14 Ocak 2009 Çarşamba

Nâzım Hikmet 107 Yaşında










NÂZIM HİKMET VE PAUL ELUARD İLE / 18 OCAK 2009’DA

Nâzım Hikmet, Mayıs 1958’deki ilk gelişinden ve üç hafta kadar kalışından sonra, Paris’e birçok kez geldi gitti. Birçok mutlu insan tanıdı, birçok şair, yazar, sanatçı, militan, kadın ve erkek tanıdı bu kentte.


EE O ZAMAN BU KENTİN DE ŞAİRİNE BİR SELAM ÇAKMASI GEREKİYORDU. BUNDA ASLA KUSUR ETMEDİ BAŞKENT. ÇÜNKÜ BU KENT TARİHİNE VE KENDİSİNE ŞİİR DİZENLERE BORCUNU ASLA UNUTMAYAN BİR KENTTİR. KADİR BİLİRDİR. SEVECENDİR. KENDİ GEÇMİŞİNE SAYGILIDIR.

Nâzım Hikmet için de aynı şekilde davrandı ve 1964’ten itibaren degişik vesilelerle Şair’i anmak için geceler, anma toplantıları düzenlendi burada.

BU YIL DA BENZERİNİ YAPMAYA KARAR VERDİ ARKADAŞLARI. 18 OCAK 2009’DA GERÇEKLEŞTİRİLECEK BİR ANMA TOPLANTISIYLA. GÜZİN DİNO VE M. ŞEHMUS GÜZEL’İN KATILACAĞI SOHBET VE TARTIŞMA YANINDA NÂZIM HİKMET’İN ŞİİRLERİ OKUNACAK. MÜZİK DİNLETİSİ VE SİNEVİZYON GÖSTERİMİ SUNULACAK. NÂZIM’IN ŞİİRLERİ, MÜZİK EŞLİĞİNDE, GENÇ SES SANATCILARI SİRLEM VE SERPİL TARAFNDAN OKUNACAK.

GÜZİN DİNO, BU DÜNYADA EN ÇOK SEVDİĞİ İKİ İNSANDAN BİRİ OLAN (BİRİNCİSİ HİÇ TARTIŞMASIZ ABİDİN DİNO’DUR) ŞAİR BABA’YA İLİŞKİN ANILARINDAN BİRKAÇINI DİNLEYİCİLERLE PAYLAŞACAK. M. ŞEHMUS GÜZEL NÂZIM HİKMET’İN HAYATINI, PARİS’LE VE PARİSLİ DOSTARIYLA İLİŞKİLERİNİ ANLATACAK.
PAUL ELUARD DA ANLATILACAK. NÂZIM HİKMET VE PAUL ELUARD’IN POETİKALARINDA ORTAK NOKTALARI VAR MI ? YOK MU? BUNLAR DA PARİS’İN YANIBAŞINDAKİ BU ŞİRİN VE VİLLEJUİF NAM KENTTE DÜZENLENEN TOPLANTIDA KONUŞULACAK.
TOPLANTININ DAVETİYESİ EKTE. HANİ BU BÜYÜK GİT-GEL İÇİNDE, BU MÜTHİŞ DALGALANMA SONUCUNDA BURALARDA OLURSANIZ SİZİ DE ARAMIZDA GÖRMEK İSTERİZ UMUDUYLA. HEM DE BİLGİNİZ OLSUN DİYE.



Nâzım Hikmet, Paris Gülüm

M. Şehmus Güzel

Nâzim Hikmet “gülüm” adını taktığı Fransa’nın başkentiyle mayıs 1958’de tanıştı.
O günlerde general Charles de Gaulle’ün şaibeli bir biçimde başbakanlığa atanmasına muhalefet eden ve bunu protesto etmek isteyen Fransız Komünist Partisi (FKP) ile Genel İş Konfederasyonu (CGT), on binlerce emekçinin katıldığı görkemli bir gösteriye bile katıldı, eşinin/doktorunun yasaklamış olmasına ve Güzin’in sert sert bakmasına rağmen. Eşi doktor Galina şairle Paris’e gelememişti, ama kalp sorunlarıyla karşılaşmaması için bir sayfa kadar tutan “önerilerini” okunaklı bir biçimde yazıp göndermişti. Ve Güzin bunların harfi harfine uygulanmasını denetlemek için kendi kendine yetki vermişti. Ve Nâzım da fena halde “yanmıştı”. Ne içki, ne istediği anda sokakta dolaşmak, ne de bilhassa merdiven çıkmak! Hiçbir şeyden çekmedi Nâzım, Güzin’den çektiği kadar (!) Ama uysal bir çocuk gibi “ablasının” uyarılarına katlandı. (Nâzım, Abidin ve Güzin’e mektublarında Güzin’i bazen “abla”, bazen “sevgili jandarmam” gibi nitelemelerle anıyor ve hafif tarafından yükleniyor. Artık o kadarı da olur; yılların arkadaşları ne de olsa .) Ama arada bir kaçamak yaptı. Araştırmalarım sonucunda buldum : Örneğin Güzin’in denetim için gelmesinden çokkkkk önce kalkıp hemen otelinin dibindeki ve Saint-Michel bulvarı üzerindeki küçük ama bir görseniz bayılırsınız cinsinden şirin kahvede bir sabah erken saatlerde kahve içtiği Fransız polis raporlarına kayıt edildi. Bunun şaka olduğunu hemen belirtmeliyim. Yarısı şaka ama. Polis kayıtlarında bu konuda iz var mı henüz bilemiyorum, ama Nâzım’ın arada bir sabah erkenden çıkıp aşağıdaki kahvede bir kahve içip iki croissant/çörek yediğini biliyorum. Çünkü bu « suçunda », Güzin’e asla « çaktırmadan », onunla işbirliği içinde olan Abidin Dino nam ressamın “ifadesinde” yazılı bunlar. Fakat Nâzım bunu doğrulamaktan kaçındı (!)

O gün, o gösteri günü yani, Nâzım Hikmet, Abidin Dino ve birkaç yoldaşıyla birlikte Republique Meydanı’na kadar yürüdü. Sonra yoruldu ve Abidin’in de ısrarı üzerine, “çünkü işin artık şakaya gelir yanı kalmamıştı”, şair gösterinin sonrasını bir arkadaşının (Charles Dobyznski isimli yoldaşı, sevimli arkadaşımız, “Vitamin Dede” bana bizzat anlattı bunları) evinin balkonundan izledi. Çok heyecanlandı şair. Ne demek yani koskoca Fransa işçi sınıfı değil miydi sokakları, caddeleri, bulvarları ve meydanları dolduran. Bu kızıl bayraklar yoldaşlarım, bu sloganlar arkadaşlar ne demek oluyor? İhtilal yürüyüşte değil mi?

Ve o günden itibaren ve hatta biraz öncesinden bile başlayarak birikmiş/biriktirilmiş hasretini gidermek için Nâzım Baba dolaştı durdu başkentte. Şurası Seine değil mi? Şurası Eyfel. Şurası Père Lachaise mezarlığı. Şurası komünarların tepesi; Louise Michel demek burada çarpıştı, elinde tüfek. Evet elinde tüfek. Demek kadınlar cephenin en önündeydiler. “Bravo!”. Demek çocuklar da savaştı. Demek burjuvazi katliamı burada yaptı. Şurada yatan Marx’ın o güzelim kızı değil mi? Söyleyin bana yoldaşlarım bu yürüyüş nereye böyle, söyleyin ne olur...

Nâzım, bu ilk gelişinde, üç hafta kadar kaldı Paris’te. Pek çok şiir yazdı. 1949 ve 1950’de özgürlüğüne kavuşması için basın toplantısı, şiirlerinin Fransızcaya çevrilmesi, imza kampanyası ve daha birçok iş için koşturan Tristan Tzara başta, bütün dostlarına teşekkür ziyaretleri yaptı. Aragon ve Elsa ile tanıştı. Fransız Komünist Partisi’nin isimleri az bilinen, ama sapına kadar ihtilalci militanlarından Direniş Haraketi’nin isimsiz yıldızları Jean Marcenac, Pierre Biro (Pierre ille “Nâzım’ın koruyuculuğunu yapacağım” diye tutturdu ve yaptı. Pierre bana anlattı bunları, uzun uzun) ve daha niceleriyle tanıştı. Paul Eluard’ı da çok tanımak isterdi Nâzım, ama Paul bu, şiir defterlerini bırakıp çokkkktan ayrılmıştı aramızdan. Şiir defterleri kaldı bize, bir de unutulmaz anıları: “Okul defterlerimin üstüne / sınıfta sırama ve sokakta ağaçlara / kuma ve kara / yazıyorum ismini”. Eluard’ın şiirinin çevirisi daha farklı olabilir, fakat ille biraz katkı yapmak istedim, ve bir-iki sözcük ekledim, fazlası yok, ama “ana fikir” bu.

Paris’te coştu Nâzım ve coşturdu. Mavi gözlü dev bu kardeşlerim. Gözlerinde çakan şimşekleri gördünüz mü hele? Yakasında kızıl karanfil, başında kasketi İstanbul’un afilli delikanlısıdır kolkola yürüdüğümüz. Hani İstanbul sokaklarının ifadesini alan, arkasındaki, önündeki ve bilhassa hep sağındaki « aynasızları », « gölgelerini », « silik ve silinmeye elleri mahkûm herifleri » sobeleyen ve onlardan birkaçına şiirlerini ezberleten delikanlı. Anımsıyor musunuz? İşte o Nâzım yoldaşlarım, Paris’i böyle teslim aldı : Şiirleriyle. Paris de zaten bunu bekliyordu ve bırakıverdi kendini şairin kollarına. Gülüm benim, Paris’im, iki gözüm sen de al beni kollarının arasına, al beni. Bu caddeler, bu kaldırımlar, bu sokak, meydan ve bulvarlar bizim. Louise Michel değil mi şu geçen? Maurice Thorez konuşmuyor mu bu gece “Université Nouvelle”de. Haydi çocuklar oraya evet evet hep beraber oraya gidiyoruz. Duclos da gelmiştir mutlaka. Marty de. Yoldaşlarla halaya durmak için tam zamanıdır. Haydi hep beraber.

Nâzım bu, kalbi arada bir tekleyebilir, hayattır bu ve şair önemsemez. Ama bir sarışın görsün, kalbinin tiktaklarıtiktakları hız kazanır ve “usta bir dakka bu bizdendir” işaretini verir ve Vera Tulyakova ile evlenir Nâzım. İki kere iki dört eder ve bal-ayını gençyaşlı (yazımda hata yoktur) ama yüzde yüz özgür çift Paris’te geçirir. Kimileri çatlar. Çatlasınlar, patlasınlar! Paris kırk gece, kırk gün sürer... Vera giyim kuşama meraklıdır. Nâzım deri ayakkabılara ve ipek çoraplara. Abidin ve bilhassa Güzin ile mağazalar dolaşılır. Zamanını yazmadım mı? Tamam işte yazıyorum, Nisan 1961’deyiz ve Nâzım’ın Paris, Ma Rose’u kitapevlerinin vitrinlerini süslüyor. Malatya gülü sanırsınız. Bu konuyu Zeynep’e ve Başak’a da sormalı sırası ve yeri gelince. Malatyalı gülünü tanımaz mı? Tanır elbette. Nâzım kitabının tanıtımı için Le Divan nam kitabevinde imza gününe katılır. Duyan gelmiştir, duyan koşmuştur ve tıklım tıklımdır kitapevi. “Gölgeleri” bile sıkışır, sıkışır ve bir duvar dibinde ezilmekten kurtulurlar belki, ama yine de eriyip, yerin dibine girip yiterler, biterler. Yoldaşlarım şenlik bugün Paris’tedir. Nâzım Hikmet halayı sürüyor. Mendil halaybaşı Abidin’in elindedir... Sonra gün gece, gece gün olur ve saati gelince Nâzım Vera’sını Paris’te bırakır, Havana’ya “uçar”. Dünya Barış Kurulu adına Fidel’e “Barış Ödülü”nü vermek üzere randevusu vardır. Hem Fidel’le ve Küba ile, hem de T büyük harfle Tarih’le. Küba’daki devrimci çoşku, devrimci gençler, kadınlar, kızlar ve erkekler, yaşlılar, ve gördüklerinin tümü şairi son derece mutlu eder. Nâzım’ın Havana Röportajı’nı okumadıysanız, videosunu görmediyseniz hiç geçikmiş sayılmazsınız ve bizde kardeşlerim, geç kalanlara da yer ayrılır. Gönül sofrasıdır bizimki. Buyurun sizi de şöyle alalım. Nâzım konuşmaya başlamak üzere...

Akan zaman, duran zaman. Gel zaman, git zaman...

Kasım 1962’de Nâzım’ın Leonardo da Vinci ile randevusu vardır. İtalya Mamma Mia ile. Mamma Roma ile. Ama önce Milano ve Floransa’ya gitmek, sanat eserlerine yüzünü sürmek ister Nâzım. Yanında gittikçe güzelleşen Vera, her zaman. Ama bu kuru fasulya ve pilav, balık ve pilaki, imambayıldı (ille bayıltacak imamı yemeden önce, Nâzım’dır bu ve bunun esbab-ı mucibesi de sual edilemez. Şairdir ve şaire şiiri soru-l-amaz!) ve rakı mis kokuları, tadları nereden geliyor? Paris’ten evet. Nâzım’ın “Benim Türkiye’m” dediği mekandan; Abidin ve Güzin’in ev-atölyesinden. İşe bakın, o gün Abidin’lere İstanbul’dan uçakla, evet evet uçakla bir sepet dolusu nevale gelmiştir ve Nâzım ile Vera’nın varışı ile Karaköy, Kumkapı, Beyoğlu, İstiklal Caddesi, Cadde-i Kebir diye yazar bizim defterler, pat diye 13 Quai Saint-Michel’deki ev-atölyenin işine düşerler. Pat diye, evet. Pata pat, pata pat diye.

Bilmem Nâzım’ın Vera, Abidin, Güzin, Jean, Charles ve daha birçok yoldaşıyla o yılbaşı gecesini Paris’te Doktor Hershel ve iki dirhem bir çekirdek eşi Dora’nın evinde geçirdiğini yazmam acımızı biraz azaltabilir mı? Bilemiyorum. Ama yazıyorum çünkü Nâzım o gece çok mutluydu. Bıraksanız, ince uzun bacakları üzerinde yaylanarak iki adım da İstanbul’a atlayabilir, oradan Bursa’ya uzanıp “taştan tayyere” ile geri dönebilirdi. Bırakmadılar... Ama şair yerinden bile kıpırdamadan iç yolculuğunu tamamladı ve döndü. Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim! dedi. Nâzım Hikmet, kendisine ayrılan zaman içinde yaşamanın ve yaşam aşkının tadını çıkardı, herşeye rağmen. Kötülük adamlarına inat!

4 Ocak 1963’te, yanında eşiyle Moskova’ya döndü Nâzım.

Evet, Şair Baba birkaç kez geldi Paris’e. Gitti Paris’ten. Evet geldi, gitti... Geldi, gitti... Oysa buraya yerleşmeyi ne kadar çok istediğini çoğumuz veya birkaçımız biliyoruz...

Sil göz yaşlarını Zeyno, Başak, sil gözyaşlarını Salih, Gül, Nuri, Şair Baba, Usta, Mavi Gözlü Dev, saçları rüzgarda kızıl bayrak, göğsünde orak ve çekiç Nâzım Hikmet 107 yaşında ve hep bizimle çünkü.

* * * * * * * * * * * *

M. ŞEHMUS GÜZEL : NÂZIM HİKMET İLE HAYALİ SÖYLEŞİ

Nâzım Hikmet’in « vatandaşlığa alınması » ve bugünkü hükümet sözcüsünün ağzından kaçırdığına bakılırsa « faydası » olursa ( C. Çiçek kime « faydası olursa »yı açıklamıyor, ama Arif olan anlar. Abidin olan da. Anlamayanlara ise özel açıklamalı bir el kitabı gönderebiliriz) « mezarının da Türkiye’ye getirilmesinin » konuşulduğu, yazıldığı, aman aman « demokrasi açısından ne adımlar atıldığı » fena halde ve çıyak çıyak damlara ve tepelere çıkılarak bar bar bağırıldığı bugünlerde aklıma geldi : Şair Usta, Mavi Gözlü Dev, kızıl saçlarını rüzgarda kızıl bayraklar gibi dalgalandıran, yakasından kızıl karanfilini başından emekçi kasketini eksik etmeyen, ülkesinin haritasını zindanlarda çizmiş, her hapishanesinde bir şair, bir yazar, bir ressam bulmuş, bir militan, bir ihtilalci yaratmış, zengin kültürüne katkı niyetine hediye bırakmış Nâzım Baba ile bir konuşayım, bir danışayım, bir fikrini alayım dedim.

Aradım. Ne iyi ki biraz zamanı vardı ve biraraya geldik. Yerini, tarihini ve saatini söylemem. İstanbul’da, Ankara’da, Bursa’da, Moskova, Varşova, Sofya, Prag, Leipzig, Viyana, Floransa, Roma, Milano, Paris ve başka mekanlarda peşini bırakmayan, çeketine, paltosunun eteklerine tutunmaya çabalayan, pabuçlarına bulaşan « gölge »lerinin, « aynasızların », « silik heriflerin » kulaklarını/antenlerini oynatmalarına gerek yok. Söylemem dedim mi söylemem. Tamam mı ?
Evet Nâzım Hikmet ile buluştuk,deri pabuçlar (Kimbilir belki İstanbul’dan Yaşar Kemal göndermiştir), ipek çoraplar (Abidin Dino Paris’te Rue de Rivoli’deki özel magazalardan alıp Moskova’ya postalamış yüzde yüz) kadife pantolon, şık bir çeket, mavi gömleğinin yakası açık, gömleğinin sol tarafında, tam kalbinin üstünde orak ve çekiç, ince bıyık, emekçi kasketi yerli yerinde, ağzında şiirleri var : « Sana son şiirlerimi okuyayım » diyor ve patlatıyor iki tane mis gibi taze ekmek kokusundaki şiirini. Bayılırsınız. Birer demli tavşan kanı çay içiyoruz ve Şair Baba ile hayali söyleşimize oturuyoruz. İşte burada bu söyleşiyi dikkatinize sunuyorum :

- Merhaba Şair Baba, duymuşsunuzdur mutlaka, size Türkiye Cumhuriyeti hükümeti vatandaşlık hakkını tanımak istiyormuş, tanımak üzereymiş, tanıyormuş, tanımışmış. « Kararname çıkmışmış »....Herkes birkaç gündür bu konuda yazıp durdu, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?



- Selamına sevindim ama bu işe sevinemedim doğrusunu istersen.
Bunu yapanları, yapmaya kalkanları elime geçirirsem fena halde dövebilirim bak!


Çok kızgın usta.

- Ustam ben masumum, bunun sorumlusu ben değilim bugünkü hükümettir. Hatta artık adını zikretmeyeyim çünkü çok ünlü hükümet sözcüsü « faydası olursa » mezarınızı bile ülkeye getirmeyi düşündüklerini söyledi. Tabii ailenizin de iznini aldıktan sonra...

- Kim önerirse önersin döverim, (g)özünün yaşına da bakmam! Tamam doğru ben zamanında mezarımın Anadolu’da olmasını istedim.Evet ben halklarımın toprağında, bu kutsal toprağın altında, bu “en büyük otelde”, milyarlarca insanın yattığı Anadolu toprağında “uyumak” istedim. Evet ama o günden bugüne, hesabını yapalım neredeyse elli yıl, yarım asır geçti, o günden bugüne köprülerin altından çok su afedersin çok kan aktı. Ne akması, aktırıldı. Basbayağı işte insanlara eziyet edildi ve ediliyor, gençecik çocuklar idam edildiler, o canımın içi topraklarda ufacık bebecik çocuklar bile öldürüldü, öldürülüyorlar ve bu dramların, bu yüz kızartıcı suçların nasıl son bulacağını da göremiyoruz. İşim yok oralarda. Önce kan durdurulsun. Önce barış gelsin sonra ben de gelirim.

- Sizi anlıyorum da neden yeniden vatandaş olmak istemiyorsunuz ne olur inandırıci bir cevap veriniz?
- Evladım ne onların vatandaşlıklarını istiyorum, ne de bana ayıracakları yeri. Beni kendi ucuz seçim hesaplarına mal veya malzeme etmesinler. Döverim bak ! Dahası yeniden vatandaşlık alıp tutuklanmalara muhatap olmak, hapishanelerini, işkencelerini ve işkenceçilerini tanımak istemiyorum. Bana yapılanları unutmadım. Nasıl unuturum ? Siz unuttunuz mu ? Size yapılanları, yoldaşlarınıza yapılanları ? Sadece bu kadar da değil, bugün benzer eziyetlerin, işkencelerin, haksız tutuklamaların, adaletsiz yargılamaların, insanları, kadın ve erkekleri ve çocukları zindanlarda çürütmek alışkanlığının sürdüğünü görüyorum. Duyuyorum. Bakın Erol Zavar’a : Bu çocuk çok iyi bir şair, onda kendi gençliğimi buluyorum. Ama o nerede? Söyler misiniz? Nerede? Sincan’da. Evet Sincan’da hapishanede. Yıllardır kanser tedavisi yaptırması için ve ölümle randevusunu geçiktirmesi için bile serbest bırakılmasına, özgürlüğüne kavuşmasına, çocuklarıyla ve eşiyle hasret gidermesine izin verilmiyor. Daha ne istiyorlar? Daha ne bekliyorlar : Ölmesini mi? Erol’a bir şey olursa Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bugünkü hükümet ve bu hükümetin o bildiğiniz sözcüsü başta, bütün yetkililerin tümünü hep birlikte sorumlu tutacağım. Asıl bunu not etsinler. En önce bu meseleyi çözsünler. Açık kapılara omuz atmaktan vazgeçsinler. Önce Erol’u ve benzer durumda olan birçok tutuklu ve mahkumu serbest bıraksınlar, savaşı durdursunlar. Savaşı durdursunlar evet. Savaş belasından daha büyük sorun olur mu ? Durdursunlar kıyımları. Barışı getirsinler toprağımıza, topraklarımıza. Dahası bana vatandaşlık hakkının tanınmasının bugün hiç bir kıymet-i harbiyesi de kalmadı. Onun için döverim diyorum. Evet döverim, dövebilirim. Beni duyuyor musunuz? Beni anlıyor musunuz?

أردوغان - ERDOĞAN



ماجد أبوغوش

أردوغان - ERDOĞAN


إمرأة تهدهد طفلها الشهيد
نم يا صغيري نم
في الحلم أميرات وأحصنة
ودراجات هوائية !

أردو غااااان
أردو غااااان

ترسوس
البحر يطل على البحر
والقلب مثل القطن
ناعم وخفيف وأبيض
لكن الهواء مر
والمدى أسود !

أردو غااااان
أردو غااااان

الأن لك صديق يسكن إستانبول
لا يخاف الثعالب
حطاب ماهر ومغن جميل
إسمه أردوغان !

---------------
رام الله المحتلة - Ramallah
-----------------

ERDOĞAN

Macid Ebu Goş

Kadın:
Şehid çocuğunu sallıyor.
Prenses, atlar
Ve bisiklet hülyalarıyla.
Uyu küçüğüm uyu!..

Erdo-ĞAAAN!..
Erdo-ĞAAAN!..

* * *

Tarsus:
Deniz denize bakar.
Ve kalp pamuk gibi
Yumuşak, hafif ve beyaz.
Lakin hava buradan geçti
Uzun, kapkara!..

Erdo-ĞAAAN!..
Erdo-ĞAAAN!..

* * *

Eyy şehid çocuk annesi,
İşte bir arkadaşın(!) var, İstanbul’da kalıyor.
Tilkilerden korkmaz.
Usta oduncu, güzel şarkıcı
İsmi Erdoğan!

Filistin – Ramallah
çeviri: faiz cebiroğlu

(*)Macid Ebu Goş: Filistinli şairdir. 1959 yılında Filistin / Emmaus’ta dünyaya gelir. Sayısızca kez, Arap ve Uluslarası festivallere katılmış. Filistin Aydınları ve Yazarları sendikası üyesidir. Şiirleri, İspanyolca, İnglizce, Türkçe gibi bir çok dile çevrilmiştir. 10’na yakın şiir kitabı bulunmaktadır.

Macid Ebu Goş, sık sık Antakya ve Türkiye’yi ziyaret etmekte ve şiirlerini Anadolu halkları ile paylaşmaktadır.

13 Ocak 2009 Salı

CEPHEDE EBU NİDAL

Faiz CEBİROĞLU

Bombalar yağıyor.
Bir çocuk ölüyor.
Bir anne ölüyor.

Cephede
Ebu Nidal.
Yaralanmış.
Aldırmıyor.
“Nidal!..” Nidal!..”
Bağırıyor!..
Kurtuluşun sebili
Budur.
Haykırıyor!..

Bombalar yağıyor.
Yakıyor.
Bir anne daha ölecek
Bir çocuk daha ölecek...

Ebu Nidal
Cephede.
Yaralanmış.
Bombalara aldırmıyor.
Çoğalıyor.
Ordu ordu
Takım takım...

Ebu Nidal
Cephede.
Direnerek yaşıyor!..

12 Ocak 2009 Pazartesi

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI MI?






Yener ORKUNOĞLU / y.orkunoglu@fbi.h-da.de

Bugün ‚’İnsanın Bozulması ve Uygarlık’ yazısının devamı olacak ’Doğal insan ve Uygar insan’ konusunu ele alacaktım. Ama ’Yahudi-Arap çatışması’ başlığı altında iletiler alınca, aktüel konuda yazmaya karar verdim.

’Yahudi-Arap çatışması’ sorunlu bir başlıktır. Gazze’de yaşanılanları ’Yahudi-Arap çatışması’ penceresinden bakmak, gerçekliğe tek-boyutlu yaklaşmak ve ABD ideologlarının tuzağına düşmek demektir.

’Medeniyetler Çatışması’, yıllar önce ABD-pentagon patenli bir görüş olarak dünyaya sürüldü. 1993 yılında ’Medeniyeler Çatışması mı’ başlıklı bir yazı ’Foreign Affairs’ adlı dergide çıktı.


Makalenin yazarı kısa zaman önce yaşama veda eden ABD’li politolog Samuel Phillips Huntington. Zbigniew Brzezinski’nin sağ kolu. Brzezinski, ki o ABD’nin dünya egemeni olmasını savunan, ABD’nin dünya egemeni olması için strateji hazırlayan kişi.

Huntington’un makalesi büyük etki yarattı ve yoğun tartışmalara yol açtı. Huntington, makaledeki görüşlerini 1996 yılında detaylı olarak sergileyen hacimli kitapta yayınladı. Çağımızın burjuva ideologlarının bir çoğu gibi, Huntington da özgürlük, demokrasi vb. konularla değil, ulusal ve uluslararası güvenlik konularıyla ilgilenen bir politolog. Bir başka deyişle, onun önceliği özgürlük ve demokrasi değil, düzen ve güvenlik sorunlarıdır. Huntington’u ilgilendiren iki esaslı konu vardı: Birincisi, Soğuk Savaştan sonrası dönemde değişen koşullar; İkincisi, ’globalleşen dünyada değişmiş olan güvenlik koşullarında, Amerika’nın ulusal çıkarlarının nasıl savunulabileceği’.

Medeniyetler Çatışması, kitabının temel tezlerinin ne olduğunu açıklamadan önce, Medeniyetler Çatışması ideolojisini doğuran atmosfere kısaca göz atmak gerekir. Medeniyetler Çatışması, bir ideoloji olarak rastgele doğmadı. Daha önceki soğuk savaş ideolojisi krize girdi. Bilindiği gibi Soğuk Savaş ideolojisi esas olarak . Sovyetler Birliği’ne düşmanlık temelinde oluşturulmuştur. Bir başka deyişle, Soğuk Savaş ideolojisi ’Kızıl Tehlike’ ve ’Komünizm Tehlikesi’ üzerine kurulmuş bir ideoloji idi. Ne var ki, Sovyetler Birliği’nin çökmesi sonucu, ABD-patentli Soğuk Savaş ideolojisi krize girdi. Çünkü Soğuk Savaş ideolojisinin hedefi olan Sovyetler Birliği dağılmış, dolayısıyla ’Kızıl Tehlike’ sona ermişti.. Sosyalizmin kaybettiği, kapitalizmin zafer kazandığı ilan edilmişti.

Kapitalizmin zafer sarhoşluğu içinde yeni ideoloji arayışları başlar. İlk ideoloji, Fukuyama’dan gelir. Fukuyama, ’ideolojilerin savaşının’ sona erdiğini, dolayısıyla ’Tarihin sona’ erdiğini iddia etti. Fukuyama’ya göre komünizm tehlikesi ortadan kalkmıştı. Bu nedenle soğuk savaş döneminin paradigmaları da çökmüştü. Soğuk Savaş ideolojisinden ve iki blok düşüncesinden artık kurtulmak gerekirdi. Artık bloklar arasındaki mücadele yerini, insanlığın ekonomik ve teknik sorunlarının çözümüne bırakabilirdi. Fukuyama, barışçıl bir çağın başlayacağını umut ediyor, ’harmonik bir dünya’ hayal ediyordu.

Barışçıl dünya görüşü, pentagona ilginç gelmemişti. Öte yandan, dünyanın hiç de barışçıl ve harmonik olmadığı kısa zaman sonra ortaya çıkar. Barışçıl dünya hayali gerçekliğin sert kayalarında parçalanır. Dünyanın çeşitli bölgelerinde hala yürüyen savaşlar vardı.


Huntington, ’Medeniyetler Çatışması’ adlı kitabında , Fukuyama’nın görüşlerinin zıttını oluşturan bir tez ileri sürer. Ona göre Soğuk Savaş döneminin ideolojisi krize girmişti, ama yeni dönemin ideolojisi henüz şekillenmemişti. Soğuk Savaş ideolojisine dayanarak 21. yüzyıldaki dünyayı ve politik gelişmeleri yönetmek mümkün olamazdı. Dolayısıyla yeni bir ideolojiye gerek vardı. ’Kızıl tehlike’ye eş değerde olan yeni tehlike ve düşmana ihtiyaç vardı. Çok geçmeden bu tehlike belirlenir: ’Yeşil Tehlike’. Tehlikenin kılıfı da bulunur: ’Medeniyetler çatışması’.

’Medeniyetler Çatışması’ kitabının tezleri şuna dayanmaktadır. 21. yüzyıldaki ülkeler ve devletler arası mücadeleler, 19. ve 20. yüzyıldaki mücadelelerden farklı olacaktır. 19. yüzyıl, ulusal devletlerin karşı karşıya geldiği dönemdi. 20 yüzyıl ise ideolojilerin birbiriyle savaşım içinde olduğu dönemdir. 21 yüzyılda ise medeniyetler çatışması gündemi işgal edecektir.

’Medeniyetler Çatışması’ tezi, gerçek çıkar çatışmalarını gizleyen bir tezdir. Bu tezin yanlışlıklarını ve bu teze yönelik eleştirileri başka bir yazıda ele alalım.

11 Ocak 2009 Pazar

Serra Güneyli Sordu, Faiz Cebiroğlu Yanıtladı



- Serra Güneyli: Sayın Cebiroğlu, Prof.Dr. Yalçın Küçük gözaltına alındı, Ergenekon çerçevesinde tabi. Ne diyorsunuz?

- Faiz Cebiroğlu: Yalçın Küçük’ün ”Ergenekon” çeteleriyle birlikte gözaltına alınması, tesadüfi değildir. Amaç, kafa karıştırmak. Amaç, ”Ergenekon”un oluşum nedenini gözlerden saklamak içindir. Yalçın Küçük, Tayyip Erdoğan ve AKP’ye tek başına ama var olan örgüt ve partilerden çok daha fazla mücadele etmiştir. ”Caligula” kitabını da yazdı. Tayyip bey de fırsat varken Yalçın Küçük’ü de gözaltına alayım dedi. Olay budur.

- Serra Güneyli: Peki şuan ki Türk Silahlı Kuvevetleri bu işe ne diyor?..

- Faiz Cebiroğlu: Şöyle bir durum var: 12 Eylül devam ediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Eylül’ün uzantısı olarak devam etti, ediyor… Burjuvazi arasında var olan bu kavgada, TSK , sözümona islamcı ama Amerikan ve İsrael’den yana olan AKP’yi destekliyor. Bu destek olmasa AKP ayakta kalamaz.

- Serra Güneyli:
Yani muhalif olanlar mı gözaltına alınıyor?

- Faiz Cebiroğlu: Şöyle bir durum var: AKP’ye muhalefet edenler çoktur. AKP hedef şaşırtmak için, ”bir araya gelmezleri” de birlikte tutuklayarak kendini kurtarmak istiyor. AKP’ye muhalefet edenleri bu ahlaksız örgüt vasıtasıyla susturmak istiyor.

- Serra Güneyli: AKP’yi tanımlar mısınız?

- Faiz Cebiroğlu: AKP, emperyalizmin ve siyonizmin, Anadolu halklarını bölmek ve parçalamak için iktidara getirdiği bir ”vatan-i ihaniye” şirketidir. Böylesi bir şirketi Türk Silahlı Kuvvetleri desteklemesi utanc vericidir!

-Serra Güneyli:
Yalçın Küçük’e dönersek, kendisi hâlâ gözaltında. Onu kim sorguluyor, acaba sorgulamaya cesaretleri var mı?

- Faiz Cebiroğlu: Öğrendiğime göre Zekeriya Öz sorguluyormuş. Ama zavallı Zekeriya Öz böylesi bir sorgudan pişman olacağını biliyorum… Yalçın Küçük’ü faşist cunta dönemlerinde sorgulayanlar da söylüyor: Hoca karşında durup kaldık. Dinledik. Bizlere tarih dersi verdi… Şuan ki ”sorgulamada(!) olacağı budur.

- Serra Güneyli: Yani durumları zor.

- Faiz Cebiroğlu: Yalçın Küçük’ü tanıyan ve onunla birlikte çalışan birisi olarak şunu söyleyebilirim: Yalçın hocanın fikirlerini tartışın, eleştirin. Ama ince hilelerle yaklaşmayın, sizler de pişman olursunuz!..
AKP’ye sesleniyorum: Yalçın hocayı gözaltına almakla kafaları karıştıramazsınız. Zaten yalçın hocayı gözaltına almak, baltayı taşa vurmak demektir!..

- Serra Güneyli: Messenger aracılığıyla verdiğiniz yanıtlar için teşekkür ediyorum.

İnsanın İnsana Yasak Olduğu Yer: F tipi





Murat Altunöz - Gazeteci

Şüphesiz daha önce defalarca kez yazdık, mapuslarda yaşanan sorunları. Ama yazılanlara rağmen, mapuslarda halen insanlığın ayaklar altına alındığını öğreniyoruz. Şöyle bir geriye dönüp ne oldu hatırlarsak; yaklaşık 7 yıl süren “ölüm orucu” eylemine 22 Ocak 2007 tarihinde 45/1 sayılı Adalet Bakanlığı genelgesinin yayınlanması ile ara verildi. Bu genelgede “sohbet hakkı” düzenlemesi vardı. F tipi hapishanelerde bulunan tutuklu ve hükümlüler 10’ar kişilik gruplar halinde, günde en az 2 saat olmak üzere haftada 10 saat, tretman şartına bağlı olmaksızın bir arada olabilecekler, sohbet edebileceklerdi. Oldukça uzun bir genelge olan 45/1 sayılı genelgenin “sohbet hakkı” ile ilgili olan maddesi hariç tümü uygulandı. Çünkü diğer maddeler içeridekilerin aleyhine idi. Ancak sohbet hakkı tecritin kabulü anlamına gelmekte ve kaldırılması konusunda somut bir adım olmakta idi.

Ancak Adalet Bakanlığı’nın yazılı emri olan genelge, nedense, F tiplerinde uygulanmadı. (Tayad) İşte 122 yiğit ve güzel insanın hayatını kaybettiği mapuslarda, halen baskıların ve işkencelerin sürdüğünü görüyoruz.

Peki mapuslarda neden bu kadar baskı yaşanıyor ?

Şüphesiz herkesin aklına bu soru geliyor. Devletin, özellikle “özgür tutsakları teslim alma, onların düşünmeyen, üretmeyen sadece cezalarını yatan, insanlık onurlarını hiçe saymalarını isteyen” bir yaklaşımı mevcut. İşte aslında baskının temel nedeni budur. Devlet diyor ki; “siz düşünmeyin üretmeyin, cezanızı yatın, onurunuzu burada çiğneyin”. Temel hedef budur.

Biz yine bir kez daha yineliyoruz: Cezaevlerindeki baskıların, işkencelerin bir an önce sona ermesini istiyoruz. En temel hak olan insanlık onurunun çiğnenmemesi gerektiğine inanıyoruz. Sohbet hakkının bir an önce Adalet Bakanının verdiği sözleri gibi uygulansın. Çünkü insanın insana yasak olduğu bir düşünce kıt bir düşüncedir, asla savunulmaması gereken bir düşüncedir.

Evet dostlar; bu yazıyı 2 Nolu F tipi Hapishanesinde yatan Antakya’lı bir tutsağın bize yolladığı mektubuyla bitirmek istiyorum..

"Merhaba,

Ben 2 No’lu Tekirdağ F tipin hapishanesinden yazıyorum. Haftada 10 saat sohbet hakkı genelgesi uygulanmıyor. Adalet Bakanlığı tarafından 22 Ocak 2007’de yayınlanan bu genelde ile 122 kişinin yaşamını yitirdiği ölüm oruçlarına ara verilmişti.
Tam iki yıl doldu dolacak. Ancak genelge hala uygulanmıyor.!
“Beyaz işkence”, “insanlık suçu” olarak kabul edilen tecrit halen sürüyor. Aynı zamanda yeni uygulamalarla da koyulaştırılıyor. Son örnek ise başka cezaevlerinden gelen fotoğraflar tarafımıza verilmiyor.Yani bir başka hapishanede bulunan arkadaşlarımızın fotoğrafını almamız mümkün değil. Çok ilginç ama aslında F tipi mantığına uygun. Mantık şu; İnsan insana yasak, fotoğraflarıyla da yasak”

İyi çalışmalar - DENİZ ŞAH

10 Ocak 2009 Cumartesi

Biraz Nefes Alın





A.Kadir Konuk / Yenihayat1@t-online.de

Ah, ah, hep benim politik yazılar yazmama kararı almamı beklediler.

Aman o ne bakıştı öyle, Orgeneral Başbuğ ne biçim bakıyordu Başbakan Erdoğan’a! Başbakan bakışlarını yere eğmiş, yüzü kıpkırmızı.

„Yüzüme neden bakmıyorsun Tayyip“ diyor Başbuğ.
„Bizim hatun başka erkeklerin gözlerine bakmama kızıyor“ diye yanıtlıyor Tayyip.
„Ben de sevişirken bakışmayı yeğlerim“ diyor Başbuğ.

O bakışları görünce aha darbe mi oluyor ne dedim, gece uyandım, darbe yoktu, dolunay vardı. Asıl darbeyi o yapıyor benim uykuma. Dolunay olunca kurt adama dönüyorum birden.

Ordu yönetime el koymadığı sürece o bakışlar pek işe yaramaz.
Ah ah eskiden ne ordular vardı. „Estergon kal’ası da a canım, su başı durak“ türküsünün eşliğinde bir coşuyorlardı, sabah bakmışsınız, aha darbe! Yok Tayyipmiş, yok şeş tiviymiş, yok efendim Kürtçe akademiymiş, yeni bir emre kadar, hizaya geeel! Sonra bir bakıyordunuz, mangalda kül bırakmayan devrim ve ulus babaları dönem en derine gizlenme dönemidir, herkes başının çaresine baksın diyerek (12 Eylül’de ayniyle vakidir) Mars gezisine çıkmışlar.

„Af istemek ayıptır, onursuzluktur“ diyenler, biraz derin nefes alın, ordu darbe yapamadı ama ben size bir darbe yapacağım. Aşağıdaki belgeleri okurken bu nefes işinize çok yarayacak.

Nefesinizi aldınız, şimdi bir solukta aşağıdaki haberlerin tümünü okuyun. Bu gün size sadece belge sunacağım. Sorumu bu belgelerden sonra soracağım.

Belgelerden sadece af ile ilgili bölümler alındı. İsteyenler internetten tamamını indirebilirler.

Af konusunda ilk çağrıda bulunduğum zaman bu belgelerin tamamına sahiptim. Ama insanların tam anlamıyla özgürce olaya katılabilmeleri için bu belgeleri öncelikle sunmadım. Biraz da hele herkes eteğindeki taşı döksün diye bekledim, azıcık pusuya yattım, yalan söylemeyeyim.

Af istemine karşı çıkışların olabileceğini biliyordum. Karşı çıkanların düşünceleri „Moral-etik“ sıkıntısı içinde af istemek ayıptır sözcüğüyle sınırlıydı. Af isteyenlerin onursuzluk yaptıklarını ileri sürenler bile oldu.

karikatür: ender özkahraman


Bazı kişiler ise af sözcüğünü nedense PKK ile özdeşleştirerek karşı çıktılar. Oysa daha önce de yazdım, zindanlarda sadece PKK’li siyasi tutsaklar yaşamıyorlar. Ben ayrımsız hepsi için bağırıyorum o sloganı.

Şimdi bu tartışmanın onur-onursuzluk türünden can sıkıcı yanına noktayı koymak istiyorum. Okuyun belgeleri. Bunlar sadece afla ilgili küçük örnekler. Asıl büyükleri geride duruyorlar.

Nefes alın!
Buna ihtiyacınız olacak!

Geçen yazımda DEHAP ve HADEP yöneticilerinin genel af konusundaki geçmiş düşüncelerini belgesiyle açıklamıştım. Sıra DTP, sayın Öcalan ve KCK’de. Haberlerin diline dokunmuyorum.

„ankara 28-04-2006 gundemimiz.com

DTP: GENEL AF TARTIŞILMALI….Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Baykal'ın Öcalan üzerinden siyaset yaptığını ifade ederken, tartışmalara katılan DTP Eşbaşkanı Aysel Tuğluk, herkesi kapsayan bir genel affın tartışılmasını istedi. Tuğluk, 'Bunu toplumsal barış açısından yararlı görüyoruz. Kürt sorunu konusunda bir kilitlenme yaşanıyor. Affın tartışılması bu kilitlenmeyi açabilir' dedi.……

DTP'li Tuncel Öcalan'a af istedi.
6 Eylül 2007

Terör örgütü PKK üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklu bulunduğu sırada milletvekili seçilen DTP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, “Kürt sorununun çözüm koşullarının yaratılması gerekiyor. Bunun için de önemli bir adım olarak siyasi bir genel af çıkartılması gerekiyor” dedi. Tuncel, kadın gazetesi Kazete’ye yaptığı açıklamada, genel siyasi af talebini dile getirdi.
Tuncel, şunları söyledi:
“Cezaevleri konusunda çalışma yapan bir çok dernek ve kurum var bu kurum ve dernekler cezaevleri sorunlarını birebir takip ediyor. Bu kurumlarla ortak çalışmak ve mevcut koşulların düzeltilmesi için çalışma yürütülebilir. Ancak Türkiye'de siyasi genel bir affa ihtiyaç var. Kürt sorununun çözüm koşullarının yaratılması gerekiyor. Bunun için de önemli bir adım olarak tüm siyasi tutsakların toplumsal yaşama katılmalarını sağlayacak siyasi bir genel af çıkartılması gerekiyor.”
Milliyet


Güneydoğu turuna başlayan eski DEP milletvekilleri Leyla Zana, Orhan Doğan, Selim Sadak ve Hatip Dicle Diyarbakır'da görkemli şekilde karşılandı.

'Genel af istiyoruz'"Güneşin yoldaşı güzel insanlar merhaba" diye halka seslenen Dicle de şunları kaydetti:"Son günlerde güvenlik güçlerinden ve dağdaki gençlerden toprağa düşenleri görmek yüreğimizi parçalıyor. Devlet yetkililerine sesleniyorum. Dağdaki gençleri tekrar halkın arasına getirmek için ne gerekiyorsa o yapılmalı. Bunun için genel af ilan edilmeli. 5 yıldır barış projesi var. Bunun mimarının sayın Öcalan olduğunu herkes biliyor. Sayın Öcalan'ın barış mimarı olmasının koşulları yaratılmalıdır. Hükümete sesleniyorum. Gölge etmeyin, Kürt halkı kendi kültürünü yaşatmayı bilir."

Namık Durukan / Diyarbakır

DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk, Teke Tek'te Fatih Altaylı'nın sorularını yanıtladı ve çarpıcı açıklamalarda bulundu: ….. Demokratik Toplum Partisi Eşbaşkanı Ahmet Türk, atv'de yayınlanan Teke Tek programında Abdullah Öcalan'ı da kapsayan genel af istedi. Fatih Altaylı'nın sorularını yanıtlayan Türk, DTP'nin en önemli talebinin kültürel haklar ile birlikte genel af olduğunu vurguladı. Türk, Altaylı'nın "Af talebiniz içinde Öcalan'ın da affedilmesi var mı?" sorusuna şu yanıtı verdi: "Bir af çıkartıldığı zaman şahıslara göre af çıkmaz. Bunun ismi genel aftır. Bizim
istediğimiz bir genel aftır. Herkesi kapsayan bir genel aftır….“

Görüşme notları Kasım 2006

Kürt sorununun tek başına bir genel afla da çözülmeyeceğine vurgu yapan Öcalan, "Af demokratik çözümün gerçekleşmesini sağlayacak gerekliliklerden sadece biri olabilir" dedi….
(Sayın Öcalan aynı görüşmede, „Kim kimi affedecek“ de demiştir.)
….
Türk hükümeti sınırötesi operasyon için orduya yetki verirken, KCK Yürütme Konseyi ve Kongra Gel Başkanlık Divanı sorunun kalıcı bir şekilde çözümü için deklarasyon yayınladı. 1 Aralık 2007 tarihli deklarasyonda silahların bırakılması için 7 maddelik çözüm önerisi yapıldı.

(Bu deklarasyonun 4. maddesi şöyle) 4- Bir toplumsal uzlaşma projesiyle iki toplumun karşılıklı birbirini affederek barışı ve özgür birliği tesis etmesi amacıyla PKK önderliği dâhil tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması, siyasal ve toplumsal yaşama katılımlarının engellenmemesi….“

Dikkat!
KCK gerilla için bir af istemiyor, „İki toplumun karşılıklı birbirini affetmesi“ ve „PKK önderliği dâhil tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması“ndan söz ediyor.

Tıkanmayın!
Nefes alın!
Rahatlayın!

Sorum şu: Bizler, siyasi genel af isteyenler onursuz muyuz? Birilerinden bir şeyler mi dileniyoruz? Bu isteğimizle tüm siyasilerin onurunu kıracak bir davranış içine mi giriyoruz?

Yukarıda adı geçen kişiler af isteyerek hiç de onursuzca bir davranışta bulunmadılar. Af çözüm yollarından belki en küçük olanı. Ama sonuçta bir yol. Keçi yolları, cılgalar ana yollara çıkarlar hep. Tıpkı derelerin, çayların nehirlere, nehirlerin denizlere ulaşması gibi bir şey bu.

Hayır, ille de sizleri ikna etmek gibi bir sorunum yoktur. İsteyen bağırır sloganı, bu işin gerçekleşmesi için emeğini, gücünü katar, istemeyen af onursuzluktur der, rahat evinde televizyonunu seyretmeye devam edebilir.

Bizler, bu sloganı yürekten bağıranlar yaşadığımız sürece susmayacağız.

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!.