11 Mayıs 2010 Salı

Kaç Öğrenci Üniversiteyi Okuyacak Düzeydedir?‏


Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Çukurova Üniversitesi,
iortas@cu.edu.tr


ÜNİVERSİTEYE GEÇİŞTE BARAJ GETİRİLMELİ, SORULARIN YARISININ YANITLANMASI ŞARTI ARANMALIDIR

Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) sonuçları açıklandı. Sınava giren yaklaşık 1.5 milyon öğrenciden 1.233.000 bin kişi barajı aşarak sınavdan başarı ile çıkmıştır. ÖSYM tarafından verilen değerlere bakıldığında üniversiteye geçişte eleme sistemi başarısızlığı örtmektedir. Sınav sonuçları ülkemizde üniversitede okumak için asgari alınması gereken puanı göstermiyor. 160 sorudan birkaçını yapan programlara kayıt yaptırabilmektedir sorusu ortaya çıkmaktadır. Gerek sınav sonuçlarını, gerekse geçiş şartını çok iyi okumak gerekiyor.

Kaç Öğrenci Üniversiteyi Okuyacak Düzeydedir?

Uzun zamandır ülkemizde Liseye ve Üniversiteye giriş sınav sonuçlarını izliyorum. Bilindiği gibi geçmişte üniversiteye giriş sınavı için öğrenciler lise son sınıfta veya kazanamayanlar bir yıl daha evde veya dershaneye giderek sınava hazırlanırlardı. Şimdi sınavlar ilköğretim 6. sınıfa kadar inmiş, her yıl bir seviye belirleme sınavı, buradan liselere geçiş ve oradan da üniversiteye hazırlanılmaktadır. Sınav sonuçlarından izlediğim en önemli konu öğrencilerin sorulan sorulardan kaç tanesini cevaplayabildiği üzerinedir. Görebildiğimiz kadarı ile ülkemizde uzun zamandır bir eğitim faciası yaşanıyor. Öğrencilerin çoğunluğunun ortaöğretimde temel bilgiden yoksun olduğu sınav sonuçlarına da açıkça yansıyor. 2010 yılı birinci YGS' de adaylara Türkçe, Sosyal Bilimler, Matematik ve Fen Bilimleri'nde 40'ar soru soruldu. Sınava giren öğrencilerin yarısı hiç fen sorularına dokunmamış. Fen Bilimleri'nde soruların sadece yüzde 10'nun öğrenciler tarafından doğru cevaplandırıldığı belirtildi. Bir soru cevabı doğru kabul e

Lise Birinci Sınıf Düzeyi Bilimlerden Sınıfta Kaldık

Bilindiği üzere, ilk sınavda lise bir düzeyi bilgiler soruldu. Buna rağmen sonuçlar düşündürücü. Türkçede sorulan soruların yüzde 50'yi aşan oranda cevaplandırıldığı görülüyor. 2010 yılı YGS sonuçlarına göre sorulan 40 soru üzerinde Türkiye ortalamaları: Türkçe: 21.5, Sosyal: 12.4, Temel Matematik: 11.4, Fen: 4.6.

Kaldı ki sosyal bilimler ve matematik bilgisi de son derece düşük bulunuyor. Bir başka anlamı da öğrencilerin yarısının 12 yıllık eğitim sonrasında doğubilimlerinden tümden cahil bir şekilde mezun olduğu gerçeğidir.

Fen Bilimlerini Liselerde Öğretemiyoruz

Doğal olarak YGS genel bir sınav olduğu için derinlemesine fen ve matematik soruları ikincide sorulacaktır. İkinci sınavda daha az sorunun cevaplanacağını bekliyorum. Sınav sonuçları ülkemizin fen bilimleri başta olmak üzere her alanda yetersiz bir eğitime sahip olduğunu gösteriyor ve bu durum uzun zamandır da böyle devam ediyor. Bunun anlamı bu toplum BU HALİ İLE HİÇ BİR ŞEKİLDE BİLİM VE TEKNOLOJ ÜRETEMEZ ancak taklit ve teknoloji satın alarak kullanabilir.
ÖSYM başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağam ülkemiz ortaöğretiminin fen bilgisi öğretmede yetersiz kaldığını gösteriyor ifadesini kulandı. Bunun dışında hiçbir yetkiliden hiçbir bilgi ve alınması gereken önlem hakkında bir şeyler duyulmadı.

Sınav sonuçlarına göre bir ülkede öğrencilerin neredeyse tamamı fizik sorularına cevap vermiyorsa bunun nedenlerinin araştırılması gerekir. Ülkemizin bu anlamdaki en ciddi sorunu sorunlarını çözmede sistematik düşünme ve analitik yaklaşımdan uzak olması gösterilebilir.

Ne Tür Politikalar Sonucunda Buraya Geldik?

Nasıl bir eğitim veriliyor da öğrencilerimiz fen, sosyal bilim ve matematik sorularını çözemiyor? Bu durumun değiştirilmesi için ne yapılabilir? Bu konuda kim yetkin, kimden danışmanlık desteği alınır?
Bu soruların sorulması gerekir.

Sanırım Milli Eğitim Bakanlığı artık fen, sosyal bilim ve matematik eğitimini tepeden tırnağa yeniden ele alacaktır. Dil bilgisi, kompozisyon, felsefe, mantık derslerini yeniden müfredata ekleyecektir. Öğrencilerimizin aşırı sınav nedeniyle ifade etme sorunu yaşanmakta olduğu görülüyor.
Sınav sonuçları çarpık hali ile birçok mesaj veriyor. İlgililerin her şeyden önce bu tablolara bakması gerekiyor. Ülkenin bir numaralı sorunu bence sınav sonuçlarının verdiği mesajdır.

Birbirimizi oyalamak, Türkün Türk'e propagandasını bırakalım bu ülkede insanların temel bilgi ile nasıl donatılıp yetişkin bir birey eğitimine kavuşturulur, onun araştırılması gerekir.

Sınav Sonuçları Sıraya Göre Değil Belirli Bir Puan Üzerinden Hesaplansın
Bugüne kadarki üniversite sınavlarında katılan öğrencilerin ancak yüzde 10'a varan oranda bir başarı sağladığı tahmin edilmektedir.

Eğer bir eşik koyulsa, sorulan soruların %50'sini başaranlar üniversiteyi okur dense acaba kaç öğrenci üniversiteye girebilir?

100 üzerinden 50 puan alanların başarılı sayılacağı bir sınav yapılsa eminim ki öğrencinin yüzde 90-95'i üniversiteye kayıt yaptıramayacaktır. Bu bağlamda üniversitelerin yeniden alacağı öğrencide ne tür özellikler istediği ortaya çıkacaktır ki bu ciddi bir dönüşüm olacaktır. Bu durum üniversite özerkliğinin önemli bir göstergesidir de.

Mevcut hali ile sınav sonuçları yukarıdan aşağıya sıralanmakta ve öğrenci tercihlerine göre en yüksek puan alan öğrencinin tercihi ölçüsünde belirlenmektedir. Ancak bu öğrencilerden kaç tanesi üniversiteyi okuyacak düzeyde diye sorulduğunda cevap yok.

Benim yıllar itibarı ile edindiğim izlenim sınırlı sayıda öğrencinin ancak üniversiteyi okuyacak düzeyde olduğu, diğerlerinin üniversiteyi okuyamayacak düzeyde olduğudur.

Mevcut hali ile üniversitelerin eğitim öğretim kalitesine bakıldığında öğrencilerin yetersizliği kendisini göstermektedir.

Bu durumda soru şu, ALT YAPISI, YETERLİ NİTELİKTEKİ ÖĞRETİM ÜYESİ SAĞLANMADAN BU KADAR ÜNİVERSİTE NEDEN AÇILIYOR?

Sonuç olarak belki birçoğumuzun hoşuna gitmeyecek ancak ülkemiz bu eğitim modeli ile ciddi bir tehlike ile karşı kaşıya bulunmaktadır. Tez elden bu sınavlardan vazgeçip ciddi bir eğitim ve öğretim müfredatı hazırlanmalı. Dershanelerin her biri birer okul durumuna geldikleri için artık kapatılıp okula dönüştürülebilir. Genel bir sınav ile üniversiteye belirli bir puanın üzerinden (asgari soruların yarısını yapması şartı ile) not alan öğrenci alınabilir. Ancak üniversite birinci sınıfta ciddi bir eleme ile üniversite okuyamayacakların meslek okullarına kaydırılması sağlanabilir. Şimdilik bu eğitim faciasından ülkenin kurtarılması gerekiyor.

Bugün bu faciada her birimizin sorumluluğu var. Dolayısıyla elbirliği ile önce ülkemizin eğitimini düzeltmemiz gerekir. Yeni bir bilim ve eğitim reformuna acil ihtiyaç duyulmaktadır.

7 Mayıs 2010, Cuma, Adana

9 Mayıs 2010 Pazar

Karakol baskınları, Deniz Gezmiş’in idamı. Baykal’ın marifetleri.



Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com


Karakol kelimesinin Moğolca menşe’li olduğunu bilmiyordum. Karagul ,gözcü, nöbetçi manasına geliyormuş. Bense İsponyolcadan alındığını zannediyordum. Zira Barcelona’da Los Caracoles diye meşhur bir restoran vardır. Barcelona’ya ayağınız düşerse tavsiye ederim. Hemmingway’de orada taamlanmış.

Asıl dikkatinizi çekmek istediğim başka bir konu. Almanya’da kıliniğimizde ayda bir aletleri kontrol ederdik. Ve her seferinde bir defekt, bir eksiklik, bir bozukluk tesbit eder ve hemen onu tamir etmeğe , düzeltmeğe çalışırdık. Böylece aleti kullanmağa ihtiyaç duyduğumuzda bir sürprizle karşılaşmamak için. Bu kontrollarımız sayesinde bir çok felaketi önlemiş olurduk. Son karakol baskınında, Türkiye’deki bazı adli vakalardada, kullanılması gereken aletlerde sürpriz bozukluklar tesbit edildiğini medyadan öğreniyoruz. Biliyorsunuz Almanlar aletlere çok düşkündürler. Onların bu tecrübelerinden istifade edilmeli diye düşündüm.

Deniz Gezmiş’in idamı.

Deniz Gezmiş hakkında TBMM’nin karar vermesinden bir kaç gün önce Senatör olan abime ve milletvekili olan amcama birer telgraf çekerek oylamaya katılmamalarını rica etmiştim. O sıralarda Köln’deki kıliniğimde yoğun bir çalışma içinde bulunuyordum. Hiç siyasetin içinde bulunmadım ama, bugünkü gibi yurtdışında olduğum senelerdede siyaseti yakından izliyordum. İdam cezalarına karşı olduğum gibi, hele hele o genç yeteneklerin fikirleri yüzünden parlamentonun idam kararını tasdik etmemesini yürekten istiyordum.
O sırada Adalet partisi askeri muhtıra ile hükumetten çekilmek zorunda kalmıştı, fakat meclis kapanmamıştı. İdam kararını meclisin tasdik etmesi gerekiyordu. Bizimkilerde AP partisi safında idilerdi. Demirel’in şimdi çıkıpta o kararı tasdik ederken yüreğim sızladı demesini çok ayıp buldum. Şapkasını alıp giderken oylamada parmağını kaldırmayabilirdi. İdam kararı veren hakim ve savcılarıda milletvekili yaptığını unutmadık. Etik sıralamasında siyasilerin en alt sırada yer almasının sebebide YALAN söylemenin matlup sayılmasından olsa gerek.

Adnan Menders’in ve arkadaşlarının idamından sonra Türkiye’ye hiç dönmemeye karar vermiştim. 12 Eylülden sonra 80 gencin, hatta yaşı 18 den düşük olan bir gencin yaş tashihi yapılarak idama mahkum ettirilmesini Türkiye tarihinin kara lekeleri olduğu kanaatındayım.

40 bin ( 5 bin Mehmetciğin. 35 bin PKK’lı Kürt gencinin ) katlinden sonra hala bu kör döğüşün devam etmesine kahroluyorum. Sebep nedir? Kürtlerin masum insan haklarına kavuşması kavgası.

Ne istiyorlar ki Kürtler: Türklerle eşit insan hakları, saygın bir halk olduklarının tanınması, Anadilde eğitim, Kültürel hakları. Kürtlerde askere gidiyor, vergilerini veriyorlar, çalışıp, çabalıyorlar. Seçim kanununda % 10 barajın düzeltilmemesi istikrar bahanesiyle mi yoksa Kürtleri parlamentoya sokmama çabası mı? Maalesef hala Kürtlerde, Alevilerde, Türbanlılarda haksız yere ikinci sınıf insan muamelesi görüyorlar. 10 sene evvel bu mevzularda konuşmak mümkün değildi. On binlerce gencin canına kıyıldıktan sonra bugün hiç olmazsa bu mevzuları korkmadan konuşabiliyoruz, biraz çekinerekte olsak. Düşünüyorumda; belki on sene sonra bugün yapılan çatışmaları hatırlayarak gülümseyeceğiz. Deniz Gezmişlerin katledilmeleri gibi bugün kaybettiğimiz gencecik fidanları yüreğimiz burkularak hatırlayacak , pişmanlık duyacağız. Demokratik yaşamımızda puberter bir devri yaşadığımız kanısındayım. İnşallah olgunluk çağına çok gecikmeden kavuşuruz. Bizim nesile ( 80 yaşındakilere ) belki o mutlu günleri görmek nasip olmayabilir. Fakat enseyi karartmayalım. Türkiye yakın bir atide o seviyeye ulaşacak.

Baykal’ın sır kaseti

Acaba ‘’Su testisi su yolunda kırılır.’’ , ‘’Ateş olmayan yerden duman tütmez’’ atasözleri bakalım Baykal için doğru çıkacak mı? Baykal’cı imajı olan Hürriyet gazetesi köşe yazarlarınında Baykal’ın çekilme zamanı geldiğini yazmış olması kasetteki görüntülerin bir komplo eseri olmadığını ima etmektedir. Hadisenin iki yanı vardır. Özel hayatta yaşananları deşifre etmek ahlak kurallarına göre çirkin bir davranıştır. Özel hayatta olan biten ahlaken bir suç teşkil ediyorsa yayınlanması kaçınılmazdır. İslam ahlakına göre Baykal ZİNA işlemiştir. Örf ve adetlerimize görede , siyasi etiğede sığmaz. İngiltere savunma bakanı PROFUMO bu tarz ilişkisinden dolayı bakanlığı bırakmıştı. Clinton her nasılsa paçayı kurtardı. Bir CHP li iç işleri bakanıda koltuğunu terk etmişti. Erdoğan Zina’nın suş olmaktan çıkarılmasında muhafazakar, yahut dindar tavrı ile karşı görüş belirttiğinde kıyamet koptu. Merak ediyorum acaba Baykal o zaman ne demişti?. Gazete arşivlerinden incelemek lazım. Bu ilişkisi uzun zamandanberi var idiyse eşi güneydoğudaki örfe uyarak KUMA’lığı kabullenecek mi? Çarşaf açılımı yapan Baykal’ın çarşafa dolaşması üzüntü verici. Almanya’da bilhassa SPD li bakanların 3-4 defa evlenip boşanmaları , islamdaki dört eşliliği taksitli yaptıkları bir gerçektir.

İşsizler hakkında

İktidara gelinceyedek dünyanın her yerinde liderler işsizliği ortadan kaldıracaklarını söylerler. İş başa düşünce çaresizliklerine sebep bulmakta hiç güçlük çekmezler. Globalleşme devrine gireli işsiz ordularının gün be gün artması ekonomik bir kaçınılımazdır. İşsizliği toptan yok etmenin tek çaresi Komunist rejimi getirmekle mümkündür. Çünkü o rejimlerde ÇALIŞMA HAKKI vardır. Kapitalist, demokratik rejimlerde böyle bir hak yoktur. Muhalefetin iktidara işsizliği yok edemiyorsun ithamı abesle iştigaldir.

Antalya. 07.05.10

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Güler Zere uğurlandı

Akşam saatlerinde aramızdan ayrılan Güler Zere için İstiklal Caddesi’nde bir yürüyüş düzenlendi. Yürüyüşte, Güler Zere’nin katilinin AKP hükümeti olduğu vurgulandı.

DHKP-C'ye üye olduğu gerekçesiyle 34 yıl hapis cezasına çarptırılan ve tutukluluğunun 14. yılında damak kanserine yakalanan Güler Zere bugün 16:50 sularında hayatını kaybetti.

Adli Tıp Kurumu’nun rapor vermeyi geciktirmesi ile hastalığın son evresine gelindikten sonra hakkında tahliye kararının verilen Zere için akşam saatlerinde İstiklal Caddesi’nde bir eylem düzenlendi. “Güler Zere ölümsüzdür” pankartı arkasında toplanan yüzlerce kişi ellerinde Güler Zere fotoğraflarıyla, “Güler’in katili AKP iktidarıdır”, “Bedel ödedik, bedel ödeteceğiz”, “Tecrite hayır”, “Hasta tutsaklar serbest bırakılsın”, “Katil devlet hesap verecek” sloganları atarak Galatasaray Lisesi önüne yürüdü. Birkaç dakikalığına yere oturarak bekleyen kortej “Bize Ölüm Yok” marşını söyledi.

Galatasaray Lisesi önünde yapılan basın açıklamasında, Güler Zere’nin cezaevinden hastaneye sevk edilmesinde ve teşhis konmasında çok geç kalındığı, Adli Tıp Kurumu’nun son aşamada rapor vermediği ve Zere’yi ölmek üzere tahliye ettikleri; bu sebeple Adli Tıp Kurumu’nun ve AKP’nin Zere’nin gerçek katilleri olduğu vurgulandı. AKP’nin hasta tutsakları hastalıklarına terk etmekte, hasta olmayanları da hasta etmekte yeni yöntemler geliştirdiği belirtildi. Bu anlamda, Güler Zere’nin ölümünün “takdir-i ilahi” değil cinayet olduğu söylendi.

(soL - İstanbul)
http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/guler-zere-ugurlandi-haberi-27973

Güler Zere est morte



Güler Zere s'est éteinte aujourd'hui vers 16h50 (heure turque) dans le quartier d'Armutlu à Istanbul, des suites d'un long combat contre le cancer de la bouche.

Prisonnière politique pendant 14 ans pour son appartenance au mouvement marxiste DHKP-C (Parti-Front révolutionnaire de libération du peuple), elle est morte de l'incurie des autorités pénitentiaires et de l'Institut médicolégal qui l'ont laissée agoniser en captivité, à petit feu, sachant qu'elle était légalement libérable pour raisons de santé.

L'an dernier, après quatre mois de campagne intensive pour sa libération, l'opinion publique progressiste turque et internationale était parvenue à contraindre les autorités turques de la faire libérer. Le 6 novembre 2009, elle bénéficia en effet de la grâce présidentielle grâce à ces pressions démocratiques.

A peine sortie de prison, elle participa aux rassemblements de solidarité avec les prisonniers malades organisés chaque vendredi dans la rue Istiklal à Istanbul.

Mais le mois dernier, son état de sa santé s'est subitement détérioré.

Dans l'une de ces dernières lettres, elle écrivait d'ailleurs: "Ils m'ont abandonnée sur les berges de la mort. Ils ont usurpé mon droit à la vie en me donnant le droit de mourir dehors. Je n'oublierai pas. Et dire qu'il y a encore des prisonniers malades."

Elle est morte à l'âge de 38 ans, le cœur empli d'amour et d'espoir en des lendemains meilleurs, entourée de ses amis et camarades.

Le 7 mai 2010
Sources: Halkinsesi TV, Milliyet, NTV.

-----------------

Maison Populaire de Genève
http://www.assmp.org/

6 Mayıs 2010 Perşembe

Yol Nasıl Açılmıştı?

Demir Küçükaydın
demiraltona@gmail.com


6 Mayıs vesilesiyle ilk 1 Mayıs kutlamasına ilişkin bir anı

Bu yıl, tam 41 yıl sonra ilk kez, Türkiye’de 1 Mayıs’a katıldım.

10 yıl hapis, 25 yıl sürgün, bir de 12 Mart dönemi. İşte 41 yıl geçmiş.
Bu 1 Mayıs’tan izlenimlerimi yazmak isterdim zamanım olsaydı. Belki birgün zamanım olunca yazarım. Ama şimdi en azından birini yazmak istiyorum ve yazabilirim.

Bu 1 Mayıs’ta Devrimci Öğrenci Birliği adıyla bir grup gördüm. Hangi politik eğilimdir bilmiyorum. Belli ki Deniz’in lideri olduğu Devrimci Öğrenci Birliği’nden ilham almışlar isimlerini alırken. Bu grubun pankartında “Buzu Kırana Yolu Açana Selam Olsun” diye yazıyordu Deniz Gezmiş’in resminin yanında.

Bununla, genel anlamda, Deniz’in buzu kırdığını, yolu açtığını söylediklerini sanıyorum. Evet, gerçekten de öyledir. Deniz’in tam da yapmak istediği ve yaptığı buydu.

Taşkışla’daki kafede son olduğunu bildiğimiz son buluşmamızda “Bu memlekette isyan geleneği yok, birilerinin bu geleneği başlatması gerekiyor. Ben bunu yapacağım” demişti.
Ve dediğini yaptı. Genel anlamda doğru bu, Deniz’in “buzu kırıp yolu açan”lardan biri ve belki de en önemlisi ve bunu bilerek yapanı olduğu.

Ama muhtemelen o pankartı taşıyan Devrimci Öğrenci Birliği’nin bilmediği, şu ana kadar bir yerde rastlamadığıma göre, belki şimdi kimsenin de hatırlamadığı ve belki de bilmediği daha somut bir anlamda o pankart 1 Mayıs’a ilişkin bir gerçeği dile getiriyordu.

Bu 6 Mayıs vesilesiyle 1 Mayıs kutlamalarında Deniz Gezmiş ve Devrimci Öğrenci Birliği tarafından buzun nasıl kırılıp yolun nasıl açıldığını kısaca hatırlatalım.

Aradan uzun zaman geçti, insan ayrıntılarda ve isimlerde yanılabilir. Bu anlatacağım ilk 1 Mayıs kutlamasını yaşayanlardan, yanlış hatırladıklarımı düzeltmelerini dilerim.

*
Biz ilk 1 Mayıs’ı sanırım 1969 yılında kutladık. 1968 olamazdı. Çünkü o zaman Üniversite işgallerinin arifesiydi ve böyle bir gelenek yoktu. O zamanlar birinci şube her 1 Mayıs’ta “Eski Tüfekler”i birkaç günlüğüne tutuklardı. 60 Sonrası kuşakların çoğu bunu bile bilmezdi. 1970 1 Mayıs’ında cezaevindeydim. Sonrası 12 Mart dönemi. Demek ki 1969 1 Mayıs’ı olmalı.

Deniz Gezmiş’in önderi olduğu Devrimci Öğrenci Birliği’nin karargâh olarak kullandığı iki mekân vardı.

Biri Beyoğlu’nda Tünel’de 27 Mayıs’tan sonra CHP ve 27 Mayısçıların bir takım ilgisiz dernek ve sendikaları bir araya getirerek kurduğu TMGT (Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı) binası.
Bir de Cağaloğlu’nda Türk Solu dergisinin üstünde, aynı zamanda Hikmet Kıvılcımlı’nın kitaplarının deposu ve Halk Ozanları Derneği’nin merkezi olarak da kullanılan ve Devrimci Öğrenci Birliği’nin resmi adresi de olan, efsanevi işçi önderi İsmet Demir’in Yapı İşçileri Sendikası (YİS).

Öğrenci lideri Deniz Gezmiş de işçi lideri İsmet Demir de Hikmet Kıvılcımlı’nın “Rahle-ie Tedris”inden geçmiş kişilerdi. Ve Deniz’in önderi olduğu DÖB’e (Devrimci Öğrenci Birliği) İsmet Demir’in önderi olduğu YİS’in (Yapı İşçileri Sendikası) yer vermesi hem bir rastlantı değildi, hem de büyük sembolik bir önemi vardı.

Devrimci ve sosyalist genç aydınlar ve işçilerin buluşma ve kontak noktasıydı bu bina bir bakıma. İkisi de Türkiye’nin en esaslı Marksisti Kıvılcımlı’dan el almışlardı. İlk 1 Mayıs’ın burada başlaması da bu bakımdan yine sembolik bir anlama sahiptir.

Bina tam Cağaloğlu yokuşu ile Nurosmaniye caddesinin kesiştiği köşede bulunuyordu ve aslında son derece stratejik bir yeri vardı. Az aşağısında sağcıların MTTB’si (Milli Türk Talebe Birliği) ile az yukarısında yine sağcıların ve faşistlerin TMTF’si (Türkiye Milli Talebe Federasyonu) vadı. Yine yakın sayılabilecek Sultanahmet Cezaevi’ne yakın bir yerde de FKF’nin (Fikir Kulüpleri Federasyonu) İstanbul sekreterliği bulunuyordu.

*
O 1 Mayıs günü, sanırım yine hafta sonu idi, her zaman olduğu gibi, DÖB’ten bazı arkadaşlar buluşmuştuk. Oturuyor sohbet ediyorduk. Deniz muhtemelen Kıvılcımlı’dan duyduğu eski tüfeklerin 1 Mayıs ve işkence hikayelerini anlatıyordu. Sonra nasıl oldu hatırlamıyorum ama konu “Yüksek Öğretmenlilere” geldi.

Faşistler Yüksek Öğretmen okulunu işgal etmişlerdi ve Devrimci Arkadaşlar okula giremiyorlardı. Faşistleri okuldan atmak için bir teşebbüste bulunmuş ama yüksek ateş gücü karşısında başarısız kalmıştık. Bu nedenle Yüksek Öğretmenli devrimci arkadaşlar okuldaki yurtlarda kalamıyorlar ve Sultanahmet’teki FKF bürosunda yatıyorlardı.

Yüksek Öğretmen Okulu’nda okuyan sosyalist ve devrimci arkadaşları -ki bunlar daha sonra başta İbrahim Kaypakkaya olmak üzere TİKKO’nun çekirdeğini oluşturmuşlardır- kimin örgütleyeceği ya da kazanacağı o zaman büyük önem taşıyordu.

Veysi Sarısözen’in başında bulunduğu FKF, TİP paralelindeydi ve “Sosyalist Devrim” stratejisini savunuyordu.

Deniz’in başında bulunduğu Mihri Belli’nin çıkardığı Türk Solu paralelindeki Devrimci Öğrenci Birliği ise “Demokratik Devrim” stratejisini savunuyordu.

Bizler, yani Demokratik Devrim stratejisini savunanlar, her yerde yükseliş ve saldırı halindeydik. FKF hızla geriliyordu.

Yüksek Öğretmenliler her ne kadar bize yakınlık ve eğilim gösteriyorlarsa da FKF’de yatıp kalkmaları, onların “Oportunistlerle” (o zamanlar FKF’lilere kısaca böyle derdik.) yakın ve sıkı ilişki içinde olmaları, dolayısıyla onların etkisine daha açık bulunmaları anlamına geliyordu. Yüksek Öğretmenlilerin “Sosyalist Devrimci” olmaları bizim için ciddi bir kayıp anlamına gelirdi.
Yüksek Öğretmenlileri nasıl kafaya alacağımızı, onları “oportünistleşmekten” nasıl koruyacağımızı konuşurken, 1 Mayıs kutlaması yaparak onlarla olan yakınlığı ve arkadaşlığı güçlendirebileceğimizi düşündük.

Sonunda yurtlara, tanıdık öğrenci evlerine falan haber salıp, toplayabildiğimiz kadar arkadaşı toplayıp, Belgrad Ormanları’na gitmeye karar verdik. Böylece Yüksek Öğretmenlileri dört bir yandan kuşatmış olacaktık.

Ama Belgrad Ormanları’nı seçmemize bakıp bunu Bahar bayramı gibi anlamamalı. Biz 1 Mayıs kutlamak istiyorduk. Ama esas amacımız 1 Mayıs da kutlamak değildi. Daha doğrusu 1 Mayıs kutlaması bizim politik çalışmamızın basit bir aracı idi.

En başta Deniz olmak üzere bizler, hem gelenek henüz ortada olmadığından, hem de ritüellere, seremonilere ve “Pazar vaazlarına” hiçbir değer vermediğimizden, bir şeyi sırf kutlamış olmak için kutlamazdık.

Bunlar bizim politik faaliyetlerimiz birer aracı iseler gerçek hayatın ve mücadelenin içinde bir işlevleri varsa bizler tarafından değerlendirilirlerdi. Yaptığımız buydu.

*
Toplandık. Yanlış hatırlamıyorsam bir otobüse yakın insandık. Celal Doğan, Metin Eşrefoğlu gibilerini hatırlıyorum. Belgrad Ormanları’na gittik.

Şimdi birçok insanı hayal kırıklığına uğratabilir ama öyle törensel ve “devrimci” bir 1 Mayıs değildi bu. Sevdiğimiz türküleri şarkıları söyledik, ama bu zaten bir araya geldiğimizde hep yaptığımız bir şeydi. Topla oynadık. İçimizde ayıcılık yapanlar, güreşenler oldu. Yüksek öğretmenlilerle konuşmalar yapmaya, tartışmaya, yakınlıklar oluşturmaya çalıştık.

Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya’nın kafasını koltuğunun altına alıp sıkarak, “dur lan seni kafaya alayım, Demokratik devrim stratejisini benimse” diyor ve Kaypakkaya da utangaçça ve sessizce gülüyordu.

Bu ilk kutlamadan bunlar kalmış.

Bu kutlamanın ilk kutlama olduğunu, bir gün bunun hakkında yazı yazmak gerekeceğini hayal bile edemezdik.

Bu 1 Mayıs eylemimiz amaçlarına ulaşmış olmalı ki, daha sonra Yüksek Öğretmeli arkadaşlar Demokratik Devrim stratejisini benimsediler ve yine o zamanki bizlerin jargonuyla “Oportunist” olmayıp “Devrimci” oldular.

*
İşte 41 yıl önceki benim ilk 1 Mayıs’ım böyleydi. Deniz ve DÖB kelimenin gerçek anlamında ilk kez “buzu kırıp yolu açmaya” böyle başlamışlardı.

Hiç de kahramanca veya destansı değil.

Hayat öyledir zaten.

Her şey öylesine oluverir. Sonra gelenler onlara başka anlamlar yükler kutsal bir haleyi başının üzerine konduruverirler.

Deniz’in en az bilinen özelliklerinden biri de, en kutsal bilinen şeylerin üzerindeki kutsallık şalını kaldırmaktı. Bunu bilinçli olarak yaptığını düşünüyorum.

Deniz yaşasaydı bu günkü göğe çıkmış Deniz ile en çok kendisi alay ederdi.

Biz de bu kısa yazıyla, onun yaşasaydı yapacağını yapmış olalım.

*
Yollar böyle açılır buzlar böyle kırılır.

Troçki, hem Marksist metodun harika bir uygulaması olan, hem da bizzat devrime katılmış ve onun önderlerinden biri tarafından yazılmış, benzeri olmayan, her sosyalist ve devrimcinin Tarihsel Maddeciliği uygulamasından öğrenmek için okuması gereken Rus Devrim Tarihi adlı nefis kitabında, devrimin gelişimini anlatırken metaforlardan yararlanır.

Tam hatırlamıyorum şimdi, kitap da elimin altında yok. Bir atın terkisi ardına çekine çekine ortaya çıkan devrimin, bir zırhlı araç olup tüm gücü ve haşmetiyle ortaya dolaşmasından söz eder devrimin kat ettiği gelişmeyi anlatırken.

41 Yıl önce bir otobüsü anca dolduran devrimci ve sosyalist öğrencinin Belgrad Ormanları’nda türkü ve devrimci şarkılar söyleyerek; top oynayıp, güreşerek Yüksek Öğretmenlileri kafaya almak için başladıkları 1 Mayıs kutlaması, şimdi yüz binler olmuş Taksim’i ve yolları doldurmuş.

Bu günkü muhteşem kutlamanın bütün politik görünüşüne rağmen o günün apolitik görünüşlü, cılız 1 Mayıs kutlamasından daha politik olduğunu söyleyemem.


http://www.koxuz.org/

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Sizlerden Destek Bekliyoruz!‏



Aydın ve Sanatçıların Kızıltepe'deki Zergan Deresi ve Dunaysır Köprüsü İçin Neden Sesleri Gür Çıkmıyor?

Bir yıldan fazladır yaptığımız "Zergan Deresinin Islahı ve Dunaysır Köprüsünün kurtarılması"na yönelik çalışmalarımıza, şimdiye kadar Profesör Mehmet Altan, Yazar Latife Tekin, Yazar ve Çevirmen Mustafa Aydoğan Destek verdi.

Sizlerden de Destek Bekliyoruz!

ZERGAN DERESİ GÖNÜLLÜLERİ ADINA METİN AYDIN

* * * * * *

ZERGAN DERESİ ve DUNAYSIR KÖPRÜSÜ

Kızıltepe tarihi dönemlerde çeşitli medeniyetler ev sahipliği yapmış kocaman bir ovaya sahip bir yerleşim yeridir.

Yaklaşık 12-13 yy. da Artuklular zamanında kurulduğu bilinen Dunaysır köprüsü, Kızıltepe’mizin tarihi eserlerinden biridir. Yaklaşık 20 yıl öncesine kadar bu köprü ve üzerinde kurulduğu dere şehrin dışında duruyordu. Antep’ten-Habur’a kadar uzanan ipek yolu, Kızıltepe’nin bugün işgal edilmiş tepesi, kilisesi, ulu camii Kızıltepe’nin önemli tarihi eserleridir.

1980’lere kadar tepe ve civarında daha sığ yaşayan halk 90 yıllardan sonra yavaş yavaş ovanın tamamına dağılıp yerleşmeye başlamıştır. Kızıltepe’nin Musul - D.bakır ve Urfa-Musul yol hattında bulunması Kızıltepe için çok önemli stratejik önem arz ediyordu.

Ermenilerin yaşadığı tarihte Tilermen ismini alan Kızıltepe, daha sonra Koçhisar ve Dunaysır ismini almış, en son Kızıltepe olarak belgelere girmiştir. Bu nadide ilçeyi ikiye bölen Zergan deresi ve üzerindeki Dunaysır köprüsü zamanın ticaret geçişlerinin merkezi halinde idi, yalnız son 10 yıldır evsel kanalizasyon atıklar, katı atıklardan dolayı hayatı çekilmez hele getirmiştir.
Bunun için bu güzide ilçemizde ZERGAN DERESİNİN çağlayanlar gibi akmasını görmek arzusundayız.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Kürt kültürü‏...


Dr.İsmet Turanlı,
dr_ismetturanli@mynet.com


Bir milletin şahsiyet göstergesi kültürel varlığıdır.

Sözde Türk aydınlar güya Kürtlerin kültürlerine sahip çıkmasına, geliştirmesine itiraz etmiyorlar. Kürtlerin Türkiye de eşit haklara sahip olma isteğine ise karşı çıkıyorlar. Bu çelişkiyi açıklamak istiyorum.

Karşı çıkmadıklarını itiraf etmelerine rağmen, 80 senedenberi Kürtlerin kültürlerini inkar ettikleri, felçe uğrattıkları söylenince suskunlaşıyorlar. İşte eşitsizliğin temelinde bu sorun yattığının farkında değiller.

Madem ki bundan böyle Kürtlerin kültürlerini korumak, geliştirmek hakları ise o zaman ANADİLDE EĞİTİM anayasal hak olmalıdır. Anadilde eğitim şarttır.

Çeşitli Avrupa devletlerinde yapılan ilmi araştırmalar göstermiştir ki Anadiliyle başlamayan eğitim çocukların egemen dilide iyi öğrenemedikleri , yani diğer bir deyimle ‘’iki dinden avare’’ durumuna düşüyorlar. Bu sebepledir ki Almanya da, İsveç’te anadilde Türkçe yahut KÜRTÇE eğitime öncelik tanılıyor.

Türkiye de maalesef assimilasyon politikaları sayesinde bugün Kürtlerin % 50 si evlerinde Türkçe konuşuyor. CHP hükumetlerinin, İnönü dahil, bir çok Kürt raporlarında assimilasyon politikasına önem verdikleri inkar edilemez.

Anadilde eğitime başlansa bile evvela Türklerin, öğretmenlerin, medyanın Kürt diline saygınlık kazandırıcı etkinliklere ihtimam göstermeleri gerektiğini söylüyorlar eğitimci ilim adamları.

‘’Bilgi olmadan, fikir üretilemez ‘’ diyor yazar. İşte yukarda bahsettiğim bilgilerden mahrum olanlar anadilde eğitime karşı çıkıyorlar. Diğer bir sebepte anadilde eğitimin bölünmeye zemin hazırlayacağından korkuyorlar. Paranoid bir korku.

Anadilde eğitimden korku Kürtlere yapılan en büyük Kültür ZULMÜ olduğunun farkında değiller. Üstelik eşitsizliğin temel unsuru oluyor.

Bu antidemokratik, hatalı davranışın sebebini araştırdım. Tesbit ettiğim o ki ; karşı çıkanlar kendileri KÜLTÜR fukarası . Daha üzüntü veren bu kimselerin kendi kültürlerindende yoksun olmalarıdır. Türkiye de değer yargılarında ki transformasyonla Kültür değerlerinin yerini PARA değerleri almıştır.

Para’ya öncelik tanıyan nesilde özveri artmışsada şahısları izolasyona, dolayısıylede mutluluk yerine depresyonlara duçar kılınmıştır..

Türklerin millet olarak şahsiyetini öne çıkaran YUNUS EMRE’dir, MİMAR SİNAN’dır, ITRI’dir, İBNİ SİNA’dır, NAZIM HİKMET’tir. Çapulcu istilaları değildir. Ziraat veya İş bankası değildir. Kürtlerinde kültürel zenginlikleri, Ahmed-i Xani’dir, Selahaddin_i Ayyubi’dir. Nef_i’dir. Maalesef Kürtçe yazmaktan men edilmiş YAŞAR KEMAL’dir.

Yanlız Türkiye’nin değil dünya tarihinin ender şahsiyeti ATATÜRK akıllı bir vecize söylemiştir. ‘’Hayatta en hakiki mürşid ilimdir’’ Bütün dünyanın kabulleneceği bir söz. Fakat ‘’ Damarlarındaki ASİL KAN’da mevcuttur, yahut ‘’Ne mutlu TÜRKÜM diyene’’ duygusal söylenmiş bir safsatadır. Birincisi aydınlama ışığı altında söylenmiştir.

Bir milletin şahsiyet kazanması KÜLTÜR değerleri ile mümkündür. Silahlarla değil. Silah zorbalıktır. Kültür, yetenekli beyinlerin mahsuludur.

DİOGENES (Diyojen)’in sözleri asırlarca sonrada geçerlidir. Gerçi onun babası Sinoplu bir bankermiş. O ise bir fıçıda yaşarmış.

KÜRTLERİN kültürlerine yapılan ZULÜM bu milletin şahsiyetinide zedelemiştir. Türklerinde, Kürtlerinde bu durumu ciddiye almaları gerekmektedir.

Antalya. 03.04.10