12 Aralık 2013 Perşembe

HALKIM...





Fezali / Haci Cirik

Yıllar yılı yalan sözlere kandık
Kendi düzenimizi,  kuralım halkım.
Yokluğun içinde, kavrulduk yandık
Yakanlardan hesap soralım halkım.

Ezilmiş toplumun başka yolu yok
Düzenin içinde eli, kolu yok.
Bu sistem,  boş sistem, bize dolu yok
Haksızlığa karşı,  duralım halkım.

Lokmamız yok iken, çok ekmek verdik
Makine dişinden hayatı derdik
Alın terimizi ortaya serdik
Sefalet zincirini, kıralım Halkım

Fezali, nasırlı el kenetlensin bir
Alnımızda kalmaz,  hiç zerrece kir
Kalk,  ey ezilen kalk,  bir  safa gir
Düşleri hayıra, yoralım halkım.

9 Aralık 2013 Pazartesi

HIRANT DİNK DAVASI....




HIRANT DİNK DAVASINDA ERHAN TUNCEL OYUNUN BİR PARÇASIDIR
Hüseyin Habip Taşkın


Hırant Dink öldürüleli yıllar geçti. Katilleri devletin içinde olduğu halde olayın bir türlü sis perdesi aralanamadı. Hrant Dink cinayetinde Yargıtay'ın bozma kararının ardından yeniden yargılanan Erhan Tuncel, yakalanmasının ardından görülen ilk duruşmada tüm suçu polis müdürleri Ramazan Akyürek, Sabri Uzun ve Ali Fuat Yılmazer'e yükledi. 
Erhan Tuncel emniyetle çalıştığını yargılandığı mahkemede söyledi. Ramazan Akyürek ismini buradan tanıyoruz. Ramazan Akyürek’te bunu yalanlamadı.
Hırant Dink öldürüldüğünde, katledildiğinde AKP iktidardaydı. Olayın üzerine gidilmediği gibi olayın seyri çarpıtılmaya devam edildiğini görmekteyiz. Eğer dava buraya kadar itile kakıla gelmiş ise bunun nedeni uluslar arası kamuoyu ile ülkemizdeki duyarlı olan insanların Hırant Dink’e sahip çıkmasından dolayıdır.
AKP’de sistem partisidir. Derin devleti AKP’de çökertemez, dokunamaz. Derin devlet TC’nin kuruluşundan günümüze kadar geçen yıllar içinde toplumumuz içinde hep var oldu.
Derin devlet kendisini darbelerle, infazlarla, kayıplarla, tehditlerle ve diğer yaptıklarıyla her ülkede zaman içinde halkına ve halklarına karşı eylemleriyle hep hissettirdi. Bunda görev alanlar ise istihbaratçılar, üst düzey askerler, bakanlar, polisleri, kurum amirleri, basın mensupları ve diğer elemanlardan oluşma bir illegal örgüt yapısına sahiptir.
Her ülkenin derin devleti ırkçı, kafatasçı yapısı ile vücut bulmuştur. Ülkemizde geçmişten günümüze kadar hangi olay olursa olsun aydınlanamadı. Olaylar belirli bir noktadan sonra kapatıldı. 1Mayıs 1977 katliamı, Maraş, Çorum, Malatya katliamı, yakın tarihimizde Sivas- Madımak otelindeki katliam ile diğerleri aydınlanamadı. Çünkü derin devlet, ilerisine izin vermedi, vermiyor. Bu arada Roboski katliamı en yakın tarihtir. AKP döneminde bir arpa boyu yol alınamadı. Öldürülen yazarları, çizerleri, gazetecileri, milletvekilleri sıradan insanları sayarsak, hepsinin üstünü örtmeye ve aydınlanmaması için çaba harcandı, harcanıyor.
Derin devletin yok edilmesi, tarih önünde yargılanması bir halkın ve halkların istemesiyle, mücadelesiyle olur. O da sosyalizmde olur.
Konumuz Hırant Dink! Türkiye derin devleti onu tehlikeli gördü. Derin devlet üst düzeydeki tüm yetkililer ölüm fermanını verirken, tetikçilerine, gözcülerine, basınına kadar hepsini ayarladı. Ama ‘çocuktan bir katil’ yaratarak olayı kapatırız hesabı Türkiye’de yaşayan halkların Hırant Dink’in cenazesine sahip çıkarak, derin devletin yapmış olduğu hesapları alt üst etti.
Erhan Tuncel kendisini kapana sıkılmış olduğunu hissederek sadece emniyet yetkililerini hedef gösterdi. Hedef gösterirken bir yerlere beni kurtarın diye de mesajını verdi. Kurtarmazsanız bildiklerimi basına açıklarım demeye getirdi. Erhan Tuncel’in sakladığı birçok ayrıntı kendisinde gizlidir. 
AKP temiz toplum isteseydi. Derin devlete gerçekten dokunurdu. AKP derin devlete dokunsaydı, derin devlette ona fazlasıyla dokunurdu. Ama her iktidar kendi egemenliğini sağlamlaştırmak için üst düzeyde polis teşkilatına ve askeriyeye ait kurumlara kendisine uygun olan kişileri atıyor. AKP iktidarı da kendi kadrolarını atıyor.
Hırant Dink’in Ermeni asıllı olması, düşüncesi öldürülmesini getirmez. Bizim ülkemizde derin devlet açıktan çalışmaktadır. Erhan Tuncel sadece oyunun bir parçasıdır. Ortada diğer parçaların olmamasıyla, bu davanın burada bittiği anlamına gelmemelidir.
TC bu anlayışıyla bir hukuk devleti değildir. Vatandaşlarına eşit davrandığı bir yapı değildir. Bu kafa yapısıyla gittiği sürece derin devlet birçok insanın canını alacak.
Hırant Dink’i savunmak, katillerini yargılatmak insani bir görevdir. Dilimiz, rengimiz, kültür yapımız farklı bile olsa hepimizin sorunu birdir. Bir arada eşitçe, paylaşarak, kardeşçe yaşamaktır.
-----------


Türk olmak?..




  Dr.İsmet Turanlı 
Yurtdışına çıkıncaya dek Türk olmanın üstünlüğüne olan  inancımı taşıyordum. Çünkü Atatürk, gençliğe hitabesinde “damarlarımızda akan kanda ASİLİYET taşıdığımız bir kuvvettenbahsediyordu. Mesleği hekimlik olanlar o asil kanda acaba değişik eritrositler (Akyuvarlar) mi var diye sorarlar. Ne Alman’ın (Herren Rasse- Üstün Irk), ne aristokrat İngiliz’in,  kanında özel asalet karakteri taşımadığı ikinci dünya savaşından sonra anlaşılmıştı. Batıda hiç bir millet vatandaşı kendinde böyle bir KİBİRDEN dem vurmaz. IRKÇILIK insanlık suçudur. 
Mümin müslümanlar islamiyette bütün kavimlerin, milletlerin eşit olduğu kanaatı vardır. KURAN’ın arapça olması, yahutta Kabe’yi ziyaret (HAÇ) ‘ın farz olması bu eşitliği bozmaz(?) mış. 
Türk, Türkiye topraklarında yaşıyan milletin adıdır, diyor Türkler. Türk bir ırkın değil milletin adıdır. Peki Uygurların Türkiyede yaşamadığı halde Türk olduğunun iddia edilmesi IRK ifade taşımaz mı?. Yurt dışında yaşayan TÜRKMEN’lerin Türklüğü IRKİ bir ifade değil mi? Özbekler, Kırkızlar, Kazaklar v.s. Türk müdür?.
 Kuzey Kıbrıs’ta yaşayanların kurdukları Cumhuriyetin KKTC’nin (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) IRKİ bir ifade taşımaz mı? Güney Kürdistan fedratif yönetimine neden hala dışişleri bakanı Kuzey Irak idaresi diyor. Kürdistan kelimesini kullanmaktan neden imtina ediyor. Irakta anayasal olarak kabullenilmiş, resmi ifadesi olan Güney Kürdistan demekten çekiniyor. Batı Kürdistan ifadesi yerine kuzey Suriye diyor. Yalan söylemek devlet adamlığına yakışıyor mu? Başbakan bile Kürdistan kelimesini kullandığı halde. Yazılı ve görsel basında Kürdistan kelimesini kullanmaktan neden korkuluyor?. Türkler, Kürtlerden neden korkuyorlar?. Maazallah Güney doğuya kuzey Kürdistan diyemiyorlar. Buna en güzel cevabı ben Shakeasper’in Romeo-Julliet eserinden veriyorum. ‘’Romeo! Gülün ismini değiştirselerde kokusundan bir şey kaybeder mi?’’ Acaba Kürdistan yerine Kuzey Irak yahut Güney doğu demekle Kürtler yok mu oluyorlar?
 Bir Kürt politikacısına, TV söyleşisinde Kürdistanın neresi olduğunu sordular. Aldıkları cevap çok  makuldu. ‘’ Kürtler nerede yoğun olarak yaşıyorlarsa orası Kürdistandır’’. Nasıl ki, Kuzey Kıbrısta yoğun olarak yaşayan Türkler se, kuzey Irak’ta yahut Güney doğuda yaşayanlar da Kürtlerdir ve oraları Kürdistan’dır.
1970 de Köln’de, Türkçe anadilde eğitim yapan Anaokulu açtığım sıralarda beni Türk vatandaşlığından çıkarmıştı, Türk hükumeti. 1965 de Ankarada doçentlik imtihanında başarılı olunca MİT’ten bazı askerler fakülteye gelerek hocamdan, ‘’Kürt kökenli olmam  hasebiyle doçentliğimin iptalini’’ istemişti. Hocamın askerlerin bu isteğine uymak zorunda kaldığını,  hadisenin şahidi olan Prof.arkadaşımın teyit edici mektubu bende mahfuz .
Bana Almanya vatandaşlığı 1965 de verildi. Fakat bana şimdiye kadar kimse Almansın demiyor. Beni herkes Türk doktoru olarak biliyor Almanya’da. Eşimin birkaç sene evvel Türkiye vatandaşlığına geçmesine rağmen,  ona kimse ona Türksün demiyor. Çarşıda, pazarda ona herkes Alman teyze diyorlar. Oda kendisini hala Alman olarak tanımlıyor. Almanyada yüzbinlerce Türk kökenli Alman vatandaşı var. Çoğu doğru dürüst Türkçe bilmiyor. Bilmiyorum hangi karakterlerine göre hala Türk olarak ad-adiliyorlar.
Uygurlara da Türk ırkından oldukları için mi, yoksa Türk milletinden oldukları içinmmi Türk oldukları söyleniyor. Türk ırkına mensup oldukları içinse Irkcılık yapılmıyor mu?
Türkiyede yaşayan Kürtlere siz Türksünüz demekle onlar Türk olmuyorlar. Biz Türk değil, Kürdüz diyorlar. Kürtlerle,  Türkçülerin başı belada velhasıl. Türk olmak nasıl bir şeyse Türkiye’de yaşayan Ermeniler’de, Yahudiler’de, Rumlar’da,  Türk olduklarını kabullenmiyorlar.
Bu Türk olmak ne menem şey ki söylenince MUTLULUK vecibeside acaba.(Ne mutlu Türküm diyene!)
 Antalya, 09.12.1

Nelson Rolihlahla Mandela...




Kutbettin Özer

Nelson Rolihlahla Mandela:  
Güney Afrika Cumhuriyeti'nin seçimle iktidara gelen ilk devlet başkanıdır. 09.12.2013

Nelson Rolihlahla Mandela, sadece Afrika kıtası için ‘’Özgürlük savaşçısı’’ olmadı tüm dünya ülkelerinde örnek bir lider konumuna geldi. Mücadeleci yoldaşlarına saygılı ve onları onurla dinler, görüşlerini alır, ve her birine değer veren biriydi.
Nelson Rolihlahla Mandela, 1918 doğumlu Transkei’de Umtata yakınlarındaki Mvezo köyünde, Xhosa dilini konuşan Thembu kabilesinde 18 Temmuz 1918’de dünyaya geldi. 9 yaşındayken babası öldü ve 16 yaşında, Clarkebury Boarding Institute’a giren Nelson Mandela, Batı kültürü alanında, normalde 3 yıllık olan programı, 2 yılda bitirdi. 1937 yılında, 19 yaşındayken Healdtown’a yerleşerek Fort Beaufort College’ta eğitimine devam etti. Bu okulda spor ve boksla ilgilenen genç Mandela daha sonra uzun yıllar meslektaşı ve dostu olacak Oliver Tambu ile tanışacağı ve işletme yönetimi (BA - Business Administration) eğitimine başlayacağı Fort Hare Üniversitesi’ne girdi. Üniversitede iken aktif politikada yer aldı ve Polislerle çatışma olaylarından dolayı okuldan uzaklaştırıldı.

Geçimi için Transvaal'a giden Nelson Mandela, burada bir süre madenlerde polis memurluğu görevinde bulundu. Bu sırada yarıda bıraktığı üniversite tahsiline mektupla öğretimine devam etti. 1942'de Witwaterstrand Üniversitesi’nin hukuk bölümünü bitirerek avukatlık yapmaya başladı. Ülkenin ilk siyah avukatı olduğundan dolayı Avukatlık unvanını aldı. Devrimci aktivitesinde çeşitli demokratik kuruluşların temsilciliğinde bulundu. Halkını ırkçılığa karşı ayaklandırdı ve sonra dış ülkelere 1962’de çıktı. Maddi ve manevi destek için İngiltere ve Afrika ülkelerini dolaştı, genel konumu inceledi. Ülkeye dönüşünde arkadaşlarıyla birlikte, izinsiz yurtdışına çıkmak, halkı kışkırtmak, sabotajlar ve suikastlar düzenlemek iddialarıyla yargılandı. Asıl mesele; Nelson Rolihlahla Mandela, beyaz yönetimi tarafından çıkarılan kanunları tanımadı ve halkını temsil etmediğine karşı geldi ve 14 Haziran 1964’de müebbet cezasına çarptırıldı.

“Dünyanın en ünlü mahkûmu” olarak anılan ve Güney Afrika, Robben Island’da 27 yıl hapiste kaldıktan sonra 1980'li yıllarda, ırkçılığa karşı mücadelenin bütün dünyada yoğunlaşması üzerine adı duyulan Nelson Mandela, 2 Şubat 1990'da Güney Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı Frederik W. De Klerk’in, Afrika Ulusal Kongresi'ne konan 30 yıllık siyaset yasağını kaldırması ve af ilan etmesiyle 11 Şubat 1990'da Cape Town 'daki cezaevinden çıkarak, 27 yıl sonra özgürlüğüne kavuştu. Serbest bırakıldığı zaman 71 yaşında-ydı. Nelson Rolihlahla Mandela, “Mücadele benim hayatımdır dedi ve hayatımın sonuna kadar siyahların bağımsızlığı için mücadele edeceğim.” diyen Nelson Mandela, hapisten çıkınca demokratik bir Güney Afrika kurulması için çalıştı. Mandela, 40 yıl içinde 100’den fazla ödül aldı. Güney Afrikalılar Mandela’yı “Özgürlük Savaşçısı” kahramanı olarak ilan etti.

Nelson Rolihlahla Mandela, sadece Afrika kıtası için ‘’Özgürlük savaşçısı’’ olmadı tüm dünya ülkeleri için örnek bir lider konumuna geldi. Mücadeleci yoldaşlarına saygılı ve onları dinlerdi, görüşlerini alır ve her birine değer veren biriydi.

Mele Mustafa Barzani de Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesinde de Mandela gibi yol arkadaşlarını ve yandaşlarını hatta Kürt olmayan halkların kardeş birliğinden yanaydı.
Kürdistan Ulusal Demokratik Mücadelesinde kin ve nefret yapmadı, her kesin fikrine, görüşüne saygılıydı ve onları dinlerdi, Kürt halkıma dokunmayan her kese saygılı ve saygılı olmayana da kendini savunmaya ve müdafaada bulunmayı tercih ederdi. Bendeniz bunları nereden biliyorsun soracak olursanız, Hewler ve Selahaddin kentlerini ziyaret ettiğimde nerede yaşlı insanlar varsa onlara yaklaşır ve onları konuştururdum. Yaşlı ‘’Peşmerge’’ ile muhabbete başlarken; gözümle, kulağımla dinlediğim gerçek haberlerdir. Hatta M. Mustafa Barzani ismini diline aldıkları zaman üzerinde de ‘’AH-AX’’ son nefesini çekerlerdi. Barzani bizim için büyük bir babaydı, o hepimizin babasıydı derlerken gözleri yaşlarla dolduğunu gördüm ve ben de onlarla gözyaşımı birlikte damlatırdım.
Mahatma Gandhi, Hindistan’da büyük devrim yaptı ve sömürgecilere karşı amansız korkunç mücadelede verdi ve O ülkenin abidesi, misyonu oldu ve dünya o liderin silahsız kazandığı mücadeleyi tarihlerinde sayfa sayfa yazdı.
Myanmarlı Aung San Suu Kyi, Birma ’da Askeri rejime karşı müthiş protesto eylemlerini hazırladı ve bütün dünya ülkelerinde ses duyurdu. Aung San Suu Kyi mücadelesinin akabinde 1989 tarihinde Barış Ödülünü bir Sembol olarak hak kazanıyor. Birma halkı olduğu gibi Aung San Suu Kyi ’nin cesaretinden ötürü güç alarak askeri rejime karşı mücadelesini yürüttü. Birma ’daki mücadeleyi Alan Clements tarafından aktüel olarak Askeri darbenin Kronolojisini İnternet gazete sayfalarını doldurmuştur. Güçlü olan örgüt, hiçbir zaman güçsüze karşı gelmedi, diyalog yoluyla acımasız ideolojik mücadeleyi birlikte verdiler.
1980 Askeri darbeden evvel Kuzey Kürdistan’da Rızgari, Ala Rızgari, KUK, KAWA, DDKD, DDKO, Özgürlük Yolu ve sonra Kürdistan İşçi Partisi (PKK) örgütlenmeleri su yüzüne çıktı. Bu süreçte Kürt ve Türk örgütleri arasında müthiş olumsuzluluklar yaşanıyordu. Ben de Rızgari sürecinden ayrılan Ala Rızgari sempatizanıydım. Yanılmıyorsam Özgürlük Yolu dışında bütün Kürt örgütleri silahlıydılar. Çarpışan Silahlı Kürt örgütleri; KAWA, KUK ve PKK’lılardı. KUK askeri yönde güçlü bir örgüttü. PKK’nın başını çeken lider APO (Abdullah Öcalan) kısa bir süreden sonra Kürdistan ve Türkiye’nin her yerinde tanınmaya başladı. PKK’nın bir andı vardı; Biz PKK’lı olarak Kürt örgütlerini bitirmeden Kürt devrimcisi olarak yola çıkamayız gibi vaatleri oldu. PKK ve KUK birbirlerini ‘’boşuna’’acımasızca kırdılar. Süreç o kadar vahimleşti ki, PKK bütün Kürt örgütlerini yok etmek istedi ve nitekim yok-etmeyi başardı. PKK, Avrupa’da çok zayıftı, PKK’yi güçlendiren de Şıvan Perwer oldu, sonradan Şıvan Perwer’e düşman kesildi. Nedeni ???
1980 Eylül Askeri darbeden sonra Güney Kürdistan’a yerleşen ve barınan PKK örgütü KUK’un en önemli, Merkezi kadrolarını öldürdü. PKK’nın bu aktiviteleri Kürdistan’da başlattıkları gibi Avrupa’da kadrolarına ve başka Kürt örgütlerine saldırıp önemli kadrolarını öldürdü. Kendisine ait olmayan Kürt Kültür gecelerine bile sabote ettiler, saldırdılar.

Almanya’da bütün düzenlediğim Kürt konferanslarına ve Kültür gecelerine sabote ettiklerine ve saldırdıklarına kendim yaşadım. Bana bile yazı yazmayacağıma ve Kürtlerle ilgili çalışmalar yapmayacağıma dair çok defa saldırdılar. ne saldırıp elimizden almak istediler. Dernek üyelerimizin evleri basıldı, korkutmaya çalıştılar, bilhassa önümü kestiler haraç istediler. Dernek arkadaşlarıma iftira atarak 100 bin Mark yediğimize dair, iftirasını bütün Kürtler arasında yaydılar. PKK bu bölgede bizim dışımızda hiçbir Kürt dernekleri ve Örgütleri olmayacaktır, dedi. Bu saldırıların susması için Almanca, Kürtçe ve Türkçe bildiri yazıp bastım ve dağıttım. Türk devleti beni susturamazken Kemalist PKK’ciler beni susturmak istedi.
PKK, İltica yurtlarına, Kürt Döner İmbislerinde çalışanlara bile saldırdı ve canları çıkasıya kadar dövdüler. Zorlan haraç aldılar. Buna rağmen PKK’lıları Polislik yapmadım. Sabrettim ve hala sabrediyorum. Pforzheim bana yakın bir ilde, İnsan Hakları Derneği bir Konferans yapıldı. KA. İl Derneği adına ve Ala Rızgari adına konuşmacı ve aynı zamanda Almanca, Kürtçe ve Türkçe tercüman olarak davet edilmiştim. Bu arada KOMKAR Alman Dernekler Çatı örgütü sözcüsü konuşma sırası gelince vurup dağıttılar. PKK’nın sözcü elemanı yanımda Şam’a Telefon ederek KOMKAR’ı dağıttık bilgisini verildiğine dair şahit oldum.

Bonn’da Kürdistan’ın dört parçası ulusal Konferansı yapıldı. PKK de davetli idi. İlk konuşmayı PKK Avrupa örgütü yaptı, konuşma bittikten sonra Dışarıdan PKK elemanları kapıyı kırıp içeri girer girmez elindeki şişelerle kendisinden olmayanı her kesin kafasına şişeyi geçirdiler. Bunlar dağıldıktan sonra 80 kiçilik büyük bir gurup telefonla Kürdistan Ulusal Konferansı dağıttık bilgisini PKK’nın üst düzeyine haber salladılar.

Almanya’da Apartman katlarında intihar süsü vererek kadrolarını öldürdüler, bir kısmını orman içinde bağlıyarak ölüme teslim ettiler, bir kısmını köşelerde dövdüler. Bir kısmını da apartmanların katlarından pencereden pijama ile atarak intihar etti süsü vererek ve intihardan sonra ölünün üzerine politik yaptılar. PKK’nın üst kadroları da kendisini eleştirenleri hakkında ölüm listesini çıkardılar. Bu ferman herkes tarafından biliniyor. Ayrıca PKK içinde 1013 kişilik kadro yok edilmiş, öldürülmüş.
Bu emri veren APO’dur ve öldürten yine Apo’dur. Ben bir yazarçizer olarak neden bu gerçekleri yazmayayım. Neden bağımsız bir yazar olarak korkak, ürkek köşelerde saklanayım, neden gerçeklerin üzerine perde çekeyim. Şayet ben de bu işlenen suçları yazmazsan suç ortağı sayılırım, vicdanım elvermiyor. Bu sebeplerden dolayı, ‘’Ben’’ hiç bir zaman Abdullah Öcalan’ı Nelson Rolihlahla Mandela ile aynı dengede tutamam. Mandele 27 yıl boyunca hücreden tek kelime sempatizanlarına akılcı tavırda bulunmadı, taleplerde, atamalarda ve kendi örgütün işlerine karışmadı. Her şeyi elemanların tercihine bırakarak ‘’İrade’’ hücrede değil, dışarıdaki insanlarımın ön planda gelen kararname tercihleri ve özgürlük iradesidir, dedi.
Eh, şimdi PKK kollarını yukarıya sıvayarak Kürdistan Ulusal Konferansı’n arkasından sonra ‘’Ulusal Kongre’’ yapmaya dayatıyor. En başta Kürdistan’ı istemeyen, Kürdistan Bayrağını tanımayan, Federal, Otonomi ve Kürtlerin kendi kendini idare etme sistemini istemeyen ve Kuzey Kürdistan Anayasasını hazırlamayan ve binlerce infazlarda buluna PKK’nın ne yanı ile Kürdistan Ulusal Kongre"de bir olayım. PKK örgüt olarak ilk evvela kendi PKK kadrolarına karşı yapmış oldukları infazlardan özür dilesin, Kürt örgütlere olan düşmanlığından özür dilesin, sonra PKK ile birlikte uzlaşır duruma gelir ve geliriz.

BDP ve HDP seçim arifesine çalışmalarına girerken kendi dışında hangi bir Kürt örgütü ile uzlaşırlaşmıştır, uzlaşırlaşmamıştır? Türklerle uzlaşır konumunu sürdürürken neden kendi Kürtlerinden kaçıp kanatlanıyor, yoksa Türkleşme, Türkleştirilmek ve yeniden asimile etme son amacı mıdır? Tek kelime ile bizim sevgili PKK'miz Kemalist ideolojiye özen göstererek Çoğulcu Örgütlülüğü değil, Tekçiliği ve Tek İktidarı'' çok sevenlerdendir.

İşte, Nelson Rolihlahla Mandela ılımlı devrimci tavrıyla bunların hiç birini yapmadı ve Mandela ile ‘’Diktatör Abdullah Öcalan’’ı bir dengede, bir terazide tutamam, kusuruma bakmayınız.

Sevgi ve Saygılarımla
Kutbettin özer
Uluslararası Gazeteci ve Yazar
KutbettinO@t-online.de



7 Aralık 2013 Cumartesi

Antakya’da gözaltılar…




Demir Bilgin

Antakya’da, 5 - 6 Aralık’ta başlayan gözaltı ve tutuklamalar sürüyor. Gözaltı ve tehditler, tüm Alevileri de içeriyor…Antakya devrimcileri ve tüm aleviler, şu an, AKP’nin tehdidi altındadr. Tehdit, “hepiniz, Moskova uşağı, hepiniz Esad taraftarı Alevisiniz!” tehdidi. Bu, Antakyanistleri, Antakyanistlerin gözaltına ve tutuklamasına yetiyor. Yetsin. Ama biz varız! Kimiz? Antakyalı alevi ve devrimciyiz. Biz mi, buyuz!

Bizler mi, “uslu” durmayayan Antakyanistleriz.

Gözaltına alınan dostların isimleri geldi: Mehmet Güzel, Ferid Meylioğlu, Deniz Doğru, Fikret Aslan, Metin Üstün ve Celal Nihatoğlu.

Gözalıtına alınan ve tutuklanan bu güzel Antakyanistlerin suçları ne?

Suçları, AKP hükümetini eleştirmektir.

Suçları, Antakya’yı tüm oyunlara karşı, savunmaktır.

Suçları, emperyalizmin, “böl- parçala ve yönet” siyasetine karşı durmaktr.

Önce gözaltına alınıp ve şimdi de tutuklanan bu yoldaşlar, davalarını, “insan olmak” davalarını,  savunacaklardır. Gelen haberler bu yöndedir…

Antakya’daki tutuklamalar şunu gösteriyor:  Recep Tayyip, Antakya’da sıkışmıştrır. Belediye seçimlerinde Antakyalılara bir “mesaj” göndermek istedi. Tutar mı?

Receb’in mesajı tutar mı, tutmaz.  Recep: ”Antakyalı, cahil  Sadullah Ergin’i seçin” demek istedi.

Tutar mı, tutmaz.

Antakyadaki gözaltılar bu hattadır. Gözaltlar, Türkïye’nin zayıf halkalarında, Diyar-i Bekir ve Antakya’da da sürüyor.

Recep,  her iki kentte kaybetmesi gerekir,  gerekiyor ve  istiyoruz.

Receb’i, hem belediye seçimlerinde, hem de siyasi yaşamda silelim.

İlkel Recep, ilkel dünyasında kalsın. İlkel Recep, mağarada kalsın ve yakışıyor.

İlkel Recep,  Antakyanistleri değil, kendini esir etmiştir.

Kendini esir eden Receb, en büyük tokadı Antakyanistlerden yiyecektir!

Recep, recebi ”heybetini” yitirmiştir. Heybet, Antakya’da, Asi nehrine atılmıştır!

4 Aralık 2013 Çarşamba

Dersaneleri nasıl bilirsiniz?..


Fikret Başkaya


“ Aklın uyumasından canavarlar türer” Goya*


 Dersaneler ülke gündeminin birinci sırasını işgal etmeye devam ediyor. Gazeteler ve televizyonlar kafayı dersanelerle bozmuş durumda. Bu, “konunun uzmanlarına” iş çıktığı anlamına da geliyor. Politikacılar ve “medyatik aydınlar” kapatmadan yana olanlar ve olmayanlar olarak iki kampa ayrılmış. Tabii her zaman olduğu gibi akademinin sesi-soluğu çıkmıyor. Çıkması için, sesi-soluğu olması gerekirdi. Bizdeki üniversiteler, ses çıkarmak için YÖK’ten emir ve talimat bekler. Ve emir-komuta dahilinde ses verirler. Nasıl ses verdikleri de mâlum...

Aslında asıl söz konusu olan, dersanelerin kapatılmasından çok,  eğitimin özelleştirilmesinde yeni bir eşiğin aşılmasıdır. Amaç büyük sermayeye yeni değerlenme, sömürü ve yağma fırsatları sunmaktan ibaret. Bir kamu hizmeti ve bir hak olması gereken eğitim, tipik bir kapitalist etkinlik alanı haline getirilmek isteniyor... Böylece, zaten özelleştirmede hayli yol alınmış olan eğitim alanı bütünüyle sermayenin etkinlik alanı haline getirilecek. Gerçek durum bu ama tabii “eğitim reformundan” “ fırsat eşitliği” yaratmaktan, eğitimin kalitesini yükseltmekten de çok söz edilecektir. Kavganın görünen yüzünde, iki dinci odağın iktidar ve rant kavgası da var. Bu da kafa bulandırmaya, asıl amacı gizlemeye imkân veriyor. Böyle bir ortamda asıl sorulması gereken soruyu soran da pek yok gibi.  Asıl sorulması gereken soru şu: Dersaneler neden var? Devlet okulları yanında tipik birer ticarethane olan dersanelerin işi ne? Kaldı ki, bunlara dersane demek de uygun değil, testhane demek gerçeğe daha uygun düşüyor. Zira sadece test çözmeye odaklanmış durumdalar. Dersanelerin varlık nedeni ve biricik amacı kâr etmektir, sermaye biriktirmektir, daha çok bikirtirmektir. Ve çocukları bu ticarethanelerin patronlarının insafına terk etmek, bu toplumun ayıbıdır. Zira, eğitim ve öğretim, kamusal bir etkinlik olarak gerçekleştirildiğinde adına lâyık bir etkinlik olabilir. Çocukların ve gençlerin öğrenme, bilgilenme, bilgi ve becerilerini yetkinleştirme, entellektüel yetkinliğini geliştirme gereği ve isteğiyle, gözü daha çok kârdan başka bir şey görmeyenlerin amacı ve beklentisi uyuşur muydu? Velhasıl eğitimin bir metaya dönüştürülmesi söz konusu.

Soruyu başka türlü soralım: Dersaneler [testhaneler] neye yarıyor? Gayet açık ki, insanları aldatmaya yarıyor. Ve bu aldatma/aldatılma operasyonundan birileri büyük paralar kazanıyor. Üniversiteye sınavla giriliyor ve üniversitelerin kapasitesi sınırlı, talebi karşılamaktan uzak. Orta öğretim diploması olan herkesi kapsaması mümkün değil. İkincisi, üniversiteler arasında da önemli kalite farkı var, dolayısıyla kaliteli bir üniversitenin ilgili bölümüne girmek için de bir rekâbet var. Mârifet sadece kazanmak değil, iyi bir yeri de kazanmak. Ve bu durum çelişik olarak kalitesiz üniversitelerin çoğalmasını teşvik ediyor. Zira üniversite kurmak, AVM açmak, toplu konut inşa etmekten farklıdır. Uzun bir hazırlık evresini, yetkin bir öğretim kadrosunu ve eğitim için gerekli donamını varsayar... Bir binanın ön cephesine “burası üniversitedir” yazıldı diye orası üniversite olmaz. Üniversite kurmak çocuk oyuncağı değildir. Şimdilerde artık üniversite kurmak, bakkal dükkanı açmaktan daha kolay, zira bu günün AVM’li dünyasında bakkallara yer yok. Bir zamanlar kent merkezlerinin her sokağında dersane açılıyordu. Şimdilerde de her mahallede bir özel üniversite açılıyor. Bunlara bilgi ticarethanesi, diploma ticarethanesi demekte bir sakınca yoktur. Görünen o ki, bilgi ticareti iyi kazandırıyor... Dersaneler bir tür Milli Piyango İdaresi gibi [yakında o kurum milli olmayan idareye dönüşecek, zira özelleştiriliyor], her öğrenciye sınav kazanma ve üniversiteye giriş vadediyor. Fakat bir sorun var, üniversitelerin ve bir bütün olarak yüksek öğretim kurumlarının kapasitesi sınırlı. Üniversitenin diyelim 100 binlik kapasitesi varsa ve sınava giren öğrenci sayısı da 300 bin ise, testhaneler nasıl bir mucize yaratıp da 300 bin genci üniversiteye sokacak? Eğer dersaneler sayesinde herkes üniversiteye girebilseydi, o zaman bunların bir varlık nedeninden ve işlevinden söz edilebilirdi. Ve öyle bir şey mümkü değil. Eğer durum böyleyse, dersaneler en fazla ne yapabilir? Belki sıralamayı değiştirebilirler ama onu da abartmamak kaydıyla. Aslında dersanelerin olmadığı durumda kimler kazanıyorsa, en iyi üniversitelerin ilgili bölümlerine kimler girebiliyorsa, dersanelerin olduğu durumda da yine onlar girer. Elbette sıralamada ufak-tefek kaymalar olabilir ama netice itibariyle kayda değer bir değişiklik yaratmaz. Dersaneler olsun/olmasın en iyi üniversiteleri ve bölümleri en iyi kolejlerde, liselerde okuyanlar, varlıklı sınıfın çocukları olmaya devam eder. En iyi liselere, kolejlere okuyanlar, en pahalı dersanelere de gitme imkânına sahiptirler. Netice itibariyle dersanelerin yoksul ailelerinin çocuklarının mâkus talihini yendiğine dair yaygın tevatürün reel bir karşılığı olması mümkün değildir.

Sınıfsal ayrışmanın böylesine keskinleştiği bir toplumda, kimlerin nereye kadar gidebileceği, kapıların kimlere açık, kimlere kapalı olduğu önceden belirlenmiş durumdadır. Peki istisnalar olmaz mı? Elbette olur ama mâlûm “istisnalar” kuralı doğrulamak içindir denmiştir... Tüsiad başkan ve üyelerinin, Müsiad başkan ve üyelerinin, yüksek yargı mensuplarının, barolar birliği başkanının, zengin avukatların, finans baronlarının, milletvekili ve bakanların, toprak ağalarının, üniversite rektörlerinin, zengin profesörlerin çocuğunun, gündelikçi bir kadının, bir tarım işcisinin, asgari ücretle yaşama savaşı veren, “çalışan yoksulların”, velhasıl sıradan mütevazı ailelerin çoçukları yarışa aynı çizgi üzerinden mi başlıyorlar? Anadili Kürtçe olan yoksul bir emekçi çocuğunun yarışa nereden başladığı açık değil mi? Böyle bir durumda da dersaneler ancak bir yanılsama/aldatma/aldanma/oyalama aracı olabilirler. Ve öyleler... Elbette alt-sınıflardan çocukların da istisnai olarak yüksek bir performans göstermesi mümkündür ama diğerlerinden bir kaç kat fazla çaba göstermek kaydıyla. Zira yarışa diğerleriyle aynı çizgi üzerinden başlamıyorlar. Yanılsama yaratan bir şey de, burjuva toplumunda sınıf atlama yolunun açık olmasıdır. İşte “sıfırdan milyoner” olanların öyküleri anlatıla anlatıla bitmez. Oysa bunlar, yoksulluk okyanusunda küçük bir ada bile değildirler...

Devlet okullarıyla dersaneler arasında tuhaf bir işbölümü oluşmuş durumda. Devlet okulları diploma veriyor, dersaneler de öğrencilere test yapmayı öğretiyor, sınava hazırlıyor. Dersanelerin varlığı, devlet okullarını daha da kalitesizleştiriyor. Zira öğretmen yapması gerekenin bir kısmını zaten dersanenin yapacağını düşünecektir. Özel dersaneler öğretmeni işlevsizleştiriyor, itibarsızlaştırıyor. Tabii aralarında dersanelere müşteri temin etmek için seferber olanlar da az değil... Etik değerlere bunca yabancılaşmış bir egitici kitlenin o toplumda hâlâ bir itibarı olur mu? Toplum ve öğrenciler katında bir saygınlıkları kalır mı? Öyle bir öğretmen ki, devlet okulunda öğretmediğini 200 metre mesafedeki özel dersanede öğretiyor... Bu rahatsız edici bir durum değil mi? Çocuklar taa baştan sınava kilitleniyor, sınıvlarda başarılı olmak, bir var olma- yok olma ikilemine dönüşüyor. Sadece sınavı düşünen çocuklardan, gençlerden ne olur? Bu ülkenin çocuklarını, haftanın beş günü devlet okuluna, hafta sonu iki gün de dersaneye, duruma göre bazı günler gündüz okula, akşam da dersaneye göndermek hangi pedagojik ilkenin bir gereğidir? Bu tam bir saçmalık, akılsızlık değil mi? Bu çocuklar ne zaman ders kitapları dışında bir şeyler okuyacak, mesela klasikleri okuyacak, düşünmek, tartışmak, şiir, hikaye yazmak için,  dertleşmek, gözlem yapmak, sağı solu görmek için nasıl vakit bulacak? Yegane amacın sınavlardaki başarı olduğu koşullarda bizzat çocukların, gençlerin ruh sağlığı da riske girmez mi?  

Eğer durum böyleyse, aileler her türlü zorluğa katlanarak çocuklarını neden hâlâ dersaneye göndermek için akıl almaz bir çaba içine giriyorlar, onca fedakârlık yapıyorlar?  Kendilerini buna mecbur hissediyorlar ve bunu çaresizlikten yapıyorlar. Ne yayıp-edip, bir yolunu bulup çocuklarını dersaneye gönderiyorlar. Aksi halde onlara karşı görevlerini yapmadıkları düşüncesine, suçluluk duygusuna kapılırlardı. Velhasıl onların çaresizliğinden birileri kâr ediyor. Bunu, herkes için kaliteli eğitimin bir hak olması gerektiğini bilmedikleri için, öyle bir dayatma yetenekleri olmadığı için, yurttaş bilinci taşımadıkları için  yapmaya mecbur oluyorlar. Devlet veya bir bütün olarak kamu idareleri artık kendilerini kamu hizmetlerini, sosyal hizmetleri sağlama yükümlülüğünün dışında görüyorlar. Kamu hizmetleri sürekli budanıyor, paralı hale getiriliyor, özelleştiriliyor. Devlet adım adım sosyal hizmetlerden elini çekiyor ama bu arada havadan başka her şeyden de vergi alıyor. Şimdilerde bir tek havadan vergi alınmıyor. Bakalım ona sıra ne zaman gelecek? Öyleyse bunca vergi ne için toplanıyor? Kapitalistleri, iş dünyası denilen mülk sahipleri kesimini daha çok beslemek için. Devlet neye mi yarıyor? Kapitalistler için “uygun” alt-yapı yatırımları, düşük ücret, düşük vergiler, düşük maliyetler, yüksek teşvikler sağlamak, sömürüyü derinleştirmek, bütçeyi ve hazineyi sonuna kadar yağmalatmak için...  Oysa normal koşullarda kamu idarelerinin misyonu ve varlık nedeni, topulmsal refahı sağlamak, toplumun ortak iyiliğini gerçekleştirmek  değil midir? XVIII. Yüzyılın sonlarında Batı Avrupa’da: “ Temsil yoksa vergi de yok” sloganı dillendirilirdi. Şimdilerde de artık “Kamu hizmeti, sosyal hizmet yoksa vergi de yok” şeklinde bir slogana ihtiyaç var...

Elbette, genel okul müfredatlarında yer almayan, özel yetenek sınavıyla girilen güzel sanatlar bölümleri [müzik, resim, heykel, tiyatro, drama, vb.] için özel ders veren kurumlar gereklidir ama zaten bunların eğitim sisteminde bir sorun ve ikilik yaratmaları mümkün değildir.

Eğitimin özelleştirilmesine karşı çıkmak gerekir zira bilginin metalaşması, paralılaşması, kâra ve kazanca endekslenmesi, bilginin varlığı ve misyonuyla çelişir. İkincisi, kapitalist toplumda, “her sınıftan çocukların eğitim kurumlarından eşit yararlanmaları” anlamında “demokratik eğitim” mümkün değildir. Üçüncüsü, kapitalizm dahilinde  fırsat eşitliğinden söz etmek insanlarla alay etmektir...  Nihayet eğitim sorunu ve nasıl bir eğitim istiyoruz sorusu da, nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz sorusundan bağımsız değildir. Ve eğitim alanında iyi şeyler yapmanın yolu, bir bütün olarak toplumun rotasını değiştirmekten geçiyor. Velhasıl nasıl bir eğitim isitiyoruz sorusu, iç tutarlılığı olan bir toplumsal-politik projeyi varsayar...

* “ El suene de la risòn prduce monstruos”. Goyo’nın bir gravürü üzerine yazılmıştır.

 “ 

SONDURAK…



 Dr.İsmet Turanlı.

İnsan yaşlanınca NOSTALJİK anılarını yazmaktan kendini alamıyor.

Fatih-Harbiye yahutta Şişli-Beyazıt tramvaylarının SONDURAK’larına gelince yürürdük geri kalan mesafeyi. Şirketi Hayriyenin Boğaziçi vapurlarının sondurağı Anadolu kavağı idi. Orada Karadenizden esen Poyraz üşütürdü. Anadoludan şimendiferle gelince o haşmetli Haydarpaşa Garı son duraktı. Avrupadan geldiğimizde mütevazı Sirkeci garı son duraktı. Trenle Londraya varınca Wictoria U-Bahn stationu son duraktı. Zamanla uçak yolculukları başladı. Paris-Newyork, Rio, Singapour, Dubai. Transatlantilerle Karibikteki adalarda duraklamalar. Parası çoklar Ay’da arsa almağa gitmek istiyorlar.

Antalya da minibusların güzergahı şehrin ortasında bir mezarlıktan geçer. Sessizce yatarlar orada SONDURAK’a varanlar. Yahutta Karacaahmette selviler altında.

İskeleye varan vapur yolcuları bir acele ile , koşarak uzaklaşırlar. Havaalanlarında bir telaş içinde valislerini sürükleyenlerin aklına hiçte sondurakları gelmediğini düşünürüm. Nedir bu telaş derim. Sizinde bir sondurağınız olacak. Bankalardaki milyonlar kimseyi sonduraktan alıkoyamamıştır.

Yahya Kemal diyor ki Hafız için.

Hafızın kabri olan bahçede bir gül varmış,
Yeniden hergün açarmış kanayan rengiyle
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış..

Münir Nurettin bu mısraları rast makamında bestelemiştir.

Yatırların yanındaki meşelerin dallarına Anadolunun gariban fukara adakcıları çaput bağlarlar .
Laiklik elden gidiyor diyen on binlerce ulusalcılar ANITKABRE koşarlar. Halbuki Atatürk yasaklamıştı yatırları ziyareti.

Dün akşam Amerikalıların medarı iftiharı kompozitor GERSHWİN’in Mavi Rapsodisini dinledim. Antalya piyano festivalinde. Onun en sevdiğim bestesi PORGY and BESS muzikalidir. Onu dinlerken Riodaki teneke gecekondularda yaşayanların aşkını hatırlarım. Ağlamak tutar beni. Elimde değil. Yemen türküsünü dinlerken olduğu gibi. Elimden gelse bir Hüzzam şarkıyıda ben bestelerim. İki gözüm, iki çeşme misali.

O SONDURAK’a vardıktan sonra ne SMS, nede e-mail göndermek mümkün olur. Hatırlatması benden.
Anlamakta zorlanırım sondurakta mevtalarını yaktırıp küllerini denize  döktürenleri.

Ellhamdülüllah duasını bilenlerin sonduraktakilere okumalarını ihmal etmemelerini istirham ederim.

Bebeğe kadar gitmek istediğimizde aktarmalı bilete 6 kuruş öderdik. Zincirlikuyu sondurağında aktarmalı bilet satılmıyor. Duyduk duymadık demeyin!.


Antalya. 03.12.13