21 Kasım 2009 Cumartesi

DÖNÜYOR ÇARKI...



Haci Cirik / Fezali
cirikh@mynet.com

Şu son zamanlarda kimler ekrana geçse mikrofonu görse,aman efendim geçmişimizden ders çıkarmalıyız diye söze başlıyor.(Doğru söze haci emmin nederki). Ulan senin geçmişindeki o Selçuklu, Osmanlı İmparatorlukları az mı insan kanı akıttılar?

O günlerde zindanlar aydınlarla dolmadı mı? Dar ağaçlarında halkın sevdalıları sallandırılmadı mı? İşte örnek dediğin şey bu gününde yaşayan örnek, o geçmiş dediğin daha hala hayatta yerini devlet içinde ve kurumlarında zaman zaman kendini göstermiyor mu? İnsanların ötekileştirilmesi, Polis copları meydanlarda,yoksulluk dizboyu,sağlık,eğitim.

Devletin hantal bürokrat yapısı,Devletin başından bütün kurumlarındaki derin devlet olmanın başka yapılaşması,yakın kayırımları daha sayabileceğim çok şeyler bu günde önce olduğu gibi yerini korumaktadır.

Her gün açılımlarla yatıp kalkar olduk bir arpa buyu yol alınmayan toplantılar çözümsüz çıkmaza saplanan sonuçlar duymaktan usandık. Parlamantoda yeterli güce sahip olan ikdidar kedinin (şeyle oynadığı gibi )açılımlarla halkı oyalamakta gün kazanmakta işine devam ediyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup bugüne kadar sorunları çözüm bulmayan vatandaşlar bir karara gelmeli ve devletten sorunlarının çözümü için samimi olmasını istemeliler. Bu günlerdeki sorunların çözümü Ankara meclis'idir. Bu sorunların tek çözümü meçlisten geçecek yasa ile olur. Yeterli güce sahip hükümet elindeki imkanı sorunları çözmek yerine günlük oyalama taktikleri yaratarak, halkın içinde bulunduğu sorunlardan halkın dikkatini başka alanlara çekmekte yeterli derecede uzmanlaştı.

Ergenekon denen dava ve irtica denen karanlık düşünce iki üst sınıfın kendi arasındaki kozlarını paylaşamadıkları işleridir. İşçi,esnaf, köylü,memur olan alt tabakadaki bizlerin esas meselesi yaşam mücadelesidir. Hükümetin istediği halktan iktidar karşısında boynumuz kıldan incedir beklentsidir.
Kadere razı ümmetçi ve nasip ne ise o olur deyimdir perişan haline razı olan halkın yaratılması içindir ki bu siyasetçiler gerçek sorunları çözmek yerine günlük yapay meseleler yaratarak nefeslerini harcamaktadırlar. Sorunu olan halktan insanlar şu alkışçılıktan vaz geçerlerde bu bey efendilere tepki ile kendilerini hatırlatırlarlsa ve sifil meslek örgütlerinde toplanarak güçlerini gösterirlerse işte o zaman kendileri için bir iş yapmış olurlar.

DÖNÜYOR ÇARKI

Cirik Haci / Fezali
cirikh@gmx.de

Selçuk Osmanlı mirası bu güne
Tas, hamamı aynı, dönüyor çarkı
O Cumhuriyet laiklik olsa bile
Tas,hamamı aynı, dönüyor çarkı

Yavuz öfke kinle tarihi yazdı
Kuyucu Murat da mezarı kazdı
Karada savaştı, denizde yüzdü
Tas, hamamı aynı dönüyor çarkı

Hani han sarayı hüküm verenler
Geçmişi aratmaz yerin alanlar
Zindanlar şahit bilir, sağ kalanlar
Tas, hamamı aynı dönüyor çarkı

Dar ağacı kuruldu kaç uluya
Feryadı yükseldi gökteki aya
Faili meçhul bitmez saya saya
Tas hamamı aynı dönüyor çarkı

İsmi başka cismi aynı düzende
Dolaşır karışır çomça kazanda
Marifet arar çöplükte yüzende
Tas hamamı aynı dönüyor çarkı

Fezalim der hacim çekeyim yayı
Ortadan kaldıram şu ağa beyi
Silip süpürem zalim Amarika’yı
Tas, hamamı aynı dönüyor çarkı

----------------

NİYETI BOZUK

Cirik Haci / Fezali
cirikh@gmx.de

Mesnetsiz sorumlu açılım demiş
Bir türlü açılmaz niyeti bozuk
Ucu acık tartışılır bir şeymiş
Bir türlü açılmaz niyeti bozuk

Yavaş ılımlı sindire sindire
Böyle inanmışdık sağıra kele
Okuyup üfürür kacıncı süre
Bir türlü açılmaz niyeti bozuk

Günleri oyalar alıp götüren
Beylerine haber verip yetiren
Devlet millet malın yeyip bitiren
Bir türlü açılmaz niyeti bozuk

Hilesi saklıdır dili altında
Ülama hesabı yüce katında
Rüyasın görüyor deniz yatında
Bir türlü açılmaz niyeti bozuk

Fezalim der hacim incitme canın
Sanma ki boş kalır sağınla solun
Aşk ile hizmet et solmasın gülün
Bir türlü açılmaz niyeti bozuk

20 Kasım 2009 Cuma

HAKSIZLIĞI SAVUNMAK ABESLE İŞTİGALDİR



”Rumları mübadele ile, 6-7 Eylül faciaları ile dışladılar, Yahudileri Varlık vergisi ile kaçırtdılar, Ermenileri katliamlarla, ikinci sınıf muamelesine tabi tutmakla ,damarlarında asil kan olan, Türküm demekle MUTLU olacak homogen , saf kan Türklerden Türk milleti yaratmağa muvaffak olduklarını sananlar şimdide Kürtleri Koçgiride, Dersim’de yaptıkları soykırımla temizleyemedikleri için hüsran içindeler…”


Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Abim 1957’de milletvekili seçilince sevincimi bildiren bir telgraf çekmiştim Londra’dan. Böyle ciddi bir sorumluluğu üstlendiği için. İlaveten de üzüldüğümü bildirmiştim. Zira Jakoben zihniyetin hakim olduğu, askeri vesayetin yaşandığı bir memlekette demokrasinin mevcut olamayacağı, hele hele haksız yere defalarca sürgüne gönderilmiş bir ailenin evladı olarak siyaset yapmanın akıntıya kürek çekmek olacağını bildirmiştim.

1959’da, dayım Hüseyin Fırat ile de günlerce münakaşa etmiş, Türkiye’de CHP nin kışkırtmaları ile demokrasinin sakatlandığı, 49 Kürd aydının zindanlara atıldığı bir devrede siyasi sorumluluk taşınamayacağını, meclisten çekilmesini söylemiştim. Avrupa’da yaşadığım için Türkiye’de ki gelişmelerden haberdar olmadığımı söylemişti. Çok geçmeden Abime ve dayıma söylediklerim su yüzüne çıkmış, 27 Mayıs ihtilali yapılmış, Yassıada mahkemeleri kurulmuş, Türk siyaseti en zalim darbeyi yemişti.

Bugün Türkiye’de bir değişim devri yaşanmakta. Şovenist, Jakoben zihniyette ki siyasiler ve bürokratlar bu değişimin farkında değiller. Bu sözde elit zümre direnmekte ve çok zor olan haksızlıkları savunmaktan vazgeçmemekteler. Problemler pragmatik yöntemlerle çözüldükçe, geçmiş tarihimiz ile yüzleşilmeğe başlandıkça, meşruuiyetlerini kaybedecekleri endişesi ile çılgın hezeyanlarını dile getirmektedirler.

Türkiye değişiyor. Alevilerden, Kürtlerden, Ermeni katliamından bahsetmekten artık aklı başında aydınlar korkmuyorlar. Hatta küp kafalılar(!), karnını kaşıyanlar(!), sağ duyularını, empatilerini çalıştırıp Dersim katliamında olduğu gibi, Koçgiride olduğu gibi, Kürtleri kökten ifna edelim, yahut Türkiye dışına sürelim, dağa çıkalım özel timlerden kuracağımız bir ordu ile Türk kanı taşımıyanları yok edelim çığırtkanlığı hezeyanından vazgeçmiyorlar.

Daha bir sene önce Kürtler hakkında yapılan zulumleri dile getirdiğim için ablam beni tehdit etmiş, yeniden hapishane kapılarında beklemek istemiyorum, seni hapishanede ziyarete gelmem diyordu. Bir bakıma haklıydı. 27 mayısta geçirdiği travmanın etkisinden kurtulamayışına saygılı idim.

Artık Atatürk’ün arkasına saklanmak fayda etmiyor. Zira Atatürk’ün Vatikan’daki Papa gibi hata yapmaz, OMNİ POTENZ, efsanesi yıkılmıştır. Onun Türkler için inkâr edilmeyecek hizmetleri vardır. Fakat artık hatalarını da dile getirip, geçmişimizle yüzleşmek lazımdır.

Resmi tarih kitaplarının, Atatürk’ün NUTUK hitabesinin gerçekleri tahrif ettiği tarihçilerimizle açığa çıkarılmıştır.

Türkiye halkı CHP nin ve MHP nin hatalı tutumları sayesinde ‘’de facto’’ bölünmüşlük arzediyor. Kürtleri, Alevileri, gayri müslümleri kucaklayacaklarına , onlar için yapılacak her türlü demokratik açılımlara karşı çıkmaları sayesinde Kürdistan’da oy potansiyelleri sıfıra inmiş durumdadır.

Rumları mübadele ile, 6-7 Eylül faciaları ile dışladılar, Yahudileri Varlık vergisi ile kaçırtdılar, Ermenileri katliamlarla, ikinci sınıf muamelesine tabi tutmakla ,damarlarında asil kan olan, Türküm demekle MUTLU olacak homogen , saf kan Türklerden Türk milleti yaratmağa muvaffak olduklarını sananlar şimdide Kürtleri Koçgiride, Dersim’de yaptıkları soykırımla temizleyemedikleri için hüsran içindeler. 30 sene zarfında 40 bin PKK lı Kürt genci öldürmelerine rağmen başarısız olduklarını genel kurmay başkanı BAŞBUĞ dahi itiraf etmektedir.

Trabzonda Santorinin , Malatya’da güya misyonerlerin hunhanrca katledilmeleri münferit hadise olarak algılanamaz. Daha dün bir genç kızı baba-oğul testere ile kestikleri açığa çıktı. Sivas, Maraş, v.s. katliamlarında hep ayni ilkel, barbarca davranışlar, nihayet Öymen’in itirafı ile dejenerasyonun, cerebral bir maluliyetin eseri olduğu anlaşıldı.

Bundan iki bin sene önce Sicilyali EMPEDOKLES insanları iyi ve kötü ruhlu olarak kategorize ettmiş. Yani bazı insanların Nuh Nebininde mani olamadığı İBLİS mikrobuna duçar olduklarını dile getirmiş. Kimlerin Mevlana’nın torunu olabileceğine halk seçimlerde kararını bildirmektedir. Demokrasinin güzelliğide beyinlerde olmasıdır. İster Türk, ister müfrit, eli silahlı Kürtlerin geçirdikleri travmalardan dolayı dejenerasyon alameti gösterdikleride aşikardır.

Gılgamış destanında bu yana, her türlü teknolojinin etkisine rağmen insanlarda SEVMEK kabiliyetinin de değişmediğine şahit oluyoruz. Bu münasebetle harplerin sona ereceğine, silahın geçersiz olacağına, günün birinde AŞK’ın varlığına inanılacağını düşünüyorum.

Antalya.20.11.09

19 Kasım 2009 Perşembe

PİYON KÖŞE YAZARLARI ve ANTİ-DEMOKRATİK MODERNLİK


Yener Orkunoğlu
y.orkunoglu@googlemail.com

Geçmişte burjuvazi feodalizmi yıkarken ilerici bir dünya görüşüne sahipti. Dinsel ideolojiye karşı savaş başlatarak, aklın özgürleşmesini savunmuştu. İlerleme fikrinden yanaydı. Gerçekliğin araştırılmasına önem veriyordu. Bireyin özgürlüğünü ilke edinmişti. Bireyin gelişmesine engel olan her şeye karşı savaş başlatmıştı. Burjuvazinin ilerici olduğu çağda birey, bugünkünden farklı anlaşılıyordu. O zamanlar birey, toplumsal gelişmeye kişisel yetenekleriyle katılan insan olarak tanımlanıyordu.

Burjuva düzeni Avrupa’daki 1848 Devrimlerinden sonra tüm çabasını sistemi korumaya yöneltmiştir. Macar filozofu Georg Lukacs’ın vurguladığı gibi, 1848 devrimlerinden sonra.burjuva felsefe tarihi akla ve ilerlemeye saldırının taridir. Marksist felsefe, burjuva felsefesinin akla ve ilerlemeye saldıran burjuva felsefelerine karşı duran felsefe olmuştur.

Eskiden akla güvenilirdi, şimdi akla güveni sarsarak imana, inanca ve dinsel düşünceye zemin hazırlanmaktadır. Burjuvazi, gençlik döneminde, insanı amaç olarak tanımlanıyordu. Şimdilerde yaşlanmış ve tarihsel olarak miladını dolduran burjuva düzeni, insan ‘küçültmüştür’. Burjuvazi insan ve birey konusunda eski düşüncelerinden uzaklaşmıştır. İnsan, bugün sermayenin ve devletin hizmetinde bir araç olarak görülmektedir.

Burjuva ideologları, bugün artık ilerleme kavramına ve “akla güven” düşüncesine karşı gelmektedir. Toplum bilimcilerinin, filozofların, ilerleme ve diyalektik kavramını hafızalardan silme çabası var. ‘Toplumsal ilerleme ve gelişme felsefesini en iyi nasıl çürütürüm’ alanında yarışıyorlar.

Muhafazakar ideologlar, sorunların kaynağını toplumsal yapılanmalarda değil, insanın kusurlarında arıyorlar. İnsan bilgisinin parçalı bir doğasının olduğunu iddia ediyorlar. Kusurlu olan ve bilınci parçalanmış olan insanın gerçeği kavrayamayacığını ileri sürüyorlar. İnsanın geleceği belirleme yeteneğinin olamayacağına işaret ediyorlar.

Hep vurgularım. Türkiye, moderleşen, ama gerçek bir aydınlanma sürecinden geçmeyen bir ülke. Bu açıdan Türkiye halkları talihsiz. Yetkisini ‘cumhuriyet kuruculuğundan’ alan askeri cumhuriyet rejiminde yaşamaktadırlar. ‘cumhuriyetin kurucusuyuz ve bekçisiyiz’ diyen otoriter bir zihniyetin altından posası çıkarıldı. İrtica ve bölücülük korkusunu yaymak, askeri bürokrasinin ülkeyi yönetmesine ‘meşruluk’ kazandırıyor.

Görünüşte Türkiye’de demokrasi var. Vitrine bakılırsa Türkiye’yi ‘seçilmişler siyasiler’ yönetiyor. Demokrasi vitrini, gerçekte ‘otoriter baskıcı’ düzeni gizliyor. Ülkede halk tarafından seçilmiş partiler var. ‘Seçilmişler’ hükümet kuruyor, ama gerçek iktidar olamıyorlar. Yetkisizler. Çünkü iktidar ‘atanmışların’ elinde. Seçilmişler, siyasal açıdan halka karşı sorumlular;ama karar yetkileri sınırlı. Askerlerin halka karşı siyasal sorumlulukları yok;ama sınırsız yetkiye sahipler. Atanmışlar yetkili, seçilmişler sorumlu. Bu olmaz.

Sözü, kendini TSK’nin psikoljik hareketinde piyon rölü üstelenen köşe yazarı, sinemacı vb. gibilere getirmek istiyorum. Kendini, sermayeye ve devlete araç olarak kullandıranlar ve ruhlarını kiralayan bu tipler, insanlığın yüz karasıdır. Bunlar hangi vicdanla yaşıyorlar?

Medya organları arasında görsel olan çok daha egemen bir konuma geçti. Çünkü insanın ‘görme organı’ olan göz diğer duyu organlarına (dil, kulak, deri, burun) nazaran sürekli ‘algı almaya’ hazırdır. Diğer duyu organları gözden farklıdır. Örneğin, kokuyu, koku olduğu zaman duyarız, acı veya tatlıyı ise yediğimiz zaman tadarız. Oysa göz sürekli algıya hazırdır, sürekli algılar. ‘Gösteri’ çağı, bir ölçüde gözün sürekli algıya hazır olma özelliğini kullanmaktadır

Medya etkisini üç alanda göstermektedir.

Birincisi, kamuoyuna genel bir ‘zihniyeti’ kabul ettirir. Bunu yaparken kültürü araç olarak kullanır. Bilim-Felsefe-Sanat üçgeni aracılığıyla aydınları sisteme integre eder. Eğlence yoluyla yeni bir kültür yaratmaya çalışır. Kültürel dönüşüm yoluyla apolitize etmeye çalışır.

İkincisi, kamuoyunu manipule etmek için dezinformasyona başvurur.

Üçüncüsü, ‘alternatif yoktur’ zihniyetini aşılamaya çalışır. Alternatif ‘zihniyetleri’ görmezlikten gelir.

Türkiye’nin demokratikleşmesi hem Genel Kurmayın egemenliğine son vermekten, hem de anti-demokratik basına karşı olmaktan geçer.

Sorumsuzların yetkili, sorumluların yetkisiz olduğu bir ülkede çatışma, karmaşa hiç bitmez...Demokratikleşme ve otoriter zihniyet arasındaki kavga sürecektir.

13 Kasım 2009 Cuma

Beşikçi: Öymen'in Amcası Tunceli Kanununu Alkışlayanlardandı


Dr. Beşikçi, Dersim katliamını savunan CHP'li Onur Öymen'in amcası Hıfzırrahman Raşit Öymen'in de 1935 Tunceli Kanunu'nun onaylandığı, uygulandığı Dersim katliamının gerçekleştirildiği dönemde Meclis'teki mebuslardan biri olduğunu anımsatıyor.

"Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi" kitabının yazarı Dr. İsmail Beşikçi, Meclis'te Dersim katliamını savunan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) sözcüsü Onur Öymen'in amcasının da, katliamın zeminini hazırlayan "Tunceli Kanunu"nu onaylayan mebuslardan biri olduğunu anımsatıyor.

Beşikçi, Öymen'in sözleri ve bu durumla ilgili bianet'in sorusunu yanıtlarken şu yorumu yapıyor:

"Jenosidin bu kadar kolay ve rahat bir şekilde savunulabilmesini resmi ideolojide aramak gerekir. Tunceli Kanunu'nun yapıldığı (1935) ve uygulandığı, Dersim'de jenosidin gerçekleştirildiği dönemlerde, Onur Öymen'in amcası Hıfzırrahman Raşit Öymen de TBMM'de mebustur.

"Prof. Hıfzırrahman Raşit Öymen, Münir Raşit Öymen (Onur Öymen'in babası) eğitimli kişilerdir. Almanya'da özellikle eğitim alanında eğitim görmüşlerdir. Ama bu eğitim, soykırımın yanında yer almaya engel olmuyor. Kürt varlığının ve Kürtçe'nin inkarı, imhası ve asimilasyonu yolunda politikalar ve uygulamalar her zaman, soykırım düşüncesi ve uygulamaları için elverişli bir ortam hazırlamıştır."

"Hukuk dışı yasayı oybirliğiyle onayladılar"

Beşikçi, "Hukuk dışı, çağ dışı, keyfi yönetimlere olanak veren bir yasa" diye nitelediği Tunceli Kanunu'nun Meclis'ten oybirliğiyle geçtiğini, o dönemde mebus olarak "tayin edilen" 60'a yakın profesör veya ordinaryüs profesörün hepsinin yasayı kabul ettiğini söylüyor.

Beşikçi, kitabında bu dönemi ve mebus profesörlerin tavrını şöyle anlatıyor:

Bu profesörlerin hiçbirisi, bu uygulamanın modern hukuk sistemlerine aykırı olduğunu söylemiyor, itiraz etmiyor. Üstelik onaylıyor, alkışlıyor.

Bu kanun Genel Müfettiş olan vali ve komutana, kişileri yakalamak, itham etmek, yargılamak, idam kararı vermek, idamları infaz etmek yetkilerini veriyor.

Genellikle Almanya'da, İtalya'da, Dolmabahçe Sarayı ve Çankaya Sofralarında "ilim" tedris eyleyen bu hukukçular bunun 1924 Anayasasına aykırı olduğunu söyleyemiyor, yargı ve icra görevlerinin bu derece bir tek kişinin uhdesine verilemeyeceğini belirtemiyor, sesini yükseltemiyor. Yükseltmiyor.

Üstelik, bu ulema takımı bunları onaylıyorlar, alkışlıyorlar, en münasibi budur, diyorlar. Şefe, resmi ideolojiye bol bol övgüler düzüyorlar.

Tunceli Kanunu'na göre getirilen yargılamada, sanığa iddianame verilmiyor, savunma hakkı verilmiyor. Mahkeme kararlarının kesin olup temyizinin mümkün olmadığı hükme bağlanıyor.

Ordinaryüs profesör ve profesör unvanlı "ulema"mn bunlara da itirazı yok. Bunları, yeri ve zamanına göre övgüler düzdükleri 1924 Anayasasına aykırı bulmuyorlar. En münasibi budur, diyorlar, alkışlıyorlar. Eşkıyalıkla, haydutlukla mücadele ediyoruz. Gericilikle, ağalarla mücadele ediyoruz, diye geniş kitleler sürgünlere gönderiliyor, kadınların kızların ırzına geçiliyor, gebe kadınların karnına kılıç sokuluyor, emzikteki bebeklerin başlan kesiliyor, kılıçlara takılıyor, iki-üç yaşındaki bebekler, başları taşlara vurula vurula öldürülüyor, tekmelenerek öldürülüyor, insanlar, mağaralara tıkılıp üzerlerine zehirli gazlar sıkılıyor, kadınlar, genç kızlar, çocuklar, ağzı betonlarla kapatılmış mağaralarda yakılıyor, "ilim" heyeti, bütün bunlan onaylıyor, alkışlıyor. En münasibi budur, diyor. Çünkü Şef böyle istiyor. Ve Şeflik düzenlerinde doğrunun ölçütü, olgular değil, Şefin dedikleri, tavır ve davranışlarıdır. (TK)

Beşikçi: Gerilla federasyon gücü olsun


Güneş Ünsal
İstanbul (DİHA)

"Türkiye'de Kürt sorununa ilişkin yazdığı 36 kitaptan 32'si yasaklanan Beşikçi, AKP hükümetinin açılıma yönelik girişimlerinin, diğer hükümetlere göre daha donanımlı ve ileri bir anlayışta olduğunun görüldüğünü, bu nedenle çözüme daha yakın bir tutum sergilediğini ifade etti."

Beşikçi: PKK'nin mücadelesi açılımın en önemli gerekçesidir

AKP hükümetinin açılıma yönelik girişimlerini diğer hükümetlere göre daha donanımlı ve ileri bir anlayışta olduğunun görüldüğünü ifade eden Sosyolog İsmail Beşikçi, bu nedenle çözüme daha yakın bir tutum sergilediğini belirtti. Açılımın en önemli gerekçelerinden birinin PKK'nin yıllarca süren kararlı mücadelesi olduğunu belirten Beşikçi, 'Eğer bugün bu tür konuları konuşabiliyorsak yoğun bir tartışma yaşanabiliyorsa, bunda PKK'nin yürüttüğü kararlı mücadelenin büyük bir rolü vardır' dedi.

Erzurum'da bulunan Atatürk Üniversitesi'nde sosyoloji asistanı olduğu süreçte bir Kürt aşireti hakkında hazırladığı tez sonrasında çalışmalarını Türkiye'deki Kürt sorunu üzerinde yoğunlaştıran ve konu ile ilgili yayınladığı kitap ve makalelerden dolayı 17 yılını cezaevinde geçiren 70 yaşındaki bilim insanı Sosyolog İsmail Beşikçi, Kürt açılımı ile ilgili görüşlerini belirtti. Beşikçi'ye göre hükümet, Kürt sorununun temelini oluşturan noktalara henüz değinmezken, Kürt tarafı da istemlerinde daha kapsayıcı olması gerekiyor. PKK'nin uzun yıllar devem eden kararlı mücadelesinin bu güne gelinmesinde büyük bir rolü olduğunu ifadede eden Beşikçi, Kürtlerin de gelinen süreçte federasyonu ve hatta HPG güçlerinin de Federal Kürdistan Bölgesi'nde güvenlik gücü olarak değerlendirilebilmesini savunabilmesi gerektiğini söyledi.

'Hükümetin tavrı dikkate değer'

Türkiye'de Kürt sorununa ilişkin yazdığı 36 kitaptan 32'si yasaklanan Beşikçi, AKP hükümetinin açılıma yönelik girişimlerinin, diğer hükümetlere göre daha donanımlı ve ileri bir anlayışta olduğunun görüldüğünü, bu nedenle çözüme daha yakın bir tutum sergilediğini ifade etti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün tutumlarının bu bakımdan dikkate değer olduğunu söyleyen Beşikçi, açılımın yavaş ilerlemesinde bir sakınca olmadığını, Temmuz ayı sonlarından bu yana Kürt sorunuyla ilgili yaşanan yoğun tartışmaların sürmesinin bile başlı başına bir açılım olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

'Hükümet hep olmayacakları söylüyor'

Devlet ve hükümetin şimdiye kadar hep olamayacak durumlardan söz ettiğini kaydeden Beşikçi, 'Anayasa değişikliği yok, af yok, anadilde eğitim yok. Olabileceklerden ise söz etmemiştir. Devletin ve hükümetin bireysel haklar çerçevesinde bir çözüm üzerinde durduğu söylenebilir. Ortaöğretimde anadilde seçimlik dersler, bazı üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılması, yer isimlerinin iadesi, çocuklara Kürtçe isimler verilebilmesi, X,W, Q, Ê harfleriyle ilgili sorunların giderilmesi, özel radyolara ve televizyonlara Kürtçe yayın izninin verilmesi, seçimlerdeki yüzde 10'luk barajın düşürülmesi vs' dedi. Kürtlerin de taleplerinde daha kapsayıcı olması gerektiğini dile getiren Beşikçi 20 milyonu aşkın bir halk olarak seçmeli derslerle tatmin olamayacağını, bu nedenle Kürtlerin anadilde eğitimi ısrarla istemeleri gerektiğinin altını çizerek, 'Kürtler federasyonu savunabilmelidir. Gerillanın federe bölgenin güvenlik gücü olarak değerlendirilebilmesini savunabilmelidir' diye konuştu.

Türkiye aydınları sınıfta kaldı

Açılıma yönelik Türkiye halkının ve aydınların tavırlarını da değerlendiren Beşikçi şöyle konuştu: 'Halkın bakışında temel sorun, devletin 80 yılı aşkın bir zamandır özellikle de son 25 yıldır Kürt aleyhtarı yoğun bir propaganda geliştirmiş olmasıdır. Bu propaganda sürecinde Batı illerinde oturan Türkler Kürt illerinde nelerin olup bittiğine dair sağlıklı bir bilgiye sahip değildir. Koruculuk, korucuların işledikleri suçlar, cinayetler, JİTEM'in cinayetleri, 'faili meçhul' cinayetler hakkında sağlıklı bilgiye sahip değildir. Yine Kürt aleyhtarı bu propaganda sürecinde Türk halkı devletin Kürtlerin lehine herhangi bir gelişmeye önayak olacağı kanısında değildir. Aydınlar da Türk aydınları da devletin bu anti-Kürt politikaları karşısında bu politikaları geriletmek için sağlıklı bir tutum sergilememiştir.'

'Sahte kardeşlik anlayışı terk edilmeli'

19 Ekim'de 8'i Kandil'den, 26'sı Mahmur'dan 34 kişinin Habur'da büyük Kürt kitleleri tarafından coşkuyla karşılanışının Türkiye'de karşılaştığı tepkilere de değinen Beşikçi, Türk yönetimine, Türklere ve basına egemen olan 'Acaba Kürtlerin lehine bir gelişme mi oluyor? Kürtler bu kadar sevindiklerine göre herhalde onların lehine bir gelişme oluyor' anlayışı ile endişelendiklerini, bu tür bir endişenin de resmi ideolojinin 'kederde kıvançta ortaklık' şeklindeki görüşüne aykırı olduğunu dile getirdi. Kürtlerin dille, kültürle, yönetimle ilgili talepler ileri sürdükleri zaman taleplerinin önünün 'bin yıldır beraber yaşıyoruz', 'bin yıldır birlikte ağladık, birlikte güldük, kederde kıvançta ortağız' sözleri ile engellendiğini ifade eden Beşikçi, 'Bu aslında yaşanan gerçeği, fiili durumu hiç aksettirmeyen bir sözdür. Habur'daki durumun Türk yönetimince, Türk halkınca yorumlanışı bunun çarpıcı bir örneğidir. 19 Ekim ve daha sonraki iki-üç gün Kürtlerin yaşadığı sevinç Türk yönetimince, Türk basınınca 'kara gün' olarak algılanmaktadır. Bu süreç sık sık dile getirilen 'kardeşlik' anlayışının da ne kadar sahte olduğunu göstermektedir' dedi.

'Türkler artık Kürtlere olanları anlamalıdır'

Türkiye vatandaşlarının Kürtlere ve Kürt sorununa yaklaşımı sorununun öncelikle Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarına kararlı bir şekilde sahip çıkmalarıyla çözülebileceğine dikkat çeken Beşikçi, aynı zamanda 25 yılı aşkın bir zamandır Kürt bölgelerinde olup bitenlerin Türk gruplarına sağlıklı bir şekilde anlatılabilmesi gerektiğini kaydetti. 30 yıldır süren çatışmalı ortamın Kürt halkına verdiği zararlara ve bu zararların tazminine yönelik yapılması gerekenlere ilişkin de Beşikçi şunları söyledi: 'Köylerin yakılması, yıkılması, ormanların yakılması, temel geçim kaynaklarının tahribi, yüz binlerce ailenin yerini yurdunu terke zorlanması, faili meçhul cinayetler. Yeni bir toplumsal dinamik olarak bu nüfus hareketi üzerinde dikkatle durulmalıdır. Köyleri, evleri yakılanların yıkılanların, yerlerini yurtlarını terke zorlananların bir kısmı Mersin, Adana, İstanbul gibi Türkiye'nin Batı yörelerine göçmüştür. Diyarbakır, Van, Batman gibi şehirlere göçenler de vardır. Bugün, Diyarbakır, Van, Batman, Hakkari, Siirt, Yüksekova, Kızıltepe, Nusaybin, Doğu Beyazıt, Silvan, Tatvan, Patnos, Viranşehir, Malazgirt gibi şehirlerde muhalif Kürt kitleleri oluşmuştur. Bunlar devlet ideolojine, devletin tutumuna muhalif olan bir kitledir. 1920'lerde, 1930'larda bu şehirlerde feodal kökenli eşraf otururdu ve bu eşrafın büyük bir kısmı her zaman devlet yanlısıydı. Ayaklananlara karşı devletle birlikte mücadele ediyordu. Günümüzdeki kitleler ise muhaliftir ve emekçi kitlelerdir. Bu yeni toplum dinamiği iyice irdelenmeli ve değerlendirilmelidir.'

Kürt milliyetçiliği, inkâr, inha ve asimilasyon politikalarına karşı gelişti

Kürt halkını ve mücadelesini milliyetçilik çerçevesinde değerlendiren çevrelere de yanıt veren Beşikçi, milliyetçiliğin Kürtlerin içinde bulunduğu durum açısından olumlu bir gelişme olduğunu ve Kürt milliyetçiliğinin, devletin inkar, imha ve asimilasyon politikalarına karşı Kürt değerlerinin kazanılması süreci olarak geliştiğini belirterek, bu durumun herhangi bir etnik gruba zararı olmadığını ve Kürtlerin yaşaması gereken temel bir süreç olduğunu dile getirdi. 'Eğer bugün bu tür konuları konuşabiliyorsak yoğun bir tartışma yaşanabiliyorsa, bunda PKK'nin yürüttüğü kararlı mücadelenin büyük bir rolü vardır' diye konuşan Beşikçi, PKK'nin sürece ilişkin yaklaşım ve taleplerini ise yetersiz buldu.

'Kürt kimliğini alt kimlik olarak tanımlamamak gerek'

PKK'nin gelen barış grupları aracılığı ile yaptığı öneri listesini yetersiz bulduğunu da dile getiren Beşikçi şöyle konuştu:

'Bu listede 8-9 madde sıralanmaktadır. Bunlardan üçüncüsünde 'demokratik Türkiye ulusundan' söz ediliyor. 'Demokratik Türkiye ulusunun bir parçası Kürt halk kimliğimiz temelinde ve anayasal güvenceye sahip olarak özgür, eşit ve birlikte yaşamak' ifadesi bulunuyor. Demokratik Türkiye ulusu, zorlama bir kavramdır. Bu kavramın toplumsal karşılı yoktur. Toplumsal olarak Türk halkı vardır, Kürt halkı vardır. Laz, Çerkez, Süryani vs. halklar vardır. Bu Türk kimliğinin bir parçası olarak yani alt kimlik olarak Kürt kimliğini savunmak demektir. Hâlbuki Kürt kimliğini bağımsız bir kimlik olarak savunmak gerekir. Türkiye'de alt kimlik üst kimlik tartışmaları tek bir koşulda anlamlı olabilir. Eğer Türk kimliği de Kürt, Çerkez, Laz, Ermeni vs. gibi bir alt kimlik olarak benimsenirse, bunun dışında bu konudaki tartışmalardan ciddi bir sonuç çıkmaz.'

4 Kasım 2009 Çarşamba

Beşikçi’ye Eleştiriler Üzerine…



”Eleştiri, özgür eleştiri düşün hayatının vazgeçilmez bir kategorisidir. Çok yararlı bir düşün yöntemidir. Eleştirilen kişinin yeniden, kendisini sorgulamasını sağlar. Fakat, Etyen Mahçupyan’ın, Beşikçi eleştirileri isabetli değildir. Bu konuda eleştirilmesi gereken temel konu, 1920’ler, Milletler Cemiyeti dönemidir. Bu dönemde, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, Kürtlerin bağımsız devlet kurma haklarının gasbedilmesi, Kürtlere küçücük bir siyasal statü tanınmaması, gözlerden, dikkatlerden uzak tutulacak bir konu değildir. Etyen Mahçupyan’ın birinci planda bu emperyal politikaları, baskı politikalarını eleştirmesi gerekir…”


İsmail Beşikçi

7-8 Eylül 2009 tarihli Taraf Gazetelerinde, Neşe Düzel’in İsmail Beşikçi ile yaptığı bir röportaj yayımlanmıştı. Bu röportajda Beşikçi, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, bölünmesine, parçalanmasına ve paylaşılmasına vurgu yapmış, Milletler Cemiyeti’ni, dönemin emperyal devletlerini eleştirmişti. Daha sonra, Cumhuriyet’le birlikte, Türkiye’de uygulanan inkar, imha ve asimilasyon politikalarını eleştirmişti. Daha sonra da, Ortadoğu’da Kürtlerin, Ortadoğu’da devlet kurmalarının doğal bir hak olduğunu söylemiş, Kürt sorununun, Kürdistan sorunun özünde toprak sorunun olduğunu vurgulamıştı.

Bu dönemin, bilimin, siyasetin ve diplomasinin kavramlarıyla incelenmesi, eleştirilmesi gereği üzerinde de durmuştu.

Beşikçi’nin bu görüşleri birçok yazar, basın mensubu ve sivil toplum çalışanı tarafından eleştirildi. Bu eleştirilerden biri de Etyen Mahçupyan’a ait. Etyen Mahçupyan, 11 Eylül 2009 tarihli Taraf Gazetesi’nde, Yargı Savunmada başlıklı yazısının ekinde, bu görüşleri eleştiriyor. 9 Eylül 2009 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayımlanan Milliyetçiliğin Cehaleti başlıklı yazısına atıf yaparak, “cehalet siyaset üretmeye devam ediyor” diyor.

Eleştiri, özgür eleştiri düşün hayatının vazgeçilmez bir kategorisidir. Çok yararlı bir düşün yöntemidir. Eleştirilen kişinin yeniden, kendisini sorgulamasını sağlar. Fakat, Etyen Mahçupyan’ın, Beşikçi eleştirileri isabetli değildir. Bu konuda eleştirilmesi gereken temel konu, 1920’ler, Milletler Cemiyeti dönemidir. Bu dönemde, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, Kürtlerin bağımsız devlet kurma haklarının gasbedilmesi, Kürtlere küçücük bir siyasal statü tanınmaması, gözlerden, dikkatlerden uzak tutulacak bir konu değildir. Etyen Mahçupyan’ın birinci planda bu emperyal politikaları, baskı politikalarını eleştirmesi gerekir. Etyen Mahçupyan Milletler Cemiyeti politikalarına, Türkiye’nin politikalarına bir şey demiyor. Bunları eleştiren Beşikçi’yi eleştiriyor. Kürtlere, “Türklerle birlikte yaşamaktan, ama, Türk’e benzeyerek yaşamaktan başka şansınız yoktur” diyen Kemalist uygulamalara bir şey demiyor, bunları eleştiren ve “Kürtlerin bağımsız devlet kurma hakları doğal bir haktır” diyen Beşikçi’yi “cehalet” kavramıyla anıyor.

Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, bir insanın iskeletinin parçalanması, beyninin dağılması gibi bir etki yaratmıştır. Bu, her şeyden önce, Kürt toplumunun iç dinamiklerini zayıflatmış, yok etmiştir. Kürtler, elektrikle yüklü dikenli tellerle, mayın tarlalarıyla, iz tarlalarıyla, gözetleme kuleleriyle, casus uçaklarıyla… birbirlerinden ayrılmışlardır. Bu ayrılmayı derinleştirmek yaygınlaştırmak ve devamlı kılmak için, her türlü önlem alınmıştır. Örneğin, Diyarbakır, Van, Urfa ve çevrelerinin, Süleymaniye, Kerkük, Mahabad, Halep, Kamışlı gibi şehirlerle, Kafkasya ile ticari bağları koparılmıştır. 1915 de Ermenilere, Süryanilere ve Ezidilere karşı yaşama geçirilen soykırım, insan ve araç-gereç kaybı, bölgenin sanayileşmesine büyük bir darbe indirmiştir. Hem bu süreç, hem ayaklanmalar sürecinde köylerin yakılması-yıkılması, temel geçim kaynaklarının tahribi, sürgünler, Kürt toplumunun, Kürdistan’ın iç dinamiklerini tamamen yok etmiştir. Bölgenin sürekli sıkıyönetimlerle yönetilmesi, bölgeyi, Bağdat, Tahran, İstanbul gibi büyük merkezlerden de koparmış, ticaretin ve sanayinin gelişmesi engellenmiştir. Bu, bölgede şu veya bu şekilde biriken sermayenin devamlı olarak Batı’ya kaymasını sağlamıştır. Bölgenin geri bırakılması böyle bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Bölgenin geri kalması, geri bırakılması bu dinamiklerin dışında düşünülemez.

Etyen Mahçupyan’ı okuyan, izleyen bir kişiyim. Ne Milletler Cemiyeti uygulamalarının, ne de Türkiye’deki baskı politikalarının onaylanmadığını, onların yanında yer alınmadığını yakından biliyorum. Ama bu eleştirileri, “cehalet” kavramını başka türlü nasıl yorumlamak gerekir? Aydınlar, “milliyetçiliğin iyisi yoktur, her türlü milliyetçilik kötüdür” büyük ezberini sürdürdükleri sürece, bu tür yanlışlar yapmaları kaçınılmazdır.

Etyen Mahçupyan’ın eleştirilerinde önemli bir nokta daha var. “Beşikçi, Kürtlerin devlet sahibi olmasını istiyor. Bunu da Kürtlerin nüfusunun büyük olduğuna bağlıyor.” diyor. “Az sayıda olsalardı, asimilasyon meşru mu olacaktı?” diyor. “Madem sayı, o zaman, sayıyı azaltma da meşru olmalı” diyor.

Kürtlerin Ortadoğu’da devlet kurma hakları elbette meşru bir haktır, doğal bir haktır. Ama, Kürt nüfusunu azaltma çabaları meşru değildir. Herhangi bir etnik grup az bir nüfusa sahip olsa, o etnik grubu asimile etme çabaları da meşru değildir.

Birleşmiş Milletler sayılarına göre, 1970’lerin başından itibaren 30 yıl içinde, (1973-2003),

Kerkük’ten çoğu Arap çöllerine, 97 bin Kürt aile sürüldü. Bu bir nüfus azaltma yöntemidir. (bk.www. peyamner news agency, 26 Ekim 2009) Kürtlere Arap olma dayatıldı. Bu da nüfus azaltma yöntemidir. Bk. Av. Tarık Cambaz, Kerkük’te Kürt ve Türkmen Soykırımı, Arapça’dan çeviren, Geylan, Necmettin Altıparmak, Deng Yayınları, 2. bs. Temmuz 2009 s. 95, 119

1993 de, Barzanlar’a mensup 8 bin erkek bir baskınla evlerinden alındı. Bunlardan bir daha haber alınamadı. Topluca kurşuna dizilip toplu mezarlara konuldular. Bu da nüfus azaltma yöntemidir.

1980’lerin ortalarından itibaren, “hangi gaz daha zehirlidir, hangi gaz kitlesel bakımdan daha çok ölümler gerçekleştirir?” uygulamaları hep Kürtler üzerinde, Kürt köyleri ve Kürt mahkumlar üzerinde denendi. Batı ülkelerinde, fareler üzerinde yapılan denemeler, Kürdistan’da, Kürt köyleri üzerinde, Kürt mahkumlar üzerinde yapıldı. Bu denemeler sırasında, Halepçe’de, bir çırpıda öldürülenlerden daha çok Kürt öldürüldü. Bu da bir nüfus azaltma yöntemidir.

Okul yoluna, meralara, çöplüklere, oyuncak biçiminde, konserve kutusu biçiminde bombalar bırakırsınız. Bunları kurcalayan çocuklardan ikisi-üçü ölür, dördü-beşi yaralanır, sakat kalır. Bunlar da Kürt nüfusu azaltma yöntemidir.

Bir de “ayrılıkçılk”, “bölücülük” kavramları var. Kürtler, Doğu’da Farslarla yaşasınlar, Güney’de, Araplarla yaşasınlar, Kuzey’de Türklerle yaşasınlar…Kutsal statüko… Fars Devleti’nin birliği bütünlüğü, Irak Devleti’nin birliği bütünlüğü, Suriye Devleti’nin birliği bütünlüğü, Türk devleti’nin birliği bütünlüğü. Kutsal statüko bu… Bu statükoyu eleştirdiğiniz zaman “ayrılıkçı”,”bölücü” oluyorsunuz. Peki, 1920’lerde Milletler Cemiyeti döneminde Kürtlere, Kürdistan’a dayatılan politikalar ne? Klasik sömürgelerde böl-yönet politikaları uygulanır. Kürdistan sömürge bile değildir. Burada uygulanan politika ise, böl-yönet-yok et politikasıdır.

Bugün, bu kutsal statükoyu, bu kutsal statükoyu eleştirenleri, “ayrılıkçı”, “bölücü” diyerek eleştirmek, suçlamak, 1920’lerdeki, Milletler Cemiyeti dönemindeki emperyal politikaları, uygulamaları onaylamak anlamına gelmez mi?

“Kürtler devlet istemiyor”, “Biz Kürt milliyetçiliğine karşıyız”, “biz bölücü, ayrılıkçı değiliz” gibi sözler tarih bilincinden yoksun sözlerdir. Çünkü, bölünen, parçalanan, paylaşılan zaten Kürtlerdir, Kürdistan’dır. PKK’yi, Demokratik Toplum Partisi’ni bu tür söylemleri sık sık dile getirdikleri için onaylamak, övmek, doğru değildir, bilakis bu düşüncelerinden ve bu tutumlarından dolayı bunları eleştirmek gerekir.

Neşe Düzel’le yapılan bu röportajda ileri sürülen düşüncelerden dolayı Beşikçi’yi eleştiren başka yazarlar, basın mensupları da oldu. Onlar, Beşikçi’yi, “oluk oluk kan akar”, “ortalık kan deryasına döner” gibi tehdit içeren bir terminolojiyle eleştirdiler. Bu kesim konuşmalarında, yazılarında, “kardeşlik” sloganını da sık sık dile getiriyordu. “Bin yıldır bir arada yaşıyoruz”, “bin yıldır kardeşçe yaşıyoruz” “kardeşiz”, “İslam kardeşiyiz” vs. Hem “kardeşlik”ten, “bin yıldır bir arada yaşamaktan söz ediliyor”, hem de Kürtler, “kan deryası” ile, “oluk oluk kan” la tehdit ediliyor. Federasyondan veya bağımsızlıktan söz edildiğini veya bunların gerçekleşme yoluna girdiğini düşünelim. O zaman, nüfusun gönüllü yer değiştirmesi, bunun için elverişli bir politik ortamın yaratılması neden düşünülemiyor acaba? “Kardeşlik” ille de, “oluk oluk kan”ı mı gerektirir?

Kürdistan-Post
http://www.kurdistan-post.com/

31 Ekim 2009 Cumartesi

Öcalan: Asıl amaç PKK'nin tasfiyesi


Barışın ciddi bir iş olduğunu ve saygı gösterilmesi gerektiğini kaydeden Öcalan şöyle dedi: “Bu oyun değildir, ciddi olunması gerekiyor. Saygı gösterilmesi gerekir. Barış işi ciddi bir iştir, saygı ister. Her şey anlaşılmıştır. Bu grupların gelişi ve buna karşı Kürt halkının onurlu sahiplenişi, duruşu, Hükümetin gerçek yüzünü, niyetini ortaya çıkarmıştır."

İSTANBUL
- Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, “Açılım hikaye, asıl amaçları PKK’nin tasfiyesidir” diyerek, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı “ciddiyete” davet etti. Bundan sonra hiçbir grubun gelmeyeceğini ifade eden Öcalan, Erdoğan’ın birkaç rolü birden oynağını belirterek, “Ama Kürtler bu gölü yemez” vurgusunu yaptı. Bu açılım sürecinin geldiği son noktanın yine “alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete” olduğunu söyleyen Öcalan, Fransa’nın Korsika’ya tanıdığı hakların Kürtlere tanınması önerisinde bulundu.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın haftalık görüşmesinden son yaşanan gelişmelere ilişkin önemli açıklamalarda bulunduğu öğrenildi.

BARIŞ CİDDİYET İSTER

Barışın ciddi bir iş olduğunu ve saygı gösterilmesi gerektiğini kaydeden Öcalan şöyle dedi: “Bu oyun değildir, ciddi olunması gerekiyor. Saygı gösterilmesi gerekir. Barış işi ciddi bir iştir, saygı ister. Her şey anlaşılmıştır. Bu grupların gelişi ve buna karşı Kürt halkının onurlu sahiplenişi, duruşu, Hükümetin gerçek yüzünü, niyetini ortaya çıkarmıştır. Hükümetin planı suya düştü. Oraya gidenler sadece DTP ya da PKK sempatizanı değildir. AKP’liler de gitti. Hükümeti korkutan da budur. Kendi oy kaybından korktu. Ama bu durum öyle oy hesabıyla yürütülecek bir durum değil. Barış ciddiyet ister. Ben, çağrıma uyup gelen bütün arkadaşlara teşekkür ediyorum. Böylece bana bağlılıklarını göstermişlerdir. Bu grupların gelişi ve Kürt halkının tutumuyla barıştan yana olduğumuzu gösterdik. Kürt halkı barış iradesini açıkça ortaya koymuştur. Ama buna karşılık Hükümet ciddi yaklaşmamıştır.”

SAYGISIZLIK YAPIYORLAR

Öcalan, “Bu böyle olmaz. Bir yandan İçişleri Bakanı bir şey diyor, diğer yandan bu şehit aileleri istismar amaçlı Meclis’e giriyorlar, Meclis Başkanı’yla görüşüyorlar, saygısızca konuşuluyor, hakaret ediliyor, terör merör diyorlar. Bu saygısızlıktır” diye konuştu.

AKP SAMİMİ DEĞİL, BARIŞ İSTEMİYOR

AKP’nin bu işte ciddi olmadığının altını çizen Öcalan, Erdoğan’ı ciddiyete davet etti. Öcalan şöyle konuştu: “AKP, bu işte ciddi değil. Kasım ayı içinde birşeyler olabilir diyorlar ama göreceğiz. Bunlar bir tek halkı aldatmıyorlar devleti de aldatıyorlar. Günübirlik çıkarlarını düşünen politikacılar devlete de zarar veriyor, devletin itibarı ve saygınlığına gölge düşürüyorlar. Devlet adamlığı ciddiyet ister. Osmanlı’da devlet adamlığı vardı, devlet ciddiyeti vardı, bunlarda o da yok. Barış ciddi iştir, AKP samimi değil, bunların barış istedikleri yok. Bu açılım sürecinin geldiği son nokta yine “alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete”dir. Yine herşeyin günahını Kürtlerin üzerine atmaya çalışıyorlar. Bunların yaklaşımı on beş yaşındaki kızı kandırmaya çalışmaktır. Burada bana bu muameleyi yapmaya çalışıyorlar. Ama sonuç alamazlar. Süreci yeniden değerlendireceğiz falan diyorlar, olmaz böyle. Erdoğan’ı ciddiyete davet ediyorum. Bundan sonra grup mrup da gelmeyecek. Gelmelerine gerek kalmadı.”

ARINÇ’A SESLENİYORUM...

“Sil baştan ne demek? Ne yapıyorlarsa yapsınlar. Zaten bunların barış gibi bir niyetleri yok. Bunlar barışta ciddi değil, samimi değil. Bunların tek amacı tasfiyedir. CHP ile MHP’yi de geçelim, bunlar zaten barış istemiyor. Biri ulusalcı faşist diğeri milliyetçi faşist. Bunlar zaten savaş istiyor. Bülent Arınç’ın yaklaşımı biraz daha olumlu gibi görünüyor. Sayın Arınç’a buradan sesleniyorum. Bu AKP’nin yaptığı dine sığmaz, bin yıllık kardeşlik diyorlar, kardeşliğe de sığmaz, demokrasiye de sığmaz. Sayın Bülent Arınç, İslam tarihini biliyorsunuz; Uhud savaşını, Bedir savaşını, Hendek savaşını bilirsiniz. Beş bin asker ve beş bin korucu öldü diyorlar, kırk bin de bizden öldü diyorlar, toplam elli bin. Elli bin kişi ölmüşse orada savaş vardır. Terör diyorlar terör de olsa yine ortada bir savaş vardır. Savaş varsa ortada iki taraf olur. Ve barış da taraflar arasında olur.”

AÇILIM HİKAYE, ASIL AMAÇ PKK’NİN TASFİYESİ

“Başbakan’ın duygusal davranmaya hakkı yok. Ben on yıldır burada dünyanın en yalnız insanı durumunda tutuluyorum ama en zor anımda bile duygusal davranmıyorum. Barış süreci oy kaygısıyla yürütülemez. Bunlar hala koltuklarının derdindeler. AKP, samimi değil. Bu barış grubunun gelmesiyle AKP’nin ne yapmaya çalıştığı açıkça ortaya çıkmıştır. Zaten benim grup çağırmamdaki amaç da buydu. Bunlar sözde burada beni kullanarak bu meseleyi kendilerince halledeceklerini hesaplıyorlar. Beni bu amaçla kullanamazlar.Açılım hikaye, asıl amaçları PKK’nin tasfiyesidir.”

Öcalan şöyle devam etti: “İsmail Beşikçi ve Baskın Oran’ın gazetede çıkan yazılarına cevap vermek istiyorum. İsmail Beşikçi yazısında kırk milyon Kürt var, Kürtlerin de bir devletinin olması gerektiğini söylüyor. Olaya devletçi yaklaşıyor. Anlıyorum onu, İyiniyetlidir,dürüsttür. Devlet istemelisiniz mesajını veriyor. Ama benim ne demek istediğimi tam anlamıyor. Benim de sosyolojik yönüm güçlüdür. Beşikçi de sosyologtur ama devleti iyi tahlil edemiyor. Bu son savunmalarımda devlet konusundaki düşüncelerimi anlattım. Devlet halklara özgürlük getirmez.”

TÜRK ÜST KİMLİĞİ DEHŞETTİR

“Ben savunmalarımda devletin çözüm olmadığını tarihsel toplumsal temelde anlattım, açımladım. K. Marks, Lenin, Mao bunlar da devleti iyi tahlil edememişlerdir. İngiltere K. Marks’a kucak açıyordu, onlar tarafından besleniyordu, Almanya’ya karşı kullanma amacındaydı. K.Marks İngiliz ajanıdır demiyorum ama objektif olarak İngiliz politikalarına hizmet etmiştir. Alman sosyalistleri, komünistleri Marks’ı bu yüzden sevmezlerdi. O nedenle komünizm yerine Almanya’da milliyetçilik gelişmiştir. Hitler faşizmi deniliyor ama kapitalist modernite faşizmin ta kendisidir. Lenin, “sosyalist devlet” üzerine kafa yoruyordu. Prodhon, Kropotkin ve Bakunin bunlar devleti daha iyi tahlil etmişlerdi. Hatta Kropotkin, Lenin’e karşı çıkarak “sen diktatörlüğü getiriyorsun, demokrasiyi yok ediyorsun” diye karşı çıkmıştı. Lenin de ona “bunamış” diyordu. Ama sonuçta Sovyetler birliği yıkıldı, Çin bugünkü krizde kapitalizmi ayakta tutan ülkedir. Dolayısıyla Kropotkin haklı çıktı. Öncesinde Sovyetler Birliği de objektif olarak kapitalizme hizmet etmiştir. Devletin sosyalisti olmaz. Sosyalist devlet de olmaz. Baskının, sömürünün, zorbalığın kaynağı devlettir. Devlet tümüyle de kötüdür demiyorum. İyi yanları da var; demokratik devlet, hukuk devleti olursa.”

“Yine Baskın Oran yazısında “Türk üst kimliği korkunçtur” diyor. Çok geç kalınmış bir tespittir, benim yazılarımı incelemiştir. Tabi kendisinin de incelemeleri var. Ben siyasaldayken Baskın Oran o zaman asistandı. O zaman da yazıları vardı ancak son yıllarda daha iyi anlıyor. O da söylüyor, ben de söylüyorum Türk üst kimliğinde gerçek Türklük de yok. Evet, Türk üst kimliği korkunçtur, ben de dehşettir diyorum. Türk üst kimliği bütün halklara dayatılıyor. Türk üst kimliğini yaratanlar da Türk değiller. İttihat Terakki’nin kurucularından ikisi Kürt -biri Abdullah Cevdet– biri Arap, biri Arnavuttur. İdeologları da Ziya Gökalp’tır. Ziya Gökalp Zaza Kürdüdür.”

BUNLAR İNGİLİZ POLİTİKALARI

“Bunlar İngiliz politikalarıdır” diyen Öcalan sözlerini şöyle sürdürdü: “İngilizler bunu hep yapmışlardır tarih boyunca. Ben 16.Yüzyıla kadar çok iyi inceledim. 16. Yüzyılda Portekiz gibi küçük bir devlet kurdurtarak İspanya İmparatorluğu’nu yıkmışlardır. Avustarya-Macaristan İmparatorluğunu da Prusya devletini kurdurarak yıktılar. İşte bu Türk üst kimliği politikasıyla ve buna dayalı Türk devletiyle Osmanlıyı yıktılar. Bu Türk üst kimliği anlayışı gerçek Türklükle alakalı değil, Türkleri de içine almıyor. Balkanlardaki, Kafkaslardaki Türkler dışarıda kaldılar. Hani neredeler bunlar, neden onlara sahip çıkılmıyor? Bu Türk üst kimliğiyle Osmanlı Bakiyesi halklara dar bir elbise biçilmiştir. Dar ve kalın, katı ve değişmez yasalarla çevrilmiş bir elbise içine on kişi yirmi kişi sığdırmaya çalışıyorlar. Bununla kültürleri eriterek bir alaşım yaratmak istediler. Nihal Atsız bile bunu görmüştür. Oğlu da halen yaşıyor ve yazıyor. Bu Türklüğün korkunç bir Türklük olduğunu o bile söylemiştir. Bu Türklüğe karşı olduğu için kendi Türklük anlayışı nedeniyle yıllarca cezaevinde kalmıştır.”

“İngilizler önce Yahudi devletini Batı Anadolu’da kurdurmaya çalıştılar hatta toprak satın almak istediler Osmanlı kabul etmedi. Daha sonra Filistin’de kurdular. Şimdi de Güney’de küçük bir Kürt ulus-devletiyle de tüm Kürtleri Güney ulus-devletçiği etrafında toplayıp kontrol altına almak istiyorlar. Barzani’nin açıklamasını dinledim. Benim için “Kürt düşmanlığı yapıyor” dedi. Benim amacım Kürtleri gerçek anlamda özgürleştirmektir. Barzani bunu ya anlamıyor ya da işine gelmiyor. Ona kızmıyorum, devlet kurabilir ama feodal temelde değil, demokrasiye açık olmalıdır.”

“İsmail Beşikçi 1920’lerden bahsediyor. Ben 1920’leri yıl yıl inceledim. İngilizler Türkleri Anadolu’ya sıkıştırarak küçük bir Türk devletçiği yarattılar. Hatta o zamanki milletvekilleri Meclis’te buna itiraz ettiler, karşı çıktılar. Misak-ı Milli bu değil dediler. Misak-ı Milliyle Türklerin ve Kürtlerin oturduğu yerleri kastediyorlardı. Mustafa Kemal, Musul ve Kerkük’ü vermek istemiyordu ama İngilizler’in oyunları nedeniyle Mustafa Kemal vermek zorunda kaldı. Şeyh Sait İsyanı-Dicle İsyanı bir provokasyondu. Bunun provokasyon olduğunu anlamadılar. Dersim isyanı sonunda da Mustafa Kemal, Seyit Rıza ile görüşecekti ama bunu yapmasına bile izin vermediler, onu beklemeden Seyit Rıza’yı idam ettiler. Mustafa Kemal gerçek bir isyancıydı. Ama Fevzi Çakmak Genelkurmay Başkanıydı. İnönü onlar başından beri İngilizlerin tarafındaydı. Hatta onlar tarafından görevlendirildiler. Bunlar Mustafa Kemal’in isyanına destek için katılmadılar, Mustafa Kemal ve kurulacak devleti İngiliz yanlısı politikalar çerçevesinde kontrol altına almak için Ankara’ya gönderildiler. Mustafa Kemal İngiliz politikalarını biliyordu, kabul etmiyordu. Mustafa Kemal 1925’ kadar Lenin’le ilişki içindeydi. Ve cumhuriyetin ancak Kürtlerle birlikte hareket edilerek kurulabileceğini biliyordu. Kürtlere özerklik verilmesinden bahsediyordu. Ama bu İngiliz yanlıları onu kuşattılar. 1925’teki suikastle Mustafa Kemal’i etkisizleştirdiler, yalnızlaştırdılar. Mustafa Kemal suikaste ismi geçen üç dört tanesini astırdı ama karşısında hepsi birleşince Mustafa Kemal onların gücünü anladı, ileri gidemedi. Mustafa Kemal’i etkisizleştirdiler, etrafını İngliz yanlısı İttihat Terakkici kadrolarla sardılar. Ve kendi politikaları için onu ilahlaştırdılar. 1944’e kadar bu şekilde İngiliz etkisi devam etti. 1944’ten sonra ABD devreye girdi, Türkiye ABD politikalarına teslim oldu. Suphi Kahraman ve Türkeş 1958’lerde ABD’de eğitilmişlerdir. Gladio’yu geliştirdiler. NATO bünyesinde Avrupa’da bu Gladio örgütleri kuruldu. İtalya’da çok güçlüdür mesela Berlusconi de o takımdandır. Ama Gladio’nun Avrupa merkezi Almanya’dadır. Beni buraya getiren de Gladiodur. Amerika istedi Gladio’nun Avrupa kanadı bunu yaptı. AB de bunlara uydu, bütün kapılar kapatıldı. Yunan dostlarımız da ihanet edince buraya getirildik. Bu işi ABD yapmıştır, beni buraya getirmiştir. Buraya getirilirken bir Amerikalı da vardı uçakta. İngilizce konuşuyordu. Buraya kadar da geldi. “Bakın Öcalan’ı sağ salim size teslim ediyorum” dedi. Kendisi de zaten doktordu, sağlık personeliydi.”

BENİM ÜZERİMDEN PKK’Yİ TASFİYE EDEMEZLER

“Benim sağ olmamı, yaşamamı istiyorlardı. Buradaki cezaevi idarecilerinin bir rolü yok, onlarla bir problemim, ilişkim de yok. Bundan sonra ne olur bilemem. Beni öldürebilirler de ilaçla mı başka bir şekilde mi bilemiyorum, ABD’ye, beni buraya getiren güçlere kalmış bir şey. Bana geri adım attırmak için hücre cezaları ve fiziki müdahaleye varan yaklaşımlar oldu. Ama ben burada geri adım atmadım, atmam da. Ben ölsem de yaşasam da Kürt halkı onurlu bir barış dışında bir şeyi kabul etmez, etmemeliler, kendi iradelerini korurlar. Kürt halkı bu noktaya gelmiştir. Beni kullanarak benim üzerimden kesinlikle PKK’yi de tasfiye edemezler. 2004’te de Osmanları kullanarak beni ve PKK’yi tasfiye etmeye çalıştılar. AKP ve ABD’nin yaptığı Güney’deki küçük Kürt devletçiği çerçevesinde bu işi çözmekti. O yüzden bu Osman ve diğerlerini satın aldılar. Hala bunlara aslında parayı ABD veriyor. Bunlar için tek değer para ve kadındır.”

TECAVÜZ KÜLTÜRÜ

Kürt halkının grupları karşılarken gösterdiği özgürlük iradesinin kabul edilmediğini kaydeden Öcalan şunları belirtti: “Kürt halkının bu grupları karşılarken gösterdiği özgürlük iradesi kabul edilmiyor. Teslimiyet dayatılıyor. Ben halkların durumunu kadınların durumuna benzetiyorum. Kürt halkına “karılaştırma” dayatılıyor. Benim kadınlara ve kadın özgürlüğüne verdiğim önem ortadadır. Beş bin yıllık tecavüz kültüründen bahsediyorum. Tecavüz kültürüyle yaşamanın ne demek olduğunu Kadınlar daha iyi anlar. Kadının iradesi ve kişiliği beşbin yıldır yok edilmiştir. Kadın istese de varlık gösteremez. Kadın sosyal, psikolojik, ekonomik, siyasal, kültürel her yönüyle kuşatılmıştır. İşte Kürt halkına da bunu dayatıyorlar. Kadın meselesini savunmamda daha detaylı açıkladım. Ben aşk ve sevgiye karşı değilim ama özgürlük temelinde olursa, kişiliğini ve iradesini korursa. Bu vesileyle kadınlara selamlarımı iletiyorum.”

HİTLER BİLE BÖYLE YAPMADI

“Ben yol haritamda da Kürdistan’da varolan üç çizgiden, politik anlayıştan bahsetmiştim. Birincisi inkâr ve imha. CHP ve MHP’nin çizgisi. Bunlar Kürtleri zayıflattık, son bir darbeyle yok edebiliriz diyorlar. Ergenekoncular da bunların içindedir. Bunlar ittihat ve Terakki zihniyetinin devamıdır. Ermeni soykırımını yapanlar bunlardır. Kürtlere de bunu dayatıyorlar. İkinci çizgi ise Güney’de kendilerine bağlı küçük bir Kürt devletçiği kurdurup bütün Kürtleri buraya bağlayarak kontrol etmek çizgisidir. İngilizler, ABD ve AKP’nin çizgisidir bu. Barzani ve Talabani de bunlarla birlikte bu çizgiyi yürütüyor. Bunlar bu şekilde beni ve PKK’yi tasfiye ederek amaçlarına ulaşmaya çalışıyorlar. 2004’de Güneyliler desteğiyle AKP, bu Osman alçağını ve diğerlerini ön plana çıkararak beni tasfiye etmeye çalıştılar ama başaramadılar. AKP’nin bu çizgisi birinci çizgiden daha tehlikelidir. Bu kültürel soykırımdır. Sözde açılımla da bunu dayatıyorlar.”

“Diyarbakır’da çocuklara Kürtçe öğreten bir kız vardı, ismi Medya. Bu on yaşındaki kız kendi anadilinde eğitim veriyordu. Türkiye’nin savcısı buna bile tahammül edemedi. Kız hakkında soruşturma başlattı. Senin savcın Kürtlerin anadilini öğrenmesine bile tahammül edemiyor, bu mu açılım? Kürtlerin anadilini öğrenmesine bile tahammül edilmiyor. Dünyanın neresinde var bu? İsrail bile Filistin’e bunu yapmadı. Hitler bile böyle bir şey yapmadı.”

DİYARBAKIR UTANSIN

“Diyarbakır utansın, Diyarbakır’daki aydınların kanı kaynamıyor, anadilini öğretmek bir küçük kıza kalmış. Hükümet diyor ki biz işte Kültürel, ekonomik ve sosyal açılımlar yapıyoruz. Bunun anlamı Kürtlere sosyal, Kültürel, ekonomik soykırımdır. Halkın yüzde sekseni işsiz, işte Diyarbakır ortadadır. Ağrı-Bitlis ekseninde Kürt açılımından söz ediliyor. Hükümet burada ekonomiyle, rant dağıtarak kendi yandaşlarını oluşturma politikası yürütüyor.”

ERDOĞAN ÜÇ KURAL İHLALİ YAPIYOR, KÜRTLER BU GOLÜ YEMEZ

Erdoğan’ın birkaç rolü birden oynadığını ifade eden Öcalan, şunları dile getirdi: “Erdoğan’ın birkaç rolü birden oynamak istiyor. Erdoğan da geçmişte futbol oynamıştı, futbolu iyi bilir. Futbolda oyunun kuralları önceden bellidir, oyunun ortasında kurallar değiştirilmez, değiştirilirse kural ihlali olur. Kürtler oyunda kural ihlali yapmıyor ama Erdoğan oyunun ortasında kendisi üç kural ihlali yapıyor. Bir yandan savunmada oynayacağım diyor, kaleyi koruyorum diyor, işte bunu tek devlet, tek millet, tek bayrak deyip yapıyor, sözde kaleyi savunuyor. Bu birinci kural ihlali. Aynı anda oyun başlamışken bu sefer orta sahada oynayacağım diyor. İkinci kural ihlalini yapıyor. Yine aynı oyunda bu sefer ben ileride oynayacağım, gol atacağım diyor. Bu da üçüncü kural ihlalidir. Oyun böyle oynanmaz. İşte bu açılımla ileride oynayarak Kürtlere gol atmaya çalışıyor. Ama Kürtler bu gölü yemez. Diyarbakırlılar futbolla ilgililer, iyi anlarlar.”

KORSİKA’YA TANINAN HAKLAR TANINSIN

“Üçüncü çizgi ise bizim savunduğumuz yoldur. Kürtlerin örgütlemesi KCK’dir. Devletin bunu kabul etmesi gerekiyor. Ama işte bu nedenle bir kısım tutuklamalar oldu. Devlet, TÜSİAD’ı nasıl kabul ediyorsa KCK’yi de kabul etmelidir. KCK klasik anlamda bir sivil toplum örgütü değildir ama toplumun kendini demokratik örgütlemesidir. Daha iyi anlaşılsın diye bir metafor kullanıp benzetme yapacağım. KCK Kürtçe okunuşu “Keçık”e benziyor. Keçık de küçük kız anlamına geliyor. İşte bizim KCK anlayışımız küçük kız, kadının sürekli aşk ve özgürlük arayışına benzer. Bu aşk mutlak aşka benzer. Bu aşka güç getirebilenler bu aşkı yaşasınlar, güç getiremeyenler uzak dursunlar. Bizim tek devlet, tek millet, tek bayrakla bir sorunumuz yok. Bizim devletin üniter yapısıyla da bir sorunumuz yok. İstedikleri kadar tek tek tek kalabilirler. Biz çok şey istemiyoruz. Bunlar kendilerine örnek aldıkları Fransa’nın Korsikaya tanıdığı hakları tanısınlar yeter, başka bir şey istemiyoruz. Korsikalılara haklarını ve özgürlüklerini, bölgesel özerkliklerini verdiklerinde Fransa’nın üniterliği mi bozuldu? Hayır. Kürtlerin kendi anadillerini öğrenmelerine bile izin vermiyorlar. Bu açılım hikayesi de AKP’nin de değil ABD’nindir. 5 Kasım 2007 görüşmesinden sonra başlayan bir süreçtir. Bu sadece Hükümetin projesi değil, devletin projesidir.”

“Daha önce Özal’a da sormuştum. Birşeyler yapmak istiyorum dediğinde; kendi kendime Özal ya devleti tanımıyor ya da samimi değil demiştim ama sonu biliniyor. Erbakan da aynı şekilde Suriye Devlet Başkanı aracılığıyla görüştü, mektuplar yolladı. Ben kendisine de söyledim; sizin buna gücünüz yetecek mi? Evet dediler ama bir süre sonra o da devrildi. Askeri cepheden ‘97’de Karadayı onlar vardı. Aynı şeyi onlara da demiştim. İşte gücünüz var mı diye. Güçleri olmadığı ortaya çıktı. Buraya getirildiğimde de soruşturma aşamasında aynı şeyleri söylemiştim bazı yetkililere. ‘99’da Ecevit’le de aynı süreç yaşanmıştı ama olmadı.”

“Benim silahları bıraktırma iradem var, gücüm de var. Ta 1999’da hakime de söylemiştim. Hakim bana “Apo sen silahları bıraktırabilir misin?” Diye sormuştu. Evet güvence verilirse üç ay içinde silahları bıraktırabilirim, demiştim. Hükümete, AKP’ye yedi yıl süre verdik. Şimdi diyorlar ki, askerler de buna dahil; “ah biz keşke o süreci değerlendirseydik” diyorlar. Niye değerlendirmediniz, niye adım atmadınız, nerdeydiniz? Demek ki amaçları çözüm değilmiş, tasfiyeymiş. 2004’te Osmanlar üzerinden bunu denemeye çalıştılar, olmadı.”

ONURLU BİR BARIŞTAN BAŞKASI KABUL EDİLEMEZ

“Barış grubunun gelişinden de anlaşılıyor ki silah bırakma konusunda hala PKK’yi ikna edebilirim. Beni dinliyorlar, bana bağlılar. Ama ben artık karışmıyorum. Ben demokratik çözüm ve barış konusunda üzerime düşeni yaptım. Kürt halkı onurludur, onurlu bir barıştan başka bir şeyi kabul edemez. Kürtlerin barış iradesi oluşmuştur. Kürt halkı herkese, MHP, CHP, AKP, DTP bütün partilere, aydınlara sorsunlar; bizim barış irademiz var ya sizlerin var mı? Barışa karşı olanlara geçit vermeyelim. Söylediğim gibi ben burada ölebilirim, öldürülebilirim de bilemiyorum ama ben olsam da olmasam da Kürt halkı ve hareketi kendi kararlarını kendileri verecek, kendi özgürlüğünden, onurundan taviz vermeyecek bir noktaya gelmişlerdir. Ben buradan savaş kararı da veremem, vermem. Bu kararı sadece PKK’nin kendisi verebilir. Gerilla arkadaşlarım bana bağlıdır biliyorum ama gerilla olmak zordur. Kendilerini iyi korusunlar. Kendi içlerindeki Ergenekon benzeri şeyleri tasfiye etsinler. İşte içlerindeki Ergenekon benzeri şeyler nedeniyle bulundukları mağarada toplu olarak imha oluyorlar. Bunları açığa çıkarmaları gerekiyor.

Dicle ve Çınar’a özel selamlarımı iletiyorum. Cezaevindeki arkadaşlara özellikle hasta arkadaşlara özel selamlarımı gönderiyorum.”

----------
Kürdistan-Post
ANF