9 Mayıs 2012 Çarşamba

DERSİM İSYANI…





Dr.İsmet Turanlı.
dr_ismetturanli@mynet.com

DERSİM İSYANINA VE KATLİAMINA BERDEVAM

Siyasiler gündemde ki çıkarlarına göre hadiselere bir ad takarlar. Bunun en güzel misali Dersim hadiseleridir. Ne dediler o zamanın siyasileri: Bu bir Şeriat kalkışmasıdır. Hâlbuki ki Dersim de ki isyanın başı Seyyit Rıza USA ya mektup yazdığında ve yardım talep ettiğinde bunun bir Kürt isyanı olduğunu söylüyor. Ajans haberlerine göre daha dün yine Dersim de Kürtler (PKK’lılar) ve güvenlik güçleri arasında çatışma çıkmış ve 3 asker şehit düşmüştür. PKK’lıları takip operasyonu devam ediyormuş. Şimdi de Kürt isyanı yerine PKK’lı teröristler adı konuyor. Bana kalırsa değişen bir şey yok. 75 sene sonra ayni isyan berdevam. Siz bu hareketin ismini değiştirseniz de hakikati ortadan kaldıramıyorsunuz. Hat ta 85 sene önceki Şeyh Sait isyanına da dini gerekçeler uydurmuştunuz. O isyan da gene Kürt isyanıdır. Demirel’in dediği gibi şimdi 29 uncu isyan gerçekleştirilmektedir.

İddia edilen şu: Kürtler değil de bu Kürtçüler vatanı bölmek istiyorlar. Bunlar bölücüdür. İfna edilmeleri gerekmektedir. Dersim de on binlerce Kürt katledilmiş. Son PKK isyanında da 40 bin PKK’lı Kürt öldürülmüş. 30 seneden beri devam eden bu kör döğüş, bu inat bir netice sağlamış mı? O zaman Kemalist idare şimdi de farkında olmadan Ergenekon’cu zihniyet, askeri, derin devlet zihniyeti bu hatalı politikadan vazgeçirmiyor. Kendilerine göre bir isim takmışlar. Bunlar bölücü, teröristlerdir. Bütün dünya ise bunun bal gibi bir Kürt istiklal savaşı olduğunu inkâr etmiyor. Yanlış teşhis, yanlış adlandırmanın bir netice vermeyeceğini askerlerde defalarca dile getirdiler. Bütün orduyu Kandile götürsek te PKK’yı ortadan kaldıramayız. Benim izah edemediğim, hudut şehirlerin de PKK

Sızması, direnmesi bir dereceye kadar anlaşabilir de, iç Anadolu da, DERSİM de nasıl oluyor da bu derece varlığını muhafaza ediyor. İzahı şu ki PKK yalnız değil. Tabanı olan Kürt halkı desteğini esirgemiyor. Benim gibi askerliğin cahili bir şahıs bu hakikati fark ediyor da devlet erkânı. Generalleri, siyasileri idrak edemiyorlar.

Türkiye’nin üniter devlet olması, yani Kürdistanı da içine alan bir hak ise, Kürtlerin Kürdistan coğrafyasında üniter bir yapıya kavuşmasına insan hakları temelinde neden ahlaksızlık olsun. Milletlerin kendi kendilerini idare etme hakkı bütün dünya da geçerli iken bundan Kürtlerin mahrum bırakılması hangi demokratik insan haklarına uygun bulunmuyor. İkinci dünya savaşından sonra Kürt milleti büyük bir haksızlığa uğramış ve dörde bölük yaşamağa mahkûm edilmiş. Kürtler de ömrü billah dörde yaşamak istemedikleri için 30 kere isyan etmişler. Türkiye şimdi Esed ‘in Kürtlere özerklik tanımasından korkuyorlar. Hat ta bazı gazetecilerin, siyasi yorumcuların demesine göre bu durum Türkiye için bir felaket olur. Suriyeli Kürtler, hatta İran da ki Kürtler Barzani’nin eylül de yapacağı müstakili’yet beyanından sonra, ona katılırlarsa Türkiye de ki Kürtlerin de Kürdistan devletine katılma istekleri ortaya çıkabilir. Şimdilik gerek Barzani, gerek Talabani, ve gerekse Türkiye de ki Kürt önde gelenleri takkiye yapıp, ‘’ böyle bir arzumuz yok’’ deseler de o gün geldiğinde coğrafi Kürdistan’ın hudutlarının siyasi bir resmiyet kazanması önlenemeyecektir. Bu benim şahsi arzum veya görüşümden ziyade konjonktürün bu şekilde gelişeceğine dair ön görüşümdür. Çarşamba gelince Perşembe’nin gelişini önlemek takvimi değiştirmek gibi abesle iştigal olmaz mı? Bu nehrin akışını tersine çevirmek gibi bir saflık olmaz mı? Türkiye şu anda çok zor durumdadır. Suriye ile de, İran ile de, Iraktaki Şii devlet yöneticileri ile düşman pozisyonundadır. Barzani ile ilişkilerimizde ne duruma girer. Deniyor ki Barzani Türkiye ye muhtaç. Çünkü dışarıya açılacak bir kapısı ancak Türkiye’den olabilir. Dış siyaset mademki çıkarlar üzerinden yapılıyor. O halde Barzani’nin günü gelince Suriye, Irak ve İran üzerinden dostluk ilişkilerini geliştireceği ve dışa açılımını sağlayacağı neden olmasın ki, şayet Türkiye gerçek politikadan uzaklaşıp milliyetçi, Ergenokoncu zihniyetle Barzani ile ilişkileri bozma hatasına düşerse. Kürdistan da ki petrol sahalarının zenginliği de Barzan’iyi cesaretleştirebilir. Kurulacak Kürdistan ile iyi ilişkiler Türkiye’nin enerji ihtiyacını oradan karşılaması, cari açığını kolayca kapatması daha akıllı olmaz mı?

Görünen o ki 2012 Türkiye ve Kürtler için çok enteresan gelişmelere gebe bir yıl olacak. Bütün mesele bu gelişmeleri kansız atlatabilmek. Erdoğan feraseti bu manevraları doğru yürütebileceği, fakat Türkiye siyasetinde Ergenokoncu zihniyetin vesayetini sürdürdüğü intibaını vermektedir. Erdoğan bir taraftan ‘’ Halkların sesini duyulması’’ çağrısını yaparken Kürtlerin sesini duymamazlıktan gelmesi onun istikbaline karar verebilir.

USA nın Viyetnam da savaşı kaybetmesi, Irak’ta, Afganistan da senelerdir netice alamaması, Türklerin Araplar nezdinde topraklarının 4/5 ini kaybetmesi nedendir derseniz, size Sosyolojik bir gerçekten kaynaklandığını söyleyebilirim. ‘’MİLLETLERİN KENDİLERİNİ SAVUNMA REFLEKSLERİ VARDIR.’’ İşte Kürtlerin Şeyh Sait isyanından beri direnişleri bu savunma refleksinden doğmaktadır. Siyaseti gerçeklere dayanarak değil de hislerine kapılarak yapanlar daima mağlup olmuşlardır.

İskender Hindistan’a kadar, Cengiz han Anadolu’ya kadar, Timurlenk keza, Sezar Asya’ya kadar, Napolyon, Hitler, Osmanlı , İngilizler nerelere kadar uzanmışlardı. Sonunda hepsi de kendi köylerine dönmüş ve istila edilen yerlerde ki milletler kendi savunma refleksleri ile kendi hudutlarını tayin etmişlerdir. Tarihten ders alınsa idi bunlar olurmu idi?. Türkiye’nin de tarihten ders alıp Kürtlerin haklarını tanıması ve aptalca kan akmasını durdurması gerekmektedir. Yanlış yoldan ne zaman dönülür ise o kadar kar’lı çıkılır.

Bir başka konu da Arap baharıdır. Ne zaman ki Obama Irak’tan, Afganistan’dan çekileceğini beyan edince silah tüccarları yeni bir savaş alanı aradılar. Arap milletinde böyle bir potansiyel olduğunu gördüler ve geçen sene 134 miyar, bu senede halen 90 milyar silah satışı yaptılar. Bana kalırsa Obama, Erdoğan, Gaddafi, Esed v.s tarihi figüranlardır. Çünkü Arap baharı senaryosunun arkasında Silah satıcıları ve onların hesapladıkları maddi kazançlarıdır. Silahların insanların ölümüne sebep olması silah tacirlerinin PARA yüzünden ahlaksızlığını maalesef önleyemiyor.

‘’Yurtta sulh, Cihan da sulh’’ söyleminin safsata olmasını sağlayan SİLAH’ın ve PARA şehvetinin varlığıdır. Bu iki Şeytani müsebbip tedavülden kalkmadığı müddetçe insanlığa yeni yeni peygamberlerin gelmesi, eski dogmaların geçerliğini yitirmesi gerekir. Peygamberimiz savaş yaparak kazandığı bölgelerde gasp ettiği ganimetleri inancını yaymak için kullandığı söylenir. Aslında müdafaa için lüzum hasıl olmazsa savaşa karşı çıktığı gibi, rüşveti de lanetlemiştir.

Erdoğan’nın ‘’ Tek millet, tek bayrak, tek DİN’’ söylemi akıntıya kürek çekmektir. Esed’de öyle diyor, Gaddafi de öyle söylüyor du. Haklarının sesine sağır kaldılar. Erdoğan bilerek veya bilmeyerek 80 deki askeri vesayeti sağlamak için, Ergenokon’cu zihniyetle yaptığı kanunları değiştirmiyor. Seçimler de barajı kaldırmıyor, 35 inci maddeyi kaldırmıyor, dokunulmazlıkları kaldırmıyor, lider sultalığına meydan veren kanunları değiştirmiyor, basın ve fikir özgülüklerini sağlayıcı kanunları çıkarmamakta direniyor, (güya) anti terörist kanunlarını kaldırmıyor. Neden. Çünkü o da bu kanunlar değişince baskıcı yönetimi devam ettiremiyecek. Askeri vesayeti, Ergenokoncu zihniyeti kaldıramayacak.

Kardeş kardeş yaşamağa neden karşı çıkıyorsunuz?

Şimdiye kardeşlikten yana ne yapıldı ki? İnkâr edildi, dili yasaklandı, Dersim de, son senelerde de yüz bine yakın Kürt asker tarafından katledildi. Bugün bile anadil de eğitime razı olunmuyor. Parlamentoda Kürtçe iki cümle mebusluk yemini yapana senelerce hapishanede çürütmediniz mi? Kürt ileri gelenlerinin demokrasi içinde kardeşçe yaşamak istiyoruz yalanına inanılmasın. Bu zevahiri kurtarmak için söylenmiş sözlerdir. AK partili Kürt mebusların, bakanların İKBAL uğruna biat edişleri yüz karasıdır. Türkiye de ki Kürtler diğer devletler de yaşayan Kürtler ile daha çok kardeşçe yaşayamazlar mı? Bu insan haklarına aykırı mı? Ahlaksızlık mı? Ayni dili konuşup, ayni türküleri söyleyemezler mi? İbrahim bile hala korkuyor ana dilindeki türküleri söylemeğe. Mahkemeler de ana dillerinde savunmalarını yapmağa müsaade edilmiyor. Filologlar der ki: Yabancı dil bilenler dahi, sayı saydırdığınız da ana dillerinde saymağı tercih ederler.

Anadolu da bir laf vardır: ‘’Eline sağlık, gözüne nur. Ben cennete gideyim, sen kapıda dur’’. Türklerin Kürtlere kardeşliği de bu sözde en güzel ifadesini bulur. Kürtleri de beraber götür cennete. Yani Kürtlere eşit muamele yap. Hürriyet gazetesi diyor ki Türkiye Türklerindir. Çünkü Türklerin damarlarında asil kan mevcuttur(!). Neden Kürtlerin de olmasın. Kürtlerin varlığı Türklerin varlığına armağan mı olsun?.

Antalya. 07.05.12







4 Mayıs 2012 Cuma

Yanlış hesap Şam’dan dönerken!




Fikret Başkaya

Suriye’deki durumla ilgili Fikret Başkaya’yla söyleşi.

 Hakan Mertcan:
1- Suriye’de muhalefetin gerçek bir muhalefet olmadığını yazdınız. Suriye’de geniş bir muhalefet yelpazesi bulunduğu biliniyor. Bu süreçte, yani emperyalizmin saldırılarının üst düzeyde olduğu günlerde, çeşitli sol- demokrat ve seküler güçlerin olduğu Suriye muhalefetini tek bir potada değerlendirebilir miyiz? Eğer hayır ise, bize Suriye muhalefetini çeşitli kesimleriyle birlikte değerlendirebilir misiniz?

Fikret Başkaya: Suriye’de az-çok her ülkede olduğu gibi bir muhalefet var. Bu muhalefet daha özgürlükçü, daha demokrat, daha sosyal bir Suriye istiyor. Bir de emperyalizm hesabına ülkenin çökertilmesi, bölünüp-parçalanması için kan dökenler, katliamlar yapanlar, insanlık suçu işleyenler var. İşte kolonyalist/emperyalist NATO’cu ittifakın, bölgedeki pro- amerikan, pro-siyonist gerici Arap monarşilerinin ve Türkiye’nin “Suriye muhalefeti” dediği bunlar. Desteklenenler bunlar... “Özgürlük ve demokrasi savaşcısı” dedikleri bunlar. Elbette içerde de fanatik dinci bir muhalefet var ama hareketin omurgasını dışardan ülkeye sızan, Afganistan’da, Irak’da, Libya’da savaş deneyimi edinmiş unsurlar oluşturuyor. Bunlara emperyalist cephenin, Siyonist İsrail’in, Türkiye’nin ve bölge monarşilerinin ülkeyi çökertme ve parçalama planının taşeronları demek mümkündür. Yani paralı askerler... Kabaca söylersek, bunların dışında çok geniş bir muhalefet cephesi var ki, bunlar seküler unsurlar: Sosyalistler, komünistler, demokratlar, libareller, ülkenin seküler yapısını korumak isteyen geniş halk kesimleri ... Bu geniş yelpazede yer alanlar emperyalizmin rejimi çökertme planına şiddetle karşı çıkıyorlar. Afganistan’da, Irak’da, Libya’ya olup bitenleri çok iyi biliyorlar. Saldırı koalisyonunun asıl niyetleri konusunda kafalar net... Dolayısıyla iki şey: Birincisi, bir tek muhalefet cephesi yok ve ikincisi, rejimi yıkıp, etnik ve mezhep temellli fanatik bir islâmî rejim kurmak isteyen dış destekli unsurları bilinen anlamda iç-muhalefet saymak mümkün değil. Emperyalizmin, dışarının taşeronlarına muhalefet demek uygun mudur?

Hakan Mertcan
2- Emperyalist merkezler retorik bağlamında Suriye müdahalesine istekli görünüyor, fakat reel durum itibariyle bunu pek de başarabilecek durumda değiller gibi. Fakat Türkiye tüm sıkıntılarına karşın sıcak bir çatışmaya istekli görünüyor, aceba bunun gerisinde yatan saikler nelerdir; Türkiye’yi böyle bir savaşa iten ne gibi nedenler vardır, bunları açıklayabilir misiniz?

Fikret Başkaya:2001’de New York ve Washington’a yönelik suikast girişiminin hemen ardından, dönemin neocon yönetimi yedi ülkeyi çökertme kararı almıştı: Afganistan, İran, Irak, Suriye, Libya, Somali ve Sudan. Ve işe Afganistan’dan başladılar. Sonra Irak ve Libya çökertildi. Şimdi sırada İran var ama İran’a giden yol Suriyeden geçiyor. Zira, Suriye çökertilirse bu İran’ı saldırıya açık hale getirecek. Suriye’nin etkisizleştirilmesi, Hizbullahın da etkisizleştirilmesi demek. Tabii İran’ın ve Suriye’nin çökertilmesini en çok isteyen Siyonist İsrail... Zira, siyonist kolonizasyona ve emperyalizme direnen bu ikisi ve Hizbullah. Fakat ilginç bir durum ortaya çıkmış görünüyor. Başka türlü söylersek, Suriye’de kayaya çarptılar. Bir kere Suriye halkının büyük çoğunluğu rejimi savunmaya hazır. İkincisi, İran Suriye’ye tam destek veriyor. Suriye Libya gibi tecrit edilmiş bir ülke değil. Nitekim Seul dönüşü İran’a uğrayan Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğn’a Ayetullah Ali Hameney’in, gayet net bir dille: “Suriye’ye bir saldırı halinde seyirci kalmayız” dediği söyleniyor. Dolayısıyla Suriye etrafında İran, Irak, Lübnan Hizbullah’ından oluşan bölgesel bir ittifak oluşmuş durumda.
“Köpeksiz köyde değneksiz gezme” dönemi kapanıyor...

Suriye, Rusya Federasyonu tarafından eksiksiz destekleniyor [jeopolitik, jeostratejik ve ekonomik/ticari, vb. nedenlerle tabii...]. Şu an itibariyle Ruslar Suriye’ye çok sofistike bir hava savunma sistemi kurmuş durumdalar ve onbinlerce Rus askeri ve teknisyeni Suriyede bulunuyor. Dolayısıyla muhtemel bir hava harekâtı artık başka yerlerde olduğu gibi kolay değil. Bu, hava saldırılarının başarı şansını azaltıcı bir şey. Zaten kara harekatının da başarılı olması mümkün değil... Amerika’dan, Fransa’dan, İngiltere’den, vb. gelen askerin orada başarılı olması zor... Fakat asıl “yeni unsur” BRICS denilen [ Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika] ülkeler grubunun politik sahneye çıkmasıyla ilgili... Bu beşli Suriye ve İran’a muhtemel bir saldırıya karşı çıkıyor... Bunlar dünya nüfüsünün %45’ini, dünya GSYH’sinin de yaklaşık %25’ini temsil ediyorlar... Tabii bunlara bazı Latin Amerika ülkelerini de [Venezüelle, Bolivya, Ekvator, belki Şili...] dahil etmek gerekir. Böyle bir tablonunu varlığı demek, 2012 yılı itibariyle Sovyet sisteminin çöktüğü 1989-1990 sonrasının “kutupsuz’ döneminin kapanması demek... Bu da artık “köpeksiz köyde değneksiz dolaşmanın” mümkün olmaması demektir... Emperyalist cephenin reel olarak isteksiz ama retorik planda istekli görünmesi asıl bu durumla ilgili. Tabii her biri kendilerince bir “gerekçe” uydurarak şu aşamada sıcak bir çatışmadan uzak duruyorlar... Durum böyle olsa da asla bu işten vazgeçmiş değiller... Şimdi aynı Irak’da olduğu gibi ülkeyi zayflatıp içerden çökertme planı yürüyor... Irak ikinci saldırı öncesinde ambargo, ve “yaptırımlarla” zayıflatılmıştı...
Türkiye’nin durumuna gelince, Türkiye’den söz ederken onun bir NATO ülkesi olduğunu akıldan hiç çıkarmamak gerekir. Normal koşullarda Türkiye’nin bölge devletleri karşısında “düzgün” tavır alması zaten mümkün değildir. Zira ait olduğu, dahil olduğu pakt bir saldırı paktıdır... NATO’cu cephe Türkiye’ye “ şimdilik Suriye’ye biz giremiyoruz sen gir” diyorlar. Fakat Türkiye’nin saldırı konusunda bu kadar hevesli ve aceleci davranmasının başka nedenleri de var... İran’ın bölgesel etkinliğinden rahatsız. İran’a karşı pro-siyonist Arap monarşileriyle bir Sünni cephe oluşturma peşinde... Hem Siyonist İsraille ‘kavga ediyor’ görünüyor hem başlıca amacı siyonist rejimi korumak olan Radar sistemini NATO istiyor diye Malatya’ya kurdurtuyor... Türkiye emperyalist saldırıyı çantada keklik olarak görüyordu... Asıl aktörlerler geri çekilince şaşkına döndü. Zira başta hesap Beşar Esad’ın gitmesine, gitmezse zorla gönderilmesine, bu amaçla da silahlı çetelerin desteklenmesine ve askeri müdahaleye endeksliydi. Türkiye’nin rahatsızlığının ve şaşkınlığının nedeni yarı yolda bırakılmış olmaktan kaynaklanıyor ve tabii Suriye politikası tam bir iflas... Hem siyonistlerle ve gerisindeki emperyalistlerle, hem de bölge ülkeleriyle dost olmak mümkün değildir... Hem o, hem öteki olmaz... Ya o, ya öteki olur... Türkiye’nin son 50-60 yıllık tarihine bak: Ne zaman bölge halkları emperyalizmle yüz yüze gelse, Türkiye daima emperyalistlerin safında yer almıştır ve maalesef garp cephesinde yeni bir şey yok... NATO’cu Türkiye başka türlü yapabilir miydi?

Hakan Mertcan:
3- Milliyetçiliklere karşı olan biri olarak Arap milliyetçiliğinin en önemli temsilcisi olan Baas’ı Suriye özelinde nasıl değerlendirmektesiniz?

Fikret Başkaya:Baascılık başlarda iyi bir rotada ilerliyordu. Zamanla başlangıçtaki amaca ve varlık nedenine yabancılaştı. Tuhaf bir otokrasiye dönüştü. Tüm olumsuzluklarına rağmen Siyonist yayılmaya ve emperyalizme karşı direnen, Filistin halkının haklı mücadelesinde onu her koşulda destekleyen bir rejim olarak kaldı. Bağlantısız ülkelerin bir bileşeniydi... Başlarda Arap uyanışının ve Arap ulusal bilincinin oluşmasında önemli bir işlev gördü... Emperyalizmin hedefinde oluşu bir tesadüf değildir... Arap ulusunun bütünlüğünü sağlamak son derece olumlu bir şeydir ve bunu kavramın olumsuz anlamında milliyetçilik saymak yanlış olur. Eğer Arap ulusu parcalanmamış, bölünmemiş olsaydı, orası Siyonistler ve emperyalistler için yol geçen hanı olur muydu? Onun için neden söz edildiğini bilmek gerekir... Aksi halde bebeği leğendeki kirli su ile birlikte atmak gibi bir saçmalık kaçınılmazdır...
Hakan Mertcan:

4- Bir Marksistin herhangi bir devleti desteklemesi güç olsa gerek. Fakat reel politika açısından bazen bunun mümkün olduğunu görmekteyiz. İçinden geçtiğimiz konjonktürde, bir Maksistin tüm olumsuzluklarına rağmen, Esad rejimini desteklemesini nasıl değerlendirirsiniz?

Fikret Başkaya:Suriye’ye yönelik emperyalist, siyonist ve pro-siyonist rejimlerin, NATO’cu kutsal ittifakın saldırısına karşı çıkmak, Suriye devletinin değil, orada yaşayan halkların, Suriye ulusunun safında yer almak demektir. Emperyalist saldırı karşısında tavır almak demek, Suriye’nin parçalanmasına, bölünmesine, ufalanmasına, etnik ve mezhep temelli, akşamdan sabaha birlirleriyle boğazlaşan düşman topluluklar haline getirilmesine, emperyalizmin bölgeye daha fazla sokulmasına karşı çıkmaktır. Suriye ulusunun bütünlüğünü kim neden istemiyor? Eğer Suriye halkının çoğunluğu mevcut rejimin devamından yanaysa, siz onlara devletinizi bırakın emperyalistlerin oyununa dahil olun mu diyeceksiniz? Şahsen Emperyalistlerin Irak’a, Afganistan’a, Libya’ya, Sudan’a, Somali’ye... saldırdığında hep açıkça karşı çıktım. Ne yapmalıydım. Oralardaki rejimler kötü, öyleyse emperyalist katiller hoş geldi, saf geldi mi diyecektim... Eğer Suriye halkının, Suriye ulusunun rejimle bir derdi varsa, o orada yaşayan halkın sorunudur. Bize demokratik, ilerici, sosyalist, komunist, anti-kapitalist muhalefeti imkânlarımız ölçüsünde desteklemek düşer ama eger ülkeyi bölüp parçalama amaçlı kolonyalist/emperyalist bir saldırı söz konusuyla, hiç bir tereddüde mahlâl olmadan açıkça kolonyalist/emperyalist/siyonist haydutların karşısına dikilmek gerekir. Aksi halde etik/entellektüel tutarlılığınızı kaybedersiniz... Bir marksist olarak bu konudaki düşüncem budur. Eğer benzer bir saldırı kendi ülkem için geçerli olsaydı nasıl bir tavır alırdım. Açıkça emperyalist saldırıya karşı çıkardım. Her zaman çıktığım gibi... Emperyalizme karşı çıkmadan kapitalizmle mücadele mümkün müdür? Emperyalizme karşı çıkmak dolaylı olarak devleti desteklemek demeye mi gelir? Neoliberal soytarıların dediğinin aksine, henüz devletler de uluslar da bir vakıa... Bunları yok saymanın ne alemi var?
Hakan Mertcan
5. O halde bu durum karşısında ne yapmak, nasıl bir tavır ortaya koymak gerekiyor?

Fikret Başkaya: “Ben Suriye’ye yönelik emperyalist komploya karşıyım” demekle karşı olunmaz... Vicdanını rahatlatırsın ama bunun bir kıymet-i harbiyesi olmaz... Oturduğun yerde karşı olduğunu söylemenin bir karşlığı olur mu? Onun için konferanslar, paneller, açık oturumlar, yayınlar, bildiriler, mitingler, el ilanları, telgraf ve mail, v.b. ve bir şekilde tepkiyi açıga vurmak gerekir. Zira, açık saldırı savaşı şimdilik yakın gündemin dışında olsa da, iç kargaşayı ve terörü tırmandırarak, “yaptırımlarla”, “insânî yardımlarla” ülkeyi zayıflatma ve çökertme planı yürürlükte... Bu lânetli oyunu bozmak, emperyalist komployu boşa çıkarmak bizim irademiz dışında bir şey olmadığına göre...

29 Nisan 2012 Pazar

KÜRT devletini istemeyen tek ülke TÜRKİYE




DR.İsmet Turanl
 50 li seneler de kurulan BAĞDAT paktı görünüşte Sovyetlere karşı idi. Türkiye’nin maksadı ise müstakil bir Kürt devletinin kurulmasını önlemekti. Bugün de Irak’ın yahut Suriye’nin parçalanmasını istemeyişinde ki asıl gaye oralarda özerkleşebilecek Kürt bölgelerinin Türkiye dede de Facto bölünmüş olan kuzey Kürdistan’ın bu gelişmeye katılacağıendişesidir. Türkiye hatalı bir ümitle kendini avutmaktadır. Kürdistan’ın dışa açık bir hududu olamayacağından Türkiye’nin hamiliğine muhtaç olduğudur. Son zamanlardaki gelişmeler, benim de kaç senedir sözünü ettiğim, Kürtlerin artık dörde bölük yaşamak istemediği ve eninde sonunda bu dört bölgenin birleşeceğidir. Son haberlere göre Suriye ve İran’ın Kürtlere özerklik tanımak istemeleridir. Maliki’de Irak’ta Şii iktidarınısağlamlaştırmak için Kürtlerin ayrılmasına karşı çıkmayacaktır. Barzani de Eylül de referanduma gideceğini USA ziyaretinden sonra açıkladı. Şu anda Orta doğu da USA’ nın en güvendiği İsrail’den başka tek ülke Kürdistan olacaktır. Ayrıca USA Kerkük petrollerindeki ortaklıklarınıbırakmak istemeyecektir. İsrail ‘in Kürdistan da ki eğitim faaliyetleri bilinmektedir. Böylece Türkiye’nin Kürdistan’ın dışa açılım kapısı olamayacağı düşüncesi sakattır. Zira İran, Suriye ve Irak’la Kürdistan iyi ilişkiler kurarsa Türkiye’ye muhtaç kalmayacaktır. Türkiye Kürtlerini muhafaza etmek için Barzani ile şimdiki sıcak ilişkilerini muhafaza edemeyecektir.
Türklerin dostluklar babında zayıf bir karakterleri vardır. Önce sıcak ilişkiler kurar sonra ufak bir menfaat kaybına maruz kalınca düşman konumuna girer. İnsani ilişkilerinde de böyledir. Ben şahsen aşırısevgi gösterenlerden korkarım. Onların, kıymeti Harbiye si olmayan bir çıkar zedelenmesinden sonra düşmanca hakaretlerine maruz kalmışımdır. Bakın Suriye ile ne sıcak ilişkiler gerçekleşmişti. Birlikte bakanlar kurulu toplantıları yapmış, sınırları açmış, vize zorunluğunu kaldırmıştı.Irak ile İran ile çok dostane anlaşmalar imzalanmıştı. Nerde ise onlar ile de sıfır probleme doğru gidilirken Kürtler yüzünden gerginlik yaşanmakta. Davutoğlu’nun teorik sıfır problem nazariyesi çarşıya uymadı.

Bugün dünya da sahile açılımı olmayan kaç devlet mevcut. Macaristan, Çek, Slovakya, İsviçre, Özbekistan, Türkmenistan, Afganistan ve birçok güney Amerika ve Afrika devletleri var.
Türkiye de muhalif partiler de bugün dış politika da zor günler geçiren iktidara yardımcı olmaları gerekirken âdeta DÜŞMAN DEVLETLER GİBİ DAVRANIYORLAR. MHP Kürdistan devletinin kurulmakta olduğunu kabul ederken Barzani’ye çok terbiyesizce tabirlerle hakaret etmektedir. Fırat’ın ötesinde partisinin varlığından söz edilmiyor. Yani Kürtler bu şoveniz, milliyetçi partiyi görmek istemiyorlar. Bazımilitanları bu hakikati kabul etseler de, ayrılmak isteyenler güney Kürdistan’a gitsinler diyecek kadar çirkinleşiyorlar. Kürtlerin Türklerden de evvel o bölge de asırlardır yaşadıklarını bilmiyorlar mı? YoksaHallaçoğlu’nun dediği gibi Türkiye de ki Kürtler de aslında Türk mü?

CHP nin Kürt politikası saydam değil. Partinin MHP gibi Kürdistan da hiç etkinliği olmadığı gibi Tanrıkulu gibi birçok Kürt politikacısı Kürtlerin insan haklarını savunduğu aşikâr.
Türklerin başka bir yanlışı da BDP’nin 2,5 milyon oyu olduğunu kabul etmelerine rağmen bu oy sahiplerinin aileleri ile birlikte en azından 5 milyon olduklarını hesaba katmamaları. 2,5 milyon AK partinin oyu olduğuna göre onlarda en azından 5 milyonluk bir nüfusa icabet eder. Doğu da ve Güney doğu da, Kuzey Kürdistan da 10 milyon Kürt yaşamakta ve sadece BDP, PKK değil, Kürt halkı artık self determination, ana dil de eğitim hakkınıistemektedirler. En azından Kürdistan dışında da bir 10 milyon Kürt yaşamaktadır.

20 milyon nüfuslu, dörde bölük yaşamak zorunda kalan başka bir millet var mı dünya da? Peki bu millet ilelebet dörde bölük mü yaşasın dediğim de en fanatik milliyetçi Türk’ten bile cevap alamıyorum.
AK parti TBMM’de çoğunlukta olduğu için her istediğinin yapılmasını istiyor diye itiraz edenler Türklerinde Türkiye de çoğunlukta olduğu için çoğunluğun istediğinin kabullenmesi gerektiğini söylerken tenakuza düşmüyorlar mı? Tükürüğümüz bile sizi boğar diyecek kadar çirkinleşen bir bakan kabine de yer alabilir mi?

Türkiye’nin reel politikayı ciddiye alıp çıkmazdan kurtulması için Kürdistan ile, hatta Kuzey Kıbrıs Türk devleti ile federasyona gitmesi yahut ta küçülüp daha homojen ve kişi başına daha zengin bir devlet haline dönüşmesi mümkündür. Bu yapılanmanın önünde ki en büyük engel Türklerin kibiridir.
Kürdistan devletinin UNO tarafından kabulü halinde PKK’nın varlığına da ihtiyaç kalmayacaktır. Türkiye’nin komşularında ki siyasi gelişmeleri ciddiye almaz, onlarla düşmanlığıkörükleyici politikalardan vazgeçmez ise vahim neticelerine katlanması ve izolasyonu muhtemeldir. Kürdistan devletinin kurulması bir normalleşme sürecidir. BirASLINA RÜCU sürecidir.

Antalya. 28.04.12

18 Nisan 2012 Çarşamba

Suriye’ye dair gerçeği söylemek!*

"Bir kere “Özgür Suriye ordusu” denilen bir tevatürden ibaret ve zaten ‘özgür’ de değil, olması da beklenemez. Paralı askerler, silahlar, propaganda aygıtı dışarıda kotarılıyor ve dışarıdan geliyor. Aslında birer ölüm mangası olan paralı askerler bu işi ABD, NATO Avrupa’sı, Siyonist İsrail, petrol monarşileri ve Türkiye adına yapıyorlar... Aynı şey “Suriye Ulusal Konseyi” için de geçerli. Bu örgüt ta baştan Fransa’nın gözetimi altında Paris’te peydahlandı... Bütün bunlar yapay ve Suriye toprağında kök salamamış zorlama “örgütler”... Benzer bir zorlama Türkiye’deki mülteci kampları için de geçerli. Aslında Hatay sınır bölgesinde oluşturulan kamplar reel bir ihtiyaca cevap vermekten çok, başta Batılı ülkelerin insanları olmak üzere, dünya kamuoyunu [eğer öyle bir şey varsa] etkileme amacı taşıyor... Bu operasyon ünlü şahsiyetlerin ziyaretleriyle, diplomatik planda da destekleniyor. Ünlü sinema oyuncusu Angelina Jolie’nin, BM eski Genel sekreteri Kofi Annan’ın ve ABD’li bazı senatörlerin ziyareti gibi... Böylece bir an önce harekete geçilmesini sağlamak için dikkâtler Suriye’ye çekilmek isteniyor..."





Dr. Fikret Başkaya

Yaklaşık bir yıldır Suriye’de “düşük yoğunluklu” bir savaş devam ediyor. Her zaman olduğu gibi medyatik yalanlar ve diplomatik dalavereler ve tam bir ikiyüzlülükle Suriye’ye dair gerçek gizleniyor. Savaşın tarafları hakkında insanların kafası karışık. Genel algı kabaca şöyle: Orada özgürlük ve demokrasi talebiyle sokağa çıkanlara, gösteri yapanlara “zalim diktatör” Beşar Esad’ın askerleri ve polisleri ağır silahlarla saldırıyor, insanları öldürüyor, yaralıyor, hapsediyor, işkenceye tâbi tutuyor, ülkeden kaçmaya zorluyor... Eğer sorun gerçekten hak, özgürlük ve demokrasi talebi ve mücadelesiyle ilgili olsaydı, tartışmasız isyancıların desteklenmesi gerekirdi. Lâkin, gerçek durum görünenden çok farklı...

Dolayısıyla söylemle gerçek arasında bariz bir uyumsuzluk var... Elbette Suriye’deki Baascı rejim otokratik bir “muhaberat” rejimi ama orada yapılmak istenen, iddia edildiği gibi otokratik bir rejimin yerine demokratik bir rejim kurmakla ilgili değil. Yıllar öncesinden tezgahlanmış Suriye’yi çökertme planının sahneye konması... Suriye, ABD başta olmak üzere, Siyonist İsrail, ABD uydusu petrol monarşileri ve NATO’cu Türkiye tarafından çökertilmek isteniyor. Suriye’ye saldırı kararı, New York ve Washington’a yapılan suikastın hemen ardından, 15 Eylül 2001’de Camp David’de alınmıştı. Bush yönetimi, Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Sudan, Somali ve tabii İran’ı kapsayan bir saldırı planı hazırlamıştı. 2003’de Bağdat’ın düşmesinin hemen sonrasında ABD Kongresi bir Accountability Act’la mümkün olan en uygun zamanda Suriye’yle savaşa girmeyi emrediyordu. Bush’un eli ermediği için iş Barack Obama’nın üzerinde kaldı...

Şam’a giden kanlı yol medyatik yalanlardan ve diplomatik manevralardan geçiyor

NATO’cu ittifaka ve bölgedeki gerici rejimlere ve Türkiye’ye göre, geniş halk kitleleri aylardır Beşar Esad’a karşı daha çok özgürlük ve demokrasi talebiyle sokaklara dökülüyor... ‘Ana-akım medyanın dünyaya servis ettiği resim böyle... Gösterileri örgütleyenler ve sokağa dökülenler “sıradan insanlar” mıdır? Başlarda “demokratik bir muhalefet”in varlığından söz edilebilir. Fakat gösteriler kısa sürede manipüle edilerek ortamın terörize edilmesi sağlanmıştır. Silahın ve emperyalist müdahale çağrılarının yapıldığı ortamda seküler, demokratik güçler sahneden çekilmiştir. Geriye kalanlar kuşkusuz, Mısır ve Tunus’taki gibi özgürlük talebiyle sokağa dökülmüş kitleler değildi artık. Bu gösterilerin arkasındakiler, içindekiler ve önündekiler, Suudi ve Mısırlı fetvacıların El Cezire televizyonundan yaptıkları çağrıya cevap veren dinci fanatiklerdir. Libya’dan, Irak’tan Afganistan’dan vb. geliyorlar... Türkiye’den ve Lübnan’dan Suriye’ye giriyorlar. Elbette aralarında Suriyeliler de var. İsyanın omurgasını Sünni İslam anlayışının fanatik bir yorumunu temsil eden selefiler ve Suriye’de birçok kanlı cinayetin sorumlusu olan radikal dinci Müslüman Kardeşler örgütü oluşturuyor. Amaçları Beşar Esad’ın yerine daha demokratik bir rejim kurmak değil, kendi istedikleri bağnaz bir İslamî rejim kurmaktır. Zira Alevi Beşar Esad’ı bir sapkın, kedilerini de “saf islamın” temsilcisi olarak görüyorlar. [Bu fanatik akımın şefleri dünyanın en kötü rejimlerinden olan ve Esad’a “halkının sözünü dinle” diyecek kadar yüzsüz olan Suudi Arabistan’da mülteci olarak bulunuyorlar ve sapkınların, daha doğrusu Sünnî olmayan herkesin öldürülmesini emrediyorlar.]. Dolayısıyla, rejimin barışçıl göstericileri dağıtmak için silah kullandığı, yüzlercesini öldürdüğü iddiası tipik bir medya yalanıdır. Bastırılması için önce gerçekten gösteri yapılması gerekirdi ve bilinen anlamda gösteriler söz konusu değildi. Tam tersine bu güne kadar yüz binlerce Suriyelinin katıldığı çok sayıda miting rejimi desteklemek için yapıldı ve neredeyse bunların tamamı egemen medya tarafından görmezden gelindi

Kaldı ki rejim daha baştan dış destekli fanatik dinciler tarafından yapılan provokasyonun farkındaydı ve olabildiğince muhtemel bir mezhep çatışmasını engelleyecek şekilde ve yumuşak davranma yolunu seçti. Esad, güvenlik güçlerine sivillere zarar vermeyecek şekilde davranma talimatı vermişti. İsyancılar tarafından iki bini aşkın polisin ve askerin öldürülmesinin nedeni budur... Ölüm timlerinin çoğu dışarıdan [daha çok Türkiye, Ürdün ve Lübnan sınırından] ülkeye sızmış katillerden ve paralı askerlerden oluşuyor. Ordu birliklerine, polis karakollarına, resmi binalara pusu kuruyorlar, hastane, okul ve ulaşım hatlarını bombalıyorlar, kentlerin göbeğinde sivilleri öldürüyorlar. Medya, saldırganların kimliğini ve işledikleri cinayetleri gizlemek için her türlü ahlâk dışı yolu deniyor. El Cezire ve el Arabiye gibi Katar ve Suudi Arabistan destekli kimi televizyonların stüdyolarında hazırlanan filmler, görüntüler ve 1.5 milyon Suriyelinin rehin alındığı gibi yalan haberler tüm dünyaya servis ediliyor. NATO cephesine dahil “ana-akım” Batı Medyası üretilen yalanları yaymak üzere seferber oluyor. Bu konuda o kadar ileri gidilmiş görünüyor ki, mesela Çeçenistan savaşında direnişçiler tarafından ele geçirilen bir Rus uçağının görüntüleri sanki Suriye’de gerçekleşmiş gibi sunulabiliyor... Hızlarını alamamışlar ki 2006 tarihli bir videoyu yayına sokmuşlar... Yüzüne ve vücuduna ketçap sürülmüş insanları savaş mağduru gibi gösteriyor... O kadar ki, İkinci Dünya Savaşına ait görüntüleri bile servis edebilirler... Amaç rejimi olabildiğince şeytanlaştırmak...

Fakat provokasyon için Suriye’ye sızanlar sadece El Kaide ve Müslüman Kardeşlerin silahlı unsurlarından ve paralı askerlerden oluşmuyor. Fransız ve Türk istihbaratçıları ve subayları başta olmak üzere bir çok NATO ülkesinden ve tabii ABD’den “uzmanlar” da işin içinde. [49 Türk istihbarat görevlisinin, biri albay bir grup Fransız subayının ve bir kaç İngiliz askerinin Suriye rejimi tarafından yakalanması, ortada bir halk isyanı değil, apaçık dış kaynaklı bir saldırı olduğunu ortaya koyuyor.]

Ölü, yaralı ve ülke dışına sığınanlarla ilgili rakamlar da medya yalanlarını takviye edecek biçimde “imal ediliyor.” Rakamlar, İngiliz istihbarat örgütleri tarafından yönlendirildiği ileri sürülen, ne idüğü bilirsiz, yöneticilerinin kim olduğu doğru düzgün bilinmeyen Londra merkezli “Suriye İnsan Hakları Gözlemevi” tarafından imâl ve servis ediliyor... Asıl önemli ve rahatsız edici olan husus da, bu “kurum” tarafından uydurulan rakamların Birleşmiş Miletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin hiç bir doğrulama çabası olmaksızın alıp kullanmasıdır. Bu durum bile tüm BM kurumlarının aslında kimin hizmetinde olduğu hakkında da bir fikir veriyor... Aslında “uluslararası” denilen kurumların ulusların kurumları olduğu bir tevatürden ibarettir. Mesela Birleşmiş Milletler Örgütü, baştan beri asıl ABD’nin bir örgütü olarak işlev gördü. Keza Arap Ligi de petrol monarşilerinin oyuncağı haline gelmiş durumda... Başka türlü ifade edersek, kim finanse ediyorsa örgüt onun borusunu çalıyor.

Asıl amaç Beşar Esad rejimini yıkıp, emperyalistlerin, Siyonist İsrail’in, bölge monarşilerinin ve Türkiye’nin çıkarlarına uygun İslamcı bir rejim kurmaktır.

Aslında Suriye’de yapılan ve yapılmak istenen, Afganistan’da, Irak’ta, Somali’de Libya’da yapılanın bir tekrarı ve asıl amaç bölgeyi emperyalizm ve başta Siyonist İsrail devleti olma üzere, gerici-çürümüş bölge monarşileri için “dikensiz gül bahçesi” haline getirmektir. Bu amaçla bu güne kadar göreli bir biçimde olsa da onca etnik ve dini ve mezhebi barış içinde yaşatmayı başarmış rejimi yıkmak istiyorlar. Böylece etnik, dini ve mezhep çatışmalarının yolu açılmış olacak. Bölge bütünüyle batağa saplanacak. Eğer mevcut rejim emperyalist komplo sonucu çökertilirse, emperyalizmin peydahlayıp-beslediği Müslüman Kardeşler iktidar olursa, sadece Baascılar değil, Alevi-Nusayriler başta olmak üzere, tüm heterodoks ve Hıristiyan halkların varlığı tehlikeye girecektir. Bu arada, Suriye devletinin, sürekli bir Alevi devleti ya da Alevilerin egemenliğinde bir diktatörlük olarak anlatılmasının gerçek dışılığına da işaret etmek gerekiyor. Fakat bu söylemle Sünni-İslam duyguları harekete geçirilmek, Suriye rejimine yapılan/yapılacak saldırılar meşrulaştırılmak istenilmektedir.

Elbette rejimin demokratikleştirilmesi, her türlü özgürlüğün gerçekleşmesi mutlaka gerekiyor ama onu ancak orada yaşayan halk yapabilir. O halde üç şey: Birincisi, haklar, özgürlükler ve demokrasi ihraç veya ithal edilebilir bir şey değildir, ona ihtiyacı olanların mücadelesiyle kazanılabilir, yaşanabilir, geliştirilebilir ve korunabilir; ikincisi, emperyalistlerin asla demokrasi ve insan hakları diye bir kaygısı yoktur ve olamaz, zira böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırıdır; üçüncüsü de emperyalistlerin demokrasi şampiyonu kesilmelerinin asıl nedeni, başta “eğitilmiş kesimler” olmak üzere, kitleleri aldatmaktır. Her halde bu kavramı en son ağızlarına alması gerekenler en büyük demokrasi düşmanı olan yeryüzünün egemenleridir... Bu vesileyle Irak’a demokrasi götürme iddiasındaki ülkeler koalisyonundan bazılarının [Katar, Suudi Arabistan, vb.] “demokratik performanslarına” ne demeli? Ve bu ikisinin Bahreyn’de özgürlük talebiyle ayağa kalkan halkı ezmek üzere asker, silah ve para gönderdikleri bilinmiyor mu? Tabii Suriye’yi etkisizleştirmek tek başına amaç değil. Zira, Suriye’deki rejimi çökertmek, Lübnan Hizbullah’ını da etkisizleştirmek demek ki, böylece İran’a giden yol açılacaktır. Zaten nihai hedef de İran’ı çökertmektir. Daha doğrusu Suriye’ye yönelik saldırı, Suriye, Lübnan, Irak ve İran’a yönelik saldırının bir parçasıdır. [Şimdilerde Filistin Hamas’ı, Katar emiri tarafından satın alınmış ve kamp değiştirmiş görünüyor... ].

“Özgür Suriye Ordusunun” ve “Suriye Ulusal Konseyinin” Suriye’yle ilgisi tartışmalıdır...


Bir kere “Özgür Suriye ordusu” denilen bir tevatürden ibaret ve zaten ‘özgür’ de değil, olması da beklenemez. Paralı askerler, silahlar, propaganda aygıtı dışarıda kotarılıyor ve dışarıdan geliyor. Aslında birer ölüm mangası olan paralı askerler bu işi ABD, NATO Avrupa’sı, Siyonist İsrail, petrol monarşileri ve Türkiye adına yapıyorlar... Aynı şey “Suriye Ulusal Konseyi” için de geçerli. Bu örgüt ta baştan Fransa’nın gözetimi altında Paris’te peydahlandı... Bütün bunlar yapay ve Suriye toprağında kök salamamış zorlama “örgütler”... Benzer bir zorlama Türkiye’deki mülteci kampları için de geçerli. Aslında Hatay sınır bölgesinde oluşturulan kamplar reel bir ihtiyaca cevap vermekten çok, başta Batılı ülkelerin insanları olmak üzere, dünya kamuoyunu [eğer öyle bir şey varsa] etkileme amacı taşıyor... Bu operasyon ünlü şahsiyetlerin ziyaretleriyle, diplomatik planda da destekleniyor. Ünlü sinema oyuncusu Angelina Jolie’nin, BM eski Genel sekreteri Kofi Annan’ın ve ABD’li bazı senatörlerin ziyareti gibi... Böylece bir an önce harekete geçilmesini sağlamak için dikkâtler Suriye’ye çekilmek isteniyor...

AKP hükümetinin Suriye’ye saldırı için bu kadar hevesli ve aceleci davranması nasıl açıklanabilir?

Açık olan bir şey varsa, “Suriye’nin düşmanları cephesi” Esad rejimini çökertmek istiyor. Ortak amaç bu olsa da hepsinin kendine göre bir “gerekçesi” var. ABD ve NATO için Esad rejimini çökertmek, İran’ın en önemli müttefikini yok etmek demek. Körfezin gerici monarşileri için seküler bir rejimi fanatik bir teokrasiyle ikâme etmek demek. El Kaide, Vahabiler ve Selefiler için başlıca amaç seküler rejimden kurtulmak demek. Siyonist İsrail için bölünmüş, parçalanmış, çökertilmiş bir Suriye, bölgedeki hegemonyasını güçlendirmek, istikrarlı bir “düşmana” son vermek demek... Türkiye ısrarla “uçuşa yasak bölge”, değilse bir “insânî yardım koridoru” öneriyor. Aslında İnsanî yardım koridoru fiilen ülkeye saldırı demektir ve “insanlıkla” bir ilgisi yoktur... Söz konusu olan gerçekten insâni kaygılar mıdır? Zaten kendi topraklarını saldırganlara bir üs olarak kullandırması, silahların ve savaşçıların geçişini sağlaması, silah yardımı yapması, istihbarat ve askeri uzman desteği... geçerli uluslararası hukuk kurallarının ihlâli anlamına geliyor... Acaba AKP hükümeti bütün bunları kendi neoliberal kapitalist “ılımlı İslam” modelinin bölgede zafer kazanması için mi yapıyor? Yoksa başkaca amaçlar da söz konusu mu? Parçalanmış Suriye’den bir pay mı kapmak istiyor ya da vâsilik yapacağı zayıf bir İslamcı hükümet mi? “Gerekçeler” ne olursa olsun, derhal bu uğursuz yoldan dönülmeli, bu amaçla da muhalefet sesini yükseltmelidir. Zira olanlardan ve olacaklardan hepimiz sorumluyuz. Aslında Suriye’ye saldırı hepimize saldırıdır. “İnsânî yardım” ve “demokrasi” götürmek üzere Irak’a giren ABD ve NATO’cu müttefiklerinin 1.2 milyon insanın ölümüne neden olduklarını hiç bir zaman aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Irak’ın işgali sürecinde gösterilen duyarlılık Suriye’den esirgenmekte; yoksa bütün bölgemizi yakacak bir savaşın eşiğinde olduğumuz idrak edilmiyor mu? Bunca zaman suskun kalınması büyük bir hata iken, halen bu hatadan dönme şansımız ve olanaklarımız var. Bir an önce, gittikçe yaklaşan emperyalist saldırıya karşı sesimizi yükseltmek, şu aşamada en haysiyetli tavır olacaktır.

------------
Türkiye ve Orta Doğu Forumu Vakfı [ Özgür Üniversite] adına Dr. Fikret Başkaya
*17 Nisan 2012 tarihinde Özgür Üniversite’de yapılan basın toplantısında sunulan metindir.

Kalaşnikof iflas etmiş!




Dr.İsmet turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Beni hayatımda en mutlu eden havadislerden biri Kalaşnikof silah fabrikasının iflas etmesidir. İnşallah öteki silah fabrikaları da iflas eder. Şayet iflasın sebebi talebin azalmış olmasından ötürü olması hali mutluluğumu daha da artırır. Keşki UNO bütün silah fabrikalarının faaliyetlerinin yasaklanması için bir karar alsa. O zaman silaha yapılan yatırım bütçeleri sağlığa ve eğitime kaydırılır. COSTA RICA ordusunu lağv edip sağlığa ve eğitime yatırımını yapalı dünyanın en mesut ülkesi haline geldi.

Turizm bakanı Günay, bu sene turizmden 30 milyar dolar beklediğimizi söyledi. Taraf gazetesi yazarı Lale Kemal geçen gün yazdığı makalede milli savunma, yani askerlerin USA’ya 30 milyar dolarlık uçak siparişi verdiğini yazdı. Yüzbinlerce vatandaşımızın, gece gündüz turistlere verdikleri hizmet karşılığı Türkiye’ye girecek bütün dövizin uçak satışına harcanacağını düşününce tüylerim diken diken oluyor. Dabaz oluyorum.

Başbakan Erdoğan ailelere 3 çocuk yapmalarını tavsiye ediyordu. Şimdi beş çocuğa ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Acaba Suriye ile harbe tutuşursak bu beş çocukta kâfi gelebilir mi? Sağlık hizmetlerinde yapılan hatalardan dolayı, sadece kanserden ölenleri hesaba katmasak bile, Türkiye de ki ölüm sebeplerine bir göz atacak olursak, her gün televizyonlarda trafik kazalarında, teknik ihmallerden dolayı yahut ta üç beş kuruş daha kazanç sağlamak için müteahhitlerin sebep oldukları kazalarda hayatlarını kaybeden vatandaşların, işçilerin işyeri güvenliği ihmal edildiği için hayatını kaybedenleri, daha birçok lüzumsuz yere yaşamlarını yitiren insanlarımızı, 30 seneden beri Kürt sorununu çözemediğimiz için kaybettiğimiz gençleri düşündükçe yöneten kadronun ehliyetsizliğine isyanımın fayda vermediğini düşünüyorum.

Türkiye’nin silah kadar, kanser kadar tehlikeli bir SOSYAL HASTALIĞI var. Aziz Nesin % 60 ımız aptal demiş. Kendisi psikiyatr olmadığına böyle bir nispeti nasıl hesaplamış bilmiyorum.

Fakat Türkiye de %80’nin YALAN söylediğini söylediğimde kimse itiraz etmiyor. İşte sosyal hastalığımız yalan söylenmesidir. Erdoğan’ın en büyük hizmeti TÜTÜN mevzuun da oldu. Şayet bu yalanı da ortadan kaldırıcı bir yasaklama getirişe Türkiye lüzumsuz ortaya çıkan sorunlarından kurtulur. Batı ile oryantal yaşam arasında ki en büyük fark DÜRÜSTLÜKTÜR.

TEŞVİK PLANI

Teşvik planından çok ümitlenenler var. Olasılık imkânlarının analizi yapılmıyor. Kürdistan da ki iller 5-6 ıncı bölgeler de. Buralara özel, yerli firmaların yatırım yapacakları bekleniyor. O firmaların maddi potansiyellerinin kısıtlı olduğu hesaba katılmıyor.

70 li senelerde Türk ve Alman sermaye patronları birlikte üç günlük bir toplantı yaptılar. Bonn büyükelçimiz Halefoğlu benim de katılmamı söyledi. Anadolu da yapılacak yatırımların önüne çıkacak problemlerden bahsedildi. O problemlerin şimdide var olduğunu düşünüyorum.

1. O bölge de PKK’nın varlığı yatırımcıları korkutmaktadır.
2. O bölgeye kaliteli teknik elemanları götürmek kolay olmaz.
3. Üretimle sağlanacak malların İstanbul’a veya diğer limanlara transferi zaman alır ve masraflıdır. İstanbul da imal edileceklerin, teşviklere rağmen daha ucuz maliyeti olacağı hesapları.
4. Keza yerel vasıflı işçi bulma zorunluğu yaşanacaktır.
5. Enfrastrüktürün elverişli olmaması yatırımcıyı düşündürmektedir.

Birinci bölge ile 5-6 ıncı bölgeler arasında ki farkın on senelik iktidar devrinde azalmayışını AK partililer nasıl izah edecekler. Bu hususta AK partinin gerçekleri görmekten imtina etmemesi samimi olmasından mı biraz da naifiyetlerinden mi, muhaliflerin sorması gerekir.

Yukarda bahsettiğim mahzurların o bölgenin kalkınmasında mani teşkil edeceğini, bundan evvelki paketler gibi kadük kalacağından endişelerim var.

Son Suriye’nin Kürtlere özerklik vereceği dedikodusu da Türkiye’yi rahatsız etmiştir. Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan devletinin deklarasyonu duyuldukça da Türkiye bayağı bu hususta geride kaldığı intibaını uyandıracaktır. Hele hele İran’da da Kürdistan bölgesinin özerkliğinden BDP başkanı Demirtaş tarafından açıklandığına göre Türkiye’nin behemehal yeni anayasada Kürtlerin isteklerini karşılayıcı maddeleri kabullenmesi beklenebilir. Teşvik planlaması ile Kürtleri oyalama taktiklerinin Kürt siyasilerince anlaşılmış olduğu görünüyor.
Barzani’ni USA ziyaretinden sonra Referandumdan bahsetmesi, PKK ile görüşmelerde aracılık yapabileceklerini söylemesi, istikbale olan ümitlerimizi kuvvetlendirmiştir. Neticede Türkiye de kan akmasının durması, gençlerin telef edilmemesi, annelerin göz yaşlarının akmayacağı imkânlarının doğması, Kürt sorununa çare arayan aydınları sevindirecektir.

Antalya. 9.4.12

8 Nisan 2012 Pazar

Manipülasyon üzerine bir kez daha…



Demir Bilgin

Daha önceleri yazmıştım, tekrarlıyorum: Emperyalizm, aynı zamanda manipülasyondur. Manipülasyon, dünya kamuoyunu, kendi çıkarları için, yanıltmak ve sürüler misali yönlendirmek oluyor. Manipülasyon, bu bağlamda, hile, oyun ve düzenbazlık oluyor. Irak, Libya ve şimdi de, Suriye’ye kaşı yürütülen bu ”medya savaşı”,  manipülasyonun somut tarifi ve kendisi oluyor.
Emperyalizmin, genelde, Orta-doğu ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bölgede/ bölgelerde,  özelde Suriye’ye karşı başlatmış olduğu ’medya savaşı’nın bir yönü de,  bu bölgede yaşayan insanları sürüler haline çevirmek ve insancık hale getirmek içindir.

İkinci tekrar şudur: Manipülasyon olan emperyalizm, aynı zamanda bir fabrikadır, bir ”Şer Fabrikası” dır. Bu şer fabrikasında, ezilen ve direnen bölge halklarına karşı tüm şerler imal ediliyor; bu fabrikada, ülkelerin nasıl işgal edileceği icat ediliyor. Bu, şer fabrikasında, Suriye’nin işgali ile ilgili seneryolar üretiliyor. Bu şer fabrikasında, işgal seneryoları yazılırken, onlara, yani bu emperyalist barbarlara hizmet edecek ”yerel komprador” ajanlar ve hainler yaratılıyor. Irak’ta bu oldu. Libya’da bu oldu. Şimdi de, Suriye’de böylesi bir ”hain tabaka” yaratılıyor.
Suriye’ye karşı, emperyalizmin koltuk değnekleri olan, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin finansa ettiği  ”paralı çete gurupları” yaratılıyor. Adını, ”Özgür Suriye Ordusu” alan bu hain güruh, emperyalizmin sadık hizmetçileri olarak faaliyet göstermektedirler.  Bu hain güruha, latince bir sözcük ile, ”renegar” diyorum.

Adını ”Özgür Suriye Ordusu” alan bu hain çete, renegardır!
Renegar, yaşadığı ülkenin çıkarlarını yadsıyan ve para karşılığında, ülkenin çıklarlarına ihanet eden ve düşman saflarına geçen tüm hain ve dönekler oluyor!..

Beyinlerin ezilmek istendiği bir dünyada bunları tekrar yazmak istedim.
Bellek silme oprasyonların devam ettiği bu dünyada bunları tekrarlamak istedim.

Bunları bilmek gerekiyor. Suriye’ye karşı ”renegar” gurupların başlatmış olduğu bu haince savaşın arkasındaki gerçeği öğrenmek gerekiyor.
Amerikan ’şer fabrikası’nda imal edilen, Al Arabiya, El Cezire gibi kanalların aracı olduğu Suriye’ye karşı başlatılan bu ”manipülasyon medya savaşını bilmek gerekiyor.

Öfkeliyiz. Ama umutluyuz da. Zira yalnız değiliz.Orta-doğu’da ” Büyük Ortadoğu Projesi” adı altında sürdürüen bu, ”böl, parçala ve yönet” saldırı ve işgal politikasını görenler ve bizleri destekleyenler var. Bizler de topyekûn olarak, empeyalizme ve manipülasyon dünyasına karşı birlikteyiz. Ayaktayız.
Bizler de, her alanda ve imkanda,  Amerikan ”şer fabrikası’nda yaratılan bu hain, renagar güruha karşı birlikteyiz. Ayaktayız.

Bunları yazmak,  bunları tekrarlamak istedim.
Bunları yazmak, bunları tekrarlamak, her gün tekrarlamak ve iletmek şu an en önemli görevimiz oluyor.

Emperyalizmin, manipülasyon yöntemlerini teşhir etmek ve karşı durmak, şu an  devrimcilik oluyor.

Teşvik Haritasının düşündürdükleri…



Dr.İsmet Turanlı
dr_ismetturanli@mynet.com

Hükumet yeni teşvik planını açıkladı. Kabineden bir bakan ‘’ Sakın bundan siyasi bir mana çıkarmayın ‘’ diyerek bu haritadan Kürtlerin kendilerine siyasi bir mana çıkarabileceği endişesini açıklamış oldu. Harita istesek te, istemesek te öylesine çok ciddi bir gerçeği dile getiriyor ki bakanın ihtarı insanı güldürmekten alıkoyamıyor.
Plana göre Türkiye’yi illerin ekonomik durumuna göre 6 bölgeye ayırmışlar. 5 inci ve 6’ıncı bölgedeki illerin meskûnları yoğun olarak Kürtlerin yaşadığı bölgeler. Bu bölgeler coğrafi olarak Kürdistan dâhilin de. Seçim neticelerinin haritada görünüşü de tıp a tıp örtüşüyor.
Gelelim bu görünüşün analizine:

1. AK parti iktidarının on senelik zaman zarfında bu bölgenin kaderinde bir değişiklik sağlamamış. Oralara triliyon’luk yatırımlar yaptık demelerinin bir göstergesi değilmiş. Kürdistan’ dan gayri bölgelere daha fazla yatırım yapılıp, gelişmişlik sağlanmış ki nispet olarak Kürdistan bölgesi 5-6, yani en geride kalmış bölge kaderi aşılmamış. Bu duruma, siyasilerin ağızlarına pelesenk yaptıkları gibi,’PKK sebep olmuştur’’. PKK yatırımcıları caydırıcı tahribatlar yaptılar. İkinci bir suçlama da ‘’ O bölgenin sermayedarları kendi bölgelerine vefakâr olmamış, batıya yatırımları tercih etmişlerdir. Yahut ta verilen teşvikleri dolaylı yollarla batıya intikal ettirmişlerdir. Şu hakikati görmezden geliyorlar. Kürdistan da ki bütün sermayedarların kapitallerinin toplamının bir Koç yahut bir Sabancı olamayacağını bilmez değiller. Etleri ne ki, butları da ne olsun Atasözünü hatırlatıyorlar. Doğum yerlerine sadık Tusiad-Müsiad azalarını tenzih ederim. Boğaziçi’nde yalı sahibi Türk kapital sahiplerini suçlamadığınız müddetçe etnik bir ayrımcılığı düşündürmüyor musunuz? Kapitalizmin kaçınılmaz gerçeği o ki ‘’ Zengin bölgeler ve kapital sahipleri daha çok zenginleşirken, fakir bölgeler ve halkları gittikçe daha fakirleşmişler’’. Gelir dağılımında ki makasın da daha da açık hale geldiğini istatistikler göstermiyor mu? Bu gidişle Barzani’nin güney Kürdistanı, Türkiye deki kuzey Kürdistan’ın önüne geçerse Kürtlerin güneye şaşı bakacakları, Türkiye’nin bölünmesi ihtimalini hızlandıracağını düşünen var mı?

2. Bu haritanın akla getirdiği diğer bir gerçekte Kürdistan da Ak partisinin oylarını temini sırf hizmetlerinden ziyade orada ki adaylarının Kürt kökenli olduğunu idrak etmesi gerekir. O bölge de anadil de eğitim gerçekleşmediği müddetçe, o bölgede ki gençlerin batıdakiler ile yarışamayacağı gerçeği de, kimliklerine bilinçlenmeleri kuvvetlenecek, dağa çıkmalar tahrik edilmiş olacaktır. Bölgenin seçilmiş siyasileri dışlandıkça, küme, küme hapse atıldıkları müddetçe ora halkının sempatisini AK partisi kaybedecektir.

Erdoğan’ın BDP’nin PKK’dan uzaklaşması için yaptığı tehditler, partinin kapatılması gibi, başarı sağlar mı? Uludere katliamının üstünün örtülmesi gayreti Kürtler arasında derin bir infial yaratmadı mı? Eğitim reformun da Peygamberin hayatı seçmeli ders olarak kabul edilirken, Kürtçenin ana dil de eğitiminin seçmeli dil olarak kabulü Ak partililerce ret edilmiştir. Ayrıca müfredat ta hala Kürt tarih, edebiyat, sanat mevzuların da tek kelime bahsedilmemesi, Kürtlerin varlığının inkâr edilmesi haksızlığını Ak partili, bırakın Türk kökenliler, Kürt kökenli milletvekilleri içlerine nasıl sindiriyorlar?. Benim naçiz yüreğimde, kafam da bunu bir türlü anlamıyor. Seçim bölgelerine ne yüzle gidiyorlar? Kürtlerin insan haklarının kabulü için hangi öneriyi meclise getirdiler.? BDP’ye alternatif siyasi yapılanmalar sevindiricidir. Bilhassa Şerafettin Elçi’nin yaptığı ihtarı çok önemsiyorum. Gelecek nesil gençlerin çok daha öfkeli, saldırgan olabileceği, şimdiki Kürt aydınlarının, siyasilerinin onları frenleyemeyeceği ifadesi ciddiye alınmak gerekmektedir. Taş atan çocukların hapishaneler de PKK lı olmaları kaçınılmaz olacaktır. Bu durumları AK partinin idrak etmemesi üzücü. Ben gene Erdoğan’ın pragmatik feraseti zora gelince U dönüşü yapacağı ümidimi koruyorum. Yoksa Perşembe’nin gelişi Çarşambadan sonra önlemez.

Tekrar şu mühim noktaya dikkat edilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. Planlama haritası ile seçim sonuçlarının haritaları mutlak surette örtüşmektedir. Kürdistan bölgesi en fakir bölgedir, en çok teşvike muhtaçtır. Bu yatırımların da sırf özel sermayederler den beklemek hayali zorlamaktadır. Devlet’in de yatırımlara ortaklık yapması gerçekçi olabilir. Aksi takdirde bu planın akıbeti de bundan evvelki paketlerden farklı olamayacaktır.


Antalya. 7.4.12