1 Ocak 2009 Perşembe

İNSAN, ÖZGÜRLÜK ve DEVLET




Yener ORKUNOĞLU / y.orkunoglu@fbi.h-da.de


’Özgür doğan insan her yerde zincire vurulmuştur.’ Rousseau

İnsan’ı tanımlamak zordur. Çünkü insan hem çok karmaşık bir varlık, hem de değişken bir varlıktır. İnsan doğası iyi midir, kötü müdür? İnsan doğası sabir midir? Yoksa tarihsel-toplumsal koşullara göre değişir mi?

Büyük düşünürler insanı, toplumu ve devleti tanımlamaya ve anlamaya çalıştılar.

İngiliz düşünürü Hobbes’e göre, insan doğuştan bencil ve çıkarcıdır. İnsanın bencilliği ve çıkarcı olması, insanları daha da bozan üç doğal eğilimi doğurur: Rekabet, Savunma ve Ün peşinde koşma. Ona göre rekabetin amacı, insanın diğer insanlar egemen olmasıdır Daha fazla kazanç elde etme insanlar arasındaki tartışmaların nedenidir. Güven duyulmayan bir ortam nedeniyle savunma ise, insanın kendini güvenlik altına alması gereğinden kaynaklanır. Ün kazanma arzusu ise insanı toplum içinde daha iyi bir statü kazanmaya teşvik eder.(Bkz. Der Leviathan s. 133-135)

Hobbes, esas çabasını ‘neden devlete ihtiyaç var’ sorusuna cevap aramaya yöneltmişti. Hobbes, en önemli eseri Leviathan’da devletin gerekliliğini ispat etmek için insanın doğasının bazı ‘özelliklerine’ başvuruyordu. Hobbes’e göre doğal durumda ‘herkes herkese karşı savaş halindedir’. Böylesi bir savaş halinde ise ne can ne da mal güvenliği vardır. O halde ‘kerkesin herkese karşı savaş halinde olduğu’ duruma son vermek gerekir. Bunun için de otoriter bir devlet gereklidir. ‘İnsan insanın kurdudur’ diyen Hobbes göre, insanlar bazı özgürlüklerinden vazgeçerek, güç kullanma hakkını devlete devretmelidir. İnsanlar özgürlüklerini kaybederler, ama güvenliğe ulaşırlar. Bu düşünce esasen burjuvazinin çıkarlarının teorik bir ifadesidir.

Hobbes, ‘zamanındaki her orta halli İngiliz gibi, felsefede materyalizm, ahlâkta ütiliteryanizm (yararcılık); siyasette despotizm yanlısıydı. Toplumu bencil ve birbirine kurt gibi bakan kişilerden kurulu gördü. (Homo homini lupus: insan insanın kurdudur.) Her şeyde salt kaba gücün ilkel biçimde egemenliğini önerdi. Bu kavramlar, besbelli Hobbes'un sözcülük ettiği rakip sermayedarlar sınıfının dünyayı görüşüne uygundu.’(Kıvılcımlı)

Hobbes’e ve burjuvazinin çıkarların dile getiren liberal düşünürlerin çoğunluğuna göre, devlet ve yasaların varlığı herkesin yararınadır.

Hobbes’e en büyük eleştiri .J. Rousseau’da gelir. J.J. Rousseau’ya göre devlet, esas olarak zenginlerin çıkarlarını koruyan bir kurumdur, herkesin yararına değildir. Devletin herkesin yararına olduğu iddiası, zenginlerin yalanıdır. Rousseau’ya göre Hobbes, kapitalist uygarlıktaki insana özgü bencil,çıkarcı ve rekabetçi vb. gibi özelliklere doğal durumdaki insana da mal etmeye çalışmıştır. Oysa bencillik, çıkarcılık ve rekabet gibi özellikler, doğuştan var olan şeyler değil, kapitalist uygarlıkla birlikte ortaya çıkıp gelişen şeylerdir.

J.J. Rousseau şöyle diyordu: ‘Özgür doğan insan her yerde zincire vurulmuştur.’ J. Rousseau’ye göre, en önemli şey özgürlüktür. Özgürlükten vazgeçmek, insanlıktan vazgeçmek demektir. J. J. Rousseau, uygarlık öncesinde doğal insan özgürce yaşadığını, ama toplumsallığa ve uygarlığa geçişle birlikte insanin zincirlere vurulduğunu ileri sürer.

Rousseau şunu dile getirmek istiyordu: İnsan iyidir, kötü değildir. Dolayısıyla kötülüklerin kaynağı insan doğası değil, kapitalist uygarlığın getirdiği, bencillik, eşitsizlik ve adaletsizliktir..Uygarlıkla birlikte gelen bu kötülüklerin ‘doğal insanı’ yozlaştırdığını savundu. Dolayısıyla kapitalist uygarlığa ilk eleştiri Rousseau tarafından yöneltilmiştir. Rousseau, eşitliği ve özgürlüğü garanti altına alacak ‘ideal bir devlet’ peşinde koşmuştur.

J.J. Rousseau, bireyselliği ve toplumsallığı birbiri ile çelişkili olarak algılıyordu. Öte yandan Rousseau’ya göre insan mutsuzluğunun kaynağı, insanın arzuları ve olanakları arasındaki uyumsuzluktur. Arzularımız sonsuz, oysa olanaklarımız sınırlıdır. Bu görüş, burjuva Ekonomi Politiğinin en önemli bir görüşlerinden biri haline gelmiştir. Oysa bu görüş (İhtiyaçlar sonsuz, olanaklar sınırlıdır) gerçeği yansıtmamaktadır. Nihayet hem J.J. Rousseau’nın görüşleri hem Hegel ve hem de Marx tarafından eleştirilmiştir.

Bunu ayrı bir yazıda ele alalım.

28 Aralık 2008 Pazar

SPARTAKÜS! - سبارتاكوس

Filistin'den


















ماجد ابوغوش- Macid Ebu Goş

سبارتاكوس

إلى أحمد سعدات طبعا

لم اشهر سيفي في وجه الريح
لأرده إلى غمده
بدون قتال

هذا البحر لي
والجبال والشواطىء
والهواء العليل
لي القمر
ورائحة الزهر في الحقول
واغاني العرس
لي

أشعر بالفخر وبالزهو وبالغبطة
أني دافعت عن ورد الشوارع
وعن طرقات العشاق
وعن شجر الصنوبر
ورائحة المريمية
وأني في لحظة التجلي
قد قلت لالالالالالالالالالالالالا
في وجه من قالوا نعم

سيتبعني المستضعفون
ويتبعني الحفاة
وتتبعني الذئاب
وتتبعني الأيائل
ويتبعني الموج
ويتبعني النشيد

لليسار در

رام الله المحتلة 27/12/2008

----------------


SPARTAKÜS!

Macid Ebu Goş

”Ahmed Sadet’e, elbette!..”

Kılıç
Çarpışma olmadan
Kınından çekilmez!..

Bu deniz
Benim.
Ve bu dağlar
Ve bu diyarlar
Ve bu temiz havalar
Ve bu ay
Benim.
Ve tarlalardaki çicek kokuları
Ve düğün şarkıları
Benim!

Kendimi gururlu
Ve çoşkulu hissediyorum.
Caddelerdeki çiçekleri ben savundum.
Aşıkların yollarını
Ve fıstık çamlarını
Ve adaçayını.
Ve ben prezantasyon anındayım:
”Evet!” diyenlere karşı
”Hayırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr!..” diye haykırdım.

Korumasız olarak peşimdeler
Ve yalınayak.
Ve kurtlar peşimde
Ve rengeyikleri.
Ve dalgalar
Ve ilahiler peşimde!..
Solda, oradalar!

27 Aralık 2008 / Ramallah - Filistin

Arapça çeviri: Faiz Cebiroglu

26 Aralık 2008 Cuma

Unutun Eski Sözleri




A.Kadir Konuk / Yenihayat1@t-online.de


Bir yıl geçti yaşamımızdan. Seviniyoruz.

Kırlangıçlar geldi gitti. Leylekler de öyle, lak lak…

Leyleklerin konabilecekleri bir çatı kurulamadı hala, toplantılar yeni toplantılar yapılabilmesi için dağıldı.

Aslında Kürtler birlik olacaklar olmasına da siyaset bırakmıyor.

Biz şu kadar öldürdük, onlar bize şu kadar kayıp verdirdiler hesabında rakamlar olarak kaldı insanlar. Ölüm için şu kadarı hazır. Mutfağa yeni tencere tabak alınıyor gibi konuşuluyor insan söz konusu olunca.

Geçen yıl da öyleydi, ondan önceki yıl da…

Kriz dünyanın bütün ülkelerine balıklama dalıyor, bir tek Türkiye’den teğet geçiyor. Kim sallar krizi? İşsizlik de öyle, yoksulluk da. “Allah vermiş, buna da çok şükür!”

Herkes doğruları en çok kendisinin iyi savunduğunu ileri sürüyor. Bir dönem savunulan doğrular yine aynı ağızlar tarafından bir süre sonra yanlış ilan edilse de “Son tahlilde” doğru onlardır.

Hayır, bu doğru değil, asıl söylenmeyen, dile getirilmeyen iktidar hırsı, benim düşüncem, benim partim egemen olsun çabası. Bu nedenle görünen yanlışlar bile doğru olarak savunuluyor. Özeti mi; bütün Marksistler devrim ister, ama kendi partileri yönetimde olursa. Bütün Kürtler özgürlük ister, ama kendileri iktidarı yakalayabilirlerse… Bu nedenle ötekiler kötüdür.

Bunun detaylı felsefesini isteyenler tüm siyasi “argümanlarıyla” yapabilirler. İsteyen her devrim devrim değildir, en iyi devrim bizim devrimdir de diyebilir. İsteyen insanlık için en iyiyi kendilerinin savunduğunu bağırabilir. Kulaklarım kapalı artık bu sözlere.

Felsefe dünyayı anlayabilmek, ona anlam kazandırmak için ortaya çıktı, sonra egemen olma, iktidarı yakalama hırsına büründü. İnsanlığı bütünleştirmesi gereken felsefe, onu böldü parçaladı.

Yaşamım politikayla geçti, yaşamın tümüne tek pencereden bakan politikacıları sevmiyorum artık.
Sizin evde havalar nasıl? Yeni bir yıl geliyor diye telaşlanıp, kendinizle hesaplaşıyor musunuz?
Boş verin! Bütün hesaplar batmış bakkal defterlerindeki ödenmemiş veresiye hesaplarına benzerler.
Geriye dönüş olanaklı olsaydı hesaplaşmanın bir anlamı olurdu belki. Düzeltebilmek için.
İçinde bulunduğunuz durum geçmişin ürünüdür, geleceğe taşıyacağınız ise yarının.

Günü yaşayın. Ama inançla, insanca duygularla.

Boş verin dediysem hesaplaşmayı boş verin dedim, dünyayı, insanlığı, yapabileceklerinizi değil.

Unutun eski sözleri, yenilerini öğrenin.

Felsefe fikir sporudur, sağlığa pek yararı yoktur. Marks, İsa, Muhammet günümüzde yaşasalardı kendilerini bin kez değiştirir, güne uyarlarlardı, insanlar İsavist, Muhammedan, Marksist olunca nedense hep oralarda kalıveriyorlar. Belki bu nedenle yüzyılımızın Marks’ı, İsa’sı. Muhammedi bir türlü yaratılamıyor.

Aman ha, yukarıdaki sözleri yüksek sesle söylemeye kalkışmayın bir yerde, ne geçmişiniz kalır ne geleceğiniz, ne dininiz ne imanınız. Bir de onlar gibi düşünmediğiniz için dost olan dostlarınızı yitirme olasılığı vardır.

Sahi hiç hesapladınız mı, sudan sabundan nedenlerle şimdiye kadar kaç dostluk bitti yaşamınızda?

Azıcık aykırı olmaya görün, kırılır cam gibi dostluklar.

“Aslında ben düşünce özgürlüğünden yanayım da, benim gibi söylese ne olur, dost değil miyiz, neden beni eleştiriyor?”

Başkaları eleştirildiği sürece herkes eleştiriden yanadır, okun ucu kendimize yönelince, yürekler cız bız…Kırılıveriyorlar cam gibi, inciniyor dostluklar, gönüllere hüzün düşüyor.

Biten dostluklara yakınmak onları geri getirmez artık, getirse de ne onlar eski onlar ne siz eski sizsiniz, biliyorsunuz.

Yeni bir yıl geliyor deniliyor. Mevsimler değişiyor, kışlar benzemiyor birbirlerine, baharlar da.

Tarih değişiyor takvimlerde, kırk yıl önce de aynı konular tartışılıyordu, kırk yıl sonra da.

Yalnızlık mı beni böyle aksileştiren? İçimdeki çocuk da mı büyüyor?

Şimdi 2009 geliyor diye hazırlanıyor insanlık. Dilekler dileniyor, umutlar bileniyor, kartlar mektuplar gönderiliyor, armağanlar satın alınıyor, bir telaş, bir heyecan.

Ne oluyor?

Yeni yıl geliyor.

Milenyum dediklerinin üzerinden 8 yıl ne çabuk geçti değil mi? Yaşlandığı için sevinen tek yaratık insan olsa gerek.

Yaşamınızda en çok neye üzüldünüz?

Ben en çok basit sözlerle insanları kırdığıma üzüldüm. Şimdi daha iyi kavrıyorum bunu. Bir faşiste faşist demek hiç üzmez beni, ama hepimiz sosyalist, devrimci olduğumuzu söylediğimiz halde, (Arada bir gaza gelip Ermeni ve Kürt de olabiliyoruz) basit ayrılıklar yüzünden insanlara kırıcı sözlerle yaklaştığım için üzüldüm.

İyi ki çabuk terk ettim o sözlüğü tüm sözcükleriyle, doğru ama sonuçta birkaç kişi de olsa kırdım insanları.

Ne kadar çok kırdılar bizi değil mi? Oysa tekmeyle, tokatla, copla kemiklerimizi kıramadı askerler, gardiyanlar, ama siyaset adına söylenen sözler tuz buz etti bizleri.
Düşünün, yarın bitecek bu savaş, yarın değişecek tüm teoriler, yarın insanlar daha başka bakacaklar dünyaya, unutulacak bu günler çabucak, ama insanlar kırık kalacaklar, karşılaştıklarında belki selamlaşmayacaklar.

Değer mi? Kırmak kolay, küstürmek kolay, gönül almak zor. Dünyada en çok hoşuma giden söz insanlıkla ilgili. “İnsanın eti yenilmez, gönü giyilmez, çifte koşulup saban sürülmez. İnsan dediğin bir çift güzel söz, bir güler yüzdür.”

Oysa ne kadar çatık kaşlarımız, ne kadar asık yüzlerimiz…
2009 geliyormuş.

Değişen bizler olmadıktan sonra takvimlerin değişmesinin ne hükmü var? Geriye gün sayıyorum. 18 gün sonra 59 yaşında olacağım. Müthiş bir şey bu. Oysa içerdeyken arkadaşlar ‘Sen 1989 yılbaşını gör, sana takım elbise alacağız’ diye iddiaya girmişlerdi benimle.


20 yıl geçmiş.

Elbiseyi almadılar elbette. Hiç biriyle (Muzaffer Öztürk hariç, ondan da dört aydır mektup alamıyorum) bağım yok. Neredeler ne yaparlar, yaşıyorlar mı, durumları nedir bilmiyorum. Çocukluğumun mahallesinden, ilk okul, sanat okulu, öğretmen okulu, yüksek okul yıllarında edindiğim arkadaşlarımdan, partili yoldaşlarımdan, yaşamın içinde tanıdığım on binlerce insandan sadece bir kaçını anımsayabiliyorum artık. Oysa ne çok alkışlamışlardı beni salonlarda, miting alanlarında, ne çok sövmüşlerdi ardımdan sonra.

Kaç kişiyi bıraktınız böyle arkanızda? Sayabilir misiniz?

Sanmıyorum.

Sahi neden çivileriz insanları görünmeyen tahtalara hoyrat sözlerle. Neden çarmıha gereriz birbirimizi? Ne için?

6 yaşında BEN ARMİN, Türkçe açılımıyla “Toprağın Oğlu”, ona sadece yemeğini iyi yemesini söyledim, gözlerimin içine baka baka ‘Benim neler yapmam gerektiğine neden hep sen karar veriyorsun, neden benimle tartışmıyorsun’ deyince, eşekten kayaların üzerine düşmüşe döndüm. Kendi çocukluğumu anımsadım, babamın kaşları geldi gözlerimin önüne, gülmeye başladım,

“Gülünecek bir şey söylediğimi sanmıyorum” diyerek diklendi bu kez de.

Haklı çocuk. Sahi benim ne yapmam, nasıl düşünmem, neler söylemem, yazmam gerektiğine nasıl oluyor da başkaları karar vermeye kalkışabiliyorlar? Bu hakkı kimden, nereden, nasıl alabiliyorlar?

Tuhaf değil mi, hepimiz birilerini yönetmeye çalışıyoruz, yönetemediklerimize, gücümüzün yetmediklerine tapınıyoruz hemen, ya da basıyoruz küfürü.

Şubat ayının sonundan beri bu sitede yazıyorum. Yazılarımı bu güne kadar, 10 ayda 11 bin kişi okumuş.

Yapayalnız evimden çıkıp çoğalmış, 11 bin kişi olmuşum. Zaman ayırmışlar, gözlerini yormuşlar, ne diyor diye merak etmişler, sevinmem gerekmez mi? Söven de olmuştur elbet. Okumaya değmez diyen de. Beğenmek zorunda değiller ya.

Olayı tam kavradıktan, neden insanlarla sürekli kavga etmek zorunda olayım düşüncesinin ayrıntılarına ulaştıktan sonra kendime bir görev seçtim, bir anlamda yalnızları, terkedilmişleri, kapatılmışları, dilleri bir bakıma susturulmuş olanları düşünerek zindan sorununu kimsenin etkisinde kalmadan yazılarıma temel konu yaptım. Özellikle siyasi hareketlerin, partilerin bundan müthiş rahatsız olduklarını biliyorum. Okurlardan bazılarının sıkıldığını günlük okuma oranından hissedebiliyorum, önemli olmakla birlikte önemli değil, her gün herkesin sevebileceği yazılar yazmak gibi bir kaygım yok. Sonucundan hiçbir çıkarımın olmadığı bir iş yapmaya çalışıyorum.

Bu iş belki benim küreklerini çektiğim son kayık olacak yaşamımda. İnsanların desteğiyle belirli bir başarıya ulaşabilirsek, kıyıya yanaştığımda zevkle sileceğim terimi. Kayık su alır batarsa, yapabileceğim hiçbir şey yoktur demeyeceğim, kıyıya yüzmeye çalışacağım. İnsan ölünceye kadar kendini geliştirebilecek bir yığın sorun bulur.

Şimdi el kadar çocuklardan öğreniyorum yaşamı. Politik liderlerin, okuduğum yığınla kitabın bana öğretemediği bir yığın gerçeği onlar küçücük parmaklarıyla sokuyorlar gözlerime.

Onlardan hiç biri Marks, Lenin, Öcalan şöyle demiş diye başlamıyorlar sözlerine, onların sözlerinin ardına sığınarak üzerimde görünmeyen bir baskı oluşturmaya kalkışmıyorlar. Kendi beyinlerinde şekillenen sözcükleri korkusuzca söylüyorlar.

Bunun adı “Kral çıplak” oluyor.

Yaşlanmış olmama karşın büyüyemediğimi anlıyorum. Büyümek, olgunlaşmak, bambaşka bir olay. Ne saçların kırlaşması, dökülmesi, ne takvimlerden düşen yıllar değil büyümek.

Büyümek; insan olmak!

Çocuklar, hiçbir siyasi kaygıları, hiç kimseyi yönetme dertleri olmayan insan çocuklar öğretiyorlar bana bunu.

Sen kötü bir şey yapmadın değil mi baba diye soruyor oğlum artık.

Seni hapsettiler, ama sen kötü bir şey yapmadın değil mi?

Onun kötü şey dediği, çalmak, insan öldürmek.

Geceleri yatarken üç masaldan aşağı okursam fırçalıyor. Masallarda öldürme olayı olduğunda o kitabı bir daha okumak istemiyor.

Birlikte bir masal yazdık, yarısı onun yarısı benim, adı ‘Koyun kral!’

İçinde öldürme olmasın, dedi. Koyunu kral yaptık. Müthiş neşelendi.

Koyunlar öteki hayvanların içinde en barışçısı olanlar değil mi? Siz bir koyunun bir başka koyunu öldürdüğünü gördünüz mü? O nedenle suçlamadık mı insanları ‘koyun gibisin’ diyerek? Aslan, kaplan, yırtıcı hayvan olmalarını istemedik mi insanlardan? Yani iyi öldürmelerini, birbirlerini kanatmalarını....

2009 geliyor.

Takvimler değişecek. Sabah kalktığımızda dünya dün kaldığı yerden yaşamına devam edecek.
Kırgınlıklarımızı unutabilecek miyiz, düşmanlıklarımızı bitirebilecek miyiz, birbirimizi affedebilecek, gönül alıcı birkaç sözcük söyleyebilecek miyiz? Bizi kırdığını düşündüğümüz insanlardan birini olanağımız varsa çat kapı ziyaret edebilecek miyiz…?

Öyle olmayacaksa neye yarar yeni yılın gelmesi, neye yarar kutlama mesajları göndermek?
Kendi adıma barış ilan ediyorum herkese. Evet, yanlış okumadınız, bu güne kadar en sert biçimde eleştirdiğim insanlara bile barış elimi uzatıyorum. İlle de biz düşman kalacağız diyenler varsa kendileri bilir, yem olmaya hiç niyetim yok, üstüme gelen olursa didişirim keyfimce. Babam mezarından çıksa gelse, ona bile ezdirmem artık kendimi.

Herkes kendi düşüncesinde doğru kalsın bana ne? Onlarla oturabiliyor, tartışabiliyor, sonra birlikte eğlenebiliyor muyum, sorun bu.

Uzlaşmacı bir tavır denilebilir buna. Doğrudur, çizginin sol yanıyla, düşüncelerime ambargo koymadıkları sürece uzlaşmaya hazırım. Onların düşünceleriyle bütünleşmemem, insanlıklarıyla uzlaşmamı neden engellesin?

Bilerek, isteyerek, planlı, programlı, şuna bir kazık atayım diyerek hiç kimseyi kırmadım, hiç kimseye kalleşlik yapmadım. Bu günlerde resmi özür moda oldu, ben bilmeden kırdıklarımdan kişisel özür diliyorum. Küçüklük bende kalsın.

Kendimi de, öteki insanları da (Faşist düşünceleri savunmadıkları sürece) sevmek için daha fazla çaba göstereceğim yeni yılda. Birilerinin egemenliği için insanların ölmesini istemiyorum artık.
Beni hiç ciddiye almayan, üzerinde yaşadığımdan bile haberi olmayan dünyayla gırgırımı geçeceğim. Kendimce, bu yaşa kadar öğrendiklerimle yorumlayacağım dünyayı ve olayları. Kendime tarihte kalmışlardan, günde meşhur olanlardan “Onun dediği gibi” diyerek tanıklar seçmeyeceğim, sözlerin imzası kendim olacağım.

Biliyorum, ne kadar çabalasam, ne yazsam yine alınan darılan olacak, yine sevmeyenler sövecekler ağız dolusu.

Olsun, herkes iyiyse bir tane de benim gibi aksi, huysuz, kötü biri bulunsun dünyada, çeşnidir.
Tek kavgam cezaevleri ile olacak.

Ötekileri edebiyatın konuları olarak romanlarımda öykülerimde dillendireceğim, becerebildiğimce.
İşte bu duygularla yeni yılda istediklerinizin gerçek olmasını diliyorum. Benim de dileğim gerçekleşir umarım, yıkılır zindanlar, insanlar özgür olur.

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af.

25 Aralık 2008 Perşembe

Cumhuriyet, Neden “Kopuş” Değildir?





Fikret Başkaya

”…1923’de Cumhuriyetin ilanı da bir darbenin sonucudur. Ondan sonrası 1908-1913 döneminin de gerisinde koyu bir tek parti diktatörlüğü, benim ‘Orijinal Bonapartizm’ dediğim tuhaf bir otokrasiydi. Cumhuriyet rejiminin ‘cumhurla’, halkla ilişkisinin yönü cumhuriyetten [rejimden] halka [cumhura] doğruydu. Aynı imparatorluk döneminde olduğu gibi... Hiçbir aykırı sese tahammül edemeyen, ifade özgürlüğünün kırıntısına izin vermeyen, her türlü muhalefetin yasaklandığı, dernek kurmanın mümkün olmadığı bir rejim, sadece padişah sahneden çekildi diye cumhuriyet sayılabilir miydi?..”


Türkiye’de rejimin niteliğini tartışmaya niyetli birinin iki şeyden sakınması gerekiyor. Birincisi, resmi tarihten ve resmi ideolojiden uzak duracak; ikincisi, Avrupa-merkezli olmayan, Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmadan arınmış bir yaklaşıma sahip olacak. Aksi halde yapacağı tahlilin bir kıymet-i harbiyesi olması mümkün değildir. O halde bu sorunu tartışırken ‘kritik’ olan husus nedir? “Eski Rejim’den” bir kopuş olmadı dendiğinde, böyle bir tespitin temel dayanağı nedir?

Osmanlı imparatorluğu, mâlûm olduğu üzere, klasik imparatorluklar sınıfına dahil bir imparatorluktu. Bu tür imparatorluklarda birincisi, devlet kutsaldır. Neden kutsal sayıldığı, sayılması gerektiğinin tahliline burada girmemiz elbette mümkün değil. İkincisi, köklü bir devlet/ halk yabancılaşması söz konusudur. Bu tür imparatorluklar kurulur, yayılır ve kendi iç çelişkilerinin sonucu olarak da çürür ve çöker. Fakat Osmanlı imparatorluğunun tarih sahnesine çıktığı dönemde yeni bir durum ortaya çıkmıştı. Hemen hemen aynı dönemde yeni ve orijinal bir üretim tarzı olan kapitalizm de tarih sahnesine çıkmıştı. Mantığının ve temel eğilimlerinin ve dinamiklerinin bir sonucu olarak, kapitalist üretim tarzının kapitalist olmayan [prekapitalist] üretim tarzlarını, sosyal formasyonları kendi mantığıyla uyumlandırması, dönüştürmesi, biçimlendirmesi, biçimsizleştirmesi söz konusudur. Dolayısıyla Osmanlı sosyal formasyonu ikili aşınmaya maruz kaldı. Kapitalist üretim tarzının ve onun emperyalizminin etkisine maruz kalan Osmanlı yönetici eliti [egemen sınıfı], söz konusu aşınmayı durdurmak, mümkünse tersine çevirmek üzere önce ‘kendine dönme ‘girişiminde’ bulundu, baştaki duruma dönmeyi’ denedi. Böyle bir şeyin mümkün olmadığının anlaşılması için fazla zaman gerekmedi. Zira hem geri dönüş, geride kalmış olanı ihya etmek mümkün değildir, hem de zaten arzulanır bir şey de değildir. O zaman olumsuzluğu bertaraf etmek, imparatorluğu yaşatmak üzere Avrupa’nın sömürgeci/emperyalist ülkelerine benzeme tercihi gündeme geldi. İşte Nizam-Cedid denilen sayfa böylece açılmış oldu. O aşamadan sonra peş peşe Batı’dan bir dizi kurum, kural, mekanizma ve söylem, kılık-kıyafet, ‘davranış kalıbı’,vb. ithal edildi. Bütün bunlarla amaçlanan, hiçbir zaman Eski Rejimi [Ancién Régime] dönüştürmek, yeni bir şey yapmak değildi. Yeni kurumsal yapılar, söylemler, vb. yeninin değil, eskinin hizmetindeydi. Peş peşe gündeme gelen yenilikler, işte Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, vb. devletin niteliğinde, devlet anlayışında, devlet/toplum ilişkisinde bir yenilik anlamına gelmiyordu. Eğer ortada bir yenileşme vardıysa, bu devlet aygıtını angaje ediyordu. Başka türlü ifade etmek gerekirse, amaç devleti takviye etmekti. Dolayısıyla, kavramın gerçek anlamında bir modernite söz konusu değildi. Üstelik yeniliklerin mimarı olan padişah ve adamları, önemli bir entellektüel devrim olan moderniteden ve aydınlanmadan dahabersizdiler. Öyle bir kaygıları ve amaçları yoktu, olması da mümkün değildi. Aynı şekilde klasik liberalizmle de ilgili değillerdi. Bir politik felsefe ve ekonomik doktrin olan liberalizmden de haberdar değillerdi. Mâlum, modernite devrimi ve klasik liberalizm bireyi önemli sayarken, Osmanlı yenilikçi elit devleti kutsamaya devam etti... Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Zira, modernite Eski Rejimi yıkmayı, ondan kurtulmayı amaçlarken, Osmanlı ‘yenilikçilerinin’ yegane amacı devleti, imparatorluğu, velhasıl Eski Rejimi kurtarmak,yaşatmaktı... Durum böyleyken, Osmanlı İmparatorluğunda Eski Rejimi dönüştürmekte çıkarı olan yeni bir sosyal sınıf ortaya çıkamadı. Bunun başlıca iki nedeninden söz edilebilir. Birincisi, Osmanlı imparatorluğunda sosyal artığın merkezileştirilmesi esastır ki, bu devlet dışında bir sosyal sınıfın ortaya çıkmasını zorlaştırıyordu.

İkincisi de, Batı’da ortaya çıkan kapitalizm ve onun emperyalizmi ve sömürgecilik [elbette Osmanlı İmparatorluğu hiç bir zaman sömürge statüsüne indirgenemedi, aksi halde ortada imparatorluk diye bir şey kalmazdı ama bu onun kapitalist sömürüye maruz olmadığı anlamına gelmez, velhasıl tipik bir yarı-sömürge statüsü söz konusuydu...] Bütün çevre ülkelerde olduğu gibi, kapitalist üretim ilişkilerine ‘özel bir nitelik‘ kazandırdı. Osmanlı imparatorluğunda kapitalist üretim tarzındakinden farklı olarak, devlet yönetici sınıftır. Orada egemen sınıftan ayrı bir bürokrasi yoktur. Bürokrasinin varlık nedeni devletin de varlık nedenidir. İşte devletin kutsallığı oradan gelir. Netice itibariyle Osmanlı İmparatorluğunda ortaya çıkan muhalefet, bir iç muhalefetti. Bu bakımdan Padişahın da, ona muhalefet edenlerin de [Genç Osmanlılar, daha sonra İttihatçılar, vb.] yegâne kaygısı ve amacı devleti kurtarmak, yaşatmaktı. Muhalefet de bizzat kendi varlık nedeni olan devleti kurtarmaktan başka bir perspektife sahip değildi. Dolayısıyla yapılan yenilikler gerçek anlamda yeninin hizmetinde değil, eski yapıya birer yama niteliği taşıyan şeylerdi... 1876 da Mithat Paşa’nın girişimiyle ilan edilen Birinci Meşrutiyet olsun, 1908’deki İkinci Meşrutiyet olsun, devleti dönüştürme amacı taşıyan politik müdahaleler değildi. 1908’de Jön Türklerin [İttihatçılar] yaptığı da bir darbeydi. Anayasal monarşiyi dayatıp, padişahın yetkilerini sınırlasalar da, devlet anlayışı ve zihniyetinde kayda değer bir değişiklik söz konusu değildi. Zaten 1913’den itibaren anayasal monarşinin de içi boşalacaktı. Ondan sonrası tam bir diktatörlüktü. 1923’de Cumhuriyetin ilanı da bir darbenin sonucudur. Ondan sonrası 1908-1913 döneminin de gerisinde koyu bir tek parti diktatörlüğü, benim ‘Orijinal Bonapartizm’ dediğim tuhaf bir otokrasiydi. Cumhuriyet rejiminin ‘cumhurla’, halkla ilişkisinin yönü cumhuriyetten [rejimden] halka [cumhura] doğruydu. Aynı imparatorluk döneminde olduğu gibi... Oysa, ilişkinin yönünün cumhurdan, [halktan] devlete doğru olması gerekirdi... Gerçi müthiş bir modernist, modernleşmeci söylem geçerliydi ama söz konusu söylem tam bir retorikti ve başta yönetici bürokratik elitin adamları olmak üzere, kitleleri aldatmayı amaçlayan bir ideolojik manipülasyondu. Bırakın cumhurun iradesinin tecelli etmesini, süreci belirler duruma gelmesini, cumhur [halk] devlet tarafından bir tür rehin alınmıştı.

Hiçbir aykırı sese tahammül edemeyen, ifade özgürlüğünün kırıntısına izin vermeyen, her türlü muhalefetin yasaklandığı, dernek kurmanın mümkün olmadığı bir rejim, sadece padişah sahneden çekildi diye cumhuriyet sayılabilir miydi?

Padişahın yokluğu, artık iktidarın veraset yoluyla sürdürülmemesi demekse, Mustafa Kemal’in ebedi şef ilan edilmesi bir tür padişahsız padişahlık rejimi değil midir?

Bir cumhuriyette ebedi şef olur mu?

Eğer Mustafa Kemal yüz yıl yaşasaydı ki, bu teorik olarak mümkündür, 1981 yılına kadar devletin başında kalacaktı. Osmanlı imparatorluğunda padişahların tahtta kalışının aritmetik ortalaması 17, 3 yıl olduğu hatırlanırsa... Anayasa’da gerçi hakimiyet bilâ kayd-ı şart milletindir yazlıydı ama bunun hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktu. Dikta rejimlerinin yasallığı bir retorikten ibarettir. Zaten anayasa rafta bir metin olarak kalmıştı... Meclis de bilinen anlamda bir meclis değildi. Mustafa Kemal’in bizzat atadığı üyelerden oluşan bir meclisti... Ben buna meclis-i memuran demekte bir sakınca görmüyorum...

Türkiye’de kavramın gerçek anlamında bir parlamento hiçbir zaman varolmadı... O dönemde ne yapılmışsa, devleti takviye amacıyla halkı zapt-ü rapt altına almak amacıyla yapılmıştı. Devlet anlayışında, devlet ricalinin topluma bakışında ve devlet/toplum ilişkisinde Eski Rejim’dekinden farklı yegâne şey söylemin, retoriğin değişmesi, modernleşmeye yapılan aşırı vurguydu. Bilindiği gibi Osmanlı imparatorluğunda ve benzer imparatorluklarda köklü bir devlet/ halk yabancılaşması söz konusudur. Bizde söz konusu yabancılaşma cumhuriyetin ilanından sonra da devam etti ama bir farkla: Cumhuriyet rejimi halkı ‘adam etmek’ istiyordu...Öte yandan sınıfsal ilişkiler düzeyinde de hiçbir yenilik söz konusu değildi. Üretim ve mülkiyet ilişkileri olduğu gibi kaldı. Emekçi halk çoğunluğu [küçük ve yoksul köylüler ve işçiler] lehine en küçük bir değişiklik söz konu olmadı ama toprak ağalarının lehine düzenlemeler unutulmadı. Kır kesiminde küçük ve yoksul köylülerin akıbeti toprak ağalarına, mütegallibeye ve jandarmaya teslim edildi. Cumhuriyet rejiminin övünç kaynaklarından biri de kadınlara seçme ve seçilme hakkının birçok Avrupa ülkesinden önce tanınmış olmasıdır. Kullanılmadıktan sonra bir hakkı şeklen tanımanın bir kıymet-i harbiyesi olur mu? Dernek kurmanın, parti kurmanın, kendini ifade etmenin, muhalefetin, basın özgürlüğün, akademik özgürlüğün, vb. mümkün olmadığı, daha da önemlisi seçimlerin olmadığı koşullarda kadınlara seçme seçilme hakkı tanınsa bunun ne önemi var? Velhasıl Cumhuriyet denilen rejimin cumhuriyetle ilgisi, görüntüden, söylemden ibaretti ve gerçek dünyada bir karşılığı yoktu.
Eğer Eski Rejim’den gerçek anlamda bir kopuş olsaydı, başka bir ifade ile gerçek anlamda bir modernite devrimi yaşansaydı. Kavramın gerçek anlamında bir Cumhuriyet söz konusu olsaydı, rejim bir dizi tabu yaratmaya zorlanmaz, böyle bir şey asla söz konusu olmaz, Mustafa Kemal putlaştırılmazdı.

Devletin kutsal sayıldığı bir modern devlet, bir cumhuriyet olabilir mi? Kişi kültüne dayalı bir rejim kendini cumhuriyet sayabilir mi, eğer sayarsa insanların böyle bir şeye inanması mümkün müdür?

Türkiye’deki rejimin adından başka cumhuriyete benzeyen yanı rejime modernlik görüntüsü veren bir dizi sözde modern-demokratik denilen kurum, mekanizma ve söylemin varlığıdır. Oysa, bütün bu kurumsal yapılar, mekanizmalar ve söylemler, aslında asıl işlevlerinin tersini gerçekleştirmek için varlar: Rejimin gerçek niteliğini gizlemek, bu amaçla mistifikasyon yaratarak başta diplomalı taife olmak üzere kitleleri oyalamak, aldatmak için... Cumhuriyetin ilk iki on yılında oluşturulan resmi ideoloji, entellektüel ve düşünsel alanı çoraklaştırarak rejime yönelik eleştirinin önünü kapatıyor, bilince çıkarılmasını, anlaşılmasını engelliyor. Böylesi bir körlük, Türkiye’nin 780 bin kilometre karelik bir ‘kışla’ oluşunu, halkın devlet tarafından ‘rehin alınmışlığını’ ve bunun sayısız olumsuzluklarını bilince çıkarmayı zorlaştırıyor ve tabii geciktiriyor. Mesela bir muasır medeniyet seviyesini yakalama ve aşma tekerlemesi var...

Muasır medeniyetin ne olduğunu gerçekten tartışan var mı? Neden tartışılmaz? Öyle bir şey mümkün mü? Arzulanır bir şey olmalı mıdır? Ağzını açan devlet ‘büyüğü’, politikacı, kapitalist patron, v.b., söze Atam izindeyiz, bize gösterdiğin yolda muasır medeniyet seviyesini yakalamakta kararlıyız... diye başlıyor... Ata’nın gösterildiği söylenen yolun nereye çıktığını merak eden var mı? Neden yok?

Sanıyorum yazının başında Türkiye’de geçerli rejimi anlamak isteyen, resmi tarihten, resmi ideolojiden ve Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmadan uzak durmalıdır derken, neyi kastettiğim anlaşılmıştır...

24 Aralık 2008 Çarşamba

عيد ميلاد مجيد - NOELiNiZ KUTLU OLSUN!


Filistin'den








ماجد أبوغوش - Macid Ebu Goş

إعذروني
……………..
لم استطع الوصول إليكم
منعني الجدار
ومنعني الحصار
ومنعتني الحواجز العسكرية
عربتي التي تجرها الأيائل
لم تقوى على الطيران
والجنود ساروا بأحذيتهم الثقيلة
على أغاني العيد
وعلى الهدايا !
----------------


(”yetişin, Noel baba kaçmaya çalışıyor!”)


NOELiNiZ KUTLU OLSUN!

Macid Ebu Goş

Affedin!
… … … … …
Sizlere ulaşmam mümkün değil
Duvar engelliyor
Ve abluka engelliyor
Ve askeri baryerler engelliyor.
Rengeyiklerinin çektiği arabam
Havada kuvvetli değil.
Ve askerler ağır postallarıyla yürüyor
Noel şarkılarına
Ve hediyelere!..

-----------------------------------
Arapça çeviri: Faiz Cebiroğlu.

23 Aralık 2008 Salı

El- Zaidiler Çoğalsın!




Faiz Cebiroğlu

Bazen yazdıklarımız ses veriyor. Bazen yazdıklarımız ilgi görüyor; ”Amerika mı, insanlık düşmanıdır!” yazım büyük ilgi gördü. Benden habersiz dergilere ve internet sitelerinde yer aldı. Önemli değildir; önemli olan yazdıklarımızın okunmasıdır. Okunuyor.

Okunan yazılar, yankı yaratıyor; bizden habersiz yankı buluyor. Irak’ta yankılar var; Irak’ta Amerikan gibi insanlık düşmanlarına karşı, yeniden insan olmanın tepkileri var. Muntazar el-Zaidi gibi onurlu gazeteciler var. El-Zaidi, ayakkabılarını George Bush’a fırlatarak bunun örneğini veriyor. O da biliyor; artık Irak’ ta insan demek, Amerikan işgalcilerine mücadele etmek demektir. Bu bilinçle, Bush’a; ” sana vereceğim hoşçakal öpücüğüm, ayakkabılarımdır. Artık ülkemizden defol, köpek!” diye bağırıyor ve tek silahı, ” ayakkabılarını” George Bush’a fırlatmak oluyor!

Haklı olarak tepkisini göstermiştir. Haklı olarak, ülkesini işgal eden, 1,5 milyon insanın ölümünden; 5 milyon insanın ülkesini terketmesinden sorumlu olan bir savaş suçlusu ve katile tepkisini göstermiştir.

Anlaşılır bir tepkidir. Yapılan bu haklı tepki, Muntazar el-Zaidilerin çoğalacağını gösteriyor. Son gelişmeler, bunun bir göstergesidir.

George Bush’a fırlatılan ayakkabı, hem Ortadoğu’da, hem de tüm dünyada büyük yankılar yarattı, yaratıyor.

Son gelen haberler, el-Zaidi’nin yalnız olmadığını gösteriyor: 17 Aralık’ta, Amerika, Washington’da, Beyaz Saray önünde, “Code Pink” isimli barış örgütü, Muntazar el-Zaidi’ye destek vermek için ”yüzlerce kullanılmış ayakkabı” ile bir gösteri düzenlemeleri bunun bir örneği oluyor.

Ne güzel, gösteriler başka yerde ve ülkelerde de devam ediyor.

El-Zaid’i yalnız değildir!

El-Zaidi hem yalnız değildir, hem de giderek çoğalıyor!

Muntazar el-Zaidi, yalnız Amerika’da değil, Irak’ta ve Ortadoğu da da bir “kahraman” olarak ilan edilmiş durumda. İsrail’deki “Hadaş” partisi de, el-Zaidi’nin derhal serbest bırakılması için bir imza kampanyası başlattı. Başka ülkelerde de el-Zaidi ile dayanışma eylemleri var ve giderek büyüyor.

El-Zaidiler çoğalıyor. Çoğalan el-Zaidiler, emperyalizm ve temsilcilerine korkulu anlar yaşatıyor.

Tesadüfi değildir.

Yıllar öncesinde, işgal altındaki Filistin’de, evlerini yıkmaya gelen İsrail askerlerine, çocuklar taş fırlatarak ”sevrat-ül hacer” yani ”taş devrimini” başlatmışlardı.

Yıllar sonra, işgal altındaki Irak’ta, gazeteci Muntazar el-Zaidi, George Bush’a ayakkabılarını fırlatarak ”sevrat-ül hiza” yani ”ayakkabı devrimi” , emperyalizm ve temsilcilerini ”tekmeleme devrimini” başlatıyor.

Tesadüfi değildir. Tepkiler, karşıtların savaşımında vûcut buluyor. Gelişim böylesi bir mücadelede oluyor. Sosyal varlık ve somut olgular bilinci de belirliyor. İnsan böylesi bir durumda insan oluyor. Bu bilinçle insan, eylemde insan oluyor!

Karşıtların savaşımında başka seçenek var mı?

İkidir: Ya sürü olmayı kabûl etmek, ya da buna karşı direnmek!

El-Zaidi, insan olmanın örneğini göstererek, ayakkabılarını George Bush’a fırlatıyor; yaşadığımız bu zalimler dünyasında mücadele etmekten başka bir yolun bulunmadığının mesajlarını veriyor.

Böylesi tepkilerin zamanıdır. Başka yerde de yazmıştım: Türkiye ve Ortadoğu yeni bir döneme girmiş bulunuyor. Bu, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı mücadele etme ve aynı anlama gelmek üzere “insan olma” mücadelesidir. Şu anki yaşadığımız Türkiye ve Ortadoğu budur. Artık bu topraklarda yaşamak, emperyalizm ve işbirlikçilerine karşı kahramanlık savaşı vermek demektir. Bu doğrultuda el-Zaidi bunun bir örneği oluyor. Budur.

Bu anlamda, el-Zaidiler çoğalsın diyoruz. Bu anlamda, el-Zaidiler çoğalıp, insanlık düşmanlarına karşı gereken cevabı versin, diyoruz!

BEŞİKÇİ ve SOSYOLOJİ




Yener ORKUNOĞLU / y.orkunoglu@fbi.h-da.de

“Mutluluk doğru ve güzel düşüncelerle düşünebilmeyi bilmektir.“ ARISTOTALES

Bir önceki yazımda, Beşikçi’nin sosyal olaylara burjuva sosyolojisinin yöntemiyle, yaklaştığını ortaya koymuştuk. İsmail Beşikçi’nin sosyolojik görüşlerinin arka planının anlaşılması sosyolojinin ve pozitivizmin ortaya çıkışına göz atmak gerekir.

Sosyoloji ve pozitivizm deyince neyi anlıyoruz? Bu iki kavramı açıklamaya çalışalım. 18. yüzyılda bugünkü anlamı ile bir sosyoloji yoktur. Çünkü ‘burjuva sivil toplumun’ ortaya çıkması burjuva devriminden sonra belirginleşir. Sosyoloji sözcüğü ile defa August Comte (1798-1857) tarafından kullanılır.

Sosyolojinin Avrupa’da ilk öncüsü Saint-Simon’dur. Gerçi, o sosyoloji kavramını kullanmaz; ‘sosyal fizyoloji’ , ‘sosyal fizik’ veya ‘toplumu inceleyen bilim’ kavramlarını kullanır. Günümüzde burjuva düşünürlerinin büyük bir çoğunluğu, Saint-Simon değil de, Aguste Comte’nin sosyolojinin ilk kurucusu olduğunu ileri sürerler. Neden Saint-Simon görmezlikten gelinir? Bu konuda Dr. Hikmet Kıvılcımlı Metafizik Sosyolojiler adlı eserinde şöyle diyor:

‘Saint-Simon sosyalisttir. Onun için, sosyalizme düşman olan cephe, sosyolojiye hep başka kaynaklar aramıştır. Anti-sosyalist sosyologlar kendilerine Auguste Compte'u müjdeci saydılar. Gerçekte A. Labriola'nın pek doğru olarak söylediği gibi: "Dahi Saint-Simon'un soysuz ve gerici öğrencisi" olan Compte, Saint-Simon'u salt çalmış ve tahrif etmiştir. Burjuva cephesince pek olumlu ve makbul tutulmasına neden bu iki kalpazanlığıdır.’

Aslında modern dünyada ilk toplum bilimi (sosyoloji), Fransız Devrimi’nin yarattığı hayal kırıklığının sonucunda ortaya çıkar. Fransız Devrimden önce Aydınlanmacılar, akılcılığın egemen olacağı bir toplum vaat etmişlerdi. Böylesi bir akılcı topumda da ebedi barışın mümkün olacağını ileri sürmüşlerdi. Fransız Aydınlanmacılarına göre, ‘akılcı bir devlet, akılcı bir toplum kurulmalıydı; akla karşı olan her şey, amansızca ortadan kaldırılmalıydı.’Aydınlanmacılar, tüm insanlığı kurtarmak istiyorlardı. Oysa Fransız Devrimi sonrası yaşanan gelişmeler aydınlanmacıların vaatlerine hiç de uymuyordu.

Fransız Devrimi sonucu ortaya çıkan burjuva toplumu Saint-Simon’u hayal kırıklığına uğratır. Ona göre Aydınlanma filozofları ‘akılcı’ ve ‘ebedi barış’ içeren bir burjuva toplumu vaat etmişlerdi. Fakat toplumun istenilen düzeyde akılcı ve barışçı olmadığı ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla hayal kırıklığına uğrayan bazı düşünürler daha akılcı, barışçı ve özgürlükçü bir toplum kurmayı hayal ederler. Fransız Devriminin sonuçlarının yarattığı hayal kırıklığı, çok geçmeden bu hayal kırıklıklarını saptayan düşünürleri de ortaya çıkarır. ‘Bir bu düş kırıklığını saptayacak adamlar eksikti. Nihayet onlar da yüzyılın dönümü ile geldiler’(Engels). İşte Saint-Simon bu düşünürlerden biridir.

Saint-Simon, Fransız Devrimi’nin yeni bir çığır açtığını ve yeni bir toplumsal düzen getirdiğini belirtir. Ona göre, devrimin yarattığı burjuva toplumu insanlık tarihinde özel bir öneme sahiptir. Modern burjuva toplumunun iki temel karakteristik özelliği vardır: Birincisi, modern burjuva toplumunda üretim ve ekonomik ilişkiler gelişmektedir, ki bu durum ifadesini sanayileşmekte bulmakta; ikincisi, üretim ve ekonomik ilişkilerin gelişmesi eski soyut ve skolastik felsefeden, toplumsal teorilere geçişi sağlamaktadır. Bu toplumsal teoriler yeni bir bilimin (Ekonomi Politiğin) doğmasına yol açmıştır. Dolayısıyla, sosyoloji, ekonomik politik ve sosyalizm aynı zamanda doğmuşlardır. ‘Sosyal’ sözcüğü sosyalizmin öncülüdür. Sosyalist düşüncenin doğmasına yol açan şey, sosyal sorunlardır. Sosyoloji sosyalizme açılan bilim olarak doğdu.

1789 Fransız Devrimi sonrası bir sanayi devrimi yaşanır. Sanayi devrimi, sosyal sorunları da birlikte getirir. Sanayi devriminden kaynaklanan sosyal sorunların analizi ve çözümü için yeni düşünceler ortaya çıkar. Bir toplum bilimi olarak sosyoloji, toplumsal sorunları inceleyen bilim olarak gündeme gelir. Sosyalizm düşüncesi ise, kapitalizmin doğurduğu toplumsal sorunlara cevap olarak doğar. Sosyalizm, kapitalizme karşı bir alternatif olarak geliştirilir.

Oysa İsmail Beşikçi’nin görüşlerinde kapitalizmin yarattığı tüm sorunlara cevap arama yoktur. Beşikçi, kendini Resmi İdelojinin eleştirisi ve Kürt ve Alevi sorunlarıyla sınırlamaktadır. Bir başka deyişle, Beşikçi’nin sosyolojisi kapitalist düzenin temellerine (üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete vb.) dokunmaz, sadece onun aksaklıklarını (ulusal sorun, yetersiz laiklik vb.) gidermeye yöneliktir.

Kapitalizmin sorunlarına karşı geliştirilmiş olarak doğan bu ilk toplum bilimi, daha sonraki gelişim süreci içinde iki farklı anlayışı, iki farklı toplum bilimini doğurdu: Birincisi, Marx’ın geliştirmiş olduğu tarihsel materyalizm anlayışı. Tarihsel materyalizm düşüncesinde, tarih, ekonomik ve toplum bu üçü tek bir bilim içinde ele alınır; İkinci anlayış olarak burjuva sosyolojisi ortaya çıkar. Tarihsel materyalizm, ezilenlerin çıkar ve eğilimlerini dile getiren bir toplum bilimi iken, burjuva sosyolojisi esas olarak burjuvazinin çıkar ve eğilimlerini ifade eder.

Tarihsel materyalizm, kapitalizmin aşılması gerektiğini ortaya koyarken, burjuva sosyolojisi, burjuva düzenini koruyan, burjuva düzeni sınırları içerisinde ilerlemeyi savunur. Burjuva sosyoloji, esas olarak ‚pozitif felsefe’ olarak doğdu. Comte’nin ileri sürdüğü pozitivizm felsefesi bugünkü burjuva sosyolojisinin temellerini atmıştır. Beşikçi’nin sosyolojik görüşlerinin daha anlaşılır olması için, Comte ve onun pozitivizmine kısa göz atmak gerekir.

–devam edecek-