fikret baskaya ile söylesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fikret baskaya ile söylesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Fikret Başkaya ile Söyleşi…

"...Aslında Suriye’de de Libya modelini tekrarlamak istiyorlardı. Suriye’ye pikniğe gider gibi gideceklerini sanıyorlardı. Bölgedeki ve dünyadaki güç dengelerindeki hızlı değişimi dikkate almamışlardı. Bir kere Suriye Libya değil. Kolay yutulur lokma değil. Hem rejime önemli bir halk desteği var hem de Suriye’nin görece güçlü bir ordusu ve etkin bir hava savunma sistemi var..."

Fikret Başkaya ile Türkiye, Suriye, Ortadoğu, ABD, Rusya, Hegemonya ve Rio Zirvesi üzerine söyleşi.


Mehmet Emin Karasu: Türkiye Suriye’nin ‘yakın dostuydu’ ilişkiler hızla bozuldu ve Türkiye Suriye ile savaşın eşiğine geldi. Bu anî değişiklik nasıl açıklanabilir?

Fikret Başkaya: Türkiye kiminle ne zaman dost, ne zaman düşman olacağına kendi karar veremez. Türkiye bir NATO üyesidir ve NATO ittifakı emperyalist bir saldırı paktıdır. Bu da Türkiye’nin komşularıyla ilişkisinin NATO’cu emperyalist kampın ihtiyaçlarına göre biçimlenmesi demektir. ABD, AB, Siyonist İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, vs. den oluşan “Kutsal İttifak” cephesi Suriye’yi çökertme kararı aldı ve Türkiye’ye de bu pis oyunda başrol verildi.

Sözünü ettiginiz cephenin Suriye’ye demokrasi götüreceği söyleniyor?

Afganistan’a, Sudan’a, Irak’a Somali’ye, Libya’ya götürdükleri gibi mi? Yazık ki insanlar her söylenene, her duyduklarına inanmak gibi iflah olmaz bir aymazlık içindeler. Oysa, “her söz her ağıza yakışmaz” denmiştir. Bu dünyada her şey olur da, emperyalist haydutların demokrasi götürmesi diye bir şey asla olmaz. İki nedenden dolayı olamaz: Birincisi, emperyalizmin ve hegemonyanın varlığı, söz konusu ülkede veya ülkelerde demokrasinin engellenmesine bağlıdır. Zira gerçekten demokratik bir ülke dış sömürüye, itilip-kakılmaya izin vermez. Kendi kaderine sahip çıkar, sahip olduğu kaynakların başkaları tarafından yağmalanmasına izin vermez. Demokrasinin varlığı demek, o ülkenin kaderinin orada yaşayanlar tarafından belirlenmesi demektir; İkincisi, demokrasi, haklar ve özgürlükler verilebilir şeyler değildir. Ancak mücadele ile kazanılabilir, korunabilir ve yaşanabilir. Demokrasi leblebi şekeri mi ki, başkalarına vereceksiniz... Bir şey daha var: Sanki Batı’daki demokrasiymiş gibi yaygın bir anlayış geçerli. Aslında oralarda oynanan bir demokrasi oyunu, seçim oyunu, temsil mistifikasyonu... Seçilenler gerçekten seçenleri temsil ediyor mu? Kullandıkları oyun bir karşılığı var mı? Eğer öyleyse olmayan bir şeyi vereceklerini söylüyorlar demektir... Türkiye’nin Suriye’ye demokrasi götürme söylemi sadece saçma değil, aynı zamanda gülünç... Kelin ilacı olsa kendi kafasına sürer denmiştir... Türkiye’deki rejimin demokrasiyle ne kadar ilgisi var? Bir rejimin ne olduğuna kim karar veriyor?

Hakan Mertcan’la bir söyleşinizde, Yanlış hesap Şam’dan döndü demiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?

Aslında Suriye’de de Libya modelini tekrarlamak istiyorlardı. Suriye’ye pikniğe gider gibi gideceklerini sanıyorlardı. Bölgedeki ve dünyadaki güç dengelerindeki hızlı değişimi dikkate almamışlardı. Bir kere Suriye Libya değil. Kolay yutulur lokma değil. Hem rejime önemli bir halk desteği var hem de Suriye’nin görece güçlü bir ordusu ve etkin bir hava savunma sistemi var. İkincisi Suriye’nin bölgede İran, Lübnan Hizbullahı, Irak gibi güvenebileceği müttefikleri var. Üçüncüsü Rusya Federasyonu ve Rusya’nın da dahil olduğu BRICS beşlisi var [ Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika]. Şimdilerde Rusya Federasyonu yeniden Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir militer güç olarak dünya sahnesindeki yerini almakta. Bir de bu beş ülkenin nüfusunun dünya nüfusunun %43’ünü oluşturduğunu, dünya GSYH’sinin de %25’ini temsil ettiğini unutmamak gerekir. Bu beşli geçen 29 Martta, Yeni Delhi’deki zirvede açıkca NATO’cu kampa: “bundan sonra oyunda biz varız dediler” ve Suriye’ye yönelik bir dış müdahaleye karşı olduklarını ilan ettiler... Bu yeni güçler dengesi tablosu artık 70 yıllık ABD hegemonyası için sonun başlangıcı anlamına geliyor. Yani Sovyet sisteminin çöküşünü izleyen yaklaşık son 20 yıldaki gibi ‘köpeksiz köyde değneksiz gezme’ dönemi kapanmakta. Türkiye oyuna sokulurken oyuna geldiğinin farkında değildi. Tam bir dış politika zaafı söz konusu ama daha önce de söylediğim gibi, hem NATO’cu olmak hem de oyuna gelmemek mümkün değildir. Bir ittifakın ortağıysan gereğini yapmak zorundasındır...

Ama Başbakan ve hükümet sözcüleri biz bütün bunları Türkiye'nin “ulusal çıkarları” için yapıyoruz diyorlar...

Eğer ikiyüzlülüğü sevmiyorlarsa: “biz bunları NATO’cu Kutsal İtifak'ın hesabına yapıyoruz” demeleri gerekirdi... Bir şey daha var tabii... Ulusal çıkarın ne olduğuna kim karar veriyor. Suriye’yle sonucu belirsiz bir savaşa girmemin Türkiye’nin hangi ulusal çıkarıyla ilgisi olabilir. ABD ve müttefikleri istiyor diye savaşa gireceksiniz ve utanmadan Türkiye’nin çıkarındın bahsedeceksiniz... Aslında “ulusal çıkar” gibi kavramların gerçekten neyi ifade ettiğine açıklık getirmek gerekir. Mesela 1914’de Enver Paşa ve arkadaşlarının bir oldu-bittiyle Osmanlı İmparatorluğu'nu emperyalistler arası savaşa sokması milli çıkarın bir gereği miydi? Yönetenlerin çıkarı her zaman yönetilenlerin de çıkarıymış gibi sunulmuştur... Aslında ikiyüzlülüğü sevmiyorsanız, “milli çıkar denilenin egemenlerin, yani mülk sahibi yönetici sınıfların çıkarından başkası değildir” demeniz gerekirdi... Mesela Malatya Kürecik'e kurulan radar kalkanı gerçekten ‘Türkiye’nin ulusal çıkarlarının’ bir gereği midir? Neden daha önce değil de şimdi kuruldu? Aklı başında biri, söz konusu radar üssünün Türkiye’nin çıkarı ve güvenliğiyle ilgili olduğuna inanır mı? Besbelli ki, o da bütün Amerikan üsleri gibi saldırı amaçlı... Yakın hedefte de İran var... İran kimin hesabına hedef tahtasına konuyor? Başta Siyonist İsrail olmak üzere emperyalist çıkarlar için... Başka türlü olabilir mi? Eğer siz, “ NATO’cu cephenin düşmanları benim de düşmanımdır” derseniz o zaman Türkiye’nin her tarafına yerleştirilmiş Amerikan üslerini “ulusal çıkarın” bir gereği sayarsınız ama bunun hiçbir inandırıcılığı olmaz... Neden Kore Savaşı'nda Türk askerlerinin kırdırılması Türkiye’nin ulusal çıkarının bir gereği sayılsın? Onun için egemenlik sistemine karşı mücadele etmeye kararlıysanız, işe bilincinizi özgürleştirerek başlamanız gerekir. Söylenenin ne demeye geldiği hakkında zihin açıklığına sahip olmanız gerekir. Başkasının söylemini kendi söyleminiz sayma aymazlığından uzak durmanız gerekir. Kelimelerin ve kavramların köleleştirici işlevi hakkında düşünce açıklığı gerekir. Aksi halde her zaman aldatılmak, oyuna gelmek, egemen sınıfların değirmenine su taşımaktan kurtulamazsınız...

Son dönemde içeride ve dışarıda, "Türkiye bölgesel güç, Türkiye yükselen yıldız, Türkiye hârikalar yatıyor, Türkiye mucizesi …" türü yaygın bir söylem pompalanıyor. Bunların gerçek bir karşılığı var mı? Ya da ne kadar var?

Elbette Türkiye nüfusu, yüzölçümü, ekonomisi, militer gücü itibariyle bölgenin en önemli ülkelerinden biri. Tabii büyüklük/küçüklük göreceli bir şeydir. Konumunuzu başkalarına göre tarif etmekle ilgilidir. Türkiye’nin son dönemde hârikalar yarattığını kim söylüyor? Ülkenin varını yoğunu yağmalayan yerli yabancı çıkar odakları değil mi? Bir takım göstergelere bakarak oradan bir ülkenin durumunun iyiye gittiği, işlerin yolunda gittiği sonucuna varmak her zaman doğru değildir. Türkiye’nin büyüme performansı, ihracat artışı ve tabii kişi başına düşen gelirdeki artış büyük bir başarı olarak sunuluyor. Bunlar neden işlerin mutlaka iyiye gittiği anlamına gelsin? Nasıl büyüyor? Ne pahasına büyüyor? Büyüme kimin için ne anlama geliyor? Bir ülke sahip olduğu bir doğal kaynağı ihraç ederek yüksek bir büyüme oranına ulaşabilir. Bir gün gelip o doğal kaynak tükendiğinde büyümenin ne demeye geldiği anlaşılır ama artık iş işten geçmiştir. Türkiye’deki büyüme esas itibariyle emperyalist sermayenin Türkiye’yi bir değerlenme alanı olarak seçmesinin sonucu. Türkiye’nin en önemli ihracat kalemlerinden biri, belki de birincisi otomotiv ama Türkiye ne motor üretiyor, ne de elektronik aksam üretiyor. Bu da ekonominin sağlıklı bir iç eklemlenmeden yoksun olması demektir. Eğer teknolojik planda bir üst basamağa terfi etmiyorsanız, küresel ekonomiye uyumlanma tercihi yaparsanız, yani içerdeki işleyiş dış belirleyiciliğe tâbi olursa, geçerli kalkınma André Gunder Frank’ın lümpen kalkınma dediğinin ötesine geçemez... Türkiye neoliberal küreselleşmeyle “uyumlanarak” ancak Lümpen kalkınma üretebilir... Nehirleri, gölleri, denizleri, havayı, suyu, toprağı kirleten, doğal kaynakları tüketen bir büyüme geçerliyse ki, öyle, oradaki büyüme herkes için aynı anlama gelir mi? Bir şey daha var: Büyümenin sonuçları, yani GSYH artışı nasıl bölüşülüyor? Kapitalizm koşullarında birilerinin [azınlık] durumu iyileşirken başkalarının [çoğunluğun] durumunun kötüleşmesi kuraldır. Dolayısıyla yüksek oranlı bir büyümeye pekâlâ yoksulluğun ve sefaletin derinleşmesi eşlik edebilir. Buna doğa tahribatını da eklerseniz, “gerçek büyümenin” ne anlama geldiği anlaşılır. Dolayısıyla aklı başında birinin mevcut durumu bir başarı sayması mümkün değildir...

Türkiye’nin savaş uçağının Suriye tarafından düşürülmesi bir Türkiye-Suriye savaşına neden olur mu? Böyle bir savaş çıkarsa bunun bölgesel ve dünya ölçeğindeki sonuçları ne olabilir?


Türkiye emperyalist saldırı planında baş rol alma tercihi yaparak, kendi topraklarını bir saldırı üssü olarak kullandırarak, silah yardımı yaparak, paralı askerleri [ölüm timleri demek daha doğru] kendi sınırından Suriye’ye sokarak, mülteci kampı görüntüsü altında saldırganlara eğitim ve donanım olanağı sağlayarak, Suriye’ye yönelik yalan ve linç kampanyasında aktif rol alarak, zaten başını belaya soktu. Durum tam da böyle olduğu halde yalan makinası medya, gerçeği tahrif etmek için utanç verici bir çaba içinde... Emperyalist saldırı kampı her ne kadar Suriye’yi çökertmekte, bölüp-parçalamakta, orayı da Irak’a Libya’ya benzetmekte kararlı olsa da, mevcut ‘yeni güç dengeleri’ ortadayken açık bir savaşı göze alamıyor. Çıkaracağı yangının kendini de yakacağından korkuyor... Zira, Suriye’ye Libya ve Irak’da yapıldığı bir hava saldırısının başarı şansı zayıf. İkincisi, Suriye’ye saldırmak İran’a saldırmak demek, Lübnan Hizbullahı'nın anında savaşa dahil olması demek. Dolayısıyla, Suriye’yle savaş bir bölgesel savaş demek. Bölgesel savaş demek Rusya’nın da savaşa girmesi, belki Çin’in de taraf olması demek... Yani bir dünya savaşı demek...Ve öyle bir savaşı emperyalist kampın kazanma şansı yok gibi... Bu yüzden açık bir savaş yerine ülkeyi içerden çökertme planı işliyor. Bundan sonra içerden çökertme çabalarını arttıracaklardır…

“Yeni güçler dengesi” dediğinizden artık ABD hegemonyasının sonu geldi anlamını mı çıkarmak gerekir?


Belki sonun başlangıcı demek daha doğru. Artık ABD’nin her istediğini yapabildiği dönem kapanmakta. Öyle “önleyici savaş” şarkıları söylecek morale artık sahip değil... Hem yeni aktörler sahnedeki yerlerini almakta, hem de Sovyet sisteminin çöküşü sonrası dönemde denklemin dışına çıkan Rusya Federasyonu büyük bir dünya gücü olarak sahneye çıkmış durumda... Bu da 1989 -1990 sonrası durumun artık geçerli olmaması demektir. ABD’nin ve NATO’cu müttefiklerinin pabucu dama atılmakta. Dolayısıyla ‘tek kutuplu dünya‘ artık geçerli değil. Bu açıdan Suriye’ye saldırı teşebbüsü, hegemonya ve dünya jeopolitiği bakımından bir kırılma anı, bir dönüm noktası sayılabilir. Tabi bu durum ABD’nin dünyanın militarizasyonu hedefinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Ama artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak…

O halde bir Türkiye- Suriye savaşı gündemde yok?

Öyle bir şey söylemek doğru olmaz. Görünen o ki, Türkiye Suriye ile bir savaşa girmeye hevesli değil. Ama Suriye’yi çökertmeye de çok hevesli. Nasılsa AKP hükümeti Suriye konusunda tam bir gözü dönmüşlükle haraket ediyor...Velhasıl çelişik bir pozisyon söz konusu. Bu tuhaf durum NATO’cu olmanın bir sonucu... Fakat bu asla savaş olmaz demek değildir. Öyle bir kesinlik yok. Beklenmedik bir provakasyon, beklenmedik bir olay olabilir ve Türkiye kendini istemediği bir savaşın içinde bulabilir...

İsterseniz biraz uzağa gidelim. 20-22 Haziranda Brezilya’nın Rio de Janerio kentinte BM Dünya Zirvesi gerçekleşti. Siz de o konuda bir yazı yazdınız. Bu son zirve 1992’deki zirveden tam 20 yıl sonra gerçekşti. Ve siz geride kalan 20 ylllık dönemde “sürdürülebilir kalkınma” hedefinin gerçekleşmek bir yana işlerin daha da sarpa sardığını söylüyorsunuz... Neden?


Dünyayı bu hale getirenlerle sürdürülebilir kalkınma söylemini dillendirenler aynı odaklar. Doğru hatırlıyorsam, Albert Einstein’in şöyle bir sözü var: “ Bir sorunu onu yaratan yöntemlere başvurarak çözemezsiniz”diyordu... Aslında sürdürülebilir kalkınma kulağa hoş geliyor ama kapitalizm geçerliyken asla gerçekleşme şansı yok... Deniyor ki, ekonomi büyüsün, üretim artsın, tüketim artsın ve bütün bunlar “piyasa ekonomisi” dahilinde olsun ve çevre tahribatı engellensin, ekolojik denge korunsun. Marx bundan 145 yıl önce, “kapitalizmin doğaya ve insana zarar vermeden yol alamayacağını” yazmıştı. O öngörü bu gün fazlasıyla gerçekleşmiş durumda. Hem siz kapitalizmin yıkıcı mantığını sorun etmeyeceksiniz, hem de sürdürülebilir kalkınmadan söz edeceksiniz bu mümkün değildir. Rio’da toplananlar bu günkü sefil gidişin ve ortaya çıkan kepazeliğin sorumluları değil mi? Dolayısıyla sorunu yaratanlardan çözüm beklemek saçmadır. Eğer doğayı korumak, yaşamı güvence altına almak gibi samimi bir niyet taşıyorsanız, bunun kapitalizm koşullarında imkânsız olduğunu da teslim etmeniz gerekir. Daha önce de yazdım, sorun, sermayesinin büyümesinin kalkınmayla özdeş sayılmasından kaynaklanıyor. Sermayenin büyümesiyse doğa tahribatı pahasına ve insanî kötüleşme sayesinde mümkün olabiliyor ve başka türlü olması mümkün değildir... İlk Birleşmiş Milletler Çevre ve kalkınma zirvesi 1972’de Stockholm’de yapıldı. İkincisi 1992'de Rio’da yapıldı ve orada “sürdürülebilir kalkınma” hedefi benimsendi. Aradan geçen dönemde her alanda kötüleşme büyüdü.

1970-2008 aralığında, yani geride kalan yaklaşık 40 yılda biyolojik çeşitlilik %30 oranında azaldı. Karbon gazı salınımı son 20 yılda, yani ilk Rio zirvesinden bu yana %36 artış gösterdi. 300 milyon hektar orman yok oldu. Ne demekse dünyada kent tanımına uymayan 21 adet tuhaf “megapol” ortaya çıktı. 15-20 milyon insanın yaşadığı yer hâlâ kent sayılacak mıdır? Küresel planda sıcaklık % o, 4 oranında arttı... Platistik madde üretimi % 130 büyüdü, okyanuslarda tuzlanma ve kirlenme devasa boyutlara ulaştı, hepsinden önemlisi doğanın kendini ‘yenileme yeteneği’ %40 oranında azılmış durumda. Eğer mevcut eğilimler devam ederse 2030 yılında 2 dünya gerekeceği söyleniyor... Artık tartışmaya, tereddüde mahâl olmayan rahatsız edici bir gerçeklikle karşı karşıyayız, işin şakaya gelir tarafı yok. Öncelikle geride kalan yaklaşık 500 yılda geçerli doğaya küstah yaklaşımın değişmesi gerekiyor. Velhasıl, sermayeyi, kârı ve bireysel zenginliği değil, insanı ve doğayı temel alan yeni bir yaklaşıma, radikal bir paradigma değişikliğine ihtiyaç var...

Teşekkür ederim

Ben de...

4 Mayıs 2012 Cuma

Yanlış hesap Şam’dan dönerken!




Fikret Başkaya

Suriye’deki durumla ilgili Fikret Başkaya’yla söyleşi.

 Hakan Mertcan:
1- Suriye’de muhalefetin gerçek bir muhalefet olmadığını yazdınız. Suriye’de geniş bir muhalefet yelpazesi bulunduğu biliniyor. Bu süreçte, yani emperyalizmin saldırılarının üst düzeyde olduğu günlerde, çeşitli sol- demokrat ve seküler güçlerin olduğu Suriye muhalefetini tek bir potada değerlendirebilir miyiz? Eğer hayır ise, bize Suriye muhalefetini çeşitli kesimleriyle birlikte değerlendirebilir misiniz?

Fikret Başkaya: Suriye’de az-çok her ülkede olduğu gibi bir muhalefet var. Bu muhalefet daha özgürlükçü, daha demokrat, daha sosyal bir Suriye istiyor. Bir de emperyalizm hesabına ülkenin çökertilmesi, bölünüp-parçalanması için kan dökenler, katliamlar yapanlar, insanlık suçu işleyenler var. İşte kolonyalist/emperyalist NATO’cu ittifakın, bölgedeki pro- amerikan, pro-siyonist gerici Arap monarşilerinin ve Türkiye’nin “Suriye muhalefeti” dediği bunlar. Desteklenenler bunlar... “Özgürlük ve demokrasi savaşcısı” dedikleri bunlar. Elbette içerde de fanatik dinci bir muhalefet var ama hareketin omurgasını dışardan ülkeye sızan, Afganistan’da, Irak’da, Libya’da savaş deneyimi edinmiş unsurlar oluşturuyor. Bunlara emperyalist cephenin, Siyonist İsrail’in, Türkiye’nin ve bölge monarşilerinin ülkeyi çökertme ve parçalama planının taşeronları demek mümkündür. Yani paralı askerler... Kabaca söylersek, bunların dışında çok geniş bir muhalefet cephesi var ki, bunlar seküler unsurlar: Sosyalistler, komünistler, demokratlar, libareller, ülkenin seküler yapısını korumak isteyen geniş halk kesimleri ... Bu geniş yelpazede yer alanlar emperyalizmin rejimi çökertme planına şiddetle karşı çıkıyorlar. Afganistan’da, Irak’da, Libya’ya olup bitenleri çok iyi biliyorlar. Saldırı koalisyonunun asıl niyetleri konusunda kafalar net... Dolayısıyla iki şey: Birincisi, bir tek muhalefet cephesi yok ve ikincisi, rejimi yıkıp, etnik ve mezhep temellli fanatik bir islâmî rejim kurmak isteyen dış destekli unsurları bilinen anlamda iç-muhalefet saymak mümkün değil. Emperyalizmin, dışarının taşeronlarına muhalefet demek uygun mudur?

Hakan Mertcan
2- Emperyalist merkezler retorik bağlamında Suriye müdahalesine istekli görünüyor, fakat reel durum itibariyle bunu pek de başarabilecek durumda değiller gibi. Fakat Türkiye tüm sıkıntılarına karşın sıcak bir çatışmaya istekli görünüyor, aceba bunun gerisinde yatan saikler nelerdir; Türkiye’yi böyle bir savaşa iten ne gibi nedenler vardır, bunları açıklayabilir misiniz?

Fikret Başkaya:2001’de New York ve Washington’a yönelik suikast girişiminin hemen ardından, dönemin neocon yönetimi yedi ülkeyi çökertme kararı almıştı: Afganistan, İran, Irak, Suriye, Libya, Somali ve Sudan. Ve işe Afganistan’dan başladılar. Sonra Irak ve Libya çökertildi. Şimdi sırada İran var ama İran’a giden yol Suriyeden geçiyor. Zira, Suriye çökertilirse bu İran’ı saldırıya açık hale getirecek. Suriye’nin etkisizleştirilmesi, Hizbullahın da etkisizleştirilmesi demek. Tabii İran’ın ve Suriye’nin çökertilmesini en çok isteyen Siyonist İsrail... Zira, siyonist kolonizasyona ve emperyalizme direnen bu ikisi ve Hizbullah. Fakat ilginç bir durum ortaya çıkmış görünüyor. Başka türlü söylersek, Suriye’de kayaya çarptılar. Bir kere Suriye halkının büyük çoğunluğu rejimi savunmaya hazır. İkincisi, İran Suriye’ye tam destek veriyor. Suriye Libya gibi tecrit edilmiş bir ülke değil. Nitekim Seul dönüşü İran’a uğrayan Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğn’a Ayetullah Ali Hameney’in, gayet net bir dille: “Suriye’ye bir saldırı halinde seyirci kalmayız” dediği söyleniyor. Dolayısıyla Suriye etrafında İran, Irak, Lübnan Hizbullah’ından oluşan bölgesel bir ittifak oluşmuş durumda.
“Köpeksiz köyde değneksiz gezme” dönemi kapanıyor...

Suriye, Rusya Federasyonu tarafından eksiksiz destekleniyor [jeopolitik, jeostratejik ve ekonomik/ticari, vb. nedenlerle tabii...]. Şu an itibariyle Ruslar Suriye’ye çok sofistike bir hava savunma sistemi kurmuş durumdalar ve onbinlerce Rus askeri ve teknisyeni Suriyede bulunuyor. Dolayısıyla muhtemel bir hava harekâtı artık başka yerlerde olduğu gibi kolay değil. Bu, hava saldırılarının başarı şansını azaltıcı bir şey. Zaten kara harekatının da başarılı olması mümkün değil... Amerika’dan, Fransa’dan, İngiltere’den, vb. gelen askerin orada başarılı olması zor... Fakat asıl “yeni unsur” BRICS denilen [ Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika] ülkeler grubunun politik sahneye çıkmasıyla ilgili... Bu beşli Suriye ve İran’a muhtemel bir saldırıya karşı çıkıyor... Bunlar dünya nüfüsünün %45’ini, dünya GSYH’sinin de yaklaşık %25’ini temsil ediyorlar... Tabii bunlara bazı Latin Amerika ülkelerini de [Venezüelle, Bolivya, Ekvator, belki Şili...] dahil etmek gerekir. Böyle bir tablonunu varlığı demek, 2012 yılı itibariyle Sovyet sisteminin çöktüğü 1989-1990 sonrasının “kutupsuz’ döneminin kapanması demek... Bu da artık “köpeksiz köyde değneksiz dolaşmanın” mümkün olmaması demektir... Emperyalist cephenin reel olarak isteksiz ama retorik planda istekli görünmesi asıl bu durumla ilgili. Tabii her biri kendilerince bir “gerekçe” uydurarak şu aşamada sıcak bir çatışmadan uzak duruyorlar... Durum böyle olsa da asla bu işten vazgeçmiş değiller... Şimdi aynı Irak’da olduğu gibi ülkeyi zayflatıp içerden çökertme planı yürüyor... Irak ikinci saldırı öncesinde ambargo, ve “yaptırımlarla” zayıflatılmıştı...
Türkiye’nin durumuna gelince, Türkiye’den söz ederken onun bir NATO ülkesi olduğunu akıldan hiç çıkarmamak gerekir. Normal koşullarda Türkiye’nin bölge devletleri karşısında “düzgün” tavır alması zaten mümkün değildir. Zira ait olduğu, dahil olduğu pakt bir saldırı paktıdır... NATO’cu cephe Türkiye’ye “ şimdilik Suriye’ye biz giremiyoruz sen gir” diyorlar. Fakat Türkiye’nin saldırı konusunda bu kadar hevesli ve aceleci davranmasının başka nedenleri de var... İran’ın bölgesel etkinliğinden rahatsız. İran’a karşı pro-siyonist Arap monarşileriyle bir Sünni cephe oluşturma peşinde... Hem Siyonist İsraille ‘kavga ediyor’ görünüyor hem başlıca amacı siyonist rejimi korumak olan Radar sistemini NATO istiyor diye Malatya’ya kurdurtuyor... Türkiye emperyalist saldırıyı çantada keklik olarak görüyordu... Asıl aktörlerler geri çekilince şaşkına döndü. Zira başta hesap Beşar Esad’ın gitmesine, gitmezse zorla gönderilmesine, bu amaçla da silahlı çetelerin desteklenmesine ve askeri müdahaleye endeksliydi. Türkiye’nin rahatsızlığının ve şaşkınlığının nedeni yarı yolda bırakılmış olmaktan kaynaklanıyor ve tabii Suriye politikası tam bir iflas... Hem siyonistlerle ve gerisindeki emperyalistlerle, hem de bölge ülkeleriyle dost olmak mümkün değildir... Hem o, hem öteki olmaz... Ya o, ya öteki olur... Türkiye’nin son 50-60 yıllık tarihine bak: Ne zaman bölge halkları emperyalizmle yüz yüze gelse, Türkiye daima emperyalistlerin safında yer almıştır ve maalesef garp cephesinde yeni bir şey yok... NATO’cu Türkiye başka türlü yapabilir miydi?

Hakan Mertcan:
3- Milliyetçiliklere karşı olan biri olarak Arap milliyetçiliğinin en önemli temsilcisi olan Baas’ı Suriye özelinde nasıl değerlendirmektesiniz?

Fikret Başkaya:Baascılık başlarda iyi bir rotada ilerliyordu. Zamanla başlangıçtaki amaca ve varlık nedenine yabancılaştı. Tuhaf bir otokrasiye dönüştü. Tüm olumsuzluklarına rağmen Siyonist yayılmaya ve emperyalizme karşı direnen, Filistin halkının haklı mücadelesinde onu her koşulda destekleyen bir rejim olarak kaldı. Bağlantısız ülkelerin bir bileşeniydi... Başlarda Arap uyanışının ve Arap ulusal bilincinin oluşmasında önemli bir işlev gördü... Emperyalizmin hedefinde oluşu bir tesadüf değildir... Arap ulusunun bütünlüğünü sağlamak son derece olumlu bir şeydir ve bunu kavramın olumsuz anlamında milliyetçilik saymak yanlış olur. Eğer Arap ulusu parcalanmamış, bölünmemiş olsaydı, orası Siyonistler ve emperyalistler için yol geçen hanı olur muydu? Onun için neden söz edildiğini bilmek gerekir... Aksi halde bebeği leğendeki kirli su ile birlikte atmak gibi bir saçmalık kaçınılmazdır...
Hakan Mertcan:

4- Bir Marksistin herhangi bir devleti desteklemesi güç olsa gerek. Fakat reel politika açısından bazen bunun mümkün olduğunu görmekteyiz. İçinden geçtiğimiz konjonktürde, bir Maksistin tüm olumsuzluklarına rağmen, Esad rejimini desteklemesini nasıl değerlendirirsiniz?

Fikret Başkaya:Suriye’ye yönelik emperyalist, siyonist ve pro-siyonist rejimlerin, NATO’cu kutsal ittifakın saldırısına karşı çıkmak, Suriye devletinin değil, orada yaşayan halkların, Suriye ulusunun safında yer almak demektir. Emperyalist saldırı karşısında tavır almak demek, Suriye’nin parçalanmasına, bölünmesine, ufalanmasına, etnik ve mezhep temelli, akşamdan sabaha birlirleriyle boğazlaşan düşman topluluklar haline getirilmesine, emperyalizmin bölgeye daha fazla sokulmasına karşı çıkmaktır. Suriye ulusunun bütünlüğünü kim neden istemiyor? Eğer Suriye halkının çoğunluğu mevcut rejimin devamından yanaysa, siz onlara devletinizi bırakın emperyalistlerin oyununa dahil olun mu diyeceksiniz? Şahsen Emperyalistlerin Irak’a, Afganistan’a, Libya’ya, Sudan’a, Somali’ye... saldırdığında hep açıkça karşı çıktım. Ne yapmalıydım. Oralardaki rejimler kötü, öyleyse emperyalist katiller hoş geldi, saf geldi mi diyecektim... Eğer Suriye halkının, Suriye ulusunun rejimle bir derdi varsa, o orada yaşayan halkın sorunudur. Bize demokratik, ilerici, sosyalist, komunist, anti-kapitalist muhalefeti imkânlarımız ölçüsünde desteklemek düşer ama eger ülkeyi bölüp parçalama amaçlı kolonyalist/emperyalist bir saldırı söz konusuyla, hiç bir tereddüde mahlâl olmadan açıkça kolonyalist/emperyalist/siyonist haydutların karşısına dikilmek gerekir. Aksi halde etik/entellektüel tutarlılığınızı kaybedersiniz... Bir marksist olarak bu konudaki düşüncem budur. Eğer benzer bir saldırı kendi ülkem için geçerli olsaydı nasıl bir tavır alırdım. Açıkça emperyalist saldırıya karşı çıkardım. Her zaman çıktığım gibi... Emperyalizme karşı çıkmadan kapitalizmle mücadele mümkün müdür? Emperyalizme karşı çıkmak dolaylı olarak devleti desteklemek demeye mi gelir? Neoliberal soytarıların dediğinin aksine, henüz devletler de uluslar da bir vakıa... Bunları yok saymanın ne alemi var?
Hakan Mertcan
5. O halde bu durum karşısında ne yapmak, nasıl bir tavır ortaya koymak gerekiyor?

Fikret Başkaya: “Ben Suriye’ye yönelik emperyalist komploya karşıyım” demekle karşı olunmaz... Vicdanını rahatlatırsın ama bunun bir kıymet-i harbiyesi olmaz... Oturduğun yerde karşı olduğunu söylemenin bir karşlığı olur mu? Onun için konferanslar, paneller, açık oturumlar, yayınlar, bildiriler, mitingler, el ilanları, telgraf ve mail, v.b. ve bir şekilde tepkiyi açıga vurmak gerekir. Zira, açık saldırı savaşı şimdilik yakın gündemin dışında olsa da, iç kargaşayı ve terörü tırmandırarak, “yaptırımlarla”, “insânî yardımlarla” ülkeyi zayıflatma ve çökertme planı yürürlükte... Bu lânetli oyunu bozmak, emperyalist komployu boşa çıkarmak bizim irademiz dışında bir şey olmadığına göre...