4 Şubat 2010 Perşembe

ERDOĞAN SİVİL VESAYETLERİN TUZAĞINDA



Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Türkiye Cumhuriyet kurulalından beri askeri vesayet altındadır. Darbeler, ihtilaller, muhtıralar, şimdide ortaya çıkan darbe planları askeri vesayetin varlığını kanıtlamıyorsa pes vallahi. 50 sene boyunca cumhurbaşkanları asker kökenli değil miydi?

Şimdide yargı, bürokrasi, universite, basın, muhalefet partilerinden müteşekkil bir sivil vesayetin tahakkümü Türkiyede demokrasinin gelişmesine en büyük engeldir.

Yargı organlarının, muhalefet partilerinin ( bilhassa CHP ), siyah cüppeliler ordusu Uni profesörlerinin, (135 ) köşe yazarının kurduğu KISIRDÖNGÜ tuzağına düşen AK partinin, Erdoğanın demokratik açılımı gerçekleştirmesi zor görünüyor.

Maalesef Erdoğan bu sivil vesayetin kışkırtmalarına Menderes gibi duygusal tepkiler göstererek tuzaktan çıkamıyor.

İktidar muhalefet ilişkilerini bir ailedeki erkek kadın ilişkilerine benzetecek olursak inter aksiyon bozukluklarına sırasında erkeğinde yanlış davranışlarının sebep olduğu görülür.

İş yerinde başarılı olan, para kazanan, takdir gören bir erkek eve döndüğünde bütün gün evde ev işleriyle, çocuklarla haşır neşir olan ve karşılığında hiç bir takdir görmeyen kadın kocasının karşısında ezikliğini hırçın tavırlarıyle göstermesine şaşırmamak gerekir. Bu konfliktin kavgaya dönüşmesi, boşanmalara sebep olması doğaldır.

Erdoğanın muhalefet partileri karşısında yaptığı müsbet icraatları anlatması , muhalefetçe böbürlenmekle algılanmakta ve hırçınlığınıda onun icraatlarını takdir etmemekle, sırasında onu zıvanadan çıkaracak tahriklerde bulunmakla , tıpkı Menderes’e, tıpkı Özal’a yaptıkları gibi bir davranış içinde oldukları aşikardır. Bu konfliktin tedavisi için Erdoğan’ın iyi bir Psikoterapiste ihtiyacı vardır. Hemde DAVRANIŞ PSİKOLOJİSİNİ bilen bir danışmana.

BEHAVİORİSMUS , yani davranış psikolojisine göre Erdoğan muhaliflerini devamlı tahrik etmektedir. Onları takdirsizlikle suçlamaktadır. Halbuki muhalefetin laf ebeliğine, tahriklerine kapılmaması gerekir. Asıl takdir eden, ona siyasi desteği veren Halktır. Muhalefetin takdirine ihtiyacı yoktur ve onlardan takdir beklemek saflık olabilir. Bu münasebetle Erdoğan duygusal bir saflıkla tepki göstermekte ve sivil vesayetin tuzağına düşmektedir. O sivil vesayete karşı hiç EMPATİ kuramamaktadır.

Behaviorismus Amerikalı B.Frederic SKİNNER’in 50 li senelerde başlattığı en geçerli psikoterapi metodlarından biridir.

İktidarın bütün imkanları elinde olan Erdoğan mıuhalefete karşı üstün bir pozisyondadır. Sekiz senedir mecliste çoğunluğu var. Devletin hazinesi onun emrinde ve onunla eserler ortaya koyabilmektedir. Bu icraatları elbetteki elindeki enstrümanlar sayesinde yapabilmektedir. Elinde tenkitten başka bir enstrümanı olmayan muhalefet ne yapabilirki? Onların aciz durumlarına Erdoğanın EMPATİ kurması ve ona göre davranması gerekir. ‘’Yenilen boksör dayağa doymaz ‘’ gibi laflar siyaset etiğine uymaz. Medeni memleketlerdeki boksörler yenilenin yanına gidip ‘’ Çok güzel döğüştün, beni çok zorladın, iyi bir boksörsün ‘’ deyip onun gönlünü alır. Elbetteki birbirlerine haince saldırmışlardır. Ama birbirlerine sen ne HAİN’mişsin demez. Batı demokrasilerinde iktidarların icraatlarını övmelerinden ziyade mümkün olduğu kadar muhalefetle uyum sağlamakla faaliyetlerini yürütmekte, muhalefetlerde iktidar partileri gibi çözüm önerilerini parlamentoya getirmekle memleketlerine hizmet etmektedirler. Bizde iktidarlar icraatları ile övünerek muhalefeti kışkırtmakta, muhalefette maalesef hiç bir hizmet politikası, gayretinin içinde olmamaktadırlar. Bizdeki siyasi demokrasinin zaafı sürüp gitmektedir.

Objektif veriler yerine polemik hakimdir parti sözcülerindede, köşe yazarlarındada. Mevcut bilgiler yerine hep varsayımlar, niyet okumaları, komplo teorilerinin savunulması demokrasinin gelişmiş olmamasından ileri gelmektedir.

Başarılı bir baba eve gelince o günkü başarısıyle övüneceğine eşinin yaptığı yemeğin lezzetinden, yeni saç modelinin güzelliğinden, çocuklarının okuldaki başarısından, temiz giyimlerinden bahsedip bir buket çiçekle eşini mükafatladırması ile ailenin mutluluğunu sağlar.

Davranış psikolojisindeki temel fikir kendi davranışlarınızla karşıdakinin davranışını kontrol altına almanızın mümkün olabileceğidir. Aynaya güler yüzle baktığınızda aynadaki görüntünüzünde size güler yüzlü bakacağı muhakkaktır.

Bir başka misal: Gerinizden gelen bir şahıs size kazara çarptığında siz ona dönüp güler yüzle özür dilemeğe kalkarsanız, o şahıs suçlu olduğu için, sizden özür dilemek mecburiyetinde kalır.. Yok ona dönüpte ‘’Körmüsün’’ derseniz suçlu olmasına rağmen size hakaret bile edebilir o şahıs.

Şu anda Erdoğanın DAVRANIŞ psikolojisini bilen bir psikoterapiste acilen ihtiyacı var. Yoksa bu gidişle hem partisi kapatılır, hemde seçimleri kaybedebilir bütün müsbet icraatlarına rağmen.

Komşularla sıfır problem dış politikasını takdir edeceklerine (Mesela Cindoruk ) bu gelişmeyi alaya almakla tahrik etmektedirler. Ekonomideki en küçük münferit menfi bir sapmadan sevinerek , genelleme yapıp,her türlü olumsuzluğun müsebbibi olarak iktidarı göstermektedirler. Çünkü muhalefet için öncelik iktidarın yıkılmasıdır. Memleketin ilerlemesi değildir. Onlardan takdir beklemek hatası Erdoğanın öfkeli tepkilerne sebebiyet vermektedir. Öfke ise yalıntıcı bir kılavuzdur derler.

Sözün kısası Erdoğan’ın övünmekten vazgeçip, sivil vesayetten kurtulmanın, hele hele askeri vesayetten, Türkiye siyasetini kurtarma çabasını yakalaması gerekir. Bunun yoluda muhalefetin, sivil vesayetçilerin tenkitlerini ciddiye alıp onlara yaptıkları müsbet kritikler için teşekkür etmesi kendisine fayda sağlar. Öfkeli tepkilerin , keskin sirkenin küpüne zarar verdiğini aklından çıkarmamalıdır. Siyasi gerilime Erdoğanın sebep olduğu, ve halkın bundan muzdarip olduğunu ciddiye almalıdır. Hükumetin İcraatları bakanları, milletvekilleri halka duyurabilir.

Samimi yahutta gayri samimide olsa Kürt açılımında, Alevi açılımında, başarı sağlaması aciliyet kesbetmiştir. Demokratik açılım gerçekleşmelidir. Sivil yahut askeri vesayetin sağladığı tuzaktan, patinajdan kurtulup müsbet icraatların peşine düşülmesi zaruridir.


Köln, 04.01.10

1 Şubat 2010 Pazartesi

“Kürtler ‘Özerklik’ İstemiyor”



”…Şemdin Sakık PKK’de başlı başına bir fenomendir. Teslimiyetçi duruşu dikkatle analiz gerektiren bir durumdur. Şemdin Sakık ailesini ve örgütünü karalayarak, suçlayarak prim kazanmaya çalışmaktadır. Aile içindeki bazı çatışmalardan, çelişmelerden dolayı gerillaya katıldığını vurgulamaktadır. Başkalarının gerillaya katılmalarında da bu dürtünün önemli bir etken olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Gerillaya katılımının Kürt sorunuyla, özgürlük duygusuyla hiç ilgisi olmadığını anlatmaya özen göstermektedir. 20 sene dağlarda özgürlük mücadelesine katılmış bir gerilla komutanının böylesine teslimiyetçi bir duruş sergilemesi, irdelenmesi gereken, aynı zamanda eleştirilmesi gereken ilişkiler içermektedir…”

İsmail Beşikçi

25-28 Ocak 2010 tarihli Taraf Gazetelerinde, Neşe Düzel’in A ve G Araştırma Şirketi sahibi Adil Gür’le yaptığı röportaj yayımlandı. Bu röportajda, Adil Gür, son anketin bulgularıyla ilgili bilgiler veriyor. Röportajın 26 Ocak tarihli bölümü, Taraf tarafından, “Kürtler özerklik’ istemiyor” başlığıyla verildi. Bu başlık gazetenin birinci sayfasında manşette yer aldı. Adil Gür’ün bu konudaki ifadesi şöyle: “A ve G yeni anketine göre, Kürtlerin % 79’u, DTP’lilerin % 64’ü kendi meclisi, polisi olan bir otonomi istemiyor.”

“Güneydoğu ‘da, kendi meclisi, polisi, memuru olan bir Kürt bölgesine izin verilmesine de sadece halkın % 10’u ‘evet’ diyor, % 90’ı ‘hayır’ diyor. Hatta Kürtlerin % 79’u, DTP’lilerin % 64’ü otonomiye ‘hayır’ diyor.

A ve G anketinin bu bulgularıyla ilgili bazı düşüncelerimi ifade etmek istiyorum.

“Kendi memuru, polisi, meclisi olan bir yönetim, bir otonomi istemiyorum” demek, bugünkü yönetimden, güvenlik güçlerinden, polisten, jandarmadan, JİTEM’den çok memnunum demektir. “Kendi memuru, polisi, meclisi olan bir yönetim, bir otonomi istemiyorum” demek, Kürtçe’yi yasaklayan, çocuklara Kürtçe isimler vermeyi hala engellemeye çalışan bir yönetimden çok memnunum demektir. “Ben özerklik istemiyorum” demek, Kürt bölgelerinde, parklara, bahçelere, kamu binalarına, Kürt şairlerinin, Kürt yurtseverlerinin isimlerini verilmesine engel olan bugünkü yönetimden memnunum demektir.

Kasım 2009 sonlarında başlayan, bugün de (Ocak 2010) devam eden, KCK operasyonunda Kürt belediye başkanlarının, Kürt sanatçıların, aydınların nasıl kelepçelenip tek sıra halinde mahkemelere getirildiği herkesin bilgisi dâhilindedir. Bugüne kadar Kürt aydınları, yurtseverleri büyük kitleler halinde gözaltına alınıp tutuklanıyorlar. Bu şekilde 850’ye yakın politikacı, sanatçı, aydın, tutuklandı. Herhangi bir Kürt’ün bu görüntülerden memnun olduğu söylenebilir mi?

“Biz özerklik istemiyoruz” demek, köyleri yakan-yıkan, milyonlarca Kürt’ü yerinden yurdundan eden, temel geçim kaynaklarını tahrip eden yönetimden pek memnunuz” demektir.

“Özerklik istemiyoruz” demek, Kürtçe eğitimi yasaklayan yönetimden memnunuz demektir.

Kürtler şüphesiz bu yönetimden, bu yönetim anlayışından memnun değil. Çağın evrensel değerlerine kavuşmak için, yoğun, fedakâr bir mücadele yürütüyor.

Özgürlük, eşitlik, demokrasi, adalet, barış, düşün özgürlüğü, baskıya karşı mücadele, gibi değerler çağın evrensel değerleridir. Kürtler de bu değerlerin oluşturduğu bir ortamda yaşayabilmek için çok yoğun, çok yaygın bir mücadele içindeler… 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde, Demokratik Toplum Partisi’nin gösterdiği başarı, Kürdistan coğrafyasında yüze yakın belediye’de iktidar sahibi olması bu mücadelenin önemli bir sonucudur. Diyarbakır, Batman, Van, Hakkâri, Şırnak, Siirt, Dersim, Iğdır gibi iller yanında, nüfusu 50 binin üstünde olan, bazıları yüz bini de aşan, Yüksekova, Nusaybin, Kızıltepe, Malazgirt, Doğubeyazıt, Viranşehir, Patnos, Tatvan, Silvan, Cizre, Silopi gibi şehirlerde DTP büyük bir başarı göstermiştir. Buralarda belediye başkanlarının, parklara ve bahçelere, bazı kumu binalarına, Kürt yurtseverlerinin, şairlerinin isimlerini vermeleri valilikler ve kaymakamlıklar tarafından nasıl engellendiği bilinmektedir. Yine bunun gibi, halkın, çocuklara Kürtçe isimler vermeleri, Kürt alfabesindeki Q,X,W,Ê harflerinden dolayı hala sorunlarla doludur. Bu konularda da büyük bir engel vardır.

Çeşitli anketler, Türklerin Kürtlere ilişkin algılarını saptamak için sorular soruyor. Bu noktada önemli bir duruma işaret etmek gerekir. Türk halkının Kürtlerle ilgili düşüncelerini, algılarını belirleyen devletin kendisidir. Devlet, Kürtlere ilgili olarak ne düşünüyorsa Türk halkı da genel olarak bunları düşünüyor. Cumhuriyet tarihi boyunca bu böyledir. Son 25 yıllık Kürt savaşı sırasında, bu durum daha da kemikleşmiştir. Devletin, Kürtlerle, Kürtçeyle ilgili düşüncesinin, algısının hiç olumlu olmadığı bilinen bir gerçekliktir. Eşkıya, şaki, haydut, gerici, irticacı, müfteri, çapulcu gibi sözcükler kimler için kullanılıyor? “Bir avuç eşkıya”, “üç-beş çapulcu” sözleri kimleri işaret ediyor? Cumhuriyet tarihi boyunca, tedip, tenkil, temdin, taqtil, tehcir, temsil, tasfiye kavramları kimler için kullanıldı? Tedip edilecekler (terbiye edilecekler), tenkil edilecekler (cezalandırılacaklar), taqtille karşılaşacaklar (katledilecekler), tehcir edilecekler (yerinden-yurdundan edilecekler), temsil edilecekler, (asimle edilecekler, eritilecekler), temdin edilecekler (medenileştirilecekler), tasfiye edilecekler (yok edilecekler) gibi kavramlar, deyimler kimleri anlatıyordu? Cumhuriyet tarihi boyunca, devletin Kürtlerle, Kürtlükle ilgili olarak kullandığı kavramlar, deyimler bunlardır. Türk halkının, Kürtlere, Kürtlüğe ilişkin duygularının düşüncelerini belirleyen, yönlendiren bu sözcükler, bu deyimlerdir. Kürtler için, Kürtçe için çok yoğun bir aşağılama, horlama yapıldığı da bilinmektedir. Kuyruklu Kürt, aşiret, ilkel yaşam, Kütçe dil değil, üç-eş kelimesi bile yok., yazı dili hiç değil…sık sık kullanılan deyimler oluyor. Bu anti-Kürt propagandada Türk basını devletin yanındadır. Türk basınını bu yolda çok önemli bir rol üstlendiği besbellidir. Kamu yönetiminin yanında, üniversite, yargı gibi devletin temel kurumlarının, eğitim öğretim kurumlarının, sivil toplum kurumlarının da devletin bu tutumunun yanında yer aldığı, bu temel kurumların anti-Kürt propaganda da çok önemli halkalar oldukları biliniyor.

A ve G Yöneticisi Adil Gür, “Kürtler özerklik falan istemiyor, Kürtler için özerklik isteyen beyaz Türklerdir” diyor. Yukarıda kısaca belirtilen ilişkiler ışığında, bu saptamanın çok abartılı, kuşkulu olduğu söylenebilir. Türkiye’nin batısında, orta kesimlerinde pek çok Kürt vardır. Bunlar daha çok işsiz kategorisindedir veya Verso Araştırma Şirketi yöneticisi Erhan Göksel’in belirttiği gibi inşaat, tekstil, gıda gibi sektörlerde çalışmaktadır. Veya fındık toplama, pamuk toplama, çapalama, bahçe sulama gibi işlerde, mevsimlik işçi olarak çalışan insanlardır. Bunlar geçimlerini çok zor temin eden kitlelerdir. Devletin anti-Kürt propagandası karşısında, Türk halkı, zaman zaman kendi bölgesinde, zorluklar içinde yaşayan, hayata tutunmaya çalışan Kürtlere belki acıyabilir. Fakat siyaseten Kürtlerle eşit olmayı katiyen kabul etmez. Kamu yönetiminde, devlet bürokrasisinde, hüviyetlerinde Türk yazıldığı için, Türk kabul edildikleri için görev alanlar olabilir. Bunlar da zaten Kürtlüklerini gizliyorlar ve Kürtler için hiçbir şey istemiyorlar. Kamu yönetiminde veya devlet bürokrasisinde Kürt olarak görev almış, Kürtlerin demokratik haklarını savunan, bunun için mücadele eden bir bürokrat olduğu kanısında değilim. Değil kamu yönetimi veya devlet bürokrasisi, Adalet ve Kalkınma Partisi’nde olduğu durmadan vurgulanan 75 milletvekilinden, Kürtleri için hak hukuk isteyen var mı? Kürt oldukları söylenen bu 75 milletvekilinden, TBMM’de, kamuoyu önünde, Kürt sorunu konusunda konuşan var mı?

Kürtlerin bu yönetimden, bu yönetim anlayışından çok memnun olduğunu, özgürlük, özerklik istemediğini varsayalım. O zaman, özgürlüğün, özerkliğin, kendi kendini yönetimenin çok iyi bir şey olduğunu anlatmak, göstermek gerekmez mi? Bu köleci anlayıştan yararlanıp, onlar üzerine köleci ilişkiler sürdürmek sağlıklı bir tutum mudur? Saddam Hüseyin rejiminin ve Kürdistan Bölgesel Yönetiminin, Kürtlere yaklaşım aynı mıdır?

“Kürtler ‘özerklik’ istemiyor” diyerek, bir müjde gibi, bunu Genelkurmay’a duyurmaya çalışan Taraf Gazetesi’nin tutumu bu bakımdan sağlıklı değildir. Taraf Gazetesi, iki yılı aşkın bir zamandır, çok büyük bir basın hizmeti vermektedir. Ergenekon soruşturmaları, davaları sürecinde yayımladığı belgelerle, orduda, karargâhlarda hazırlanan darbe planlarının deşifre edilmesinde, çok büyüt bir hizmeti vardır. Bunun, Türk demokrasisinin gelişmesinde önemli bir işlevi olacağı açıktır. Taraf’ın Kürtlere ilişkin yaklaşımında da olumluluklar vardır. Fakat, Taraf’ın Kürt sorununa ilişkin tutumu, genel olarak, eleştirdiği bürokrasinin tutumundan çok da farklı değildir. Taraf, Kürt sorununun temeline hiç değinmeden, “eşitlik içinde, kardeşlik içinde, demokrasi içinde sorun çözülür” diyor. Fakat eşitliğin, kardeşliğin, demokrasinin şimdiye kadar neden kurulamadığı konusuna da bakmak gerekmez mi? Bu, sorunun temel dinamiklerini dikkate alan bir analizi gerektirmiyor mu?

Diyelim Kürtler, “özerklik istemiyoruz” diyorlar. O zaman, Kürtleri eleştirmek gerekmez mi? Dünyada herkes kendi kendini yönetmenin mücadelesini verirken, Kürtlerin, “bizi ille de başkaları yönetsin. Kardeşimiz yönetsin” demelerini eleştirmek gerekmez mi? A ve G Araştırma Şirketi’nin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde benzer bir araştırma yaptığını düşünelim. Orada yaşayan Türkler de “özerklik istemiyoruz” derler mi? Türk basını bunu, müjde gibi, egemenlere duyurur mu? Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Türkler, bırakın özerkliği, federasyonu, bağımsızlık istiyorlar. Fiili olarak var olan devletin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin, uluslar arası kurumlar tarafından, devletler tarafından tanınmasını istiyorlar. Kuzey Kıbrıs’ta diyelim 200 bin Türk yaşıyor. Kuzey Kıbrıs’ta 200 bin Türk bağımsızlık isterken, 20 milyonu aşkın Kürtlerin “özerklik istemiyoruz” demeleri eleştirilmesi gereken bir anlayış değil midir? Güney Kürdistan’ı düşünelim. Oradaki Kürtlerin, “özerklik falan istemiyoruz, Saddam Hüseyin yönetiminden, Kimyasal Ali’nin operasyonlarından çok memnunuz” demeleri hoş bir şey mi? Kürtlere, Kürt sorununa yaklaşım da Saddam Hüseyin yönetimiyle Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni aynı kefeye koymak mümkün müdür?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan İsrail karşısında Filistinli Araplara yoğun bir destek vermektedir. Filistinli Araplar Batı Şeria’da ve Gazze’de bağımsız bir Filistin devleti kurulması için mücadele etmektedir. Bu elbette onların çok doğal bir hakkıdır. Başbakan Erdoğan da bu süreci uluslar arası kurumlarda, Araplarla ikili ilişkilerinde aktif olarak desteklemektedir. Türkiye’de Kürtlere, Kürt sorununa baskı, zulüm yoğun bir şekilde sürerken, polise taş attılar diye bini aşkın Kürt çocuk cezaevlerine konulurken Başbakanın Filistinli Araplara desteğinin ciddi bir değeri ve işlevi yoktur. Binin üzerinde Kürt çocuk cezaevindeyken barış ve kardeşlik projesi, milli birlik projesi nasıl yaşam bulur? Kendi evinin önünü temizlemeyen bir kişinin, her gün, komşularını, evlerinin önünü temizlemesi için uyarması sadece tebessümle karşılanır. Bunu herhalde Hamas, Hizbullah, Filistin Kurtuluş Örgütü, Arap dünyası, Müslümanlar, uluslararası kurumlar anlıyordur.

Bu ilişkiler çerçevesinde Can Dündar’ın Şemdin Sakık’la yaptığı röportajı da değerlendirmekte yarar vardır. Bu röportaj 19-21 Ocak 2010 tarihli Milliyet gazetelerinde yayımlandı. Şemdin Sakık PKK’de başlı başına bir fenomendir. Teslimiyetçi duruşu dikkatle analiz gerektiren bir durumdur. Şemdin Sakık ailesini ve örgütünü karalayarak, suçlayarak prim kazanmaya çalışmaktadır. Aile içindeki bazı çatışmalardan, çelişmelerden dolayı gerillaya katıldığını vurgulamaktadır. Başkalarının gerillaya katılmalarında da bu dürtünün önemli bir etken olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Gerillaya katılımının Kürt sorunuyla, özgürlük duygusuyla hiç ilgisi olmadığını anlatmaya özen göstermektedir. 20 sene dağlarda özgürlük mücadelesine katılmış bir gerilla komutanının böylesine teslimiyetçi bir duruş sergilemesi, irdelenmesi gereken, aynı zamanda eleştirilmesi gereken ilişkiler içermektedir. Can Dündar, Canlı Gazete tek başına demokrat bir anlayışı temsil edebilir. Ama Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman bu tutumu demokratik bir anlayış çerçevesinde değerlendirmek mümkün değildir. Şemdin Sakık’ın teslimiyetçi ilişkilerini gündeme getirmek, bu ilişkileri yaygınlaştırmaya çalışmak, ancak resmi ideoloji çerçevesinde değerlendirilebilecek bir süreçtir.

--------------

Kürdistan - Post

31 Ocak 2010 Pazar

Katile katil demek


Ali Barış Kurt
alibariskurt@hotmail.com

Geçtiğimiz günlerde Aydın Emniyeti'ne bağlı Köşk Emniyeti'nde ifade verdim.

Eksik olmasın (şaka tabii!) Genelkurmaylık işini gücünü ve hatta 'eldiven'ini, 'balyoz'unu vd. 'aksesuar'larını bırakmış, hakkımda suç duyurusunda bulunmuş.

İddiası şu ki, yazdığım bir makale aracılığıyla halkı askerlikten soğutmuşum.

Buna ne kadar ihtiyaç var bilmiyorum ancak eğer böyle kutsal bir inkişafa yol açabildiysem, ne mutlu bana.

***

İfade verdiğim dakikaları anlatayım biraz...

Birbirinden garip ama bir o kadar da "iyi polis" rolünde "abilerimizle" yaklaşık 2 saat geçirdik. Kendileri 2006'dan itibaren kaleme aldığım askerlik ve Kürt sorununa dair bütün materyalleri derlemişler ve hiç üşenmeden de birsürü sayfalı bir dosya hazırlamışlar.

Dosyanın içinde güvenlik güçlerince katledilen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz'la ilgili materyaller de bulunuyor.

Ancak derslerine çalışmamış tembel polis abiler, henüz Uğur Kaymaz'ı bile tanımıyorlar.

Her neyse, oturup kendilerine bir bir anlatıyorum: "Uğur, 12 yaşındayken askerler tarafından evi basılarak babasıyla birlikte, sırtından 13 kurşun alarak yaşamı sonlandırılmış bir Kürt çocuktu. 'Terörist' olduğu iddia ediliyor ama milyonlarca Kürt ve duyarlı yurttaşla birlikte biz bu iddiayı yemedik tabii. Bu yüzden de hakkında yazı yazmayı, onu unutturmamak ve katillerini teşhir etmek adına bir parça katkım olabildiğini söylüyorsanız, beni sevindirirsiniz..."

Abiler burada devreye giriyor ve az önce tanımadıklarını söyledikleri Uğur için karalamaya, onun ölümü ve katilleri için savunmaya girişiyorlar. Malum, onlar için asılolanın bir mühimliği yok; bir işe devlet eli değdiyse, sahip çıkmak zorundalar. Bir katile bile...

***

Konu abilerimizi pek sarmamış olacak ki; değiştiriyorlar.

Editörlüğünü yaptığım bir internet sitesinde "askere gitmeyin" yazılı materyaller bulunduğundan ve bu minvalde yazılar yazdığımdan bahsediyorlar.

Söz ettikleri, sınırötesi operasyon planlarının konuşulduğu döneme denk geliyordu.

Ve Savaş Karşıtları'nın* uzunca süredir askerlik sorunuyla ilgili vicdani ret çalışmaları vardı.

Benimsediğim için de bu çalışmayı gündemde tutmak amacıyla ben de yazıp-çiziyordum.

Bunları kabul ettiğimi söyledim ve "pişman mısın, eğer pişman olduğunu söylersen senin açından iyi olur, sonuçta suç duyurusunu Genelkurmaylık yapmış, önemli yani" diyen polislere, "ekleyeceklerim bile var, pişman değilim" yanıtında bulunuyorum.

Tabii bu yanıt onları pek tatmin etmemiş olacak ki, "iyi polis" rolüne yeniden bürünüp, çay ikram ediyorlar. Ne olur ne olmaz diye, reddediyorum.

***

Uğur Kaymaz mevzusuna tekrar dönüp, "katilleri için neden katil dediğimi" soruyorlar.

Can Yücel'in bir savunmasında, "bizim memlekette göte göt derler hakim bey"* sözleri aklıma geliyor ama, bunu ben de mahkemeye saklıyorum ve polislere, "Katile katil demek nasıl suç oluyor ki" diye soruyorum.

"Burada soruları biz sorarız" mealinde, Kurtlar Vadisi raconunda bir bakış atıyorlar ve konuyu kapatıp, "sen b.ku yedin oğlum" dercesine, 318. yasadan* alıntılar yapıyorlar...

***

Oyun oynayacak, şeker yiyecek yaştaki bir masum çocuğu sırf Kürt kimliğinden ötürü katledenlere de katil diyemeyeceksek, nerede kalır insanlığımız?

Ben, çocukların oyun oynayabileceği, şeker de yiyebilecekleri bir dünya yaratmak için yola çıkmışlarla beraber; bu güzel toprakların ve halkının komünist bir evladıyım.

Ülkemdeki ezilen ulusun çocukları bir katledilir, bir hapis edilirken susacaksam; o en tatlı şekerlerde ne payım olur ki?..

İşte bu yüzden, katile katil demeye devam etmek lazım: Uğur Kaymaz'ı öldürenler katildir; hem de en alçağından! 318 kere katillerdir...

----------------------

*Savaş karşıtlarının internet sitesi: www.savaskarsitlari.org

*Can Yücel'in mahkemede "göte göt demenin önemi" üzerine anlattığı fıkra, şöyledir:

Köyün birinde ateşli bir hasta vardır, köylüler kasabaya doktoru getirir. Doktor hastaya fitil verir ve köye döndükleri gibi hastaya fitili anüsten vermelerini söyler.

Köylüler, "Tabii, tamam doktor bey" deyip köye giderler. Köydeki herkese sorarlar, en bilgelere bile, ama kimse anüs ne demektir bilemez. Bu nedenle bir türlü ilacı da veremezler hastaya. Hastanın durumu da gitgide kötüleşmektedir.

Bunun üzerine köylü, doktora, koca devletin koca doktoruna telefon etmeye karar verir ama kimse buna yanaşmaz. Ne cüret değil mi doktoru arayacak bir köylü...

Neyse durumun vahameti üzerine muhtar aramayı kabul eder. Bütün köylü toplanır santrale, muhtar arar, "Biz ne yapacağımızı bilemedik doktor bey" falan der. Karşıdan doktor bir şeyler söyler. Muhtar döner arkasına: "Makattan verin dedi doktor" der. Yine tüm köye sorarlar, komşu köylere birilerini yollayıp sordururlar ama makat ne bilen yoktur yine.

Hasta ise gitti gidecek, ateşler içinde kıvranıyor. İhtiyar meclisi toplanır. Son çare, doktorun bir kez daha aranmasına karar verilir. Yine kimse aramak istemez doktoru. Nihayetinde yine biri kandırılır, telefonun başına geçer, ama bir yandan söylenmektedir: "Çok kızacak doktor, çok!" diye.

Sonunda telefonu açar, durumu anlatır, doktor bir şeyler söyler yine. Telefondaki köylü, yüzü allak bullak, arkasını döner: "Ben çok kızacak demiştim size; götüne sokun dedi".

*Türk Ceza Kanunu'nun 318. maddesine göre: - (1) Halkı, askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunanlara veya propaganda yapanlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Fiil, basın ve yayın yolu ile işlenirse ceza yarısı oranında artırılır.

---------------

http://www.emekdefteri.com/

30 Ocak 2010 Cumartesi

Zeki Adsız ve Bir Anı


Faiz Cebiroğlu
Zeki Adsız, fiziki olarak, aramızdan ayrılalı yıllar oldu. Yaklaşık olarak 20 yıl. Ama onun duruşu, Kürdistan’a ve dünyaya olan sevgisi hep yaşıyor, yaşayacaktır. Onu yaşatanlar ve çizgisini devam ettirenler çoktur, biliyorum…Ben de, Zeki ağabeyi tanımaktan da son derece şanslı olduğumu belirteyim. Zeki Adsız’ı, Şam’da tanıdım. İyi ki, tanıdım. Zeki Adsız, hem zeki, hem de büyük bir devrimciydi. Zeki Adsız, hem Kürdistani, hem de dünya devrimcisiydi.

Zeki Adsız’ı beğenenler ve onun duruşuna saygı gösterenler var, olacaktır. Ama Zeki Adsız’ı sevmeyenler de olur, olacaktır. Bunu da doğal karşılamak gerekir. Fakat doğal ve moral olmayan, Zeki Adsız’ın, eski bir mücadele arkadasi tarafindan gercekle ilgisiz bir sekilde ağır hakaretlere uğratılmasıdır. Hem de 20 yıl sonra! Bizleri üzen budur. Bizleri hayal kırıklığına uğratan budur.

Sormakta herkesin hakkı: ”ANILAR / Belgeler” bu mudur?

Yazık, çok yazık!

Belirli bir dava uğruna çıkan insanların, kendilerini ve tarihlerini neden ”revize” etmeğe ihtiyaç duyuyorlar?

Bu soruların yanıtlarını bir başka yazıya bırakarak, Zeki Adsız ile ilgili bir anımı yazmak istiyorum:

Yıl 1983. Şam. Zeki Adsız, ”Suriye İşçi Sendikası” ( Nikabet al- ummal) ile görüşmek istiyor. Tercüman olarak ben gitmiştim.

Zeki Adsız;

”Ben Kürdistan’´da yapılan seçimlerde ( Diyarbekir, Mardin, Elazığ, Muş, Van, Siirt, ….) 63 delegenin oylarıyla, DİSK 10. Bölge Temsilcisiyim” dedi.

Arapça olarak aynen tercüme ettim. Sendika temsilcisi bana dikey baktı… baktı… bir şey demedi.

Beton binada bir suskunluk yaşandı.

Zeki Adsız;

“ Sendikanın Kürtlerle nasıl bir dayanışma içinde bulunduklarını” sordu.

Yine cevap yok!

Zeki Adsız;

“Qamışlı’da Kürtlere karşı baskılar yükseldi. Kürtlerle dayanışmanız var mı?” diye sordu.

Yine sessizlik…

Aniden sendika temsilcisi, bana, arapça olarak:

” Hem ben, hem de sizler tehlike içerisine girebiliriz. ”Suriye İşçi Sendikası” sandığınız gibi değil… Hele hele ”Kürd, Kürdistan” sakın bunları, Suriye’de, konuşmayın” dedi.

Ben de şaşkına dönmüştüm; Sovyetler Birliği’nin desteklediği bir ülkede bunları konuşmak yasak!

Türkçe olarak Zeki Adsız’a bunu anlattım. Bana, ”sendika temsilcisine ”teşekkür et” ve hemen kalkalım,” dedi.

Evet, aradan 20 yıl kadar geçti, hâlâ bu anım bir film şeridi gibi önümde canlanıyor.

Bir düşünün: Zeki Adsız, 12 Eylül darbesinden 3 yıl sonra, 1983’te büyük bir özgüvenle, Süriye’deki Kürtleri, Suriye Sendikası Temsilcileri ile tartışıyor. Bulunduğu bölgede Kürtlerin temsilcisi olduğunu vurguluyor.

Zeki Adsız, devrimciliğin her alanda dayanışma ve örgütlü olmanın en önemli bir prensip olduğunu bizlere tekrar hatırlatıyor.

Zeki Adsız, kansere yenik düşmeden önce yoldaşlarına şunları söylüyor:

” Örgütlü ve kollektif çalışmayı elden bırakmayın. Kürdistan devriminin çıkarlarını her şeyin üstünde tutun ve bunun için çalışın, çalışın. Kazanmak için çalışın!..”
Zeki ağabey, kazanacağız!

Zeki ağabey; sömürge Kürdistan’da hava-i fişek dahi atmasını bilmeyen bazı Türkleşmiş Kürtlerin yazdıklarına aldırma.

Kazanacağız!

LAİK DÜZENDE


”Ekin bitmez, kurumuş kara toprak!”

Cirik Haci / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de

Seksen yıllık olan laik düzende
Kime devlet malı koz gelip gitti
Halk nimeti kaynar kara kazanda
Kime devlet malı az gelip gitti

Halkı sömürür belirsiz durağı
Oy veren seçmenin bitmez merağı
Çalışıp üretenin yanar yüreği
Kime devlet malı buz gelip gitti

Fezalim der hacim ne bitmez merak
Ekin bitmez, kurumuş kara toprak
Vaatler verildi döküldü yaprak
Kime devlet malı vız geldi gitti

ASKER NEDEN DARBE YAPAR ?



ASKER NEDEN DARBE YAPAR ?
ORDUNUN ANANEVİ DARBE İTİYADI
İsmet Turanlı,
dr_ismetturanli@mynet.com

Asker Osmanlının kuruluş devrinde, daha Fatih devrinde bile darbe yapmıştır. M.Ö.120 senesinde ilk Türk ordusunu kuran Hun imparatoru METE han babasını öldürerek tahta çıkmış ve imparatorluğunu Hazar denizinden Japon denizine kadar genişletmiştir. İşte ilk darbeci asker METE handır.Askerin iktidar hevesi bütün demokratik atılımlara rağmen bugüne kadar sürmüştür. 12 padişah öldürülmüş, 52 sadrazam (son olarak Menderes) idam edilmiş, bir çok padişahta asker tarafından tahtan indirilmiştir. Sanki askerin geninde vardır darbe yapmak. İlk kurulan Osmanlı ordusuna gayrimüslim gençler alınıp devşirilmiş. Özürlü olan gençler ve KÜRTLER orduya alınmamıştır.

Osmanlı’da son darbeyi Babıali baskını ile Enver paşa gerçekleştirmiştir. Atatürk’ün kendisi asker olduğu için en yakın asker arkadaşlarının muhalefetinede fırsat vermemiş, onları pasifize etmiş, ölünceyedekte iktidarını sürdürmüştür. İnönü’de asker olmasına rağmen içteki ve dıştaki demokratikleşme konjukturüne fazla direnç gösterememiş 14 Mayısta Demokrat partinin iktidara gelmesini önleyememiştir. CHP liler onun feragat ettiğini söylerler. Adeta lütfundan, iyi niyetinden (!), demokratik açılımı sağladığı samimiyetinden dem vururlar. Halbuki ben 15 Mayıs 1950 sabahı çıkan gazetelerdeki İnönünün foto haberini çok iyi hatırlıyorum. Ağzı bir karış açık, dehşet içinde, afallamış bir görüntü içinde idi. Elbette Altan Öymen ‘’Öfkeli yıllar ‘ eserinde bundan bahsetmez. Çünkü bütün eserini CHP gözlüğüyle yazmış, iliğine kadar işlemiş CHP kimliğinden kendini arındıramamıştır. O zamanlar Millet partisinin kurulmasındaki sebep Bayar’ın muvazaa yaptığı, İnönü’ye Demokrat parti seçimleri kazansada Cumhurbaşkanlığı sözü verdiği iddiasıdır. Demokrat partinin çok kıymetli mebusları, hatta Mareşal Fevzi Çakmak Millet partisine geçmişlerdi. Seçimi Demokrat parti kazandığında Adnan Menderes başbakanlık beklentisi içinde olmamıştır. Bayar’ın başbakan olacağını zannetmiştir. Bayar ise ezeli rivali İnönü’yü yenmiş olmanın keyfi içinde onun köşkten inmesi gerektiğini ihsas etmiş ve Adnan Mendereside başvekil yapmıştır. Menderes o teklifi beklemediğini hep dile getirmiştir.

27 Mayıs ihtilaline sebep olarak Menderes’in demokrasiden uzaklaşması, vatan cepheleri, tahkikat komisyonları kurması ithamında bulunan muhalif aydınlar iddialarından vazgeçmemişlerdir. . Halbuki ihtilali gerçekleştirenlerin hatıratlarından öğrendiğimiz oki daha seçimlerin akabinde genel kurmay başkanının İnönü’yü ziyaretle Demokrat partiyi kapatmak istediğini söylemiş olduğudur. Menderes bu haberi alınca yanına bir orgenerali alıp genel kurmaya gitmiş, beraberinde götürdüğü generale, onları ayakta karşılayan genel kurmay başkanının koltuğunu göstermiş ve o anda tayinini, eski başkanında azlini gerçekleştirmiştir. Öymen’e göre böyle bir hadise olmamıştır. Daha 1956 da ihtilal hazırlıklarının, toplantılarının başladığını Erkanlı dahil bir çok ihtilalcinin yayınladığı hatıratlarından öğrenmek mümkün. Zaten 1960 da Menderes istifa etmişsede Bayar ‘’çaydan geçerken at değiştirilmez’’ diye istifasını kabul etmemiş, hatta genel seçimlerin o sene yapılacağını Menderes nutuklarında defalarca dile getirmiştir. Buna rağmen Menderes aleyhtarları onun seçim yaptırmayacağı, art niyeti olduğu komplo teorisi ve hezeyanlarında, iftirasında ısrarcı olmuşlardır.

Demek ki askerin darbe ihtirasında Osmanlıdan kalma bir ananesi olduğu ve halkın oyu ile gelen sivil idarelere bugüne kadar tahammülü olmadığı aşikardır. Emekli generaller ‘Şartlar oluşunca ‘ elbette yine darbe olabilir dediklerini basın mensuplarıda, aydın geçinenlerde maalesef duymazdan geliyorlar.

ATATÜRKÜN ORDUYA VASİYETİ

Diğer çok mühim bir etkende Atatürk’ün Cumhuriyet’i askere emanet ettiği inancıdır.

Bakın Bernd Rill adlı Alman yazarın Kemal Atatürk adlı eserinin 134 üncü sayfasında ne diyor:
"Das Militaer ist für die Sicherheit des Landes zustaendig, nicht nur aussen, sondern auch nach innen. Dieser politische Januskopf des Militaers, der in den westlichen Demokratien fremd ist bzw. Eine Ausnahme bedeutet, ist in den Laendern der Dritten Welt eine nicht übliche Erscheinung. Die Armee als perpetuum mobile der kemalistischen Revolution, als Werkzeug, das den als sechstes Prinzip verkündeten Revolutionismus in Gang haelt-so entspricht es dem ‘’ TESTAMENT ATATÜRKS’’ ., das die Offiziere in MÜNDLİCHER TRADİTİON untereinander weitergeben."

Mealen tercümesi şöyledir: Atatürk’e göre vatanın iç ve dış güvenliğinden asker sorumludur. Böyle askerin iki başlı politik konumu batılıların yabancı olduğudur.. Fakat üçüncü dünya devletleri için bu durum normaldir. Altı okun, Kemalistik revolutionun muhafazasına ordunun vazifesi olduğu ‘’Atatürk’ün VASİYETİ icabı olduğu subaylarca ağızdan ağıza ilettilen bir ANANE’dir..

Atatürk orduda adeta ilahi bir mertebededir ve ordu o VASİYETİN bilincindedir.

Ordu Osmanlıdan tevarüs ettiği bir ananeye sadık kaldığı gibi birde Atatürk’ün vasiyetini yerine getirmeği bir vecibe addeder. Ekalliyetlerin Türkiyedeki mevcudiyetinin milyonlardan 80 bine düşmüş olmasının, faili meçhul katliamların müsebbibininde asker olması ihtimalinin halkın inanmış olması üzüntü vericidir.Milliyetçi kesiminse vatana sadakat inancından ileri geldiğidir. Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Musa Anter v.s. siyasi maksatlı cinayetlerin katilleri onlarca sene geçmesine rağmen aydınlatılamamıştır. Halbuki adi vakaların faillerini emniyet mensupları çok kısa zamanda yakalayabilmektedirler. Diğer katili meçhul cinayetlerin arkasında derin devletin olabileceği inancı yaygındır.

Şimdi sıra Kürtler ve Alevilerdedir. İki halk gurubunun şimdiye kadar yok sayılmış olması, demokratikleşme kojonktürü, ve Öcalanın Kürtleri isyana teşviki bugünkü gerilime sebeb olmuştur. Ordu’nun iki kırmızı çizgisi vardır. Birincisi LAİSİZM.Onun içinde Aleviler yok sayılmış. İkinciside KÜRTLERdir. Bugüne kadar Kürt kelimesini AĞIZA ALMAK suç sayılmıştır. Kürtçe konuşmak 80 darbesinden sonra yasaklanmıştır. Generaller ve şövenistler hala usanmadan ,sıkılmadan KÜRT SORUNU diye bir sorun yok sadece terörist PKK lılar ve birde vatan haini ayırımcı Kürtçüler var demekte israr etmekteler.

Maraş’ta, Sivas’ta, Yozgat’ta Trabzonda, Malatyada olanlar, Hırant Dink cinayeti, ananevi Alevi ve yabancı düşmanlığından kaynaklanmıyor mu?. 20 milyon Kürdün asimilasyonu, mümkün olamamıştır. 30 kere isyandaki kayıplarına ,Dersime, 40 bin ifna edilen PKK lıya rağmen kökten yoketme imkanı sağlanamamıştır. ‘Ne Mutlu Türküm diyene’yi dağa taşa yazmaklada netice alınamamıştır. İster samimi, isterse gayri samimi, AK partinin çabaladığı açılım hamleleri halklarda ümit uyandırmıştır.

Bir taraftan darbe planları , diğer taraftanda oraya buraya saklı silahlar ortaya çıkarken Türkiyenin öyle çabuk çabuk demokratikleşebileceğine, mevcut hükumetin fazla atılım yapabileceğine inanamıyorum. Orduya güvenin % 60 a düşmüş olması, halkın sağ duyusu ümit kaynağı olabilir. Diğer bir ümidimde Davutoğlunun komşularla sıfır problem uğraşılarında muvaffak olmasıyle , komşu dost devletlere karşı orduya ihtiyaç kalmayacağıdır. Bugün dünyada ordusunu lağvetmiş tek ülke Costa Rica’dır. Orduya vermeleri gereken mali imkanları sağlık hizmetlerine ve eğitime vererek dünyanın en mutlu halkına sahip olmuşlardır.

TEŞBİHTE HATA OLMAZ.

Cinsi sapıklar bir cürüm işlediklerinde bir müddet hapishanede yahut hastanede kaldıktan sonra serbest bırakıldığında tekrar bir çocuğu istismar ettiğinde emniyet kayıtlarına göre ondan öncede ayni fiili işlediği sabitleşmiştir. Askerin sicilindede 2 bin senedenberi darbe şaibesi olduğunu tarihçiler söylemektedirler. Son 27 Nisan MUHTIRASI’nı Büyükanıt bizzat kendisinin gece yarısı Internete koyduğunu söyledi. Bunun bir nevi darbe olduğu halk tarafından algılanmadı mı? Buna rağmen Türkiye’de asker darbe yapmaz diyor Başbuğ. Bu lafı duyduğumda Celal Bayar’ın ve devrin genel kurmay başkanının askerler tarafından 27 Mayısta nasıl apar topar Yassı adaya götürüldükleri aklıma geldi. Özkök paşa’nın darbeye müsaade etmediğinden ötürü bazı köşe yazarlarınca açık açık hakarete uğradığı inkar edilemez. Bazı uni rektörlerinin ORDU GÖREVE diyerek Cumhuriyet mitinglerinde plakart açtıkları, figuranlık yaptıkları TV kameralarınca kanıtlandı.

Gene ümit ediyorum ki Erdoğan demokratik açılımında başarı sağlar, Orduda kışlasına çekilip asli vazifesine döner. Bu benim masum avuntum yahut zühürt tesellimdir.

Köln.27.01.10

28 Ocak 2010 Perşembe

Kürt Toplumunda Değişim ve Açılım Politikaları


İsmail Beşikçi

Kürt toplumunun tarihsel ve toplumsal gelişmesini incelemek önemli bir çalışmadır. Büyük boyutlu siyasal gelişmeler Kürt toplumunun yapısının oluşmasında, toplumsal değişmede çok büyük rol oynamaktadır. 1920’lerde, Milletler Cemiyet döneminde, Kürtlere, Kürdistan’a ilişkin olarak olup bitenler dikkatlerden uzak tutulamaz. Bu dönemde, dönemin emperyal güçleri Büyük Britanya ve Fransa, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, bölünmesini, parçalanmasını ve paylaşılmasını sağlamışlardır. Bu emperyal güçler, bu politikalarını, şüphesiz, Ortadoğu’daki, Arap, Fars ve Türk yönetimleriyle işbirliği yaparak gerçekleştirmişlerdir.

Bölünme, parçalanma ve paylaşılma, Kürdistan’ın iskeletini parçalamış, Kürtlerin beynini dağıtmıştır. Bu sürecin Kürt toplumu üzerinde böylesine ağır bir etkisi vardır. Ortadoğu’nun ortasındaki Kürtlerin ve Kürdistan’ın böylesine bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, Kürt toplumunun iç dinamiklerini zayıflatmış, giderek yok etmiştir. Kürtler, sınırlarda, elektrik yüklü dikenli tellerle, mayın tarlalarıyla, gözetleme kuleleriyle, casus uçaklarıyla, birbirlerinden ayrılmışlardır. Bu ayrılığı devamlı kılmak, derinleştirmek ve yaygınlaştırmak için, her önlem alınmıştır. Böylece, Diyarbakır, Van, Mardin, Urfa, Ağrı, Muş çevrelerinin, Halep, Qamışlı, Süleymaniye, Hewler, Mahabad çevreleriyle, Kafkasya’yla, ticari, toplumsal ve kültürel bağları koparılmıştır. Örneğin, artık, Bitlis’ten, Diyarbakır’dan, Ağrı’dan, Mardin’den kalkan bir hayvan sürüsü, Halep, Şam, Süleymaniye, Tahran, Tebriz gibi pazarlara ulaşamamaktadır. Sınırlar, sınırlarda alınan önlemler, ekonomik ve ticari gelişmenin önünde büyük bir engeldir. Bu engeller, sermaye birikimini ve sanayi gelişimini de durdurmuştur.

1915 de Ermenilere, Süryanilere ve Ezidilere karşı geliştirilen soykırım, Kürt sürgünlerinin başlaması, Kürdistan’daki sınai gelişmeye büyük bir darbe indirmiştir. Ermenilerin ve Süryanilerin tehcirinden ve soykırımından sonra, marangozluk, inşaatçılık, demircilik, kuyumculuk, dericilik, keçecilik, boyacılık gibi çeşitli sanatlar, bir süre, onların yetiştirdiği çıraklar tarafından ayakta tutulmaya çalışılmıştır. Fakat, sektörler, kısa zamanda küçülerek, daralarak, etkinliğini kaybetmiştir. Ermenilerle ve Süryanilerle beraber yaşayan Türk ailelerin ve Kürt ailelerin, çocuklarını, zanaat öğrenmesi için Ermeni ve Süryani ustaların yanına çırak verdiği biliniyor.

Cumhuriyet’le birlikte devam eden ayaklanmalar, köylerin yakılıp yıkılması, ormanların yakılması, temel geçim kaynaklarının tahribi, sürgünler, Kürt toplumunun iç dinamiklerini iyice zayıflatmış, giderek yok etmiştir. Örneğin Osmanlı döneminde, Hakkari’de, çok gelişkin olan tütün üretimi, balcılık, bu süreçte, büyük darbe almıştır. Bir zamanlar, Tahran, Bağdat, Şam, İstanbul pazarlarını tarımsal ürünler bakımından besleyen Hakkari, artık ailelerin bile ihtiyacını karşılayamaz hale gelmiştir. Bir zamanlar, diyelim 18. veya 19. yüzyılda deve yüklü kervanlar, Tahran’a, Bağdat’a, Halep’e, Şam’a, İstanbul’a tarımsal ürünler taşıyordu.

Günümüzdeyse aileler kendi geçimlerini bile sağlamakta zorlanıyorlar. Köylerin yakılması, yıkılması, ailelerin yerlerini-yurtlarını terke zorlanmaları pek çok aileyi yoksulaştırmıştır. Koruculuk dayatmaları yüzünden, bölgeyi terke zorlanan ailelerden bir kısmı, İstanbul, Bursa, Kocaeli gibi yörelerde, varoşlarda çok sefil, çok yoksul bir yaşam sürdürüyorlar. Diyelim Hakkari’de, kendi beldelerinde su da var, toprak da var, fakat bu aileler onlardan yararlanamıyor…

Kürt bölgelerinin geri kalması, geri bıraktırılması böyle bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Geri Kalma-geri bırakılma olaylarının temelinde bu ilişkiler vardır. Kürtleri, Kürt kimliğini, Kürtçe’yi, inkar, imha ve asimilasyon çabaları, devletin ideolojik baskı araçlarının ve zorlayıcı baskı araçlarının birlikte kullanılması, geri kalma-geri bıraktırma sürecini iyice hızlandırmış, yoğunlaştırmıştır. Devlet, aşiret reisleriyle, şeyhlerle, toprak sahipleriyle işbirliği yaparak Kürtlerdeki milli gelişmeyi engellemeye çalışmıştır. Bu, şüphesiz karşılıklı bir destektir. Şeyhler, aşiret reisleri ve büyük toprak sahipleri de devletin çıkarını desteklemektedir. Kürtler için, Kürdistan için ayaklanmalara katılanlar, ayaklanmaları yönetenler, şeyhlerin, aşiret reislerinin, toprak ağalarını küçük bir kısmıdır. Onların sonu, ya çatışmalarda ölüm, ya darağaçları, ya ülke dışına firar, ya sürgün ya da cezaevi olmuştur. Devlet yanlısı şeyhlerin, aşiret reislerinin, büyük toprak sahiplerinin devlet tarafından maddi ve manevi olarak desteklenmesi, gelir bölüşümünde çok büyük farkların oluşmasını da beraberinde getirmiştir.

Sınırların elektrikle yüklü dikenli tellerle, mayın tarlalarıyla, iz tarlalarıyla, gözetleme kuleleriyle, casus uçaklarıyla vs. korunması, kaçakçılık denen bir olaya vücut vermiş, mafyanın gelişmesini sağlamıştır. Böyle korunaklı bir alandan gizlice mal geçirmek, ancak, jandarmayla, güvenlik güçleriyle şu veya bu şekilde kurulan illegal bir ilişkiyle olur. Bu yolla çok büyük rantların elde edildiği açıktır. Devlet bu şekilde, illegal bir şekilde, oluşan sermaye birikiminin Batı’ya aktarılması için de her türlü önlemi almıştır. Kürdistan’da Kürt burjuvazisinin oluşmasını engellemek, devletin üzerinde durduğu, gözettiği en hassas konulardan biridir. Bunların yanında, örneğin katma değer vergisin Kürt bölgelerindeki yüksekliği dikkat çekicidir. Örneğin İstanbul’da % 8 olan KDV, Diyarbakır, Siirt, Hakkari, Van, Muş, Ağrı, Kars, Bitlis gibi yörelerde, çeşitli mekanizmalarla ve hesaplarla, % 20’ye kadar yükselmektedir.

Son 25 yıllık savaş dönemi toplumda yeni yeni dinamikler ortaya çıkarmıştır. Bu yeni dinamikler, Kürt toplumunu derinden etkilemekte, toplumun dönüşmesini de sağlamaktadır. Bunlara kısaca bakmakta yarar vardır.

Temmuz ayının sonlarından itibaren, üç ayı aşkın bir süredir, Kürt sorunu bağlamında, bir açılımdan söz ediliyor. Hükümet, önce bunu Kürt açılımı olarak gündeme getirdi. Kısa bir süre sonra, demokratik açılım denmeye başlandı. Daha sonra da milli birlik projesi, huzur ve güvenlik projesi gibi adlar dolaşıma girdi.

Açılım politikası çerçevesinde, hükümet henüz somut öneriler açıklamadı. Sadece olamayacak şeylerden söz etti. Örneğin, “anayasa değişikliği yok, af yok, anadilde eğitim yok” gibi açıklamalar yaptı. Açılım çerçevesinde, nelerin olabileceği konusunda henüz bir şey söylenmedi. Hükümet, 10 Kasım 2009 da, bu konuyu TBMM’e getireceğin söylüyor. Ama bu konuda, üç ayı aşkın bir süredir, basında yoğun bir tartışma yaşanıyor. Televizyonlarda, radyolarda, paneller, açık oturumlar düzenleniyor. Gazetelerde, köşe yazarları, konuya ilişkin görüşlerini dile getiriyorlar. Sivil toplum örgütleri bu konuyla ilgili konferanslar, açık oturumlar, paneller düzenliyor. Temmuz ayının sonlarından itibaren üç ayı aşkın bir süredir, Kürt sorunuyla ilgili yoğun tartışmaların yaşandığı söylenebilir. Aslında bu da bir açılımdır.

Hükümet, 10 Kasım 2009 ve 13 Kasım 2009 günlerinde, TBMM’de açılımla ilgili bazı somut öneriler getirdi İfade özgürlüğünün geliştirilmesine vurgu yapılmasının önemli olduğu kanısındayım.

Hükümet, durup dururken, bir Kürt açılımı, demokratik açılım politikası oluşturmaya çalışmıyor. Bugün bu konuları konuşabiliyorsak, tartışabiliyorsak, bunda, PKK’nin kararlı bir şekilde yürüttüğü mücadelenin büyük bir rolü vardır.

Kürtlerin, Kürt sorununun, Kürt-Türk ilişkilerinin algılanması konusunda, Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin, daha önceki hükümetlere göre bir farklılık gösterdiği söylenebilir. Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, “ne pahasına olursa olsun açılım sürecek” gibi açıklamalarının dikkate değer olduğunu düşünüyorum. İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın tutumunun, daha önceki İçişleri Bakanlarının tutumlarına göre önemli bir farklılık içerdiği söylenebilir. Bu arada, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün tutumunun da önceki cumhurbaşkanlarına göre büyük bir farklılık taşıdığı görülmektedir.

Devletin ve hükümetin, bireysel haklar çerçevesinde bir çözüm düşündüğü kanısındayım. Özel televizyonlara ve radyolara Kürtçe yayın izninin verilmesi, yer isimlerinin iade edilmesi, bazı üniversitelerde Kürdolojiye ilişkin bölümlerin kurulması, lise ve dengi okullarda, seçmeli dersler arasına Kürtçe’nin de konulması, seçimlerde, % 10 luk barajın indirilmesi, gündeme gelebilir. Devlet dairelerinde Kürtçe tercüman bulundurulması, Türk Ceza Yasası’ndaki 221. maddenin genişletilmesi, örneğin, örgütü, arkadaşını ihbar koşulunun kaldırılması, Kürtlerin yaşadığı bazı illerde kalkınma ajanslarının kurulması… söz konusu olabilir. Bunlar, Kürtlerin taleplerini şüphesiz karşılamıyor. Kürtler anadilde eğitim hakkını, anadilde mecburi eğitim hakkını bütün hallere ve şartlara rağmen, savunmak durumundadır. Seçmeli dersler anlayışına da karşı olmak gerekir. 20 milyonu aşkın bir halkın seçmeli derslerle tatmin olacağını düşünmek insanı şaşırtıyor. Bu bir avutma yöntemidir. Kürtlerin bu şekilde avutulması ahlaki de değildir. Bu özellikle vurgulanmalıdır.

Kürtler, kararlı bir şekilde sürdürdükleri çabalarla, bu küçük hakları büyütebilirler. Kürtlerin kazanımları zaten hep fiili kazanımlar oluyor. Örneğin, bugün Kürtlerin durumu 20-25 yıl öncesine göre çok ileri durumdadır. 20-25 yıl sonra, bugüne nazaran çok daha ileri olacaktır

İçişleri Bakanı Beşir Atalay, 13 Kasım 2009’da, TBMM’de demokratik açılımla ilgili görüşmelerde, ifade özgürlüğünün genişletilmesinden ve yer adlarının iadesinden söz etti. Demokratik açılımın sürdürüleceğini de söyledi. Özel radyo ve televizyonlar da süresiz olarak Kürtçe yayına başladı.

19 Ekim 2009 tarihinde, Qandil’den sekiz gerillanın, Maxmur Kampı’ndan 26 sığınmacının
geriye dönüşünde dikkat çekici olaylar yaşandı: Gelenler, Habur’da, çok büyük kitleler tarafından coşkularla karşılanmıştır. Basın, devlet ve hükümet, Kürtlerdeki bu sevincin, devleti, hükümeti, Türk halkını rencide ettiğini söylemektedir. Bu sevincin, bu coşkunun Türk halkının hassasiyetlerini hiçe saydığını vurgulamaktadır. Türk basını, bu yönde haber yapmakta, propaganda geliştirmektedir. İşte bu noktada, 25 yılı aşkın bir zamandır sürdürülen Kürt aleyhtarı propagandaya bakmak gerekir.

25 yılı aşkın bir zamandır, devlet tarafından, Kürt aleyhtarı o kadar yoğun bir propaganda geliştirilmiştir ki, bu durum, yani Kürt aleyhtarlığı, Türk halkının zihnine iyice nakşedilmiştir. Bu yoğun ve yaygın propagandadan sonra halk, devlet tarafından Kürtlere herhangi bir iyilik yapılabileceğini düşünmemektedir. Yine bu propaganda yağmuru altında, koruculuk gibi, “faili meçhul” cinayetler gibi, korucuların, JİTEM’in, Kürtlere karşı, sistematik olarak işledikleri suçlar, cinayetler hakkında, Batı’da oturan halkın, Türklerin sağlıklı bilgisi olmamıştır. Koruculardan, korucuların işlediği suçlardan, cinayetlerden söz edenlere, “sen yalan söylüyorsun, bizim oralarda koruculuk yok, diyelim Denizli’de yoksa, onların yaşadığı şehirlerde de yoktur.” deniyor. JİTEM’in operasyonları hakkında, “faili meçhul” cinayetler hakkında konuştuğunuz zaman, “bizim memlekette böyle olaylar olmuyor, bizde yoksa oralarda da yoktur, devletimiz, ordumuz, polisimiz böyle şeyler yapmaz” deniyor.. Bu konular üzerine ısrarlı olduğunuz zaman da, “Onlar zaten suçlu, her türlü cezayı hak ediyorlar”, deniyor.

Habur’da, daha sonra, Silopi, Cizre, Nusaybin, Diyarbakır, gibi şehirlerde, Kürt halkının kitlesel sevicini gören Türklerin bir kısmı şöyle düşünmüş, şöyle duygular içinde olmalı: Kürtler bu kadar sevindiklerine göre, bu, Kürtlerin lehine gelişen bir şeyler olduğunu gösterir. 25 yılı aşkın bir zamandır süren Kürt aleyhtarı propagandadan sonra, böyle bir süreç nasıl yaşanabilir? Halbuki bu karşılaşmanın sevinç doğurması, doğal bir durumdur. Sevinç paylaşıldıkça çoğalan bir duygudur.

O halde, yapılanlar, edilenler konusunda, devletin, hükümetin, basının, Türk halkını da ikna etmesi gerekir. Bundan daha önemli olarak, Kürt şehirlerinde yaşanan, koruculuk gibi, “faili meçhul” cinayetler gibi, köylerin yakılması-yıkılması, ormanların yakılması gibi olaylardan, devletin, Türkleri, Batı’da oturanları da haberdar etmesi gerekir. Ayrıca “kardeşlik” sloganının bu olgular çerçevesinde, yeniden değerlendirilmesi gerekir. Sevinç paylaşıldıkça çoğalan ruhsal bir ortam yaratır. “Kardeşlik” söz konusu olduğunda, Kürtlerin yaşadığı sevinç, Türk halkının hassasiyetlerini nasıl incitir, Türkleri nasıl rencide eder?

19 Ekim günü, 34 kişinin Habur’da karşılanmasının, bu karşılamanın algılanmasının, Türklerin hassasiyetlerini hiçe saydığı, Türk halkını rencide ettiği vurgulanıyor. Ama, Kürtlerin de hassasiyetleri olabileceği hiç düşünülmüyor. Kürtlerin yaşadığı alanlarda, dağlara, tepelere, kamu binalarına, “Ne mutlu Türkün diyene”, “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Türk öğün, çalış, güven” gibi sloganlar yazmışsın. Kürt çocuklarına, her gün, okullarda, “Türküm, doğruyum, çalışkanım… Varlığım Türk varlığına armağan olsun” şeklinde ant içiriyorsun… Bunlar Kürt halkını inciten, rencide eden durumlar değil mi? Bir Türk istediği kadar, istediği yerde, Türk olduğunu söyleyebilir, bununla övünç duyabilir, ama bunu Kürtlere söyletmek, Türk olmakla, Kürtlerin de övünmesini istemek çok yanlıştır, ahlaki değildir.

Türkiye’de, resmi ideolojinin bir görüşü, bir anlayışı var. “Kederde, sevinçte ortağız” denir. Bu sık sık tekrarlanır. Kürtler, dil ve kültürle ilgili talepler ileri sürerken, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını ısrarla talep ederken, “Ayrımız-gayrımız yok, bin yıldır beraber yaşıyoruz, bin yıldır, birlikte ağladık, birlikte güldük, kederde kıvançta ortağız” denir. Kürtlerin taleplerini önü bu şekilde kesilmeye çalışılır. Bu, aslında, yaşanan gerçekliği hiç aksettirmeyen bir görüştür. Basında sık sık yer alan, “Hainleri inlerinde kıstırdık”, “Teröristlerin başına yağmur gibi bombalar fırlattık” gibi haberlerin Kürtlerde ve Türklerde nasıl farklı duygular yarattığı yakından bilinmektedir. 1992’de Güney Kürdistan’da Kürt parlamentosunun kurulması, 2005, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulması, Kürtlerde ve Türklerde, çok farklı duyguların ve düşüncelerin yaşanmasını getirmiştir. Kürtler gururlanırken, Türklerin büyük bir çoğunluğu endişelere kapılmıştır. Habur’dan girenleri karşılayan Kürtlerin sevinci, bu sevinç karşısında, basının, devletin ve hükümetin, “hassasiyetlerimiz rencide oldu” diye üzüntü duymaları, umutsuzluğa kapılmaları, bize, bir kere daha şunu gösteriyor: Demek ki Kürtlerin sevinçleri, Türklerin büyük bir çoğunluğu için kara gün olarak algılanabiliyor.

Kürtlerin yaşadıkları şehirlerde, Diyarbakır, Van, Batman, Bitlis, Muş, Şırnak, Hakkari, Yüksekova, Nusaybin, Kızıltepe, Doğubeyazıt, Malazgirt, Patnos , Ergani gibi şehirlerde, sık sık mehteran birlikleriyle, özel timleri yürütüyorsun, “kahrolsun insan hakları” diye bağırtıyorsun; bunlar Kürtlerin hassasiyetlerine dokunmuyor mu, Kürtleri incitmiyor mu? Asker uğurlama törenlerinin nasıl yapıldığı, bu sırada Kürtlerin nasıl aşağılandığı biliniyor. Yaz aylarında, Karadeniz yöresine giden, fındık işçilerine nasıl hakaretler edildiği, fındık işçisi Kürtlerin, Anadolu’nun batı yörelerinde, benzer işlerde çalışan Kürtlerin, nasıl aşağılandığı yakından biliniyor. Fındık işçisi Kürtlere, yöredeki yerel işçilere göre çok daha az ücret ödendiği de biliniyor. Bütün bunlara rağmen, 34 kişinin Habur’da, coşkulu bir şekilde karşılanmasına, “hassasiyetler” diyerek, “rencide olduk” diyerek karşı çıkılması, devletin, Kürt aleyhtarı politikasıyla yakından ilgilidir. Devletin, hükümetin, basının, bu anti-Kürt söyleminin, propagandanın da ürünü bunlar olabilir.

***

Son 25 yıllık savaş, Kürt şehirlerinin nüfus yapısında, çok önemli değişiklikler gerçekleştirmiştir. Devlet, savaş sürecinde, gerillaya yardım-yataklık yapıyorlar diye, dört bine yakın köyü, mezrayı boşaltmıştır. Köylerin boşaltılması, köylerin, evlerin yakılması-yıkılması, ailelerin, yerlerini-yurtlarını terke zorlanması, temel geçim kaynaklarının tahribi anlamına gelmektedir. Köyleri, evleri yakılıp yıkılanlar, Diyarbakır, Van, Batman gibi şehirlerin etrafında çok büyük kitleler halinde yığılmışlardır. Bu göçün önemli bir kısmının, İstanbul, Mersin, Adana, İzmir gibi Anadolu’nun Batı yörelerine yapıldığı da biliniyor. Diyarbakır, bugün, nüfusu bir milyonun üzerinde bir şehirdir. Van, 700 bin, Batman, 500 bin civarında bir nüfusu sahiptir. Bu nüfusun büyük bir çoğunluğu, devlet ve hükümete muhalif örgütlü bir kitledir. Hakkari, Bitlis, Şırnak, Siirt, Muş, Iğdır gibi şehirlerin etrafında da böyle bir nüfus birikimi vardır. Yüksekova, Ergani, Silvan, Malazgirt, Viranşehir, Tatvan, Nusaybin, Kızıltepe, Cizre, Silopi, Doğubeyazıt, Patnos gibi şehirlerin etrafında da bu tür bir nüfus yerleşimi görüyoruz. Bu ilçeler yüzbine yakın nüfuslarıyla göçmenleri barındırır şehirler haline gelmiştir. Adana, Mersin, Kocaeli, Bursa, İstanbul gibi yörelerde de bu nüfus hareketlerinin görmek mümkündür. Bu nüfusun ana özelliği evlerinin, köylerinin yakılmış, yıkılmış olması, “faili meçhul” cinayetlerle yakınlarını kaybetmiş olmalarıdır.
1920’leri, 1930’ları düşünelim. O yıllarda, o dönemde, yukarıda sayılan şehirlerde, feodal kökenli bir eşraf vardı. Büyük toprak sahipleri, şeyhler, aşiretler vardı. Bu eşrafın büyük bir çoğunluğu, ayaklanmalar sürecinde devletin yanında yer alıyordu. Ayaklanmalar genellikle, feodal kökenli unsurların küçük bir kısmı tarafından yönetiliyordu. Onlar da, çatışmalarda öldürülüyor veya idam sehpalarına gönderiliyordu. Firar etmeleri için ortam hazırlanıyor veya sürgün ediliyorlardı. Etkinlikleri bu şekilde kırılıyordu. Ama, eşrafın büyük bir kısmı devleti destekliyordu. Ayaklanmalar sürecinde devletin yanında yer almak, ayaklananlara karşı devletle birlikte mücadele etmek, eşrafın sergilediği ana bir tutumdu. Toprak ağaları, aşiret reisleri ve şeyhler genellikle devleti savunuyorlardı. Devlet de onların maddi ve manevi olarak güçlenmeleri için yoğun bir çaba harcıyordu. Günümüzdeki nüfus ise, muhalif bir nüfustur. Aynı zamanda, yoksul köylülüğün oluşturduğu bir nüfustur, emekçi bir nüfustur. Bunların ötesinde, hareketi yönetenler de emekçi halkın çocuklarıdır. Bütün bunlar, hareketin, mücadelenin nüfus yapısının çok köklü bir şekilde değiştiğini gösteriyor.

Bu nüfus hareketinin çok önemli bir özelliği daha vardır. Milliyetçilik hareketleri şehirlerde gelişebilecek hareketlerdir. Kırsal kesimlerde milliyetçi hareket gelişemez. Şehirlerdeki nüfus birikimi, muhalif nüfusun şehirlerdeki birikimi, milliyetçilik hareketlerinin gelişmesi için çok elverişli bir ortam hazırlamıştır. Bu nüfusun emekçi bir nüfus olması, yine saptanması gereken çok önemli bir noktadır. Milliyetçilik hareketi gelişiyor derken, bunun çok önemli bir gelişme olduğunu, Kürtlerde yaşanması gereken esas sürecin bu olduğunu belirtmek istiyorum.

Kadınların siyasal hareket katılması, yine ancak, şehirlerde yaşanabilecek bir olaydır. Kırsal kesimlerde, ulaştırma ve haberleşme olanaklarının, iletişim olanaklarının kısıtlı olması, bu tür hareketlerin doğup gelişebilmesi için elverişli mekanlar değildir. Kadınların siyasal harekete katılması, herhangi bir ulusal kurtuluş mücadelesinin, toplumsal kurtuluş mücadelesinin olgunluğunun önemli bir göstergesidir. 1970’lerin sonlarından beri daha doğrusu PKK ile Kürtlerde böyle bir süreç başlamıştır. Bu süreç yoğunlaşarak, yaygınlaşarak gelişmektedir. Bugün bazı kitlesel gösterilerde, kadınların daha büyük bir çoğunluk oluşturduğu görülmektedir. Örneğin, onbin kişilik bir gösteride, yürüyüşte, kadınların ve çocukların kitlenin çoğunluğunu teşkil etmektedir.

Köyler yakılıp yıkılmış, ormanlar yakılmış, temel geçim kaynakları tahrip edilmiş, “faili meçhul” cinayetlere kurban gitmiş, yerini-yurdunu terke zorlanmış ailelerin, insanların önemli bin kısmı Kürt şehirlerinin etrafında yerleşmiştir. Bu da çok farklı, fakat Kürtler için çok olumlu yeni bir sürecin yaşanmasını getirmiştir. Köyler, Kürtleri, Kürt sorunun bitirmek için yakılıp yıkılmıştır; ama bu, önceden düşünülemeyen çok farklı bir süreci gündeme taşımıştır. Bu sürecin gelişeceği kanısındayım. Batı şehirlerinde yaşayan Kürtlerin, etraftaki Türkler tarafından şu veya bu şekilde rahatsız edilmeleri, bunların da zaman zaman görülmesi, Batı’yı artık Kürtler için bir sığınak olmaktan çıkarmıştır.

Devlet, Kürtlerin yaşadığı alanlarda, Kürt şehirlerinde dinsel akımları, dinsel duyguları geliştirmek için yoğun bir çaba içindedir. Devlet, Kürt köylerine, Kürt beldelerine, Türk kökenli çok genç imamlar göndermektedir. Böylece, Roşan Lezgin’in belirttiği gibi, okul, sağlık ocağı, cami aracılığıyla, Kürtlerdeki milli hareketin engellenmesi, Türkleştirilmenin gerçekleştirilmesi için büyük bir güç harcanmaktadır. Yeni tayin edilen bu genç imamların “Fetullahçı” tabir edilen çizgide olduğu yine bilinen bir gerçekliktir. Devletin din ile dinsel akımlarla ilgili hiçbir sorunu yoktur. Devlet, gayet rahat bir şekilde, dini, dinsel akımları Kürt sorununu engelleyebilmek için kullanabilmektedir. Dinsel akımları Kürt milli hareketine karşı, Kürt milliyetçilerine karşı kullanabilmektedir. Ama Kürtler de devletin bu tutumunun bilincine vardığı için, dini ve dinsel akımları Kürt milli hareketinin çıkarları doğrultusunda algılamaya başlamışlardır. Bu gelişmelerin yakından izlenmesinde, dikkatle izlenmesinde çok büyük bir yarar vardır.

Burada, çok önemli bir konuya daha değinmek gerekir. Qandil’den gelen 8 gerilla, beraberlerinde, 8-9 maddelik öneriler listesi de getirmiştir. Bu önerilerin üçüncüsünde şöyle denilmektedir. “Demokratik Türkiye ulusunun bir parçası olarak, Kürt halk kimliğimiz temelinde ve anayasal güvenceye sahip olarak, özgür, eşit ve birlikte yaşamak..”

Burada, bağımsız bir Kürt kimliği savunulmamaktadır. Türk kimliğinin bir parçası olarak, yani Türk üst kimliğinin bir parçası olarak, alt kimlik olarak Kürt kimliği savunulmaktadır. “Demokratik Türkiye ulusu” kavramı zorlama bir kavramdır. Bu kavramın toplumsal karşılığı yoktur. Toplumsal olarak, Türk halkı vardır, Kürt halkı vardır. “Demokratik Türkiye ulusu” dediğiniz zaman, “tek millet, tek vatan, tek devlet, tek dil, tek din” anlayışını da benimsemiş oluyorsunuz. Bu konuların irdelenmesinde de yarar vardır. Türkiye’de üst kimlik-alt kimlik tartışmalar sadece şu koşullarda olumlu bir sonuç yaratabilir: Eğer Türk kimliği de öbür kimlikler gibi alt kimlik olarak benimsenirse, o zaman, bir üst kimlik arayışı anlamlı olabilir. Aksi halde, bu tür tartışmalardan, önerilerden sağlıklı bir sonuç elde edilmesi mümkün olmaz.


Kürdistan-Post