6 Kasım 2011 Pazar

Metamorfoz

Murat Çakır


»Vatanım yeryüzü, milletim insanlık!«*)

Me-ta-mor- foz, [Lat. Metamorphosis], Başkalaşma – Herhalde Alman ordusundaki değişimi ifade eden en uygun tanım bu olsa gerek. Çünkü Almanya anayasası temelinde Federal Ordu tanımlanmaya çalışılırsa, bugünkü yapısının »yurt savunması« ile yakından uzaktan bir ilgisinin kalmadığı görülebilir.

Federal Ordu’nun metamorfozu rafine bir biçimde ve yavaş yavaş gerçekleştiriliyor. Bu hafta Almanya kamuoyunun gündemi »Avro’yu kurtarma operasyonları« ile meşgulken, Federal Hükümetin en çalışkan (!) üyesi, Savunma Bakanı Thomas de Maizière, Almanya çapında çeşitli ordu yerleşkelerinin kapatılacağını ve bu şekilde bütçe konsolidasyonu için gerekli olan tasarruflara başlanacağını ilân etti.

Aslında selefi Karl-Theodor zu Guttenberg’in zorunlu askerliği kaldırma kararı ile bu adım birlikte ele alındığında, savaş karşıtlarının savunma giderlerinin azaltılması isteğinin yerine getirildiği düşünülebilir. Ama kazın ayağı hiç öyle değil, çünkü atılan adımlar Federal Ordu’nun saldırı savaşları ordusuna dönüşümünün bir gereği.

Zorunlu askerlik, Federal Ordu’nun vurucu gücünü azaltan bir uygulamaydı. Zorunlu askerlerin »yurt dışı görevlerinde« yetersiz oldukları görülmüş ve gereksiz yere kapasiteleri bağladığı açığa çıkmıştı. »Reform« adı altında atılan adımların asıl hedefi, saldırı savaşları ve işgaller gibi »yurt dışı görevlerine« gönderilecek olan asker sayısının artırılmasıdır. Hükümet planlarının, şu an için 7 bin ile sınırlı olan asker sayısının 10 bine çıkarılması olduğu uzun zamandan beri bilinmekte. Britanya (23 bin asker) ve Fransa (30 bin asker) ordularının müdahale savaşları için silah altında tuttuğu asker sayıları Almanya için örnek teşkil ediyor.

Gerçekleştirilen »reformun« Almanya’nın savaş sonrasındaki en büyük stratejik-askerî dönüşüm projesi olduğu söylenebilir. Dönüşümün temel hedefi, iddia edildiği gibi ülke savunması veya ittifak yükümlülükleri değil, yönergelerde altı çizildiği gibi, Alman tekellerinin küresel çıkarının korunmasıdır.

Yürürlükte olan Savunma Politikaları Yönergesi, Federal Ordu’nun en temel görevinin, »serbest ve engelsiz dünya ticaretinin ve açık denizler ile doğal kaynaklara serbest ulaşımının güvence altına alınması« olduğunu belirtiyor. Bu açık emperyalist amaç da, CDU/CSU, SPD, FDP ve Yeşiller’den oluşan fiîli büyük koalisyonca savunuluyor.

1949’da, Federal Almanya’nın kuruluş ilânının hemen akabinde düzenlenen bir iktisat kongresi katılımcıları »Özgür Almanya ancak özgür bir Avrupa çatısı altında ekonomik gücünü gelistirebilir« tespiti üzerinde hem fikir olmuşlardı. Yani, güçlü Almanya artık Avrupa ile var olabilecekti. Ve bugünün Çekirdek Avrupa konseptini, Almanya’nın ihracat şampiyonu olmasını ve AB üyesi ülkelerin derin kriz içine düşmelerindeki belirleyici rolünü göz önünde tutarsak, Almanya sermayesinin bu amacına önemli ölçüde ulaşmış olduğunu görebiliriz.

Kısacası kendi sınırları içerisinde enerji ve hammadde kaynaklarına hemen hemen hiç sahip olmayan Almanya’nın küresel egemenlikteki aslan payını kapma yolunda hızla ilerlerlediği söylenebilir. Almanya’nın neoliberal elitleri bu ulvî (!) amaçları için ülke içinde demokrasinin içini boşaltırlarken, dış politikayı da militaristleştirmeye devam ediyorlar. Neoliberal politikaların itici gücü ve küresel krizlerin açık farkla galibi olan Almanya, bu politikalarıyla dünya halklarına seçenek olarak sömürüyü, açlığı, sefaleti, savaşları ve ölümü sunuyor.

Ancak Almanya bu konuda yalnız değil. Emperyalist güçler ordularını her daim saldırı savaşlarına hazır ve dünya çapında konuşlanabilecek yeteneklerle donatıyorlar. Bu açıdan Almanya’daki askerî dönüşümün bir NATO politikası olduğunu ve Türkiye’de de profesyonel orduya geçme çalışmalarının da, bu politikalar çerçevesinde uygulandığını vurgulamak gerekiyor.

Profesyonel orduyla, »askerlikten« kurtulacaklarını zannedenler müthiş yanılıyor. Çünkü, »profesyonel« savaşların asıl faturasını kendilerinin ödeyeceklerini bilmiyorlar.

-------

*)Van depremi ile bağlantılı olarak ortaya çıkan müthiş ırkçı heyezanlar korkutucu boyutları ile ürkütücü bir hâl aldı. Irkçılığa ve milliyetçiliğe karşı verilebilecek en güzel yanıt, »vatanım yeryüzü, milletim insanlık« şiarıdır. Bu şiarı bir nevî »kelime-î şahadet« gibi, yani »şahadet ederim ki, yeryüzünden başka vatan, insanlıktan başka millet yoktur« inanışı ve bilincini insan olmanın şahadeti olarak sürekli tekrarlamak gerektiği düşüncesindeyim. O nedenle, bundan sonraki yazılarıma her defasında bu şahadetle başlayacağım.

23 Ekim 2011 Pazar

Emperyalist barbarlık!



Demir Bilgin
Demir.bilgin@yahoo.dk

Emperyalizm, aynı zamanda barbarlıktır. Barbarlık ya da Vandalizm özde aynı şeydir. Barbarlar ya da Vandallar, 5.yüzyılda, Roma ve Roma İmparatorluğu’nu yağmaladılar. Sene 2011 aynı emperyalist Vandallar / barbarlar bu kez bir Kuzey Afrika ülkesini, Libya’yı yağmalıyorlar.

Libya, şuan ”modern” emperyalist barbarların işgali altında. Libya işgal altında.

Vandallar ya da barbarlar, Libya devrimi lideri Muammer Al Kaddafi’yi sadistçe katlettiler. Şimdi de ülkenin zengin kaynağı petrolü nasıl paylaşırız derdi içindeler.

Parentez açıyorum: Emperyalizmin bir yüzü, işgal, diğer yüzü de, barbarlık yani Vandalizmdir.

Parentez içerisinde parentez açıyorum: Emperyalizm, bir yandan yeni pazarlar elde etmek için halkları birbirine kırdırmak, diğer yandan da, buna, yani emperyalizme tepki ve karşı çıkanlara barbarca saldırmak demektir. Libya’da olan budur. Daha önceleri, Irak, Somali ve Afganistanda olan ve yapılan budur. Emperyalizm budur. Emperyalizm, ”herşey kâr için”, her türlü ahlaksızlığı yapmak demektir.

Emperyalizm budur. Emperyalizm ve onun yerli yardakçıları güçleri yettiğinde, her alanda, tüm dünya halklarına barbarca saldırmak demektir.

Emperyalizm, bir ahlaksızlık sistemidir. Budur.

Emperyalist oyun ve oyunlar bitmez. Libya’dan sonra aynı oyunlar Suriye üzerinde de devam edecektir. Emperyalist barbarlar ya da Vandallar Suriye rejimini çökertmek için daha fazla uğraş vereceklerdir. Emperyalizm budur. Emperyalizm, oyun içinde oyundur.

Emperyalizm, yıllar öncesinde, Faiz Cebiroğlu’nun bir makalesinde değindiği, ”Şer Fabrikası’dır.” Bu fabrikada, bu şer fabrikasında, ezilen dünya halklarına tüm şerler imal ediliyor. Bu fabrikada Libya işgali seneryolar üretiliyor. Bu şer fabrikası vasıtasıyla Libya işgal ediliyor.

Libya işgal ediliyor, ama bu Amerikan şer fabrikasında, Libya petrollerinin nasıl paylaşılağı da formüle ediliyor.

Bu şer fabrikasının formülü açıktır; onlara, yani emperyalist Vandal / barbarlara bağlı kalacak bir yerli komprador tabaka yaratmaktır. Yaratılıyor, Libya’da yaratılmıştır.

Emparyalizm budur. Emperyalizm, siyasi yönlerden hakimiyet altına alamadığı rejimlerden silahla, savaşla kurtulma mücadelesidir.

Acıdır, ama durum budur.

Bu durum bana, Nazım Hikmet’in 1941 yılında yazmış olduğu, ”Yirminci Asra Dair” şiirini hatırlattı. Aslında başlık ve şiir ”21. asra dair” olabilirdi. Değişen bir şey de olmazdı. 1941 yılında ne diyor Nazım:

Uyumak şimdi, uyanmak yüz yıl sonra sevgilim / Hayır, kendi asrım beni korkutmuyor, ben kaçak değilim / Asrım sefil, asrım yüzkızartıcı, asrım cesur, büyük ve kahraman..”


Acıdır, ama yaşadığımız çağ budur.

Acıdır, emperyalistler böylesi bir yüz yılda Libya’yı işgal ettiler.

Acıdır, emperyalistler 21.yüzyılda Libya devrim lideri Muammer Al Kaddaffi’yi katlettiler.

Acıdır, acıdır ama her karanlığın bir sabahı vardır.

En karanlık bir zamanda yeni Ömer Muhtar’lar, yeni Muammer Al Kaddafi’lerde çıkar, çıkacaktır!

8 Eylül 2011 Perşembe

Somali’de açlık veya “gayri insânî” yardım!



Fikret Başkaya

Somali’de insanlar açlıktan ölüyor, uydulardan rahatsız edici, utandırıcı görüntüler dünyanın dört bir bucağına yayılıyor, BM ve “insânî” yardım kuruluşları herkesi yardıma çağırıyor. Birleşmiş Milletler Örgütü sözcüleri, Somali’de, Kenya’da ve bir bütün olarak ‘Doğu Afrika Boynuzu’nda’ 12 milyon insanın açlık ve ölüm riski altında olduğunu, acilen müdahale için 1,6 milyar dolar toplanması gerektiğini söylüyorlar...

Şimdilerde artık ‘neden” sorusu pek sorulmuyor, onun yerini “nasıl” sorusu almış durumda ve bu tesadüfen böyle değil... Zira, “neden” sorusuyla başlanırsa, problemin kaynağına inme yolu açılabilir. Böyle bir şey de ‘yeryüzünün egemenlerinin’ işine gelmez. O zaman olabildiğince “neden” sorusundan uzak durmak “tercih edilir” hale geliyor... Neden Somali’de açlık var sorusuna, geçerli egemen söylem dahilinde verilen cevap mâlûm: Kuraklık... Kuraklık yüzünden yeterli besin maddesi üretilemiyor ve bu yüzden insanlar açlıktan ölüyor... Eğer “Somali’de, Afrika Boynuzunda neden açlık var? Sorusu sorulabilse ve başka “neden” sorularıyla da devam edilebilseydi, ‘kuraklık gerekçesiyle’ yetinilir miydi? Neden kuraklık ABD ve Avusturalya’nın bazı bölgelerini vurduğunda oralardaki insanlar açlıktan ölmüyor? Kaldı ki, açlık kapitalizmin mantığında içkin [mündemiç] olan bir şeydir. Halen dünya’da yaklaşık 1 milyar insan açlıkla cebelleşiyor, yeterli beslenemiyor, bir kısmı da doğrudan veya dolaylı açlığa dayalı nedenlerle [hastalıklar, vb.] ölüyor. Bu, bu dünya’da yaşayan her 7 insandan birinin açlık belasıyla yüzleşmek durumunda olması demektir. Oysa, dünya’da besin maddesi [hububat] kıtlığı değil, bolluğu var... 1960’lı yıllardan bu yana dünya nüfusu 2 kat, gıda maddeleri üretimi de 3 kat arttı. Demek ki, bu günkü gıda [besin] maddeleri düzeyi, bırakın 1 milyar insanın açlık çekmesini, 12 milyar insanı doyurmak için yeterli... Hepsi bu kadar da değil, söylendiğine göre üretilen gıda [besin] maddelerinin yaklaşık üçte biri israf ediliyormuş... [İngiltere’de her yıl 7 milyon ton yiyecek maddesi, Türkiye’de her gün 4,5 milyon ekmek çöpe atılıyor] Afrika Boynuzu’ndaki kritik durumun üstesinden gelmek için 1.6 milyar dolar yetiyormuş ve dünyanın en zengin adamı, Meksika’lı Carlos Slim Helu 74 milyar dolarlık servete sahip... Üstelik son bir yılda servetini tam, 20,5 milyar dolar artırmayı da “başarmış”... Somali’de ve başka yerlerde insanların açlıktan ölmesiyle milyarderlerin servetindeki hızlı artış arasındaki belirleyicilik ilişkisi biliniyor mu? Merak konusu yapılıyor mu?

Bir tarafta bolluk, öteki tarafta açlık, aşağılanma, utanç, ölüm... Peki neden? 1935 yılında faşist Musolini’ İtalyası tarafından Habeşistan’ın [bugünkü Etyopya] işgal edilip-sömürgeleştirilmesi üzerine yazdığı, Taranta Babu’ya Mektuplar’da, bir şiir dehası olan Nazım Hikmet, sorunun cevabını çarpıcı ve etkileyici bir şekilde veriyordu:

Fakat ne hikmettir ki TARANTA - BABU
büsbütün tersine burda bu!.
Bir öyle şaşılası
dünya ki burası,
bollukla ölüyor,
kıtlıkla yaşıyor.


Varoşlarda hasta, aç kurtlar gibi
insanlar dolaşıyor
ambarlar kilitli
ambarlar buğdayla dolu..

Tezgâhlar
ipekli kumaşla dokuyabilir
topraktan güneşe kadar giden yolu.
İnsanlar yalnayak


insanlar çıplak... *

O halde sadede gelebiliriz. Kuraklık dalgalarına rağmen, 1970’li yıllarda Somali kendi kendini besler durumdaydı. Nitekim 1970’li yıllarda da bugünküne benzer kuraklık yaşanmış olmasına rağmen, ciddi bir açlık sorunu yaşanmamıştı. Zira, o zaman duruma müdahale edebilecek bir hükümet vardı. Emperyalist müdahalelerle Somali ulusunun dokusu yırtıldı, ülke parçalandı ve tarım çökertildi. 2005 de 300 bin Somalili açlıktan öldü. Oysa, 1980’li yıllarda bile Somali ihtiyacı olan hububatın %85’ini üretebilir durumdaydı. Somali’nin bugün içine sürüklendiği durum, emperyalist müdahalelerin sonucu olarak anlaşılabilir ancak... 1980’lerden itibaren IMF ve Dünya Bankası, dış borç ödemelerini [yağmasını densin] güvence altına almak üzere, Somali’ye “yapısal uyum programları” dayattı. Bunun tarım sektöründeki karşılığı, tarımın dış rekabete açılması, “liberalizasyonuydu” . Tarımın “liberalizasyonu”, Somali tarımsal üretiminin emperyalist ülkelerin [ABD, AB] sübvansiyonlu ürünlerinin rekabetine açılması demeye geliyordu. Somali yerli üretiminin Avrupa ve Amerika tarım tekellerinin üretim maliyetlerinin altında satılan ürünleriyle rekabet etmesi mümkün değildi. Giderek ulusal üretim sürdürülemez duruma geldi ve çöktü. Köylü üreticiler tarım alanlarını terketti. [Kaldı ki, bu sadece Afrika’ya özgü bir durum değildir, Asya ve Latin Amerika için de geçerlidir]. Afrika Boynuzu’nda açlığın başlıca nedenlerinden biri de, ana besin maddelerinin fiyatlarındaki aşırı artışlardır. Nitekim, Somali’de son yılda mısır ve kızıl süpürge darısının fiyatı % 106 arttı... Hububat fiyatlarının mayıs 2010 ve mayıs 2011 aralığında %240 oranında arttığı ileri sürülüyor. Somali parasının ard arda devalüasyonları, petrol, gübre ve diğer tarımsal girdi fiyatlarını yükseltti. Veterinerlik hizmetleri özelleştirildi ve ABD kökenli tohum ‘sağlayıcılar’ sahaya indi... Bu artışların gerisinde de gıda maddeleri üzerinde yürütülen spekülasyon var. Çokuluslu şirketler tarafından tarımsal alana yapılan ‘yatırımların’ yaklaşık %75’inin spekülatif olduğu ileri sürülüyor. Bu arada milyonlarca hektar verimli Afrika toprağının yabancı ülkeler [Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, vb. ve çokuluslu şirketler tarafından satın alınıp, ihraç amaçlı üretime tahsis edilmesi de üzerinde önemle durulması gereken bir husustur.

Artık gıda maddelerinin de, herhangi başka bir şey gibi kâr ve spükülasyon alanı ve aracı haline geldiği koşullarda, insanların açlıktan ölmesi neden şaşırtıcı olsun? Demek ki, açlık tamı tamına politik bir sorun, sadece kuraklıkla açıklanabilir bir şey değil...

Dramın gerisindeki ikinci temel neden emperyalizmin Kara Afrika’ya dahlidir. 1992 Aralığında ABD, Birleşmiş Milletler Örgütü şemsiyesi altında Somali’ye askerî bir müdahelede bulundu. Elbette emperyalizmin hizmetinde Kore’ye asker gönderip “dünya barışına” katkı sunan TC’nin, bu operasyona dahil olmaması düşünülemezdi. Dönemin karizmatik generali, 27 şubat ‘post-modern’ darbesinin mimarlarından Korgeneral Çevik Bir de “insânî” askerî müdahalenin” komutanlarındandı. Bu emperyalist kuşatmaya her zaman olduğu gibi, şiirsel bir ad bulunmuştu: “ umudu yeniden yaratma operasyonu” [Operation Restore Hope]... Ve askerî işgal “insânî yardım” olarak sunuldu. İnsânî yardım topla, tüfekle, tankla, savaş uçağı ve savaş helikopteriyle mi götürülürdü? Yiyecek, içecek, giyecek, çadır, hekim, hemşire, ilaç, vb. götürülmesi gerekmez miydi? Önce Somali’de devleti çökerttiler, işlevsiz hale getirdiler ve sonra ona “fail state” [kifayetsiz devlet] dediler... Emperyalist ABD’nin ve avânesinin gerçekten ‘insânî kaygıları’ olabilir miydi? Emperyalist herhangi bir rejimin insânî kaygılar taşıması mümkün müdür? ABD’nin “insânîlik” ve “yardım” retoriğinin gerisine gizlenerek murad ettiği iki şey vardı: 1. Başta petrol olmak üzere, Somalinin enerji ve maden kaynaklarına el koymak; 2. Afrika Boynuzu’nun stratejik konumunu ABD’nin emperyal çıkarları için kullanmak. Bilindiği gibi, Afrika Boynuzu’nun, Süveyş Kanalı, Aden Körfezi ve Güney Asya ve Hint Okyanusunun militer denetimi için stratejik önemi büyüktür.

“İnsânî” yardımı nasıl bilirsiniz?

Kolonyalizmin doğrudan versiyonunun tasfiye edildiği ikinci emperyalistler arası savaş sonrasında, politik planda bağımsızlaşan ülkelerin emperyalizmden kopmalarını engellemenin ‘yumuşak’ aracı yardımlar olacaktı. Aslında yardımların kelimenin bilinen anlamında yardımla bir ilgisi yoktu. Yardım denilen, oltaya takılan zokaydı. Yüksek faizle borç veriyorlar ve bir de ona ‘yardım’ diyorlardı. Yardımların bir tuzak olduğu anlaşılınca, önüne bir niteleme sıfatı getirdiler ve “insânî yardım” dediler. Aynı sürdürülebilir kalkınma gibi... Zira, ortada kalkınma diye bir şey yoktu, sermayenin büyümesine kalkınma diyorlardı. Bu yardım retoriğini John Galbraith şöyle ifade etmişti: “ aşıya sahip olduğumuza göre artık frengiyi keşfedebiliriz...” Velhasıl ‘yardımların’ bir tek amacı vardı: Çok uluslu şirketlerin kârını artırmak. Fakat sadece yardım kelimesinin önüne ‘insânî” sıfatını getirmek yeterli olmazdı. Bir de bizde Sivil Toplum Örgütü [STK] denilenin Batıda’ki aslı olan Hükümet Dışı Örgütler [NGO’lar] denilenler devreye sokuldu. Şimdilerde bu örgütler yardım endüstrisinin etkin araçları durumuna gelmiş durumdalar. Elbette gerçekten yardım amaçlı NGO’lar da var ama, bunlar istisna. NGO’ların çoğunluğu USAID [Birleşik Devletler Uluslararası Yardım Ajansıyla] çalışıyor, USAID’ın da Pentagona çalıştığı biliniyorken devre tamamlanmış sayılır. Diğer emperyalist ülkelerin NGO’larının durumu da az-çok aynı. Varlık nedenleri ve misyonları, politik, ekonomik stratejik amaçlara hizmet etmek, çokuluslu şirketlerin kârını artırmak, bu amaçla da “seyirciyi oyalamak...”

NGO’ların devletten ve sermayeden bağımsız olmaları ancak istinai olarak mümkündür zira, ya devletlerden ya da sermayeden besleniyorlar. “Bağımsız” örgütlermiş, “insânî” amaçlar taşıyormuş yanılsaması yaratmadan pis misyonlarını sürdürmeleri mümkün değildir...Bir de “politika dışı” olmakla öğünüyorlar. “Biz politikaya bulaşmayız, biz yardım kuruluşuyuz” diyorlar. Böylece asıl soruyu, yani “neden sorusunu” sormaktan kurtuluyorlar... Aksi halde sorunun kökenine inmek gerekecektir, emperyalist oyunun ve iki yüzlülüğün teşhir edilmesi mümkün hâle gelecek, ayıp açığa çıkacaktır... Ben politaknın dışındayım demekle kimse ‘politika dışı’ olmaz, ama mevcut kepazeliğin meşrulaştırılmasına ve sürdürülmesine hizmet edebilir. Böylece sorunun kaynağına inmek isteyenleri devre dışı bırakmak kolaylaşıyor. Sanki bu dünyada politika dışında kalınabilirmiş gibi...

“İnsânî” yardım NGO’ları, daha çok yardım toplamak için durumu abartıyorlar, ölümler başlayıncaya kadar seslerini çıkarmıyorlar, daha çok yardım almak için bir birleriyle rekabet ediyorlar. Toplanan yardımların önemli bir kısmı bu örgütler tarafından kendi bürokratik işleyişlerinin finansmanında kullanılıyor. O kadar ki, Birleşmiş Milletler Örgütü bile topladığı yardımların yaklaşık % 25’ini ihtiyaç sahiplerine ulaştırabiliyor, geri kalanı BM memurlarına yüksek maaş, büro kirası, pahalı cipler satın alma, lüks otellerde konaklama, vb. kullanıyor. Toplanan yardımın bir kısmı yardımı veren ülkenin uzmanlarına maaş olarak geri gidiyor... Velhasıl insâni yardım ‘iyi kazandırıyor’... Hiç şu “yardımsever” Birleşmiş Milletler Örgütü personelinin ve “insânî“ NGO çalışanlarının aldıkları maaşı merak eden var mı?

Elbette milyonlarca insanın samimi cabalarını küçümsemek haksızlık olur. Âcil müdahale gerektiren felaketlere âcil yardım vazgeçilmezdir ama açlık da dahil, insanlığın temel sorunlarını ‘iyilikçilikle’ çözmek mümkün değildir. Bu sorun sadakayla üstesinden gelinebilir mâhiyette bir şey değildir. Üstelik sorunun çözümünü, bu durumun asıl sorumluları olan emperyalist ülkelerden ve onların “insânî” yardım kuruluşlarından beklemek abesle iştigal etmektir. Kaldı ki, asıl yapılması gereken yardım değil, bölüşme/paylaşma kültürünü işlevselleştirmektir. Toplumsal eşitsizliğin kökenine inmektir ki, bunun da yolu sömürüye karşı çıkmaktan geçer... Üretim ve yaşam araçlarının özel mülkiyet konusu olmasını sorun etmekten geçer... Büyük hırsızlara karşı çıkmadan, sömürüyü, yağmayı ve talanı sorun etmeden, sorunları çözmek mümkün değildir ama, sözde insânî bir söylemle mevcut statükoyu sürdürmek şimdilik mümkün olabiliyor. Onun için “neden” sorusunu inat ve israrla sormak ve gereğini yapmak gerekiyor. Böylece egemenler cephesinin ikiyüzlülüğünü ve sahtekârlığını teşhir etmek mümkün olabilir...

Duyduğuma göre başbakan R.Tayyip Erdoğan, BM oturumunda Somali’deki açlığı gündeme getirecekmiş. Eğer bu konuya değinmeye gerçekten niyetliyse, gıda maddelerinin bir metaya dönüştürülüp kâr ve spekülasyon aracı haline getirilmesini, ‘insânî yardım” denilenin aslında insânî değil, politik, ekonomik, ticari ve finansal çıkarların hizmetinde olduğunu, gıda maddeleri üzerindeki spekülasyonu, emperyalistler tarafından 30 yılı aşkın zamandır dayatılan “yapısal uyum programlarını” ve bunların neden olduğu insânî, sosyal ve ekolojik yıkımı, önüne ‘insânî’ sıfatı eklenen ABD ve NATO’nun askeri operasyonlarını, Afrika topraklarının emperyalistler ve onların güdümündeki devletler ve çokuluslu şirketler tarafından satın alınmasını, köylülerin topraklarından ve yurtlarından kovulmalarını, dış borç ödemelerinin tahribatını, depremzedelere “yardım” bahanesiyle ABD’nin Haiti’yi işgal etmesini... velhasıl kapitalist-emperyalist sömürü, yağma ve talanı da gündeme getirebilir mi?

Bir çift söz de şarkıcı, türkücü, sinema oyuncusu... şov endüstrisinin ünlülerine: Her “insânî yardım” kampanyasına “dahil” olduğunuzda asıl sorunların, tartışılmasını, bilince çıkarılmasını, anlaşılmasını engellediğinizin ve birilerinin pis misyonunu meşrulaştırdığınızın farkında mısınız? Elbette aynı şey sorunun özüne inmekten özenle kaçınan gazeteciler için de geçerli. Neden felâket bölgelerine kendi imkânlarınızla değil de, politikacıların uçaklarına binip gidiyorsunuz? Neden emperyalizmin hizmetindeki NGO’ların verdiği bilgilerle yetinip, kendi gözünüzle şeylere bakmaya yanaşmıyor sunuz?

DAĞA ÇIKMAK!


Dr. İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

BEN DAHA ÇOCUKKEN DAĞA ÇIKARDIM


Henüz ilk okul çağında bile değilken, evdeki olan bitenden sıkılınca, yahut kırkınlık duyunca, iç çamaşırlarımı bir bohçaya koyar Beydağı eteğindeki büyük amcamın evine seğirtirdim. Bu davranışım acaba Kürt kökenli olmamdan mı ileri geliyordu, bilemiyorum.

Zira, 1834 senesinde Alman mareşali General Moltke’nin Türkiye mektuplarında bahsettiği gibi, Kürtler Osmanlıya baş kaldırıp ta ordudan dayak yiyince dağa çıkarlarmış. Gençlerin on beş sene askerlik yapmalarına, zaten fakir olan halkın vergi vermesine razı değillermiş. Şimdi BDP’liler de TBMM ye küsüp seçildikleri halde meclise gitmemeye karar vermişler. Meclise gidip te medenice, demokratça tartışma yapıp, tezlerini savunmak yeteneklerine başvuracaklarına Kürdistan dağlarından imdat umuyorlar.

Dr.Faruk Sükan bir müddet iç işleri bakanlığı yapmıştı. Onun bakanlığı sırasında Siirt’te dağa çıkmış bir Hamido eşkıyası vardı.’’ Bu problemi incelemek, hakikati anlamak için 8 defa Siirt’e gittim ve Vali ile değil vatandaşla kahvelerde temasa geçtim diyordu. 8 senelik bakanlık zamanımda 2 defa İstanbula vazife için gittim diyordu. ‘’ Bir yüzbaşı sarhoş hali ile bir eve girip, orada bir Kürt kadının ırzına geçtiği için, köyün delikanlılarından Hamido’ da o yüzbaşıyı çekip vurmuş. Onun bu davranışı resmi kanallarca devlete karşı isyan hareketi olarak değerlendirilmiş ve Hamido’nun çıktığı dağa jandarma taburları gönderilmiş’’!.

Türkiye de iken okuduğum son kitap Bejan MAMUR’un ‘’ Dağın ardındakiler ‘’ idi. O kitaptaki söyleşileri okuyunca PKK lı gençlerin töhmet altında bırakıldığı gibi kandırılmış, cahil gençler olmadığını, bilakis çoğunun Üniversiteden ayrılıp, hatta son zamanlarda Liseli gençler olduğunu öğrenirsiniz. Türk tarafında masa başında ahkâm kesenler hala onları terörist, katil olarak değerlendiriyorlar. Demek ki Kürt sorununda yapılan en büyük hata o kendi kimliğine bilinçlenmiş gençlerin hak etmedikleri tarzda damgalanmalarıdır. Onların en büyük iddiası bir milleti millet yapan Kültürü, dilidir ve bu 80 senedir Türk hükumetleri tarafından ayaklar altına alınmış, o milletin gururu, haysiyeti ile oynanılmış olmasıdır. Acaba onlara silah sıkan Mehmetçikler bu olan bitenden haberdarlar mı? Yoksa onları terörist, vatan haini olarak mı, bölücü olarak mı görüyorlar?

Fakat dağa çıkmanın, silahla hak aramanın bu asırda yahut gelinmiş olan bu süreçte davalarına bir faydası olacağına inanıyorlar mı?

Geçen hafta İsviçre de idim. Onlarında bin sene içinde bir Wilhelm Tell’leri olmuş asi cinsinden. Fakat halen en demokratik, en zengin bir devlet seviyesine varmışlar. Onlarında bir ana dil tartışması var. İsviçre de konuşulan Almanca’nın değişik bir aksanı, söyleyiş tarzı var. Hoch Deutsch dedikleri tarzda değil. Okullarda Hoch Deutsch öğretiliyor. Fakat bir kısım halk anadili olan o İsviçre ağzının okullarda öğretilmesini istiyor. O tarz konuşmayı ana dilleri olarak kabulleniyorlar. Diğer enteresan bir duyumumda % 63 ebeveynlerin çocuklarını özel dershanelere gönderip, hazırlık kursuna iştiraklarını sağlamaları.

İsviçre de bizim örnek alabileceğimiz ‘’Demokratik Özerklik ‘’ mevcut ve bu bin senedir bölünmeğe sebep olmamış. Hatta dört lisan olmasına ve çok sayıda kanton olmasına rağmen.

Daha kısa bir müddet önce Kürt, Kürdistan kelimesini kullanmak suç sayılırken, bugün ulaşılan demokratik reformlar sayesinde Kürtler neredeyse federasyona gitmek istediklerini söyleyebiliyorlar. Arap baharının, Kuzey Irakta otonom Kürdistan’ın kurulmuş olması elbette Kürt vatandaşların aktivitelerini kışkırtıyor. Türkler kendi Kültürel değerlerinden iftihar ederken, Kürtlere KÜLTÜREL yönden 80 senedir ZULM ettiklerinin farkında değiller. Asıl problem çakıl taşı değil, asıl problem sosyolojik ve siyasi yönden dikkate alınacak, en önemli faktör KÜLTÜREL yönden yapılan baskıdır. Hala Şıvan vatana dönüp Türküsünü söyleyemiyor. Dünya çapında yazar Yaşar Kemal Kürtçe kitaplarını yayınlayamıyor, Cahit Sıtkı’nın Kürtçe hangi şiirini duydunuz. Yılmaz Güney’in, Ahmet Kaya’nın vatan hasretinden, Paris’te ölümleri, Ruhi Su’nun hasta iken Avrupa’ya gitmesine izin verilmemesi Türklerin hesabına kaydedilecek cinayetlerden sayılmaz mı?

Ne PKK lı gencin, ne de Mehmetciğin birbirlerine EMPATİ yapma şansları var. Siyasilerin, Askerlerin onları hatalı bir tarzda şartlandırmalarıdır bu kör döğüşüne sebep. Yeteneğim olsa o iki gencin, belki de cennette, karşılıklı söyleşilerini, dertlenmelerini, pisi pisine katledilmelerini dile getiren bir SENARYO yazar dizi rejisörlerine gönderirim.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun bir tablosunda Lale çiçeğinin kökünde 6 ceset resmi var. ‘’ Yunus’’ ya da ‘’ Kimi masum kimi güzel yiğitler ….’’ Diye yazılı büyük tablonun altında.

Köln. 06.09.11

29 Ağustos 2011 Pazartesi

İF I were an AKİL MEN!..





Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

İF I were an AKİL MEN (Keşki bir Akil adam olsaydım)

ANATEVKA ( Damda ki Kemancı ) müzikali çarlık Rusya’sında göçe tabi tutulan bir köylü sütçü ailenin hikayesidir. Onu seyrederken Kürt halkına yapılan mezalimi hatırlamamak mümkün değil. Keşki bir Kürt bestekarı da bu derece etkili bir esere imzasını atsa. If I were a Richman ( Keşki zengin bir kimse olsaydım) türküsünü ‘’Keşki ben bir AKİL adam olsaydım) ‘a aranje ettim. O zaman Kürt sorununa yararlı tavsiyelerde bulunurdum.
Benim böylesi bir konuma talip olmamın haklı gerekçeleri var mı? İzah etmem lazım.

1. 50 yıldan beri batıda yaşayıp ilim adamı hüviyetini kazanmış ,yaşım itibariyle de 80’ ni ni aşmış , Kürt sorununa kafa yorup 100 den fazla makale neşretmiş bir kimseyim.

2. Siyasete hiç karışmadım, fakat Türkiye’nin siyasi tarihini etkileyici bir aileden geliyorum. Şöyle ki: Aile büyüğümüz Haci Bedir ağa geçen asrın başında Türkiye’de ki en büyük aşiretlerden RİŞVAN aşiretinin başında idi. Şarktaki aşiret kavgalarının son bulması için girişimlerde bulunmuş ve bu vesile ile Meclisi Mebusan’ının takdirnamesine mazhar olmuştu. Müteakiben URFA ve Gaziantep’in Fransızlardan kurtarılmasında 500 atlısı ile müdahil olmuş, Ali GALİP hadisesinde de basiretli davranışı ile Kurtuluş savaşı mücahitlerinden sayılmış ve hem cephe de , hem de meclisteki faaliyetlerinden dolayıda ancak yedi kişiye nasip olan İstiklal madalyası ile BMM tarafından ödüllendirilmiştir.

3. Daha sonra bizim ailenin beş mensubu da TBMM de hizmet vermiştir. Bunlar sırasıyla:

a. Hüseyin Fırat .İçel Mebusu. 1950-1960
b. Sırrı Turanlı. Adıyaman Mebusu. 1957-1960, Adıyaman senatörü. 1964-1972
c. Ali Turanlı. Adıyaman Mebusu. 1964-1972
d. Dengir Mir Mehmet Fırat. Adıyaman-Mersin-Adana Milletvekili.1997-2011
e. Sırrı Özbek. Adıyaman, İstanbul milletvekili

4. 5 lisan bildiğim için her sabah internetten iç ve dış basını, yorumları, icmalleri takip etmek imkanım olmakta , mesleğim icabı da her sınıftan vatandaşla, yerli ve yabancı siyasiler, sanatkârlar, ilim adamları ile görüş alışverişinde bulunmak la geniş bir horizona sahip olmam imkanı doğmaktadır.

5. 100 e yakın Kürt mevzuun da çeşitli dillerde yayınlanmış kitap kütüphanemde mevcuttur ve senelerdir bu mevzudaki yayınları incelemek imkanım olmuştur.

Evvela bir durum tespiti yapmak istiyorum.

İsmail Beşikçi’nin ‘’ CHF ‘nin Kürt sorunu’’ adlı kitabın da , sayfa 91 de Şevket Süreyya’nın ‘’ Dersim’’ kitabından bahisle Osmanlı devrinde Kürtlerin durumunu şöyle anlatıyor.

‘’ Eski Osmanlı vesikalarına göre Van ve Diyarbekir vilayetlerinde 24 ‘’ Osmanlı sancağı’’, 12 ‘’ Ekrat Beyliği ( Ekrat sözü Kürt sözünün çoğulu olarak kullanılmaktadır) ve ‘’ Mefruzukalem hükümet’’ ( Kürt hükümeti) vardır. Sancak , devlet idaresine bağlı olan yerlerdir. Ekrat beyliklerine devletin görünürde bir müdahalesi vardır. Fakat Kürt hükümetleri ne varidatına, nede idaresine , devletin müdahalesi olmayan, müstakil, fakat iptidai derebeyi hükümetlerdir. Bu vesikalara göre , mesela , Palu bir hükümettir., Bitlis bir hükümettir. Bu hükümet reislerinin istiklal alameti olan ‘’Bayrak’’ vardır. Kendilerine zaman zaman name ve ferman yazılır.

Bu manzaranın manası, ‘’ Van ve Diyarbekir eyaletleri, eski Osmanlı İmparatorluğunca hiçbir zaman tam teshir olunmamış ( zaptolunmamış ) demektir. İşte Osmanlı İmparatorluğu zamanında zaptedilleşemeyen bu bölgeyi zapt etmek görevini tarih Kemalist Cumhuriyete vermiştir. Bölgeyi tam anlamıyla zapt edip işgal ve ilhak etmek, Türk devletinin bünyesine katmak , Kemalist inkılabın en büyük görevidir. Kemalistler, Kürtlerin yaşadığı alanı zapt edip Kürt ulusunu boyunduruk altına almayı ve esir etmeyi temel görevleri arasında sayıyorlar. Kürdistan dört parçaya ayrılmış ve her bir parçası ayrı ayrı devletler tarafından işgal edilmişti. İngiliz ve Fransız emperyalistlerle askeri eylemleri müştereken sürdüren Kemalistler, artık kendi paylarına düşen Kürdistan üzerinde daha etkin olabiliyorlardı.

KSENOPHON’un ANABASİS (Onbinlerin dönüşü ) eseri 2500 sene önce kaleme alınmış ve İskenderin ordusunun Kürt bölgesinden geçerken ne denli güçlükle karşılaştığını anlatmıştır.

Osmanlı devrinde Kürtlerin otonom beylikleri olduğunu biliyoruz. Cumhuriyet devrinde Kemalist rejimin kaçıncı Kürt isyanına sebep olduğunu bilmek için siyaset adamı olmağı gerektirmez. Bunların sonuncusu da PKK başkaldırısıdır.

Şimdiye kadar yapılan hatalardan bahsederken çözüm çarelerini de anlatmış olacağım.

1. PKK lı gençler TERÖRİST değil. Onlar aslında birer GERİLLA yani özgürlük savaşçısıdır. Fakat davranışları terörist’çedir. Bu mühim farkı tespit ettikten sonra problemin çözüm yöntemi de ona göre değişik olur. Kürt gençlerinin istedikleri nelerdir? Kürt açılımını da ona göre güncelleştirmek gerekir.

A) Kürdistan kelimesinden korkulması absürt. Nerede bir halk yoğun yaşıyorsa o bölge ona göre isimlendirilir. Bölünmeğe ilk adım olarak algılanıyor şovenistlerce. Daha gülüncü’’ o bölgede Türkler de, Araplar da yaşıyor deniyor. Nasıl olurda sırf Kürtler yaşıyormuş gibi Kürdistan ismi veriliyor. Peki Türkiye’nin geri kalan bölümünde de 10 milyon Kürt yaşıyor, nasıl olurda Türkiye deniyor. Şovenistlerin itirazları öylesine gülünç oluyor ki beni mizah yazarı olmağa heveslendiriyor.

B) Maarifte ki müfredatta Kürt tarihi, müziği, sanatı, Edebiyatı asimilasyon politikası sayesinde yok sayılmış.

C) Keza Kürt alfabesinde ki XQW gibi harfler hala Kürtçe tekstlerde kullanmak yasak. Diğer yabancı dillerde kullanılırken yasak yok. Bu durum da gülünç. Zira harfler mi yasak yoksa Kürtçe mi hala yasaklı?

D) Kürtlerin % 50 si Kürtçe bilmiyorsa, bu durum Asimilasyon politikasının neticesidir. Acilen Kürtçenin seçmeli ders olarak okullarda öğretilmesi gerekir.

E) Kürtçe yer isimlerinin aslına rücu değiştirilmesi gerekir.

F) Vatandaşlık tarifinin de değiştirilmesi, Türkiye de yaşayan her vatandaşın Türkiye vatandaşı olduğu kabul görmeli. Vatandaşların hepsinin TÜRK olduğu tarifi Türk olmayanları öfkelendiriyor.

G) Kürt kadınlarının % 50 si Analfabet. Türkçe bilmiyor. Kürtlük kimliğinin son senelerde kadınlarca da bilinçlendiğine göre onlara hitap edecek memurlara Kürtçe öğretilmesi lazım ki onların güveni iletişimi sağlansın. Köln emniyet müdürü güzel Türkçe konuşur, birçok polis gibi. Londra da gördüğüm polislerin silahı yoktu. Sadece copu vardı ve size yaklaştığı anda ilk sorduğu ‘’ Size nasıl yardımcı olabilirim? Sorusudur. Hakiki demokratik açılımlar bunlardır.

Summa ,Summarium :Vatandaşlık tarifi ve seçmeli ana dilde eğitim hariç, istekleri bugünkü hükumetin anayasa değişikliğine ihtiyaç duymadan gerçekleştirmesi mümkün olan şeyler. Bu gelişimleri PKK nın zoruyla yapmadıklarını, Kürtlerin insanlık hakları, demokratik hakları olduğunu da vatandaşa duyurmaları gerekir.

Koca koca profesörlerin, İstanbul’da ki gazetelerin köşelerine lök gibi oturmuş MEŞHUR gazetecilerin televizyonlarda bu sorunu konuşurken ( İsterse hiç malumatı olmasın, isterse Kürdistan da kimse ile görüşmemiş olsun ) öylesine KOMPLO teorileri, öylesine çok bilmişçesine fikir serdediyorlar ki çoğu akla ziyan. Her akşam en az iki televizyonda tartışmaya katılırlarsa biner liradan, hiçte fena bir kazanç kaynağı değil.

Bu işte Suriye’nin parmağı var. Kandil’e karşı Türk-İran diplomasisi sıkı temas halinde. İsrail zaten Türkiye düşmanı. SRİLANKA katliamı tarzında tavsiyede bulunan gözü kana bulanmış şovenistler, neler var neler. Biraz merhametli olanlarda çaresizliklerini itiraf ediyorlar. Kimi İspanya’yı, kimi İrlanda’yı misal gösteriyor. Hâlbuki iki olayında bize benzerliği yok. Kimi Almanya’da ki, yahut ta İtalya’da ki teröristtik gurupların nasıl çökertildiklerini örnek gösteriyorlar. Oralardaki gençlerin sayısı onu geçmiyordu. Bizde ise 40 milyon Kürt’ü alakadar ettiği gibi, 50 milyonda Türk’ü ilgilendiriyor.

Sorunu çözecek kilit nokta FEDERASYONU kabullenmek. Öteki problemlerin hepsi eyaletin vazifesi, sorunluğu içinde kalır. Silahsız ve masrafsız, en akıllı ÖNERİ.

Gelelim teröristtik davranışları nasıl kontrol altına alabilmemize.:

Bir hastanın hastalığını yok etmek için o hastayı öldüremezsiniz. Hastanın direncini artırıcı çarelere başvurursunuz, diğer taraftan da hastalığın sebeplerini ortadan kaldırmağa çalışırsınız.

A) Terörist diye adlandırdığınız gençlerin isteklerini ortadan kaldırırsanız ,

B) Birde gençleri spor ve müzikle meşgul ederseniz, silaha lüzum kalmaz.

C) Federatif bir yapı gençlerin isteklerini kolayca karşılar onlara eğitim, spor ve iş imkânları temin etmekle devlete GÜVENİ sağlarsınız.

D) Anaları ile Kürtçe konuşulur ve onlara okuma yazma öğretilirse, devlete güvenleri artar. Hâlbuki aciz siyasiler hastayı (PKK lıları) öldürmekle terörizmi yok edeceklerini sanıyorlar

E) Tarihte isyanları hep silahla bastırmışisen, sosyo-ekonomik, demokratik yöntemler yerine, isyancıyı da silah taşımaya mecbur kılarsın. Benim tavsiyelerimde silah kullanmak tabu. Yalnız eldeki silahı değil,

F) Her iki tarafta öteki tarafın silahı bırakmasını dayatıyor. Hani şu ilkokul ikinci sınıfta okuduğumuz ‘’ İki keçi bir köprüde ‘’ misali. Ağızlardaki söylemleri de barışçı bir dile döndüreceksin. Silah insanların icat ettiği en kötü vasıtadır. Silah insanların ölümüne sebep olur, fakat silah satıcılarını zengin eder. Geçen sene 400 milyarlık dolarlık silah satılmış dünya da. TSK nın son yaptığı silah ve uçak siparişlerinin miktarını söylersem üzülürsünüz. 14 milyar dolar askeri uçak siparişi verilmiş. PKK nın masum Mehmetçikleri katliamlarına meşruiyet kazandıracak hiçbir gerekçe yok. İster Türk, isterse Kürt gençlerinin, kifayetsiz siyasilerin kefaletini, vebalini ödemeleri büyük bir GÜNAH’tır.

G) Erdoğan’ın diplomatik zaafı o ki karşıtlarına karşı kendi kendini şartlandırıyor. Mesela Ermeni mevzuunda Karabağ’ı, Kıbrıs mevzuunda iki devlet şartını, Kürt mevzuunda evvela PKK silahı bıraksın. İsrail’e, evvela özür dile diyerek çözüm imkanlarını bu şartlandırmadan dolayı kendi siyasi hareket alanını daraltıyor.

2. ‘Dağa çıkmaları önlemekte başarılı olamadık ‘diyor genelkurmay başkanı. Bir Filistinli şair şöyle diyordu. ‘’ Ben çocukken babamın, kardeşlerimin İsrailli askerlerce öldürüldüklerini pencereden seyrederdim ve o günden beri İsrail askerinden nefret ederim. ‘’ Kürdistan’da da askerlerin katlettikleri her Kürt’ün kardeşi, kuzeni vardır ve onlar dağa çıkmağa motive oluyorlar. Dağa çıkmayı asker kışkırtıyor, sonradan da hayret ediyor. 50 bin gencin hususi bir eğitimden sonra Kürdistan’a gönderileceği söyleniyor. Bu yeni bir asimilasyon programı mı.? Birde yeni silahlı özel timlerin oraya gönderileceği söyleniyor. Yani 90 lı yılları geri getirmek mi?. Kandile gönderilen F 16 lar 100 ün üstünde SORTİ yapmışlar. Bu Sortilerin maliyeti nedir?. Varılan netice ne olmuştur?. Bu harcamaların yerine gençlere spor tesisleri yapılsa idi, gençleri spora teşvik etmekle çok daha netice alınırdı.. Almanya da ilkokullar da bile yüzme havuzu vardır. Sortiler yerine spor merkezleri yapılsın. Kürt türkü sanatkârlarına Kürtçe konserler verdirilsin. Spor ve Müzik gençlerin en yoğun alakasını çeken konulardır.

Bir hükumet bütçe açığını vergilerle karşılayamıyorsa en kolayı tütüne ve alkole zam yapmasıdır.. PKK ya karşıda yapılan en kolayı, en masraflısı sortileri, silahları artırmak oluyor. Bir de asimilasyonu kuvvetlendirmek.

Güya Kürt halkı PKK’ nın arkasında değilmiş. Acaba 40 bin katledilen PKK lının annesi kimin yanındadır. Köyleri yakılan. Göçe zorlanan bir halk MHP’ nin, CHP’ nin yanında mıdır? ? AK partisi oralarda % 50 oy almamıştır. Adayları Kürt kökenli olduğu için birinci parti olmuştur. Kimse çarpıtmasın, AK partisi kendisine pay çıkarmasın. Türklerden aday gösterse idi , tek oy alabilir mi idi? Kendi kendilerini kandırmasınlar.

3. , KÜRT HALKI BÖLÜNMEK istemiyor. Sebepleri:

a) 10 milyon Kürt göçe zorlandığı için batıda yerleşmiş durumda. İş yeri kurmuş, çocuklarını orada okutmağa başlamış. Yeni kurduğu düzeni bozmak istemez
b) 3,5 milyon Kürt Türk’le evli. Boşansınlar mı?
c) % 50 si Kürtlerin Kürtçe bilmiyor. Türklerden ayrılmak ister mi?

4. Demokratik ÖZERKLİK Ak partinin kaç sene evvel parlamentoya getirdiği YEREL idarelerin güçlendirilmesi projesidir. BDP’lilerin Türkçesi zayıf olduğu için doğru dürüst ifade edemiyorlar. Ayni problem VERGİ mevzuun da mevcut.. Almanya ve diğer federatif devletlerde fakir eyaletlere zengin eyaletler den toplanan vergilerden aktarma yapılır. Ayni mevzu emniyet teşkilatında. Eyaletin emniyetini polis teşkilatı temin eder. Ordu ise devletin bekasını temin etmekle görevlidir.. Eyaletlerin ordusu olmaz. Kürtçe eğitim problemini de eyalet üstlenir. Türkçe, Kürtçe, İngilizce öğretilmeli. Filipinli bir ahbabımın anlattığına göre orada resmi dil İngilizce olduğu için Filipinliler dünyanın her tarafında daha kolay iş bulabiliyorlarmış.

Eyaletlerde yerel idareler güçlendirilirse SORUMLULUKLARI da artmış olur. İsviçre’ nin ve Almanya ‘nın zenginleşmesini de , demokratik ve teknolojik gelişmesinide federatif yapılarına borçludurlar. Ben her iki memlekette de 50 seneden beri yaşadığım için bu sistemin faydalarını daha yakından takdir etmek imkanım oldu. Federasyon’un ne olduğunu bilmeyenler, masa başında ahkâm kesiyorlar.

Federasyon bölünmenin ön safhasıdır deniyor. NİYET okumalarının yanlış olmadığını da kabullenmeliyim. İngilizler Lozan’da Kürtleri iktisadi sebeplerle dörde bölünmeğe mecbur kıldılar. Hele hele MUSUL mevzuunda TBMM de çok münakaşalar oldu. Fakat Türkiye nin İngilizlerle Irak’ta savaşacak gücü olmadığını müdrik olan Atatürk Lozan konferansını zafer olarak deklare etti. İngilizlerin yaptığı Kürtler nazarında ahlaksızca bir politika idi. Kürtlerde elbette asıllarına yani Osmanlıda ki durumlarına dönmek yani dörde bölük ilelebet yaşamağa son vermek isterler. Şayet dört devlette de özerklik gerçekleşirse, Irak’ta olduğu gibi, o zaman da üniter bir devlet kurabilirler. MHP’ liler soruyorlar. Kürtlerin maksadı Türkiye’yi bölmek ve birleşik bir Kürdistan kurmaktır. Peki bu istek ahlaksız mı? Dünya da milleti olup ta devleti olmayan tek millet Kürtler değil mi? Bu durum insan haklarına aykırı mı? Kıbrıs’ta, Kos0va da self determinasyon isteyen siz değil misiniz? İlerde Kürdistan Türkiye ile birlikte AB ye iltihak ederse o zaman MİSAKİ MİLLİ gerçekleşmez mi?

Köln, 24.08.11.



21 Ağustos 2011 Pazar

Kürt Sorunu...



Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

BAŞBAKAN BAĞIRINCA, ÖLÜMÜ GÖZE ALMIŞ PKK' LILAR KORKTULAR (!)

DP nin ağır toplarından Rize mebusu Osman Kavrakoğlu beni Armatörler birliğine götürmüştü. Başkanları meşhur Kalkavanlardan Ziya bey cemeate öfkeli bir konuşma yapıyordu ve bağırıyordu. Akrabanlarından Hasan Kaptan Ziya bey’e hitaben dedi ki : Sen bağırınca bizim korktuğumuzumu zannediyorsun.? Vaz geç bu bağırmadan. Çok gülmüştüm bu müşavereye . Şimdi başbakan Erdoğan’ın Kürtlere hitaben konuşmasında avazı çıktığı kadar bağırması, bana Ziya Kalkavanı hatırlattı. Ölümü göze alıpta dağa çıkmış olan PKK lı gençlerin korkudan titreyeceklerini hiç zannetmiyorum.(!)

Kürt sorununa kafa yorup ,bütün süreci takip eden gazeteci Ruşen Çakır’ın 3-4 gün süren bir makale serisi yayınlandı Vatan gazetesinde. Özeti şöyle:

‘’ Nerdeyse her yaz geldiğinde olduğu gibi 2005 yazında PKK, tek TARAFLI İLAN ETMİŞ OLDUĞU ATEŞKESİ BİR KEZ DAHA BÖZMUŞ VE ÜLKE YENİDEN BİR ÇATIŞMA ORTAMINA SÜRÜKLENMİŞTİ. Bu kötü gidişe müdahele etmek isteyen bir gurup aydın 150 imzalı bir bildiriyle silahların susması çağrısı yaptı. Ve Hükumet aydınlarla görüşme kararı aldı. Görüşmenin ardından Başbakan Erdoğan ‘’ beyaz sayfa açtıklarını ve tüm sorunları demokrasi içinde çözeceklerini söyledi.

Gerek AB’ye uyum çerçevesinde , gerek terörle mücadele kapsamında birçok adım atılmış, önemli reformlar hayata geçirilmişti. Ekonomik ,sosyal, diplomatik, psikolojik hamleler yaparak terörizm sorununu sonlandırmaya çalışıyordu, ciddi bir paradigma değişikliğine gidiyor; ayrımcı, inkarcı, yok sayan anlayışı ortadan kaldırıyordu.

Başbakanımız, büyük devletlerin, büyük milletlerin kendisiyle yüzleşerek, geleceğe yürüme özgüvenine sahip olması gerektiğini vurgulamıştı. Yüzleşmeden hiçbir sorun çözülemez.Doğru teşhis, doğru tedavi için şarttır. Açılım süreci ‘’ Analar ağlamasın’’ sloganıyle yürütüldü, gerçekçi bir şekilde çözülmesini sağlamaya çalıştı. Sorunun sürmesini isteyen kesimler süreci sabote etmek için ellerinden geleni yaptılar. Hükumet adeta yanlız bırakıldı. MHP nin hamaseti ile BDP nin aşırılıkları karşılıklı olarak birbirini besledi. PKK eylemleriyle süreci sabote etti. MHP bölünüyoruz hamaseti yaparak toplumu gerdi. Türkiye zaman ve enerji kaybetti. Buna rağmen AK parti demokratik adımlara devam etti, devlet-millet kaynaşmasını sağlamak için sosyal restorasyon çalışmalarını sürdürdü.

12 Haziran seçimlerinde ulaşılan başarı milletimizin bu politikaları takdir ettiğini gösterdi.

Başbakan Erdoğan 2005 te Diyarbakır’da o ana kadar devlet yetkililerinden duyulmaya alışık olunmayan bir konuşma yaptı. Her ülkede geçmişte hatalar yapılmıştır. .Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur. Benim sorunumdur. Bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur.

Kürt açılımı’nın telafuz edilmesiyle AK partibir yol açtı ama ondan sonra o yolu o kadar KAPATTI Kİ !

Öcalan’la görüşülmesinden bahsedilemezken, şimdi bahsediliyor. Diğer taraftan mevcut terörle mücadele yasasını uygulasanız milyonları içeri almanız mümkün. 6 yıl sonra , bugüne baktığımızda , o noktada , fazla bir ilerleme göremiyoruz. UMUTLAR KESİLDİ Kİ TERÖR YENİDEN BAŞLADI.

Tartışma açısından çok büyük bir ilerleme var. Herkes fikirlerini , düşüncelerini , isteklerini rahatça dile getiriyor. Demokratik özerklik gibi o zaman söylemeye çekinilecek bir çok şey konuşuluyor.

Başbakan sorunu demokratikleşerek , anayasal temelde ve Türkiye yurttaşlığı çerçevesinde çözeceğiz dedi.

Bugün devlet Kürt sorunun çözüm muhatabı olarak Öcalan’la görüşüyor. Altı yılda geldiğimiz yeri en iyi bu gösteriyor. TRT 6’in yayına başlaması önemli idi.DTP ile yapıcı bir diyalog olmadı. Meclis’te DTP’ye karşı alınan dışlayıcı tavır, Anayasa Mahkemesinin partiyi kapatması, Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’a ceza verilmesi bu umuda vurulan ağır darbelerdi.

Kürtlerle terörü özdeşlemenin hata olduğunu söyleyen siyasiler, Kürtlerin bu ülkenin eşit vatandaşı olarak algılamanın lüzumundan bahsediyorlar.

AK parti Kürdistanda birinci parti olduğunu söylerken , ora halkının 2/3 sinin oylarını aldığını zannediyor. Bu değerlendirme hatalıdır. Zira ora halkı Kürt adaylara , ister AK ister BDP li olsun, oylarını vermiştir. AK parti Türk kökenli adaylar gösterse idi CHP ve MHP gibi hezimete uğrardı. Bana kalırsa bu bölge halkı % 100 Kürt adaylara oylarını verdiğine göre , bu seçim neticesini bir referandum olarakta değerlendirebiliriz. Güya Kürt halkını ne Öcalan, ne PKK nede BDP temsil ediyormuş. AK partisi kendisinin Kürtleri temsil ettiğini söleyerek kendi kendine gelin güveyi olyor. Bulgaristanda Türkler sadece oylarını Türk adaylarına verirler. Bulgar partisine verirler mi. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu hataya bütün yandaş köşe yazarları ve AK parti mensupları düşüyor.

Habur buluşmasınıda Erdoğan, MHP liler düşmanca yorumlayınca, korkup onu bir felaket olarak değerlendirdi. Halbuki Kürtler evlatları dağdan iniyor diye sevinçle karşılamaya gitmişlerdi.

Demokratik özerklikten ilk defa Öcalan bahsettiği için tukaka yapıldı. Halbuki bu prensip itibariyle AK partisinin geçen devrede hazırlattığı, maalesef SEZER ‘in veto ettiği yerel idarelerin kuvvetlendirilmesi projesidir. Bunu AB de istemektedir.

Gülşünç olan diğer bir mevzuda Kürt alfabesindeki bazı harfleri kullanmanın yasak olmasıdır. İngilizce, yahut Fransizca bir kelime kullanırken o harfleri kullanabilirsiniz. Fakat Kürtçe bir isim yazarken suç işlemiş oluyorsunuz. O kanuna göre harfler mi, yoksa lisanlar mı yasak? Daha vahimi Milli eğitim bakanlığı mefrudatında , tarih, edebiyat, san’at, musik kitplarında Kürtlerin varlığı yok sayılmış. Nimet hanım bakanlık koltuğunu kaybettiğinde göz yaşları döktü. Fakat bir milleti inkar ederken hiç vijdan azabı çekmedi. İlelebet bakanlık koltuğunda kalacağını mı zannediyordu?. Tıpkı Erdoğan gibi. Erdoğan bilinçli, yahutta bilinçsiz olarak kendisini tek adam pozisyonuna getirmiştir. Tek adam olmak devlet idaresinde çok tehlikelidir. Atatürk’ün en yakın silah arkadaşları ,onun tekadamlığını önlemek isteyince nerdeyse darağacına gidiyorlardı. Hepsi istiklal mahkemesine verilmişti. Erdoğan da başlangıçta memleketi müşterek akılla idare edeceğiz derken Arınç’ı meclis başkanlığına, Gül’ü de Çankaya’ya göndermiş, kabinede ki ikinci adamı Şener’in ayrılmasına, Parti yönetimindeki ikinci adam mevkiindeki Dengir Fırat’ında ayrılmasına göz yummuş. Dört başı mamur TEKADAM pozisyonunu gerçekleştirmiştir. Artık TBMM sinide, kabineyide, yüksek yargıyıda ve askeri otoriteleride yanlızbaşına tanzim ediyor. Onun frenlenmsi sadece seçimlerle mümkün olabilir. Yoksa diktatörlüğe gidilir.

İsmet Paşa 14 mayıstan evvel İstanbula geldiğinde, Haydarpaşa garında toplanmış olan halkın İnönüye nasıl bağlı olduğunu zamanın valisi ve belediye reisi Prof.Fahrettin Kerim Gökay ‘’ İşte PAŞAM’’ diyerek takdim etmişti. 27 mayıstan önce deniz yolları genel müdürü Orhan Koraltan Menderesin İzmirde karşılanışını bana anlatmıştı. Kordon insan seli gibi idi. Menderes asıldığında o kitleden tek kişi gık dememişti. Menderes yaptığı icraatlara, hizmetlere güveniyordu. Şimdi Erdoğanın 81 ilde icraatlarının repetesini yaptığı gibi.

Prof. Köni Kanadanın fransızca konuşan Quebeck bölgesinde halka sormuş. Bütün demokratik haklarınız var, zenginsinizde ekon0mik olarak .Ayrılma isteminizin temelinde ne var. Cevap KİMLİĞİMİZ.

Kürt sorunuda ne ekonomiktir, nede kültürel haklar. Kimliklerinin Türklerle eşit olması, kendi yaşadıkları bölgelerde kendi sorumluluklarını kendilerinin üstlenmesi, ve ilerdede dörde bölük yaşamaktan , bu ayıptan kurtulmak istemeleridir. Bazı MHP liler şöyle soruyorlar. Siz yoksa ayrı bir devlet mi kurmak istiyorsunuz? Kürtler sanki insan haklarına aykırı, ahlaksızca isteklerde bulunuyorlar. Kürdistanın dağı taşı ‘’Ne mutlu Türküm diyene ‘’ yazılı iken, bir numaralı gazeteleri olan Hürriyet ‘’ Türkiye Türklerindir’’ derken, bu gariban, Kürtler hangi ahlaki gerekçe ile , mesela KKTC dekiler gibi self determination istiyorlar. Onlar istiyaorlarsa , onların haklarıdır. Çünkü onlar Türktür..Kürtler Türklerin varlığına canlarını feda etmezlermi, zira Türklerin damarlarında ASİL kan mevcuttur.

Suriye de, Libya da, Mısır da kendi vatandaşını vurma diyor Erdoğan. Ölü sayısına bakıyorum, 3-5 bin. Türk ordusunun etkisiz hale getirdiği kendi vatandaşı (40 000). Faili meçhulları, Dersimde katledilen 50 000 vatandaşı hesaba katmıyorum.

Genel kurmay başkanı Büyükanıt ‘’ Bütün orduyu Kürdistana göndersem, gene PKK yı bitiremeyiz.’’. Başbuğ ise ‘’ Dağa çıkmayı önlemekte başarılı olamadık’’ diyor. Ama bir mehmetciğe karşılık 7 PKK lıyı öldürdük. Her PKK lının en azından 5 kardeşi akrabası olduğunu, ve dağa çıkmağa ordunun oşpereatıonları motive ettiklerini düşünemiyorlar mı?. O halde PKK yı yok etseniz , Kürt halkındaki KİMLİK bilinçlenmesini yok edemiyeceğiniz için yeni yeni PKK ların dağa çıkacağını idrak edemiyormusunuz?. MARX’ın felsefesine göre bazı sosyal gelişimler insanların iradesi dışında gelişir.

Sorunun en akıllı çözümü FEDERATİON ile mümkün. Kürdistandaki halk de FACTO kendi dünyasını yaşıyor. Bu sebepledir ki Aysel Tuğluk kendibaşına Özerkliği ilan ettik diyor. 21 inci yüz yılda öldürmekle hakların kazanılamıyacağınıda PKK nın idrak etmesi gerekir. Hiçbir masum, askerin bu davada suçu olmadığına göre, siyaSİLERİN KİFAYETSİZLİĞİNİN VEBALİNİ HAYATINI KAYBETMEKLE ÖDEYEMEZ. Bu tarzda tehdidin PKK geride kalan gelinlere, yetim çocuklara, gözyaşıdöken analara özerklik istiyoruz diye cevap veremezler. Bu tarz hak aramanın GÜNAH olduğunu, vahşet olduğunu söylememin elini kana bulamışları uyarmanın mümkün olamayacağını biliyorum.

Orhan Veli’nin dediği gibi :

Kimimiz ( Mehmetçikler, Pkk lı gençler) öldük,

Kimimiz ( Erdoğan gibileri ) NUTUK söyledik.

Bazı vatandaşlar Erdoğan’ın sorunu çözmeğe, politika üretmeğe yeteneği olmadığı için Kürtleri oyalıyor (?) diyorlar. Bu algı Kürtler arasında çok yaygın.

Benim inancım o ki: Uniter yapı içinde federatif ,demokratik bir idare çözüm sağlayacaktır. Ya SABIR !


Antalya, 17.08.11







1 Ağustos 2011 Pazartesi

AZRAİLLE KAVGALARIM - I -



Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com


BDP de PKK eylemlerinden vazgeçsin...
Erdoğan’a OFSAYT uygulasın...


55 sene önce hocam Prof.Çanga ‘dan duyduğum bir sözü hiç unutamıyorum. ‘’ İnsanlar neden birbirlerine düşman olurlar, cinayet işlerler? Bizim hakiki düşmanımız KANSER hastalığı. Asıl onunla savaşmalıyız !.

Kaç gündür gazete sayfaları, TV ekranları hep ölüm haberleri ile dolu. Trafik canavarı bir yandan , NAMUS davaları öteki yandan, PKK nın eylemlerinde hayatını kaybeden gencecik Mehmetçikler, Tıbbi hizmetlerdeki hatalar, noksanlıklar, Polis teşkilatına verilen son sorumluluklar , kadınlara merhametsizce yapılan saldırılar, bizleri AZRAİLLE kavgaya mecbur kılıyor.

Tekrar edecek olursak:

1. TRAFİK CANAVARININ ALDIĞI CANLAR.
2. TIBBİ HİZMETLERİN KİFAYETSİZLİĞİNDEN, YAHUT HATALARINDAN KAYNAKLANAN ÖLÜMLER.
3. NAMUS KAYGISI İLE YAPILAN CİNAYETLER.
4. GEÇMİŞTE YAPILAN KÜRT İSYANLARINDA KATLEDİLEN KÜRTLER.
5. PKK, ORDU KÖR DÖĞÜŞÜNDEKİ KAYIPLAR.
6. ZELZELE GİBİ TABİİ AFETLERDE KAYBETTİĞİMİZ VATANDAŞLAR.

Yukarda sıraladığım sebeplerden doğan insan kayıplarımızın analizini yapacağım. Bundan önce BDP nin yaptığı hataları dile getirmek isterim.:

BDP nin referandumda ve son seçimlerden sonra BOYKOT kararı siyasi olgunsuzluğundan, siyasetçilerinin acemiliklerinden doğmuştur. Tavşan dağa küsmüşte dağın haberi olmamış. Demokrasinin tecelli ettiği SANDIK’a ve TBMM’ ne küsmek akıllı bir karar değildir. Bu oriyental ,duygusal bir karardır. Siyasette duygusallığa yer yoktur. Akılla karar verilir. KÜSMEK çocukca bir davranıştır. Küsmek hakkında çok konferanslar verdim.

Diğer bir büyük hatada SİLAH’ı hala hak arama vasıtası yapmalarıdır. İPTİDAİ bir davranıştır. Eylemsizlik kararı aldık dedikleri tarihten hemen sonra eşkıyalık yapmak , demokrasiye inançlarının yokluğuna delalet eder. Demokrasi isterken silah kullanmağa lüzum yok. Devlet orduya operasyon yaptırmasa eylem yapmayacağız demeleride uyduruk bir laftır. Eylemsizlik kararından sonra MUTLAK surette buna uyulması lazım. O zaman Erdoğanın tasarladığı özel kuvvetleri OFSAYT’a düşürmüş olursunuz. Erdoğan’a inancın dibini oyarsınız. Halkta bu militaristik, faşistik davranışa desteğini çeker. Silah kullanıldığı müddetçe, bundan böyle, Kürt halkındanda desteği kaybetdersiniz. Kürt halkı seçimlerde Kürt adayları, her yerde , hangi partiden olursa olsun, destekliyor. AK partisi Kürtleri temsil etmiyor. Ak partinin Kürdistanda aldığı oylar KÜRT adylarınadır. Yanlış interpratation yapılmasın.İlk defa Kürt halkı kendi kimliğine bilinçlendiğini isbat etti. Yorum yapanlar, maalesef bu hakikatı pek göremiyorlar, yahutta işlerine öyle geliyor.

DEMOKRATİK ÖZERKLİK teklifinide doğru, dürüst takdim edemediler. Bu Ak partinin, AB ninde teklif ettiği yerel idarelerin kuvvetlendirilmesi durumudur. Sorumsuzluk hakkını sorumsuzca kullanan cumhurbaşkanı Sezer veto etmişti. O kanun teklifi kanunlaşsa idi şimdi Kürtlerin bu teklifi yapmalarına ihtiyaç kalmayacaktı. AK partinin hazırlattığı Anayasa teklifini ve Habur girişini geri çekmeside AK paretinin tarihi hatası olmuştur.

Bu yorumları yaptıktan sonra gelelim AZRAİL’in aktif olduğu hallere ve benim yaptığım kavgalara:

1. TRAFİK CANAVARININ ALDIĞI CANLARA:

1932 de rahmetli babamın Malatya da iki özel arabası vardı. Biri FORD, diğeride ADLER. Malatya valisi TANDOĞAN, teknik imkansızlıklara rağmen 11 kaza’yada şose yaptırmıştı. Çalışkanlığını takdir eden hükumet onu Ankara valiliğine getirmişti. Malatya-Adıyaman şosesinde babam bir trafik kazası geçirmiş ve maalesef genç yaşta yaşama veda etmiş, biz üç kardeşide babasız bırakmıştı. Yanlız biz değil , bizim ailede 10 defa trafik kazası olmuş ve akrabalarımdan bir çok kuzenim babasız kalmıştır. Almanlar arabaya Notwendige Übel ( Zoraki ŞER) olarak adlandırırlar. Bende şahsen arabadan nefret ederim. İnsanlığın İCAT ettiği üç kötü şey vardır. 1. PARA. 2. Silah.3. Araba.

Para insanların ahlakını bozar, Silah insanları yok etme vasıtasıdır. 3. Araba: Gerçi insanlara iş sahası yaratır, yaşamı kolaylaştırır fakat bir çok ekolojik kötülüklere, trafik canavarına zemin hazırladığı içinde, neticede insanlığın düşmanıdır.

Sınıf arkadaşım DR.Yıldırım Aktuna’ya sağlık bakanı iken bir mektup yazmış bazı tavsiyelerde bulunmuştum. Bunlardan biride trafik hakkında idi. Trafik kazalarında ölümlerin % 50 sebebi kan kaybı olduğunu duymuştum. Şayet otobanlarda helikopterlerle kaza yerlerine ulaşılıp kan tranfuzyonları yapılırsa ölümlerde % 50 azalma olur diye düşünmüştüm. Aradan 20 sene geçtikten sonra bu hükumet benim tavsiyemi gerçekleştirmiş görünüyor. Ayrıca duble yollarda kaza ihtimalini , ve ölümleri azaltıyor. Muhalefetin vazifesi sadece menfi tenkitler yanında bu gibi pozitif icraatlarıda takdir etmesi gerekir diye düşünüyorum.

2. TIBBİ KİFAYETSİZLİKLER VEYA HATALAR:


BDP nin vazifesi sadece Kürt sorunu olmamalı. Burada sıraladığım sorunlarlada meşgul olmaları, dolayısı ile de Türkiye partisi olmalarıdır. Azraille kavga yürütmeliler ve yüzbinlerce ölümün önüne geçmeliler.

KÜRDİSTANDA premature çocuklarda ölüm nisbeti, keza yeni doğmuşlarda Türkiye ortalamasının üstündedir. Yaz ishalleri yoğun çocuk vefiyatına sebep olmaktadır. Kafi serum tedavileri bu çocukların hayatta kalmasını sağlar. Diğer enfektion hastalıklarıda hastane bakımı gerektirmektedir. Son senelerde çocuk klinikleri ve devlet hastanelerinde çocuklara ayrılan yatak sayısı artırılmıştır. Bu gidişle çocuk mortalitesinde azalma sağlanacağına inanıyorum.

Anne ölümleri: doğum sonrası kanama, eklampsi sebebiyle olduğuna göre kafi miktarda uzman hekimlerin vazifelendirilmeleriyle önü alınabilir.

1957 de Londra’ya gittiğimde Papanicolaou’nun Smear testinin rahim kanserinin erken teşhisini sağladığını öğrenmiş ve bu sahada bilgi ve görgümü artırmak imkanını bulmuştum. Bu mevzuda Stockholm’da Karolinska hastanesinde , sevgili dostum, meslektaşım Dr. Selahaddin Rastgeldi ile bir araştırma yapmış, ilk defa kanser hücrelerinin selektionunu sağlamış ve Acta Scandinavica’da yayınlamıştık. Köln dede ilk Cytoloji labratuarını kurmak imkanını sağlamıştım. Türkiye de maalesef hemen hemen hiç bir jinekoloğun muayene odasında, masasında mikroskop olmadığı gibi, PAP smear’i yapılmıyor. Böylece rahim kanserli hastalara erken teşhis yapılıp, tedavi edilmiyor. Bu noktada kadınlarımız AZRAİLİN eline teslim edilmiş durumda. Bazı tarama merkezleri varsada kifayetsizdir. Burada bir sistem hatası vardır. Cytoloji patologlara teslim edilmiş. Onlarında smear yapma şansları yoktur. Diğer bir sistem hatasıda meme kanserlerinde var. Hiçbir branş meme kanseri erken teşhisi yapmamaktadır. Jinekologların memeyi muayene zorunluğu ellerinden alınmış, cerrahlara verilmiştir. Cerrahlarda ancak hasta göğsünden şikayet edince muayene etmektedir. Meme kanseri profilaksisi, yani erken teşhis imkanları kullanılmamaktadır. Sağlık bakanlığının bu sistem hatasını düzeltmesi gerekir. Bu husustada ben çok mücadele verdim. Önce Termovision termografisi ile, daha sonra ultrason, nihayet ponktion cytolojisi ile erken teşhis imkanlarını kullanıp, meme kanseri daha 1 cm büyüklükte iken teşhis edebilip hastalarımı kaanserin ileri devrelerinde ölüme mahkum etmekten kurtarmıştım. Bu kanser mevzuuda benim Azraille kavgamdan biridir.

Prostat kanserinide PSA tayiniyle, barsak kanserini Haemocultla erken teşhis etmek mümkünken maalesef erkek hastalar bu kolay teşhis uygulamalarına pek rağbet etmiyorlar.Sağlık reformundan sonra vatandaşın kolayca, maddi güçlük çekmeden sağlık hizmetlerinden istifade etmeleri mümkünken ihmal etmeleri Türkiyede Azrailin kolaçan etmesini sağlamaktadır.

İlaç firmaları bazı rüşvet metotları ile hekimlerin ahlakıyle oynamalarının önlenmesi gerekmektedir.

Sağlık bakanının hekim dernekleriyle müşavere etmeden lüzumsuz tatbikatları zorlaması hekim meslektaşları üzmektedir. Bizde, maalesef bir siyasi bakan olunca kendini o sahada en doğru bilen zannına kapılıyor ve , tavsiyelere kulak asmıyor, bayağı kibirleşiyorlar. Ben bütün bakan olan arkadaşlarıma, hatta hekim olarak hizmet verenlere TEVAZUYU tavsiye etmişimdir. Hastaları dinlerken nasıl davranılacağı eğitim programlarında olmadığı için , hasta doktor ilişkisinde zorluk yaşanıyor.

Son altı ayda Şanlıurfa da 150 intihar vakası tesbit edilmiş. Geçensenelerdede Batman’da genç kızlarda intihar vakaları sıklaşmıştı.

3. NAMUS KAYGISI İLE İŞLENEN CİNAYETLER.

Kürtlere has bir cinayet şeklidir. Örf ve adetler erkekleri bu arkakik suça sürüklemektedir. Hemen hemen hergün gazetelerde kadınların cinayete kurban gittiğini duymak insanın içini sızlatmaktadır. Bu hususta yazarlarımız ve film yönetmenlerimiz çok hassasiyet göstermişlersede, siyasilerden ayni hassasiyeti görmemekteyiz. Bu kara lekenin acilen ortadan kalkması için kadın derneklerinin, tıp derneklerinin, baroların çözüm önerileri getirmeleri ve parlamentonun gereken kanunları çıkarmaları aciliyet kespetmiştir. Erkeklerin daha okul çağında ve askerde iken eğitim görmeleri ve kadınlarımıza yapılan bu işkencelere son verilmesi , bu iptidai vahşetten kurtarılmaları , bu ayıptan, bu günahtan imtina etmelerini sağlamak için, siyasilerin uğraşmaları gerekir. Azraile hacet yok. O kendini insan zanneden erkekler birer Azrail kesiliyorlar.

Eski Yunan’da Tanrı ZEUS oğlu PROMETEUS’a toprak ve sudan canlılar (İnsan ve hayvan) yaratmasını emretti. Yaratılan hayvanların çokluğundan şikayetle , bir kısım hayvana insan kiyafeti giydirilmesini emreder. Onun için bir çok insan kıyafetlinin aslında hayvan oldukları doğrudur.(!)

4. KÜRT İSYANLARI

Kürtler gerek Osmanlı devrinde ve gerekse Cumhuriyet devrinde özerklikleri için defalarca isyan ettiler ve yüzbinlerce gençlerini yitirdiler. Türklerin medarı iftiharı Cengiz han ve Timurlenk Anadoluya kadar orduları ile gelmişler ve her savaş sonunda uçurulan kellelerden tepeler yaptırmışlar. Tepelerin yüksekliği derecesine göre zaferlerini kutlamışlar. Rusya , Petersburg’da, Çarların eski sarayını Louvre gibi sanat müzesine dönüştürmüş ve EREMİTAGE ismini vermiş. O müzede en meşhur ressamlarından REPİN’in eserlerini teşhir etmişler. Onun böyle tepe haline getirilmiş kelleler Tablosu beni çok etkilemişti. Beni etkileyen bir tabloyuda Madrid’de PRADO müzesinde GOYA’nın kurşuna dizilen bir asiye ait olanı idi. Bir manga asker gözleri ve elleri arkadan bağlı bir asiye nişan almış , etrafındada bu cinayeti hayretle seyreden köylüleri resimlemiş. Köylülerin nerdeyse çukurundan fırlayacağı gözlerinin görümü beni çok etkilemişti.

Zira Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın unutamadığım bir şiiri vardır.:

”Burada , Hindistan da, Çinde,
ÖLÜM karşısında düşünce ayni.
Kardeş olduğumuzu,
Kardeş olduğumuzu unutma!!!”

Bırakın isyanlardaki zulmü, Padişahlar kardeşlerini boğdurmuşlar, 50 ye yakın Sadrazamı idama mahkum etmiş bu büyük millet. Son sandarazamlardan biride Adnan Menderes’di. Eğitiminde öldürmekten başka hiçbir insani kültüre nasip olmayan Askerler defalarca demokrasimizi katletmiş, sayısız gencimizi idam ettirmiştir. Daha dün Hrant Dink’i, Malatyada misyonerleri Ergenekon zihniyeti hunharca ifna etmiştir.

Dersim de Sabiha Gökçen masum 10 binlerce vatandaşı, (Kürdü) bombalamış, en son özgürlük savaşı veren 40 bin PKK lı genç etkisiz kılınmıştır(!!!!!). 17500 faili meçhul cinayet işlenmiş. On binlerce vatandaş evinden, köyünden sürülmüş, zorunlu göçe tabi tutulmuştur.

Alman Genarali MOLTKE Osmanlı ordusunda muşavirlik yapmış ve 1838 de’’ Türkiye mektupları’’ adlı eseri n de Türkiye hakkında ki intıbalarını yayınlamıştı.’’ Osmanlı paşası Hafız paşa Garzan dağlarında bir Kürt isyanını bastırmağa gidiyor. Moltke ona refekat etmektedir.

‘’ Bir tepenin üzerinden savaşı seyreden Hafız paşanın yanına gittim. Oraya ganimetleri ve esirleri getiriyorlardı. Kanlı yaralar içinde erkekler ve kadınlar, memedekilerden ibaret her yaşta çocuklar,KESİK BAŞLAR VE KULAKLAR. Bunların hepsi, getirene 50-100 kuruşluk bir bahşiş ödeniyordu. Kürtlerin sessiz ıstırabı, kadınların ümitsiz feryatları yürekleri parçalayan bir manzara meydana getiriyordu. İşin en kötü tarafı şu: Dağlarda bir savaşı böyle iğrenç haller olmadan yapmak nasıl mümkün olabilir. Ben bundan sonra ki harekete iştirak edemedim, çünkü dört gün adamakıllı hasta yattım. Kürtlerin mukavemetinin ana kaynağı, ömür boyu süren nizamiye askerliği korkusu idi. Bir Kürt kadını bir askeri hançer ile vurup öldürdü. Yukarıya varınca, gözü kızmış olan askerler, karşı koyan kim varsa vurup kırdılar. 400-500 kadar Kürt öldürülmüştü. Elli kadar kadın, götürülmek istenirken kabarmış olan dağ deresinde boğuldu. Bu harekete katılmam ,itiraf edeyimki bana pek uygun değildi. Bu harp için bize gıpta etmeğe değmez, baştan aşşağı iğrenç ve korkunç. Binlerce baş hayvandan başka 600 de esir getirdiler. Esirlerin yarısını küçük çocuklu kadınlar teşkil ediyordu. 6-7 yaşındaki bir oğlan kurşunla vurulmuş. Kadınlardan yaralılar var ama asıl SÜNGÜ YARASI ALMIŞ ÇOCUKLARIN bulunuşu bütün bu hareket üzerine acı bir ışık serpiyor.

1838 senesinde general Moltke böyle yazıyor. Türklerin çocuk ve kadın katli ogünden bugüne devam ediyor. Daha geçen hafta JİTEM’ kadrosunda bir asker öldürdükleri insan kadar kendilerine para verildiğini ERGENEKON davasında itiraf etti.

5. PKK-Ordu çatışması.

6. ZELZELE GİBİ TABİİ AFETLER.

Çocukluğumda, mahallemizde komşularımızla akraba gibi idik. Kimse ile kavgamız yoktu. Ben o günleri, o mutlu günleri , öyle anımsıyorum. Bu çok partili devreye gireli CHP liler DP lilerin düşmanı kesildi. Bir zamanlar İnönü-Bayar , sonra Demirel-Ecevit, şimdide Erdoğan- Muhalefet kavgasının bedelini ödemek zorunda kalıyoruz. Mahalle kavgası bir yana, olan o gençlerimize oluyor. Ben hala MEVLANA’nın çağrılarının geçerli olacağı günlerin geleceğine inanıyorum. Ya fazla saf’ım, yahutta fazla akıllıyım. Allah taksiratımı affetsin.

Gelecek makalemde Azraille diğer kavgalarımı anlatacağım...


Köln,29.07.11