26 Ocak 2009 Pazartesi

Yerel Seçimler ve DTP




A.Kadir Konuk / : Yenihayat1@t-online.de

Konuya girmeden önce Gamze kardeşimin aşağıdaki mektubuyla ilgili kısaca yazmak istiyorum.

“gamze

abi ben affın geleceğine inanmıyorum artık hiç umudum kalmadı af vermeyecek akp onlardan bu affı söke söke alırız bu bizim hakkımız diyen de yok olmayacakta ben ve benim gibi çocuklar babasız büyüyeceğiz ve kimse ne sesimizi duyacak ne de bizi bilecek abi şimdi kızacaksın umutsuzluk yok diyeceksin ama yok abi beim umudum yok af vermez bunlar vermeyecekte abi - 24.01.2009”

Sevgili Gamze

Üzerinde uğraştığımız konu basit, bu günden yarına hemen çözümlenebilecek bir konu değil. Eğer dayanmanın, direnmenin adına sabır deniliyorsa bize o şimdi daha çok gerekli. İnsanlara yersiz ümitler vermek istemiyorum, ama görüyorsun önce çek-senet mafyasına çıkardılar affı. Cezaevlerinde disiplin suçlarıyla ilgili kararlarını da yeniden ele almak zorundalar. Ayrıca değişik kamu kuruluşları cezaevleriyle ilgili raporlarını birbiri ardına yayınlıyor, dikkatleri oraya topluyorlar. Bunlar damlalar inan bana. Yağmur sonradan sağanak olur her defasında, ansızın bastırır. İçindeki sevinci, neşeyi, direşkenliği canlı tutmanı rica edeceğim. Af her şey değil yaşamda, bunu da unutma sakın.

Şimdi yazının asıl konusuna dönüyorum.

İnsanlar kendilerine masallar anlatmam için beni geri çağırmadılar. Yeri geldiğinde siyasi düşüncelerimi de yazacağım. Yani geçmişte ilan ettiğim “Siyasi emeklilik”ten de geri dönüyor, iş başı yapıyor, dönekliği ve tutarsızlığı tamamlıyorum.

İkinci kez okuduğum bir kitap var elimde. Amerikalı yazar Robert Ludlum’un “Kartal Hamlesi” isimli romanı dünya çapında gerçekleştirilmek istenilen bir “Ergenekon”dan söz ediyor. Bir dönem amaçlarına ulaşamamış, Amerikalı, Alman, İsrailli, İngiliz generallerin dünyanın her yanında savaşlar çıkarmaya yönelik ortak örgütlenmesini konu almış yazar. Ama bu Ergenekon’da sadece tepedekiler yer almıyor. Çünkü generaller tek başlarına darbe yapamazlar, onların darbeyi yaşama geçirecek ordulara da, silah tekellerine de ihtiyaçları vardır.

Oysa Türkiye’de ortaya çıkarıldığı iddia edilen Ergenekon’da silahı kullanacaklardan söz edilmiyor. Yani işin militan kesimi görünürlerde yoktur. Gözaltına alınan, tutuklanan kişilerin ise değil silah kullanmak, tuvalete kadar bile kıçlarındaki osuruğu tutabilecek güçleri yoktur. Silahı kullanabilecekler ise Ergenekon gölgesinde son bir karşı Kürt hamlesi yapabilmek için silahlarını yağlıyorlar.

Bu havada ülke yerel seçimlere hazırlanıyor.

Şimdi Türkiye’de olsaydım, bulunduğum alanda oy kullanmaya gitseydim oyumu kesinlikle DTP’ye verirdim.

Onun sürdürdüğü politikayı bütünüyle desteklediğim için değil bu tercih. Ötekilere, yıllardır el birliğiyle insanlığa kurşun sıkanlara bir tepki oyu olurdu benimki.

DTP’li arkadaşlar yıllardır milletvekili ve yerel seçimlerde kendilerini yeterince anlatamadılar, yoğun bir seçim çalışması yürütemediler. Kusura bakmasınlar ama deyim yerindeyse kimi hallerde burunlarından kıl aldırmadılar. Belirli merkezlere sıkışmış bir görünüm sergilediler. Önlerine koydukları tek sözcük “Kürt” sözcüğü oldu. Oysa Kürt kenti olarak adlandırılan yerlerde bile sadece Kürtler yaşamıyorlar. Oralarda da insanların işsizlik, geçim, sağlık, eğitim sorunları olduğu gibi yerelde belediye hizmetlerinden yeterince yararlanamadıkları çok açık. Ötekini eleştirerek, mahkum etmeye çalışarak değil, kendisinin geldiğinde ne yapacağını, farklılıklarını kesin çizgileriyle ortaya koyarak sürdürülmeliydi seçim çalışmaları.

Bir seçim bittiğinde anında gelecek seçimler için çalışmaya girişilmeli, daha o günlerden adaylar belirlenmeli, bu adayların bölge insanlarıyla yoğun bir ilişki kurmaları istenmeli, propaganda yaşamın tüm alanları için gerçekleştirilmeliydi.

Özellikle yerel seçimlerde A bölgesinden gelen birini B bölgesinde aday göstermek yanlışların en önemlisini oluşturuyor bence. Yerel seçimlerde insanlar adayın ulusal kimliğinden çok vitrinine bakarlar. Bu nedenle seçim bölgesinin en sevilen sıradan bir esnafı bile partinin göstereceği tanınmamış bir adaydan daha çok seçilme şansına sahiptir.

Yerel seçimler yaklaşıyor. DTP yöneticileri 105 beldede belediye başkanlıklarını alacağız, dediler.
Resmi rakamlar yanlış değilse, sadece Kürt illerinde merkez ilçeler dahil 225 belediye başkanlığı var. Nahiyeler bunlara dahil değil.

DTP’nin alacağız dediği belediye başkanlıklarından çoğunu nahiye belediye başkanlıkları oluşturuyor. Nahiyelerde belediye başkanlığı kazanmak başarı sayılmaz diyenler yanılıyorlar. Bazı hallerde muhtarlıklar bile önemlidir.

DTP bunların hangisine talip?

“Biz Kürdistan’ın en büyük ve en güçlü partisiyiz” diyenler neden bir çoğu ilçe ve nahiye başkanlığı olacak 105 başkanlığa fit oluyorlar?

Mersin’i de alacağız denildi. Türkiye’nin öteki kentlerinde başkanlık alamayacaklarını kabullenmiş gibiler. İzmir, İstanbul, Ankara, Adana gibi gecekondu alanları Kürtlerle dolu yerlerde en azından birkaç belediye başkanlığı için örgütlenmek gerekmez miydi?

Oralarda ortak adaylar gösterilecek… Ve iddia ediyorum bunların hemen hiç biri seçilemeyecekler. Tıpkı milletvekili seçimlerinde İzmir’i kaybettikleri gibi. İzmir Türkiye’nin en demokrat kentlerinden biri olarak tanınır, gecekondu semtlerinde de genellikle Kürtler yoğundur. İyi bir çalışmayla en kötü olasılıkla Gültepe, Çiğli, Bayraklı bölgelerinde belediye başkanlıkları kazanılabilirdi.

Erken ötüyorum, 105 hedeften 60 başkanlık kazanabilirler, diyorum. 70’de anlaşırım. Neden mi?

Örgütlenmeye yeterli önemi vermediler, sadece Kürt kentlerinin tümüne kazanılmış gözüyle baktılar da ondan. Bu varsayımım yanlış çıkarsa üzülmem, sevinirim, ayrıca yanlış bir yargıda bulunduğum için hiç utanmadan özür dilerim.

Geçtiğimiz ay Diyarbakır’da “Dilimi istiyorum” konulu bir gösteri yapıldı. Milletvekillerinin de yer aldığı bu gösteriye üç bin kişinin katıldığını yazdı haber ajansları.

Bunu bir başarı saymıyorum. Diyarbakır gibi bir yerde, özellikle de dil konusunda yapılan bu gösteriye yüz binin üzerinde insan katılmalıydı, o zaman bir başarı sayılabilirdi bu.

Ama orayı “Bizim” diye adlandırmak, her yönüyle kazanılmış saymak hiç aksatılmadan sürdürülmesi gereken çalışmaları savsaklamak anlamına gelir ve sonuçta acıların, üzüntülerin yaşanmasına neden olur.

60-70 başkanlık Türkiye genelinin 1004 belediye başkanlığında yüzde on bile değildir.

Anımsanacak, milletvekili seçimlerinde 62 aday gösterilmişti, 21’i seçildi. O günlerde konuştuğum gazeteci arkadaşlarım tanığımdır, daha seçimler yapılmadan kazanılacak milletvekilliği yirmiyi pek geçmez demiştim. Bu bir kehanet değildi.

Yine istenilen düzeyde bir kazanım olmayacak, yine devletin oyunlarıyla ilgili nedenler ileri sürülecek elbette.

Seçimlerin hemen öncesinde DTP’nin kapatılma olasılığı ise işe ayrı bir renk katıyor.

Çatı Partisi mi?

Özellikle Türkiyeli sol kesimlerin içinde yer alacağı böyle bir güç birliğini yıllardır candan isteyenlerden biriyim. Ama yine yıllardır halka kapalı bir şekilde sürdürülen ve bir türlü somut bir sonuca ulaşamayan tartışmalar bu özlemin gerçek olamayacağını gösteriyor. Eğer katılımcıların böyle bir parti kurma niyetleri olsaydı, şimdiye kadar temelden çatıya her şey tamam olurdu. Bu nedenle unutun gitsin bu türküyü.

Geriye ne kalıyor?

Devlet harıl harıl bir katliama hazırlanıyor. Hayır, bu kez iş öyle şaka falan değil. Bahar ayları yığınla kötülüğe gebe. Ergenekonla yatıp kalkan insanlara yerel seçimler yeni bir uğraş olacak, bu arada bazı yasal, rahatlatıcı iç düzenlemeler yapılırken dağlarda insan kıyımına girişilecek. Köylerin bombalanması, sivil halkın bölgeden uzaklaştırılması, alanın boşaltılması, yapılan askeri yığınaklar, bölgeye dökülen misket bombaları geleceğin zehirli gaz bombalarının ön hazırlıkları bana göre. Dört aydır rüyalarımı dolduran korku bu.

Taktik çok açık. Köylüler köylerinden uzaklaştırılıyorlar, bölgede sadece gerilla kalacak, yoğun bir askeri işgal hareketiyle güneye doğru sürülecek gerillalar burada yerel yönetim tarafından teslim alınmaya çalışılacak. Direnen gerilla güçleri zehirli gaz dahil tüm yöntemlerle imha edilmek istenilecek. Buna dünya ülkelerinin sesi çıkmayacak, çünkü sonuçta bir çok ülkenin “Terörist” saydığı bir güç ortadan kaldırılmak isteniliyor.

Güney yönetiminin aylardır sürdürülen bombalamaya sessiz kalışının temelinde bu yatıyor. Kürtlerin artık birbirlerine silah sıkmayacağı sözü burada doğrulanıyor, çünkü buna gerek kalmıyor, Güney yönetimi Türkiye’nin, İran’ın askeri saldırılarına sessiz kalarak, kendi ulusunun insanlarına sahip çıkmayarak sözünü tutuyor. Hoşyar zebari’nin bu konudaki son sözleri çok açıktı ve yukarıdaki planı doğrulamaya yeterliydi.

Bütün illerin vali ve emniyet müdürlerinin bir araya toplanmasının da bu amaca hizmet ettiğini, bir katliam anında illerde gerçekleşebilecek gösteri, başkaldırı eylemlerinin acımasızca bastırılması talimatının verildiğini düşünüyorum.

Birleşilecekse şimdi birleşilecek, güç birliği yapılacaksa hemen yapılacak, çatı mı, baraka mı kurulacaksa hemen kurulacak. Küçük parti çıkarlarını değil, büyük kitle çıkarlarını savunmanın zamanı şimdi değilse o zaman asla bir daha gelmeyecek. Bu gün bu birleşme gerçekleşmeyecekse suç hepimizin hesabına ayrımsız yazılacak.

Yerel seçimleri güç birliği, gerçek içeriğiyle dostluk, birlikte iş yapabilme becerisini geliştirmek için önemli bir olanak olarak değerlendiriyorum. Bu aynı zamanda herkes için son şans denilebilir.

Son şans diyorum, özellikle son yıllarda Kürt kesiminde Marksizm’e, bir başka söylemle “Reel sosyalizm”e karşı karalayıcı, yıkıcı, gerekçesi tam anlaşılamayan bir kampanya sürdürülüyor. Bir anlamda Kürtler sol düşünceden uzaklaştırılıyor. Özellikle devletin hedeflediği ama bir türlü elemine edemediği tanınmış aydınlar değişik biçimlerde Kürt eliyle yerin dibine geçiriliyor, halk önünde zararlı unsurlar olarak ilan ediliyorlar. Bunun neden yapıldığını tam olarak anlayabilmiş değilim, ama bu çalışma gelecek açısından devleti rahatlatıyor.

Neden mi?

Kürt sorunu her hangi bir biçimde çözümlendiğinde, barış ortamı yakalandığında devletin karşısına güçlü bir sol muhalefet çıkamayacak da ondan.

Türkiye’de gelmiş geçmiş tüm sol, Marksist legal ve illegal örgütlenmelerin insan gücünün önemli bir kesimini Kürtlerin oluşturduğunu hiç kimse yadsıyamaz. Bu kesimin desteğini yitirmiş, üstelik isminden çok söz edilmesine karşın işçiler arasında yoğun bir örgütlenmeyi sağlayamamış bir sol ise devlet karşısında hiçbir güç gösteremeyecektir.

Geçmişte dağlarda MLKP, DEV-SOL, TİKKO gerillalarından da söz ediliyordu, özellikle Abdullah Öcalan’ın yakalanışından sonra bu çalışmaların ağır ağır eriyerek kaybolduğuna tanığız. Kürt kesiminde ise bir dönemler herkesin sıklıkla duyduğu “Milis, yurtsever” sözcükleri günümüzde kullanılmayan sözcükler haline geldiler. Gerillaya yer yer yeni katılımlar olmasına karşın genelde, ekonomik ve siyasi alanlarda bir daralmanın yaşandığı ise politikayı yakından izleyen herkes tarafından bilinen bir gerçek.

Onun için kırmayalım birbirimizi, parçalayıp dağıtmayalım, dostluğu, sevgiyi geliştirelim, en azından birbirimizin ellerinin sıcaklığını hissedelim? Bırakın hiç değil selamlaşabilecek kadar sevgi kalsın bir yerlerde.

Evet, seçime katılabilseydim, bu güne kadar siyasi genel af konusunda tek sözcük etmemiş olsalar bile oyumu her şeye karşın DTP’ye verirdim.

Denemeye değmez mi, siz nasıl düşünüyorsunuz?

Sevgili mahkum yakınları,

Beni geri çağırdınız sizin sesiniz kesildi. Yakınlarınızın neden hüküm giydiklerini, ne kadar süredir içeride bulunduklarını, adreslerini, bu hükmün sizleri aile olarak nasıl etkilediğini, ziyaretlerine hangi sıklıkla gittiğinizi, içeride karşılaştıkları zorlukları, onlarsız yaşamınızı nasıl sürdürdüğünüzü bana yazabilirseniz sevineceğim.

Belki o insanlara değişik seslerden mektupların gitmesini sağlayabilir, yüzlerinde bir gülücük açılmasına birlikte neden olabiliriz.

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!
Zindanlar boşalsın, genel af!

25 Ocak 2009 Pazar

Ulusal Olmayan Ulusal Konferans




Abdulkadir Ulumaskan / ulumaskan@hotmail.de


”…Herşeyden önce PKK’ nin her dediğinin tersi doğrudur anlayιş ve yaklaşιmι terk edilmeden ulusal olunamaz ve bu anlamda yapιlacak hiç bir Konferans ulusallaşmaya hizmet edemez.

Elbete buna karşι PKK’ nin kendi dιşιndakileri ulusal güç olarak görmemesi de aynı kapιya çιkar. Bu şekilde birbirini etkileyen, iten ve besleyen anlayιş ve yaklaşιmlarιn olmasι halinde Kürtler devlet bile olursa yine de ulusal olamazlar…”

Bütün Kürtler, ulusal bir birliğin olmasι gerekiği konusunda hemfikir olmasιna rağmen, ne yazιk ki bu birliğin kurulmasι için gerekli çaba ve fedakarlιğι da göstermiyorlar. Bugün taraflι tarafsιz, bilinçli bilinçsiz her kürdün söylediği ilk söz kürtlerin birlik olmasι gerektiğidir.

Ve yine her Kürdün söylediği ikinci bir söz de, Kürtlerin birlik olmadιğι ve olamayacağι sözüdür. „Kürtler birlik olamaz. „ sözü adeta bir Kürt atasözü haline gelmiştir. Artιk bu aşamadan sonra bunun sorumluluğunu devlete yιkmakla yetinmek hiç bir Kürt siyasi hareketini sorumluluktan kurtaramaz. Bence Kürtlerin bu inançsιzlιğιnι kιramayan ve yine halkιn bu konudaki özlemini gideremeyen hiç bir partisi artιk bu halkιn temsilcisi olduğu iddasιnι sürdürmemeli ve bir kenara çekilip oturmalιdιr.

Ulusal, sιnιfsal yada başka birlikler, toplumsal bir genişleme ve büyümeyi ifade eder.

Her birlik kendi başιna bir büyüme hareketidir. Büyük hedef ve amaçlar için kişi ve kurumlarιn öncelikle kendilerini aşmasι ve topluma adamasι gerekir. Büyük birliktelikler büyük fedakarlιklar ister. Yoksa küçük hesaplar peşinde koşarak büyük amaçlar gerçekleştirilemez. Peki acaba bizde kaç politikacι veya genel başkan partisinin gelişimi için başkanlιğιndan feragat edebilir veya kaç tane siyasi partimiz ulusal birlik için kendi partilerinden vaz geçebilir mi ?

Önümüzde duran güncel bir sorun ve tarihsel bir bir görev olarak bizde birliklerin neden kurulamadιğι yada kurulanlarιn neden gelişemeyip erken dağιldιğιdιr. Bence bazι diğer yan neden ve etkenler olsa da, esas olan birliğe gitmeye çalιrken yapιlan hesapçι ve dar gurupçu hesaplarιn yanlιşlιk ve küçüklüğüdür. Gerçek anlamda ulusal bir amacι, bilinci ve iradesi olan kişi, örgüt yada parti ulusal amaçlar sözkonusu olunca kendini, örgütünü veya partisini buna feda edip gerektiğinde onu fes dahi edebilmelidir.

Birliğe gitmeye çalιşan taraflar birlik içerisinde beraber büyümek yerine, birlik içinde yanιndakini küçülterek kendinilerinin büyütme arzu ve pratiğidir. Amaç, ortak büyük bir birlik kurmak yerine birlik içinde yada birlik yoluyla sadece kendisini büyütmek olunca birlikten güç doğmuyor. Bu noktada birliğe olan yaklaşιm ve amaç yalnιzca kendisini büyütüp geliştirmek yerine kendini birliği büyütmenin bir parçasι haline getirmek olursa hep beraber gelişilip birlikte büyük bir güç oluşur. Yoksa birliği küçülterek kendini büyütmeye çalιşan bir anlayιş ve yaklaşιm her ikisinide birlikte küçültür. Yani birlik, ortak bir amaç için birlikte büyümek değil de sadece kendini büyütmenin aracι olunca fazla bir anlamι ve gelişme şansι da olmuyor.

Birlik konusunda bu temel anlayιşι böyle belirtikten sonra şimdi de son dönemlerde tartιşιlan Kürt ulusal Konferasιndan biraz bahsetmek istiyorum.


Herşeyden önce PKK’ nin her dediğinin tersi doğrudur anlayιş ve yaklaşιmι terk edilmeden ulusal olunamaz ve bu anlamda yapιlacak hiç bir Konferans ulusallaşmaya hizmet edemez.

Elbete buna karşι PKK’ nin kendi dιşιndakileri ulusal güç olarak görmemesi de aynı kapιya çιkar. Bu şekilde birbirini etkileyen, iten ve besleyen anlayιş ve yaklaşιmlarιn olmasι halinde Kürtler devlet bile olursa yine de ulusal olamazlar.

Ben bir Kürt olarak, ilkin böyle ulusal bir konferansιn yapιlacağι haberini duyunca çok sevinip umutlanmιştιm. Hele böyle bir konferansιn haberinin Güney Kürdistandan seslendirilmiş olmasι beni daha da heyacanlandιrarak umutlandιrmιştι. Sanιm bu sadece benim değil bütün yurtsever Kürtlerin ortak bir sevinci, umudu, hevesi ve özlemidir. Umarιm Kürt hareketleri bizim bu hevesimizi, sevincimizi kursağιmιzda bιrakmayacaklardιr.

Ancak ne yazιk ki yapιlan bazι son açιklamalar malesef bu heveslerimizi kursağιmιzda bιrakacak türden haberlerdir. Özellikle bu konferansιn PKK dιşιnda yapιlmak istendiği yolundaki duyum ve söylentiler bu konudaki kuşkularι artιrιyor. Ve söylenenler gerçekten doğruysa, eyvah Kürtler yine sonuçsuz bir birlik sözünü duyup tekrar hayal kιrιklιğιna uğradιlar demektir.

Ve yine söylenenler doğruysa PKK de haklι olarak kendilerinin dιşιnda gerçekleştirilecek bir konferansa uymayacaklarιnι ve bunun meşru olmayacağιnι söylüyor.

Herşeyden önce ulusal olacak bir konferansιn tüm Kürt siyasi güçlerini kapsamasι gerekir. Hele bu konferans Kuzey Kürdistan ile ilgiliyse bunun Kuzey Kürdistanιn en büyük partisinin kendisine rağmen bunun içinde yer almamasι ulusal olamaz. Adι Ulusal Konferans da olsa, ulusal olamaz. Ulusal demek, tüm ulusu kapsamak demektir.

Adιna ulusal diyerek ulusun en büyük temsilcisini bunun dιşιnda tutmak ulusal olmaz.

Beğenilsin / beğenilmesin, artι ve eksileriyle birlikte PKK Kürdistan ulusunun en çok halk desteği olan en büyük partisidir. Onun, içinde olmayacağι bir konferans, ”konferans” olabilir ama ulusal bir konferans asla olamaz. Ama illa ki buna ulusal denilecekse ulusal olmayan ulusal bir konferans olur. Hemde PKK kendini bundan geri çekmediği halde diğer ulusal güçler bunu yaparsa bu çok vahim ulusal bir hata olur. Hele hele eğer PKK yi bunun dιşιnda bιrakmanιn nedeni, Kürtlerin ulusal düşmanlarιnιn etkisi ile oluyorsa, bu ulusal hatanιnda ötesinde ulusal bir felaket olacaktιr. Ve hiç bir Kürt oluşumu bunun ağιr vabalini sιrtιnda taşiyamaz vede taşιmamalιdιr...

25. 01. 2009

İFŞA! - بَوْحْ







ماجد أبوغوش

كنت أحب مشاهدة الغيمات البيضاء
وهي تمضي جهة البحر
وأن أركض خلفها إلى أخر الجدار
كنت أحب طائرتي الورقية
وهي ترمي ظلها على نافذتك

كنت أحلم أني في ليلة مقمرة
قد قبلت خديك

كنت أحب أمي وأبي
وأخي الصغير
وشجرة الجميز
وصوت الموج
وكنت أحبك

كانت أمي تعد طعام العشاء
وكنت أقف عند النافذة التي
تطل على بيتك
عندما غطى الظلام الرهيب
كل شيء

........................
........................
كان الولد الشهيد يبوح
لجارته الشهيدة

رام الله المحتلة
---------------------


”Kahraman şehid: Hafız al-Masri”


İFŞA!

Macid Ebu Goş

Deniz yüzünü kaplayan
Beyaz bulutları seyretmeği severdim.
Ve bulutun arkasından koşardım duvarın sonuna kadar.
Ve gölgesini pencerene vuran
Uçurtmamı severdim.

Ay ışıklı geceleri düşlüyorum
Yanaklarından öpmüştüm!

Annemi ve babamı severdim.
Ve küçük kardeşimi
Ve akçaağacı
Ve dalgaların sesini
Ve seni severdim!

Ve korkunç karanlık
Hertarafı kapladığı zaman,
Annem akşam yemeğini hazırlıyordu
Ve ben, evine bakan
Pencerenin arkasında duruyordum!

……………………….
……………………….

Şehid çocuk,
Şehid olan komşusunun
Çocuğuna bakıyor!

Ramallah / Filistin

Çeviri: Faiz Cebiroğlu.

Türkiye’li Aydınlar Filistin Halkına Destek İçin Sınıra Yürüdü.


Murat ALTUNÖZ- SURİYE

Türkiye Edebiyatçılar Derneği, PEN Yazarlar Birliği, Türkiye Barış Meclisi, KESK, TTB, PSAKD üyeleri, Suriye-Filistin sınırındaki köyleri ve mülteci kamplarını ziyaret ederek, İsrail'in Gazze saldırılarını protesto etti.

Türkiye Edebiyatçılar Derneği ve PEN Yazarlar Birliği'nin organize ile oluşturulan ve Türkiye Barış Meclisi, KESK, TTB, PSAKD, Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü ve Halkevleri üyelerinin de aralarında bulunduğu heyet ilk önce Suriye'nin başkenti Şam'da bulunan Arap Yazarlar Birliğini ziyaret etti.


Ziyarette konuşan Arap Yazarlar Birliği Başkanı Hüseyin Cuma, İsrail'in Gazze'de acımasızca çocukları öldürdüğünü belirterek, "İsrail ABD desteği ile Gazze'ye saldırdı. Acımadan çocukları, kadınları ve herkesi öldürdü, bir ülkeyi yok etmek istedi. Bu süreçte özellikle dünya sessiz kaldı. Türkiye'de gerçekleşen eylemler ve destekleri gördük çok sevindik, şimdi sizin buraya gelmeniz bizde bir umut ışığı yaktı. Özellikle Arap ülkelerinin sessiz kaldığı bir ortamda, BM ve Mısır projelerini ret ediyoruz" şeklinde konuştu.

Daha sonra söz alan Türkiye Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Gökhan Cengizhan da, İsrail'in Gazze'ye saldırısını soykırım olarak nitelendirdiğini ifade ederek, "Bizler Türkiyeli yazarlar ve demokratik kitle örgütleri olarak, İşgal altında kalan Gazze'nin yalnız kalmadığını belirtmek ve onların yanında olduğumuzu göstermek için geldik" dedi.

Yerle bir edilen Kuneytra Kenti Gezildi.

Suriye’nin başkenti Şam’a 1 saat uzaklıkta bulunan Kuneytra şehri Kudüs'e 40, Şam ve Amman'a 60 kilometre uzaklıkta. Golan Tepeleri, Şey Dağları ve İsrail Sınırı ortasında bulunan Kuneytra şehri kitle tarafından gezildi. Kuneytra Kenti İsrail ordusu tarafından 5 Haziran 1967'de Golan bölgesine ilk girdiğinde, tıpkı 1947'lerde Filistin'de yaptıkları gibi, kasaba ve köylerdeki evleri bombalarla ve tanklarla yerle bir etmiş orada yaşayan halkta kendi topraklarında mülteci duruma düşmüştü. Suriye’nin Han Arnaba köyünden itibaren ikisi Suriye'ye, biri de Birleşmiş Milletler'e (BM) ait üç askeri kontrol noktası bulunuyor ayrıca Birleşmiş Milletler Barış Gücü'ne ait bin 300 asker, Golan Tepeleri çevresindeki köylerde ve İsrail-Suriye sınırında bir tampon bölge oluşturmuş. BM askerleri Kuneytra Kentinde de bir birliği bulunmakta.

Filistin Kampları Gezildi.

Grup daha sonra Şam merkezinde bulunan ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi denetiminde olan Muheyyem Yerduk Mülteci Kampını ve Cafra Gençlik Merkezi'ni ziyaret etti. Burada konuşan Türkiye Edebiyatçılar Derneği Başkanı Gökhan Cengizhan, Filistin halkının mücadelesini selamladığını ve Türkiyeli yazarlar olarak her zaman onların yanında olduklarını söyledi.
Her konuda bilgi alışverişi yapacaklarını ifade eden Cengizhan önümüzdeki süreçlerde talep olması halinde daha büyük bir kitle ile destek için gelebileceklerini söyledi.

Altunöz; Gezi amacına ulaştı…

Türkiye Edebiyatçılar Derneği Antakya Temsilcisi Murat Altunöz, Suriye’ye yapılan ziyaretin amacına ulaştığını ifade etti.

Altunöz; Gezi ile birlikte Özellikle Filistin halkının yanında olduklarını gösterdiklerini belirterek, "Muheyyem Yerduk Mülteci Kampı ve Cafra Gençlik Merkezi'ndeki Filistinlilerin sıcak ilgisiyle karşılandık. Ortak çalışmalar için sözler verildi. Filsitin’lilerin orada yaşadığı zorluklar ve mülteci yaşam Türkiye’den gelen konuklara anlatıldı. Kampta Türkiye’li Aydınlar ile Filistin’li gençler ortak marşlar söyleyerek bir kez daha İsrail’in saldırılarını protesto etti” şeklinde konuştu.

Altunöz, Geziye katılan herkese Genel merkez adına teşekkür ederek, bundan sonraki süreçlerde Filistin halkının yanında olmaya devam edeceklerini Filistinlilerle karşılık çalışmalara imza atacaklarını söyledi.

23 Ocak 2009 Cuma

Şehid Kavramı Üzerine(*)



Demir Bilgin

”Bir başka soru da şu: Kürdistan’da, Kürtlere karşı yapılan operasyonlarda ölen askerler, niye şehid olarak kabül ediliyor?..Bu askerler dini inaçları uğruna mı savaşa sürülüp kendilerini feda ediyorlar, yoksa bir halkın kimliksel varlığını ortadan kaldırmak için mi?..”

”…Oysa ki şehit (şehid) kavramı, dinsel bir kavramdır. Tanımı şudur: Dini inancı uğruna ölmek; dini inancı uğruna kendi feda etmek demektir…”

Bazen, şaşırıyorum. Bazen, Türkçe’de kullanılan kavramlara bakıp, çok şaşırıyorum. Onlarca kavramın, inanılmaz bir şekilde özünden boşaltılmasına ve gelişigüzel kullanılmasına, gerçekten çok şaşırıyorum. İşte Türkiye’de, Türkçe’de yanlış kullanılan bir kavram daha: Şehid kavramı.

Yazık. Sosyalizmi, materyalizmi savunan insanların ”şehit” kavramını kullanmaları, gerçekten çok yazık. Oysa ki şehit (şehid) kavramı, dinsel bir kavramdır. Tanımı şudur: Dini inancı uğruna ölmek; dini inancı uğruna kendi feda etmek demektir. Bu kavram hem islam, hem de Hıristiyan dinlerinde de kullanılıyor. İslamda, ”şehid”, Hıristiyan dininde de ”martyr” (martir) olarak aynı anlamları ifade eder. Bu kavramın anlamsal kökü, ”martyros” tur. Grekçedir. Tanıklık, demektir: inancın tanıklığı, tanrının büyüklüğü ve doğruluğudur.

İslam’a dönersek, şehid kavramı, islam inancı ve doğruluğu yolunda ölmek, kendini bu yolda feda etmek, demek oluyor. Bu anlamda, şehid ya da şuhâde şudur: Allahtan başka Allah yoktur. Muhammed Allah’ın resulüdür.

Bu anlam doğrultusunda, ”eşitlik, ortaklık ve özgürlük” yolunda ölen yoldaşlarımız, hangi mantıkla ”şehid” olarak kabul ediliyor? Sosyalizm inancı yolunda düşenler, neden ve niçin, ”şehid” olarak kabul edilsin? Bunların şehidlikle ne ilgisi var?

Bir başka soru da şu: Kürdistan’da, Kürtlere karşı yapılan operasyonlarda ölen askerler, niye şehid olarak kabul ediliyor?

Bu askerler dini inançları uğruna mı savaşa sürülüp kendilerini feda ediyorlar, yoksa bir halkın kimliksel varlığını ortadan kaldırmak için mi?

Şimdi bu şehid tanımı doğrultusunda kalarak, Kürdistan’da ölen askerlere, ”şehid” demek, islama da hakaret olmuyor mu?

Üzerinde durulması gereken sorular bunlardır.

Birde diğer taraftan, ulusal bağımsızlıkları için kendilerini feda edenler var, bunları nasıl tanımlamak gerekiyor?

Bu, bu yolda mücadele eden hareketin programına ve dayandığı ideolojiye göre değişir. Bugün hem Lübnan, hem de Filistin’de bir çok kuruluş kendilerini islam dinine bağlı hareketler olarak tanımlıyor. Örnek olsun, Hizbullah (Allah’ın Partisi), ölen militanlarını ”şehid” olarak kabul ediyor. Keza, Filistin’deki bir başka islami hareket, kendini, ”Şehid Kassem Tugayı” olarak adlandırıyor.

Bu gibi kuruluşlar, bağımsızlık mücadelelerinde, islam inancıyla kendilerini feda ediyor, bu inançla ”şehid” olduklarını kabül ediyorlar. Bu da, yukarda tanımını yaptığım ”şehid” kavramına uygundur. Burada herhangi bir tuhaflık yok.

Bu durum Kürd hareketleri için de geçerli. Bugün Kürdistan’dan mücadele eden ve farklı ideolojilere sahip olan bir çok hareket vardır, parti vardır. Dinsel hareketler olduğu gibi, dine dayanmayan hareketler de vardır. Bunlar da, ulusal bağımsızlık savaşlarında kimi kendilerini ”şehid” olarak kabûl ediyor, kimileri de, ”ulusal kahraman savaşçıları” olarak adlandırıyor.

Burjuvazinin ”yer, zaman ve mekana” göre islami kavramları kullanıp, bu alanda ”sahtekârlık” yapması, anlaşılır bir durumdur. Zaten bu yüzden, Türkiye’de, Kemalist ideoloji tek başına devleti ayakta tutmaya yetmediği için, burjuvazi, çoğu zaman, ikiyüzlüce ve sahtekârca islami kavramlara da ihtiyaç duyuyor. 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi döneminde, Kenan Evren, bir yandan Necmettin Erbakan’ı hapse atması, diğer yandan, Türkiye’nin tüm illerinde konuşmalarını Kuran Süreleriyle süslemesi, bu sahtekârlığın bir örneğidir! Bu, anlaşılır bir şeydir.

Oysa ki, sosyalistlerin, sosyalizmi benimseyenlerin, ideolojilerine temelden zıt olan bir kavramı, şehid kavramını savunmalarını haklı çıkaracak hiç bir yön yoktur. Zira, ideolojimiz dinsel değil, bilimseldir. Bilimsel sosyalizmdir.

Evet; artık, solcular arasında yaşanan bu kavram kargaşalığına son vermek gerekiyor. Bilimsel sosyalizmi savunanların kavramları, çıkış tarihinden ve özünden boşaltıp, gelişigüzel kullanmalarına son vermek gerekiyor.

15 Ekim 2007

------------------------------

(*) Yoğun istek üzerine Demir Bilgin’in iki yıl önce yazılan makelesini tekrar yayımlıyoruz.

21 Ocak 2009 Çarşamba

Neo - Ergenekon




Abdulkadir Ulumaskan / ulumaskan@hotmail.de


"...Bunun için burada ortaya çιkan iddia edildiği gibi, devlet içerisindeki derin devlet değil bir bütün olarak devletin derin olduğudur. Ve bu derin devlet ya
da Ergenekonu tasfiye etme mücadelesi falan değil, yeni derin devlette bir Neo - Ergenekonun yapιlanma savaşιmιnda kimlerin yer alacağι kavgasι ve görev bölümünden başka bir şey değildir..."


Ergenekondan bahsederken öncelikle bir gerçeği teslim etmek gerekiyor. Ergenekon ne Türk devletinin istek ve iradesiyle kurulmuş ve ne de onunla ile ortadan tasfiye edilebilir. Burada sadece Ergenekonun ismi Türkçe olup, elemanlarι Türktür. Yalnιzca içerisine çeteci Türk ιrkιlιğι girmiştir o kadar. Gerisi Amerikanιn marifetidir.

ABD, yeni ιlιmlι Neo - islam modeline bazι eski Türk elemanlarιnι işe yaramayacağιnι bildiğinden bunlardan bazιlarιnι yerini değiştirmek, bazιlarιnι tasfiye etmek ve yeni bazιlarιnι işbaşιna getirme operasyonlarιdιr, bu tüm olup bitenler. Belki de gittikçe güçlenen Ergenekon ABD için denetiminden çιkma eğilimini olduğu veya olabileceği ihtimali de bunda bir etken yada neden olmuş olabilir.

Amerika Ergenekon konusunda bu işi tek başιna AKP nin yapamayacağιnι görünce, ordu ile AKP yi barιştιrmak durumda kaldι ve bunu da gerçekleştirdi. ABD talimatι verince herkes Ak Parti ile asker arasιnda antagonist gibi görünen çelişkinin nasιl da uzlaşmaya dönüştüğü görüldü ve AKP hükümetin tam tekmil Genelkurmayın emrine amade oldu.

Avratasyacι denilen Ergenekoncu kanadιn ortaya çιkmasι herhangi bir tesadüf sonucu olamaz. Örneğin Ergenekon sanιğι eski Milli Güvenlik Kurulu sekreteri Tuncer Kιlιç’ιn
Amerikadan vazgeçip yönünü Rusya ve irana çevirme gereğini belirtmesi boşuna değildir. Yine Doğu Perinçek’in her sözünde Amerikaya saldιrmasι da bundandιr. Bunlar adeta ABD. tarafιndan gözden çιkarιlmιş, terk edilmiş ve ihanete uğramιşlar gibi bir halleri vardιr. Perinçek sözde sosyalistliği döneminde bile bu kadar Amerikan karşιtι değilken, şimdi bu kadar küfür etmesi düşüncürüdür.

ABD. nin direktiflerine uygun Genelkurmay ile Erdoğan arasιnda arada bir ilker Başbuğ’un gidip azarlamasι dιşιnda herhangi bir çelişki ve uzlamazlιk yoktur.

Bu azarlamaya sebep olan trafiğin nedeni AKP nin Ordu ya kafa tutmasι falan değil. Sadece AK Partinin acemiliğinden kaynaklanan çizme aşmalardan başka bir şey değildir. Bu gibi durumlarda Yalçιn Küçük ‚ün deyimiyle paşa hazretleri gidip başbakana haddini bildiriyor, o kadar. Nitekim Ergenekon’un bir numaralι olduğu söylenen Tuncer Kιlιç’ιn gözaltιna alιnmasιndan sonra Paşa hazretlerinin gidip Erdoğan ve Gül ile görüşmesinin ardιndan serbest kalmasι başka bir tesadüf olmasa gerek.

Gerçi bunlardan birisi tarif edilen Ergenekonun bir numaralιsι olduğu idda edilenin tιpkι Atatürk tarifi olduğunu söylemesi bir tepki veya espiriden çok Atatürkü Ergenekonun bir numaralι adamι olarak göstermesi onursal başkanlarι olarak manevi anlamda kulanιlmιşsa eğer, bu pekte yanlιş sayilmaz.

Türk basιnιnda çιkan: „Erdoğan ve Başbuğ’un görüş alιş - verişi yapmιşlardιr.“ gibi değerlendirmelere karşι bir Türk köşe yazarιnιn da : „ Görüş alιş - verişinde bulunmamιş, Genelkurmay kendi görüşlerini bildirmiştir.“ demesi ilginç ve doğrudur. Yani burada karşιlιklι bir görüş alιş - verişi yok, Başbuğ hazretleri direk olarak talimat vermiştir.
Zaten Başbuğ göreve gelirken artιk elektronik darbelerin döneminin bittiğini söylemiş ve adam bu sözüne de bağlι kalarak elektronik emirler yerine gidip kendi emirlerini bizzat kendisi canlι olarak veriyor.

Yaklaşιk bundan bir yil önce yazmιş olduğum bir yazιda Ergenekonun davasιnιn ucunun deniz Baykal’a kadar uzanabileceğini söylemiştιm. Tuncay Güney’in son
açιklamalarιyla Ergenekonun izini Baykal’a kadar götürdü. Deniz Baykal Ergenekonun avukatι olduğunu söylerken aslιnda kendi kendinin avukatι olmak istiyordu. Eğer bu iz sürdürülürse eminim ki sonu „Fιrat kenarιndaki kuzunun hesabι bizden sorulur.“ diyen Süleyman Demirel’e kadar gidecektιr. Demirel’in Cumhurbaşkanι olduğu dönemde onun eski partisinden ve onu iyi taniyan bir milletvekili olan Esat Kιratlιoğlu, Demirel için şöyle demişti : „ O, bu sefer, hayatιnda ilk olarak bir sefere mahsus doğruyu söylemezse, ben ona Cumhurbaşkanιm değil, Çankaya’daki Şişman diyeceğim.“ Bence eğer Kιratlιoğlu hala hayata ise artιk Demirel’e kerhen de olsa „Cumhurbaşkanιm“ diyebilir. Çünkü yarιm yamalak ve dolaylida olsa Süleyman Demirel : „ Böyle olursa Türk devletinde herkes Ergenekoncudur“ diye ilk defa bir doğruyu söylemiş oldu. Bu her ne kadar işin ucu kendine kadar uzanmasιn diye söylense de dolayli bir itirafιda belirtir.

Bunun için burada ortaya çιkan iddia edildiği gibi, devlet içerisindeki derin devlet değil bir bütün olarak devletin derin olduğudur. Ve bu derin devlet ya
da Ergenekonu tasfiye etme mücadelesi falan değil, yeni derin devlette bir Neo - Ergenekonun yapιlanma savaşιmιnda kimlerin yer alacağι kavgasι ve görev bölümünden başka bir şey değildir.

Koparιlan tüm kiyamet bu yeni modern derin devlette kimlerin kalιp kimlerin gideceği ya
da yeni olarak kimlerin getirileceği kavgasιdιr.

1980 Cuntasι ve öncesi Pro - Ergenekon iken, sonrasι süreç de Ergenekonun kendisi ve günümüzde yapιlandιrιlmak istenen de Neo - Ergenekondur.

21.01.2009

Kötü Şarkıcı




A.Kadir Konuk / Yenihayat1@t-online.de

Hiç istemediğim halde üzdüğüm insanlardan özürüm olsun, önce bir fıkra anlatayım.
Tıklım tıklım dolu salonun sahnesinde sesi berbat ama bacakları güzel uyduruk bir şarkıcı ne zaman programını bitirmeye kalkışsa dinleyiciler “İsteriz” diye tempo tutuyorlarmış. Haber yazmak için orada bulunan gazeteci yanındaki genç adama “Ama bu kadın gerçekten kötü söylüyor şarkıları, neden durmadan yeniden istiyorsunuz” diye sormuş.

“Ah abi” demiş genç adam, “Sen asıl bundan sonra sahneye çıkacak olanı gör, o daha beter. Bunun hiç değil bacakları güzel!”

Oysa benim bacaklarım da güzel değil, çarpık çurpuk. Ama okurlar ille de “Geri dön” şarkısını söylediler ısrarla.

“Hep birlikte isterüüüz diye bağırıyoruz” yazdı e-mailinde sevgili Yener Orkunoğlu. Şarkıcı oradan geldi aklıma.

Doğrusu bunu beklemiyordum. Üç günde belimi büktünüz, aynada kendi yüzüme bakamaz oldum.

Yaşamımda ilk kez bir yazıyı ağlayarak yazıyorum. Sevilmek, aranmak ne güzelmiş meğer, unutmuştum.

Siteden ayrıldığımı belirttiğim yazıdan sonra siteye gelen yorumların, yüzünü bile görmediğim sevgili şefim Hasret Birsel’in benim için tam bir “Sevgi darbesi” yazısının dışında dost insanlar telefonla aradılar, e-mailler gönderdiler, üç günde beni yerin dibine geçirdiler. Ne korkaklığım kaldı, ne kaçaklığım, ne dönekliğim, ne yarı yolda bırakmalarım…

Hele de Türkiye’de yaşayan, kendilerini benim kızlarım sayan, yüzlerini görmediğim, mahkum yakını o iki liseli genç kızın sözleri…

Biliyorum yüreğinde insan sevgisi taşımayanlar “Gene kendini konuşturdu, insan bu kadar tutarsız olmaz, gidiyorum deyip kendini dayattı” diyecekler.

Umurumda değil. Bana sevgilerini bu kadar açıkça söyleyen insanların varlığı bütün utançları ortadan kaldırmaya yeterli.

Bir sevgili dostum, “Hem mazoşist, hem sadist olamazsın” dedi.
Hem kendine hem bizlere eziyet etme!

“Siz güçtünüz, sestiniz kalın bence Kalmalısınız” diye seslendi bir şair kadın binlerce kilometre öteden.

Mehem ben neymişem? (Annem meger-meğer demez mehem derdi)
Simit sattığım günlerde bir simitçi ustam vardı, Ecem emmi derdik ona, Erzincan’ın en güzel simitlerini, döner lavaşlarını o yapardı. Acemistan’dan geldiği söylenirdi, bilmezdik Acemistan nere.

Ecem emmi kızdığı, burnundan soluduğu anlarda, şu godugumun Ecemistanında mene bir mezer bulunmadı, geldim bu puştların götüni gohlirem, derdi.

Hayır, konuyla ilgisi yok bunların, elimi yazıya alıştırmaya çalışıyorum. Baskılara dayanamayıp döndüm ya, dönek oldum ya, yer ısıtıyorum, yüzümün kızarıklığını gidermeye uğraşıyorum.
Geçmişte sevgililerimden ayrıldığım anlarda, kapıyı kapamadan önce “Gidiyorum, söyleyecek bir sözün varsa şimdi söyle” demiştim, yanıt derin bir sessizlik olmuştu her defasında. Kal deseler kalır mıydım, bilemiyorum.

Anam, babam, çocuklarım, ailem olan, içinde ömrümün en genç yıllarını geçirdiğim, uğruna “Ölümlere gidip geldiğim” siyasi örgütümden istifa ettiğim zaman, eskiden beni salonlarda ayakta alkışlayan binlerce insanın arasında yığınla sevenim vardı, biliyorum, ardımdan kimse kal dememişti.

Yıllarca içlerinde çalıştığım gazetelerden ayrılırken iş arkadaşlarım da kal diye ısrar etmemişlerdi hiç. Beni seven okurlar olduğunu biliyordum, ama onlar da gazeteleri mektup yağmuruna tutmamış, yazarımızı isteriz dememişlerdi. Diyenler olduysa bundan benim haberim olmadı, darılmasınlar.

İlk kez, inanın bana ilk kez böylesine bir okur sevgisiyle karşılaşıyorum. Beybun sitesinin dışında yazılarımı gönderdiğim iki sitenin yöneticileri de kal diye seslendiler ilk günden.
Erkekler de ağlarlar, hem de zırıl zırıl ağlarlar, diye eğittiğim sulu gözlü yüreğim ha patladı ha patlayacak!

Bir konuya açıklık kazandırmalıyım.

Korktuğum, mücadele etmekten yıldığım için almamıştım ayrılma kararını. Başta beybun sitesi olmak üzere internet sitelerine izinle, davetsiz gelen bir konuktum, ev sahiplerimin benim yüzümden rahatsız edilmelerini istemediğim için aldım o kararı. Başkalarını üzmek, başkalarına sorunlar yaratmak işim değil, böyle anlarda kendi içime yöneliyor, zaten aksi olan suratım daha da aksileşiyor, berbat bir adam haline geliyor, acılarını özel yaşamımda yaşıyordum. Geçmişte bu nedenlerle kendime yöneldiğim anlar oldu, yeniden aynı duyguları yaşamak istemedim, bundan çekindim açıkcası.

Yazılarımı açık ismimle yazıyorum, her tür eleştirinin, küfrün, beğeninin bana yönelmesi gerekirdi.

Bazı dostlarım yazılarımı doğrudan, çok açık sözlerle yazmak yerine, sözcükleri yazılarımın içine yedirmemi önerdiler.

Ezop devri kapandı zannediyordum. 2009 yılında o zıkkım düşünce özgürlüğünü yaşayabileceğimi düşünmüştüm, yaşasın dilim özgür oldu diye seviniyordum.

Ağalık devri kapanmamış, yeni anladım.

Yine de yazacaksam düşündüğüm gibi, açıkça yazmayı yeğlerim. Belası sevdam olsun.

Gene başladım işte!

Anam da öyle derdi: “Ağzını kapasalar gerin durmuyor!”

Can çıkıyor da huy çıkmıyor, neylersiniz. Siz bilmiyorsunuz ben neler çektim bu dilimin yüzünden.

En iyisi yine bir fıkra anlatayım.

Efendim, şehirler arasında yük taşıyan eski bir kamyonun parçaları bir gün isyan etmişler. Ne bu lan demiş lastikler, mecbur muyuz yıllarca bu yükleri taşımaya, ya biz, demiş balatalar, yandık ulan yandık bu manyak şoförün fren sevdasından, rot bağırmış, direksiyon haykırmış, vites kolu zırlamaya başlamış, amortisörler inlemiş, tahtaları parçalanmış kasa ağıda başlamış, birden bir nara patlamış orta yerde:

Susun ulan, diye bağırmış mazot deposu, her benzinlikte bana giren hortumlar hanginize girdi?
Cinsiyetçi olmadı değil mi?

Ne bileyim ben, Türkiye AB’ye girecek denilince cinsiyetçi olmuyor, (AB ülkelerinin arasına katılacak denilmesi gerekiyor) ama hortum mazot deposuna girince cinsiyetçi olabilir.

Sizlere teşekkür ediyorum.

Tartışmalar gelir geçer. Belki beş-on yıl sonra olmayacağım bu dünyada, kimse de anımsamayacak, ama en azından küçücük de olsa sevgi kalabilmeli yüreklerde. Bana yeniden yaşattığınız, yeniden var olduğuna inandırdığınız insan sevgisi…

Gerisi laf-u güzaf!
…
Gelelim şu ünlenen af öykümüze.

İsteyen istediğine af isteminde bulunsun, sonuçta hepimiz aynı noktada birleşeceğiz. Niye mi?
Nasrettin Hoca öyle söylüyor da ondan. Bu fırkayı çok uzun yıllar önce bir gazetede yazmıştım, yine başım belaya girmişti. Ama yeri geldi, cuk oturur.

Nasrettin Hoca yetişkin oğluna kız istemeye gitmiş. Eve girmiş, oturmuş, yekten, bizim oğlan sizin kızla evlenecek, demiş.

Hocayı döverek atmışlar kapıdan dışarı. Komşuları görmüşler, ne iş hoca diye sormuşlar. Kız istemeye gittim, dövdüler, demiş hoca ve olayı anlatmış.

Ama kız böyle istenmez ki hoca, demişler, izin ver biz gidip isteyelim.

Komşular gitmişler kız evine, Hoca da gidip evin penceresinin altına siperlenmiş. Komşular oturmuşlar, dereden tepeden konuşmuşlar, kahvelerini içmişler, sonra, biz buraya hayırlı bir iş için geldik, sizin kızı bizim Hocanın oğluna Allah’ın emri, peygamberin kavliyle istiyoruz, demişler.

Hocanın oğlundan iyisini mi bulacağım, demiş kızın babası, ama Hoca öyle demedi.

Hoca dayanmış pencereye, öyle de olsa, böyle de olsa benim dediğim olacak, bizim oğlan sizin kızla yatacak, demiş.

Sizin isteminiz, isteme biçiminiz ne olursa olsun, her hangi bir af çıkması halinde bundan içerideki her kes yararlanır.

İdam hücrelerindeydik. O günlerde it osurdukça idam cezası veriyordu askeri mahkemeler. Yeni idam cezaları verildiğinde hep birlikte idamlara hayır sloganını haykırıyorduk. Omuzu kalabalık askeri hakim kalemini ben mahkeme salonunda yokken kırmıştı, gıyabımda idam cezası aldığımı gazeteden öğrendiğimizde koğuş arkadaşlarım haydi gel senin sloganını atacağız demişler, beni pencerenin önüne dikmişler, hep birlikte idamlara hayır diye bağırmıştık. Boynuma takılmak istenilen yağlı ipi hissetmiş, acayip olmuştum.

O günlerde faşistlerden bir kaçına da idam cezası verildi. Tartışmaya başladık. Şimdi bu sloganı yine bağıracak mıydık?

Nirengi burasıydı. Biz genel olarak mı idamlara karşıydık, bize verilen idam cezalarına mı?
Genel olarak idam cezasına karşıysak faşistlere verilen idam cezasına da karşı çıkmamız gerekiyordu. Onları asın bizi asmayın diyemezdik. Yaşamak en temel insan hakkıydı.
İşkence insanlık suçuydu, idam cezası ise asılma anına kadar süren gizli ve aşağılık bir işkence türüydü. Ben asılacağı günü en kısa süre bekleyenlerden biriyim, bekleme sürem önemli bir bölümü tek kişilik hücrelerde, yaklaşık 7 yıl sürdü.

Biz genel olarak idama karşıydık. Bu nedenle faşistlere idam cezası verildiği günün akşamında hep birlikte yine bağırdık!

İdamlara hayır!

İdam cezası kaldırıldı Türkiye’de. Şimdi sokaklar infaz yeri. Serseri bir slogan çınlıyor meydanlarda: “Yargısız infazlara hayır!”

“Yargılı” olanlara “Evet” anlamına mı geliyor bu?

Doğrusu; “Gerekçesi ne olursa olsun tüm cinayetlere hayır” olmalı değil mi?

Çünkü düşüncesi ne olursa olsun, insan yaşamı kutsaldır! Bütün demokratik ülkelerin anayasalarında böyle yazar.

Prensip olarak siyasi tutsaklara af istemekle başladım bu işe. Olaya en çok adli tutuklu, hükümlü yakınları sahip çıktılar. Yorumlardan herkes onların siyasi konularda pek de bilgili olmadıklarını gördü. Ben bir yılan da olsam, onların istemlerini dillendirdiğim için bana da sarıldılar. Dinci-faşist kesimler de insanların bu istemlerini kendi kanallarına akıtmak için hemen çalışmaya giriştiler.

Sol partiler, solcu yazarlar, gazeteciler susuyorlar. Onlar hala işin ayıp boyutuyla uğraşıyorlar, yada bir yerlerden kalk borusu çalınmasını bekliyorlar.

Üstelik bu kesimler kendisi demokrat olmayan bir hükümetten demokratik açılımlar yapmasını beklemeye de devam ediyorlar. Anayasa değişikliği yapılmalı, demokratik haklar verilmeli, Kürt dili özgür bırakılmalı…

Ama yukarıda sayılan hakları istedikleri, elde etmek amacıyla kendi bildikleri doğrularla mücadele ettikleri için zindanlara doldurulmuş siyasi tutsaklar yatmalı içeride, onlar için af istemek ayıptır. (!)

Bu sitenin yazarları, okurları olarak istiyoruz bu affı, ayıbı boynumuza olsun, bir gerdanlık gibi göstererek taşırız o ayıbı.

Şimdi yine benim geri dönmeme geliyorum.

Benim için bir zevk, bazı okuyucular için işkence olan yazılarıma sizlerin sevgisiyle dönüyorum. Anladım, inanın anladım, bu kadar yol geldikten sonra geri dönülmezmiş. Bıktırıncaya, kovuluncaya kadar kalırım artık. Belayı siz çağırdınız geriye, katlanacaksınız.
Umarım ve dilerim zor anlarımda da yanımda olur, beni sevgi dolu dayanaklardan yoksun bırakmazsınız.

Gelinen noktadan geri dönülemeyeceğini sevgi dolu tokatlarınız sonucunda anlamış bulunuyorum. Yüzümün kızarıklığı, alev alev yanması bundandır.

Efendim, Türkiye’nin başbakanı olma şerefine ulaşmış, aynı zamanda hemşerim olan, Erzincanlı, eski sebze hali müdürü Yıldırım Akbulut da bir zamanlar öyle demişti. Transseksüel kardeşlerim fıkradan lütfen alınmasınlar.

“Yıldırım Akbulut bir gün işe giderken yolda otostopçuluk yapan erkekten dönme iki kadını (Onlara şimdilerde transseksüel deniliyor) arabasına almış. Bir süre gitmişler, kadınlardan biri, biliyor musunuz, biz dönmeyiz, demiş.

Yıldırım Akbulut gülmüş, bu kadar yol geldikten sonra zaten dönülmez, demiş.”

Bu kadar yol geldikten sonra dönülemeyeceğini ben de anlamış bulunuyorum. Şimdi geriye yüzü de, bacakları da, sesi de güzel bir kadın şarkıcıdan miras, kulaklarımda inleyen şarkı kalıyor.

“Dönülmez akşamın ufkundayım, vakit geç/Bu son fasıl ey ömrüm, nasıl geçersen geç!”

Sanıyorum, dönek olmadan önce bir sloganda kalmıştık.

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!

Zindanlar boşalsın, genel af!