16 Aralık 2008 Salı

BEŞİKÇİ ve SOSYAL SORUNA YAKLAŞIM



Yener ORKUNOĞLU / y.orkunoglu@fbi.h-da.de

Daha önceki yazımda, İsmail Beşikçi’nin ‘Sömürge olarak Kürdistan’ saptamasının esas olarak doğru bir saptama olduğunu belirtmiştim. Ama çözüm önerisinin, eksik olduğunu ifade etmiştim. Her zaman, doğru saptamalar doğru çözümleri getirmeyebilir. Hele sorun toplumsal bir sorun ise, doğru bir saptamadan, birbirinde farklı olan çözüm yolları ortaya çıkabilir. Çünkü toplumsal sınıfların istemleri birbirinden farklıdır.

Beşikçi’nin
1920’li yılların düşüncesinden sıyrılamadığını belirtmiştim. Bunun nedeni ise, İsmail Beşikçi’nin sosyolojik görüşlerinin arkasındaki pozitivizmdir. Beşikçi, burjuva aydınlanmacıların teorilerinden ziyade, aydınlanma karşıtı olan burjuva sosyolojisinin etkisi altındadır. Bir sosyolog olarak Beşikçi, sosyal olaylara burjuva sosyolojisinin yöntemiyle yaklaşıyor. Beşikçi, sosyal olaylara ‘doğal’ bakış açısından bakan bir izlenim bırakmaktadır. Sosyal sorunu saptamaya çalışırken, pozitivist bir bakış açısından olaya yaklaşmaktadır. Beşikçi Eleştirilerine Cevap adlı yazısında şöyle diyor Beşikçi.

‘Sosyal sorun nedir? Sosyal yaşamda gelişmeler, doğallıktan saptığı zaman, olması gereken, olağan olan gerçekleşmediği zaman sosyal sorun ortaya çıkar. Kürt sorunu denildiği zaman ise, kanımca şu anlaşılır: Öbür halklar açısından, örneğin, Araplar, Farslar, Türkler, Ruslar, Almanlar, İngilizler, İspanyollar vs. doğal olan, olağan olan, olması gereken bir yaşam tarzına Kürtler sahip değildir. Bu haklar Kürtlere yasaklanmıştır. Kürtlerin bu doğal hakları gasp edilmiştir. Bu bir sorundur. Bu, sosyal ve siyasal, içerikleri olan bir sorundur. Sorunu inkar etmek, gizlemek için, devlet yalana dayalı çeşitli politikalar da üretmektedir. Bu politikalar, uygulamalar, yalanın başka bir yalanla gizlenmeye çalışılması, yalanın bir yönetme yöntemi olarak kullanılması, sorunu gittikçe ağırlaştırmıştır. Sosyal sorun budur. Sorun şüphesiz, Kürtlerin kendisi değildir. Devlet, Kürtlerdeki doğal gelişmenin, olağan gelişmenin, olması gerekenin önünü tıkadığı için, olağandan, doğal olandan bir sapma olduğu için, sorun ortaya çıkmaktadır.’ (Beşikçi İtalikler bana ait. Y.O)

Beşikçi’nin düşüncelerinden şu ortaya çıkmaktadır: Beşikçi’ye göre, ulus-devlet ve milliyetçilik ‘doğal’ ve ‘normal gelişmedir’. Beşikçi, ‘ulus’ kavramını tarihsel/toplumsal bir olgu olarak değil, değişmez doğal bir olgu olarak ele almaktadır. Doğal görünen ulus-devlete itirazı yoktur, sadece doğallıktan sapmış, yani ulus devletini kurmaya engel olan ulus-devlete itirazı vardır. Beşikçi’nin ulus-devlete ve kapitalizme karşı bir tavrı yoktur.

Beşikçi, Kürtlerin de bir ulus devlet kurmasını istiyor. Türk devletinin bunu engellemesini eleştiriyor. İsmail Beşikçi’nin ‘Kürt Devleti’ istemi yanlış mıdır? Hayır! Kürtlerin ayrı bir devlet kurmalarını istemek bir çözümdür. Ama bu çözüm ezilenlerden ziyade, egemenlerin çıkarına bir çözümdür. Beşikçi, milliyetçi ideolojiyi temel alan bir ulus-devlet çözümünün, milliyetçilikten arınmış, din, dil ve kültür işlerine karışmayan devlet biçiminden neden daha iyi ve üstün olduğunu ilişkin argümanlar ileri süremiyor.

Beşikçi, politik bakımdan Kemalizme karşı durmaktadır. Kürtler üzerinde baskıya karşı durarak, ‘Türk aydınının’ onurunu kurtarmaya çalışmıştır. Beşikçi, Kürtler üzerindeki baskının kaldırılması anlamında politik olarak ilerici bir konumdadır. Ama dayandığı ideolojik ve sosyolojik görüşleri, Beşikçinin ilericiliğini sınırlı kılmaktadır. Niçin ilerciliğinin sınırlı kaldığını onun sosyal sorunlara, kapitalizme ve ulus-devlete yaklaşımında görmek mümkün.

Beşikçi, doğaya ve topluma diyalektik değil, metafizik yöntemle yaklaşıyor.

“Doğada örneğin bir kaya nasıl “kaya” olarak algılanıyorsa, toprak olarak algılanmıyorsa, sosyal bilimlerde de örneğin Alevi, “Alevi” olarak, Müslüman, “Müslüman” olarak, Kürt ise “Kürt” olarak algılanmalıdır. İşte bu noktada söylemeye çalıştığım çok açıktır. Tarih, sosyoloji, siyaset bilimleri, antropoloji, iktisat gibi sosyal bilimler alanında; hukuk gibi normatif bilimler alanında; psikoloji gibi insan bilimleri alanında çalışan profesörlerdir. Profesörler veya profesörlerin çok büyük bir kısmı böyle yapmıyor. Hakikati araştırmak, duygusuyla, endişesiyle değil resmi görüşe hizmet etmek endişesiyle hareket ediyor. Örneğin Kürt’ü Türk olarak algılıyor, Kürt’e Türk muamelesi yapıyor. Alevi’yi Müslüman olarak algılıyor, Alevi’ye Müslüman muamelesi yapıyor. Böylece olgulardan değil resmi görüşün bilgilerinden hareket etmiş oluyor. Başka bir deyişle resmi görüşü, resmi ideolojiyi bir daha doğrulamak, bu bilgiye meşruiyet vermek, ciddi bir yönelme, ciddi bir hareket noktası oluyor. Kanımca sosyal bilimlerdeki tıkanmanın, sosyal bilimlerde gelişme sağlanamamasının temel nedeni budur.” (Alevlerdeki Kafa Karışıklığı)(Beşikçi’nin Alevilik konusundaki görüşlerinin daha ayrıntısı için Demir Küçükaydın’ın Beşikçinin Eleştirisi adlı kitabına bakınız)

Beşikçi’ye göre toplumdaki olgular da, doğadaki olgular gibidir. Doğa’da ’taş’ ne ise, toplumda da ’Türk’,’Kürt’, ’Alevi’ olguları ’doğal’ olgu gibi algılanmalı. Beşikçi’nin ilericiliğinin sınırları işte bu noktada başlamaktadır. Bu görüşler, burjuva toplumunu ‚doğal’ ve ‚ebedi’ gören burjuva sosyolojisinin bakış açısıdır. Beşikçi’nin görüşleri, burjuva sosyolojisinin çerçevesini aşamıyor.

Önce şunu saptayalım. Bütün toplum bilimleri, toplumsal düşünceler, esas olarak sosyal sorunların çözümlenmesini amaç edinirler. Toplumsal düşünceler, sosyal sorunların çözülmesi amacıyla ortaya çıkmışlardır. Nerede bir sosyal sorun varsa, orada da sorunların çözümü için düşünceler ortaya çıkar. Burjuva sosyolojisi, burjuvazinin düzenini sarsmadan, toplumsal sorunları burjuvazinin lehine çözmeye çalışır. Dolayısıyla burjuva sosyolojisi, kapitalist toplumdaki düzeni korumayı amaç edinmiştir. Bu sosyoloji, Marx’ın teorisinin karşısına çıkarılmıştır.

Burjuva sosyolojisinin özünü ve geçirdiği aşamaları görmek için kapitalizm ile birlikte ortaya çıkan modern sosyolojinin kısa tarihçesine bir göz atmak gerekecektir. –devam edecek-

TALİHSİZ BİR YAZI





Yener ORKUNOĞLU / y.orkunoglu@fbi.h-da.de

Selahattin Erdem’in ‘Maaşlı Yazarlar’ başlıklı yazısı çok talihsiz bir yazı. Bir çok dürüst yazarı incitmiştir. Bu yazının doğuracağı sonuçlar iyi düşünülmemiştir. Yazıya çok tepki gösterenlerin olduğunu biliyorum. Yazıyı felsefi bir analize tabi tutmaya çalışacağım.

Selahattin Erdem’in yazısında bazı doğrularla bir çok yanlış iç içe geçmiştir. Öte yandan yazı, ince ayrımlar yerine, çok kaba genellemeler içeren bir yazı. Geçimini sağlayan yazarlarla, ticari amaçlar için yazanları aynı kaba koyuyor.

Selahattin Erdem, haklı olarak bazı şeylere şaşırıyor: ‘Günümüz dünyasında insan şöyle bir çevresine bakınca ne kadar da çok para için, maaşlı yazanın var olduğunu hayretle görüyor.’

Ve hayretinden sonra soru soruyor: ’Bir insanın düşüncesini, beyin gücünü satması ve bunun karşılığında zengin olup yaşaması olgusunu acaba nasıl yorumlamalıyız?’

İşte burada yorumlama konusunda bir sorun var. Yukarıdaki satırlarda iki temel hata var: Birincisi, geçimini kıt kanaat sağlayan yazarlarla, zengin olup yaşayanlar arasında ayrım yapılmıyor; İkincisi, beyin gücünü satarak zengin olmak eleştiriliyor. Beyin gücünü satarak ‘zengin’ olmak, eğer başka insan sömürüsüne dayanmıyorsa neden yanlış olsun ki?

Selahattin Erdem, ideal bir dünyadaki yazarın tavrını temel alıyor: ‘İnsanlık yararına bazı doğruları bir kişi ortaya çıkarabiliyorsa, bunları insanlığın kullanımına sunması gerekmez mi?’

Bu satırların yazarı da bu konuda ideal olan konusunda Erdem gibi düşünüyor. Ama ne yazık ki, gerçeklik başka bir şey söylüyor bize. Tabii haklı olarak şu soruyu akla geliyor: Özgür Politika gazetesi vb. Öcalan’ın kitapları bedava olarak insanlığa dağıtılabilir mi? Keşke öyle olsaydı. Ama ne var ki, bugünkü koşullarda bu mümkün değil!

Keşke öyle bir dünya olsa da, geçim derdi olmadan insanlar düşüncelerini, müziklerini, sanat eserlerini insanlığın hizmetine sunabilseler. Keşke öyle bir dünya olsa da, eğitim, kültür ve sanat alanları, meta alanı olmaktan çıksa. Keşke, yazarların geçimi toplum tarafından sağlansa da, onlar da geçinmek için parayla yazmak zorunda kalmasalar. Toplum, yazarların geçimini sağlayacak kadar bir ödenek sağlamış olsaydı güzel olurdu! Ama şu anda ideal bir dünya yok. İdeal dünya varsayımından hareket ederek, gerçek dünyadaki kıt kanaat geçinen yazarları eleştirmek gerçekçi bir yaklaşım değil. Aksi taktirde emek güçlerini kapitalistlere satmak zorunda olan işçileri de topa tutarız.

Yazımın başında, bazı doğrularla bir çok yanlışın bir arada olduğunu söylemiştim. Şimdi bir pasaj aktaracağım:

’Emek gücünü satmak doğru olmasa da anlaşılır bir yanı vardır, fakat beyin gücünü satmanın bence anlaşılır ve izah edilir bir yanı yoktur. Çünkü satılana, para için ortaya çıkarılana gerçek anlamda bir düşünce, insanlık yararını gözeten üretim denmez. Bana öyle geliyor ki, insanın en çok düşürüldüğü yer beynini sattığı noktadır. Dolayısıyla beyin gücünü veya emek gücünü satarak yaşamak yerine, bir toprak parçası üzerinde çalışarak üretim yapmak ve buradan üretilenle yaşamak, fazla olanı da eş-dosta dağıtmak herhalde en doğru ve özgür olanıdır.’

Yukarıdaki satırlarda, bir çok yanlışı bir arada görmek mümkün. Birincisi, el emeği ile kafa emeği arasında, kesin bir ayrım yoktur. Her el emeği, mutlak bir ölçüde beyin gücünü gerektirir. Bugün el emeği olarak, bir makinenin yapımı, beyin gücünden ayrı düşünülemez; İkinci yanlış şurada, bir toprak parçası üzerinde çalışarak üretim yapmak ve buradan üretilenle yaşamak.

Sanayi toplumunun sorunları nedeniyle, toprağa dönmek, köylünün özlemidir. Köylülük, Marx’ın sözleriyle‚’kaba-eşitlikçi komünizme’ yakındır. Vaktiyle Engels, ’Sosyalist toplumun eşitliğin imparatorluğu olduğunu düşünmek çok dar bir Fransız anlayışıdır’ diyordu. Marx, bir köylülük ideolojisi olarak kaba-eşitlikçi komünizm konusunda şunları yazmıştı: ’Maddi sahiplenmeyi temel alan kaba-eşitlikçi komünizm ‘tüm kültür ve uygarlık dünyasını’ yadsımaya gider.’

Erdem’in yazısının en vahim yeri şu satırlardır: ‘kendilerine “aydın, yazar” denen beyin satıcıların teşviki var ki, böylelerine de “ajan” demekten insan kendini alamıyor (….) Kendilerini “Kürt aydını” olarak sıfatlandıran böyleleri, beyinlerini satarak Kürt toplumunu aldatmaya çalıştıkları için aslında ajan rolü oynamaktadır.’

Bu satırların yazarı, PKK’yi gerçek bir şekilde analiz etmeden, PKK’ye eleştiri yöneten aydınlara gerekli cevapları vermişti geçmişte. PKK ve Kürt Aydın arasındaki ilişkinin incelenmesi bir doktora tezinin konusu olabilir. PKK ve Kürt aydınları arasındaki ilişki hep gergin oldu. Bunun bir çok nedeni var. Bu nedenlerden bir kaçını, 2004 yılında Özgür Politika’da yayınlanan PKK ve Öcalan başlıklı yazımda ifade etmiştim:

‘PKK, bir aydın hareketine dayanmadı. T.C sömürgeciliği Kürt ulusunun ‘beynini’ ve ‘yüreğini’ hurda haline getirmişti. Kürt aydınların bilinci sömürgeleştirilmişti. Böylesi lime lime olmuş Kürt toplumunda ilk ateşi PKK patlattı.

PKK, iki şeyin ürünüdür: Bir tarafta Kürt olgusunu reddeden T.C’ye karşı zorunlu olarak doğan silahlı mücadelenin ürünüdür; diğer tarafta, feodal zihniyetin etkin olduğu ve aşiret ilişkilerinin önemli yer tuttuğu Kürt toplumunun ürünüdür. Elbette bu iki olgu PKK üzerinde belirli izler bırakacaktır. Belirli bir dönem, PKK’nın katı-merkeziyetçi bir örgütlenme olduğunu saptamak zor değil. Böylesi bir örgütlenmede en çok zorlananlar, bireyci özellikleri ağır basan aydınlar olur; bu eşyanın tabiatı gereğidir.’

PKK ve Kürt aydınları arasındaki gerilimin bir nedeni, Kürt toplumunda ‘gizli’ yürüyen sınıf savaşımıdır. Ulusal sorun, Kürt toplumu içindeki iktidar mücadelesini ve sınıf savaşımını gizlemektedir. Kürt aydınlarının bir çoğu, genel olarak burjuva eğilimlerini temsil ederken, PKK yoksul köylülüğü temsil etmektedir. PKK’nın gücü ile Kürt Aydınlarının güçsüzlüğü, sürekli PKK ve Kürt aydınları arasında bir gerilim yaratmıştır. Ama tüm Kürt Aydınlarını ‘ajan’ olarak adlandırmak, PKK içindeki aydın damarın eksikliğinin,ama köylülük damarının gücünü gösterir.
PKK, yoksul köylülüğü temsil eden politik bir güç olarak, Kürt Aydınlarının rolünü sıfıra indirgemiştir. Bu ise bazı Kürt aydınlarını, PKK’ya karşı düşmanca bir tavıra sürüklemiştir. Ama bazı Kürt aydınlarının düşmanca tavrını temel alarak, bütün yazarlara yönelik eleştiri hedefini aşan bir eleştiridir. Sanıyorum ki Selahettin Erdem’de yazısındaki genellemeci bakış açısını görmüştür.

-----------------------------------

MAAŞLI YAZANLAR (*)

SELAHATTİN ERDEM

Oldum olası hep parayla yazanların, sözde beyninin ürünü olan düşüncesini satarak yaşayanların durumunu düşündüm. Allaha şükür, ben hiç parayla, maaşla yazmadım. Hiçbir zaman yazdıklarımı, kendimi yaşatmak amacıyla para kazanmak için piyasaya sürmedim. Yazabilecek ve insanların yararına olabilecek bir şeyler düşünebildiğimde kalemi elime alıp onları kağıda döktüm, yazılı hale getirdim. Yazdıklarımı yayın organlarına, dergi ve gazetelere gönderdim; beğenen, uygun bulan yayınladı. Beğenmeyenler ise eğer yırtıp atmadıysa arşivine koymuştur. Şimdiye kadar hiçbir zaman düşündüklerimin ve yazdıklarımın karşılığını para olarak almadım, onlara dayanarak kendimi yaşatmadım.

Oysa günümüz dünyasında insan şöyle bir çevresine bakınca ne kadar da çok para için, maaşlı yazanın var olduğunu hayretle görüyor. En önemli para sektörlerinden birini yayın dünyası oluşturuyor. En büyük piyasaların başında “beyin ürünlerini” pazarlandığı piyasa geliyor. Çok tuhaf, ama gerçekten bunlara ne kadar “beyin ürünü”, “düşünce gücü” denir!

Bir insanın düşüncesini, beyin gücünü satması ve bunun karşılığında zengin olup yaşaması olgusunu acaba nasıl yorumlamalıyız? Buna bir yeteneğin işletilmesi veya üretim denebilir mi? İnsanlık yararına bazı doğruları bir kişi ortaya çıkarabiliyorsa, bunları insanlığın kullanımına sunması gerekmez mi? Herhalde ilk pazar, ilk alım-satım, dolayısıyla ilk sömürü ve kölelik beyin üzerinde oluşmuş. En azından emek gücü üzerinde oluşan pazarla birlikte ortaya çıkmış olduğu her halde doğrudur. Emek gücü bile olsa bunun alınıp-satılması iyi bir şey değildir, çünkü sömürü ve kölelik bunun üzerinden oluşmuştur. Ancak yine de emek gücünü satmak doğru olmasa da anlaşılır bir yanı vardır, fakat beyin gücünü satmanın bence anlaşılır ve izah edilir bir yanı yoktur. Çünkü satılana, para için ortaya çıkarılana gerçek anlamda bir düşünce, insanlık yararını gözeten üretim denmez. Bana öyle geliyor ki, insanın en çok düşürüldüğü yer beynini sattığı noktadır. Dolayısıyla beyin gücünü veya emek gücünü satarak yaşamak yerine, bir toprak parçası üzerinde çalışarak üretim yapmak ve buradan üretilenle yaşamak, fazla olanı da eş-dosta dağıtmak herhalde en doğru ve özgür olanıdır.

İnsanın özgür, eşit ve demokratik duruşu açısından gerçek böyle olsa da, günümüz dünyasında gerçekleşen böyle değildir. Daha da korkunç olanı, beynini satmak bir marifet, bir uygarlık ölçüsü olarak görülmekte ve bu durum teşvik edilmektedir. Elbette bunu en çok teşvik edenler, beyinleri satın alınarak onun üzerinde baskı ve sömürü düzenlerini daha kolay kuranlardır ve bu durum bir yanıyla anlaşılırdır. Ancak bir de kendilerine “aydın, yazar” denen beyin satıcıların teşviki var ki, böylelerine de “ajan” demekten insan kendini alamıyor.

Devletçi toplum sistemlerinin hepsinde çok yaygın olarak yaşanan bu durum, özgürlük mücadelesinin gelişimine paralel olarak son yirmi-otuz yıl içerisinde Kürt toplumunda da yaygınlık kazanmıştır. Kendilerini “Kürt aydını” olarak sıfatlandıran böyleleri, beyinlerini satarak Kürt toplumunu aldatmaya çalıştıkları için aslında ajan rolü oynamaktadır. Böyleleri, Kürt halkının yararına özgür düşünce üretme alanında yoktur, demokratik siyasal mücadele alanında yoktur, halkı örgütlemede yoktur, gerillada yoktur, serhildanda yoktur. Peki, bu nasıl aydınlıktır? Besbelli ki sahte, yalancı aydınlıktır. Böyleleri inkar ve imhacı güçlerle gizli pazarlıklarda ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı psikolojik savaş kapsamında geliştirilen saldırılarda vardır.

Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı psikolojik savaşın öne çıkması, böylesi paralın kalemşorlar için pazarlık ve pazarlama alanını daha da genişletmektedir. Psikolojik savaşı tırmandırmaya çalışan inkar ve imha sistemi, böyle sahibinin sesi olarak varlık gösterenlere daha fazla ihtiyaç duymaktadır. PKK’nin demokratik sosyalizm çizgisin ve demokratik konfederalizm sistemi karşısında gittikçe daralan milliyetçi-devletçi hakim sınıf çizgisi, PKK’ye karşı saldırıda böyle beynini pazarlayan paralı askerlere gittikçe daha çok sarılmaktadır. Böyleleri de, efendilerinin verdiği görev doğrultusunda gerçekten yaman hareket etmektedirler. Derler ya, dilin kemiği yoktur. Bu sözü en iyi bunlar doğrulamaktadırlar. İnsan bir kere düştü mü, hiçbir ölçü tanımaz oluyor. Böyleleri de sahiplerinin isteği doğrultusunda PKK’ye karşı saldırıda hiçbir ölçü, üslup, ahlak kuralı, mesleki ilke tanımıyorlar. Böylece “PKK’ye küfür edenler ordusu” oluşmuş bulunuyor. PKK’ye ve Önder Abdullah Öcalan’a yönelik saldırı ve küfür sektörü oluşmuş durumdadır. PKK’ye ve Kürt Halk Önderi’ne ne kadar çok küfür edersen, o kadar çok para alırsın; ölçü budur.

Biz şimdiye kadar böylelerini hiç ciddiye almadık. Bunlara karşı hep “it ürür, kervan yürür” deyişiyle yaklaştık. Gerçektende özgürlük kervanı yürüyüşünü ve gelişimini hep sürdürdü. Örneğin, Hüseyin Kaytan ve Yaşar Kaya gibilerinin KDP ve YNK maaşı ile sürdürdükleri saldırılara karşın Özgürlük Hareketi büyümeye devam etti. Neden etmesin ki, böylelerinin kim olduğunu ve nasıl maaşlı çalıştıklarını herkes biliyor. Mesela Yaşar Kaya’ya, PKK ve Önder Abdullah Öcalan’a karşı yazılar yazması için KDP bir villa tahsis etmiş bulunuyor, her ay birkaç bin dolar maaş veriyor. O da bunların karşılığı olarak makale adıyla küfürnameler yayınlıyor. Peki, bu paralı askere kim inanır? Hangi yurtsever ve demokrat Kürt, böyle düşmüş birisine itibar eder? Besbelli ki, böyleleri saldırdıkça PKK’nin halk içindeki itibarı daha çok artmaktadır.

Şimdi en önemli merak konusu aslında şudur: Acaba günümüzde PKK’ye karşı küfür etmek ve saldırmak amacıyla kurulmuş ve işletilen kaç internet sitesi vardır? Kaç dergi ve gazete sadece bu amaçla görevli olarak çıkmaktadır? Acaba kaç kişi PKK’ye küfür etmekle görevlendirilmiş paralı yazar durumundadır? Her halde bu sorular üzerinde yapılacak araştırmalar en ilginç sonuçları ortaya çıkarır. PKK’ye karşı yürütülen psikolojik savaşın boyutları ancak böyle anlaşılır.

Denebilir ki, bunlar yeni değildir. Özellikle uluslararası komplodan beri geçen on yıl içinde böyle saldırılar hep yürütülmüştür. Bu doğrudur, ancak yeni olan, PKK’ye karşı yürütülen psikolojik savaş kapsamında görevlendirilmiş olan bazı internet sitelerinde İsmail Beşikçi gibi “bilim adamı” kimliğiyle bilinen kişiliklerin de boy göstermeye çalışmış olmasıdır. Buna bakarak insan, yazık çok yazık diyebilir. Ancak böyle söylemekten çok, PKK ve Önder Abdullah Öcalan’a karşı yürütülen psikolojik savaşın kazandığı düzeye dikkat çekmek daha doğru ve anlamlıdır. Tüm yurtseverlerin bu gerçeği görmesi gerekir. 12 Aralik 2008

(*): http://www.yeniozgurpolitika.com/?bolum=yazi&yid=6103

13 Aralık 2008 Cumartesi

Yerel Seçimler





Abdulkadir Ulumaskan / ulumaskan@hotmail.de


"...Tayyip efendi Türklüğün faşist bir temsilcisi olarak Diyarbakιr’ιn Kürtlerin denetiminde olmasιnι hazmedemiyor ve bundan dolayı da adeta kuduruyor. İşte bunun için de; Diyarbakιr belediye seçimini biz kazanacağιz demek yerine ιrkçι, işgalcι ve fetihçi bir mantιk ve söylem ile : „Alacağιz ! „ diyor. Onun söyleme tarzι saldιrgan, ιrkçι ve faşist zihniyetini ele veriyor..."


Türkiye’nin başbakanι Erdoğan’ιn özellikle: „Diyarbakιrι istiyorum, alacağιz!“ demesi boşuna değildir. Bu ne bir iktidar hιrsι ne muhalefet kιskançlιğι ve ne de yerel yönetime talip olma sevdasιdιr. Bütün bunlarιn ötesinde başka daha önemli bir anlamι var bu talimat gibi isteğin. Bu „yeniden işgal“ ve "ilhak etme“ arzusudur. Öncelikle Diyarbakιr’ιn Kürdistan’ιnιn başkenti konumunda, yurtsever ve yerel yönetimi kürtlerin elinde olan bir kent olmasι, Erdoğan’ιn şöven duygularιnι ayaklandιrarak saldιrganlaştιrιyor. Tayyip efendi Türklüğün faşist bir temsilcisi olarak Diyarbakιr’ιn Kürtlerin denetiminde olmasιnι hazmedemiyor ve bundan dolayı da adeta kuduruyor. İşte bunun için de; Diyarbakιr belediye seçimini biz kazanacağιz demek yerine ιrkçι, işgalcι ve fetihçi bir mantιk ve söylem ile : „Alacağιz ! „ diyor. Onun söyleme tarzι saldιrgan, ιrkçι ve faşist zihniyetini ele veriyor.

Ancak Diyarbakιrlι Kürtler de Recep efendinin bu şövenist niyetini gördükçe : „ Diyarbakιr Kürtlerindir, senin gibi faşist Kürt düşmanlarιna yar etmeyiz.“ Dercesine bir tutum alarak Erdoğan ve partisini yavaş yavaş teşhir ve tecrit ediyorlar.

Tayyip Erdoğan seçimler yaklaştιkça kürtleri sahte din ve sahte çözümlerle kandιrmadιğιnι görünce çιlgιnlaşarak kuduruyor, kudurdukçada buna neden olarak bildiği „Demokratik Toplum Partisine“ saldιrιyor. Bu saldιrιlar CHP ile MHP ya da diğer partilere karşι olan sιradan edepli olmayan uslubsuz muhalefet tarzιnιn çok daha ötesinde Kürdistan’ι kaybetme öfkesinin şövence dil ve tavιrlarιna yansιmasιdιr.

Durum böyle giderse - ki gidiyor gibi - yakιnda Tayyip daha nice faşizan tramvalar geçirecektir. Tüm yurtsever Kürtlerin seçimlerde yek vucut olup Erdoğan’a iyi bir cevap vermesi, onu daha büyük depresyonlara sokacak ve sonunda Kürt sorunu konusunda sahte çözümler yerine daha dürüst ve ciddi yaklaşιmlara da zorlayabilir.


Kürtlerin önümüzdeki yerel seçimlerde Erdoğan ve AKP’ ye gereken cevabι verecek irade, güç ve bilinçleri vardιr. Ne Kürtleri, Kürtçe olarak inkâr edecek bir TV kanalι, ne göz boyamacι Kürdoloji söylentileri, ve ne de Abdullah Gül’ün Çankaya Köşkünden Kürt destanlarιndan bahs etmesiyle, Kürtleri artιk eskisi gibi kolay kandιramazlar.

Yeter ki Kürtler iç çelişilerini bir kenara bιrakabilsin, ya da en azιndan beli bir süre için ertelesinler. Gerisi için her şey mevcuttur ve seçimlerde çok önemli başarιlar sağlamak mümkündür. Seçim sürecinde tüm ideolojik ve politik eleştiriler saklι tutmak üzere direkt ya da zιmmi bir itifak ve güç birliği yapmak gerekir.

Burada önemli olan DTP li olsun / olmasιn hatta ona karşι bile olsun, ulusal bir tavιr ve refleksle hareket edilerek seçimler bir referanduma çevrilmesi ve herkese iyi bir ders verilmesidir.

Yeter ki bir kerelik bile olsa Kürtler küçük hesaplar yerine bir güçbirliği yapabilsinler.

Tekrarlarsak ; Kürt halkιnιn yurtsever kesiminde yeterli oranda bir ulusal bilinç ve kararlιlιk var olup bu seçimlerde tüm devlet ve hükümete iyi bir yanιt verebilme gücüne sahiptir. Yeter ki Kürt halkιnιn öncüleri buna uygun sorumlulukla hareket etsin. Ve öncülük iddasιnda olan her kurum ve şahsiyetin kürtleri birbirinden ayιrma gibi bir hakkι değil, bir araya getirerek birleştirme gibi bir görev ve sorumluluklarι vardιr.

13.12.2008

12 Aralık 2008 Cuma

Sevgili Erdal







A.Kadir Konuk / yenihayat1@t-online.de




"...Artık idam cezası yok deniliyor o ülkede, doğrudur. Gerek kalmadı buna. Sokak ortasında bitiriliyor insanların işi, güpegündüz, kurşunla...Şimdi herkes terörist o ülkede. Doğmamış çocuklar bile… Şimdi ya sev ya terk et diye bağırıyor başbakan sokak ortasında…"



Üç fidandınız, üçünüzü aynı eller kırdılar.

Önce Sinan Suner’i 30 Ocak 1980 akşamı MHP milletvekili Cengiz Gökçek’in koruma polisi Süleyman Ezendemir öldürdü. Sen bu olayı protesto etmek için çıktın sokağa. Sonra sen idam edildin, Ercan Koca senin idam edilişini protesto eden bir pankartı asarken 13 Aralık gecesi polisler tarafından dövülerek öldürüldü.

Çok geçmedi, Ercan’ın annesi Yaşar Koca üçünüzün mezarını ziyaret etti ve şöyle söyledi çevresini saran kadınlara:

“Sinan’ı ziyarete gittim. İyi olduğunu ve Erdal ile Ercan’ın yanında bulunmaktan memnun olduğunu söyledi. Onurlu direnişinizi duymaktan çok mutluydu. Sonra Erdal’a gittim, o da iyiydi. Sinan’la Ercan’ın yakınında bulunmaktan mutluydu. En son Ercan’ıma gittim. O da sevgili arkadaşlarının duygusunu taşıyordu ve hepinize selam söyledi.”

1980 yılıydı. Sen Mamak zindanının hücrelerinde son saatlerini yaşıyordun. Ben İstanbul Erenköy’de, arkamdan kovalayan ölüm cezasından kaçan bir illegal militandım.

O günlerde ben otuzumda, sen on yedisinde delikanlılardık.
Tam bu gün, seni konuşmuştuk çıplak odamızda eşimle.
Bu çocuğu asacaklar, bir şeyler yapmalı diye çırpınmıştık.
İkimiz de görev istemiştik parti sorumlusu arkadaştan. Onlar asacaklarsa biz de bir şey yapalım demiştik.
“Şimdi asıl görev Devrimin Sesi’ni daha fazla dağıtabilmek” demişti evimize gelen parti sorumlusu.

Sabaha kadar oturmuş, göz yaşlarımızı birbirimize göstermeden, içimize dökerek ağlamıştık.

Aradan 28 yıl geçti be çocuk. O kadar ölüm, o kadar acı yaşadık ki artık ağlamayı unuttuk, kurudu göz pınarlarımız.
Şimdi sen 45 ben 58… Biz hala delikanlıyız değil mi?

Sen 17 yaşında götürüldün sehpaya, senden sonra 13’ünde, 7’sinde vuruldu çocuklar sokak ortasında. Öyle söylemişti başbakan; kadın, çocuk dinlemeyin demişti, yerine getirilen emir buydu…

Artık idam cezası yok deniliyor o ülkede, doğrudur. Gerek kalmadı buna. Sokak ortasında bitiriliyor insanların işi, güpegündüz, kurşunla.

Biz yakalıyoruz, onlar bırakıyorlar diyordu o günlerde polisler, artık yakalamıyorlar, “Havaya açılan ateşle” öldürüyorlar insanları kaldırımlarda. Ordunun tankı, topu, füzeleri, uçakları kan kusuyor günün her saatinde. Ülke koca bir işkencehane.

Şimdi herkes terörist o ülkede.
Doğmamış çocuklar bile…
Şimdi ya sev ya terk et diye bağırıyor başbakan sokak ortasında…
Şimdi bir şeyler oluyor gibi sanılsa da insanlar daha suskun.

Daha geçenlerde Yunanistan’da polisler bir çocuk öldürdüler, dünya devletin başına yıkıldı, sokaklar alev alev…

Sen asıldığında da, senden küçükler kurşunlandığında da bizim ülkemizin insanının üzerine dökülmüş tonlarca ölü toprağı ne yazık ki titremedi bile.

Sonradan ağlıyor herkes ölülere kendi gizlisinde.
Sonradan yakılıyor ağıtlar.
Sonra ölüler birilerinin kar aracı oluyor ne yazık ki…

Ne kadar acele etmişlerdi seni asabilmek için değil mi?

Olay günü: 2 Şubat 1980
İlk duruşma:13 Şubat 1980
Karar:19 Mart 1980
İnfaz: 13 Aralık 1980

“Bir insan ömrünü neye vermeli/ Savrulup gidiyor ömür dediğin.”

Sen kısacık ömrünü o yaşında verdin inandıkların uğruna. İdama götürülürken yazdığın son mektubunda şöyle demiştin:

“Bütün bu yapılanlar, başımdan geçenler, kinimi binlerce kez daha artırdı ve mücadele azmimi körükledi. Halka ve devrime olan inancımı yok edemedi.”

Son sözlerin böyleydi, son mektup böyle delikanlıca yazılmıştı…

Senin idam edilmeni onaylayan generallerin hiç birinin esamisi okunmuyor artık. O günlerin Adalet Komisyonu Başkanı olan, senin asılman gerektiğini buyuran ve “Pişmanlık belirtileri göstermemektedir” diyen Hakim Albay Zeki Güngör’ü kimse anımsamıyor. Bir tek Evren konuşuyor arada bir, korkular içinde geçti senden sonraki yaşamı, kendinden korkar oldu, o korkuyla geberip gidecek elbet.

Gönül isterdi ki yargı önüne çıkarılabilsinler, gönül isterdi ki o kararlar onların yüzüne karşı okunsun… Ama o adam bir üniversitede gençlerin önünde, çevresinde korumalarla “Astım, yine asarım” dedi de alkışlandı biliyor musun? Kimse dökülmedi sokaklara, kimse hesap soramadı. Onları yargı önüne çıkaramadık sevgili Erdal, utancımız bundandır.

Hala halkın önderi olduklarını iddia eden partiler mi?
Onlar kendi havalarında, oy peşinde, senin üyesi olduğun Genç Komünistler Birliği’ni oportünist ilan eden liderlerini yaşatma çabasında sevgili Erdal.

Ama seni yine anacaklar biliyorum.
Sonradan örgütlerini darmadağın ettikleri Genç Komünistlerden de söz edecekler.

İşte yaşam böyle sevgili Erdal.

Şimdi ben bir kez daha “Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af” diye bağırıyorum ya, kızıyor bazıları her nedense.

Oysa o günlerde sizleri kurtarabilmekti asıl görevimiz.
Yapamadık, utanç yapıştı yaşamımıza.
Bu utançtan kurtulmak gerek.
En azından yaşayanları kurtarmak gerek o iğrenç deliklerden.
Ne dersin?

Son adımda, sehpada “Faşizme ölüm halka hürriyet” diyen sesini sesime katıyor, haykırıyorum.

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!

10 Aralık 2008 Çarşamba

Rıza Yürükoğlu’nu Saygıyla Anıyoruz

(4.11.1945 - 11.12.2001)

Ölümünün Yedinci Yıldönümünde Rıza Yürükoğlu’nu Saygıyla Anıyoruz


İstanbul’da yayınlanmakta olan Serçeşme dergisi, Rıza Yürükoğlu’nun ölüm yıldönümünü Aralık ayı sayısında yayınlanan iki yazı ile andı. İlk yazı Esen Uslu’nun Yürükoğlu yoldaşı anlatan bir yazısıdır. Ardından Rıza Yürükoğlu’nun “Okunacak En Büyük Kitap İnsandır” adlı kitabından “Alevi Toplumunun Derleniş Yolları” adlı bölümünden hazırlanan bir özettir. Aşağıda bu yazıları sunuyoruz.

Yitirdiğinin Kıymetini Bilmek, Gerçeğe Varmaya Yarar

Esen Uslu

Okurlarının Rıza Yürükoğlu adıyla tanıdıkları İsmail Nihat Akseymen, bir memur ailesinin çocuğu olarak 4 Kasım 1945 tarihinde Ankara’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da Maarif Koleji’nde tamamladı. Gençliğinde yaz tatillerini anne tarafından bağları olan İstanbul’da, Heybeliada’da geçirdi. Orada denize sevdalandı, iyi bir yüzücü, yelkenci oldu.

1963-64 eğitim yılında Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi. Bu dönemde edebiyatla, müzikle, resim ve plastik sanatlarla da ilgiliydi. Öğrenciliği sırasında Ankara Radyoevi’nde metin yazarı ve prodüktör olarak çalıştı.

27 Mayıs sonrasında yükselen işçi hareketinin, 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi’nin seçimlerde kazandığı başarının ardından yükselen sosyalist dalganın etkisi ile Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu. TİP Ankara Çankaya ilçe örgütünde çalıştı.

Üniversitelerde yükselen öğrenci hareketinin içinde yer aldı. Mahir Çayan ve Sinan Cemgil ile birlikte Fikir Kulübü’nde çalıştı. Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun bölünmesinin ve yerine kurulan Dev-Genç’in kendi içinde “ayrışması” sırasında, TİP’li gençlerin kurduğu Sosyalist Gençlik Örgütü’nün (SGÖ) ilk genel sekreteri oldu. SGÖ, Türkiye Komünist Partisi’nin Yakub Demir öncülüğünde yeniden örgütlenme çabalarını yoğunlaştırdığı bir odak oldu. Nihat, 1970 yılında Türkiye Komünist Partisi’ne üye oldu. SGÖ’nün yetiştirdiği kadrolar, Türkiye Komünist Partisi’nin 1973 Atılımı adıyla anılan yeniden örgütlenme döneminde önemli görevler üstlendi.

Nihat, kısa bir süre sonra 12 Mart muhtırası ile sonuçlanacak olan ve gittikçe yoğunlaşan sola saldırı ortamında varlığına yönelik tehditlerle karşı karşıya kaldı. Bir dost eliyle ulaşan haberle, bir suikasttan son anda kurtuldu. Ocak 1971’de yurtdışına çıktı ve İngiltere’ye yerleşti.

Nihat, yarım kalan öğrenimini İngiltere’de tamamlarken İngiltere Türkiyeli Öğrenciler Federasyonu’nda gençlik çalışmalarına katıldı. Göçmen işçilerin, özellikle İngiltere’de yaygın olan kaçak işçilerin örgütlenme çalışmalarında yer aldı. TKP İngiltere parti örgütünün ve daha geniş bir çevreyi kucaklayan İngiltere Türkiyeli İlericiler Birliği’nin kuruluşunda yer aldı. Wimpy hamburger zincirinde çalışan Türkiyeli kaçak işçilerin yaptığı bir grev sırasında, grevci işçilerle birlikte “Grev” adlı bir yerel gazete çıkardı. Bu gazete kısa bir süre sonra “İşçinin Sesi” adını aldı. Nihat, bu gazetede kullandığı yazar adı olan “R. Yürükoğlu” ile tanındı. Bu gazete daha sonra TKP içinde önemli bir rol üstlendi.

Nihat, TKP’nin, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Moskova’da bulunan Uluslararası Lenin Okulu’na uzun yıllardan sonra gönderdiği ilk öğrencilerden biri oldu. 1974-1976 yılları arasında burada eğitim gördü. TKP Merkez Komitesi’ne alındı. TKP’nin İngiltere parti örgütünün sekreterliğine üstlendi. TKP’nin Konya Konferansı diye bilinen 1977 konferansına katıldı.

İşçinin Sesi’nin ve İngiltere parti örgütünün gösterdiği başarı nedeniyle TKP’nin tüm yayınlarının sorumluluğu ona verildi. Ancak çeşitli sudan gerekçelerle bu göreve başlatılmadı. Bu dönemde yazdığı “Emperyalizmin Zayıf Halkası Türkiye” adlı kitap, Türkiye’de gelişen siyasi ortam ve komünistlerin görevleri üzerine TKP içinde yoğunlaşan tartışmalara bir açılım getirdi.

Bu kitabın önerdiği devrimci çizgi, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ni ve onun TKP içindeki temsilcilerini rahatsız etti. Kısa bir süre sonra parti tüzüğüne aykırı ve son derece çirkin yöntemlerle tüm parti görevlerinden alındı ve İngiltere parti örgütünün onu destekleyen üyeleri ile birlikte partiden uzaklaştırıldı. Tüm dünya komünist hareketine, “emperyalizmin ajanı” ilan edilen bu grupla ilişkiyi kesme talimatı yollandı. Bu “cadı avı” Türkiye’deki parti örgütlerinde de izlendi. Bu ihraçlar ve ayrılıklarla TKP, 12 Eylül cuntası öncesinde önemli bir yara aldı.

Nihat ve yoldaşları, otuz yılı aşkın süredir yapılmayan TKP Kongresi’nin toplanmasını ve orada kendi durumlarının görüşülmesi istemini öne sürerek bir Eşgüdüm Komitesi kurdular ve İşçinin Sesi gazetesi çevresinde örgütlenme yoluna girdiler.

O yıllarda Nihat, bir dizi makale ve kitapla ideolojik kavgasını sürdürdü. Proletarya Enternasyonalizmi (1979), Üçüncü Program ve Görevlerimiz (1979), Sınıf Savaşının Vardığı Aşama ve Komünist Partinin Taktikleri (1980), Sosyalizm Üstün Gelecektir (1980), Bu Kavga Gelecek Kavgasıdır (1981), Kankun Konferansı ve Düşündürdükleri (1982), Yaşayan Sosyalizm (1982), Sosyalizm ve Demokrasi (1982), Durum ve Görevlerimiz (1982), İyi Öncü Değil, Kötü Artçı Bile Değil (1984), Faşizmin Çözülüşü (1984), Örgüt ve Örgütçü (1986) adlı çalışmaları bu dönemde yayımlandı ve TKP-İşçinin Sesi’nin ideolojik-politik platformunun temelini oluşturdu. Bu platform, TKP içindeki muhalefetin odağı olurken, farklı ülkelerde SBKP oportünizmine başkaldırmış komünist gruplar için de bir çekim merkezi oldu.

TKP’nin “resmi” kanadının yaptığı 5. Kongre, atılma kararlarına karşı yapılmış itiraz başvurularını gündeme bile almayınca, iki ayrı parti olarak çalışmak kaçınılmaz oldu. İşçinin Sesi çevresinde 1985 yılında toplanan TKP 5(1). Kongresi, Nihat’ı ölümünden kısa bir süre önceye kadar sürdüreceği TKP Genel Sekreterliği görevine seçti.

80’li yılların ikinci yarısında başladığı Alevilik konusundaki araştırması, “Okunacak En Büyük Kitap İnsandır-Tarihte ve Günümüzde Alevilik” adlı kitapla sonuçlandı. Sol harekette Aleviliğe yeni bir bakış getiren bu çalışma, Kavga ve Kervan dergileri ile TKP’nin güncel çalışmasının bir parçası oldu. Bu dönemde, tartışmalı bir toplantının ardından söz alan yaşlı bir Alevi dedesinin önerisini benimseyerek “R. Yürükoğlu” olan yazar adının ilk bölümünü “Rıza” olarak değiştirdi.

Doksanlı yıllarda özellikle Sovyetler Birliğinde sosyalizmin çözülüşünün nedenleri ve bu deneyim temelinde günümüzde komünistlerin ve işçi sınıfının programı ne olmalıdır sorunu üzerine yoğunlaştı. Bu çalışmalarının ürünü, üç ciltlik “Sosyalizm” kitabı oldu. Sağlığında bu çalışmanın yalnız “Sosyalizm Nedir” başlıklı birinci cildini yayımlayabildi. Bu çalışmanın ikinci cildi “Ütopik ve Bilim-dışı Sosyalizm” ile üçüncü cildi “Günümüz ve Türkiye”, hastalığının hızlı ilerleyeceğini öğrendikten sonra kendisinin görevlendirdiği bir komite tarafından, varolan yazı, alıntı ve notlarının kendi yazı planına uygun olarak derlenmesi yoluyla ölümünden sonra yayımlandı.

İkinci eşinden bir kızı olan Nihat Akseymen, özel yaşamında çok yönlü bir insandı. Araştırma ve yazı çalışması gereği uzun saatler masa başında oturmanın bedene getirdiği gevşemeye karşı fiziksel çalışmaya önem verirdi. Bahçe işi yapmayı severdi. “Doğanın muazzam kuvvetine karşı direnerek değil, onu anlayıp, onun kurallarına uyarak, onu kendi amacın için kullanmak” diye nitelendirdiği yelkenciliğe tutkundu. Kafasını dinlendirmek için tahta işleri ve özellikle torna oymacılığı yapardı. Müziğe çok düşkündü, bağlama çalmak ve yakın yoldaşları ile cem olup, dem çekip, çalıp söylemek en sevdiği dinlencesiydi.

2001 yılının Haziran ayında, hızlı gelişen ve tedavisi bulunmayan bir karaciğer kanseri tanısı kondu ve 11 Aralık 2001’de İngiltere’de öldü. En verimli olabileceği bir yaşta erken gelen ölümü cesaret, metanetle ve dirençle karşıladı. Son günlerinde siyasi kavga içinde kırdığı kalpleri onarmaya çabaladı, kendisine en affedilmez saldırıları yapanları bile bağışladı.

Özcesi, “ölmeden ölmüş, hesabın görmüş” bir er kişiydi.

---------------------------------------------

Rıza Yürükoğlu’nun Ölüm Yıldönümünde, Alev Yayınları’ndan 1990 Yılında Yayımlanan “Okunacak En Büyük Kitap İnsandır - Tarihte ve Günümüzde Alevilik” Kitabından Günümüzle İlgili Bir Bölümü Kısaltarak sunuyoruz.

Alevi Toplumunun Derleniş Yolları

Rıza Yürükoğlu

Anadolu Aleviliği inanç birliği içindedir ama farklı süreklerle günümüze gelmiştir. (…) Farklılıkların tarihsel nedenleri vardır. Yine bununla yakından bağlı, kültürel nedenleri vardır. Ve kapitalizmin sınıfları kesin çizgilerle ayırdığı bir toplumda, sınıfsal nedenleri vardır. Dolayısıyla başlangıçta farklılıklar olacaktır. (…)

Son dönemde (…) Alevi kökenli pek çok devrimci Aleviliklerini hatırladılar ve derneklerde çalışmaya başladılar. Kötü bir şey değil bu bazı yanlışları yapmasalar. Bana öyle geliyor ki, Aleviliklerini hatırlayarak devrimci hareketten Alevi derneklerine gelip çalışmaya başlayan bu kadroların bir temel zaafı, nasıl bir toplum içinde çalıştıklarını farketmemiş olmalarıdır. Alevi toplumu içinde çalıştıklarını farketmemiş gibidirler. Eski alışkanlıkları, devrimci hareketin çeşitli örgütlerinde çalışmış insanların eski alışkanlıkları sürüyor. Dolayısıyla, “sıtkı bütün” Alevilerin bu derneklerde canı sıkılıyor. Rahatsız oluyorlar. Zorla, geri düşüncelerin yanına itiliyorlar.

Sonuçta, bir çeşit “Dedeleri köylerden kovma”, bugün derneklerde tekrar ediyor. Dün Dedeleri köylerden kovdu devrimci gençler, şimdi de derneklerden kovuyor. (…)

Bu aşamada (…) gelenekçi, namuslu, sıtkı bütün Alevileri toplumun ileri kesimlerinden koparacak her türlü tutum büyük bir yanlış, çok büyük bir tehlikedir. Sağın elini güçlendirmektedir. (…)

Kapitalizm altında yaşıyoruz ve sınıfsal bir ayrışma biz istesek de istemesek de yürüyor. Ama bunu kendi dinamiği içinde gelişmesine bırakmazsak, iteklersek, yapay olarak zorlarsak, haketmeyen insanlara gerici damgalarını vurursak, o zaman Alevi düşüncesinin özü gereği solda olması gereken milyonlarca emekçiyi sağın yanına ileriz. İşte tehlike buradadır. (…)

Devrimci örgütlerin çoğunluğu zaman zaman yersiz ve yanlış tutumlarla Alevi toplumunun üstüne gittiği halde, Aleviler devrimci harekete dosttur. (...) Devrimci hareket Alevi toplumuna karşı yanlışlarını düzeltirse, o zaman çok daha sağlıklı bir gelişme olacaktır. Çünkü Alevi toplumu devrimcilere dosttur ama kırılmıştır.

Dernekler

Alevi toplumundaki farklılıklar dernekleşmede de ortaya çıkıyor. Bugün çok sayıda dernek var. Bir şehirde birkaç dernek de var. (…) Sorun, dernekler arasındaki çelişkilerin ortadan kaldırılmasıdır. Sorunları kısa sürede çözmek olanaksız, sabır ve zaman işidir, doğru ama mutlaka birlik noktalarını öne çıkartmak ve bu çelişkili durumları ortadan kaldırmaya uğraşmak gerekiyor. Dernekler, anlaşamadıkları değil, anlaştıkları, kendilerini birliğe götürecek noktaları öne çıkartmalıdırlar. Ortak çalışma zemini aramalıdırlar. En ıvır zıvır nedenlerden ortaya çıkan bölünmelerin zaman içinde büyüdüğünü, bir daha da birleşmeye engel olduğunu biz devrimci harekette çok gördük. Alevi toplumunun bu yanlışa düşmemesini diliyorum. (…)

Bugün bir Alevi-Bektaşi derneğinin ilk yapması gereken şey cemevi açmaktır. (…) Dedeler çağın gerisinde kaldı diyenler, cemevi açmamakla tam da Dedelerin çağı yakalamasının önüne engel getirmiş oluyorlar. Kim neredeyse toplanıp cemevi açarsa, Dedeler bugünün toplumu karşısına çıkacak. Günün sorunlarıyla tanışacak. Avrupa’nın, Türkiye’nin her yanında gençler kalkıp sorular soracaklar. Dede bunları yanıtlamak zorunda kalacak, dolayısıyla bilgisi, erkânı ve deneyimi günün koşullarıyla bütünleşecek. Yarın biraz daha iyi yanıt verecek. (…)

Tekke ve Zaviyeler Yasası kalkmadan gerçek demokrasinin gelmesinin olanağı yoktur. Bu yasa yalnızca Alevilerin zararına kesmiş bir bıçaktır. Bu yasa 20 milyonluk bir toplumun örgütlenmesini darmadağın ediyor. (…) Laik bir devlette bu tür yasaklar da olmamalıdır. Devlet dinden tümüyle elini çekmelidir. (…) Bu yasanın kaldırılması için demokratım, devrimciyim diyen herkesin mücadele etmesi gerekir.

Alevilik dernekler eliyle örgütlenemez. Aleviliği günümüz koşullarına uyarlama konusunda derneklerin büyük yardımı olabilir. Bir de Aleviliğin özüne dönük, tarihine dönük tartışmalar için dernekler çok daha uygundur ve dernekler eliyle Alevi düşüncesi hem toplumumuza hem dünyaya tanıtılabilir. Cumhuriyet dönemindeki büyük kopukluk nedeniyle Alevi insanının önemli bir kesimi de Aleviliği yeterince bilmiyor. Bu alanlarda derneklerin önemli katkılan olur. Ancak Alevi toplumu bir inanç toplumudur. Kendi tarihi içinde, çıkardığı kurumlar eliyle örgütlenir. Dergâh’ı ve dedeleri eliyle örgütlenir. (…)

Derlenişin Tek Yolu: Dergâh ve Çelebiler

Derlenişin tek yolu; tarihsel olarak da kanıtlanmış, Dergâh ve Çelebilerdir. Dergâh, 750 yıldır Aleviliğin serçeşmesidir, serçeşme Hacıbektaş’tadır. Çelebiler ise Dergâh’la birlikte ne badireler atlatarak bugünlere gelebilmiş Aleviliğin manevi lideri bir ailedir. (…)

Yıllardan beri Dergâh’a karşı bilinçli, kasıtlı bir unutma ve unutturma, hatta yok sayarak yoketme tutumu vardır. Bu tutum, 1925 Tekke ve Zaviyeler Yasası ile başlamıştır. Bu yasayla Dergâh müze yapılmıştır. Ama her yıl yüz binin üzerinde insan Hacı Bektaş Şenlikleri’nde müzeye gitmiyor. Ankara’da Etnografya Müzesi var, müze o. Neden yüz binler akın akın oraya gitmiyor?

Şu basit doğruları anımsamakta yarar var: (…) Bu devlet Dergâh’tan korkuyor. Osmanlı’nın yıkılışında Dergâh’ın oynadığı rolü çok iyi biliyor. Cumhuriyeti getiren, laikliği de olduğu kadarıyla getiren ana güç Aleviliktir. Aleviliğin başı da, Hacı Bektaş Veli Dergâhı’dır, Çelebilerdir. Böyle olduğu için, Alevilikten ve Aleviliğin başı olan Dergâh’tan, Sünni devlet her zaman korktu, her yolla Dergâh’ı zayıflatmaya çalıştı, çalışıyor. Yapabilirse, oraya, Sersem Ali Baba türünden kendi adamlarını yerleştirmeye çalışıyor. Aleviler olarak bu oyunu biz bozacağız. Dergâh güçsüz kaldığı sürece Alevilik bölüktür. (…)

Dergâh’ın güçlenebilmesi için bugünden el vermek gerekir. Kenarda durup bekleyip, Dergâh güçlendikten sonra o otoriteyi kabul etmek doğru olmasa gerek. En azından gelişmenin hızını keser. Yapılması gereken, herkesin Dergâh’a başvurmasıdır. Derneklerin de, Dedelerin de...

Dergâh konusunu öne getirmeye başladığımızdan bu yana çeşitli itirazlar ortaya getirilmeye başlandı. Bunların en önemlilerini kısaca ele almaya çalışacağım.

Birinci itiraz: “Dergâh bugün yok, orası müze oldu, ama yeniden kurulmalı.” Dergâh yoksa, Postnişini nasıl oluyor? Müzenin postnişini olur mu? Demek ki, Sünni devletin orayı müze yapmasıyla Dergâh ortadan kalkmıyor. Nasıl olur da bir Alevi böyle konuşabilir? Tabii müze oldu, kapatıldı ama Alevi toplumu böyle şeyleri geçmişte defalarca yaşamış, birliğini bozmamıştır. Orada bir insan yaşıyor, Postnişin Efendi, hepimizin saygısı üstüne ve çalışmalarını tüm olumsuz koşullara rağmen sürdürüyor.

İkinci itiraz: “Dergâh’ta kimse kalmadı.” Dergâh’ta çok değerli, çok iyi yetişmiş insanlar var. Ve de Dergâh’ın ülkenin çeşitli bölgelerine Dede çıkardığını biliyorum. Bu itiraz doğru bile olsa, insana sorarlardı, kimse kalmadıysa sen ne güne duruyorsun, diye. Dergâh’sız Alevi-Bektaşi yolu olur mu? Kimse kalmadıysa bizler varız, gidelim ardına dizilelim.

Üçüncü itiraz: “İcazet, hüccet veren bir merci yok.” 1992 yılına ait böyle bir icazeti gözlerimle gördüm. Dergâh icazet veriyor. Bu itiraz için söylenebilecek bir şey yok. (…)

Dördüncü itiraz: Ulusoy-Çelebi çelişkisi var deniyor ve şöyle sürdürülüyor: “Onlar daha kendi birliklerini kuramadılar, hele bir kursunlar, toplumun önüne öyle çıksınlar.” Burada büyük bir yanıltma çabası var.

Tarihten gelen bir Ulusoy-Çelebi çelişkisi vardır ama (…) bunların Dergâh’a bağlanmamak için gerekçe olabilecek bir tarafı yoktur. Dergâh dendiği zaman posta oturan kol (…) yani Ulusoylar önemlidir.

Beşinci itiraz: “Pasif duruyor, görevini yapmıyor, bir şeyler yapabilirdi” Bu da ortamı yeterince bilmeyen insanları yanlış düşüncelere götürebilir. Dergâh’ın yıllardır ne büyük badireler atlattığını hepimiz biliyoruz. Görevini yapmadığını kimse iddia edemez. Yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen Aleviliği bugünlere kadar getiren bir kurum için söylenen bu. sözlerin haksızlığı ortadadır. Yukarıda Dergâh konusunda yazılanların hepsi de haksızlık yapıldığı görüşünü güçlendirmektedir.

Altıncı itiraz: “Bilinmez belki yerine daha iyisi gelir.” Bu itiraz söylenenin niyeti açısından beni en çok düşündüren noktadır: Bilinmez ne olur, belki Dergâh’ta toplanılır, belki enstitüde toplanılır deniyor. Bu olamaz. Dernek yönetim kurulunu görevden alıp, yenisini seçmiyoruz. Dergâh’tan söze diyoruz. Alevi-Bektaşi yolundan, bir inanç birliğinden söze diyoruz. Koca bir tarihi ve kendine özgü kurumları olan Alevilikten söze diyoruz. Bunlara el uzatıldığında, Aleviliği toparlamanın olanağı kalmaz. (…)

Yapılması gereken toplum olarak Hacı Bektaş evlatlarının çevresini sarmaktır, eksiğiyle doğrusuyla yardımcı olmaktır, öneriler götürmektir, destek olmaktır. Bunun dışındaki her türlü yol, bu toplumun daha çok bölünmesini getirir. Dergâh’ı başa alan yol, belki yine küçük ayrılmalar yaşayabilir ama toparlanmanın en büyüğü bu şekilde olur. (…)

Alevilik nasıl örgütlensin ki, bu örgütlenme Aleviliğin ilerici özüne yarasın, Alevi emekçiye yarasın, Türkiye işçilerine yarasın, yani tüm emeği ile geçinen topluma yarasın? (…) Şöyle bir öneri tablosu ortaya çıkıyor:

1. Anadolu Alevilerinin serçeşmesi Pir Hacı Bektaş Veli’nin yerleşip yaşadığı Hacıbektaş ilçesi, Alevi Kültürünün Merkezi olarak kabul edilmelidir.

2. Hacı Bektaş soyu Çelebilere tüm toplum tarafından saygı gösterilmeli ve bu ailenin, Aleviliğin manevi lideri olduğu kabul edilmelidir.

3. Alevi toplumunu Hacı Bektaş düşüncesi ile uyumlu bir zeminde geliştirmek için, en tepede, danışma nitelikli bir kurul oluşturulmalıdır. Yıl içinde belli aralarla Hacıbektaş’ta toplanacak olan bu Danışma Kurulu’nda, her biri bir ocağı temsilen gelen 12 dede, Bektaşiliği hakkıyla bilen bilim adamları, Aleviliğin özünü dinsel çarpıtmaya boğmadan yaymakta olan ünlü sanatçılar, Postnişin Efendi’nin manevi liderliği altında yer almalıdır. Bu kurul, kendi içinde sürekli bir örgütlenmeye ve işbölümüne sahip olmalı, düşünsel ve örgütsel konularda, topluma raporlar, öneriler sunmalıdır. (…)

Bu en tepedeki danışma kurulunu kurma süreci nasıl başlar? Bu süreci başlatma görevi, sayısız tarihsel, güncel ve moral nedenlerden dolayı Çelebilerindir. Bu, onların tarihe, bugüne ve Alevi toplumuna karşı tarihsel sorumluluklarıdır.

Böyle bir kurulun önerisinin gücü dehşetli olur. Zorlama yoktur, iknaya dayanıyor, gönüllüdür ama önerisinin gücü dehşetli olur.

4. Bu tepe örgütlenmenin altında, Dedelik kurumunun durumu geliyor. Bir kere cemevlerinin açılması mutlaka hızlandırılmalı. Tüm dernekler, kim nerdeyse cemevleri açmalıdır. Bu, Dedeliğin de canlanması demektir.

5. Dedelik kurumunu çağın gereklerine uyarlamak için, Hacıbektaş’ta Danışma Kurulu’na bağlı olarak çalışacak bir Eğitim Enstitüsü kurulmalıdır. (Bu da, Timurtaş Ulusoy’un önerilerinden biridir.) Dedeler ve Dede çocukları burada eğitilmelidir. Tabii, bizce burada Dede soyundan gelmeyenler de eğitim görmeli ve bu kültüre hizmet edecek yeterliliğe geldiklerinde bunlar da Dedelik yapabilmelidirler.

6. Bu çatı altında eğitilen Dedeler daha sonra maaşlarını Alevi toplumundan almak koşuluyla maaşlı görev yapmalıdırlar.

7. Hizmet yapan dedeler, her yıl yenilenmek yoluyla icazet almalı ve talip üzerine öyle gitmelidirler. İcazet almaya gelen Dedelere icazet, Postnişin tarafından, yani bir kişi tarafından değil, Eğitim Enstitüsü’ne bağlı olarak Dergâh’ta kurulacak olan Eğitim Kurulu tarafından, önce o Dedenin bilgi düzeyi tartılarak verilmelidir. (Bu da Timurtaş Ulusoy’un önerilerinden biridir.)

8. Hacıbektaş’ta Danışma Kurulu’na bağlı olarak, bir de Yayın Kurulu oluşturulmalıdır. Bu kurulun temel görevi, Aleviliğin her yönünü araştırmak ve geliştirmek üzere bilimsel çalışmaları desteklemek, öncelik taşıyan konuları belirlemek ve bu konularda araştırma bursları vermek olmalıdır.

9. Türkiye’deki ve Avrupa’daki tüm dernekler geniş görüşlü, sabırlı ve ardıcıl bir tutumla çalışacak olan bir Genel Koordinasyon Kurulu altında toplanmalıdır. Bu kurul, ayrılık noktalarından çok, ortak noktaları öne çıkararak çalışmalıdır.

10. Bu Genel Koordinasyon Kurulu tarafından tüm derneklerin önüne şu üç çalışma alanı temel görevler olarak konmalıdır:

a. Cemevleri açmak,

b. Arası belirli süreyi geçmemek koşuluyla, paneller, konferanslar düzenlemek.

c. Alevilik konusunda bilimsel araştırmaları somut olarak teşvik etmek ve desteklemek.

Bunlar Aleviliği candan seven insanlar olarak bizim Alevi toplumuna önerilerimizdir.

---------------------------------------------------

TKP Web Sitesi:

http://www.t-k-p.org/

9 Aralık 2008 Salı

SÖYLEŞİLER : VİR-GÜL-ÜNE DOKUNMADAN





M. ŞEHMUS GÜZEL İLE SÖYLEŞİLER ÜZERİNE SÖYLEŞİ

NURİ BEYAZ


M. Şehmus Güzel’in SÖYLEŞİLER : VİR-GÜL-ÜNE DOKUNMADAN isimli yeni çalışması Kaldıraç Yayınevi tarafından 1 Kasım 2008’den itibaren okuyuculara sunuldu.

Güzel, yazar, sanatçı, şair, öğretim üyesi, ozan ve müzisyen kadın ve erkek birçok kişiyle değişik konularda gerçekleştirdiği söyleşileri belli bir tarihi düzene göre derlemiş, toparlamış 192 sayfalık bir kitap haline getirmiş. İyi de etmiş. Ve bilhassa sohbetlerde söylenenlerin virgülüne bile dokunmadan sunuyor. Kitabın ismi de buradan ve kullanılan bu yöntemden geliyor zaten.

Bu kitap özellikle önce bu açıdan dikkat çekiyor. Çünkü önemli olan söyleşmek değil sadece, söyleşilenlerin aynen okuyucuya aktarılmasıdır da. Bilim adamı olarak M. Şehmus Güzel bu konudaki titizliğini bu çalışmasında da sürdürüyor.

Söyleşilerin konuları arasında tarih var, özellikle ve elbette toplumsal tarih. Onun yanında şiir var. Sanat, bilhasssa resim, tiyatro ve müzik de var. Ve hepsini kucaklayan ve söyleşi yapılanlarınkilerini de içeren hayat var : Hem onların hayatları hem de bizimki. Çünkü kitap söyleşilerden bile oluşsa Türkiye’nin yakın geçmişinden günümüze kültürel, siyasi ve toplumsal gelişmeleri irdeliyor. Nitekim bizzat kendisi de tarihçi ve işçi tarihi üzerine çalışmaları bilinen yazarın, tarihçi ve bilim adamı Taner Timur’la yaptığı söyleşiyle kitabını başlatması bir rastlantı değil. Yazar böylece toplumsal tarihin önemini vurgulamak fırsatını yakaladığı gibi, söyleşilerin toplumsal tarih için önemli bir araç niteliği taşıdığını gösterme olanağı da buluyor.

Güzel, Ahmet Kaya ile Paris’te gerçekleştirdiği « yorgun muhabbet »te onunla sanatcılığı ve sanat anlayışı üzerine ve Almanya’nın 1970’leriyle 1980’lerin sonundaki durumunu kıyaslamasına ilişkin meseleleri konuşuyor. Güzel daha çok dinliyor. Az soru soruyor. Bu söyleşide Ahmet Kaya’nın dünyaya bakışını ve genel değerledirmesini de özetle öğreniyoruz. Ahmet Kaya’nın dostluğu, içtenliği, hatta bir yerde saflığı ve açık yürekliliği bu satırlara yansıyor.
Söyleşi yapılan ozanlar arasında Abuzer Karakoç ile Mehmet Koç da var : Her biri kendi serüvenlerini, müzikle tanışmalarını, ilk konserlerini, ilk albümlerini, ilk siyasi eylemlerini, ilk göz ağrılarını ilk kodes deneyimlerini aktarıyor...Seslerini duyabiliyoruz böylece. Hani biraz daha ısrar etsek türkülerini de dinleyecekmişiz gibi bir hava esiyor...

Müzisyenleri Okay Temiz’le yapılan ve birçok açıdan orjinal nitelikler taşıyan bir söyleşi tamamlıyor : Okay Temiz’in hayatı a’dan z’ye gözler önüne seriliyor : Okay’ın ağzından ve en şirin yönleriyle. Babası subay, annesi müzik meraklısı ve müzisyen bir çocuğun geçmişi ve günü son derece çarpıcı deneyimlerle dolu. Traktörle okula gitmesi örneğin...1950’lerde Ankara’daki « gece hayatı »...Dönemin Başbakanı Adnan Menderes’le karşılaşması. Okay’ın jaz merakı...Konservatuar’dan « atılması »...

Şair olarak Ataol Behramoğlu ve Halil Uysal’ı buluyoruz : Ataol şiiri ve şairi anlatıyor. Ruscadan çevirilerini de. Nâzım Hikmet’in eşinin kitabını çevirisine ilişkin çalışmasını da. Dünyaya ve ülkeye ve hayata nasıl baktığını da. Nasıl bakılması gerektiğini de. Ve örneğin edebiyat alanında « rüzgarın doğudan estiğini » söylüyor. Son derece isabetli bir tesbit.

Halil Uysal ise çocukluğu ve Nâzım Hikmet şiirleri sayesinde şiirle ilk ilişkileri yanında, bilhassa 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sırasında Ankara’da Hukuk Fakültesi’nde okuyan askeri bir öğrenci olarak yaşadıklarına ilişkin anı ve deneyimleriyle dikkatinizi çekecek. Türkçeye hediye ettiği sözcükleri ve Fransızca şiirden ve şairlerden hırsızlanan şiirleri de anlatıyor Uysal. Türkiye’de pek az bilinen veya hiç bilinmeyen veya bilindiği halde üstü kapatılan ya da kapatılmak istenen meseleler bunlar.

Türkiye’nin en iyi yazarlarından olan ama değişik nedenler sonucu henüz ve maalesef yeterince tanınmayan Sevim Burak konusunda M. Şehmus Güzel’in Burak’ın dostu ve oyunlarını Paris’te ve başka mekanlarda başarıyla sahneye koyan oyuncu ve tiyatro yönetmeni Luiz Menase nam-ı diğer Lulu ile yaptığı söyleşi ise Sevim Burak’ı tanımak isteyenler için mutlaka alınması gereken bir « ilaç » : Yemeklerden önce veya sonra. Artık nasıl uygun görürseniz..

Elias Petropulos’u Güzel’in anlatmasını rica ediyorum. O da anlatıyor : « Elias, kendisini ‘İstanbul diyen tek Yunanlıyım’ diye tanımlayan ve yeri doldurulamaz (söyleşi yapıldıktan bir süre sonra vefat etti) dev bir yazar olarak çıkıyor karşımıza : Hem büyük ve geniş açılı bir yazar, hem de çok iyi bir aydın. Hani ‘bilmediği şey yok’ denir ya işte o türden bir aydın. Hem okumuş hem de yazmış ama yalancı dünyadan bıkmamış sevimli bir insan. Elias, ‘İyi giyinmeyi, çıkmayı, çıkıp dolaşmayı, güzel kadınları hele Akdenizli olanlarını, içmeyi ve iyi yemek yemeyi, hele peynirli makarnayı, çok severdi ve bizzat kendisi de Ege ve Akdeniz yemeklerinin en iyisini yapardı. Makarnanın üstüne peyniri rendelemesini seyretmenizi ne kadar çok isterdim. Uzo yerine rakıyı tercih ederdi. Paris’te geniş bir çevreye sahip şık bir Yunanlıydı ve en yakın arkadaşları arasında birçok Türk vardı : En başta Abidin ve Güzin Dino, sonra yakın komşusu Yüksel Arslan ve diğerleri . Yaşar Kemal Paris’e uğradığında Elias ile muhabbet ederdi. Abidin’le birlikte olunca her şeyin tadı daha Adanavari bir hava alıyordu elbette. »

Petropulos’un Avrupa’yı ve onun içinde Almanya ile Fransa’yı karşılaştırması ve hatta kapıştırması ve hatta karmançorman etmesi yanında her iki devletteki ve Avrupa’daki medyaları, aydınları, sinemaları yerden yere vurması da göz ardı edilmemeli. Avrupa Birliği’ne ilişkin yorumları da ilgi çekici : Birçok açıdan. Ama Ege’ye ve iki yakasındaki karşılıklı komşularına gelince elinde değil ille Türkiye’yi tutacak. Evet bir Yunanlı için inanılır gibi değil : Türkiye’yi onun kadar seven de az bulunur hani. Alem adammış Elias. Güzel’in yalancısıyım. Ama Petropulos da söyleşisinde bunları ispat edici birçok şey anlatıyor.

Güzel’in söyleşi yaptıklarından biri de iyi yazar ve öğretim üyesi Nedim Gürsel. Güzel’e onu soruyorum. İşte yanıtı :

« Nedim artık bilinen ve tanınan bir yazarımız. Yazdıkları ve yaptıklarıyla. Söyleşimizde bunları biraz daha açmaya ve açıklamaya çalıştık. Nedim de Elias’la arkadaşlık etmiş bir dosttur. Nedim, bir ara Yunanlı bir hanımla evli olduğu için Paris’teki ‘Küçük Yunanistan’ı iyi tanıyordu. Hatta o günlerde Paris’te yaşayan birçok arkadaşına ‘Yahu madem Türkiye’ye gidemiyorsunuz bari bir Yunanlı kızla evlenin, böylece tatilinizi Yunanistan’da geçirir ve hiç olmazsa hasret giderirsiniz, çünkü Yunanistan Türkiye’ye çok benziyor’ diye sevimli, epey ‘uyanık’, ama sonuçsuz tavsiyeler yapıyordu. Nedim’le yazarlık, kimi yapıtlarındaki bir tür masum veya utanğaç cinsellik ve benzeri binbir konuda söyleştik. Aydın ve aydının sorumluluğu konusunda da. Ataol Behramoğlu’nun bu konularda söyledikleri de son derece dikkat çekici ve yararlı. »

Paris uzun zaman ressamlarımızın birinci durağı ve sık sık ta son durağı oldu. Çok eskilere gitmeden 1940’ların sonundan itibaren gelenleri düşünecek olursak, işte ilk akla gelenler Selim Turan’lar, Avni Arbaş’lar, Nejad Devrim’ler, Abidin’ler, Remzi Raşa’lar, Albert Bitran’lar, Hakkı Anlı’lar, Mübin Orhon’lar, Ömer Uluç’lar, Ömer Kaleşi’ler, Utku Varlık’lar, Yüksel Arslan’lar... Hepsi evet hepsi buraya geldiler, burada tuval açtılar, çizdiler ha çizdiler, ressamlıklarını ispat ettiler ve belli bir süre sonra, epey perişanlık ta çektikten sonra, nihayet sadece ressamlık yaparak geçinebilmek olanağını elde ettiler. Bu bir tür « milli piyango »ydu. Kendilerini sevdirmesini ve saydırmasını bildiler. Böylece zamanlarının tümünü hayatlarını adadıkları sanatlarına, resime ayırabildiler. Bu herkes için ve her zaman o kadar kolay bir iş değildir. Bilen bilir. Bu akım içinde ve gençlerden iki isim seçmiş M. Şehmus Güzel. Onları kendisinin tanıtmasını rica ediyorum :

« Evet Paris’te 1980’lerden bu yana demir atmış, kendilerine bir mekan ve çevre yaratmış iki ressamımızı seçtim. Biri erkek, biri kadın. İkisi de son derece dost, iyi sanatçı ve gerektiği zaman ellerini ateşe sokmaktan çekinmeyen iki aydın : Biri İsmail Yıldırım, öbürü Ody Saban. Resimleri ve yaşamları birbirinden çok farklı. Zaten birbirine benzemelerinin bir anlamı da olmazdı. O açıdan anlattıkları da çok farklı. Ody benim sevdiğim ‘delilerden’dir. ‘Deliliği’ biraz Abidin’i anımsatır. Yeri gelmişken eklemeliyim, Abidin de Ody’nin resmini beğenirdi. Ody, kadınlar ve kadınlık konusunda söyledikleri ve çizdikleriyle daha çok tanınmayı hakeden bir sanatçı. Hayatı da başlıbaşına bir roman. Hangimizin hayatı roman değil ki ? İsmail’in hayatı da öyle. Nitekim söyleşilerimizde her ikisinin hayatından kimi dilimleri bulacaksınız. İşin çarpıcı bir yanını da böylece keşfediyoruz : Ody’nin İsrail’de bir « tur » attıktan sonra, İsmail’in ise Lübnan’da Filistin özgürlük savaşçılarının yanında savaştıktan ve savaş koşullarında bile resim yapmayı ihmal etmeden, Paris’e gelmiş olmalarıdır. Bu iki iyi sanatcının ayrı ayrı zamanlarda ve ayrı ayrı biçimlerde Paris’e gelmeleri Paris’in önemli özelliklerinden birini bir kez daha sergiliyor : Evet Paris işte biraz da budur : Yolların, yaşam çizgilerinin ve mesleklerin kesiştiği bir başkent. Bir ugrak. Bir durak. Kimi kez çok uzun ve hatta son durak. Şimdi her ikisi de Türkiye’de de tanınıyorlar. Çünkü her ikisi de resimlerini seven çevreler tarafından benimsendiler. Bir sanatçı için önemli olan meselelerden biri budur : Çevresini, sevenlerini bulmak. İsmail ve Ody’nin ortak noktalarından biri de şudur : İkisinin de paylaşmayı bilmeleri. Ody son derece ve hakikaten cömertttir. İsmail de kendince öyledir. Atölyesinin « kapılarını açık » bıraktığı günlerden birinde ziyaretine giderseniz eli boş çıkamazsınız. Aklınızda bulunsun. »

Güzel’e kitabına ilişkin birkaç soru daha sordum, burada söyleşiler üzerine söyleşimizin bu bölümünü olduğu gibi takdim etmek istiyorum :

- Neden bu kadar kapsamlı bir söyleşiler dizisi yapmak ihtiyacı duydunuz ?

- Mina Urgan, Bir Dinozorun Anıları’nda bir yerde aynen şunları yazıyor : « Belleksiz bir toplum olmamızı önlemek için, herkesin anılarını yazmasını yararlı buluyorum. » Bu son derece yerinde bir tavsiye. Bunu daha önce ve daha sonra ben de ve uzun yıllardan beri yorulmadan bütün eşe, dosta önerdim ve hala öneriyorum. Ancak gerçekçi olmak lazım, geçen zaman içinde gördüm ve gördük : Türkiye’de anılarını yazmak meraklısı çok değil. Söze dayalı, herşeyi sözle aktarmaya alışkın olduğumuz için sözün yeteceğini sanıyoruz. Bunun özünde eleştirilecek hiç bir yanı da yoktur. Ve hatta ne iyi ki bunu bilebiliyoruz bile diyebiliriz. Ancak sadece bununla yetinilmesi sorun yaratıyor. Sadece sözün ve sözlü aktarımların yeteceği kanısında değilim. Söz uçuyor yazı kalıyor. Öteden beri bilinen bir şeydir bu. Hele sonbaharda, hele kışın : Ölü yaprakların alıp götürdüğü sözleri, sözcükleri, cümleleri işte her geçen gün hep beraber üzüntüyle görüyoruz. Evet bu beni üzüyor. Eh o zaman birilerinin öbürlerinin yerine yazması gerekiyordu. Yakınımda bulunan ve yapıtlarını okuduğum, izlediğim, gördüğüm, dinlediğim ve beğendiğim kadın ve erkekler için bu işi bizzat üstlenmek, benim açımdan, biraz önce isimlerini andığımız değerli sanatcılarımızın, yazar, şair ve müzisyenlerimizin sözlerini kalıcılaştırmak arzusuna tekabül ediyor. Elbette aralarında sıkı ve sahici yazarlar bulunuyor. Ama onlar kitapta yer alan konuşmalarımızı pek yazmıyorlar. Veya isterseniz yazmıyorlardı diyelim. Çünkü belli olmaz bakarsınız birkaçı önümüzdeki zaman dilimi içinde anılarını yazmaya başlayabilir. Bu kitap bu işe de yararsa ne mutlu bana. Konuştuklarımın kimi ise hiç yazmıyor. Bakın İsmail Yıldırım, Ody Saban (kimi makaleleri olsa bile), Mehmet Koç, Abuzer Koç ( birkaç yıl önce yitirdik), Ahmet Kaya (onu da yitireli sekiz yıl oldu biliyorsunuz) hiç yazamadılar veya bu konularda yazmaya fırsat bulamadılar. Bu söyleşilerin onların sözlerini taşımasını ve meraklılarına ulaştırmasını birincil amacım sayıyorum. Bu işi bunun için yapmış olmak benim açımdan gerekliydi. Elbette yeterli değil. Çünkü her birinin anlatabilecekleri ve söyleyebilecekleri daha dünya kadar şey vardı ve birçoğu için hala var...Yani bu söyleşilerle her şey çözümlenmiş te olmuyor. Daha yürünecek epeyce yolumuz kalıyor...

- Söyleşilerin ne tür öneminden veya önemlerinden söz edebiliriz ?

- Kanımca sanatcıları, bilim kadın ve adamlarını, yazar ve şairleri kısacası yaratıcıları tanımak için onlarla söyleşi yapılması çok yararlı yöntemlerden biridir : Onları ve yapıtlarını tanımak veya biraz daha iyi tanımak için bu tür söyleşilere ihtiyacımız olduğundan eminim. Kendini anlatan, yazan anlamında, çok az sayıda sanatçı vardır. Hele Türkiye’de. Kimi yazarımız, şairimiz bazı yapıtlarında kendilerine, geçmişlerine ilişkin birkaç noktaya değiniyorlar. Ama bu genel olarak yetersiz kalıyor. Ayrıca hiç bir sanatçı ve yaratıcı neden ve nasıl yarattığını, neden ve niçin yarattığını yazmıyor. Bu konudaki istisnalar kuralı bozamıyorlar. İşte bu nedenle de onları konuşturmak gerekli oluyor. İşte söyleşi zamanlarında, ve o zaman ve sadece o zaman, onlarla yapılan söyleşiler sayesinde onlar ve yaptıkları veya yapacakları hakkında yeni ve hatta yepyeni birçok şeyi öğrenmek mümkün oluyor. Veya olabiliyor. Bunları her söyleşiyi okuduğunuz zaman siz de göreceksiniz. Örneğin Taner Timur gibi ciddi bir bilim adamı sayesinde toplumsal tarihin resmî tarihle hesaplaşması gerektiği sonucuna ulaşabiliyoruz. Bu yabana atılır bir saptama değildir. Evet herkes veya çok sayıda kadın ve erkek resmî tarih(ler)in devlet-ulus(lar) tarafından nasıl "yaratıldığını", uydurulduğunu dememek için bilmeyebilir, bilmez de, bu durumda bunu Taner Timur gibi bir bilim adamının ağzından öğrenmek az şey midir? Değildir elbette. Ressamlar, yazarlar, müzisyenler, ozanlar ve şairler ile yaptığım söyleşiler onların sanatlarını, onların ağızlarından, kenarından köşesinden bile olsa aralamak ve ilgilenenlere bir parça bile olsa anlatmak, açıklamak amacını taşıyor : Nasıl yaratıyorlar? Neden yazıyorlar? Ne tür yöntemler kullanıyorlar ? Neden bu yolları kullanıyorlar ? Ve bir dizi soru daha...Bunların ve benzeri birçok sorunun yanıtını aramak başlıbaşına bir serüven. Şairle şiiri, yazarla boş kağıt önündeki ilk çeyrek saati, daktilosu ve şimdilerde artık bilgiSARAYI, ressamla tabloları, müzisyenle sözleri ve çalgıları arasındaki ilişkiler, "doğum sancıları" ve daha binbir macera var anlatılanlarda. Kimi bakımdan birçoğunda kesişen ortak şeyler de bulabiliyoruz. Bu söyleşilerde mutaka sizin de dikkatinizi çekti : Çocukluğun ve çocukken yaşanılanların önemi sanatçılığa giden yollarda epey belirleyici. Belki de epeyden biraz daha fazla belirleyici. Öte yandan söyleştiklerimin tümüne yakını ve hatta tümü bile diyebilirim, anlattıklarıyla toplumsal tarihe katkı yapıyorlar : Öyküleri, yaşadıkları ve/veya yaşayamadıkları ile. Çünkü burada söyleşi yaptığım ressamlar, şairler, ozanlar, müzisyenler, türkü sanatcıları ve yazarlar öyle sıradan kişiler değil : Okuyucular da görecekler ve bana hak vereceklerinden eminim. İsimlerini andıklarımız anlattıklarıyla bilgi hazinemizi genişletiyorlar : Yakın hatta çok yakın siyasi tarihimizin kimi "anahtarlarını" bize sunuyorlar. Bu "anahtarlarla" istediğimiz kapıları açmak artık bize kalıyor : Bana ise « Haydi hep beraber nice yolculuklara, söyleşiler eşliğinde » demek kalıyor.

- Son bir soru olarak söyleşilerinizi yaparken nasıl bir metod kullandığınızı açıklamak ister misiniz ?

- Hayır açıklamak istemem « bu bir meslek sırrıdır » demek var ama demiyorum. Böyle bir yanıt size ve bu söyleşimizi okuyacaklara karşı hoş olmaz. Dahası bu söyleşimizi okuyucakların da umarım kendi çevrelerinde bu veya benzer yöntemi uygulayarak konuşturmak isteyecekleri insanları konuşturmalarını, şiddet kullanmadan bilhassa ( !), çok isterim. Dolayısıyla söyleşi yönteminde dikkat edilmesinin yararlı olacağını umduğum birkaç « anahtarı » onlarla paylaşmak benim için bir zevk olacaktır. En başta söyleşiye gitmeden önce söyleşi yapılacak kişinin hayatını ve yapıtlarını iyi tanımak lazım. Öyle « kafadan » ve artık klasikleşmiş, hatta gına gelmiş sorularla kalkıp söyleşi yapmak için yola çıkmamak gerektiğine inanıyorum. Yazarsa yapıtlarını, ressamsa eserlerini, müzisyense müziğini, türkülerinin sözlerini, tiyatro sanatcısıysa oyunlarını bilmeden söyleşiye gitmek ve ona özgeçmişini anlattırmak onunla söyleşi anlamına gelmez. Tartışmak ta dahil hazırlıklı olmak lazım söyleşiye. Bu bir futbol veya boks maçı değildir ama okuyucuya kimi konularda açıklayıcı, hayatında ve kültürel eylemlerinde işine yarayıcı unsurlar sunucu bir armağan olmalıdır. Bunun için de gerekirse söyleşi yapılanla tartışmaktan kaçınılmamalıdır. Dostunuz bile olsa. Tabii nazikçe. Söyleşilerde bir başka altın kural « susmayı bilmek »tir. Söyleşilerdeki en önemli altın kural da budur. Söyleşi yapılanla aşık atmak için söyleşi yapılmaz. Söyleşinin amacı onu konuşturmaktır. İki kulağımızın bir ağzımızın olması bu işte çok işimize yarar/yarıyor. Kulaklarımızı dört açmak diye yeni bir kural getirmek, yeni bir deyiş önermek bile olası. Gözlerimizi kabatmadan elbette. Söyleşi yapanların kiminin vazgeçemediği, hele televizyonlardakilerin maalesef gelenekselleştirdiği gibi sürekli olarak « Bakın ben de ne kadar çok biliyorum » havası verilmesinden özenle kaçınılmalıdır. İki de bir söyleşi yapılanın sözü kesilmemeli, kusuru olursa/varsa kusuru yüzüne vurulmamalıdır.. Oraya bağcıyı dövmeye değil üzümünün tadına bakmaya gidildiği unutulmamalıdır. Bu deyiş burada elbette fırsatçı anlamda kullanılmıyor, rasyonel/akılcı anlamda kullanılıyor. Bunun tersi hem ayıptır, hem de işin amacına ters düşer. Zaten bizde iyi bir kural biçimine dönüştürülmüş hoş bir deyiş vardır : Konuşanın sözü kesilmez denir. İşte unutulmakta olan bu kuralı anımsamak ve bizzat uygulamak gerekiyor. Kanımca o zaman okuyucunun işine yarayacak, yol gösterici ve kalıcı bir söyleşi gerçekleştirmek olanağı bulabileceğiz. Bu amaçla herkese iyi söyleşiler diliyorum. Hele uzun kış gecelerinde. Televizyonlarınızı lütfen kapayınız, nene, dede, anne, baba, amca, teyze, dayı, abla ve yaşlıları konuşturunuz, seslerini kaydediniz önerisini de yapmama lütfen izin veriniz. Kolay gelsin. Başarılar herkese..

M. ŞEHMUS GÜZEL
SÖYLEŞLER : VİR-GÜL-ÜNE DOKUNMADAN
KALDIRAÇ YAYINEVİ, İSTANBUL, 2008.

Elias Petropulos’la söyleşiden ilginç birkaç parça :

“PARİS BÜYÜK BİR YOL KAVŞAĞIDIR”

- Sayın Elias Petropulos, 20 yıla yakın bir süredir Paris'te yaşıyorsu­nuz. İlginç gözlemleriniz olduğunu sanıyorum. Fransa ve Fransızlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Paris'te yaşıyorum, çünkü Pa­ris büyük bir yol kavşağıdır. Paris'­te Fransızca ya da Fransızlar için kalmadığımı özellikle belirtmeliyim. Fransızlardan nefret ediyorum. En­telektüel liberalizmlerinden de tiksiniyorum. Bana sorarsanız, Fran­sız düşüncesi 30 yıldır ölü durum­da. Başka birçok uygarlığın hayra­nıyım. Örneğin Alman uygarlığı... 1983-84 yıllarında Berlin'deydim; orası bugün gerçekten özlem duydu­ğum tek kent. Yine de, herşeyden önce İtalyanları beğeniyorum. Gü­nümüzün en uygar ulusunun İtalyanlar olduğunu düşünüyorum.

- Fransız düşüncesinin öldüğü kanısına neden ve nereden varıyorsunuz?

- Örneğin son 30 yılda doğru dürüst yeni bir şair bile çıkaramadılar. Hele Fransız sinemasından hiç söz etmeyelim. Tamamen yok olmuştur. Bugünkü Fransız sinema­sı bombok, beş para etmeyen bir sinemadır. Fransa'da Sovyet sinema­sını çok beğeniyorum. Dünyanın en iyi sineması Sovyet sinemasıdır.

-1944’te 16 yaşındaydınız ve ülkenizde nazilere karşı direniş hareketine katıldınız..
Evet, 1. ve 2. direniş hareketleri­ne katıldım. Geçen yıla kadar dire­nişe katıldığımdan hiç söz etmemiş­tim. En yakın arkadaşlarım bile ya­şamının bu bölümünü bilmiyorlar­dı. 1. direniş Almanlara, nazilere karşı düzenlenendir. Öldürücü, çok zor bir hareketti. En küçük hata ölümle sonuçlanabiliyordu. Çok can kaybettik. 1947-49 arasındaki 2. direniş, yani bizim iç savaşımız, ise ilkinden çok daha acımasız, çok da­ha sert ve öldürücü oldu. Faşist Yu­nanlılar ve Yunan ordusu, naziler­den, Alman ordusundan, hatta SS'lerden çok daha korkunç ve acı­masızdılar. Nitekim bu direnişte da­ha fazla kayıp verdik.

- Neden Yunanlılar birbirlerine karşı daha insafsız davrandılar?

- Çünkü bu olay, önce İngiliz li­beralizminin karşı saldırısının bir parçasıydı. Sonra Truman doktrini ile ABD devreye girdi. Amaç, solu, direniş hareketini yok etmek, solcu­ları ve direnişçileri ortadan kaldırmaktı. Hepimizi tek tek öldürmek istiyorlardı. Yunanistan'da solun kökünü kazımak istiyorlardı. Zor bir dönemdi. Acılıydı.

BERLİN İSİMLİ KENT

- Biraz önce en çok sevdiğiniz kentin Berlin olduğunu söylediniz. Berlin’de Türklerle, Türkiyelilerle karşılaşıp, tanıştığınızı biliyorum.

- Evet. 1983-84 yıllarında Berlin’de Kreuzberg’te kaldım. Sanatçılar Vakfı gibi bir kurumun konuğu oldum. Çok rahattım. 40 km x 50 km boyutunda, Paris’ten çok daha yaygın ve geniş olan Berlin’in bu alabildiğine büyük ve çok ünlü mahallesi Türklerin, her görüşten ihtilalcilerin (Petropulos “gauchistes” diyor.Bu sözcüğü Türkçeye “aşırı solcular” veya “ihtilalciler” biçiminde çevirmek olası. Ben ikincisini tercih ediyorum. MŞG), artistlerin, punkların, yani her türlü marjinalin yaşadığı, inanılmaz havası, inanılmaz derecede renkliliği olan bir yer. Çok ilginç ve çok güzel bir yer.

- Bugünlerde Paris’te Berlin deyince akla Wim Wenders’in son filmi Der Himmer Über Berlin geliyor. Bu filmi gördünüz mü?

- Hayır, hayır. Bu herifi hiç sev­mem ve büyük bir sinemacı olarak kabul etmiyorum. Ondan önce, kamuoyunca pek tanınmayan Ale­xandre Klunge gibi gerçekten çok büyük Alman sinema ustaları var.

Kanımca en büyük Alman sinema­cısı Klunge'dir. Wenders yüzde yüz tüccar. Amerikalılara satılmış, çok iyi "public relations" (halkla iliş­kiler) içinde, her yerde tanıdığı olan inanılmaz ölçüde cambaz bir sine­macı. Ama asla büyük sinemacı de­ğil. 16-17 yaşındaki kızların belki hoşuna gidebilir ama, bana hiçbir şey vermiyor. Oysa Alexandre Klunge gerçekten büyük sinemacı ama, tanınmıyor. Doğal. Çünkü burjuvazi özgür düşünceleri sevmi­yor ve engelliyor. Oysa Wenders ka­pitalistlerin parasıyla çalışmakta.

- Neden Fransız sineması öldü diyorsunuz?

- Fransız sineması diye bir şey yaşamıyor da ondan. 30 yıldır zevkle izlenebilecek bir Fransız filmi bulamadım. Biliyorsanız, siz üç film ismi verin.

- Şu anda örnek ve isim vermem biraz zor. Ben de Fransız sinemasının şu anki konumunu pek sevmiyorum. Fransız sineması son yıllarda çok geveze bir sinema oldu. Film yerine roman çekiliyor. Çok konuşulan, sinema dilinden uzak ürünler. ABD filmlerinin bastırmasının da etkisiyle. Ama yine de sizin Fransız sinemasının ölüm nedenlerini belirtmenizi rica ediyorum.

FRANSIZ SİNEMASINDAN FRANSIZ BASININA

-Bakınız şu son haftalarda Paris’te birçok iyi nitelikli İtalyan ve Po­lonya filmleri var. Ama Fransız ba­sınında bunlara ilişkin dişe dokunur bir şey yayımlanmıyor. Fransız ba­sını dünyanın en aptal, en milliyet­çi hatta en faşist basınıdır. En başta Le Monde gazetesi. Dünyanın en sağcı gazetesidir. Daha da komiği, Le Monde'un kendisine dünyanın en büyük gazetesi havasını vermeye çabalamasıdır. Oy­sa en büyük basın Alman basını. Büyük basın ve en büyük gazeteci­lik “okulu” İngiliz basını ve gazeteciliği. Zaten dünyada gazeteci­liği kuranlar da İngilizlerdir. Al­manya ve İtalya'da da kökeni geç­mişe uzanan ciddi, yetkin bir gazetecilik geleneği ve "okulu" vardır. Fransa'da böyle bir şey yok. Bu ül­kede gazetecilik laf ebeliğinden baş­ka bir şey degil. Örneğin Liberati­on'u ele alalım. Kurulduğu yıllarda (1970’li yılların başları) ihtilalci (Petropulos “gauchiste” sözcüğünü kullanıyor.MŞG) bir gazete iken daha sonra Paris ve Lyon kapitalistlerince, patronların­ca satın alındı ve patron gazetesine dönüştü. Bugün ABD gizli servisleri­nin emirlerine göre yayın yapıyor. Dahası, her gün binlerce baskı ku­suru, dil ve dilbilgisi yanlışı ile do­lu berbat bir gazete.Liberation "okuma-yazması olmayan" gazete­cilerin gazetesidir.Zaten artık almı­yorum. Büyük gazete, örneğin Almanya'nın Die Zeit'ıdır. Brüksel'­in Le Soir’ı da daha ciddidir. Hollanda basını, Londra’da The Times, Milano basını vb. anılmaya değer.­Liberation,Roma’da yayımlanan Republica'nın çok kötü bir kopya­sı. Sadece o mu, Fransa'daki küçük boy basının tamamı, geçenlerde ya­yımına son veren Le Matin, Le Qu­otidien de Paris ve diğerleri de Republica’nın çok kötü örnekleridir. Le Monde kendine bir snop havası vermek istiyor, ama tutturamıyor. Çünkü Fransızların snop olma yeteneği yok. Snop olmaya hakları da yok. Fransa inanılmaz bir çöküntünün, gerilemenin öncül yıllarının içinde şu sıralar. Le Monde’da da her gün binlerce hata yapılıyor. Hatalarını yüzlerine vuran bir mektup gönderseniz, asla yayınlamazlar, kaybolur gider.

Fransa basınının bu içler acısı kötü durumu nedeniyle Le Canard Enchainé gibi bir gazete var. Bu çok mucizevi bir gazete değil. Bir kligin, yobaz bir tarikatın gazetesidir. Fransa basınında diğer gazetelerin bıraktığı boşluk sayesinde yaşayabiliyor.

- Le Canard Enchainé’ye, “büyük basın”ın ele almak istemediği borsa skandallarını ve siyasetcilerin yolsuzluklarını ve rüşvet olaylarını araştıran bir gazete olması nedeniyle Fransa basının “baş belası” diyebilir miyiz?

- Evet, elbette. İtalya veya Almanya’da Le Canard Enchainé gibi bir gazete yok. Çünkü bu ülkelerde “büyük basın” çok iyi ve gerçek gazetecilik yapıyor. Bu ülkelerde basın görevini hakkıyla yerine getiriyor. Bugün örneğin Berlin basını çok ciddi siyasi ve edebi eleştirileriyle burjuvaziyi sarsıyor.
(...)
(Kitapta: sb 43-46’da.)

M. ŞEHMUS GÜZEL
SÖYLEŞİLER : VİR-GÜL-ÜNE DOKUNMADAN
KALDIRAÇ YAYINEVİ, İSTANBUL, 2008.

Sanatcıları, bilim kadın ve adamlarını, yazar ve şairleri, yaratıcıları tanımak için onlarla söyleşi yapılması çok yararlı yöntemlerden biridir : Onları tanımak veya biraz daha iyi tanımak için. Sadece bu kadar da değil : Yeni veya yepyeni birçok şeyi öğrenmek için de.

Taner Timur gibi ciddi bir bilim adamı sayesinde toplumsal tarihin resmî tarihle hesaplaşması gerektiği sonucuna ulaşabiliyoruz. Resmî tarih(ler)in devlet-ulus(lar) tarafından nasıl "yaratıldığını", uydurulduğunu dememek için, öğrenmek az şey mi?

Ressamlar, yazarlar, şairler ile yaptığım söyleşiler onların sanatlarını kenarından köşesinden aralamak amacını taşıyor : Nasıl yaratıyorlar? Neden yazıyorlar? Ve benzeri birçok sorunun yanıtını aramak başlıbaşına bir serüven. Şairle şiiri, yazarla boş kağıt, ressamla tabloları arasındaki ilişkiler, "doğum sancıları" ve daha binbir macera var anlatılanlarda.

Çocukluğun ve çocukken yaşanılanların önemi de elbette.

Dahası anlattıklarıyla toplumsal tarihe katkı yapıyorlar : Öyküleri, yaşadıkları ve/veya yaşayamadıkları ile.

Çünkü burada söyleşi yaptığım ressamlar, şairler, türkü sanatcıları ve yazarlar öyle sıradan kişiler değil : Siz de okuyunca göreceksiniz ve bana hak vereceksiniz. Anlattıklarıyla bilgi hazinemizi genişletiyorlar : Yakın hatta çok yakın siyasi tarihimizin kimi "anahtarlarını" bize sunuyorlar.

Bu "anahtarlarla" istediğimiz kapıları açmak artık bize kalıyor : Haydi hep beraber nice yolculuklara, söyleşiler eşliğinde.


Kaldıraç Yayınevi,
hüseyinağa mahallesi, topçekenler sokak, no : 18/1
beyoğlu/istanbul
telefon ve faks : 0212 251 68 61
http://www.kaldiracdergi.com/
http://dk.mc271.mail.yahoo.com/mc/compose?to=kaldiacdergi@gmail.com
ilişki kurulması gereken : ÜLKÜ GÜNDOĞDU

ANKARA İRTİBAT : Mithatpaşa Cad. No : 34/F Daire : 33
kızılay/ankara,
telefon ve faks : 0312 434 39 71

8 Aralık 2008 Pazartesi

Bugün Bayram…



Murat Altunöz/Gazeteci

Bugün Bayram, umutlarımıza biraz daha yaklaştığımız gün denir, bayramlar birlik dostluk ve kardeşlik teması içerir, ama maalesef ülkemizde bu birlik ve dostluğu bir türlü göremiyoruz. Halen insanlar ülkede vahşi bir ırk yaratmak istiyor; hatta, “Ya Sev ya Terk Et” diyebiliyor; hatta demekle kalmıyor, bunu afişlerle ilan ediyor. Milliyetçilik, ta sokaklara kadar iniyor; linçler başlıyor ve bin yılın kardeşliği Türk – Kürt diye ayırıyor. Peki ne için ayrılıyor; bu ülkeye barışın gelmesi bu kadar zor mu ?

Maalesef bu Dünya nüfusunun yarısı, yani 3 milyardan fazla insan günde 2 dolardan daha az; 1,5 milyar insan da 1 dolardan daha az bir gelirle “yaşıyor”. Buna karşılık dünya nüfusunun yüzde 10’u, dünya toplam gelirinin yüzde 70’ini alıyor. 800 milyon insan aç yaşıyor. Yılda 11 milyon çocuk açlıktan ölüyor. Güneydoğu’nun dağları hepimizin parasıyla bombalanıyor, ne için oturup sormalıyız kendimize. Artık Türk’ü Kürt’e kırdırtmadan yaşamak gerekir, bu yüzden barışı daha fazla ve yüksek sesle haykırmalıyız.

Bugün bayram; halen Cezaevlerinde yüzler insan gökyüzünü göremiyor, 122 güzel gencin hayatını kaybettiği büyük direnişte kazanılan haklar, AKP’li bakan tarafından görmezden geliniyor, sanki onlar söz vermemişler gibi arkalarına bakmadan yürüyebiliyorlar. Geçen gün TAYAD’ın Ankara buluşması bu yüzden çok anlamlı ve önemlidir: Artık analar ağlamasın, Sohbet hakkı uygulansın, Tutsaklar özgür olsun diyoruz. Bu bayram yine onların umutları özgür olsun..

Ve herkes konuştu ama biz konuşmadık tek, AKP’nin Alevi açılımı konusunda bizimde birkaç sözümüz olacak, Aleviliği düzenleştirmeye çalışan Hükümet Dedelerimize maaş bağlattırmak istiyor, Sizin bizim içimizdensiniz, alın maaşlarınızı ve susun demeye getiriyor, hatta ne hikmetse bizi Maraş’ta Katledenler, Sivas’ta yakanlar, yıllardır bu ülkeyi kan gölüne çevirenler “ Siz bizim kardeşlerimizsiniz” diyor. Bu sözlere de bizim bildiğimiz düşkünler AKP Milletvekili Reha Çamuroğlu, Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan, yerel Boyutta yıllardır, Hatay’daki Alevileri Sünnileştirmek isteyen ve kendi kültürlerini yok etmek isteyen düzenlediği “Gadir Hum Bayramı kardeşlik şöleninde” Alevileri temsil edemeyen insanları çağıran EHDAV Başkanı Ali Yeral ve onlar gibi insanlar çanak tutuyor.

Evet bugün bayram tüm bu yaşananlar arasında nasıl şen olacak çocuklar…