekanı nüfus memuru sizi yanlışlıkla “Faiz” olarak mı kaydetti? Biliyorsunuz ”Feyiz; Verimlilik, gürlük, olgunluk” anlamına gelirken “Faiz; İşletmek için bir yere ödünç verilen paraya karşılık alınan kar, getiri, nema” oluyorlar.

Bir de ailenizde çok sayıda çocuk vardı da, babanız ‘yetti ulan, söndürün lambayı, ışığı gören geliyor’ diye bağırırken siz dünyaya geldiniz de, o garibim de “Aha bu da faizi” mi dedi de adınız öyle kaldı?
Kurbanlar olayım, bana ve kamu oyuna bir açıklama!

Faiz Cebiroğlu bey bir şakadan ibaret olan bu sözlerden sonra bu yazıyı yayınlamayı kabullenirse sadede gelebilirim. (Günümüzde insanlara şaka yaptıktan sonra ‘Bu bir şakadır’ demek gerekir.)

Böylece kestirmeden tanışmış olduk...
...

Efendim, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül beyefendi aşağıdaki incileri yumurtladığından ve bu inciler tarihte işlenmiş soykırım suçlarının damgalı, mühürlü, kaşeli, imzalı ve parmak izli tasdiklenmesi olduğundan kendisine alenen teşekkür etmek gerekir.

Vecdi bey eyittiler ki: “Bugün eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi? Bu mübadelenin ne kadar önemli olduğunu size hangi kelimelerle anlatsam bilmiyorum, ama eski dengelere bakarsanız, bunun önemi çok açık ortaya çıkacaktır. Bugün dahi Güneydoğu’da verilen mücadelede bu ’nation building’de kendilerini mağdur sayanların katkısını, özellikle tehcir sebebiyle mağdur sayanların katkısını reddedemeyiz. O halde Türkiye’nin gerçekten çağdaş, medeni ve aydınlanmış insanların ülkesi olabilmesinde Cumhuriyet’in başlangıcındaki prensipler çok önemliydi."

Buradan anlayabildiğimize göre „Milli devlet“ aynı zamanda arazi temizleme işlerinde ustalaşmış devlettir. Biraz da ayrık otuna benzer. Tohumu tarlaya düşünce önce öteki otların üzerine saldırır, onları iteler, süremediklerinin üstünü örter, güneş ışığı aldırmaz, yaşamlarını söndürür.

Söğüt Kasabası’nda tohumu toprağa düşen „Osmanoğulları“ ayrığı zamanla kimlik değiştirerek günümüzün TC.si olduysa elbet bunda bir kötülük aramamak gerekir. Bu arada o bölgelerde yaşayanların her hangi bir biçimde temizlenmiş olması „Zirai faaliyetlerden“ sayılmıştır.

Ol nedenle şimdi sırada ayrık otu zulmüne direnen Kürtler bulunmaktadır. Onların da temizlenmeleri halinde „Milli devlet“ daha bir milli olacak, yaradanın izni ve desteğiyle tüm dünyaya hükmedebilecektir.

Geriye ne kalmıştır? Milli Savunma Bakanı’nın tarihsel incisi:
„Bugün dahi Güneydoğu’da verilen mücadelede bu ’nation building’de kendilerini mağdur sayanların katkısını, özellikle tehcir sebebiyle mağdur sayanların katkısını reddedemeyiz.“

Mağdur yok! Kendini öyle sayanlar var!
Mağdur olmak iyidir, Milli Devlet’in oluşmasına katkı sağlar!
Ve ol halk, hak ettiği ol devletle ve ol bakanlarla ilanihaye yaşar.

Sevgili okurlar,

Övgülerinizi (Yenihayat1@t-online.de) bana, şikayetlerinizi indirimli bir biçimde Faiz beye bildiriniz.

Her ne kusur eylediysek affola.

Sözde Demokrasi






Abdulkadir Ulumaskan
ulumaskan@hotmail.de

Türk devleti „sözde“ kelimesini iki nedenle kullanıyor: Birincisi, Kürtlerin varlığını inkar etmek; ikincisi de, yapmış olduğu Ermeni soykırımını gizlemek içindir. Kürtler ve Kürdistan ile ilgili her türlü kurum, kuruluş ve oluşuma şartlanmş “pavlonun köpeği” gibi “sözde“ diyor. Yine papağan misali Ermeni katliamına karşı da hep “sözde” kelimesini tekrarlayıp durur. Türkiye bu iki kelimeyi, yani Kürt ve Ermeni kelimesini duymak istemez, her duyduğunda otomatik olarak “sözde” yi tekrarlayıp durur.

Fakat aslında bu devletin kendisi bir çok yönüyle sözdedir. Sözde hukuk devletidir. Sözde demokratik bir ülkedir. Sözde insan haklarına saygılıdır. Sözde uygardır. Ve bir sürü sözde daha…

Aslında demokrasi kültürü, anlayışı ve niyeti olmayanların, demokrasi yolunda ilerlemeleri ancak Türkiye gibi olur ve sözde kalır. Sözde cumhuriyet için, demokrasi bir amaç değil, araç olduğu için hep sözdedir. Amaç demokrasiye geçmek falan değil, sadece Avrupa Birliğine girebilmenin aracı olduğundan, demokrasinin kendisi değil de görüntüsüyle uğraşıyor.

Türkiye 1993 ten beri sözde Kürtçe yasağını kaldırmasına rağmen, bu yasak halen devam ediyor. Hatta bu yasak resmen devam ederken bazı devlet yetkilileri isteyenin evinde Kürtçe konuşabildiğini ve isteyenin istediğini düşünebildiğini söyleyerek aynı zamanda herhangi bir düşünce yasağının da olmadığını idda ediyorlardı.

Bunların serbestlikten anladıkları kendi kendine sesiz ve gizlice herhangi bir açıklama yapma yapmaksızın düşünmedir. Çünkü insanların beyinlerinde zorla inşa etikleri karakolarla gizli düşünceyi engelemek istediklerinden bunu bir serbesti olarak anlıyor.

Yılllar önce Kürt bir avukattan Türkiyeye özgü ilginç bir olay duymuştum:

Avukat bir müvekilinden bahsederken, mahkemede hakındaki iddianın sadece bir duvarın yanından geçerken duvardaki yazılı bir slogana bakmanın olduğuymuş.

Polisler ilgili kişinin bölücü slogana bakarken sanki sevinmiş gibi bir halinin olduğunu söyleyerek tutuklamışlar ve bu yüzden yargılanıyormuş. İşte bu örnek bu devletin mantık ve anlayışını gösteriyor. Bunun için bazılarının Türkiye’nin neden demekratikleşmediğinden yakınması çok fazla anlamlı olmuyor. Hem demokratikleşmek isteyen kim ?

Evet bu sözde cumhuriyet yıllar önce yasal olarak Kürtçe yasağını kaldırdığı halde, bu yasak fiilen halen devam ediyor. Bir yasa ile yasak kaldırılırken, başka bir yasa ile kaldırma yasaklanıyor ve mevcut yasak pratik olarak devam etiriliyor.

Önce Kürtçe özel kurslar sebest denildi, ama arkasında açılan kursun kapısı “standarlardan 5 santim dar” olduğu ileri sürülerek yasaklandı.

Kürtçe yazmak serbest, ama okunması yasak. Kürtçe yazıların, dergi ve kitapların cezaevleri ve diğer yerlere girmesi yasaktır. Yani kürtçe serbest ama kulanılması yasak.

Resim: Serpil Odabaşı


Kürtçe serbest ama Diyarbakır Sur belediyesi kürtçe tanım broşörleri bastı diye belediye başkanı cezalandırılıp görevden alıniyor.

Kürtçe serbest ancak DTP milletvekili Sırrı Sakık bir miting de konuşmasını Türkçe yaparken arada boğazı kuruyunca durup yanındakilerden Kürtçe olarak bir bardak su istediği için hakkında dava açılıyorsa bu ne biçim yasak kaldırmadır?.. Ve bir çok örnek daha sıralanabilinir. İşte bu da Türk devletinin Kürtçe yasağını sözde kaldırılmasıdır.

Bu devletin gerçekten dönüşmesini isteyenlerin, bu devletin sözden özde ye dönebilmesi için önce devletin dürüst olması gerektiğini, ne başkalarını ne de kendi kendi kandisini kandırmamaya çalışmaması gerektiğini bilmelerine ihtiyaç vardır. Ancak bu devletin böyle bir niyet ve amacı olmadığından, ondan boşuna medet ummak yerine, halkın öz mücadelesine dönmek gerekir.

10 Kasım 2008 Pazartesi

Bir 10 Kasım Yazısı






A.Kadir KONUK / Yenihayat1@t-online.de


Adam gece boyunca yazdığı destanı kasete kaydetti, teybi boynuna astı, ayakkabılarını giyindi ve evden ÇIKTI!
Sokakta kasetin “Çalsana ulan” tuşuna bastı ve kostak kostak yürümeye başladı.


Mustafaname

Günlerden 10 Kasım
Hüzünde vatan
“Atam atam sen kalk ben yatam,
mezarında esrar satam!”
Baş ucuna yığılan
Çelenk çiçek değildir
“Sana ot getirdik, ye!”
Mektebe gidecek imkan yok
Su satmaya koymuyor pezevenkler
Mendil satmak külli yasak
“Gençlik gelecek” dediğinden olacak

Kararmış on dört numara lambalar
İsli camları paramparça
Gazyağı tükenmiş göbeklerinde
Sene 2008
Uyuz kurtlar sokaklarda Asena
“Çanakkale geçilmez”
Tren yok, otobüs yok,
Vapurlar greve çıkmış,
Sandalcılar uykuda

“Edirne’den Ardahan’a”
Yollar bozuk,
Diller büzük
Sınırlar devlere açık
İnsan geçemez

“Mevcut olan damarlarında”
Serum yok, boşa bekleme
“Behemhal beni görmek”
Dönmüş demir kıçını heykel
Buzlar sarkar tepesinden
Burnunda kuş bokları
“Conk Bayırı” değil kelinde
Yüksekova ayazı.

Amine’den Zübeyde’ye gelirken
Sirke bulamıyor millet içmeye
Besmeleyle girilen mezarında
Tıpası açık otuz beşlik
Yanında tuzlu leblebi
“Haydar Haydar”la karışık La ilahe illallah
İngiliz’in kuyruğunu koklarken
Fransız’la yatıp kalkan bedenin
Çürümüşse de “Bizimle”dir
İlelebet, ila nihaye, ebediyet

Solumuz seninle yatar
Sağımız kalkar seninle
Laiksin, haksın, müstahaksın
Önümüz düşmüşse, senden
Ardımız çökmüşse sebep sen
Giren çıkan belli değil
Özgürlüktendir
Kebaplara baharat
Yemeklere tuz
Zifaf gecelerinde gerdek duası
Zürriyetsiz oluşundan
Bereketsiz sofralar

“Muasır medeniyet seviyesi”
Tutturmadıysa eğer çıtayı
“Kağnılarla Aya gideceğiz” demediğindendir
“Bir Türk dünyaya bedel”
Enseden yediği tokatlardan
“Titreyip, dönemediğinden kendine”
Bir yanı “Hira Dağı kadar Müslüman”
Ötesi “Tanrı Dağı kadar Türk”
Kozmopolit
Karmakarışık
Kendine düşman bir ulus
Ve kış ortasında
Cevizler çiçeğe durduklarından
Ankara’da toz duman.

Osurulan yerlerde bile resmin
Sıçılan yerlere de yazılmış ismin
Hele bir bak kendi haline
Sonra üç değil beş kez öl

“Ulan sizi kurtaranın” desen de dert değil
Bütün belaların kaynağında sen
Bütün uğursuzluklar külliyen senden
Seni anarken ağam
Unutup ölülere saygıyı
Sövüyorum ardından

O zamanlar tutsaydın
Lenin’e verdiğin sözü
O zamanlar çözseydin
Kürtlerin sorununu
Ne söverdim ardından
Ne de name yazardım.

Ah be Beton Mustafa
Ne diyeyim daha sana?

“Saat dokuzu beş geçe
Atam Dolmabahçe’de…”
Biz evsiz, biz yolsuz,
biz ülkesiz kalmışız.”
-------------------------

8 Kasım 2008 Cumartesi

SOSYALİSTLER ve SİYASET


Yener ORKUNOĞLU / y.orkunoglu@t-online.de

Toplumsal değişiklikler, toplumsal güçlerin toplumsal eylemleri sonucu olur. Bu toplumsal eylem alanlarından biri siyaset alanıdır. Lenin‘in deyişiyle, "siyaset, aritmetikten çok matematiğe, cebirden çok yüksek matemetiğe" dayanır. Biz sosyalistler son otuz yılda siyaseti, basit aritmetiğe ve cebire indirgedik. Siyasetin yüksek matematik olduğunu unuttuk. Siyaset biliminde sınıfta kaldık.

Sosyalistler olarak 30 yıldan fazladır politika yapıyoruz. Ama hangi mevzileri kazandık ? Dahası kazanılan mevzileri de sağa bıraktık. Düşünün 30 yıldan fazla politika yapacaksın, ama toplumda hiçbir mevzi kazanamayacaksın ! Olacak iş mi bu?

Şimdi kalkıp bazıları şöyle itiraz edebilir: Ya haksızlık ediyorsun. Devlet sosyalistlere hiç göz açtırmadı. 12 Eylül darbesi sola çok büyük bir darbe vurdu. Solu çökertti. Sosyalist sistemin çökmesi de sosyalist hareketi olumsuz etkiledi.

Bu itirazları reddetmiyorum. Bu itirazlar doğrudur. Ancak, solun bugünkü acınacak durumunu yalnızca devletin baskısı ile izah etmek, ucuz bir açıklamadır. Çünkü, sol, acınacak duruma düşmesinde kendi sorumluluğunu görmemektedir.

Türkiye gibi haksızlıkların ayyuka çıktığı bir ülkede sosyalistler güç olamıyorlarsa, suç, yalnızca devletin mi ? Şapkayı önümüze koyup düşünelim. Kendi hatalarımızı ve sorumluluğumuzu görelim.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın güzel bir sözü var: ‘Hayat şüphesiz, tüm cemiyetindir. Fakat mesuliyetleri yalnız münevverindir. Yükünü kaderin ve tesadüfün ayırdığı paya göre hep beraber taşırız. Fakat tarih karşısında hesabını münevver verir.‘(A. Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi)

Bu görüşe katılıyorum. Türkiye’nin demokratikleşememesinin sorumlusu, büyük ölçüde sosyalistler aydınlardır. Sosyalistler, bağımsız bir ideolojiye sahip olamadılar. Bağımsız bir politika yürütemediler. Politikada, kararlı ve inatçı olamadılar.

Doğru çizgisi olan kişiler veya örgütler olmadı mı ? Olmuştur. Ancak sosyalist harekete damgasını vurabilecek güce ulaşamadılar.

Siyaset güç sorunudur. Siyasette güç olmak üç şeyi gerektir: 1- Doğru hedef. 2- Doğru ittifaklar. 3- Uygun mücadele yöntemleri.

Ancak bu üçünü aynı anda başarabilenler gerçek siyasal güce ulaşabilirler. Doğru bir politika yürütmeden de siyasal güç olabilirsiniz. Ama güç doğru siyasete dayanmazsa uzun vadede erir gidersiniz.

Siyasette güç olmak ise, doğru hedefler için en geniş ittifak oluşturmayı gerektirir. Oysa Sosyalist örgütler ya her türlü ittifakı reddettiler, yada ittifak uğruna burjuva partilerin kuyruğuna takıldılar.

Politika bir sanattır. Bu sanatın özü, doğru hedef için en geniş ittifaklar kurabilmektir. Politikanın yüzde 99‘u ittifak kurmaya dayanır.

Toplumdaki tüm muhalefet hareketlerini desteklemek ve bu hareketlere öncülük etmek kolay değil. Muhalefet hareketlerini kazanmadan öncülük yapılamaz. Sosyalistler, muhalefet hareketlerine kendi sosyalist ideolojilerini veya sosyalist programlarını dayatamazlar. Dayattın mı, onları kazanamazsın, ittifak tabanını daraltırsın.

Sol, ideolojik mücadele ile politik ittifakı birbirine karıştırdı. İdeolojik ayrılıklar niçin politik ittifakları dışlasın ?

Alevileri veya Kürt Ulusal Hareketi’ni idelojik olarak eleştirebiliriz. Bazı Alevi kuruluşlarının laiklik anlayışı bize göre yanlıştır diye, Alevilerin mücadelesini desteklemeyecek miyiz ?

Sosyalistler, Kürt Ulusal Hareketi’ne ve Alevi hareketine destek olmazsa, toplumsal muhalafetlere nasıl öncülük edebilirler ?

6 Kasım 2008 Perşembe

“Dar Sokak” Dergisi, Sayı 4


Aylık Hatay’da Çıkan “Dar Sokak” Dergisi

Yıl: 1 sayı 4:


Kasım sayısı içeriği:

Poetika Yazıları
İki Şairden şiire çapraz bakış
Orhan Kahyaoğlu ve Şükrü Erbaş

Şiir ve Akıl
Raşit Avcı

Postmodern şiirde biçimler
Abdullah Şevki

Şiirler

Kalp Evim
Özlem Sezer

Yazıt
Nevruz Uğur

Yok
Ahmet Yılmaz Tuncer

Bir gidiş anım
Yunus Yunusoğlu

Pulcinella
Emre Gümüşdoğan

Linç şiir
Tuğba Coşkun

Öpüyorum teninden
Şenay Ekinci

Eski bir aşklı
Canan Al

Kitap ve Şair tanıtımları

Halime Yıldız’ın ikinci şiir kitabı Kadın suretleri Şaban Akbaba

Adil Okay şiiri üzerine
Şehmuz Güzel

Öykü

Bir zamanlar aşk vardı
Yaser Bereketoğlu

Çocuklar İçin…

Kalemimde saklanıyor resimlerim
Faiz Cebiroğlu

Söyleşiler

Ayten Mutlu ile Söyleşi
Murat Altunöz

Yılmaz Güney Bir Esaretin Başkaldırı’nın Simgesidir. Halil Ergün ile söyleşi..
İsmail Yıldız

------------------------------------
NOT:
ARALIK SAYIMIZ DOSYADADIR.
DOSYAMIZA KONUK OLAN
ANTAKYA’LI ŞAİR SÜLEYMAN OKAY’DIR.
DOSYA İÇİN YAZI YOLLAMAK İSTEYENLER
EN GEÇ 20 KASIM 2008 TARİHİNE KADAR YAZILARINI
BELİRTİLEN MAİLE YOLLAMALIDIRLAR.

GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE ŞİİRLERLE KALIN..

DAR SAKAK DERGİSİ
Türkiye Editör: Murat Altunöz
murataltunoz@hotmail.com

Avrupa Editör: Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com

Yayın Kurulu: Ozcan Özgün ve Ozhan Özgün

Adres:
Pk: 16 Antakya-Hatay
Mail: murataltunoz@hotmail.com