1 Kasım 2010 Pazartesi

Troçkizmin Liberal Bir Versiyonu: DSİP



Gün Zileli
zileligun@hotmail.com

Sanırım, referandum sürecinde ve sonrasında olup bitenlerden ve halen devam eden yazılıp çizilenlerden, ortalıkta dolaşan TV tartışmalarından ve Doğan Tarkan’ın Zaman gazetesine verdiği röportajdan sonra, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) adlı, kendilerinin ifadesiyle “1000 kişilik” grup hakkında bir şeyler yazmanın zamanı geldi.

DSİP, SWP adlı İngiltere kökenli partinin Türkiye şubesidir. SWP, Socialist Workers Party’nin (Sosyalist İşçi Partisi) kısaltılmış adıdır. Adeta yeni bir “Enternasyonal” gibi çalışan bu örgütün Yunanistan’da, Almanya’da ve daha başka yerlerde de şubeleri vardır. Hepsinin adında yer alan “Sosyalist işçi” ve SWP’nin “sıkılmış yumruk” sembolü bu enternasyonal örgütün ortak şifresi gibidir.

SWP, Troçkist kökenli bir partidir, ancak Ortodoks Troçkistler tarafından “Troçkizmden bir sapma” olarak görülür. Bu partiyi 1950’lerin başlarında kuran ve şu anda artık hayatta olmayan Tony Cliff’in, Troçki’nin tezleriyle çatışan ve dolayısıyla klasik Troçkizmden farklı bir parti oluşturmasına neden olan teorisi, Troçki’nin, tüm Ortodoks Troçkistlerce sadık bir şekilde izlenen, Sovyetler Birliği’ni “yozlaşmış işçi devleti” olarak gören teorisini reddedip Sovyetler Birliği’nin 1930’lardan itibaren “Bürokratik kapitalist” bir ülke haline geldiğini ileri sürer. SWP’ye varlık kazandıran, bu özel teoridir.

SWP, elbette Labour Party’i “sol” saymayacağımız için, İngiltere’nin en büyük solcu partisidir. Genç öğretmen ve öğrenciler siyasete gözlerini açtıklarında bu partiye akın ederler, birkaç yıl kadar partinin yayın organı, haftalık Socialist Worker’ı okullarında, sokaklarda, gösterilerde sadakatle satar, partinin semt gruplarının haftalık toplantılarına katılır, ayrıca her yıl mutlaka yapılan ve üç gün süren “Marksizm bilmemkaç” (hangi yılda yaşıyorsak o yıl yazılır) toplantılarına katılır, sonra da bu partiyi terk edip ya normal hayatlarına döner ya başka Troçkist veya sol komünist gruplara ya da anarşizme yönelirler. Ne var ki, bu yönelişe rağmen, parti gücünü kaybetmez ya da üyesi azalmaz, çünkü bu arada yeni gençler doluşmuştur partiye. Duraklarda inip binenlerle her zamanki kalabalığını koruyan belediye otobüsü gibi. Ya da istasyon benzetmesi de uygun olabilir. Ama partiyi hiç terk etmeyen üyeler (ya da yolcular) de vardır. Bu üye ya da yolcular biraz hantalca duruşlarından, çevrelerine hafif meczupça bakışlarından, ilerlemiş yaşlarından belli olurlar.

Öte yandan, partiyi hiçbir zaman terk etmeyen ve (diyelim ki bu yıl olsun) Marksizm 2010 toplantılarına gelip kendi uzman oldukları alanlarda (özellikle Sovyetler Birliği’nin şu ya da bu dönemi hakkında) konferanslar veren kalabalık bir akademisyenler grubu da vardır. Ayrıca Alex Collinicos ve Chris Harman gibi kalburüstü entelektüeller de partinin teorik yol göstericisi ya da yöneticisi konumundadır. Partinin değişmez başkanı, 1917 doğumlu olup 2000 yılında ölen Tony Cliff’ti.

İngiltere’nin ancak iki partiye (şimdi artık üç diyebiliriz) izin veren dar bölge sistemi dolayısıyla SWP seçimlere giremez ya da bağımsız aday gösteremez. Her şeyi paraya bağlamış bir ülkenin seçim sisteminde, bir partiden ya da bağımsız aday olmak yüksek meblağda bir para ödemeyi gerektirmektedir. Ne var ki SWP, sosyalist parti olarak seçimlerde bir şeyler söylemek, bir tutum almak gereğini de duyar ve diğer Troçkist ve komünist partiler gibi o da muhafazakâr Tory’lere karşı ister istemez Labour Party’i destekler. Labour Party’nin kaybettiği son seçimlerde SWP nasıl tutum aldı, ne yaptı bilmiyorum ama Labour lideri Tony Blair, yanılmıyorsam 1995 yılında seçimleri ilk kez kazanıp Başbakan olduğu zaman SWP bunu “işçi sınıfının zaferi” ilan etti. Aradan bir ay geçtikten sonra haftalık dergilerinde “biz bunun için oy vermedik” diye ağlamaya başladılar ama iş işten geçmişti. Gerçi bunu bile söylemeye gerek yok. Çünkü bir dahaki seçimde yine Labour’u desteklediler.

Buradan, Doğan Tarkan’ın ve DSİP’in serüvenine geçebiliriz. Doğan’ı 1960’lardan beri tanırım. Türkiye İşçi Partili (TİP) idi. MDD-SD bölünmesi sırasında sosyalist devrimci saflarda kaldı. Yarılma’da da anlatmıştım, bir mitinge “bağımsız Türkiye” sloganıyla akın ettiğimiz sırada yolun kenarında yumruğunu sallayarak, bize karşı İspanyol anarşistlerinin “toprak köylünün, fabrika işçinin” sloganını atarken gördüğümde, ben de diğer MDD’cilerin muhtemelen düşündüğü şeyi düşünmüştüm: “Fabrika işçinin diyerek milli burjuvaziyi ürkütüyor.” Kuşkusuz Doğan Tarkan, o zaman bu sloganı atarken biz MDD’cilerden çok daha devrimci bir tutum içindeydi.

12 Mart döneminde Doğan ne yaptı bilmiyorum. Fakat 1970’li yıllarda THKP-C kökenli bir grup olan Kurtuluş grubunun saflarında yer aldığını biliyorum. 1980’li yıllarda İngiltere’de siyasi mülteci olan Doğan, burada Troçkist fikirleri benimsemiş ve SWP üyesi olmuş. 1990 yılında İngiltere’ye iltica ettiğimde beni ilk ziyaret eden kişi oldu. Elbette SWP ya da onun bünyesinde yer alan Türkiyelilerin oluşturduğu “Sosyalist İşçi” (Sİ) adlı küçük grup adına yapılmış bir ziyaretti bu.

Doğan Tarkan’ın 1990’lı yılların ortalarında Türkiye’ye dönüş yapmasıyla birlikte “Sosyalist İşçi” grubu da Türkiye’ye taşınmış, dolayısıyla SWP Türkiye’de de bir şubeye sahip olmuş oldu.

Sİ, aynı SWP gibi, dünyadaki ve soldaki gelişmeler konusunda uyanık bir gruptu. 2000’li yılların başında küreselleşme karşıtı hareketin büyük bir yükseliş göstermesi ve anarşizmin yaygınlık kazanması üzerine SWP ve Sİ, küreselleşme karşıtı hareketin, örneğin “anti-kapitalist” mücadele gibi sloganlarını benimsemekle kalmadı, aynı zamanda anarşistlerin “wild black cat (vahşi kara kedi) gibi sembollerini de benimsedi, hatta Beyoğlu’nda bu adla bir kültür merkezi bile açtı. Duyduğumu göre, ”anti-kapitalist mücadele” sloganını içtenlikle benimseyen bir grup, Sİ’den ayrılmış. Ayrılanların içinde, İngiltere’den tanıdığım eski Sİ militanları da var.

Genova’da zirvesine ulaşan küresel karşıtı hareket, ikiz kulelerin vurulmasından sonra ABD-Britanya ittifakının yeni bir atağa başlamasıyla hızla inişe geçti. Bu inişe geçişe paralel olarak Sİ’nin “radikalleşmesi” de tedrici bir biçimde sona erdi ve grup hızla liberalizme doğru yöneldi. Bu süreç, son üç yılda iyice hızlandı ve artık resmen bir parti olarak kurulup DSİP adını alan grup, Taraf gazetesiyle aynı safta yer aldı. Muhafazakâr AKP’nin yedek gücü konumundaki liberalizmin, burjuvazinin ideolojik hegemonyasının önemli bir unsuru olarak, solda, Troçkistler, hatta anarşistler içinde bile dayanaklar bulmasında pek şaşılacak bir şey yoktu. Yeni liberal çizgisini “askeri vesayet rejimine karşı mücadele” gerekçesiyle meşrulaştırmaya çalışan bu küçük grup, son zamanlarda basında ve medyada etiyle buduyla mütenasip olmayan bir ilgi odağı olmaya başlamıştır. Önce Halil Berktay gibi eski solcu entelektüeller kuşağının takdirlerini kazanan ve Taraf gazetesine, örneğin Oya Baydar’ın bu gazeteden istifasına en azından solculuk adına omuz vermekten politik hesapları nedeniyle kaçınan köşe yazarları yerleştiren DSİP, bir anda AKP’nin sol içindeki şubesi gibi bir görüntü vermeye başladı. Referandum öncesindeki ”yetmez ama evet” kampanyasında, Doğan Tarkan’ın ifadesiyle 350 bin bildiriyi, (Doğan belirtmese de) Büyük Şehir Belediyesi’nin yardımlarıyla ve taşıma araçlarıyla oradan oraya kolayca naklederek dağıtmış; Beyoğlu’nda yaptıkları yürüyüşe, Doğan, NTV’deki tartışmada her ne kadar “isteyen katılır” diye izah etmeye çalışmışsa da, aynı tartışmaya Vakit gazetesinden birinin çektiği mesajda belirttiği, “siz çağırdınız da geldik” ifadesinden anlaşılacağı üzre, yürüyüşlerine Vakit gazetesi mensuplarını bile çağıracak kadar “geniş cepheci” bir yönelim içine girmişlerdir.
Doğan Tarkan’ın Zaman gazetesindeki röportajda, Tayyip Erdoğan’ın, partisinin ismini anması karşısında boynu eğik bir şekilde “sağ olsunlar, incelik göstermişler” demesi içimi acıttı. Kırk yıl önce yumruğunu sıkarak “toprak köylünün, fabrika işçinin” diye slogan atan o genç nerede? Şimdi de bir yumruk var ortada ama zeki bir karikatüristin çizdiği karikatürdeki gibi var: AKP’nin ampulüne dönüşmüş bir yumruk.

TÜRBAN’IN DAYANILMAZ, VAZGEÇİLMEZ DİRENCİ...



"Bu beyaz Türklerin pseudo Anxiety (sahte korku) sendromundan daha çok Türban’ın vazgeçilmez, dayanılmaz direnci beni korkutuyor. Bu hadisenin gerisinde yatan acaba arkaik (eski) ‘’Dinle politikanın çatısması mı var?.."


Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Erdoğan’ın Türban’ı dayatma politikasına rağmen, ben Hayrunissa hanımın dün gece duygusal bir muhasebe yapacağını ve Orduyu, anamuhalefeti Çankaya’daki Cumhuriyet bayramı resepsiyonuna küsmelerine sebep olduğu için, vicdani azap duyacağını sanıyorum. Çünkü o ne de olsa bir kadın ve kadınlar hadiseleri erkeklerden daha ziyade duygusal değerlendirirler. Diğer taraftan generallerin ve politiklacıların protestolarını Türklere has KÜSME tarzında ifadeleri de bana çocukca gelmektedir. Gerek halk önünde ve gerekse tarih önünde küçük düştüklerinin farkında olmamaları üzüntü vericidir.

Gerekçeleride bana komik geliyor. Hayrunissa hanım cehennemlik olacağından korkuyor, generaller ve muhalif politikacılarsa Laiklik elden gidiyor paranoyasıyla maluller.

Aslında bu türban denen heyuladan korkmağa başladım. Neticede bir bez parçası olmadığı, TC. Anayasasına dahi dayatması muhalefetin geri adım atmasına sebep oldu.

Bir Banknot yahut bir ticari çekte aslında bir kağıt parçasıdır, ama onun insani ilişkilerde ne derece muktedir rol oynayabileceğinin bilincinde miyiz?. Bir Hoolywood filmi vardı. Bir milyon dolarlık bir çekin ne denli ahlaksız bir teklifi gerçekleştirdiğini hatırlıyor musunuz?.

Türban sadece Çankaya krizine sebep olmuyor, Türkiye’ de gerek politik, gerekse eğitim, gerekse medyatik enerji kaybına sebep oluyor. Muhalefete göre bu durum AK partinin ‘’Mağduriyet rolü’’ oynamasını sağlıyor. Sahilde yaşayanların ilerde yaşam tarzlarını etkileyeceği korkusunun müsebbibi oluyor. İran’a , Afganistan’a döneceğimizin ön basamaklarının işareti olarak algılanıyor. TÜRBAN inancın masumiyet sembolü mü?. Bu beyaz Türklerin pseudo Anxiety (sahte korku) sendromundan daha çok Türban’ın vazgeçilmez, dayanılmaz direnci beni korkutuyor.

Bu hadisenin gerisinde yatan acaba arkaik (eski) ‘’Dinle politikanın çatısması mı var?’’.

Tarihte Hiristiyanlığın 3 Papa’lı devrinde Kralların afaroz edildiği , Brahmanlarda imparatorların kutsal rahibelere karşı gelemedikleri, Osmanlıda Şeyhuslamların Padişahların azlindeki fetvaları, İngiltere’de 8 inci Henry’nin katolikleri yok etme çabaları, Martin LUTHER’in Osmanlı padişahı Süleymandan katolik krallara karşı desteğini istemesi, v.s. düzeyinde bir tarihi aşamada olduğumuz intibaını algılıyorum. Gidiş iyi bir gidiş değil. İki tarafında akıllarını başlarına almaları, ciddiyetini muhafaza ediyor. Bu gidişle darbeler, ekonomik krizler yaşayabileceğimizi düşünerek akil insanlarımızın ciddi uyarıları gerekiyor. Bu Türban sadece bir BEZ parçası değil. İki tarafında infialle değil, itidal içinde düşünmesi aciliyet kesbetti.

Bir başka ciddiye alacağımız mevzuda Cumhuriyet şenliklerindeki alışkanlıkların düzeltilmesidir. Dün akşam binlerce vatandaşın ellerinde fenerle yürürken 70 sene evvelki marşları söylemeleri idi. Biri ‘’Dağbaşını duman almış’’ İsveçlilerden çaldığımız, diğeride onuncu yıl marşı. 70 senede yeni bir şey üretememişiz. Hala ilkokulda öğrendiğimizle kalmışız.

Sanki CUMHURİYET’i biz icat etmişiz. Eski yunanda kaç bin sene önce vardı. Bayrağa da, istiklal marşına da, Türk olmaya da uhrevi bir mana aşılamışız. Mevlana kaç asır önce dünyevi öğütlerde bulunmuş. En azından AB nin objektif değerlerine sarılalım. Tevfik Fikret’in yüz sene önce söylediği gibi ‘’ Milletim nevi Beşer, Vatanım ruyi zemin’’ söylemini yeniden hatırlayalım. Hangi mevzuda dünyada kaçıncı sırada olduğumuza bilinçlenip, Çetin ALTAN’ın sık sık dile getirdiği gibi HAMASİ böbürlenmelerden uzaklaşalım. Bu dar kafa ile ne Kürt sorununu halleder, kan dökülmesini durdurabiliriz, ne alevi sorununu , ne Kıbrıs, yahut Ermeni sorununu halledebiliriz. Bir 80 sene daha tepinip dururuz. TÜRBAN kavgası ile ‘’ Yurtta sulh, cihanda sulh’’ gerçekleşmez.

Antalya. 30.10.10

30 Ekim 2010 Cumartesi

KÜRTLER PARİA OLMAKTAN KURTULMA ÇABASINDA




Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com


BRAHMANİSM M.Ö.2 inci asırdanberi Hindistan halkının inandığı bir dindir. Bu inanışa göre halk dört sınıfa ayrılır.

1. Brahmanlar: Son derece nufuzlu olup, sözlerine kimse karşı gelemez. Bunlar inanışın kutsal rahipleridir. Mukaddes Veda kitabını okumak ve diğer Brahma mensuplarına yol göstermekle görevlidir. Emirlerine kimse karşı gelemez. Herkes onlardan çekinir.

2. Savaşcılar: Bu sınıfa hükümdar, raca ve büyük devlet adamaları girer. Bunlara Krişna denir.

3. Tüccarlar, ziraatcılar: Bunlara Vayansa denir.

4. Köylüler, işçiler ve hizmetçiler.

Bu dört sınıftan çıkarılanlara Parya adı verilir. Bunlar hayvan muamelesi görür. İnsan gibi yaşamak hakları yoktur. Diğer sınıflardaki insanlarla bütün ilişkileri kesilir.

Brahmanlar insanlara, Brahman rahiplerinin sözlerini dinlemek ve onlara her zaman itaat etmek, Manava kitabına göre hareket etmek, paryalarla hiç temas etmemek, hiçbir canlı varlığı öldürmemek gibi hususları telkin edereler. Hele inek Hindistan’ın en mukaddes hayvanıdır, insan olmayan bütün mahlukların sembolüdür. Onu öldürmek demek, bir Brahmanı öldürmek demektir ki affedilemez.

Ruh ve beden hakkında bilgi vermezler. Tenasühe, yani insan öldükten sonra ruhunun tekrar başka bir şekilde dünyaya geleceğine inanırlar. Yalnız insanı kutsal bir varlık olarak olarak kabul ederler. Ancak kadınlara hiçbir hak tanımazlar.

Hindistan’da Ganj Nehri’ni mukaddes sayarlar. Bu nehirde yıkanmayı, bu nehrin suyunu içmeyi, ölülerini bu nehre atmayı kutsal vazife addederler.

EFLATUN (Platon) M.Ö. 300 senelerinde Sicilyalı EMPEDOCLES gibi kendi akademisinde halkı sınıflamasında şöyle bir formül kullanmıştır:

Gövde - Ruh - gerçek - Devlet

Baş - Akıl - ilim - Hükümdar

Göğüs - Arzu - Cesaret - Bürokrasi

Karın - İstek - İtidal - İşçiler

MARX ta Platon gibi üçlü bir sınıflama yapmış ve Yönetenlerle Yönetilen yani İşçi ve köylü sınıfının varlığından bahsetmiştir.

Bugünkü modern cemiyette 3' lü bir sınıf teşekkül ettiği görülüyor.

1. Seçkinler, Yönetenler. 2. Orta direk , memurlar, esnaf, subaylar, öğrenciler. 3. İşçiler ve köylüler. Askerler.

Kürtlerin Türkye’deki konumlarına gelince, asırlardır en alt tabaka olarak konuklandırılmış ve algılanmıştır. Seçkinlerinin oluşmasına müsaade edilmediği gibi Burjuvasıda henüz olgunlaşmamıştır. Gerçi Türkler Burjuvasisini geliştirmişsede Seçkinlerini onlarda henüz sağlayamamıştır. Burjuvasından yetişen yönetmen tabakasıda Türkiye’yi demokratik, ekonomik yönden medeni ülkelerin seviyesine ulaştıramamıştır. Fakat Kürtler üzerinde kültürel yönden zulmü esirgememişlerdir.

Cumhuriyetin kuruluşundanberi Kürtler üzernde her türlü basıkıyı mubah addetmişlerdir.

Demokrat parti iktidara geldiğinde başbakan yardımcısı Samet Ağaoğlu bana Fevzi Çakmağın Erkanı Harbiyede bir talimatından bahsetti. ‘’ Fırat’ın ötesine okul, hastane, fabrika, yol yapılmasın. Bu Kürtlerin cahilleri ile başa çıkamazken, yarın okumuşları başımız beladan kurtulmaz.’’

Ellili senelerde Ankara’da ihtisas yaparken 9 Kürt arkadaşım vardı. Ağrılı Naci Kutlay, Maraşlı Koço, Diyarbakırlı ve Elazığlı iki tıp talebesi, Erbilden Dızai aşiretinden iki tıp talebesi,

Bir albay, biri de Mühendis olan Şevket abiler. Sonra Fransadan dönen Dr.Tarık Ziya Ekinci.

Ben Londra’ya gittikten sonra daha Demokrat parti devrinde 49 Kürt aydını zindana atılmıştı. Bunlar arasında , önce Fırat sonrada Sultanahmette Dicle talebe yurdu olan Musa Anter vardı.

Buarada ihtilaller olmuş Kürtlere konuşma yasağı dahi getirilmişti. Bu halk PARYA durumuna sokulmuştu. PKK nın isyanı ile 35 bin Kürt genci ordu tarafından katledilmiş , 1 e 7 kaybımız oldu diyerek Genel Kurmay başkanı böbürlenmişti .

Bugün İstanbul’da 150 Kürt aydını toplantı yapmış, geçen hafta 250 Kürt tabibi Diyarbakır’da Mezepotamya tıp günlerinde Kürtçe ilmi konferanslar vermiş ve Kürt Tabibler birliğinin kurulmasına karar vermiş, Almanyada Kürtçe kitaplar fuarı yapılmakta, Güney Kürdistan’da Barzani’nin yarı otarkt devletinin iştiraki, koalisyonu olmadan Irak’ta hükumet kurulamamaktadır. Seçim kanunundaki % 10 luk baraj sayesinde Türk partileri almadıkları oyların kaşılığı beleşten daha çok milletvekili sahibi olmuşlar, 20 milyonluk Kürt nufusuna karşılık ancak 20 milletvekilinin meclise girmeswine müsaade etmişlerdir. Gözden kaçmayan bir hakikatte Fırat’ın doğusunda , gerek genel ve gerekse yerel seçimlerde, Kürdistanda halk sadece , hangi partiden olursa olsun , Kürt asıllı adaylara oylarını vermişlerdir. CHP ve MHP zaten Kürdistanda şube dahi açamamıştır.

Kürt ve Alevi asıllı CHP başkanı Kılıçdaroğlu ‘ bir kişide beni dinlese gidip oralarda konuşurum’’ demişti.Bu davranışı ben YÜZSÜZLÜK olarak adlandırıyorum. Bahçeli ise bazı hassasiyetleri dikkate alarak Kürdistana gitmeyeceğini deklare etti. Bütün bu durumlar Türkiye vatandaşlarının DE FACTO bölündüğüne işaret etmektedir. Sen oralara gidip vatandaşın derdini dinlemeyeceksin sonrada kalkıp bizi bölüyorlar diye feryAT EDECEKSİN. Bütün BUNLAR Türkiye’de yöneten tabakanın ne kadar yeteneksiz ve aciz olduğunu göstermektedir.

Diyarbakır’da Ulucami’nin önündeki meydanda bir taburenin üzerine oturupta insanları müşahede ettiğimde gördüm ki, insanların giyimleri, konuşmaları, türküleri, yemeleri , içmeleri Türk olmadıklarını gösteriyor. Ama bölünmek istemiyorlar. Çünkü Kürtlerin yarısı batıya göçmüş, ev, iş sahibi olmuşlar. Ve bilinçlenmişler. Gerçi Kürtlerin % 50 si Assimilasyon politikası sayesinde Kürtçe konuşamıyorlarsada kimliklerine bilinçlenmişler.

Bakın şovenist beyaz Türk köşe yazarları Kürt aydınları için ne diyorlar.

Antalya

27 Ekim 2010 Çarşamba

Solun Kırılgan Noktaları: Gelenekçilik ve Aşamacılık




Dün gece NTV’de Oğuz Haksever’in yönettiği, “Solda Kırılma” adlı bir tartışma programı vardı. Katılımcılar, İletişim-Birikim çevresini temsilen Ömer Laçiner; Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) başkanı Doğan Tarkan; “Sosyalist Gelecek” Hareketini temsilen Ertuğrul Kürkçü; Türkiye Komünist Partisi (TKP) Başkanı Erkan Baş ve Birgün Gazetesi adına İbrahim Aydın’dı.

Burada, reklam aralarıyla birlikte yaklaşık iki saat süren programı özetleyecek değilim. Yalnızca konuşmalarda ortaya çıkan iki ortak noktaya dikkat çekmekle yetineceğim.

Erkan Baş, konuşmasının hemen başında, kendisi her ne kadar orada bulunan konuşmacıların en genci olsa da, aslında solun en eski geleneğini temsil ettiğine vurgu yapmak gereğini hissetti. Doğrudan doğruya bu en eski geleneğin ne olduğunu belirtmediyse de anlayan anladı. Bu, Stalinist gelenekti. Milyonlarca cesedin üzerinde oturan ve bugün sosyalizmin ve solun içinde bulunduğu durumun en büyük sorumluluğunu taşıyan gelenek.

Doğan Tarkan da, Erkan Baş’ın bu sözleri üzerine, nispet yaparmış gibi, kendilerinin de çok eski bir geleneği, Marx, Engels, Lenin, Troçki geleneğini temsil ettiklerini iftiharla açıkladı. Tabii ki bu geleneğin, ne Stalin geleneği kadar cinayeti vardı, ne de sosyalizmin ve solun içinde bulunduğu durumdan Stalinizm kadar sorumlu tutulabilirdi ama o kadar iftihar edilecek bir şey de yoktu ortada. Lenin ve Troçki, Stalinist diktatörlüğün taşlarını kendi elleriyle döşemişlerdi ve kendi zamanlarında, gerek devrimin savunucusu Kronstadtlıları ezmeleriyle, gerekse, üretici güçleri geliştirme mantıklarının sonucu olarak işçi sınıfını fabrika köleleri haline getirmeleriyle devrime de sosyalizme de büyük zarar vermişlerdi.

Demek bu “gelenekçilik”, solun ortak paydasıymış, ben bunu daha iyi anladım dünkü tartışmadan. Hiçbir konuda anlaşamasalar da gelenekçilik noktasında ortak bir tutum sergilediler, her ne kadar gelenekleri farklı farklı olsa da.

Örneğin konuşmacılar arasında en çok umut vadeden ya da orada bulunanlardan kendime en yakın bulduğum Ertuğrul Kürkçü de, bana kalırsa pek de yeri değilken ve üstelik biraz zorlayarak, kendilerinin “Mahir Çayan geleneğinden” geldiğine vurgu yaptı. Yeri değildi, çünkü o anda tartışma konusu olan, emperyalizm ve ulusallık sorunuydu. Tartışma, Türkiye’deki sol geleneklerin emperyalizm ve ulusallık konusunda ne düşündükleri olsaydı, o zaman belki Mahir Çayan’ın emperyalizmi içsel bir olgu olarak gören bir görüşü olduğundan da söz edilebilirdi. Kaldı ki, Mahir Çayan’ın, evet böyle bir görüşü olmakla birlikte, ulusalcı ve Kemalist denecek bir hayli görüşü de vardır. Hatta Mahir’in yazılarının ve konuşmalarının tümü gözden geçirildiği zaman bu yönün, solun o zamanki genel eğilimine ve Milli Demokratik Devrim (MDD) çizgisine uygun olarak epey ağır bastığı bile söylenebilir. Öte yandan, Mahir Çayan’ın devrim uğruna ölüme giden tutumuna ne kadar saygı duyarsak duyalım, bu geleneğin solun yenilgisindeki payını küçümsemenin ve eleştiriden vareste tutmanın, hele artık bugün oldukça ağır bir sorumluluk olacağı düşüncesindeyim. Politik denge ve yarar uğruna belli geleneklerin üstüne çadır kurmak ne devrime, hatta ne de çadır sahiplerine yarar sağlayacaktır.
İbrahim Aydın da konuşmasının belli yerlerinde söyledikleriyle, solun gelenekçiliğini paylaştığını belli etti. Sanırım Ömer Laçiner’in, sosyalizmin sorunlarının irdelenmesi gerektiğine ilişkin sözlerine takılan İbrahim Aydın, “bunlar bizim için yeni şeyler değil” dedikten sonra, “kendi geleneklerinin” bu tür sorunları ta eskilerde (örneğin 1970’lerde) irdelediğini ve çok olumlu örnekler ortaya koyduğunu belirtmek gereğini duydu. Evet, Dev-Yol hareketinin, geleneksel çizgiden zaman zaman ayrılan orijinal örgütlenme deneyimleri olmuştur gerçekten. Ne var ki, bunu bir başkası değil de bizzat o geleneğin takipçilerinden olduğunu söyleyen birisi belirttiği zaman, bu, Oğuz Haksever’in ikide bir vermek zorunda kaldığı “reklam araları”ndan pek farklı bir etki yaratmıyor insanın üzerinde. Kaldı ki, Dev-Yol geleneğinin bu tür yenilikçi görüş ve uygulamaları olsa da, aynı gelenek, belki de bu avantajının dezavantaja dönüşmesiyle, 1980’li ve 1990’lı yıllarda bunalım içindeki sosyalizmin sorunlarını tartışmakta en yaya kalan geleneklerden biri olmuştur. Belki de Stalinizm virüsü bu geleneğe, diğerlerine göre daha az bulaştığı için, Stalin’i en az tartışan ve bu konuda en az fikir geliştiren hareket Dev-Yol olmuş ve dolayısıyla Dev-Yol geleneği belki de bu yüzden bugün, dinamizmden son derece uzak bir mahalle derneği görünümü vermeye başlamıştır.

Konuşmacılar içinde gelenekçilikten en uzak tutumu Ömer Laçiner sergiledi. Hatta, siyasi alandaki “evet”çiliğinin ona kazandırdığı liberalizm kamburuna rağmen, sorunların irdelenmesinin ve eleştirel olmanın gerekliliğine vurgu yapmasıyla, en azından ideolojik planda radikal bir görüntü verdi. Keşke bir ara o da bir gelenek telaşına kapılıp, “Marx geleneğine” dönmek gerekliliğinden söz etmeseydi.

Solu ya da solun belli kesimlerini temsilen NTV’ye gelmiş konuşmacıların bir diğer ortak noktası, çok farklı yönelimlere sahip olsalar da, aşamacılıkları ve dolayısıyla cephecilikleriydi. Aşamacılık, cepheciliğin temelini oluşturur. “Diyalektik materyalizm” bize (daha doğrusu solculara) maddenin değişik gelişme süreçleri içerdiğini öğretir. Bu gelişme süreçlerinin her biri bir aşama oluşturur. İşte maymun böyle aşamalardan geçerek insan olmuştur!

Her aşama, önümüze o aşamaya uygun müttefikler getirip bırakır. Çünkü o müttefikler de o aşamanın gerçekleşmesini istemektedirler. Bu yüzden, müttefikleri tespit etmek, hatta tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, çoğunlukla onların yedek gücü oluvermek için aşamanın doğru tespit edilmesi çok çok önemlidir. Ne var ki, solda ve solcular arasında işte en büyük ayrılık bu aşamada ortaya çıkar: Aşama nedir, dolayısıyla müttefiklerimiz kimdir?

Erkan Baş’a göre, bugünkü aşamamız, emperyalizmin güdümünde kapitalizmi bölgesel olarak yeniden organize eden AKP’nin “Cumhuriyeti yıkma” programına karşı anti-emperyalist ve yurtsever bir mücadele yürütmektir. Bu durumda müttefikler de hemen kendini belli etmektedir. Her türden ulusalcı eğilim ve ulusalcı güç, bu aşamadaki müttefiklerdir.

Doğan Tarkan’a ve hatta Ömer Laçiner’e göre ise, bugünkü aşamamız, tam tersine, darbe peşinde koşan ve Kürtleri ezmeye çalışan (bu arada, Doğan Tarkan’ın Kürdistan’daki “öncü partisi”nin BDP olduğunu ve Doğan’ın, “partisinden” gelen talimat gereği Kürdistan’a münhasır olmak üzere “boykotçu”luk yaptığını öğrenmiş olduk, NTV sayesinde) darbeci askeri vesayet rejiminin tasfiyesidir ve bunun için, kiminle ittifak yapılması gerekiyorsa onunla yapılmalı, kime evet demek gerekiyorsa ona evet denmelidir. Doğan Tarkan, AKP’yi bu konuda yetersiz görmektedir ama demokrasi bağlamında AKP’yle de ittifaktan yanadır. Görüldüğü gibi, solun iki kesimi, Türkiye siyasi ve toplumsal hayatının birbirine taban tabana zıt (en azından siyasi planda şimdilik öyle görünüyor) iki egemen kesiminin müttefiki oluvermekte, onlardan birinin yedek gücü olmayı gönüllü olarak benimsemektedir. Müttefikler farklı olsa da, temeldeki aşamacı ve cepheci mantık aynıdır. Zaten bu, her ikisinin geleneğinde de vardır. İngiltere’deki Troçkist eğilimli Spartakist Grup, Londra’daki savaş karşıtı gösterilerde Irak ulusal bayrağı taşıyarak belki de bu iki zıt ucu şahsında birleştirmekteydi.

Solun ve sosyalistlerin aşamacılık merakını, Doğan Tarkan’a, “şecaat arzederken merdi Kıpti sirkatin söyler” sözlerini hatırlatacak bir şekilde karşı çıkan İbrahim Aydın da ortaya koydu. İbrahim Aydın, Doğan Tarkan ve Ömer Laçiner’in AKP’yi desteklemesini, bu kişilerin “AKP’nin burjuva demokratik devrimi yaptığını” sanmalarından kaynaklandığını belirtti. Böyle bir devrim türü ya da böyle bir aşama var mıydı? Elbette vardı, İbrahim Aydın’ın bundan kuşkusu yoktu, bu yüzden “burjuva demokratik devrim” kavramını üç dört kere vurgulayarak kullandı. Öyle ki, aslında bu vurgulardan, İbrahim Aydın’ın da “burjuva demokratik devrim” aşamasına inandığı sonucu çıkıyordu. Yani, eğer AKP, gerçekten “burjuva demokratik devrim” yapıyor olsaydı İbrahim Aydın da onu destekleyecekti. Ya da günün birinde gerçekten “burjuva demokratik devrim” yapan bir güç ortaya çıkarsa, İbrahim Aydın’ın o gücün desteklenmesine ve onunla cephe kurulmasına hiçbir itirazı olmayacaktı.

Bir de “bu sol birleşmez” der dururuz. İşte solun birliğinin “sağlam” temelleri: Gelenekçilik, aşamacılık, cephecilik.

25 Ekim 2010 Pazartesi

İNFAZA SIFIR TOLERANS MI?

Hüseyin Habip Taşkın
habibtaskin@gmail.com

Yaşanmış olaylar geleceğimizin ne olacağını kısmen belirler. Bunu anlamak için iyi bir yorumcu ve gözlemci olmamız gerekir. Okuduklarımızı iyice anlamamız ve yorumlamamız gerekir. Olan biteni iyice anlamamız ve yorumlamamız gerekir. Başkalarının yaşadıklarına zaman zaman tanık oluyoruz. Oysa kendimizin yaşamış olduğu olaylar birer tanık olma durumudur. Aynı zamanda geleceğimiz için atacağımız adımı belirler.

Bunca yaşadıklarımızı, yaşanılanları boş veremeyiz. Bizler de yaşamın birer parçasıyız. Kendimizi işin içinden sıyırıp başka bir yere koyamayız. Bu coğrafyada yaşanılanlar bizi ilgilendirir. Kulaklarımızı tıkayamayız, çünkü olanları duyuyoruz; gözlerimizi kapatamayız, çünkü görüyoruz. Umursamaz bir yapımız varsa, kendimizde bir sorun vardır demektir.

Türkiye’de insan haklarından söz edilmektedir. Yeri geldi mi, devlet erkânı “birey hakkının kutsallığı”ndan söz eder. Oysa yaşanan pratik insan haklarının yerli yerine oturmadığını göstermektedir. Türkiye’de insan hakları ihlalleri fazlasıyla var. Üzerine gidileceği yerde, devlet erkânı, olanları bireysel davranışa indirgemekte ve hak ihlallerini yapanları aklamaktadır. Hırant Dink’e yapılan saldırı tam olarak aydınlanmamış, aksine öndeki kuklalar üzerinden olayın seyiri çarpıtılmıştır. Neredeyse tetiği çeken ile olaya karışanlar aklanacak duruma getirilmek istenmektedir. Her ne kadar AKP hükümeti “kişi hak ve hürriyetinden” söz etse de Hrant Dink’in gerçek katillerinin yakalanmasında gerekeni yapmış sayılmaz.

Türkiye’de polisin vukuatsız günü yok gibi. Nedense polisin şiddeti adli makamlarca kollanmaktadır. Hatta adli makamların üzerinde bulunan sihirli el olaya müdahale bile eder. Bunun adına demokrasi deniliyor!

Yanı başımızda Yunanistan var. Orada da polisin bazen şiddeti basına yansıyor. 7 Aralık 2008 tarihinde polis memuru Epaminondas Korkoneas ateş açması sonucunda 15 yaşındaki Aleksandros Grigoropulos ölmüştü. Yunanistan’da İki haftaya yakın süren protestoları tüm dünya kamuoyu izlemişti.

Burada halkın örgütlü gücünü, polisin infazına karşı ülke genelinde dik duruşlarını tüm dünya görmüş oldu. Ülkemize bir bakalım; polisin infaz uygulamaları, şiddet ne yazık ki, örgütlü bir güce dönüşmediği gibi, çok çabuk da unutturuluyor. Bundan cesaret alan polis, hak ihlallerine devam ediyor.

Türkiye’de yargısız infaz davalarında sonuçlar iç açıcı değil. Birçok dava beraatle bitti. Son yıllarda cezalar çıksa da mahkemeler sanıklar lehine indirim hükümlerini uyguladı. Türkiye’de arşivlere geçen ‘yargısız infaz’ olayında verilen en yüksek ceza 16 yıl sekiz ay... Oysa Yunanistan’da Aleksandros Grigoropulos’un ölümüne sebep olan polis memuru Epaminondas Korkoneas müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Mahkeme hiçbir ‘hafifletici nedeni’ dikkate almadı.

Burada iki ayrı ülke var ve ‘yargısız infaz’lara farklı yaklaşım var. Şöyle düşünelim: Yunanistan’da bir polis böyle bir olayı tekrarlamak ister mi? Hayır, çünkü kendi meslektaşının ne konumuna düştüğünü görmüştür. Bu işe cesaretlenemez dersek daha iyi olur.

Dönemin başbakanı Kostas Karamanlis, Grigoropulos ailesinden özür diledi. Bizimkilerin yaklaşımı ortadadır. Her nedense Türk devlet erkânı “insan haklarından” söz etmede geri kalmamakta, fakat sözde söylenen pratik yaşamda yerini bulmamaktadır.

Türkiye’de ‘yargısız infaz’ davalarında çıkan bilinen en yüksek ceza 16 yıl 8 ay demiştik. Antalya’da 2008’de 18 yaşındaki Çağdaş Gemik motosikletiyle giderken ‘dur ihtarına’ uymadığı iddiasıyla vuruldu. Soruşturmayı yürüten savcılık, olayın ‘kasten adam öldürmeye’ girdiğini belirtti ve sanık Mehmet Ergin hakkında dava açtı.

Antalya 3. Ağır Ceza Mahkemesi, Ağustos 2009’da davayı sonuçlandırdı. Hakkında müebbet hapis istenen sanığa ‘olası kastla insan öldürme’ suçlamasıyla 20 yıl hapis cezası verildi. Bu ceza daha sonra ‘iyi hal’den 16 yıl 8 aya indirildi.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın araştırmasına göre 2007 – 2010 yılları arasında 40 kişinin polis kurşunuyla öldüğü Türkiye’de Gemik davası bir istisna.

Kamuoyunun yakından takip ettiği dosyalardan biri 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz’ın öldürülmesiydi. Uğur ve babası 21 Kasım 2004’te evlerinin önünde polislerce açılan ateş sonucu hayatını kaybetmişlerdi. Uğur’a 13 kurşun, baba Ahmet Kaymaz’a ise sekiz kurşun isabet etmişti. Olayla ilgili dört polis hakkında dava açıldı. Polisler önce açığa alındı, sonra dava başlamadan görevlerine iade edildiler. Tutuklama olmadı ve Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi, Nisan 2007’de dört polis hakkında ‘meşru müdafaada bulundukları’ gerekçesiyle beraat kararı verdi. Yargıtay da onadı.

11 Mayıs 2006 yılında Fatih’te 23 yaşındaki Aytekin Arnavutoğlu da ‘dur’ ihtarına uymadığı iddiasıyla vuruldu. Sanık polis Bayram Engin hakkında önce ‘ceza sorumluluğunun sınırının aşılması suretiyle adam öldürmek’ten 1 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Fatih Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlayan dava daha sonra ‘kasten adam öldürmek’ten yargılanması için ağır cezaya gönderildi. İki yıl süren yargılamanın sonunda mahkeme heyeti sanığa önce ‘kasten adam öldürmekten’ müebbet hapis cezası verdi. Daha sonra, suçun ‘olası kast’ kapsamında olduğuna hükmederek cezayı 20 yıl hapse, ardından ‘haksız tahrik altında’ işlendiğine karar verip beş yıla indirdi. Son indirim ise sanığın duruşmalardaki iyi halinden geldi, ceza, 4 yıl 2 ay hapise düştü.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) kolluk kuvvetlerinin neden olduğu ölüm olaylarıyla ilgili raporunda, “Bu ülkede yaşayan her meslekten her yaştan, her cinsten herkes kolluk kuvvetlerinin potansiyel hedefi durumdadır” yorumunu yaptı.

THİV Dokümantasyon Merkezi tarafından hazırlanan rapora göre, 2007 yılında 24, 2008’de 37, 2009’da 48 ve 2010 yılının ilk üç ayında da dört kişi ‘yargısız infaz’ sonucu yaşamını yitirdi. THİV’in raporu göz önüne alınırsa, insan hakları yönünden iyi değiliz. Birde polisin uyguladığı şiddet vardır. Bunların önlenmesi gerekmez mi? Devlet erkânı polisleri korumaya devam ededursun, bizler tepkilerimizi üst seviyeye çıkaramadığımız sürece bu ülkede faili meçhul cinayetler, şiddet ve işkence hiç bitmeyecek. Bu ülkede Kürt oldukları için katledilen insanlarının failleri ortaya çıkarılmadığı sürece hangi demokrasiden söz edeceğiz.

NEWROZ GAZETESİ

Emeğin önemi / değeri nereden gelir?



Hasan Şahingöz

Yaşamın bir amacı var mıdır?

İnsanın dünyaya gelişinin bir amacı..?

Düşünen, kendisinin, kendisini çevreleyen dünyanın ve içinde yer aldığı koskoca evrenin farkına varabilme yeteneğine sahip insanın ortaya çıkışının bir amacı varmış gibi görünmüyor. Kendi varlığından habersiz bir kaya parçası, bir çalı dikeni, bir manda ya da kaplumbağa gibi bizler de evrendeki tüm varlıklar gibi, elementlerin (öncesinde
atom altı parçacıkların) gereklilikleri doğrultusunda birbirleriyle bileşikler oluşturmalarının eseriyiz.

Evren, dünya ya da diğer varlıklar için, bizlere verilmiş herhangi bir görev yok. Bizlere yüklenmiş ya da kendi kendimize yüklendiğimiz bir misyon da... Elementler bir araya gelerek bizleri meydana getiriyorlar; sonra, gün geliyor, tıpkı birleştikleri gibi ayrılıyorlar. Bizler de geldiğimiz gibi yok olup gidiyoruz.

Dünyaya gelişimizi önceden bilmiyor, hatta gelişimizi fark bile edemiyoruz. Fakat yaşamımızın sonsuz olmadığını, onayımız alınmadan geldiğimiz dünyadan yine onayımız alınmadan gideceğimizi biliyoruz.

Evet, yaşamın, insanın yeryüzünde varoluşunun bir amacı yoktur. Ama gel gelelim, diğer tüm canlılar gibi, dünyaya geldikten sonra insanın da bir amacı oluşur: Hayatta kalmak! Ölüme direnmek, mümkün olduğunca iyi, mutlu ve huzur içinde yaşamak...

İnsanın tüm etkinlikleri de bu amaca yöneliktir. İnsan, bu amaçla sınırlanmış, sarılıp sarmalanmış gibidir. Zira bizlere aksini düşündürecek somut bir veri de henüz yoktur elimizde.

İnsanın bu amacının gerçekleşmesi, ihtiyaçlarının karşılanması ile mümkündür. İhtiyaçlara gelince, bunlar da öylesine çeşitli ve sınırsızdır ki, bu ihtiyaçları karşılama çabası insanın tüm yaşamını doldurmakta, ömrünü almaktadır. Öyle ki; insan, ihtiyaçlarının,
ihtiyaçlarını karşılama çabasının tutsağı haline gelmiştir. İnsan, ihtiyaçlarının kölesi olmuştur. Çünkü insan, ihtiyaçları karşılandıkça refah içinde yaşar. İhtiyaçları karşılandıkça mutlu ve huzurlu olur.
İhtiyaçları karşılanmadığında ise, aç ve yoksul, mutsuz ve huzursuz...

Neyse ki doğa, ihtiyaç duyduğumuz her şeyi karşılamaya muktedirdir. Bu ilginçtir, fakat iyi bir şeydir. Demek ki, mutlu, huzurlu ve refah içinde bir yaşam, bir hayal değil, mümkün olan bir şeydir. Hem de tek tek tüm insanlar ve halklar için...

Ne var ki doğa, ihtiyaç duyduğumuz her şeyi hazır olarak sunmuyor bize. Kol saati üretmiyor örneğin, telefon, televizyon, buzdolabı da... İhtiyaç duyduğumuz her şeyin malzemesi kendinde mevcut ya, gerisini bizlere bırakıyor sanki. Bizlerin aklına, yeteneklerine,
çalışkanlığına... "Benden bu kadar, gerisi size kalmış!" der gibi.

Emek tam da burada devreye giriyor işte! Gerisini, doğanın bizlere bıraktığını halletmek için; değiştirip, dönüştürüp, ayrıştırıp ya da sentezleyerek ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere...

Emeğin önemi/değeri de buradan geliyor.

Yaşam gereklerini üreten iki şeyden biri doğa ise, diğeri emektir. Emek sayesinde insan, doğanın ellerinden kendini (tamamıyla değil elbette) kurtarmayı, kaderini kendi ellerine almayı başarmıştır.

Emek olmasaydı, ekmek de olmazdı; yollar, evler, hastaneler, okullar, arabalar da olmazdı; elektrik de olmazdı, giyecekler de... Emek olmasaydı, bizleri biz yapan, bizleri diğer hayvanlardan ayıran hiçbir şey olmazdı.

Emek, insanın yaşamdaki amacının gerçekleşmesine hizmet eder, aracılık eder.

Emekle insan, kendi yaşamını, refahını, mutluluk ve huzurunu yeniden yeniden üretir.

Emekle insan, her defasında kendini yeniden yaratır.

Yine de insan, amaç çalışmak değil de ihtiyaçları karşılamak olduğundan, emeğin yerini tutacak araçlar bulduğunda (tıpkı doğal enerji kaynakları ya da makineler gibi) kendisini çalışmanın
zorunluluğundan/tutsaklığından kurtarmasını da bilecektir. Tıpkı bugüne kadar olduğu gibi...

NEWROZ GAZETESİ

DE NENNİ NENNİ...



Cirik Haci / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de


Ölmeden yaşarsam bu sene kışı
Bahara amanet de nenni nenni
Allaha şükürdür fakirin işi
Boşuna umudu ver nenni nenni

Sayamam geçiyor günleri ayı
Perperişan yaşama şükür deyi
Yoksulu tanımaz sultanı beyi
İşçinin sırtına vur nenni nenni

Kefeni alacak para bulunmaz
Kömür pirinç ile yara sarılmaz
Ölenler öldü bir daha dirilmez
Hayali seçimler kur nenni nenni

Garib ölür görmez kefen bezini
Fezalim duyana söyler sözünü
Yaşamaz oldu baharı yazını
Mezarı belirsiz sır nenni nenni