9 Mart 2010 Salı

Roj TV, baskılar ve ulusal tavır üzerine


”Ulusal kurtuluş sürecindeki bir halk için muhalefetten çok birlik ve beraberliğe ihtiyaç vardır. Elbette yanlışların eleştirisi de yapıcı bir şekilde yapılmalıdır. Ancak yanlışları eleştirmenin zamanı dış baskı ve saldırıların olduğu dönemler değildir. Bunu bu şekilde yapmak isteyerek ya da istemeyerek karşı tarafın saflarına katılarak saldırıya katılmaktan başka bir anlam taşımıyor. Nitekim ve malesef bu son Belçika devletinin ROJ TV ye yönelik saldıları üzerine bazı Kürtler bunu kınamak yerine ROJ TV yi suçlamaya başlamaları çok ilginç ve düşündürücüdür. ”


Abdulkadir Ulumaskan
ulumaskan@hotmail.de

ROJ TV ye yönelik anti-terör maskesi adı altındaki terörist saldırı ve baskılarla birlikte Kürt cephesinde cılız da olsa belli bir duyarlılığın ortaya çıkması ulusallık adına hem doğru ve hem de sevindiricidir. Kürtler bu tür tepkileri parti ve örgüt gözetmeden daha da geliştirmeleri gerekir. Uluslaşmanın bir belirtisi de temel bazı ulusal konularda tüm farklılık ve çelişkilere rağmen ortak bir reflekslerin ortaya çıkması yurtsever ve ulusal bir tavır olup her Kürt bunu desteklemelidir.

Kürtlerin kendi iç çelişki ve çekişmeleri içerisinde boğulup ulusal hedef ve yollarını kayıp etmesi yerine, bu ulusal yanın yavaş yavaş ortaya çıkıyor olması Kürdistan ulusal kurtuluş ve demokratik mücadelesine önemli bir ivme kazandıracağı kesindir.

Ne kadar beğenmezsek beğenmeyelim ve varsa tüm eksikliklerine rağmen Kürtlerin herhangi bir kurumu hedef alındığında yapılan baskıyı her Kürdün buna tepki duyması ve bu tepkilerini ifade etmesi hem önemli ve hem de gereklidir.

Ulusal kurtuluş sürecindeki bir halk için muhalefetten çok birlik ve beraberliğe ihtiyaç vardır. Elbette yanlışların eleştirisi de yapıcı bir şekilde yapılmalıdır. Ancak yanlışları eleştirmenin zamanı dış baskı ve saldırıların olduğu dönemler değildir. Bunu bu şekilde yapmak isteyerek ya da istemeyerek karşı tarafın saflarına katılarak saldırıya katılmaktan başka bir anlam taşımıyor. Nitekim ve malesef bu son Belçika devletinin ROJ TV ye yönelik saldıları üzerine bazı Kürtler bunu kınamak yerine ROJ TV yi suçlamaya başlamaları çok ilginç ve düşündürücüdür.

Ancak ben bundan çok dikkatleri buna karşı tepki göstererek bunu ifade eden Kürtlere çekmek istedim ve bunun daha önemli bir gelişme olduğununa inaniyorum.
ROJ TV yi suçlamak ya da ona karşı olan baskıları reva görerek buna karşı sesiz
ve tavırsız kalmanın hiç bir Kürt’e yararının olacağını sanmıyorum.

Bazı Kürtler kişi yada kurum olsun, ROJ TV nin dayandığı ideoloji veya politikayı benimsemeyebilir ve eleştirebilirler. Bu ayrı bir şeydir. Ancak bu Kürtlerin ulusal bir kanalıdır ve ulusal anlamda önemli olan da budur. Yol ve yöntemlerinin başkalarına göre doğru olup olmaması ayrı bir konu olup bunlar bu kanalın ulusal olmadığı veya olmiyacağı anlamına gelmez. Onun için ROJ TV olsun ya da başka bir kurumu olsun, onlara yönelik tüm saldırı ve baskılara karşı hepimizin karşı çıkması gerektiği gibi ROJ TV nin de aynı sorumluluğu taşıyıp göstermesi gerekiyor.

Türk devleti ve yandaşlarının iktidar ve mühalefeti ile tüm Kürt kurum ve kuruluşlarına karşı ortak ve haksız saldılarda bulunurken, Kürtler neden bu haksız baskılar karşı ortak ve haklı tavır almasınlar.

Sonuç olarak ; ben yurtsever bir Kürt olarak, tüm Kürtlerin herhangi bir Kürt kurumuna karşı yapılan bir baskıyı kendisine yapılmış gibi sayarak buna karşı durması gerektiğini düşünüyorum. Ve bence bu beraberinde şunları da getirecektir :

1. Bu, bu tavır sahiplerini de güçlendirecek,
2. Genel ulusal hareketin yararına bir gelişme olacak,
3. Kürt düşmanı ve işbirlikçleri için uyarı ve caydırıcı bir unsur olacak,
4. Ve ulusal birliğin de önünü açacaktır.

6 Mart 2010 Cumartesi

KADIN VE ERKEK


M. Şehmus Güzel

8 Mart 2010 vesilesiyle gündemin yoğun olduğunu görüyorum ve bunun böyle olmasından sevinç duyuyorum. Geçmiş yıllarla kıyaslanınca aradaki fark son derece olumlu ve kadın erkek eşitliğinde ve kadınların özgürleşmesi meselesinde alınan yolu göstermesi açısından önemli. Bugün hemen hemen bütün kentlerde ve « benim diyen » kasabalarda kadınlık durumu, kadınların mücadelesi, tarihi ve geleceği konularında birçok eylem düzenleniyor. Birçok toplantı, konferans, seminer, kollokyum, açık oturum, gösteri ve yürüyüş, tiyatro oyunu ve daha bir dizi etkinlik yapılıyor... Kadınların meselelerini artık kadınlar üstleniyor.

Bu konularda 1970’lerden beri birçok makale ve 1990’ların ortasında Kadın, Aşk ve İktidar (Alan Yayıncılık, İstanbul, 1996) isimli bir kitap yayınlamış olmaktan, 1970’lerin başından beri öğrencilerime düzenli olarak kadın meselesini ve kadınların mücadelesini anlatmaktan, kadın isyanlarını, mücadelelerini, grevlerini ve işçi eylemlerindeki katkılarını tarihi örnekleri ve belgeleriyle değişik makale ve kitabımda yayınlamış olmaktan, birkaç öğrencimin bugün İstanbul ve Ankara fakültelerinde öğretim üyesi olarak hem bu konuyu derinleştirmelerinden, hem de bu konuda yeni kadın ve erkek araştırmacıların yolunu açmalarından memnunum.

Umarım önümüzdeki günlerde bu alandaki çalışmalar çoğalarak ve aralıksız sürer. Kadına ve mücadelelerine ilişkin makaleler ve yayınlar hak ettiği yeri bulur. Örneğin değişik savaşlarda kadınların rolü daha adil ve daha açık bir şekilde vurgulanır : İkinci savaş yıllarında nazilere karşı kazanılan savaşta kadınların her alanda ama gerçekten her alanda ve elbette erkeklerden fazla olarak kadınlık alanında da sorumluluklarını hakkıyla yerine getirdiklerini anlatmak, bir kez daha anlatmak olanağı da bulunur. Örneğin Madeleine Riffaud gibi bir kadın direnişçi asla unutulmamalıdır.

Kadın konusunda yazılacak dünya kadar şey var : Nasıl mücadele etmekten, örgütlenme biçimine kadar. Neler yapılması gerektiğinden kadın ve erkek ilişkilerine kadar.

Kadınların mesleki isteklerinin tarihi devinimi, elde etttikleri ve edemedikleriyle, mutlaka aktarılmalı ve anlatılmalıdır : Örneğin kaymakam ve vali olmak için yapılanların anılması son derece önemlidir.

Kadınların siyasi alandaki arzuları, hakları, bunların gerçekleştirilmesi için bizzat yaptıkları, değişik siyasi partilerdeki, siyasi yaşamdaki değişik türdeki çalışmaları da özel olarak incelenmeye değer...

Sinemada, resimde, tiyatroda, müzikte, medyada ve diğer sanat dallarında kadın(lar) ve kadına "BAKIŞ" ihmal edilmemelidir. Sinemanın kimi dallarında kadınların birincil konumda olması es geçilmemelidir. Örneğin Fransa’da kadınlar, filmlerin montaj alanında başat roldedirler. Günümüzde kadın yönetmen sayısı artmaktadır. Kadınlara yönelik, kadınlık durumunu ve sorunlarını konu alan filmlerin sayısındaki artış çok açıktır. (Bu konuda Kadın Sineması isimli kitabımda kimi bilgiler ve rakamlar bulunuyor : Pêrî Yayınları, İstanbul, 2006.) Kadınların medya alanında, bilhassa televizyonda elde etttikleri birincil ve etkin konum da görmemezlikten gelinemez artık.

Bugünkü kadın, sevgili, eş, anne, ailenin « çimentosu » rolünü üstlenen, yani parçalanan veya parçalanmaya yüz tutan parçaların birarada kalmasını sağlayan, yapıştıran, toplumsal dokunun « bekçiliği » rölünü üstlenen ana ve yaptıkları, yapmak istedikleri ve mücadelesi başlıbaşına incelenmeyi hak eden bir konudur.

Tarihten gelen örneklerin bilinmesinde dünya kadar yarar vardır : T büyük harfle Tarih’te kadın mutlaka irdelenmelidir. 20. Yüzyılın hemen başında, Osmanlı İmparatorluğu'nda kadına oy veren ERKEKLERİN bulunduğunun bilinmesi herhalde sıradan bir şey olamaz. Fransa'da 1789’un ihtilalci kadınları, Paris Komünü’nde ihtilalci saflarının en başında ellerinde tüfekleri ve çakaralmazlarıyla yürüyen ve bir cepheden diğerine koşan kadınları nasıl unutabiliriz ? İşte Louise Michel, başlı başına bir tarih ve baştan sona bir destan...

Bütün bunların yazılması, yayınlanması, bilinmesi ve toplumsal tarihimize bırakılması bir tür zorunluluktur. Toplumsal tarihi bilmek, yazıl(a)mayan tarihi bilmektir. Toplumsal tarih bizim tarihimizdir : Hani gözlerden uzak tutulmak, unutturulmak istenen tarih. Bu tarihi o zaman biz, evet bizzat biz, yazmalıyız. İşte kadınların mücadele tarihi de toplumsal mücadeleler tarihi içindeki diğer dallar gibi kendi yerini almalı ve toplumsal tarihimizin eksik kalan bir yanını daha böylece doldurmalıdır.

Kadın konusunda öteden beri erkekler de yazıyor. Yazmalı. Yazacaklar mutlaka. Ama kadının konumu, durumu, sorunları, mücadelesi, örgütlenmesi, erkeklere veya sadece erkeklere bırakılamayacak derecede önemlidir. Kadın ve erkek cumhuriyetleri, hakiki ve sıkı ve eşitlikçi ilişkiler içinde özgür yuvalar yaratılabilmesi için kadınların ve erkeklerin elele çalışması, yaratması, gerekirse mücadele etmesi de artık çok açık bir ihtiyaçtır. Kadın ve erkek birlikte ve elele, evet.

Medlerin Roj’u

Med ve Medya televizyonlarının ardından tehdit altındaki bir dilin şarkısını söyleyen Roj TV de susturulmak isteniyor.

Kürt basın camiasında en köklü televizyonculuk geleneğine sahip olan Roj TV’nin yayınları dün durdu. Roj TV için program hazırlayan RojNV stüdyolarına Belçika polisi tarafından düzenlenen baskının ardından televizyon yayınları kesildi. Avrupa’da Kürt basın yayın kurumlarına yönelik baskılar, kapatmalar Kürtler için yeni bir durum değil. Dünyadaki ilk Kürt televizyonu Med TV ve Medya TV de daha önce yayın lisanslarının iptal edilmesi yoluyla kapatılmıştı.

İlk Kürt televizyonu Med TV

30 Mart 1995 tarihinde ilk Kürt televizyonu İngiliz Bağımsız Televizyon Kurumu’ndan alınan lisansla yayına başladı. Dünyada ilk kez yasaklı bir dilde sinyaller gönderiliyordu alıcılara: Rojbaş Temaşevanên Hêja! Kürt halkının her türlü savaş hukukun ayaklar altına alındığı bir kirli savaşla imha edilmeye çalışıldığı bir dönemde Med TV bağımsız bir haber kaynağı olarak psikolojik harekatın aşılmasında önemli bir rol oynadı. Kürtçenin dört lehçesi, Türkçe, Arapça, Asuri dillerinde yayın yapan televizyon Kürdistan coğrafyasının tüm renklerini içinde barındırıyordu.

Med TV’ye yönelik ilk baskın 1997 yılında Belçika’nın Sputnik operasyonu çerçevesinde Denderleeuw’daki stüdyolara karşı gerçekleştirildi. Bu baskın sırasında da Med TV’nin yayınlarını durdu. Operasyon çerçevesinde açılan soruşturma yıllarca sürdükten sonra Med TV lehine sonuçlandı. Alanındaki ilk kanal olan Med TV, kuruluşundan yaklaşık dört buçuk yıl sonra 17 Kasım 1999’da kapatıldı. Med TV’yi kapatma kararı alan kurum, İngiltere’nin RTÜK’ü niteliğindeki Bağımsız Televizyon Komisyonu oldu. Komisyon kapatma kararında gerekçe olarak KCK Önderi Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından Avrupa’nın dört bir yanında protesto gösterilerinin patlak vermesi sırasında kanalın ‘tarafsız yayıncılık ilkelerine uymayıp, tahrik edici yayın yapması’nı gösterdi. 15 Şubat komplosunun ardından Med TV’nin kapatılması Kürtler arasında büyük öfke uyandırmıştı. Birçok uluslararası kurum ve kuruluş da Med TV’ye yönelik baskıları kınadı.

Bu süreçte Almanya’nın Kassel şehrinde Orhan Aykan adlı bir Kürt genci, Med TV’nin kapatılmasını protesto etmek ve KCK önderi Öcalan’a yönelik komployu kınamak için bedenini ateşe verdi. Aykan 26 Mart 1999 tarihinde kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti.

Medya TV bayrağı devraldı

Med TV henüz yayında iken Medya TV yayına başlamıştı. 29 Temmuz 1999’de uydudan Fransa üzerinden yayına giren televizyonun kapatılması için Türkiye bir kez daha düğmeye bastı. Girişimler beş yıl sürdü. Şubat 2004’te Fransa’nın RTÜK’ü olan ‘Fransız Lisans Kuruluşu’ Medya TV’nin yayın lisansını iptal etti. Bu kararın alınmasında gerekçe olarak ‘Medya TV’nin Med TV’nin devamı olması’ gösterildi.

Roj TV

Roj TV ise 1 Mart 2004 yayın hayatına başladı. Avrupa’dan Ortadoğu’ya kadar birçok bölgede izlenebilen Roj TV, Kürtçe’nin bütün lehçelerinin yanı sıra Türkçe, Arapça ve Süryanice dillerinde de yayın yapıyor. Roj TV’nin yayın lisansı Danimarka’dan. Ağırlıklı olarak Denderleeuw’da bulunan RojNV stüdyolarında hazırlanan programların yayınlandığı RojTV’nin de yayınları stüdyo merkezine düzenlenen baskının ardından kesildi.

Roj TV, dil üzerindeki yasak ve kısıtlamalar nedeniyle, Kürt dili ve kültürünün korunmasında önemli bir rol oynayan bir televizyon konumu. Kürtleri ilgilendiren her türlü haber, aktüalitenin yanısıra, kültür-sanat programları yayın akışının ağırlıklı bölümünü oluşturuyor. Roj TV, dört farklı ülkede yaşayan Kürtlerle, Kafkasya ve Avrupa’da yaşayan Kürtlerin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal yaşamını, güncel sorunlarını ele alan bir yayın politikasına sahip. Kürtlerin yaşadıkları topraklar Asya’dan Avrupa’ya dünyanın birçok yerini (Avustralya, Arap ülkeleri, İsrail, Amerika ve Japonya’da göç edilen yerler arasındadır) içine alabilecek kadar genişti. Roj TV, uydu yayınları aracılığıyla tüm bu alanlara yayın yapmaktaydı.

Merkez stüdyoları Belçika’da olan Roj TV’nin temel sloganı „Barışın ve Özgürlüğün Sesi“. Roj TV’nin tanıtım metninde ise şunlar yeralıyor: „Bütün dillerin en güzel kelimesi ‘Güneş’. Güneş kelimesinin Kürtçe’deki karşılığı ‘Roj’. Roj kelimesinin diğer anlamı ise ‘gün’. Kürtlerin yaşamında ‘Roj’ üçüncü bir anlam taşıyor: Yasaklanmış; eğitim ve yayın hakkı olmayan ve gün geçtikçe eriyerek yok olma tehditi altındaki bir dilin şarkısını söylüyor Roj TV.“

Roj TV’nın yayınları uzun bir süreden bu yana Kürt basınını içerden ağır baskılar altında tutan Türk devleti tarafından engellenmek isteniyordu. Uluslararası alanda diplomatik girişimlerde bulunan Türkiye, Kürt illerinde de sinyal terörüyle Roj TV’nin halka ulaşmasını engellemeye çalışıyordu. 
Türk devleti ve AKP hükümeti 2005 yılından bu yana Roj TV’nin yayınlarının engellenmesi için bir çok girişimde bulundu. Danimarka makamlarına Roj TV’nin yayınlarının engellenmesi için sayısız başvuruda bulundu. Roj TV’nın kapatılmasına karşı çıkan 54 Kürt Belediye Belediye Başkanı hakkında hapis istemiyle açılan dava ceza ile sonuçlandı.

Danimarka Medya Sekreterliği Mayıs 2008’de Roj TV yayınlarının yasalara uygun olduğunu tescil etmişti. Geçtiğimiz günlerde bir açıklama yapan Roj TV yönetimi kapatma girişimleri konusunda şunları kaydetmişti: „Hukuki ve diplomatik yollarla sonuç alamayan Türk devleti, şimdi gerici ve yasakçı İran rejimiyle birlikte 3 Şubat’tan bu yana yayınlarımızı korsan, kanun ve etik dışı bir şekilde engellemek istenmektedir. Yayınlarımız İran’ın başkenti Tahran yakınlarından gönderilen sinyallerle engellenmektedir. Yayınlarımıza atılan sinyallerin bir TV yayınını engellenmekten çok daha öte bir amaç taşıdığı açık bir gerçektir. Türkiye’deki Kürt halkı, seçilmişleri, kurumlarına karşı başlatılan operasyonlar, Güney Kürdistan’a İran ve Türk ordusunun askeri saldırılarını artırdığı bir dönemde bölgeden tek ve doğru haber veren Roj TV ve NEWROZ TV’nin engelenmesi dikkat çekicidir. İran ve Türk devleti Kürdistan’da geniş çaplı askeri bir operasyon öncesi Kürt halkının dünyaya açılan penceresini sinyal terörü ile kapatmak istiyorlar.”

HABER MERKEZİ
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

5 Mart 2010 Cuma

Veba ile Kolera

"Bujuvazi arasındaki bu ”kayıkçı döğüşünde” kim ”galip” gelirse gelsin, her ikisi de ölümcüldür! Her ikisi de veba ile kolera gibidir, ölümcüldür!"


Türkiye’de, Türkiye burjuvazisi arasındaki kavga devam ediyor. Kavga, emperyalizmin ve siyonizmin açık desteğini alan ”islamcı” AKP ile, kendilerini ulusalcı(!), ”Ergenekon” ve ”Balyoz Harekatçıları” olarak adlandıran kesim arasındadır. Bu ”kayıkçı döğüşünde”, birbirlerine üstünlük sağlamak için epey zamandır uğraşıyorlar. Bu süreçte herkes soruyor:

Ne olacak?

Bu kavgada kimi destekleyelim?

Bu kavgada kim ”galip” gelecek?

Yanıtlarım ”kısa” olacaktır; ”öz” olacaktır. Şudur:

Bujuvazi arasındaki bu ”kayıkçı döğüşünde” kim ”galip” gelirse gelsin, her ikisi de ölümcüldür! Her ikisi de veba ile kolera gibidir, ölümcüldür!

Bu yüzden, ben / biz, burjuvazinin tüm politikacılarına ( eski ve yeni) ”hayır” diyorum, diyoruz. Bizler hep saf tuttuk, tutuyoruz. Safımız, burjuva düzenin reddidir, yani sosyalizmdir! Bu birinci noktadır.

İkinci nokta var, şudur:

Burjuvazi arasındaki bu ”kayıkçı döğüşünde” başta Amerikan emperyalizmi, siyonizm ve Türk Silahlı Kuvvetleri, ne utanç verici, ”Allahçı” AKP hükümetini desteklemektedir. Bu güce dayanan AKP, bu ”kavgada” üstün” gelmek için her şeyi yapıyor.

Kayıkçı döğüşüdür, bakıyoruz, görüyoruz. Ama taraflardan hiç birini tutmuyoruz.

Safımız açıktır: Veba ile Koleraya ”hayır”, her ikisi de ölümcüldür!

Bizler sosyalist devrimciğiz. Sosyalist devrimci olmak şudur:

Sağlığı seçmek, sağlıklı olmak ve sağlıksızlardan uzak olmak demektir.

Bu bağlamda bizler, sağlığı seçiyor, Ölümcül olan her iki kesime ”hayır” diyoruz.

Bu ölümcül iki kesime karşı; işçi sınıfı, emekçi kitleleri ve tarihten silinmek istenen Kürtler ve Kürt dinamizmi ile bütünleşmek ve asgari bir proğramla, en azından, şunu yapabilmek:

Bir: Recep Tayyip beyi iktidardan uzaklaştırmak

İki: Silahlı Kuvvetlerde yuvalanan tüm darbeci sahtekar insanları, ”acilen” uzaklaştırmak!

”Asgari” ve ” Azami” broğramlara hep karşı çıkmışımdır: ama yaşadığımız bu zor dönemde ”asgari” proğramlarda uzlaşmak bizleri, belki, bu utanç verici ”kayıkçı döğüşünden” kurtarır, diyorum.
Neden olmasın?

4 Mart 2010 Perşembe

AK parti’nin gerçek muhalifi mutfaktaki tenceredir!


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Amcam 2 devre milletvekilliği yapmış siyasi kariyerindeki tecrübesini özetlerken derdi ki : Seçimlerin kaderini mutfaktaki tencere belirler.

Dünyada ki ekonomik krizin analizini yapanlar, son DAVOS toplantılarında varılan netice bu krizin sebebinin AHLAKİ olduğu minvalinde idi. Kapitalist sistemin, devlet kontrolundan çıkmış serbest Pazar ekonomisinin son felaketin hakiki sebebi olduğunda ekonomistler hemfikir. Geçen hafta Yunanistan başbakanıda serbest piyasa ekonomisini suçluyordu memleketinin iflasa sürüklenmesinde. Bazı finanz devleri ucuz fiyatta konsum mallarının üretimine geçtiler bile.

Türkiyede ki servet dağılımında ki adaletsizliğe, felaket çığırtkanlarına(!) hak vermek için 100 TÜSİADcının 2009 daki kazançlarına bakmak yeterli . Gelirleri 31 milyar artış göstermiş. Yani % 65 artarak 87 milyara ulaşmışlar. Yoksulluk sınırında olanlarla, orta tabakanında fakirleştiği bir gerçek olduğuna göre önümüzdeki seçimlerin kaderini mutfaktaki tencerenin tayin edeceği aşikar. AK parti bu probleme eğileceğine, artan işsizliğe çare arayacağına muhalefetle, köşe yazarları ile laf dalaşına düşmesi önümüzdeki seçimleri kaybetmesi muhtemeldir. Anketlerdede Baykal’ın dediği gibi şimdiden % 30 lara düşmüş durumdadır. % 47 oy aldıkları günlerin , köprülerin altından çok sular aktı. Nereden nereye gelindiğine bakmaz seçmen, iktidar olmanın sağladığı imkanlara dayanarak yapılan hizmetler vatandaşın belleğinden çabuk silinir. Türkiye’de oy potansiyeli çok seyyaldir. Bir gecede 4 partiyi birden meclis dışına itebilmiştir. % 20 ile birinci parti durumundaki DSP % 2 ye düşmüştü. Ecevit’in kendisi temiz adamdı ama Ekonomiden bihaberdi. Erdoğan’da siyaseti Demirel gibi taktik üzerinden yürütüyor. Halbuki şimdi ekonomik stratejiler gerekli.

Menderes’in daha ilk iktidar yıllarında yaptığı meclis konuşmalarında muhalefeti her türlü takdirden uzak, köşe yazarlarını her türlü hüsnüniyetten mahrum diye suçlamalarını hatırlayınca Erdoğan’ın bugünkü konuşmalarına bir fark arzetmediğini tesbit ettim. Daha geriye gidipte İnönü’nün hükumet ettiği yıllarda muhalefet etmenin vatana hiyanet olduğunu açıklamasını hatırlayanalar varmı acaba?

Bir senede işşiz sayısının artışındaki rakamları dile getirmek herhalde felaket tellalılığı sayılamaz. Enflasyon nisbetlerinin yukarıya tırmandığı, çifte rakamlara ulaştığı göz önüne alınırsa AK partinin rehavete düşmesini anlamakta zorluk çekiyorum. Tekel işçilerinin grevi bir ön sinyal olabilir. İşsizler, sendika mensupları, yoksullar önümüzdeki erken seçimlerde AK partiden desteğini çekecekleri aşikar. Benim en alttakilerle yaptığım hasbıhallerde edindiğim intiba AK partinin oy potansiyelinde zemin kaybettiğidir. Sırf yandaşları ile olan temasları kandırıcı olabilir. Muhalif partlerden ziyade muhalif vatandaşların ifadelerine kulak vermeleri gerekir. Bu durumun AK partinin geleceğinden ziyade milletin geleceğinin kötüye gittğini , büyük fotoğrafın endişe verici olduğunu söylemem bir aydın olarak sorumluluk duygumdan ileri gelmektedir.

Orta halli ailelerden gelenlerin iktidara geldiklerinde zenginlere karşı duydukları kompleksten olacak aileyi, yandaşlarını zengin etmek hatasına düştüklerini görüyorum. Mesela ÖZAL’da ayni hatayı işlemişti. Başbakanın servet beyannameside vatandaşı korkutmaktadır.

Vatandaşın AK partiye mesafe koyması CHP nin yahut MHP nin istikbale güven duygusu verdiğini göstermiyor. Aksi takdirde oy patlaması yaşayabilirlerdi. Anketlerde kararsızların % 25 gibi yüksek miktarlarda oluşuda muhalefete ümit bağladığını göstermiyor. Banka bilançolarıda milyarlarca kazanç sağladıklarını göstermektedir. Bu durum krizden sıyrıldığımızı göstermekten ziyade vatandaşın yüksek faizlerle sömürüldüğünün alametidir. Batıda faiz hesapları yıllık olarak ifade edilirken bizde aldatıcı bir kurnazlıkla aylık miktarları ifade ediliyor. Ödenememiş kredi kart borçlerinın yıllık faiz miktarı % 50 inin üstünde. Batıda nerdeyse sıfır dolayında olan faizler, ister araba, ister ev satın alımında faizler % 10 nun üstünde. Milleti kandırmada yüksek sermaye sahipleri mahirdirler.

Benim naciz bir önerim var bu circulus visiosus dan kurtulmak için. Sermaye sahipleri kazançlarını yarısını çalışanlarına prim olarak dağıtmaları. Belki kazançları milyarları bulmaz ama alt ve orta tabakanın geçim sıkıntısından sıyrılmaları mümkün olur. Zaten vergilerin % 70 ini o dar gelirliler sağlamaktadır.

Geçen makalemde çıkmazda olmamızın sebebi Türkiye’de beyinlerin kifayetsizliğinden yani CEREBRAL olduğundan bahsetmiştim. Bugün Nuray MERT hanımefendi başka bir kelime kullanmış. KAFA meselesi diyor. Son ekonomik iflastan USA dan ithal ettiğimiz Kemal Derviş zevahiri kurtarmıştı. Orduda kışlasına çekilmek mecburiyetinde kalacağına göre kimler ödeve gelmeli makus talihimizi kurtarmak için?.

Yunanistanda darbe olduğu günlerde bir Rum hastama memleketindeki durumu sorduğumda bana bir gerçeği söyledi. ‘’Doktor bey! Yukardakiler tepine dursun , biz işçilerin durumunda bir değişiklik olmaz . Biz yine günlük amelelliğimize devam ederiz.’’.

Derler ki en garantilisi köylü olmak. Çünkü onlar yumurtasını, domatesini, sütünü, yoğurdunu kendisi istihsal eder. Başkaca medeni ihtiyaçları olmadığı için , harpte bile aç kalmayan köylüler olmuştur. Hele peygamberin dediğine uyup tek yemekle öyününü karşılarsa, mütevazı yaşamını sürdürür. Birde tevekkül sahibi ise , eşi türbanlı ise, Yunus Emre’nin ‘’Ol cennetin ırmakları ‘’ ilahisini söyleyerek Cennetteki sefahatın özlemiyle mutludurlar.

Antalya. 03.03.10

3 Mart 2010 Çarşamba

Sendikacı Seher Tümer’e Özgürlük



Sendikacı Seher Tümer’e Özgürlük kampanyası destek çağrısı‏

Cenevre Halkevi, Kamu Hizmetleri Enternasyoneli (PSI) tarafında Türkiyede tutuklu bulunan SES Ankara Şube Yöneticisi Seher Tümer’le uluslararası dayanışma kampanyasını destekler, insan hakları savunucularını ve kurumlarını bu kampanyaya katılmaya davet eder

Sendikacı Seher Tümer Özgürlük kampanyası katılmak için aşagıdaki adresi tıklayın

http://www.labourstart.org/cgi-bin/solidarityforever/show_campaign.cgi?c=630

Ve; http://sesonline.org/wordpress/imza/index.php

----------------------------

Maison Populaire de Genève

Cenevre Halkevi

http://www.assmp.org/

------------------------------

Kamu Hizmetleri Enternasyoneli (PSI) tarafından yapılan açıklama:

Sendikal Haklar Kadın Haklarıdır

Dayanışmaya devam...

Dünya Kadınlar Günü , 8 Mart 2010

Sendikacı Seher Tümer, bu yılki Dünya Kadınlar Gününü Türkiye’de bir cezaevinde geçirecek. Ancak uluslararası dayanışma ona özgürlüğün kapılarını açabilir.

‘Dünyanın her yerindeki sendikacı kardeslerimize Seher Tümer’e destek vererek seslerini yükseltmeleri için çağrıda bulunuyorum’ diyen Kamu Hizmetleri Enternasyoneli (PSI) Genel Başkanı Ylva Thorn ‘Türkiye’deki hükümetten Tümer ile ilgili tüm suçlamalardan vazgeçmesini ve onu derhal serbest bırakmasını talep edin. Şimdi hemen mektup yazın ve eğer mümkünse 9 Mart tarihinde Türkiye’nin başkenti Ankara’da gerçekleşecek olan Tümer’in duruşmasına katılın’ çağrısında bulundu.

PSI, Türkiye’deki PSI üyesi Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikasının (SES) şube sekreteri olan Tümer’in geçen seneki Dünya Kadınlar Gününü etkinliklerine katılmakla birlikte Türkiye’de emek ve kadın mücadelesi için yürüttüğü faaliyetlerinden dolayı hedef alındığına inanmaktadır.

2009 yılının Nisan ayında tutuklanan ve cezaevine gönderilen Tümer, Türkiye’de yaşayan bir Kürt’tür. Tümer’in durumu, sendikal mücadele arkadaşı olan ve terör örgütüne üye olmakla suçlanan Meryem Özsöğüt’ün durumunun bir benzeridir (Özsöğüt, PSI öncülüğünde protesto amaçlı yürütülen uluslararası bir kampanyanın ardından 8 ay sonra serbest bırakılmıştı).

‘Bir sendikada örgütlenmek birçok kadın için eşitlik yolunda en önemli ilk adımdır’diyen PSI Dünya Kadın Komitesi başkanı Kuini Lutua,‘ Ve çalışanların hakları çiğnendiğinde sendikalar güçlerini birleştirerek adalet talep ederler. Seher Tümer’in durumu da böylesi bir eylemi gerektiriyor. Bu nedenle sesimizi yükseltelim’ diyerek çağrıda bulunmaktadır.

Bu hafta Birleşmiş Milletler’in New York’taki merkezinde düzenlenecek olan Kadınların Statüsü Komisyonunun 54. Toplantısında otuz PSI üyesi uluslararası sendikal delegasyon ile biraraya gelecek. Delegasyon, uluslararası iş yasalarına saygılı olmaları ve kadınların insan haklarını ve sendikal haklarını tam olarak garanti altına almaları için tüm ülke hükümetlerine çağrıda bulunacak.

Sendikacı Seher Tümer Özgürlük kampanyası katılmak için aşagıdaki adresi tıklayın

http://www.labourstart.org/cgi-bin/solidarityforever/show_campaign.cgi

Public Services International (PSI) is a global trade union federation that represents 20 million women and men working in the public services around the world. It has 693 affiliated unions in 156 countries and territories. PSI is an autonomous body, which works in association with federations covering other sectors of the workforce and with the International Trade Union Confederation (ITUC). PSI is an officially recognised non-governmental organisation for the public sector within the International Labour Organisation (ILO) and has consultative status with ECOSOC and observer status with other bodies such as UNCTAD and the WTO.

---------------------

Haberi ileten:
Info Maison Populaire de Genève
info@assmp.org

1 Mart 2010 Pazartesi

TEMEL DEMİRER BİR KEZ DAHA, “YENİ” YARGIÇ ÖNÜNDE…


BİZ DE YANINDAYIZ!

Yazar Temel Demirer, bir yılı aşkın süredir yargılanmakta olduğu kötü şöhretli “Türklüğe hakaret”/TCK 301davasının duruşması için, önümüzdeki 17 Mart (2010) günü saat 09.30’da Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde bir kez daha hâkim karşısına çıkıyor.

Hatırlanacağı üzere Temel Demirer Hrant Dink’in katledilmesinin ardından Ankara’da düzenlenen bir protesto gösterisinde yaptığı konuşmada “Hrant’ın katili devlettir” dediği için hakkında TCK 301. maddeden dava açılmıştı. 301. maddeye ilişkin davaları Adalet Bakanlığı iznine bağlayan değişikliğin ardından, altında Adalet eski Bakanı Mehmet Ali Şahin’in de imzası bulunan “sanığın suçlu olduğu kanaati hasıl olmuştur” ibareli bir izinle dava, yeniden ele alınan ilk dava olmuş, bu olayın yarattığı tartışma ortamında Mehmet Ali Şahin, “Ben Devletime ‘katil’ dedirtmem!” sözleriyle davada taraf olduğunu açık biçimde ortaya koymuştu.

Demirer ve avukatları Bakanlık kararı ve Bakanını ifadelerini gerekçe göstererek Yargıtay’a müracaat ettiler. 2. Asliye Ceza’da görülen davanın yargıcı, savunmanın Yargıtay kararını bekleme talebini haklı bularak duruşmaları sürekli ertelemekteydi.

Ancak 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin yargıcı değişti. Yeni yargıcın duruşmanın seyri konusunda nasıl bir tutum izleyeceği bilinmiyor.

Bu arada Hrant’ın katledilmesinden bu yana ortaya dökülen olgu ve belgeler, devletin “güvenlik” güçlerinin cinayette nasıl suskun bir suçortaklığı ve onay içerisinde olduklarını bolca sergiledi. Yargının Hrant’ın öldürülmesinde rol alan güvenlik güçlerini sürekli aklarken, katiller ve işbirlikçileri cezaevinde başgöz edilir ve hepimizle alay edercesine “infaz memuru” olabilmek için sınavlara sokulurken, cinayette Devlet’in rolünü sorgulayanlar için peşpeşe davalar açılması, onların fiilî katillerden daha uzun süreli ceza istemiyle yargılanması, “açılım”, “demokratikleşme” söylemlerinin kofluğunu gözler önüne seriyor.

Davası yeni yargıçla birlikte kritik bir evreye giren Temel Demirer’in yanında olmak, bugün daha da büyük önem kazanıyor. Bu ülkede yargı eliyle gerçekleştirilen hukuk katliamına “Hayır!” diyen ortak vicdanımızın sesini yükseltmeli, “suçlu”nun suçu dile getiren değil, işleyen olduğunu duruşmadaki varlığımızla haykırmalıyız.

HAYDİ TEMEL DEMİRER İLE DAYANIŞMAYA!

Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi

Tarih: 17 Mart 2010, saat: 09:30
Yer: Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi