16 Haziran 2011 Perşembe

Balıklar ve İnsanlar



Fikret Başkaya

Eskiden, “Ol mâhiler ki derya içredirler, deryayı’ bilmezler” denirdi... “Balıklar denizde yaşar da denizi bilmezler”...  Maalesef ‘insanlar da ‘kapitalist bir dünyada yaşıyorlar ama kapitalizmi bilmiyorlar...” Oysa şu kapitalizm denilen musîbet,  şu Allahın belası sistem, insan yaşamının her veçhesini, her anını, belirliyor, biçimlendiriyor, biçimsizleştiriyor, çarpıtıyor, dejenere ediyor, her gözeneğine nüfûz ediyor, akıl almaz bir tisünami gibi her şeyi kapsıyor, sayısız insânî, toplumsal, ekolojik kötülüklere kaynaklık ediyor. Velhasıl tam bir sürdürülemezlik, sürdürülebilemezlik durumu  ortaya çıkarmış bulunuyor...
Ve fakat, egemen söylem, tam da kapitalizmin  sürdürülebilemezlik durumu ortaya çıkardığı  bir zamanda  ve tuhaf bir şekilde, sürdürülebilir kalkınma söylemini peydahlamış bulunuyor. Bilindiği veya bilinmesi gerektiği gibi, bu tam bir ideolojik manipülasyondur. Zihinsel bir  dalaveredir. Bu bir oxymoredur ki, oxymore, yanyana getirilmesi caiz olmayan, uygun olmayan, antinomik, karşıt anlamlı iki kelimeyi veya kavramı yan yana getirmeye deniyor: Faizsiz bankacılık gibi, parlak karanlık gibi... Hem banka olacak hem de faizsiz olacak! Böyle bir şey mümkün müdür? Oysa, bu dünyada ve kapitalizm geçerliyken kalkınma diye bir şey mümkün değildir. Ve esasen kapitalizm koşullarında kalkınma denilen sermayenin büyümesidir, sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesidir. Sermayenin büyümesi eşittir kalkınma şeklinde bir özdeşlik varsaymak abestir. Kalkınma diye bir şey mi var da, sürdürülebilirliğinden söz edilsin?
Eğer balıklar ‘denizde yaşadıklarını bilselerdi’ durum değişir miydi? Zira, balıklar ölüyor, hızla yok oluyor... Bu soruyu tartışmayı sonraya bırakarak, geçerken şu kadarını söyleyebiliriz: Eğer insanlar ‘kapitalist bir toplumda yaşadıklarını bilselerdi, velhasıl kapitalizmi bilselerdi, anlasalardı, onu anlayacak yüksekliğe çıkabilselerdi, balıkların ölümünü engelleyebilirlerdi...  Başka türlü ifade edersek, insan soyu böyle bir saçmalığa izin vermezdi... Balıkların ölümü, kapitalist mantığa göre işleyen bir yıkıcı bir sistemden,  bir üretim, tüketim ve yaşam tarzından kaynaklandığına göre...
Şimdilerde kapitalist sistemin [ki, kapitalizm emperyalizmdir] tartışmasız bir sürdürülebilemezlik tablosu ortaya çıkardığı bir vakıa ise eğer, bu, neden böyle bir durumun ortaya çıktığına açıklık getirmeyi, anlaşılır kılmayı, bilince çıkarmayı gerektirir... Bunun da yolu kapitalizmi anlamaktan geçebilir...  Fakat daha önce kısaca da olsa, kapitalizmin anlaşılmama sorunu üzerinde durmamız gerekiyor. Ya da anlaşılmama ne ile ilgilidir? Hangi nedenler kapitalizmin anlaşılmasını engelliyor, değilse zorlaştırıyor? Bu soruya açıklık getirmek için de, başka bir soruyla devam edebiliriz: Kaptalizmi kendinden önceki üretim tarzlarından, sosyal formasyonlarlardan, medeniyetlerden ayırd eden hangi özellikler/ farklılıklar söz konusudur?
İlk hatırda tutulması gereken şudur: Kapitalizmin eni-sonu 500 yüzyıllık geçmişi var. Oysa insan soyunun geçmişinin bir kaç milyon yıl kadar, akıl sahibi insan anlamına gelen homo sapiens’in de 50 bin yıl kadar geriye giden tarihi olduğu söyleniyor.
Dikkat edilirse, 500 yüzyıllık kapitalizm çağı, insanlık tarihinde sadece küçük bir parantez. Buna rağmen bu kadarcık zamanda insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehlikeye atmış bulunuyor. O halde vakitlice kapitalizmden çıkmak, parantezi kapatmak gerekiyor.
Kapitalizmin anlaşılmama sorunu söz konusu olduğunda iki tür nedenden söz edebiliriz: 1. Anlamamanın/anlaşılmanın engellenmesinin bilinçle veya ideolojiyle ilgili nedenleri; 2. Kapitalizmin yapısından, işleyişinden, temel dinamik ve eğilimlerinden, velhasıl kapitalizmin bizzat kendisinden kaynaklanan nedenler.
Bilinçle ilgili unsurların başında da, kapitalizmi neredeyse bir dünya cenneti olarak sunan şu iktisat bilimi denilen ideolojik safsatalar geliyor. Üniversitelerde sadece bilim değil, sosyal bilim dallarının en serti [doğa bilimlerine en yakın olan anlamında] olarak okutulan iktisat, [economics diyorlar], aslında bilimler dünyasıyla değil, ideolojiler dünyasıyla ilgilidir. Kapitalist sınıfın ihtiyacına cevap verdiği için, kapitalizmi meşrulaştırdığı için, bilim sayılıyor ve yere göğe de konmuyor. Oysa, iktisat bilimi denilen ideolojik safsataların iki şeyle ilgisi yoktur: Birincisi, bilimle bir ilgisi yoktur; ve ikincisi de bu dünyanın gerçekliğiyle bir ilgisi yoktur.
Marx’ın devasa eseri Kapitil’in alt-başlığı: bir ideoloji olarak Ekonomi Politiğin Eleştirisidir. Sadece  Ekonomi Politiğin Eleştirisi değil. Eğer Samir Amin’in de isabetli bir şekilde söylediği gibi, “ekonomi politik ideolojisinin eleştirisi”  olarak değil de, sadece “ekonomi politiğin eleştirisi” olarak alınırsa, o zaman onu bazı kötülüklerden, bazı olumsuzluklardan arındırarak işe yarar hale getirmek mümküdür anlamı çıkar. Ama ideoloji söz konusuysa eğer, tartışmanın zemini de bambaşka olacak demektir. Şimdilerde zaten ekonomi politik de denmiyor. Sadece economics [iktisat] deniyor... Öyleyse sadece ideolojiden arınmış değil, politikadan da arınmış saf bilim hoş geldi safa geldi...
Netice itibariyle, bilimselllik retoriği altında kapitalist sınıfın [burjuvazinin] sınıfsal/tarihsel çıkarına uygun olarak üretilmiş ideolojik tezler sayesinde, tam bir ücretli kölelik sistemi olan kapitalizmi meşrulaştırmak mümkün hale gelebiliyor. Onun için bu alanda yürütülecek radikal ideolojik mücadele, karşı hegemonya oluşturmak için vazgeçilmezdir. Nitekim, geçerli ikitisat ideolojisi, kapitalizmi rasyonel yegane sistem olarak sunmayı şimdilik başarabiliyor.
Kapitalizmin kendisinden kaynaklanan neden, kapitalizmde sömürünün gizlenmişliği, saklanmışlığı, görünmezliğidir. Bilindiği gibi, kapitalizmi önceleyen üretim tarzlarında sömürü saydamdır. Kölecilik durumu söz konusu olduğunda, efendinin zenginliğinin köle emeğine dayandığı açıktır. Kapitalizm öncesi dönemin haraca dayalı sosyal formasyonlarında ve onun feodal denilen versiyonunda yönetici/bürokratik elitin ve soylular sınıfının zenginliğinin de üretici köylüden [reaya, serf] alınan haraca ve/veya zorunlu çalışmaya dayandığı açıktır. Oysa, kapitalizmde saydamlığı ortadan kaldıran, sömürüyü gizleyen bir şey var: Orada işçi  kapitalist patrona emeğini değil, iş gücünü, çalışma kapasitesini, çalışma/üretme yeteneğini satıyor ama emeğini sattığını sanıyor... Şöyle: diyelim ki,  bir işçi bir kapitalist için günde 8 saat çalışıyor, ve diyelim ki, çalışma gününün ilk 4 saatinde aldığı ücerete eşit bir değer üretiyor. Geri kalan 4 saatte ürettiği değere kapitalist artı-değer olarak el koyuyor. İşçi 8 saatlik iş gününün sonunda eve dönerken, 8 saatin karşılığını aldığını sanıyor. Eğer, işci de feodal dönemdeki serf gibi, haftanın üç günü kendine, üç günü de kapitaliste çalışsaydı durum açıkça görünürdü ama kapitalist üretimde işçi hep aynı yerde, aynı makinaları kullanmak zorunda olduğu için, sömürünün görünürlülüğü ortadan kalkıyor. Oysa, aslında verdiğimiz örnekte işçi her bir dakikanın 30 saniyesini kapitalist için çalışmış oluyor... İşte bu durum kapitalizmin anlaşılması bakımından bir zorluk ortaya çıkarıyor. Marx, artı-değer teorisini ortaya atarak, kapitalist sömürüyü teşhir ederek, kapitalizmin büyüsünü çözerek, devasa bir teorik buluş yapıyor ve kapitalizmin sömürülen ve ezilen sınıflarına kapitalizmi aşmayı, komünist perspektifi işaret ediyordu...
Kapitalzimin yapısından ve işleyişinde kaynaklanan ikinci bir neden de, kapitalizm koşullarında sınıf atlamanın, sınıf değiştirmenin mümkün olmasıdır. Kapitalizm öncesinin üretim tarzlarında veya prekapitalist sosyal formasyonlarda, sınıf değiştirme yolu kapalıydı. Mesela Osmanlı sisteminde: reaya oğlu reaya olur denirdi. Oysa kaptalizm geçerliyken madenci oğlu madenci olur denmiyor, köylü oğlu köylü kalır denmiyor... Kapitalizm koşullarında bir madencinin oğlunun egemen sınıf katına veya oligarşiye terfi etmesinin yolu kapalı değildir. Bir madencinin çocuğunun milyonerler, milyarderler katına çıkması potansiyel olarak mümkündür. Fakat orada gözden kaçan bir şey var: Gerçi bir madenci çocuğu ülkenin en büyük kapitalistleri arasına dahil olabilir ama böyle bir şeyin gerçekleşme olasılığı, eni-sonu lotodan büyük ikramiye kazanma olasılığı kadardır... Durum böyledir ama sıfırdan başlayıp mültimilyarder olanların başarı öyküleri dillerden düşmez... Ve bu boşuna yapılmaz... Bir kişinin milyarder olması için kaç yüzbin, veya kaç milyon kişinin mülksüzleşmesi, proleterleşmesi, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan mahrum olması ‘gerektiği’ sorun edilmez...
Bu tür meşrulaştırmalar, sonuç itibariyle ‘kapitalizmin insanlığın normal hâli’ olduğu bilincini canlı tutuyor ve söz konusu bilinci yeniden üretiyor.  Burjuva ideolojisinin derin çekirdeğini iktisat bilimi denilen oluştursa da, kapitalizmin insanlığın normal hali sayılmasında, öyle sunulmasında ve meşrulaştırılmasında diğer sosyal bilim disiplinlerinin rolünü de hafife almamak gerekir.
Kapitalizm koşullarında işlerin sarpa sarması, kapitalizmin bir dizi özelliğinden, özgünlüğünden, orijinalliğinden kaynaklanıyor:

1.       Kapitalizmde ekonomi toplumun diğer kertelerinden, veçhelerinden, bileşenlerinden, yapıcı unsurlarından bağımsızlaşmış durumdadır. Oysa, bir toplumsal yapının sağlıklı işleyebilmesi için toplumsal yapıyı veya bütünlüğü oluşturan ekonomik, sosyal, politik, etik, estetik... kerteler veya belirleyicilikler arasında uygun bir denge ve tatamlayıcılılık olması gerekir. Kapitalizmde ekonomik kertenin sadece diğerleri aleyhine belirleyiciliği artmakla kalmıyor, aynı zamanda diğerlerini kolonize ediyor ve tabii kendine bağımlı hale getiriyor... Karl Polanyi bu duruma dikkat çekiyor, itiraz ediyordu. Polanyi’ye göre ekonominin topluma değil de toplumun ekonomiye tâbi olduğu durum, bir sapmaydı ve toplumun normal hâli değildir... Şimdilerde sürdürülemezliğin belirginleşmesinin gerisindeki nedenlerlerden biri işte bu sapmadır... Dolayısıyla bu  tersliğin aşılması gerekiyor.
2.       Kapitalizmin bir başka özgünlüğü veya orijinalliği, üretici sınıf olan işçi sınıfının toplumdaki durumuyla ilgilidir. Kapitalist toplumun üretici sınıfı olan işçi sınıfı, yaşam için gerekli araçlardan [üretmek ve geçinmek için gerekli şeyler] yoksunlaştırılmış, mülksüzleştirilmiş durumdadır. Zaten kapitalizm demek, mülksüzleştirirek sermaye biriktirmek demektir. Kapitalizm varolabilmek için mülksüzleştirilmiş bir sınıfa ihtiyaç duyuyor/ dayanıyor ve her ileri aşamada da mülksüzleştirilmiş kitleyi [proletarya] büyütüyor. Bu niteliğinden ötürü kapitalizm yıkıcı/tahrip edici [destructive] bir sistemdir.  Her ileri aşamada işsizliği, yoksulluğu, sefaleti, insânî yabancılaşmayı ve doğal çevre tahribatını derinleştirmek durumunda ve başka türlü yapması mümkün değil... Durum böyleyken,  insanlara sabrederlerse ilerde işlerin düzeleceği, yoluna gireceği söyleniyor...
3.       Kapitalizmin bir başka özgünlüğü de üretimin yapılış amacıyla ilgilidir.. Bir meta uygarlığı olan kapitalizmde, üretimle ihtiyaçların tatmini [karşılanması] arasındaki bağ kopmuş durumdadır. Kapitalist, pazarda satmak, kâr etmek için üretim yapar. Asıl amaç kullanım değeri değil, değişim değeri üretmektir. Her üretim çevrimi sonucunda elde edilen kârın [ artı–değerin] en büyük bölümünün de sermayeye dönüştürülmek üzere, yeniden yatırıma yönlendirilme zorunluluğu [yıkıcı rekabetten ötürü] vardır. Ve sonuç itibareyle şöyle bir durum ortaya çıkarıyor: Her seferinde daha çok üretim, daha çok kâr, daha büyük sermaye... Bu da araçlarla amaçların ters/ yüz olması, öküzün arabanın arkasına koşulmasadır. Marx, Kapitalde, kapitalistin amacını şöyle özetliyordu: Amacı, yalnız kullanım-değeri değil, onunla birlikte meta üretmektir; yalnız kullanım değeri değil, değer üretmektir; yalnız değer değil, aynı zamanda artı değer üretmektir”  Böyle bir sistemin toplumun asgari ihtiyaçlarına bile cevap vermesi mümkün müdür?
4.       Dördüncü bir özellik de, kapitalizmle birlikte iktibas yolunun artık kapanmış olduğudur. Bilindiği gibi, kapitalizm öncesi dönemin üretim tarzlarında veya sosyal formasyonlarında, bir uygarlığın ilerlemesi, diğerlerinin de ilerlemesinin, ileri doğru hamle yapmasının koşuluydu. Bir uygarlık, üretimi ve yaşamı kolaylaştıran bir şey keşfettiğinde, başka toplumlar iktibas yoluyla aynı teknik buluşu kulllanarak bir üst düzeye çıkabiliyorlardı. Kapitalizm kendi dışındaki sosyal formasyonları biçimlendirme, biçimsizleştirme, çarpıtma, kendi ihtiyaçlarıyla uyumlandırma eğilimine ve dinamiğine sahip olduğu için, söz konusu yol kapanmış bulunuyor...
5.       Beşinci önemli özellik de, kapitalizmin kutuplaştırıcı bir temel eğilime sahip olmasıdır. Bir sömürü metabolizması olarak işlemesi, sermaye birikiminin her aşamada mülksüzleştirirek yol almasının bir sonucu olarak, bir kutupta zenginlik yaratması karşı kutupta yoksulluk yaratmasına bağlıdır. Bu da muasır medeniyet seviyesini yakalama perspektifinin, kapitalizm koşullarında bir kıymet-i harbiyesinin olmaması, yakalamanın imkânsızlığı demektir...  
6.       Kapitalizm her aşamada ileri teknoloji üretmeye mecburdur ve kapitalist mantığın gereği olarak üretilen teknoloji, insanlar kolay üretsinler, kolay yaşasınlar diye üretilmiyor. Sömürüyü derinleştirmek, kâr oranını ve kâr kütlesini, yani sermayeyi büyütmek amacıyla üretiliyor. Aksi halde bunca teknik ilerlemeye rağmen, işlerin sarpa sarmasını anlamak zorlaşırdı...
7.       Kapitalizmin mantığı, temel eğilimleri ve dinamikleri veri iken, sistemin insânî, toplumsal ve ekolojik kötülükleri büyütüp/ derinleştirmeden yol alması mümkün değildir.
8.       Kapitalizm kendini sınırlamayı bilmez, durmayı bilmez /duramaz. Freni patlamış bir kamyon gibi, nereye çarpacağı belirsizdir.
9.       Kapitalizmin bir tuhaflığı da etik kaygılara külliyen yabancılaşmış bir sistem oluşudur. Amoral [ ahlâk dışı] deniyor ama aslında ahlâksız denmesi gerekiyor... Kapitalist bir yere gelip üretim yaptığında, bir şey ürettiğinde, doğal çevreyi tahrip eder, canlıları yok eder, havayı ve suyu kirletir, biyolojik çeşitlliği yok eder, doğal dengeyi tahrip eder ve başka türlü yapması mümkün değildir. Durum böyledir ama insanlara ekseri yıkılan değil, yapılan gösterilir ve yapılan da ilerleme, modernleşme, bizde çağdaşlaşma, büyüme, kalkınma, vb. olarak sunulur...
10.     Nihayet kapitalizm emperyalizm üretmeden, emperyalizm savaşsız ve hegemonya da düşmansız yapamaz...
İşte, kısaca sözünü ettiğimiz temel eğilimlerin ve dinamiklerin bir sonucu olarak, artık genel bir sürdürülemezlik tablosu ortaya çıkmış bulunuyor.

Bu durumdan çıkmak, kapitalizmi aşmak, yeni bir şey yapmak, mümkün ve gereklidir. Gereklidir zira, bütün bu olup-bitenler, insan iradesini aşan insan üstü güçlerin marifeti değildir... Eğer yüzyüze geldiğimiz insâni ve sosyal kötülüklür, ekolojik riskler, birilerinin verdiği kararların, tercihlerin, politikaların sonucuysa ki, öyledir... o zaman başka insanların, başka tercihleri, başka politik pratikleriyle de pekâlâ başka şey yapmanın, başka türlü yapmanın da yolu açık demektir...

15 Haziran 2011 Çarşamba

Referandum!


Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com


Son seçim Kürtler için bir referandum’dur


Filozof CİORAN der ki; Bütün eylemlerimizde gizli bir yan vardır, psikolojik açıdan ilginç olan da budur. Sadece yüzeyi, yapay yönü tanırız, dile getirilmiş olanı kabul ederiz, ama önemli olan dile getirlmeyen dir, üstü kapalı olandır, bir davranış ya da sözün gizli noktasıdır. Büyük yazarlar, bu ‘’gizli yön ‘’ duygusuna sahip olanlardır. DOSTOYEVSKİ derinde ve gerçekte olanı açığa vurur. Bir duygunun kökeninin kavranması çok güçtür, ama önemli olan da budur: DİNSEL İNANÇ vb. İçin . Bu nasıl başladı? Niçin devam ediyor? İleriyi görebilecek tek insan bunun nereden geldiğini gören insandır.

Son seçim de olsun, bundan evvelki seçimlerde olsun, görülmek istenmeyen, dile getirilmek istemeyen bir gerçek var ki onu aydınlatmak istiyorum.

Seçim neticelerini Türkiye haritası üzerinde renkli olarak gösterirler gazeteler. Kürt adayların , hangi partiden olursa olsun, isterse müstakil olsunlar tek renkle ifade edilirler. Fırat’ın ötesi, doğu ve güneydoğu ,yani Kürtlerin yoğun oldukları bölgeler, daha doğrusu KUZEY KÜRDİSTAN tek renkdir. Geçen sene Diyarbakır’ı üç defa ziyaret etmiş ve Kürtleri yaşam itibariyle de FACTO Türklerden kopmuş olduklarını müşahede ettim. Hatta Fıratın batısındada bazı illerde Kürtlerin yaşadığı, hatta Haymana bölgesinde, göç ettikleri illerde ( İstanbul, Mersin v.s ) Kürtlerin büyük bir çoğunlukta yaşadıkları malum.

Son zamanlarda Kürtlerin temsilcileri REFERANDUM isteğinde bulunuyorlar. Kürt sorunun çözümü içinde en geçerli vasıtanın REFERANDUM olduğunu yazmıştım. Erdoğan artık son seçim neticelerine rağmen BDP nin Kürtlerin temsilci değilde çetelerin temsilcisi olduğunu iddia edemez. Ben Kürt adaylara verilen oyları cem ettiğimde 10 milyonu aştığını görüyorum. Bu en azından 15 milyon Kürdün temsilciliği demektir. Aslına bakılırsa CHP kadar milletvekili çıkarmaları mümkündür.

Erdoğan % 50 oy ile 275 milletvekili çıkarması lazımdı. Barajı % 10 nun üstünde tutması, BDP ye devlet yardımı yaptırtmaması, ona beleşten 50 milletvekili daha kazandırmıştır. Bu hesabı taraf olmayan köşe yazarlarıda yapmaktadır.

Yeniden REFERANDUM yapmağa lüzum yok. Netice ortadadır, fakat görmek istemeyen gözler elbette görmek , algılamak istemezler. Kürtler daha ne istiyorlar ki diyen Türklere hayret ediyorum. Özerklik istemeleri insan haklarına aykırı bir istek mi? 1918 de USA başkanı WİLSON’un SELF DETERMİNATİON prensibini geçenlerde OBAMA’da tekrarladı. Hatta Erdoğan Tunus’daki, Mısır’daki, Libya’daki ayaklanmalardan sonrada MİLLETİN SESİNİ duyun diyerek oraları yönetenlere çağrıda bulundu. 40 bin şehit veren ve halada vermeğe amade olan bir halkın sesini duymamazlıktan gelmek tarihe ters düşmektir. Ümit ediyorum ki Türkiye deki siyasi liderlerde daha fazla haksız direnişten vaz geçer, boşuna kan akmasına son verirler ve KÜRTLERİN özerklik arzularını anayasaya koyarlar. Irak’taki Kürtler özerk değil mi? Bunu istemeye, istemeye kabul ettiğine göre Türkiyenin milliyetçi tabularından vazgeçmesi gerekir. AB ye intibakta Kürt sorununu halletmeden mümkün olamaz.

Son anket çalışmaları göstermiştir ki Kürtler ayrılmak istemiyorlar. İstedikleri özerkliktir, eşit haklardır, anayasal gövencedir. ALMANYA’nın güneyinde ‘’Serbest devlet Baveria ‘’ vardır. Onların dilleri, kökenleri ayni olmasına rağmen ayrı parlamentoları vardır. Bayrakları vardır. Partileri vardır. Bütün bunlara rağmen Alman devletinden ayrılmıyorlar. İsviçrede ayni model mevcut. Her iki devlet’de , millet de bizden çok demokrat, bizden çok zengin ve medenidir.

Son seçim neticelerinden CHP ve MHP taraftarları memnun değiller. Kabahat o partlerin liderlerinde değil. AK partinin zaferini mümkün kılan gerçekleştirdiği hizmetleridir. Bir futbol maçında karşı tarafın iyi oynamsından ötürü yenik düşen takım antrenörde kabahatı aramamalıdır. Yenilgiye sebep galip gelen takımın iyi oynamsıdır. Türkiye de % 38 köyde yaşıyor. Ömürlerinde ilk defa köyde temiz su görmüşlerse, köye asfalt yol yapılmışsa, doktora , hastaneye gitmek, ilaç almak mümkün olmuşsa, çocukların kitaplarına para ödenmesine ihtiyaç yoksa .v.s. hizmetlerdir Muhalefetin yenilme sebebi. Hükumetin elinde Hazine olduğu müddetçe ve o paralarıda halka hizmette kullanıyorsa Muhalefetin iktidar olma şansı yoktur. Boşuna kimse kimseyi suçlamasın.

Erdoğan son zamanlarda MHP yi meclisten uzak tutmak maksadıyla, BDP yi suçlamak için çok çirkin manevralar yaptı. Hatta TÜRK MİLLETİ ASİLDİR demeğe başladı. Diğer milletleri ötekileştirdi. Türk milleti asaletini nereden alıyor ki? Birzamanlar Atatürk’te yeni bir ulus yaratmak için saçmalamış ‘’Türk gençliğine hitabesinde’’ ‘’ Damarlarında asil kan ‘’ olduğunu iddia etmiştir. Tıpkı HİTLERE’in üstün Irk hezeyanı gibi.

Başka görmemiz gereken hallerde var. Yunanistan ekonomik krizi atlatmak için milli varlıklarını satılığa çıkarmış. Türk hükumetleri çoktan KİT’leri sattı. Suriye’de Kürtler ve diğer sunniler ayaklanmış. Türkiye’de Kürtler 1808 denberi 30 defa ayaklanmışlar. Şu son 30 sene içindede 40 bin şehit vermişler bu uğurda. Erdoğan %50 oy toplayınca da TEKADAM konumunu dahada pekiştireceğe benziyor. İşte o zaman Türkiye felakete sürüklenebilir. Çünkü Kürt sorununu sadece Kürtçü siyasetçiler değil Kürt halkı benimsemiş. Dresdende 80 bin kişi yürüyünce Doğu Almanya çökmüştü. Tunus’ta, Libya’da, Mısır’da , şimdi Suriye’de halk rejime karşı yürüyüşe geçince TEKADAM’lar birer birer tarihten silinmek zorunda kalmışlardır.

Makalemin başında söylediğim gibi Türkiye’de konuşulmayan bazı gerçekler vardır ki aydınların bunu dile getirmeleri gerekmektedir. Belçika’da BRÜGGE diye bir şehir vardır. Orada bir heykel gördüm. O heykel bir papazın heykeli imiş. O şahıs zammanında Krala karşı eleştiri yaptığı için DİLİNİ KESMİŞLER.

Erdoğan sanat eserlerinden hoşlanmaz. Çünkü dini inançları buna müsaade etmez. Putperestlik olarak algılar. Diğer taraftan her köyde bile Atatürk heykeli vardır. Hemde hiç sanat değeri olmadan. Bazı aydın geçinenler ‘’Atatürkçüyüz’’ diyorlar. Fenerbahçeliyiz diyebilirler, ama Atatürkçülük diye bir ideoloji yoktur. Onu dünya çapında bir insan olarak görenlerde vardır. Ben onun Türkiye dışında bir etkinliği olduğunu 60 senelik yurtdışı yaşamımda tesbit edemedim. Geri zekalı olduğum içinde İslamiyetteki erkek-kadın eşitsizliğini anlayamadım. Kadınların akli melekeleri kıt olduğu için Şahitlikte ve miras konusunda yarım erkek sayılıyorlar. Kuranda da İncildede ŞEYTAN ‘ın, CİNLER’in varlığı kabul ediliyor. Hele hel Adem ile Havva’nın ELMA yedikleri için cennetten kovulmalarını bir türlü kavrayamıyorum. İsa’nın Allahın oğlu olduğuna inanan milyarlarca Hırıstıyanı anlayamıyorum.

Benimde dilimi kesebilirler, duymak istenilmeyenleri söylediğim için. İlerde, yapılan hatalar idrak edilince, teşekkür edende olabilir.

Antalya, 14.06.11

4 Haziran 2011 Cumartesi

TEK ADAM!






Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Demokrasi olmadan oy kullanmak mubah mı?

Türkiye’de demokrasinin olmazsa olmazları gerçekleşmeden oy kullanmak mubah mıdır? Olmazsa olmazlar nelerdir?
1. Seçim kanunu değişmeden, temsilde adalet sağlanmadan yani demokratik olmayan BARAJ seviyesi aşşağıya çekilmediği müddetçe seçimler demokratik bir karakter kazanmaz. Partilere hazine yardımıda demokratik değildir. Partileri israfa teşvik etmektedir. Vatandaş partilerin seçim öncesi mitinglerinden, reklam vaveylalarından rahatsızdır. Partiler istikbale dönük önerilerini muhtevi broşürler dağıtabilir, sözlü ve yazılı yayın organlarından faydalanabilirler batıda olduğu gibi.
2. Partiler yasası değiştirilmeden, yani antidemokratik LİDER SULTASI ortadan kalkmadan seçimler yapılmamalıdır.. 14 mayıs.1950 den sonra Demokrat parti üyeleri ,ocak, bucak teşkilatlarında adaylarını tesbit ediyorlardı. Bu yöntem batıdada tatbikattadır. Parti başkanları partinin her türlü karar mekanizmasında TEK ADAM , belirleyici olmamalıdır. Bu yapı anti demokratiktir.
Yukarda belirttiğim seçim şartları değişmedikçe oy kullanmanın demokratik sonuçlarını beklemek mümkün olamaz. O halde SEÇİMLERİ BOYKOT demokratik eylem olabilir mi? Hakimiyetin millette olmasını gerçekleştirmek için doğru bir yöntem olabilir mi? Böyle gelmiş fakat böyle gitmemesi sağlanabilir mi?

Bugünkü partilerin yapılanması başkanlarını TEK ADAM konumuna sokmakta ve demokratikleşmelerini önlemektedir. Ancak etik olmayan kasetler parti başkanlarını bertaraf edebilmektedir. CHP nin BAYKAL’dan kurtuluşu kaset sayesinde mümkün olmuştur. Şimdi MHP nin BAHÇELİ’den kurtulması için kasetler internette yayınlanmaktadır.
2002 seçimlerinde halk oyları dört partiyi ve başkanını meclis dışına atmış ve hakimiyet ini sağlamak yeteneğini , demokratik olgunluğunu göstermiştir. Son aylarda Arap devletlerindede halk meydanlara, sokaklara çıkıp TEK ADAM konumundaki başkanlarını koltuklarından etmiştir. Tekadamlardan kurtulmak demokrasi ile mümkündür. USA’ da başkan ancak iki devre seçilebilmekte, İngiltere’de keza Churchill 2. ci dünya harbinden zaferle çıkmasına rağmen TEK ADAM konumuna girmemesi için iktidardan uzaklaştırılmıştır. Fransa da de GAULLE de ayni akıbete uğramıştır.
Türkiye’nin yakın tarihinde Serbest Fırka tecrübesinde ATATÜRK tek adam pozisyonunu kaybetme korkusuna kapılmış ve hemen partiyi kapatmıştır. Ondan evvel onun tek adam olma meylini farkeden en yakın silah arkadaşları Terakki Perver fırkasını kurmuşlarsada , ATATÜRK partiyi kapattığı gibi Kazım Karabekir paşayı, Ali Fuat paşayı idam ettirmek için İstiklal mahkemesine göndermiş. Rauf Orbay yurtdışına kaçarak kellesini kurtarmıştır. İsmet paşada sonunda havluyu atıp köşesine çekilmek zorunda kalmıştır. Atatürk böylece tekadam pozisyonunu muhafaza etmiştir. Türkiye için çok büyük hizmetleri yapmış olmasına rağmen Cumhuriyetin demokrasi eksikliğini halk hazmetmemiştir. Çünkü tarihten öğrendiğimiz o ki TEK ADAM lar zaman geçtikçe milletin hayrına kararlar almakta zorlanmaktadırlar. İster istesinler, istemezlerse bile idare faşizme kaymak istidadı göstermektedir. Orta doğuda tekadamlar sıra ile tarihten silinmekteler.

Tayyip Erdoğan’da maalesef TEK ADAM konumunu sağlamağa çalışmaktadır. İkisenedenberi bu mevzuda bir kaç kez yazdım. Partisi iktidara geldiğinde bir triumvurat idaresi başlamıştı. Roma imparatorluğunda da Sezar triumvuratla idareye başlamış sonra tekadam konumuna geçmişti. Tehlike arzetmeğe başlayınca suikastla iktidardan uzaklaştırılmıştı. Hançeri saplayanlar arasında bir fahişeden olan oğlu BURUTUS de vardı. Onu görünce ‘’Sende mi OĞLUM Burutus’’ demişti. Türkçe tekstlerinde oğlu kelimesi ıskalanmıştır. Ayni durumu Stalin ölünce bir triumvurat idareyi ele almışsada sonunda Churuşov tek adam rolünü benimsemiş fakat meclis vazifesine son vermiştir. Ortadoğu liderleri senelerce pozisyonlarını muhafaza etmeği başarmışlarsada, sonunda onlarda yavaş yavaş tarihten silinme kaderinden kurtulamamışlardır.

Tayyip Erdoğan hükumetin başı olunca Bülent Arıncı önce meclis başkanlığına , Abdullah Gül’ü de Çankayaya göndermiş , başbakan yardımcısı Şener’in, Partideki ikinci adam Dengir Fırat’ın Erdoğan ile uzlaşma imkanını kaybedipte ayrılmalarını müteakıp TER KADAM pozisyonunu perçinlemiştir. Son zamanlarda ÇILGINLAŞMA alametleri göstermeğe başlamıştır. Türkiyenin kaderini tayin edecek bütün kararları kendisinin verebileceği bir konuma girmiştir. AB ve Kürt sorununda U dönüşü yapıp dün söylediğinin bugün aksini söylemek, yapmak gibi acaip bir duruma girmiştir. Bakanları ‘’ Başbakanın talimatına göre’’ yapmak istediklerini beyan etmişlerdir. O bakanların durumu üzüntü vericidir. Dış politikadada yabancı devlet başkanlarına, batıdaki liderlere ONE Minute demeğe başlamıştır. Sarkozye, Merkel’e çıkışları, hatta Obamaya da akıl vermeğe başlamıştır. Dahilde askeriyeyi, yargıyı, basını hatta iş dünyasını kontrol altına almağa başlamıştır. Bakın Hürriyetin başına gelenleri. Çölaşanla başlayıp, Bekir Coşkun, Oktay Ekşi, Cüneyt Ülsever, Türenç susturulumuş. Vatan ve Milliyet satılmış. Bu seçimlerde muhalif addettiği mebusları artık aday listesine almamıştır. Atatürk te 1924 seçimlerinde muhalifleri meclis dışında bırakmıştı. Maşallah Kılıçdaroğluda kendine muhalif olacakları aday göstermemiştir.

Teşbihte hata olmaz derler. Hitler iktidara seçimle geldiğinde enflasyon azgın, işsizlik % 50 yi aşmıştı. Yeni bir para birimi (Reich Mark) I çıkarmış ,bizdeki sıfırları attığımız gibi, işsisliğe çare olarakta (Autobahn) ları inşaa başlamıştı bizde ki (Double yollar ) gibi. Sonraki akıbeti nin fatal oluşu TEK ADAM konumunda oluşundandır. Erdoğan’da başkanlık sistemine geçmek için adım adım hayalindekini gerçekleştirmeğe başlamıştır.
Türkiyenin istikbali tehlikededir. Muhalif partiler reaktif davranmakta, stratejik çareler düşünememektedirler. Bana kalırsa tek demokratik çare bütün partilerin BOYKOT çağrısı yapıp , demokratik sisteme geçmeden seçimlere iştirak etmemeleridir. Halen siyasi aktörlerimiz yeteneksiz oldukları için çaresizlik içinde kıvranmaktadırlar. Erdoğan demokrasiye inancında samimi ise seçimlerden sonra uzlaşı ile modern bir anayasa yapmağa çalışır, ondan sonra icraatlarına devam eder.

Antalya, 03.06.11

1 Haziran 2011 Çarşamba

Yeni anayasa...

Yeni anayasa veya “ hiç bir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmek”



Fikret Başkaya

AKP, 12 Haziran seçimleri sonrası için yeni bir anayasa vâdediyor, bu amaç için insanlardan oy istiyor ve tek başına anayasayı değiştirecek bir meclis çoğunluğu arzuluyor. Yeni anayasanın ‘sivil’ bir anayasa olacağı söyleniyor. Eğer öyleyse, bu mevcut anayasanın ‘sivil’ olmadığı demeye gelir... Tabii AKP yeni bir anayasa vâdederse diğerleri de boş duracak değil, onlar da kendilerince yeni anayasadan söz ediyorlar. Lâkin yeni anayasa isteyen sadece burjuva partileri değil, kapitalist patronlar ve bir bütün olarak egemenler cephesi de artık yeni bir anayasanın gerekliliği konusunda ısrarlı görünüyorlar. Bu arada akademideki anayasa uzmanları ve her şeyi bilen köşe yazarları ve medyatik ‘aydınlar’ da yeni anayasacılar kervanına katılmış görünüyorlar... Bir de Kürtlerin yeni anayasa talebi var ki, onlarınki haklı ve yerinde bir talep, zira, artık bir şeylerin gerçekten değişmesini istiyorlar...

Kimse ‘sivil anayasa’ ne menem bir şeydir, sivil anayasa diye bir şey olur mu, ya da neden anayasa kelimesinin önüne bir niteleme sıfatı ekleme gereği duyuluyor, neden böyle bir ideolojik manipülasyona baş vuruluyor sorusunu sormayı akıl etmiyor. Söylenmek istenen her halde şu: mevcut anayasa askerler tarafından yapıldı, militer bir anayasadır, dolayısıyla sivil ve tabii demokratik değildir. Bu sefer anayasa siviller tarafından yapılacak ve ‘sivil’ ve ‘demokratik’ olacak... Sivil olmak veya olmamak, kıyafet farklılığına indirgenecek bir şey midir? Tipik bir ‘disiplin yönetmeliğine’ benzeyen 1982 anayasasının arkasında, bir NATO ordusu olan TSK olsa da, anayasayı hazırlayanlar üniformalı değildi... Akademinin anlı-şanlı anayasa profesörleri ve cunta tarafından tayın edilmiş sivil giyimli Danışma Meclisi’nin ‘seçkin’ üyeleriydi... Üstelik referanduma sunulup, halkın ‘onayı’ da alınmıştı... Sanırsınız ki, anayasayı askerler kendileri için yaptı! Diyelim ki, 1982 anayasasını üniformalı unsurlar yaptı ama ondan sonra defalarca TBMM’ye seçilen üniformasızlar 30 yıl boyunca bu anayasayı neden sorun etmedi? Neden anayasanın askerî üniformasını çıkarmak için kılını kıpırdatmadı? Neden anayasayı ‘sivilleştirme’, ‘demokretikleştirme’ gereği duymadılar? Bir şey daha, cunta anayasasının yürürlüğe girdiği 1982’den bu yana 17 defa anayasa değişikliği yapıldı ve geçiçi hükümler dahil 177 maddelik anayasanın tam 119 maddesi değiştirildi... Demek ki, geçen zamanda anayasanın yaklaşık %70’i ‘yenilenmiş’... Eğer değişiklik ve ‘yenilik’ olumlu bir anlam taşıyorsa, bu, %70 oranında bir ‘sivilleşme’, ‘demokratikleşme’, velhasıl ‘iyileşme’ anlamına gelmez miydi? Eğer yapılan değişiklikler [yenilikler!] demokratikleşme demeye geliyorduysa, o zaman yeni anayasa yapmak yerine geri kalan 58 madde de gözden geçirilerek Türkiye ‘sivil’ ve ‘demokratik’ bir anayasaya kavuşmaz mıydı...

O halde üç şey: Birincisi, bir rejimin anayasal olması, anayasasının olması, onun demokratikliğinin güvencesi değildir. Esasen anayasalar demokrasiyle değil, nasıl yönetebiliriz, nasıl aldatıp-oyalayabiliriz, sorusuyla, velhasıl ‘Teşkilat-ı Esâsiye ile ilgilidir. Bu soruların kimler tarafından sorulduğu da bellidir... Bu tür sorular daima mülk sahibi sınıflar tarafından sorulur... Söz konusu olan basbayağı sınıfsal bir meseledir. Dolayısıyla belirleyici olan bir yasayı veya anayasayı kimin yaptığı değil, kimin/kimlerin çıkarına yapıldığı, arkasında kimin/kimlerin olduğu ve durduğudur... 1982 anayasasını cuntacı generaller yaptı ama mülk sahibi sınıflar adına ve onlar için yaptı... Tabii bal tutanın parmağını yalaması da işin doğası gereğidir; ikincisi, bir anayasa için önemli olan hangi maddeleri içerdiği değil, bunların pratik politikada, uygulamada ne şekil aldığı, nasıl yorumlandığı ve uygulandığıdır; üçüncüsü de, bir anayasanın demokratikliğinin asgari koşulu yapılış sürecinde hangi toplum sınıflarının ne ölçüde dahlinin olup-olmadığıdır. Eğer mülksüzleştirilmiş sınıflar, işçiler, işssizler, topraksız köylüler ve küçük çiftçiler, mütevazı toplum kesimleri, velhsalı demokrasiye asıl ihtiyacı olanlar, sürece aktif ve etkin bir şekilde müdahale etmiyorsa, edemiyorsa, politikleşmiş halk çoğunluğunun etkin dahli söz konusu değilse, oradan çıkacak bir anayasanın anti-demokratikliği tartışmasız bir kesinliktir. Kaldı ki, Kadir Cangızbay’ın isabetli tespindeki gibi: “Demokratikleşme, bir süreçtir; doğrudan yasa ve anayasayla gerçekleşmez; başka bir ifadeyle, yolu önceden çizilmez; karşılaştığı engeller kaldırılarak yolu açılır”.[1]

Bir maddenin anayasada yer alması yeterli değildir. Anyasanın varlık nedeni egemen sınıfların nasıl yönetebiliriz, haklar alanını nasıl daraltabiliriz, nasıl aldatıp-oyalayabiliriz... sorusuyla ilgili olduğu sürece, istediğiniz kadar anayasada ‘demokrasiyle uyumlu’ maddeler bulunsun, pratikte bunların hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Bilindiği gibi, anayasalar birer üst metindirler. Uygulama alanına kanunlar yoluyla inerler ve anayasada tanınan veya formüle edilen hakların kanunlarla geri alınması yaygın bir gelenektir. Bu, burjuva yasallığının vazgeçilmez kuralıdır. Fakat verilen bir hakkı geri alma operasyonu ekseri bizzat anayasada kotarılır. Anayasanın bir maddesinde ifade edilen bir hak, ikinci veya üçüncü paragrafta ancakla başlayan bir cümleyle geri alınır/ içi boşaltılır, işlevsiz hale getirilir... Ya da ilerdeki bir maddede ortadan kaldırılır... Mesela yürürlükteki anayasının üniversitelerle ilgili 130’uncu maddesi şöyle: “Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. ancak, bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve ülkenin ve milletin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhine faaliyette bulunma serbestliği vermez”. Dikkat edilirse tanınan hak aynı cümlede geri alınıyor. Hakları kullanılmaz hale getiren ve yasaklayan ikinci yaygın uygulama, maddenin sonuna eklenen kanunla düzenlenir ibaresidir. Ekseri anayasada tanınan bir hak yasayla ortadan kaldırılır. Eğer yasayla halledilemezse, yönetmelikler imdada yetişir... Başka bir yöntem de asla yapılmayacak bir şeyin ifade edilmesidir. Mesela anayasanın 49’uncu maddesinde: “ Çalışma herkesin hakkı ve ödevidir. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır” deniyor... Böyle bir maddenin varlığının bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi? En doğal hakları için mücadele eden işçilerin başına nelerin geldiği, ne tür koşullarda çalıştıkları, işssizliğin ne düzeyde olduğu bilinmiyor mu? Devletin kimi nasıl koruduğu mâlum değil mi? Son otuz yılda sendika kurmak için harekete geçen on binlerce işçinin nasıl işten atıldığı herkesin mâlumu değil mi? Cunta anayasasının 26’ıncı maddesi düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetiyle ilgili: “ Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. deniyor, ve devamı şöyle: “ Bu hürriyetlerin kullanılması, milli güvenlik, kamu düzeni güvenliği, cumhuriyetin temel ilkeleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü.... amaçlarıyla sınırlanabilir”. Ve sınırlanıyor... O kadar çok sınırlanıyor ve öyle sınırlayıcı bir yasa stoğu var ki, istenirse her söylediğinizden kendinizi önce mahkeme kapısında, sonra da mahpusane koğuşunda bulmanız son derecede mümkündür... Eğer öyleyse böyle bir ikiyüzlülüğe neden başvuruluyor? Niyet ve amaç mâlûm değil mi?

Aslında kapitalizm dahilinde anayasaların demokrasinin önkoşulu olduğu tartışmalıdır ama demokrasinin önünü kesmek için gerekçe oluşturdukları kesindir. Böylece, demokratik talepler, hak talepleri ‘anayasa’ gerekçe gösterilerek geri çevrilebiliyor veya savsaklanabiliyor. Tabii anayasada değişiklik yapmak da zorlaştırılır ki, egemen sınıfların işine gelmeyen muhtemel bir değişikliğin önü kesilsin... Oysa, istenirse, anayasaya dokunmadan da, kanunlarda yapılacak değişikliklerle kısmî bir demokratikleşme pekâlâ mümkündür.

O halde sadede gelebiliriz. Egemen sınıfların çıkarı, demokratik haklar alanının, genel olarak da haklar alanının olabildiğince daraltılmasını gerektirir. Egemen sınıflar hiçbir şeyden eşitlik, özgürlük ve demokrasiden korktukları kadar korkmazlar ama söylem farklıdır... Sözcülerinin ve akıl hocalarının dilinden demokrasi kavramı hiç düşmez... Siz sermaye sınıfının, oligarşinin bir mensubu olsaydınız, demokratik haklar alanının genişlemesini ister miydiniz? Böyle bir şey eşyanın tabiatine aykırı değil midir? Zira demokratik haklar alanının gerçekten genişlemesi demek, sömürünün sınırlandırılması demektir ve sömürünün ve baskının sınırlandırılması mülk sahibi sömürücü sınıfların, ülkenin beşeri ve doğal zenginliğini yağmalayan azınlığın ve şürekasının asla arzu etmeyeceği, katlanamayacağı bir şeydir. Eğer öyleyse egemenler cephesinin ve onun sözcülerinin teklif ettiği, edeceği ‘yeni anayasa’ ne kadar ‘yeni’olabilir? Bir anayasanın yeniliğini marifet saymanın ne gibi bir kıymet-i harbiyesi olabilir?

Anti-demokratik bir şekilde oluşmuş bir parlamento demokratik bir anayasa yapabilir mi? Herşey tepeden tırnağa anti-demokratik iken, hangi mucizenin sonucu demokratik bir anayasa ortaya çıkacak. Söz konusu siyasi partilerin kendilerinin demokratik bir yapısı ve işleyişi söz konusu mu? Bu partiler essasen parti başkanlarının birer şirketine benzemiyor mu? Bunlar tek kişi tarafından yönetilen siyasi yapılar değiller mi? Kimlerin nereden milletvekili olcağına parti başkanları karar vermiyor mu? Meclis %10 barajı ayıbının gölgesinde oluşmuyor mu? Siyasi partiler yasası 12 Eylül rejiminin eseri değil mi? Eğer öyleyse ve bu siyasi partilerin mensuplarından oluşan parlamentonun bizzat kendisi anti-demokratik iken, oradan demokratik bir anayasa çıkacağına sanmak abesle iştigal etmek değil midir? Denilebilir ki, milletvekillerini halk seçiyor... Önlerine gelene oy vermek seçmek midir? Aslında seçimin gerçek anlamda seçmekle bir ilgisi yok. Orada söz konusu olan, birileri [Parti patronları] tarafından tayın edileni onaylamaktan ibarettir... Zira, asıl seçenler başkaları, dolayısıyla söz konusu olan sefil bir sirk oyunundan başka bir şey değil... Seçim sandığına giden önceden birileri tarafından tayin edileni onaylıyor sadece... Kaldı ki, geçerli sistemde zaten gerçek bir temsil asla mümkün değildir. Politika yapmanın profesyonelleşmiş ayrıcalıklı bir elitin işi olmaya devam ettiği koşullarda yapılan seçimler, ancak seyirciyi oyalamaya yarayabilir ki, zaten yapılan da odur... Netice itibariyle siyasi partilerin varlığı ve belirli aralıklarla [ 4-5 yıl] seçimlerin yapılması bir rejimin demokratikliğinin garantisi değildir. O halde soruyu şöyle sorabiliriz: Siyasi partiler niye var ve seçimler neden yapılıyor? Besbelli ki, kitleleri aldatıp/ oyalamak için...

Gerçekten demokratik bir anayasa, ancak anayasa yapma sürecine demokrasiye ihtiyacı olan toplum sınıflarınnın etkili ve kalıcı katılımı ve müdahalesiyle mümkün olabilir. Bunun için de her kesimin ağırlıyla orantılı bir kurucu meclisin oluşturulması gerekir. Bu da kitle hareketinin yükselmesini ve politikleşmiş bir tartışma ortamını varsayar. Bu önkoşulların oluşmadığı koşullarda yapılan ve yapılacak hiçbir anayasanın demokratikliğinden söz edilemez. Aksi halde mevcut parlamentodan demokratik bir anayasa beklentisi içine girmek olsa olsa liberal medyatik aydınların bir kuruntusu olabilir...

Son bir soru da şu olabilir: Yeni anayasa neden şimdilerde gündeme getiriliyor? Rejimin yeni bir yapılanmaya ve yeni bir meşruluk zeminine, tabi zaman kazanmaya ihtiyacı olduğu için... Böylece eski şarabı yeni şişede sunma imkânını kavuşmayı umuyorlar... Eğer öyleyse, yapılacak ‘yenilik’, hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmenin ötesinde bir anlam ifade etmeyecektir...

[1] Bkz: “ ‘Sivil anayasa’ işportacıları”, Birgun.net, 9 Nisan 2011.

29 Mayıs 2011 Pazar

Yüzleşmek!


Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Siyasilerimiz yüzleşmeğe yetenekli değil!

1918 de USA başkanı Wilson 14 prensibini yayınlamıştı. Özgürlüğüne kavuşmamış milletlere SELF DETERMİNATİON prensibini ön görüyordu. İstanbul da Wilson derneği kurulmuş ve Amerikan mandatlığı düşünülmüştü. Atatürk özgürlüğüne kavuşmamış milletlere örnek addetilmişti. Atatürkçü düşünce dernekleri, Kemalistler Atatürk’ün bütün söylemlerine sahip çıkarken, sıra Kürtlere gelince U dönüşü yapıp Kürtleri bölücükle suçlamışlardır. Hatta KÜRDİSTAN sözcüğünede tahammülleri yoktur. Mezepotamyada asırlardır ikamet eden bu insan topluluğunun yaşam yerleşkesine Kürdistan dendiğini bilmiyorlar mı?. Değil Türkiye de Iraktaki yarı Kürdistan devletinide düne kadar kabullenememişler insan haklarına aykırı bir davranışla Kürdistan kelimesini bizim siyasilerimiz, yazar, çizerlerimiz ağızlarına almaktan dahi çekinmişlerdir, çekinmektedirler. Anatolia kelimesinin ,doğuya doğru anlamında rumca bir kelime olduğunu biliyormusunuz?. Halen Avrupa yakasına RUMELİ denmektedir. Gürcülerin yoğun yaşadığı bölgeye Gürcüstan derken, AFGANLARIN YOĞUN YAŞADIĞI BÖLGEYE Afganistan derken, keza Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan kelimeleri kabul görürken Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgeye Kürdistan dememenin siyasi ahlak yönünden bir gerekçesi varmı? Daha geçen hafta OBAMA son siyasi gelişmeler hakkında beyanatta bulunurken WİLSON’un dediklerini tekrarlamış ve bütün milletler kendi kendilerini idare etmek hakkına sahiptirler demiştir. Söyleminin bu kısmını bizim basın bilinçli bir tarzda ıska geçmiş, yayınlamamışdır.

MHP nin iddiaları doğrudur. Kürtler eninde sonunda büyük Kürdistanı kurmak istiyorlar. Kürtlerin böyle bir hakkı olmaması için Kürdistanın tapusumu ellerinde var? Bu istikamette gelişme bir realitedir. Irak’ta Kürtler az çok örekliklerine kavuştular. Türkiye de, Suriye dede, İrandada bu çabalar Kürtler tarafından gösterilmektedir. Fırat’ın ötesine geçtiğinizde yaşam itibariyle Kürtlerin de FACTO özerkliğe yaklaştıklarını görebilirsiniz. Zaten MHP ve CHP bu bölünmüşlüğü zımnen kabullendiği için Fırat’ın ötesinde oy alamamaktadırlar. Kendi kendilerini kandırmak içinde BDP nin Kürtleri temsil etmediği yalanını söylemektedirler. Doğu ve Güneydoğudaki bütün partlerin adaylarının , hepsinin Kürt kökenli olduğu bir mana ifade etmiyor mu? O adaylar Kürtleri temsil etmiyorlar mı?

TV lerde yapılan münakaşalarda bazı şovenistler , Kürt temsilcilerine saldırırcasına şu soruyu soruyorlar. Siz Kürdistan kelimesi kullanarak, yerel özerklikten bahsederek bölücülük yapıp, büyük Kürdistanı kurmak istemiyormusunuz? Biz kardeş, kardeş birarada yaşarken bu kimlik üstünden yaptığınız argümanlarla ayrışmayı körüklemiyormusunuz? Türkiyede istediğiniz gibi konuşmuyormusunuz, daha ne istiyorsunuz? Bakın ana muhalefet partisi başkanı Kılıçdaroğlu Kürdüm demeğe korkuyor. Kürt siyasetçileri ‘’Evet bizde özgür bir Kürt devlete sahip çıkmayı istiyoruz diyebiliyorlarmı? Türk hükumetlerinin assimilasyon politikası gütmediğini söylemekten utanmıyorlar. Kürtlerin % 50 sinin Kürtçe bilmemesi neyin neticesidir. Siz tarihte hiç devlet kurdunuz mu ki? Diyorlar. Türkler müsaade ettiler mi ki? Hem suçlu, hem güçlü. 40 bin gencini daha dün özerklik uğruna gerilla savaşı ile kaybetmişlere silahını bırakta tıpış tıpış vatana dön, hapishaneye gir diyorlar. O gençler sanki dağlarda pikniğe gitmişler gibi. On, onbeş kişi döndü hemen kulaklarından tutup hapse atmadınız mı?

La Fontain’in karga ile Tilki masalı vardır.’’ Gargaya o güzel sesinle bir türkü söyle der. Kargada ben La Fontain’in masalını okudum artık senin kurnazca iltifatına kanmam diyor. Kürtlerde artık Türklere inanmıyor. Eskiden Kürtçü siyasiler vardı. Fakat geçen sene Diyarbakıra yaptığım seyahatlarda gördüm ki Kürtler kimliklerine bilinçlenmişler. Temsilcilerine hacet yok. BütÜn Kürt halkı dilinde tedrisat istiyor, bölünmek istemiyor. Yerel özerklik istiyorlar. Bir çok aydın Türk yazarıda köşe yazılarında ayni intibadan dem vuruyorlar. Lozan’ın onlar için eserat şehadetnamesi olduğuna inanıyorlar. Türk kelimesi milletin adı, Kürt kelimesi etnisitenin adı yutturmacısına ne Kürdü, ne Ermenisi, ne lazı inanmıyor. Birlikte kardeş kardeş yaşadığımızı iddia ettiğimiz milyonlarca Ermeni, Rum, Yahudi nerede. Hepsi hepsi 80bin kişi. Ya öldürüldüler, yahutta sürüldüler, yahutta korkularından kaçıp gittiler. Yukarda saydığım hakikatlerden yüzleşmekten korkmayın. Korkunun ecele faydası yok. 150 bin Kıbrıslı Türk için devlet kurarken,UNO da akredite 100 bin nufusun altında devlet var. 40 milyonluk Kürtlere kendi kendilerini idare etmeği neden çok görüyorsunuz* Kardeş olduğunuz için mi? Dünyanın 200 eyakın UNO’da akredite devletlerinden tek bir tanesi dahi Kıbrıs ürk devletini tanıdı mı?

Diyorlar ki AK parti çoğunluğuna dayanarak istediklerini dayatıyor. Halbuki adil olan, çoğunsallıktır. Peki siz Türkiyede çoğunlukta olduğunuz için Ne mutlu Türküm demeyi, Türkiye Türklerindir demeyi, Türkiye vatandaşı olan herkes Türktür demiyormusunuz? Bu tenakuzu nasıl izah ediyorsunuz?

Erdoğan birlikte yaşama direncini göstermekte fakat , ister mikro milliyetcilik diyin, ne derseniz deyin USA da, AB de 40 milyon Kürtte Kürdistanda özerkliğine kavuşmasını istemektedir. Şimdilik konjonktür buna müsait değil. Onun içinde Barzani’de, Kürt siyasileride bu gibi laflar etmekten çekiniyorlar. MHP nin dediği doğrudur. Kürtler ilelebet dörde bölük yaşamağı insan haklarına aykırı buluyorlar.

Bakın Almanyanın Baverya bölgesi ‘’Serbest Baverya devletidir’. Irkıda, dinide, lisanıda, ayni olmasına rağmen kendi parlamentoları, hükumetleri, bayrakları var. İskoçya yeniden parlamentosunu kurdu. Avusturyalılar ırk olarak, lisan olarak Almanlardan değişik bir yanları yok ama devletleri , bayrakları var ve sulh içinde yaşıyorlar.

Türklerde eninden sonunda Kürtlerin dilinide, kimliğinide, özerkliğinide tanıyacak. Türkler birlikte yaşamakta samimi iseler . Bu Türklerin kütfunada bağlı değil. Yaraları iyileştiren en uygun vasıta ZAMAN’dır. Zamanla kardeşçe yaşama ğa, evlenmeğe, sevişmeğe kavuşmak elbet bir gerçek olacaktır.

Ne diyordu Namık Kemal : Zulmun topu ,tüfeği ( Skorskyleri) varsa, hakkında bükülmez kolu vardır. Magosaya zindana gönderdinizde ne oldu. Nazım’ı hapishanelerde yok etmek istedinizde ne oldu. Ahmet Arif’in prangaları paslanmadı. Ahmet Kaya, Şıvan vatan hasretinde yanıp tutuimuşlar. Onlara EMPATİ kuramazsınız. Çünkü Türkiyede siyasilerin yüzleşme yeteneği yoktur. İngiltere kraliçesi geçen hafta İrlandayı ziyaretinde ‘ACILARIMIZ MÜŞTEREKTİR’’ dedi. Çankayadanda böyle bir söz bekliyoruz.

Antalya, 21.05.11

17 Mayıs 2011 Salı

Seçimler‏…



Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Seçimler vesilesiyle yapılan yanlışlar.

65 seçimlerinden sonra Adalet partisi iktidara gelmişti. Ben de tesadüfen Ankara'da bulunuyordum ve TBMM nin kulisinde parlamentoya yeni giren, her partiden arkadaşlarımla birlikteydim. Turhan Feyzioğlu kürsüde 3,5 saat konuşmuş ve iktidarı sorunlara çare bulamadığı için tenkit etmişti. Kürsüye çıkan Demirel bir cümle ile cevap vermişti. ‘’ Bütün bu sorunları biliyordunuz da iktidar olduğunuz bugüne kadar,  neden çözüm sağlamadınız? Biz daha iki gündür iktidardayız. Bize yaptığınız ithamlarla haksızlık yapmıyor musunuz?’’


CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun da söylemesi gereken şu cümle olmalı.’’Sayın başbakan senin elindeki hazine ve hükumet imkanları bende olsaydı senin yaptıklarının çok daha alasını yapardım. O halde yaptığın icraatlardan bahsetmen abesle iştigaldir. Gel inde ilerde yapacağımız siyasetten bahsedelim.’’ Yoksa adaletsiz davranıyorsunuz. Maalesef Kılıçdaroğlu ilerde yapacağı siyasetten bahsetmiyor. Yaptığı önerileride nasıl gerçekleştireceğinden bahsetmiyor.

Şu anda yapılan mitinglerle millete zulüm yapılıyor. Milleti işinden gücünden edip ayni plakları çalıyorlar. Batı'da bu tür seçim mitingleri yapılmıyor. Televizyon kanalları karşılıklı münazaralara imkan veriyor. Kılıçdaroğlu'nun Kırkpınar pehlivanları gibi başbakanı bakanlar kurulu ile karşısına çıkmasını istiyor. Zaten mitinglerde soracağını, söyleyeceğinin hepsini, hakarete varacak şekilde söylüyorsun. Televizyonda söylemek istediğin ithamlar neler olabilir ki? Hani bazı kabadayılar ‘’ Tutmayın beni, parçalarım seni ‘’ diye yalancı pehlivanları andırıyor.

Gelelim Başbakanın övündüğü sağlık reformuna. Sigarayı yasaklatması büyük bir Sağlık hizmeti idi. Çifte yollarla trafik kazalarını, ölümleri azaltması büyük bir hizmetti Yanlız reform sırasında yapılan hatalar vardır. Bu hatalardan bir doktorlara yapılan haksızlıktı. Bunun için doktorlar yollara çıktılar, seslerini , şikayetlerini duyurmak istediler. Fakat sağlık bakanı ‘’ astığım astık ‘’ tarzında , bizde bakanlığa gelince herşeyi en iyi ben bilirim hastalığına kapıldı.

Askerler bizi korumak için hudutlarda vazife görüyorsa , doktorlar da sağlığımızı korumak için , sırasında 24 saat çalışıyor, çok ciddi sorumluluk taşıyorlar. Onları diğer bürokrat, memurlar, askerlerle mukayese edemezsiniz. 11 senelik lise tahsilinden sonra 6 sene tıp tahsili , 5 sene ihtisas , daha sonrada senelerce sürgün bölgelerinde zorunlu hizmet yapıyorlar. O halde yaptıkları hizmete karşılık adam gibi yaşam imkanları, daha mühimmi de yetişmeleri için gereken ilmi imkanları temin etmeniz gerekir. Ortaokul açar gibi Tıp fakülteleri açmanızla doktor sayısını artırabilirsiniz, fakat kalitelerinin garantisini sağlayamazsınız. Yahutta başbakanın çirkin ithamı, sanki bütün doktorlar etikten ırak bıçak parası sahtekarlığı ile töhmet altında bırakamazsınız. Ayda 30 dolara çalıştırlan ideolojik Kuba modeli saçmalığı bir tarafa, sosyal demokratların iktidar olduğu melmeketlerde, olduğu gibi,  yüksek kaliteli universitelerde yetişme imkanı, adam gibi yaşam sağlayan mali imkanları doktorlarınıza temin etmeniz gerekir. Sadece tek taraflı , millete daha iyi, daha kolay, daha ucuz sağlık hizmeti parolası ile doktorların isteklerinide göz ardı edemezsiniz.

Gerçi ben 50 sene evvel Ankara Üniversitesi'nde ihtisas yaparken maaş falan almazdım / almazdık. Kilinikteki 15 asistan da 5 sene volontor çalışırdı. Şimdi evinin önünde iki arabası olmayan doktor yok.

Kılıçdaroğlu'nun 600 TL lik önerisi kendi icadı değil. Almanya da hiçbir geliri olmayan vatandaşlara ayda 400 euroluk yardımda bulunurken, buna ilaveten ev kirasını karşılamaktadır. Tramvay biletinden ,tiyatro biletine kadar, diş macunundan , senede bir pijama yardımı , ve daha bir çok sosyal yardımlarda bulunmaktadır. Amerika'da 600 dolar verilmekte, sağlık hizmetleri için ödeme yapma ihtiyacı olmaz geliri olmayanların. Fransa'da az gelirliler sokaktaki telefıonu kullanmakta olduğu için, evdeki telefondan daha ucuz tarife uygulanmaktadır.

Türkiye' de 3 sınıf var. Birincisi köylüler ( %38), ameleler. Giyimlerindende tefrik edebilirsiniz. Köylüler gelirlerini deklare etmedikleri için yoksul sınıfından sayılmaktadır. Halbu ki onların kerpiçten de olsa bir evi vardır, ineği, keçisi olduğu için sütü, yoğurdu , tavukları olduğu için yumurtası da vardır.Giyiminin çoğunuda kendisi dikmekte,

Yahut ta en ucuzundan temin etmektedir. Bu sınıfın Batı'daki seviyeye getirmek seneler ister. Bu iktidar hiç olmazsa sağlık hizmetlerini garantilemiştir. Hatta özürlüler de yurt çapında yardım görmektedir. En üst tabaka ise arabsı olan, apartıman yahut ta villası olan, marka giyecekleri kullananlar tahsillidir. Koruyucu hekimlikten de faydalanmaktadırlar. Kitap okuyanı da vardır. Asıl yoksul olanlar emekliler, küçük esnaf ve köyleri boşaltılıp ta göçe maruz kalanlar. Onlar varoşlarda yaşarlar, gece kondularda, ancak ilkokulu bitirmişlerdir. Giyimleri de marka taklitleri ve tramvaya, minibuse binerler. Pek okumak imkanları olmadığı gibi, belki, türkü söyler, pop, yahut arabesk müziği dinlerler. 600 lira ile aile geçindiren emeklilerin durumu içler acısıdır. Bu üç sınıf eski yunanda da varmış, Marx 'da bu üç sınıftan bahseder. Dünyanın her tarafında bu sınıflama geçerli. Üst sınıfın kısa zamanda zenginleşmesi baş döndürücü.

Bu kapitalist sistemden kaynaklanıyor. O şahısların daha zeki ve çalışkan olmasından değil. İktidarlar bürokraside gerekli denetimi yapamamaktadır. Demokrasilerin zayıf karnı rüşvet mekanizması devreye girer.

Batı'da da işsizlere, geliri olmayanlara yapılan sosyal yardımlar çalışanlar da nefret duygusu uyandırmaktaır. Sosyal yardım alanlar kayıt dışı iş yerlerinde çalışıp ikinci kazanç sağlamaktadırlar.

Ben arada-bir yeşil kartlı vatandaşlara hizmet olsun diye sağlık hizmeti verirken yapılan suistimallerden haberdarım.

Basınımız da maalesef ciddi çalışmıyor. Kadın vucudunu istismar eden reklamlara yer vermekten , münferit hadisleri öne çıkarmkatan vatandaşın hakiki sorunlarına eğilmiyorlar.

Türkiye 'de genel çapta bazı sosyal hastalıklar mevcut. % 90 herkes yalan söylüyor, ‘’ milletin dini imanı para olmuş’’ deniyor. Futboldaki fanatizm kronik bir hastalık. % 38 i bütün yaşamında tek kitap okumamış. İnsanlar objektif, yani nesnel kelimesinden bihaber. Hadiseler şahsileştirilmekte, hissiyata dökülmekte. Akli vecibeler yerine getirilmiyor. İşte seçimlerde polemikten başka dişe dokunur bir laf yok. Gel de üzülme bu milletin haline.

Antalya. 17.05.11

7 Mayıs 2011 Cumartesi

MISIR DEVRİMİ VE SONRASI...



Samir Amin

 1. Mısır Devrimi'nin Özellikleri ve Değişimin Gereksinimleri

Devrimin kitleselleşmesinde ortak öğeler

Ocak ayının sonlarında Mısır toplumunda baş gösteren hareketlerin devrim gerçeğine dayandığını düşünüyorum, fazlası değil. Olanlar toplumu tekrar eskiye kavuşturmak için başlatılan bir ayaklanma ya da bir patlamaydı. Sadece bir protesto gösterisi olmamakla birlikte tam olarak bir devrim de değildi. Öyle ki, hareketin Mübarek'i devirmek gibi açık bir hedefi yoktu. Hareketin içinde bulunanların bazı açık ve kapalı talepleri ve hedefleri vardı.  Bu hareketin üç temel öğesi bulunuyor, dördüncüye de daha sonra değineceğim.

Birincisi, hareketin temelini politize olmuş ve birbirleri ile sürekli irtibat halinde olan ve sayıları milyonları bulan gençler oluşturdu. Bu gençleri yeni nesil olarak görebiliriz. Gençlerin, kökleri halk komitelerine uzanan ve yakın dönemde orta sınıf diye nitelendirdiğimiz kitleye ait. Ancak bu hareketin gerçek anlamında halk kanadı yok. Yani yoksul işçilerin ya da çiftçilerin çocukları değiller.

Bu gençler kendilerini di
ğer grupların [partilerin] dışında ve senelerdir yok edilmiş  olan siyasi hayat düzeninin içinde yetiştirdiler. Bu, tek başına övgüyü hak edecek bir durum. Gençler homojen bir toplumun parçası değillerdi ancak çoğunluğunun basit demokratik talepleri aşan istekleri vardı. Talepleri sadece şeffaf seçim ve çeşitli partilerin yasaklanmadan var olması ile sınırlı değildi; ayrıca ifade özgürlüğü ve toplumsal faaliyetlerde özgürlük istiyorlardı. O zaman bu isteklerin hepsi tam olarak gerçekten demokratiktir.

 Gençler modernler ve çağın getirdiği yeniliklere vâkıflar. Dünyada neler olup bittiğini ve diğer ülke halklarının yaşam standartlarını biliyorlar. Bundan dolayı dini havanın da etkilediği geçmişi taklit çerçevesinin dışına çıktılar. Demokratik taleplerinin gereği olarak da sömürgeciliğe karşılar.  Öyle ki, bu gençler Mısır'ın şerefini yeniden kazanmak için yola çıkan ulusalcı gençler.  Gençler kesinlikle Mısır'ın bağımsız bir devlet olması gerektiğine inanıyor. Onlara göre Mısır özellikle İsrail'in genişleme politikasını destekleyen Amerika'nın siyasetine tabi olmamalı. Onlar bu şekilde vatan topraklarının istismarına karşılar. Bunu Arap milliyetçiliğinin bir gereği olarak ortaya koymuyorlar. Aralarında milliyetçilik anlayışına sahip çeşitli görüşlerde gençler var.  Bazen Mısır'ın çıkarı için milliyetçi anlayıştan vazgeçilebiliyor. Şüphesiz bu gençler Arap devletleri ile yardımlaşmadan yanalar. Ancak, Afrika, Asya ve Güney ülkeleri için de aynı şeyleri düşünüyorlar. Sanırım internet yolu ile uluslararası bilgilere ulaşabilme ve son 10 yılda Latin Amerika'da yaşanan olayları, çok derinlemesine olmamakla birlikte takip edebilme fırsatına sahip oldular. Oradaki değişimi görmezden gelmeleri ve etkilenmemeleri, Morales, Chavez gibi liderlerden habersiz oldukları düşünülemez; zira o bölgeler de sömürüye karşı demokratik taleplerin çatıştığı bir arenadır.

Öte yandan bu gençler piyasacı  politikalara ve kapitalizme bilinçli bir şekilde karşı çıkmıyor olabilirler ve değişim için gerekli şartların bilincinde olmayabilirler, ancak, toplumsal olarak sola meyilliler. Nitekim bir tarafta milyoner ve milyarderlerin varlığı artarken fakirleşenlerin de çoğalmasını ve aradaki eşitsizlik uçurumunu  toplumsal olarak gözlemleyebiliyorlar.  Bilinçli bir toplumsal adalete hasredemesek de açık bir şekilde bu tarafa yönelmiş oldukları anlaşılıyor.  İşte bu gençler 25 ocak 2011’de insanları sokağa çıkmaya davet ederek hareketi başlatanlardır.  Tunus'ta haftalar önce başlayan olaylar, gençleri cesaretlendirerek baskı organlarına ve eziyetlere karşı teslim olmamayı öğretti.

Radikal Mısır solu gençlerin bu çağrısına hemen cevap verdi.  Zaten buna hazırdılar.  Abdulnasır döneminden beri, Mübarek gibi liderlerin iktidarı altında da uzun süre siyasi hayattan dışlanmışlardı. Bunların arasında belli ölçüde aydınlar, orta tabakalar ve işçiler var. Durumu tersine çeviren ise bunların ufak çaplı da olsa örgütlenmeleri oldu. Belki kendi hassasiyetim dolayısıyla böyle düşünüyorum ancak sonuçta gençlerle bu sosyalist gruplar arasında bir gönül bağı vardı. Sosyalist olmasalar da bu gençler sömürü ve kapitalizm karşısında yer aldılar. Dolayısıyla, Mısır devriminin geleceğinin altyapısının çoğunluğu oluşturan gençler ve radikal sol tarafından belirleneceğini düşünüyorum.

Mısır devriminin üçüncü önemli ayağını ise, edebi dildeki haliyle söyleyecek olursak, liberal burjuvazi denilen tabaka oluşturuyor. Ben bu kesimin “liberal demokrat gruba dahil öğeler” olarak isimlendirilmesini daha doğru buluyorum. Çünkü Mısır’da burjuvazi gerici bir tutum sergilemekte ve dış güçlere tâbi, parazit bir topluluğu simgelemektedir.

Burjuvaziyi para, ticaret, hizmet ve fabrika sahibi kesim olarak doğru manası ile kullandığımızda Mısır gerçeğinde parazit olan ile olmayanı ayırmak olanaksız. Evet halktan da fabrika sahibi olan küçük bir kitle var, her ne kadar bunlara burjuva desek de bunlar asıl burjuvaziye dahil edilemez. Örnek; inşaat sektöründeki küçük şirketler, büyük şirketlerin baskısı altındadır kendilerinden gizlice büyük şirketlere destek olunması istenir. Mısırdaki burjuva ABD gibi küreselleşmeden ciddi faydalar sağlamıştır. Ancak devlette profesyonel meslek sahibi doktor, avukat, mühendis ve muhasebecilerin durumu farklıdır.  Bunların zengin, orta halli ve fakir olanları da vardır. Bunlara burjuva diyemeyiz. Bu grup siyasi olmasından çok ideolojik ve kültürel olarak iki ana kola ayrılır. Selefi olarak tabir edebileceğimiz Müslümanlar [burada sorun inanalarla inanmayanları ayırmak değil. Mısır halkının geneli ister Müslüman ister Kıpti olsun inançlıdırlar. Dolayısıyla sorun imanla, inançlı olmakla ilgili değil.] ki, bunlar zaten siyasetten uzak dururlar. Bunlar orta kesimin çoğunluğunu oluşturur.  Devletten ve Körfez ülkelerinden de destek alırlar.

Diğer orta kesim ise aydınlanmış diyebileceğimiz grubu oluşturur. Bunlar açık fikirlidirler ve imkanları dahilinde demokratik diyebileceğimiz çabaların içerisinde bulunurlar. Hicap gibi konulara takılmazlar dini taassupları yoktur. Aydınlanmış olmalarından kasıt onlar Batıyı ve Avrupayı dışlamazlar tam tersine Avrupa ülkelerine giderler ve söz konusu ülkelerin sömürgeci  tabiatını sorun etmeden ve bilinçsiz olarak Batı toplumunu severler. Son yıllarda 'kifaye' hareketi gibi demokrasi ve toplumsal demokrasi yanlısı eğilimler ortaya çıkmakta.

Her ne kadar fakirlik gibi toplumsal sorunlarla ilgilenmeseler de, solun en büyük destekçisi olarak bu grubu görüyorum. Bunlar arasında kapitalizm ve serbest piyasa ekonomisini benimsemelerine rağmen, siyasi ve iktisadi hayatın değişmesi gerekliliğini vurgulayanlar vardır. İsrail ve ABD politikasınının etkisine maruz  kalmanın yanı sıra, şunu da söyleyebiliriz: İnsanların İsrailden nefret ettiğini biliyoruz ve bunda şüphe yok ancak bir hakikat olarak İsrail'i kabul edenler tabi Mısırlıların Filistinli olmadığı gerçeğini da göz önüne alıyorlar.

İşte bu saydığımız ilk üç öğe olayların ilk gününde Kahire, İskenderiyye, Süveyş gibi ülkenin heryerinde 1-2 milyon insanı sokağa döktü. Yirmidört saatın ardından 15 milyon insan protesto gösterileri için sokaklara çıktı. Ayaklananlar sadece büyük şehirlerdeki halk değildi. İlçe ve muhafazalra, kasabalar hatta köylerde de halk gösterilere katıldı. Zaten bu belirtilen rakam Mısır halkının hepsinin gösterilere katıldığını gösterir. Aralarında politize olmuş belki de en fazla 2-3 milyon kişi vardı. Geri kalanlar kesinlikle politika ile hiçbir ilgisi olmayan halktır. Zaten Cemal Abdulnasır döneminde başlayan, Mübarek ve ekibinin daha da ileri götürdüğü siyasi hayatın yok edilmesi ve siyaset adına ne varsa yukardan devlet tarafından yönlendirilmesi bu durumu daha net açıklar. Ayrıca Mısırda islami akımın neden kazandığı sorusuna verilecek cevap da orada mevcuttur. Zira, halka cami mimberlerinden seslenebiliyorlardı. Hutbe veriyorlardı ancak siyasi ve toplumsal konulardan bahsetmelerine izin verilmiyordu.

Böylece 25 ocak 2011 Mısır toplumunda gerçekleşen devrime katkısı olan 4 gruptan da bahsetmiş olduk. Tabi bunları tüm Mısır halkını kapsayan bir temsile ek olarak, gençler, radikal sol, ve orta sınıf liberal demokrat kesim olarak üç kısma ayırdık.

Hiç şüphesiz, bu büyük ayaklanmanın gerisinde halkın son dönemde yüzyüze geldiği giderek kötüleşen yaşam koşulları var. İşçilerin 2007'deki grevleri, mücadelenin başlangıcı sayılabilir. Nitekim 2007 grev dalgasıyla bağımısz sendikalar kurma fikri ortaya çıkıp hayata geçirilmişti. Bunun yanında küçük çiftçiler hareketlerin hükümetin tarım ekonomisini gözden çıkarmasına rağmen büyük bir kararlılıkla haklarını savunmaları önemlidir. Orta kesimde ise ''kifaye'' hareketinin yükselmesi gösterilebilir. Gençler arasında bir benzeri ise 6 nisan olarak ortaya çıkmıştır. Yani tüm bunlar bir şekilde yakın bir zamanda  patlamanın yaşanacağını gösteriyordu ki, olan da bu zaten.

Şimdi Değişimin gerektiridiklerine geçebiliriz. Ocak-şubat 2011’de başlayan hareketin halkın arasında büyüyerek gelişmesi, kök salması ve ilerleyebilmesi için zamana ihtiyaç var ve bu çok açık. Uzunca bir geçiş sürecine ihtiyaç var.. Devrimin hükümeti devirererk düzeni ve anayasayı değiştirme talebi bir gerçek olsa da, bunlar henüz fiili olarak gerçekleşmiş değil. Düzeni değiştirmeye yönelik bir talep ve eğilim bir vakia olmakla birlikte bundan fazlası yok. Anayasanın feshedilmsiyle de yürürlükteki yasal mevzuat ve yürürlükteki kanunlar fiili olarak ortadan kaldıldırılmış değil. Bu da demokrasiye ancak uzun bir geçiş dönemi sonunda geçilebileceği demeye geliyor.

 Bir süreçten söz ederken ve demokrasi değişimin gereksinimlerinin başında gelir derken, gerçek anlamdaki demokrasiden söz ediyorum elbette. Zira, gerçek bir demokrasi her türlü partileşmenin ve örgütlenmenin yolunu açar ve o alanı özgürleştirir. Böyle bir demokrasiye geçiş süreci de 2 yıl ya da daha fazlasını gerektirir. Böyle bir zaman dilimi, medeni, laik, demokratik bir siyaset kültürünün oluşabilmesi için gerkelidir. Burada demokrasi kültürü diyorum, sosyalizm kültürü demiyorum. Çünkü bu laik siyasi kültür, aynı zamanda demokratik burjuva örgütlenmelerini, sosylizm taleplerini ve toplumsal istekleri de içine alır ki, ancak böylesi bir ortamda yapılacak seçimlerin halk için bir anlamı olabilir... Çünkü böylece toplum çoğunluğu politik alana dahil olabilir. (2). Bu süreçte yeni yönetimin alacağı şekle dair tartışmalar, politika alanında liderlerlikler arası  siyasi çekişmeler politik mücadelenin muhtevasını değiştireçcektir. Aynı şekilde yeni dönemde ordunun da  değişim sürecine tâbi olması, eski yönetimde görev almış üst düzey unsurların sürece dahil olmaması, sürecin dışında bırakılması gerekir. Bu şahısların yönetime dahil olmaları durumunda  şimdi olduğu gibi özgürlük karşıtı karar ve uygulamalar dayatılmaya devam edecektir. Nitekim, partilerle ilgili çıkardıkları yeni yasalar, eski yönetiminkilerin bir kopyası ki,  işçilerin greve gitmelerinin nedeni de odur. Bu yüzden bu tür kararlara imza atan bir hükümetin “geçici hükümet” olarak görülmemesi gerektiğini kavramalıyız. Ve bizden önce bu işe soyunmuş Tunus’lulardan tedrici de olsa değişimin fiili olarak gerçekleştirilmesi gerektiğini öğrenmeliyiz. Öyle ki, “geçici hükümetin” sokağa dökülen halk hareketlerini temsil edenler tarafından kurulması gerekir... Bu durum Tunus ve Mısır'ın şartlarının birbirinden farklı olması olarak açıklanabilir. Zira siyasetten uzak olan Tunus ordusu hem küçük ve zayıf, hem de kendi ülkesinde bir ağırlığı da yok. Özetle, Mısır ordusu gibi önemli bir role sahip değil. Bir de Tunus'ta birbiriyle mücadele eden iki güç söz konusu. Bunlardan biri eski yönetim ve hükümet  partisi ile bağlantılı olan parazit diyebileceğimiz  burjuva sınıfı, diğeri de devrimci güç olan  orta sınıf ve halk tabakasından müteşekkildir. Velhasıl, Mısır da olduğu gibi ordunun üçüncü bir güç odağı olmadığı durum söz konusu....

 Ayrıca, Tunus hükümeti [yönetimi] Mısır hükümetinden çok daha iyidir. Şimdiki Tunus hükümeti hiçbir partinin ya da sendikanın kurulmasına karışmıyor, insanlara seçme özgürlüğü tanıyor. Yani orada Mısırda olmayan bir demokrasi söz konusu. Sonuç olarak asıl solun gerçek talebi halk hareketi ve demokrasi yanlısı orta kesimle koalisyon kurmaktır. Tabi aynı şekilde işçi sendikaları ile de. (3)

2. Gerici Bloğun ittifakı

Karşı devriminin stratejisi ya da  gerici ittifak bloğu iki ya da üçe ayrılır. Birincisi, burjuvazide somutlaşmış hakim tabakadır. Düzen ne kendilerinin ne de Mübareğin düzeniydi. Buların bir çoğu yolsuzluklardan beslenerek zenginleştiler. Mısır burjuvazsine dahil zengin çiftçiler de  bunlara dahildi..

Ve bu noktaya iyi dikkat edilmesi gerek zira, genel olarak çiftçilerden söz ediyorum. Köylerde yaşayan çiftçiler farklı tabakalara ait. Mısır köylerindeki çiftçilerin yüzde 40’ı hiç birşeye sahip değillerdir. Yüzde otuzu ise küçük çiftçilerdir ve diğer yüzde 30’luk kısımı ise zengin çiftçiler oluşturur.

Tabi bu paralı çiftçilerin zengin burjuvalar gibi milyonlara sahip olması gerekmez. Mısır toplumuna göre görece zengin, dolayısıyla da gericidirler. Ayrıca devlet yetkilileri ve köyün ileri gelenleri ile araları  iyidir. Mühendis, doktor ve bazı din adamları ile de iyi anlaşırlar. Zengin çiftçiler siyasal islamın köydeki en güçlü öğesini oluştururlar. Nasır'ın tarım alanında yaptığı düzenlemeler Mısır köy toplumundaki dengeleri ciddi ölçüde değiştirmişti. Ve bu düzenlemelerden en çok faydalananlar zengin  çiftçiler oldu.  Zengin ve küçük çiftçilere çeşitli destekler verildi. Tabi bu durum doğal olarak güçlü çiftçilerin zayıflar üzerindeki gücünü artırdı. Nasır döneminde küçük çiftçileri koruyucu bazı önlemler alındı. Ancak mübarek dönemine gelindiğinde tarım ile ilgili yapılan planlamalar iptal edildi. Bu durum zengin çiftçilere zayıf olanların sırtından daha da zenginleşebilecekleri fırsatlar yarattı.

Etki tepki sonucu olarak küçük çiftçiler gerici hakim cepheye mensup zengin çiftçilere yani devrim karşıtı bu gerici unsurlara karşı tavır aldılar. Çoğunluğu oluşturan fakir köylülere gelince, bunlar tarım reformundan ve yapılan düzenlemelerden faydanlanmak bir yana, tamemen dışlandılar. Ancak “dışa açılım” döneminde durumları değişti.  Körfeze, Libya ve Irak'a göç eden Mısırlıların büyük bölümünü bu yoksul çiftçiler oluşturuyor. Bunlardan bazıları geri döndüler ancak üreten çiftçi sınıfından farklı olarak, iğreti işlerle yaparak geçimlerini sağlamaya çalışan köylülere dönüştüler. Kanımca en önemli, en can alıcı sorun,  zengin çiftçiler ile siyasi islam arasındaki ilişkidir. Zira, eskiden olduğu gibi zengin çiftçiler muhafazakar ve donuk selefi islamın en güçlü dayanakları oldu.

*Müslüman Kardeşler ve İslami Akımlar

Müslüman Kardeşler cemaatinin [topluluğunun] demokratik bir yapıya sahip olabileceği şüphelidir. Sistemleri mürşide itaate dayalıdır, demokrasi ve tartışma fırsatından yoksundurlar. Sadece mürşide değil de cemaatin diğer liderlerine bakacak olursak, hepsinin çok zegin kişiler olduğunu görürüz. Ezher de tanınmış kişilerin de aralarında bulunduğu bu insanlar, Körfez ülkelerinden ciddi bir maddi destek alır. Liderler demokrasiye karşı, siyasi ve toplumsal olarak gerici olduklarının farkındadırlar [bilincindedirler]. 1973 harbinden sonra Körfez paraları ile güçlenen Vahabileri Mısıra'a sokanlar da onlardır. Müslüman Kardeşler, bir Vahabi olan Muhammet Reşid Rıza’nın düşüncelerinden etkilenerek vahhabilikten ilham aldılar. Körfez ülkeleri Mısrdaki vahhabi oluşumu desteklemeden çok önce bu adam vahhabiliği ülkeye tanıttı. [soktu]. Bu çerçevede İngiltere elçiliğinin arşivinde bulunan belgelere göre, 1927 yılında bizzat elçilik, Müslüman Kardeşlere halk komitelerinin siyasetten uzak tutulması karşılığında destek kararı almıştır. Birinci dünya savaşının ardından, 40’lı yıllara kadar ilerleme ve gelişmeyi burjuvalarla ile aydınlanmış orta kesim yürütmüştür.

Öyle ki, burjuva dediğimiz bu kesim mezhepsel ve dinsel tartışmaların üzerine çıkarak birşeyler yapmaya çalıştı. Sonradan olduğu gibi bunlar Hristiyan gibi bir taassuba girerek karar vermedi. Siyaset alanında vatanı için çalışan Hristiyanların ön plana çıktığını gördük.

 Mısır siyaset kültürünün ikinci unsuru da özellikle 2.  Dünya savaşı sonrasında gelişen komünizm olmuştur.

 Mısır siyaset kültürünün üçüncü ögesiyseise büyük toprak sahibi gericiler.

 Müslüman Kardeşler Mısır'da 20'lerden beri daima devrim karşıtı bir rol üstlendiler. Diktatör Sıdkı paşa'ytı desteklediler. İkinci Dünya Savaşının ardından İngilizlere karşı Alman faşizmine meylettiler. 21 Şubat 1946'da işçi hareketinin talebelerini dillendirdiği gösterilerde [eylemlerde]  Sıdkı'nin yanında yer aldılar. Bu sonuncu  devrimde de aynı şeyi yaptılar, devrim hareketine geç katıldılar ve katılmalarının ardından da bir düzen partisi olan demokrat parti ile koalisyon oluşturdular. [Müslüman Kardeşlerin] tarihi rolleri Mısır'da halk sınıflarına ihanetin tarihidir ve halen de öyledir. Velhasıl değişen bir şey yok...

Şahsi görüşüm, Cemal Abdulnasır'ın halk komitelerini siyasi hayattan men ederek, onları siyasal sürecin dışana atarak, Siyassal İslamın ülkede kök salmasını sağladığı ve sorumlunun Nasır olduğudur. Mısır toplumunda iki önemli odak olan komünizmi ve liberal burjuvaziyi yıktı. Delegasyon ve parti kurmalarına izin vermedi. Kominizmle mücadele adı altında komünistlere çok sert davrandı. İşte siyasi alanda yaratılan bu boşluğu zaten toplumda var olan İslam değerlendirdi. Müslüman Kardeşlerin yayılması için hazırlanan zemine bakmadan söylüyorum bunları. Abdulnasır’ın yönetim düşüncesi liberal burjuvazi ve kominizmi yok ederek yönetebileceği islami bir sosyalizmin mümkün olduğu düşüncesiydi. Tabi tarih, Siyasal İslamın kısa süre içerisinde sadece komünizme değil sosyalizme ve demokrasiye de karşı olduğunu gösterdi.

 Şimdi Müslüman Kardeşler tarım düzenlemelerini islamın mülkiyet hakkına sahip çıktığını vurgulayarak reddettiği düşüncesini yaymaktalar. Bu durumun sadece ulusal olarak değil uluslararası düzende de ne kadar gerici bir düşünce olduğu açıktır. Örnek olarak, Avrupa'da hiç kimse böyle bir karar çıkaramaz... Onlara göre Dünya Bankası bile solun elindedir!

 Şartlar Müslüman Kardeşleri sanki yönetim karşıtıymış gibi gösterdi, öyle bir algıya neden oldu. Bu kesinlikle doğru değildir. Mübarek ve yandaşları, Müslüman Kardeşleri ön plana çıkardı.  Müslümanların [özellikle İhvan’ın] hukuk, eğitim ve medya alanına tahakküm etmelerinin ve devlet yönetimde önemli poziyonlar edinmelerinin önünü açtı. Velhasıl Müslüman Kardeşler kesinlikle yönetimin bir parçasıdır.

 İhvanı Müslimin’in içinde Selefiler olarak bilinen aşırı dinciler var. Acaba bunlar gerçekten Müslüman Kardeşlere karşı düşmanlık sergileyebilir mi? Yoksa burada bir görev paylaşımı mı söz konusu? Öyle ki, Müslüman Kardeşler Washington'a mutediliz [ılımlıyız] izlenimi vererek,  çizmiş oldukları yol haritasına demokrasi belgesi almaktalar... İşte bu Obama'nın gerçekleştirdiği çirkin oyunun ta kendisidir...

Düşman -yani sömürgeciler [siyonist yandaşları da dahil]- siyasetin islamîleştirilmesinin toplumun ciddi sorunlarına ve asrın taleplerine karşılık veremeyeceğini çok iyi biliyor. ABD'nin ve Körfez ülkelerinin  ve tabi ki, İsrail'inde nihai olarak hedefi böylece devrimi yoketmektir.

Başka bir husus da şu: Mısırda Sufiler de diğer bir islami akımı oluşturur. [Sufi tarikatlara mensup yaklaşık 15 milyon Mısırlının olduğu söyleniyor]. Bunlar Vahhabileri kendilerine bir tehdit olarak görüyorlar ve din ve siyasetin ayrı olduğunu düşüncesinden hareketle de  Laikliğe yakın bir tablo çiziyorlar.

 *Askeri Kurum ve Soru İşareti?

 Washington hükümeti, Mısır'da kısa süreli bir “geçiş“ planlayarak, devrimin başarısını köstekledi ve bu süreçte iktidar hakim tabakanın [egemen blokun] elinde kaldı. Gereksiz veya önemsiz bir kaç değişikliğin dışında anayasa da olduğu gibi kaldı  ve Müslüman Kardeşlerin parlamentoda yer alacağı ve eski düzenin sürdürülebileceği bir sistem kuruldu. Son dönem yayınlanan ABD belgelerinde söylediğimizi doğrulayan kanıtlar var.  

 Planın birinci aşaması referandumla gerçekleştirildi. Şimdi de planın ikinci aşamasına yani eylül-ekim seçimlerine hazırlık yapılıyor. ABD'nin Mısır için uygun gördüğü, orada uygulanmak istenen sistem, Pakistan'dan esinlenerek hazırlanmış. Kesinlikle Türkiye'den değil. Zira ikisi arasında  çok büyük fark var. Türkiye'de ordu laikliği korumak için perdenin arkasında duruyor. Bu hiç bir şekilde Mısır'daki durumla aynı değil. ABD'nin Mısır için tasarladığı “demokrasi” Pakistan'dakinin bir benzeri. Avrupa'da ve diğer Arap memleketlerinde bahsedilen Türkiye örneği kesinlikle kafa karıştımak ve Pakistan örneğini devreye sokmak için bir şaşırtmacadan başka bir şey değil. Pakistan'da yönetim kendini islami olarak tanımlar ve Ülkede asıl komprador burjuvazinin hükmü sürer. Perde Arkasında ise askeri kurum vardır. Gerek duyulduğunda dengeleri gözetmek için bu güç devreye girer ve tasfiyeler başlar.

 Mısır'a sunulan [lâyık görülen] model Pakistan modelidir. Perdenin arkasında İslami bir ordu, parlamentoda seçilmiş islami parti. İşte ABD'nin biz Mısırlılara uygun gördükleri demokrasi modeli.

O zaman bu planın gericileri destekler mahiyette olduğunu anlyabiliriz. Velhasıl, değişime ve demokrasiye açık olmayan grupların yönetime hakim olması.

 Mısır'dan beklenen, emperyalizme tabiiyetinin, bağımlılığının sürdürülmesi ve İsrail'le aralarındaki barış şartlarına riayet etmesi. Yani, işgalci İsrail'in yayılma politikasına direnen Filistin halkına  destek verilmemesine özen gösterilmesi. Diğer yandan da ekonomik olarak büyük tekellere bağımlılığın sürmesi.

Müslüman Kardeşler ve Ordu yönetimi bu şartları tamamen kabul etmiş durumdalar. Ve ABD ordu yönetimine tam destek veriyor.

Mısır ordusunun üst kademelirinin çoğu ABD'de eğitim almış ve aynı zamanda daha önce de bölgedeki Amerikan askerleriyle birlikte tatbikatlar düzenlemişlerdi. Ayrıca ABD’nin Mısır ordusuna her yıl 1. 5 milyar dolarlık bir desteği söz konusu.

Bu, ABD'nin başarısıdır ki, ordunun adını kötü bir şekilde duyurmadan devrimin önderliğini onlara sundu.

*Fesatla [yolsuzlukla] İlgili bazı mülâhazalar

 Yolsuzluk [corruption] toplumun yapısına bakılmadan yapılan tehlikeli bir adlandırma. Yolsuzluğun rezil bir durum olması itibariyle ahlak diline girdiği söylenir. Bana göre yolsuzluk kapitalizmin bir parçasıdır, yani onda mündemiçtir. Modern çağda da kapitalizm ancak yolsuzlukla belli hedeflerine ulaşabilmektedir. Velhasıl, burjuvazi yolsuzluk üzerine bina edilmiştir. Öyle ki, 1970’de burjuvazinin varolabilmesinin başka yolu yoktu. Yolsuzluğun tarih boyunca tüm devirlerde olduğunun söylenmesi ise yanlıştır. Yolsuzluk 40 senedir kapitalizm ile birlikte anılmaya başlanmıştır. Çağımızda da böyledir.

 Batı toplumlarına bakın artık yolsuzluk düzenlerinin bir parçası olmuş durumdalar... Dolayısıyla, yolsuzluğu kapitalizmin dışında değerlendiremeyiz. Bunun için kapitalizm bunama devresine girdi diyorum.

40- 50 yıl önce gelişmiş kapitalist ülkelerde stoklama yapılırdı. Ancak bunun yanında bundan bağımsız olarak tarım ve sanayi üretimi mevcuttu. Bu da rekabet edebilme gücü veriyordu. Lâkin şimdi durum farklı. O zaramlar demokrat burjuva değerler ve iktisadi ilişkiler henüz bu ölçüde  bozulmamıştı. Ancak geçen 30 yılda üretimi ve ellerinde bulundurdukları malları da kapsayan dairesel bir stoklama ortaya çıktı. Bu da stoklama yaparak gücü elinde bulundurma yöntemini zaafa uğrattı.
Marks bunların olacağını düşündü ancak bununla ilgili birkaç kelimenin dışında bir şey söylemedi. Daha çok sosyalizm hakkında bazı öngörülerde bulundu.

*Geçmiş tecrübeler

Şunu çok iyi görmeliyiz ki, son yıllarda Mısır halkı dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı şartlara sahip ülkelerde bir çok halk ayaklanmasına şahit oldu. Bunların sonuçlarına yakından  bakmamız gerekiyor. Bu ayaklanmaları üçe ayırıyorum; ilk olarak Güney ülkeleri Asya ve Afrika'da olanlar. Ki, ben bunlardan Filipinler, Endenozya ve Mali'de yaşananları örneklendirerek bahsedeceğim. İkinci olarak Avrupa'nın doğusunda gerçekleşenler ve üçüncü olarak da Latin Amerika'da yaşananlar. Zira, bu ülkelerde düzene karşı geniş bir ayaklanma ve devrim sözkonusu.

 Filipinler ve Endonezya'da Mısır'daki Mübarek gibi diktatörler vardı. Otokratlarla etrafı çevrili bozguncu diktatör bir liderleri vardı. Baskı ve işkence ise had safadaydı. Ülkelerin içinde bulundukları şartlar her ne kadar birbirinden farklı olsa da, oradaki halkın yaptığı devrim Mısır'da 2011 şubatın'da yapılana benziyordu. Yani devrimi gençler, ilerici orta kesim ve onlara katılan halk komiteleri üstlendi. Mali'deki diktarör Musa Traore'ye karşı ayaklanan halk için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Birinci çatışma diktatörün gitmesi ile sonuçlandı düzenin değişmesi ile değil. Mali halkı buradaki gibi 2, 3 haftada devrim yapmadı. Bir seneye yakın bir süre onbinlerce kurban vererek başlarındaki diktatör gidene kadar mücadele etti. Ancak sonra ne oldu? Bizde olmayan şey oldu... tam manasıyla hürriyetlerine kavuştular, isteyen istediği partisini kurdu. Ancak bu sefer de halkın kazanımlarının  önünü kesmek üzere eski yönetim dış baskıyı artırdı. Bölgede El-kaide varlığı iddia edilerek gelişmelerin önüne geçildi. Düzen ayrıca Körfezin mali desteği ile muhafazakar [tutucu] islamı da aleyhlerine kullandı.

 Filipin ve Endonezya'da durum aynıydı. Liderden kurtuldular ancak düzenden kurtulamadılar.

 Şuna dikkat etmeliyiz, bu ülkelerde bizden daha güçlü bir şekilde devrim gerçekleştirildi ancak siyasal gerici islamla yönetim varlığını sürdürüdü ve ilerlemenin, özgürlüklerin gerçekleşmesi engellendi. Bu çirkin oyuna terör ve El-kaide gibi unsurlar da dahil edildi. Tüm yeniliklerin önü bunlar gerekçe gösterilerek tıkandı. Belki de elli yıl sonra Üsame Bin Laden'in ABD'de ikamet ettiğini öğreneceğiz ve ihtiyaç duyulduğunda açıklama yapan bu adam bir yerlere girilmek istendiğinde sahneye çıktığı anlaşılacak.

Gelelim Doğu Avrupa'daki ayaklanmalara: Komünizm [reel sosyalizm] aleyhine bir devrim gerçekleştirildi. Bu hikayenin ayrıntılarına girmek istemiyorum. Bu ayaklanmalar insanları ırklara ve dinlere böldü. Yugoslavya örneğinde görüldüğü gibi. Başta Almanya, İngiltere ve Fransa olmak üzere her konuda Batı Avrupa'ya tabi devletler söz konusu. Latin Amerikayla  ABD ilişkisi gibi. Burada yaşanan tecrübelerde gidenin geleni arattığını gördük.

 Bizim için devrimin kazanması ve ilerleyişi noktasında Latin Amerika en iyi örnek olarak görülüyor. Bu devrimci uzantıların ilki geniş halk komiteleri, yoksul çiftçiler ve çoğu işçi olan halkın Brazilya'daki [sanayileşmiş bir ülke] ayaklanması olarak gösterilebilir.

Bolivya'da ise çok daha güçlü bir devrim gerçekleştirildi. 5 sene sürdü 20 binin üzerine şehit verdiler. Ancak sonunda durumları değişti yeni bir anayasa kabul edildi, sömürgeciliğe karşı tamamen toplumsal düzenlemelere imza attılar. O zaman bizim için Latin Amerika devrimleri iyi bir örnek. Bu şartlarda en güzel modeli oluşturuyor. Aynı şekilde Venezüella. Konuyu Mısır çerçevesinden çıkarmak istemediğim için ona girmiyorum.

 *Modern Mısır Tarihine dair kısa bir hatırlatma...

Mısır'ın modern tarihine bakın, hep devrimleri göreceksiniz. İlk devrimin ardından uzun bir gerileme dönemi. Belkide son devrim yeni bir ikinci uzun devrim döneminin başlangıcıdır. Birinci devrim dalgası, 1920'den 1967'ye kadar 40 yıllık uzun bir döneme tekabül eder.  1920, 1924 arası  Birinci aşamayı Vefd  hazırladı. Mısır bu dönemde Tarihinin en demokratik, en ilerici yapısına sahipti. Ancak Vefd'in içerisinden haince Sa'd Zağlul'un ve bir takım Vefd'in önderliğini yapan kimselerin solcu akımı ve komünist partiyi vurması ile bu süreç yıkıma uğradı.

 21 şubat 1946'da ise Sa'dın yolundan gidenler ve diktatör Sıdki'nin kurduğu Müslüman Kardeşler bu durumu besledi. Devrimin uzantıları sömürgeciliğe karşı ve demokrasi yanlısı öğrenci koalisyonları, komünistler ve işçi kitlesi hareketi ile sürdü. Bu da Sıdki Paşa önderliğindeki Müslüman Kardeşlerin ihanetine uğradı. Vefdin yönetime gelmesine kadar sürdü sonra tekrar bir ihanet ki, Mısır'ın yıkımına sebep oldu ve bu ihanete Müslüman Kardeşler de destek verdi. Ve sonrasından Askeri darbe...

1952'de ilk, 1954'te ise ikinci bir askeri darbe oldu. Sonra Nasır dönemi geldi. Bu dönemde sömürgecililere karşı tavır alındı ancak Cemal Abdulnasır yavaş yavaş devrimin iç unsurlarını bitirdi...

Mısır halkının yapabileceği ve halkın yararına bazı düzenlemelerde bulundu ancak bunu demokratik bir şekilde değil  yukardan, bir dayatmayla gerçekleştirdi. Düzen demokrasi karşıtıydı.

1967'ye gelindiğinde ise Siyonistler aracılığıyla Amerika'nın sömürüsünden kurtulamadı. Bundan Sonra Nasır tutunamadı ve kapıları ardına kadar açtı. Mübarek de onu takip etti.

 Birinci devrim dalgasının ardından 1970'ten 2011'e kadar 40 yıl uyuyan ve uluslararı hiçbir ağırlığı kalmayan Mısır Halkı, 2011'de yeni bir devrim dalgasıya uyandı...

Bugün biz ikinci devrim dalgasına girdik ki, bunun kapsayıcılığı ve derinliği uzun süren ilk devrim dalgasından daha da güçlü olabilir. İnaniyorum ki, uluslararası  koşulları ve yerel durumu gerektiği gibi kavrayabilen bir hareket, bizi ilerleme yolunda sonuca götürecektir.

 Nisan 2011

Çeviri: Muhammed Emin Üzümcü