12 Şubat 2011 Cumartesi

ATATÜRK SUİKAST HEVESLİLERİNE NE YAPTI?


Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com


ATATÜRK’ü devirmek kasdıyle İzmir’de bir suikast hazırlanmıştı. Hazırlayanları idam sehpasına gönderdiği gibi, en yakın silah arkadaşlarını, kurtuluş savaşında kendisini destekleşmiş olan generalleri de İstiklal mahkemesine havale etmişti. Kimlerdi onlar ; Karabekir paşas, Ali Fuat Cebesoy paşa, Raif Orbay paşa v.s. Onları ancak İsmet paşa kurtarmışsada , arkalarında sivil polis takibi Atatürk ölünceye kadar , süregelmişti. İstklal mahkemelerinin kararları kesindi ve temyiz olanağıda yoktu.

Dün Balyoz davasında generaller darbe teşebbüsünden yargılanmış ve tutuklanmışlar.

27 Mayısta genelkurmay başkanı dahil yüzlerce üst rütbeli asker her türlü hakarete maruz kalmış ve ordudan atılmışlardı. Menderes dahil 2 bakan idam edilmiş, diğer DP mensuplarınada akla mantığa sığmayan zulumlerden imtina edilmemişti. Fakru zarurete terkedilmişlerdi. 12 Eylülde hakeza yüzlerce asker ve bürokrat , siyasiler hapislerde, zindanlarda mahsur kılınmıştı. O zamanlar bayram eden CHP.liler şimdi tutuklamaları kaygı ile izliyorlarmış. 27 Nisan muhtırasına bile imzamızı atarız demişlerdi.

Milletin hafızası nizyan ile malul olamaz. Kılıçdaroğlu sureti haktan göründüğü müddetçe iktidar olamaz.

Çakıl taşını Kürtlerden esirgeyenler acaba hiç akıllarının köşesinden, Kürtlerin ilelebet dörde bölük yaşamalarını vijdanlarına yedirebiliyorlar mı? O 40 bin öldürülenlerin 35 binin Kürt genci olduğunu bilmiyorlar mı? Faili meçhul katliamların sorumluları kimlerdir? Neredeler ?

Bölünme paranoyası hastası olan şovenistler, dörde bölük yaşayan bir milletin acılarını müdrik olabiliyorlar, hangi humanist gerekçeler öne sürebiliyorlar?. Merak ediyorum.

Mısır’da olduğu gibi, günün birinde bir milyon Kürt kadını Taksim meydanında özgürlük feryadı yaparlarsa vijdanlar sızlamıyacak mı? 103 yaşındaki bir anne seneler sonrası başbakana oğlunu sormak fırsatı buluyor. Hala Trabzonda, Malatya da gayri muslimler hunharca katlediliyor, destek veren bürokratlar seneler geçmesine rağmen örtbas edilmeye çalışılıyor, vijdanlar sızlatılmıyor mu?

Kıbrıs Türklerini dahi isyana maruz kılan çifte standart siyasilerin akıllarını başlarına taşımıyor mu?

Erdoğan’ın tek adamlığa doğru adımlar atması, yakınlarını zenginleştirmesi gibi hatalara düşmesi istikbalini karartmıyor mu? Bırakın muhalifleri, sağduyulu vatandaşları endişelendirmiyor mu?

Gözlemim o ki ; Fıratın ötesinde yaşayan Kürt vatandaşları yaşam itibariyle de FACTO bölünmüş olmanın bilincindeler ve AK parti önümüzdeki seçimlerde oralara altın yağdırsada BDP nin çok gerisine düşecektir. Gerçi Erdoğan Mubarek’e çok akıllı bir tavsiyede bulundu. Halkının sesini dinle! Dedi.Kürdistandaki halkın sesinide Erdoğan’ın dinlemesi gerekir. Reel politika bunu icap ettiriyor. Bunun için derin devletten korkmasına hacet kalmadı. MHP yide ciddiye alması lüzumu kalmadı. Referandum neticeleri Erdoğan’a bu fırsatı veriyor. Yeter ki cesur olsun ve halkın sesini dinlesin.

Köln.12.02.11

5 Şubat 2011 Cumartesi

BASINA VE KAMUOYUNA




“Ortadoğu” patlamalarla sarsıldı.

Şimdi Adalet arama zamanı…

OSTİM
(Ortadoğu Sanayi ve Ticaret Merkezi)’de iki ayrı işyerinde meydana gelen patlamalarda en az 16 ölü ve onlarca yaralı var.

İlk patlamanın meydana geldiği caddenin adı “Uzay Çağı!”

Kuzey Afrika’yı kasıp kavuran ve Ortadoğu’da ağırlığını hissettiren halk ayaklanmalarını değerlendiren hükümetin bir tespiti hatırlanmalıdır; “Bizde olmaz…”

Neden olmaz bizde? Biz ileri demokrasiye geçtik, biz uzay çağındayız, biz Avrupalıyız!
Bizde ayaklanma olmaz; merdiven altlarına doldurulmuş sendikasız sigortasız işçiler solventle yakılır, ruhsatları rüşvet ve rantla elde edilmiş dört katlı işyerleri patlayıp iki kata iner, bodrumda havai fişek üretilir, kurtarma filikalarımızı pahalı kum torbaları yerine ucuz işçi doldururuz, kapalı kamyonda kurbanlık kadın işçiler taşınıp sele verilir, göçmüş ocaklarda sıkışıp kalmış maden işçilerinin cenazelerini çıkarmak pahalıya geldiği için Çin’den ucuz taşeron tutulur…

Ama bizde ayaklanma olmaz; çünkü bizim işçilerimiz bakanımızın dediği gibi “güzel ölür”. Efendi gibi ölür. Ayaklanmadan ölür. Bize yakışan budur.

Yanan işçiye “bir damla” faydası olmayan Valiliğin, ayaklanan işçiye sıkacak yeterli miktarda suyu bulunur her zaman. Hükümetimiz suyu yanana değil, ayaklanana sıktırır. Yangın dolapları boş, TOMA depoları doludur her zaman.

Derme çatma, palazlandırılmış, kollanmış “küçük işletmeciye” göz yumulur ki, sanayi sitesinde oyumuz yüksek çıksın. Sigortasız da olsa on işçi çalıştırana göz yumulur ki işsizlerin tansiyonu düşsün.

Dün Ortadoğu’da iş cinayetleri işlendi. Bizim Ortadoğu’muzda. Uzay Çağı caddesinde.
Katil; iş güvenliği sağlamayan hükümettir, iş güvenliğini denetlemeyen valiliktir, ruhsat rantına batmış belediyedir…

Katil; iş güvenliği isteyen işçilere “gaz” sıkmayı, merdiven altında birikmiş gazları boşaltmaktan daha çok sevenlerdir. Katil sizsiniz.

Bakalım ileri demokrasimiz ne yapacak işçiye? Bakan bir gelip baksın güzel ölmüşler mi diye. İki katı çökmüş işyerine yeni ruhsat verin kalan iki kat üzerinden; üretim devam etsin. Ailelere “sabır ve metanet” tavsiye edin. Öyle ya “ecel geldi”, kimin gücü yeter vadesi dolanı kurtarmaya? Ölenlere rahmet, kalanlara sabır, öldürenlerin “tabanına kuvvet”; hükümetimiz herkesin yanında…

Çağdaş Hukukçular Derneği iş cinayetleri ile katledilen tüm işçilerimiz ve aileleri için Adalet istiyor. Bizler bütün birikimimizi, bilgimizi ve gücümüzü katledilen işçilerin ailelerine hukuksal destek vermek için kullanacağız. Kendimizi, inceleme, şikâyet, idari ve adli soruşturma ile davaların tarafı ve sahibi kabul ediyoruz. Adalet istiyoruz, arayacağız ve sağlanana kadar vazgeçmeyeceğiz.

Saygılarımızla.

Çağdaş Hukukçular Derneği
Genel Merkezi

2 Şubat 2011 Çarşamba

SİYASİLERİN SAÇMALIKLAR (ABSURD) TİYATROSU



Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

40' lı yıllarda EXİSTANSİALİSM ( VAROLUSÇULUK) felsefesinin kurucusu SARTRE ile başlayan bir edebiyat türü SAÇMA (ABSURDES) tiyatro eserleri yayınlandı. Fransız (Cezayirli) CAMUS ( The Rebel) , İrlandalı Samuel BECKETT (godot'YU BEKLERKEN), Romanyalı IONESCO (Gergedan) bu tiyatro türünden eserleriydi. Bunlar ve ve bunlardan başka bir takım yazarlarda ortak olan şey saçmacılıktır. Bu sözcük özellikle ‘’ saçma tiyatro ‘’ bağlamında kullanılır. Bu ‘’ gerçekçi tiyatro’’nun karşıtı olarak ortaya çıktı. Saçma tiyatro genellikle sıradan olayları ele alır. Burada insanlar tam oldukları gibi gösterilir. Bu Şarlo’nun filimleri içinde geçerlidir. İzleyici gördüklerinden daha gerçek , daha doğru şeyleri kendisi bulmaya zorlanır.

Bizde de son zamanlarda sanki siyaset aktörleri saçma tiyatro sahneleri sergiliyorlar.

Mesela Alkol genelgesi ile başlayan polemik düşündürücü ve güldürücüdür.

Erdoğan’ın ‘’ tıksırıncaya kadar için ‘’ deyişine CHP.liler tepki göstermişler. Halbusu ki daha düne kadar AK partililere Tevfik FİKRET gibi ;

”Yiyin, efendiler, yiyin ; bu hÂn-ı iştihâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”

Demek istemiyorlar mı idi?

Deniyor ki; 1.3 Lt alkol tüketimi adam başına Türkiye de. Ne lüzum var bu kısıtlamaya. Türkiye de çok yalan söylenir ama TİE ninde bu denli yalan söylemesine hayret ettim. Türkiye de halkın % 85 inin alkol alma alışkanlığı yoksa, bu 1.3 Lt nin hepsini % 15 halk içiyor demektir. Yani 1.3 Lt yi 73 milyonla çarparsak ,% 15 e düşen alkol miktarını hesaplamış oluruz. O içki içen halkında, senede adam başına 12 litre olduğunu buluruz. Tıpkı Yunanistanda olduğu gibi. Demekki içen içebildiği kadar içiyor. Batıda bir içki kültürü vardır. Hangi alkolun hangi yemekle içileceğinin adabı vardır. Bizdeki gibi ZOM oluncaya kadar, DUT GİBİ oluncaya kadar içilmez. Nara atılmaz. Bizde çok sevilen bir şarkıda vardır. ‘’ Sarhoş olamıyorum ‘’ diye.

Ama bakın koca şair BEDRİ RAHMİ EYÜPOĞLU ne diyor;

Sarhoşum çok şükür dilediğim gibi
Bir ben yok benden içeri
Onunla göz göze diz dizeyiz
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş,
Çok şükür biz bizeyiz.

Sarhoşum
Caddenin göbeğine oturmuşum
Aklıma eserse sırt üstü yatabilirim
Nara atabilirim
Kem gözler umurumda değil
Ben kendi gözlerimden kurtulmuşum

Bu şiiri bendeki bir tablosunun arkasına kendi el yazısı ile yazmıştı. Bir gece benim evde sabaha kadar türküler ve şiirler söyledikten sonra. Bir banda almıştım bütün geceki hasbıhalimizi. Maalesef o band ev taşınırken kayboldu.

Ben şahsen tıbbıyeden mezun oluncaya kadar ‘’YEŞİLAY’cı’’ idim. Ruh hastalıkları hocamız Prof.Fahrettin Kerim Gökay YEŞİLAY ( Anti-alkol derneği)’ın başkanı idi. Oldukça kısa boylu idi. O zamanlar küçük boyda rakı şişeleri vardı ve onun adı içenler nezdinde Fahrettin Kerim(!) idi.

İsveç’te çalışırken haftada 4 litre şarap satın almak serbestti. Cuma günleri alkol satın alanlar kuyruk oluştururdu. Ben labratuardan büyük bir şişe absolut ( %96 derece) alkolu eve götürürdüm. Arkadaşım eczaneden Anason extraktı alıp, karıştırırdı ve Rakı yapardı.

Londra da bir gece kulübüne gitmiştik misafirlerimle. Bir şişe Viski ısmarlamıştık. Garson beş dakika sonra gelip şişeyi masadan kaldırdı. Çünkü gece barlarda bile 2 den sonra içki içmek yasaktı. Misafirim Türkçe bir küfür savurdu garsona. Maalesef arkadaşım baltayı taşa vurmuştu. Zira garson ‘’buyurun efendim bir şey mi söylediniz ?’’ dedi. Meğer Kıbrıslı bir Türkmüş. Çok utanmıştık.

Kahta da bir alevi köyü vardır. Oraya akşam yemeğine davetli idim. Bir tas, içinde bir kaşık getirdiler ve içine su gibi bir içeçek koydular. Meğer orada BOĞMA rakısını kaşıkla içiyorlarmış. Kafalar tutunca bir kavga çıktı. Bayağı dövüşüyorlardı. Sebebini sordum. Biri diğerine ana avrat sövmüş. Bende o köylüye anasının nerede olduğunu sordum. Köyün mezarlığını gösterdi. Ve kavga sona erdi.

Atatürk kendi çıkarttığı alkol yasağı kanununa rağmen akşamları rakıyı masasından eksik etmezdi. Rakıyı leblebi ile içermiş. Sebebi ise, talebeliğinde daha fazla parası olmadığından derler.
Atatürk suikast teşebüsünde olanları istiklal mahkemesine vermiş , çok kimseyi dar ağacında sallandırmıştı. Hatta en yakın silah arkadaşlarından Ali FUAT Cebesoy’u, Kazım Karabekir’i, Rauf ORBAY’ı da istiklal mahkemesine vermişsed e İsmet Paşa onların idamını çok zorlukla önlemişti. Şimdi Ergenokoncular , güya Kemalistler senelerdir mahkeme kapılarında.

ISLIKLAMA

Islık çalmakdamı suç diyenler var. Islıklama başka bir şeydir. Muaşeret kaidelerine göre ,hele hele bir misafirinize karşı AYIP’tır., görgüsüzlüktür. Anketlerdede öyle bir netice çıkmış. Islıklama demokratik bir hak değil, bir hakaret tarzıdır.

Erdoğan stadyumu kendi parası ilemi yaptırdı? Devletin parasıyle elbette. Çifte yollarıda, hastaneleride, universiteleride kendi parasıyle yaptırmadı. Her çektiği nutukta yaptırdığı eserlerden bahsediyor. Övünüyor. Yani bütün emeklerinin hiç kıymeti yok. Boşuna boğazını yırtıyor. Çünkü bütün söyledikleri muhalefetin gözünde bir değer taşımıyor. Çünkü Erdoğan kendi cebinden yaptırmamış. Benim oğlanlara çok nadir babanın geceyi gündüze katıpta kazandığı bütün gelirimi onların yetişmeleri, sporları, giyimleri, seyahatları için harcadım. Bütün bu yaptıkların normal , her ebeveyn de yapar yaptıklarını deyip beni hayal kırıklığına uğratmışlardı. Muhalefette öyle, Hiç takdir hasletleri yok.

Sokrates 2500 sene önce Atinalılardan , zehiri içtikten sonra bir istekte bulundu. Çocuklarım büyüdükleri zaman, erdeme değil de, PARA’ya daha çok önem verirlerse , benim sizlerle uğraştığım gibi , siz de onlarla uğraşın, onları cezalandırın.

Halk Tunus’da, Mısır’da, Yemen’de sokaklara düşüp diktatörlerini alaşağı etmeğe kalkınca .CHP milletvekilleride milleti sokaklarda direnmeğe teşvik ettiler. Tıpkı 60 darbesinde yaptıkları gibi. Çünkü onlar için yegane maksat AK partiyi alaşağı etmektir. Hiç tarihten ders almamış gibi. Seçimlerde yine kaybedeceklerinden olsa.

MHP liler SUDAN’daki referandumla bölünmesinden ,Kosova’nın özgürlük hadisesinden sonra , Öcalan’ı asmadıklarından pişmanlık duymaktalar. Zira Kürdistan devletinin Irak’ta kurulduğunu görmezden geliyorlar. Güneydoğuya gitmekten korkuyorlar. DNA muayenelerinde tesbit edilen o ki; Türkiye’de % 5 Türk varmış..

Erdoğan’ın da, muhalefetin memlekette çakılmış bir çivisi yok demeğe hakkı yoktur. Elinde TC nin hazinesi ,istediği yere sanki lutufta bulunuyorcasına ,harcamalar yapıyor. Sadece Türbanlıların eşlerini kadrosuna alıyormuş. Muhalefete de elbette ki ancak laf ebeliğinden başka bir şey kalmıyor.Onların kışkırtmalarına sinirlenirse , önümüzdeki seçimleri kaybedebilir. Tek adam konumunu başkanlık rejimiyle pekiştirirse, muhalefetin korkuları gerçek olabilir.

Türkiye de yoksulluk var mı acaba ? %38 i köyde yaşadığına göre. kazançları, ve daha bir çok sınıfın gelirleri kayıt dışı olunca, milyonlarca vatandaşın istatistiki bir hata ile yoksul olduğu zannediliyor. Kentlere göçen topraksız köylülerin varoşlarda ki yoksulluğu yadsılanamaz. Yoksul görünenlerin bütün sağlık hizmetleri yeşil kartla garantide, okul kitapları, özürlülerin yaşamları devlet yardımı ile garantide v.s.

Saçma tiyatro hakkında daha çok yazacaklarım olacak…

Köln. 30.01.11

31 Ocak 2011 Pazartesi

Kısa Bir Açıklama‏



Hüseyin Habip Taşkın
taskinhabibtaskin@gmail.com


Merhaba Emekçi Dostlarım; Faiz Cebiroğlu, Serra Güneyli, Ali Emin İleri, Sevra Kurtuluş;

Bu ülkede emekçi basın üzerinde baskı yok diyenler yalan söylüyor.

Bu ülkede düşüncesinden dolayı cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü basın mensupları var. Ne yazık ki, İktidar partisi yok diyerek yalan söylüyor.

Türk-Telekom'un bloglarınıza karşı başlatmış olduğu saldırı şu anlama geliyor? Bu ülkenin emek güçlerini sindirmek... Asla sinmeyeceğiz...Ben şahsım adına Türk-Telekom'u ve Türk-Telekom aracılığıyla baskı yapmaya çalışan emek düşmanlarını protesto ediyorum

http://www.ortaklikicin.blogspot.com/




Siteme dokunma....

Newroz Gazetesi

Türk Telekom’dan Gelen Açıklama:


Blog Yazısı Hk.‏

Müşteri İletişim Merkezi
ILETISIM@turktelekom.com.tr

Sayın Faiz Cebiroğlu,
inde yer verdiğiniz yazınızla ilgili size bir açıklama yapmak isteriz.
Siteniz açıldığında beliren virüs uyarı sayfasının Türk Telekom’la bir ilgisi bulunmamaktadır.

Türk Telekom sitelerin virüs bulundurup bulundurmadığını araştırmamakta ve internet kullanıcılarına böyle bir uyarı mesajı çıkartmamaktadır. Türk Telekom’un görevi Türkiye’nin her yerindeki müşterilerine internet erişimi sağlamaktır. Dolayısıyla ne virüs uyarılarında ne de site engellemelerinde Türk Telekom’un bir yaptırımı söz konusu değildir.
Söz konusu virüs uyarısı Google tarafından yapılmaktadır. Google’ın bu uyarısı hakkında daha detaylı bilgiyi internette araştırma yaparak bulabilirsiniz. Bizim bulduğumuz http://www.r10.net/r10-bilgi-arsivi/54221-google-fisleme-cozum-burda.html linkindeki çözümün size yardımcı olacağını düşünüyoruz.
Konuyu bilginize sunarız.
Saygılarımızla,
Türk Telekom
----------------
ETKİLEŞİM KANALLARIMIZ

Türk Telekom ürün, hizmetlerimiz ve iş süreçlerimiz ile ilgili tüm konulardaki şikayet ve başvurularınızı aşağıdaki iletişim kanallarımıza iletebilirsiniz:

Türk Telekom Çağrı Merkezi : 444 1 444 (7/24 hizmet verilmektedir.)
444 1 444 numaralı hattımıza gelen aramalar tüm operatörlerin kendi şehir içi arama tarifeleri üzerinden ücretlendirilmektedir.
Faks: 312 324 53 11
http://www.turktelekom.com.tr/ internet sitemizde “İletişim” linkimizde yer alan Müşteri Başvuru Formu (Öneri ve şikayetlerinizi iletmek için tıklayabilirsiniz)

Türk Telekom Ofisleri
Sosyal Paylaşım Siteleri
http://twitter.com/TTDestek


TÜRK TELEKOM
MÜŞTERİ İLETİŞİM MERKEZİ

29 Ocak 2011 Cumartesi

Kısa Bir Açıklama...




Değerli site yazarları, okuyucular ve tüm dostlar;

Türk-Telekom’u, Faiz Cebiroğlu’nun bloglarını engellemek için 24 saat uğraş vermektedir. Gücü yettiğince bloglara girişimi engelliyor / ya / ya da ”Faiz Cebiroğlu’nun bloglarını takip etmeyin bilgisayarınıza zarar gelebilir…” şeklinde tüm okuyuculara ”ihtar(!) gönderiyor. Ne utanç verici bir durum bu!

Eyy, ”Türk-telekom”u siz kimsiniz?

Sizler, ”telekom” olarak göreviniz bu mu olması gerekiyor?

Sizlerin, bunda ”kâr” olarak ne faydanız olacaktır?

Fikirleri engellemeye çalışmakla ne elde edeceksiniz?

Güneşi balçıkla sıvayabilir misiniz?

Eyy, ”Türk-telekom’u, tüm bu sorulara yanıt veremezsiniz! Hayır da diyemezsiniz! Zira ”hayır”, ilerde, şu an ki utanç verici çizginize ”hayır” anlamına gelecektir. Bunu da biliyorsunuz!..

Değerli dostlar;

Türk-Telekom’un bloglarımıza karşı başlatmış olduğu; ”faiz cebiroğlu’nun blogları bilgisayarınıza zarar verir” sahte uyarısına aldırmayın. Bloglarımız, hem ”telekom” gibi virus ve diğer viruslara karşı en mükemmel bir şekilde korunmuştur. Bundan kuşku duymayın!

Bloglarımızı ziyaret ederek, gerçekte, hem öznel hem de nesnel olarak virus olanları tarihin çöplüğüne atın!

Son gelen uyarılar doğrultusunda bunları sizlere paylaşmak istedik.

Bloglarımızı ziyaret edin! Okuyun! Yazı, eleştiri ve yorumlarınızı gönderin!

Bloglarımızı ziyaret ederek, gerçekte hem öznel, hem de nesnel olarak virus olan / olanları tarihin çöplüğüne atın!

Son söz: Bizler sizlerle birlikteyiz, zira; ”Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz!”

Saygılarımızla

Faiz Cebiroğlu, Serra Güneyli, Ali Emin İleri, Sevra Kurtuluş

http://www.ortaklikicin.blogspot.com/



27 Ocak 2011 Perşembe

Tunus, »Devrim« ve Kürtler


Murat Çakır
cakir@rosalux.de

Geçen haftaki yazıma bazı tepkiler aldım. Tunus’daki gelişmeleri »alel acele değerlendiriyorsun« diyen dostlarım olduğu kadar, tespitlerimi, daha doğrusu sorularımı, bir hayli sorunlu bulup, »devrime« devrim demediğime hayıflananlar oldu.

Yazımla bağlantılı olmasa da, Taraf gazetesinde Cem Sey benzer bir yaklaşımda bulunuyor. Bütün bu olanlara »devrim« denmez de ne denir diye soran Cem Sey, »bunun bir ›devrim‹ değil, sadece bir ›değişiklik‹ olduğunu savunanlar, herhangi bir politikayı ya da gelişmeyi sadece kendi kafalarına uygun olduğu zaman kabullenme eğiliminde olanlar«dır tespitini yapıyor. Ayrıca böyle diyenlerin, »sosyalizme ulaşamayacaklar« diye, Tunus’daki gelişmeyi küçümsediklerini ima ediyor.

Hani Cem’in yazdıklarını üstüme alınmadım değil. Evet, ben Tunus’da henüz bir »devrim« gerçekleştiği görüşünde değilim. »Devrim«in bir kaç günlük ayaklanmalarla olup-bittiğini düşünüyorsak, o ayrı. Ama »devrim«in köklü değişikliklere yol açan, verili koşulları dönüştüren ve hükümeti değil, iktidarı değiştiren uzun bir süreç olduğuna inanıyorsak, Tunus’daki gelişmelerin henüz bir kıvılcım olduğunu söylememiz lazım. Zaten söz konusu olanın da »sosyalizm« ile bir bağlantısı falan yok.

Bence söz konusu olan, Tunus’da başlayan ve Mısır’da da görüldüğü gibi Arap halkları arasında yayılmakta olan, iktidarlara karşı çıkma cesaretinin nasıl değerlendirilmesi gerektiği, sınırlarının hangi koşullarda nereye dayanabileceğinin araştırılması, nasıl bir değişim-dönüşüm sürecini tetikleyebileceği ve »cui bono?«, yani kime yarayacak sorularının sorulmasıdır.

Tunus’daki gelişmeleri »sosyalizm değil« diyerek küçümsemek, elbette ukalalığın daniskasıdır. Tam aksine, Tunus halkının bütün Arap despotlarını korkutan bir direniş başlattığını teslim etmek gerekir. Baksanıza, bütün Arap ülkelerinde egemenler hemen harekete geçtiler: Ürdün kralı benzin ve temel gıda maddeleri üzerindeki vergilerin azaltılmasını emretti; Kuveyt emiri halka para dağıtıp, yoksulların Mart sonuna kadar temel gıda maddelerini bedava almalarını sağladı ve Suriye fuel oil sübvansiyonlarını artırırken, Suudî kralı halkın gelirinin yükseltilmesi için yeni programları uygulamaya sokacağı sözünü verdi. Ama, Mısır’da da görüldüğü gibi, despotlar »tatlı ekmek ve kırbaçla« dahi halkı geriletmede zorlanacak gibi. Bu, kötü bir gelişme değil tabii ki.

Bir öğretim görevlisi arkadaşım bana hep, »salt görüngülere dayanarak analiz yapmamak gerekir, iktidar ve mülkiyet ilişkileri ile o anki toplumsal bloklara, ittifaklara bakarak politik gelişmeleri okumaya çalışmak doğru olur« derdi. Akademisyen olmadığımdan, kendimce bir formül geliştirdim: hep en zayıfın perspektifinden bakmak.

Böyle bakarak, gelişmeleri değerlendirmek için bazı kriterler koyarım: 1. Bu gelişme eşitlikçi, özgürlükçü ve kurtuluşçu bir sürece yol açacak mı? 2. Gerçek anlamda sosyal adaleti sağlamaya yönelik adımlar gelecek mi? 3. Kadının esaretini, cinsiyetçiliği kaldırmaya, en azından hafifletmeye yarıyor mu? 4. Yoksulların, zenginler kadar politik karar mekanizmalarına ulaşmalarını sağlayacak ölçüde demokratik mi ve 5. Barışa ve ekolojik dengenin korunmasına yol açacak mı?

Şimdi bu perspektiften bakarak ve bu kriterleri koyarak değerlendirelim: Bin Ali rejiminin devletin anahtar konumlarında olan artıklarının, orta katmanların temsilcileri ile birlikte oluşturacağı bir hükümet »devrim hükümeti« mi sayılacak? Bugüne kadar tiranlara destek çıkan AB egemenlerinin »Tunus’daki demokrasiyi geliştirme tedbirleri« sahiden »devrime« mi yarayacak? Herşeyden önemlisi, salt hükümet değişikliği ile yoksul halk ve emekçi kitlelerinin yaşam ve çalışma koşulları iyileşecek mi? Bütün bunlara »evet« diyorsanız, o zaman Tunus’da »devrim« oldu diyebilirsiniz.

Ama, »hayır« görüşündeyseniz, o zaman »evet« denilmesi için gerekli radikal talepleri sıralamalısınız – Bkz.: Rosa Luxemburg’un »Lokomotif« metaforu. Herhangi bir politikayı veya gelişmeyi, görüngülere göre değil, hangi perspektiften baktığınıza göre değerlendirmektir belirleyici olan.

Peki, bunun Kürtlerle ilgisi ne? Çok basit, aynı perspektiften hareketle Demokratik Özerkliğin nasıl şekilleneceğine varabiliriz. Yani, örneğin bir Galip Ensarioğlu ile, Gever’in köylerinden birinde hayvancılık yapan bir kadının veyahutta Hasankeyf’de turistlere rehberlik yapan küçük bir kızın, politik karar mekanizmalarına ulaşma, etkileme ve katılma olanakları ne kadar eşit olursa, Demokratik Özerklik de o kadar demokratik, o kadar özerk olacaktır. Zurnanın »zırt« dediği yer bence burasıdır.

Bu açıdan Tunus’daki ve diğer Arap ülkelerindeki kalkışmaların sonuçlarını doğru okumak, Kürtler ve Türkiye’nin radikal demokratları açısından, kendi geleceğimizi görmek için büyük önem taşımaktadır. Tunus’daki yoksul halk ve emekçi kitlelerinin söyleyeceği son sözden çıkaracağımız çokca dersler olacaktır.