11 Nisan 2014 Cuma

Dost Olana,Canım Feda ...



Abidin Karabudak

Kendini bilmez,sözü ile
Hatır,gönül, kıran olmam
Nadanların,gözü ile
Gerçekleri,gören olmam

Fikrim,zikrim, haktan yana
Haksız olan,neyler bana
Yoldaş olup yoz insana
Asla taviz veren olmam

Doğruluktan,asla şaşmam
Kendim bilir,haddim aşmam
Coşar,kaynar,boşa taşmam
Cahil izin,süren olmam

Abidin’im,şahit hüda
Dost olana, canım feda
Bir nefeslik,şu dünya da
Riyakara,yaren olmam



BAŞINDA BASKICI...



Haci Cirik / Fezali

Savcılar hakimler sual dinlemez
Başında baskıcı vuran oldukca
Başı emre eğik, yasa tınlamaz
Başında baskıcı kuran oldukca

Emir ile şeyi bağlar karara
Adalet Allahın yazar duvara
Önü uçurum söz neyler davara
Başında baskıcı yaren oldukca

Mahkeme kuruldu kime özeli
Yoksula kararı vermiş ezeli
Sistemde haklıyı haksız yazalı
Başında baskıcı duran oldukca

Vatan millet diyen kalıyor darda
İhanet başhakim olmuş heryerde
Milletin parası yaşar huvarda
Başında baskıcı saran oldukca

Kimsesiz kalıyor öteki olan
İkdidarın başı söylüyor yalan
Makamlar cebine tıkıyor talan
Başında baskıcı yolan oldukca

Soyanla seyirci günaha ortak
Adalet mahkeme aramıyor hak
Milli gelir senin dönde hele bak
Başında baskıcı yılan oldukca

Fezali haykırda gidişe dur de
Patrona beyine yumrugun vur de
Baskıcı çemberi kıvırda kır de
Başında baskıcı filan oldukca

Türkiye'de seçimlerin sonu…




Yalçın Küçük


Birinci tez şudur, “30 Mart 2014 Seçimleri” ile sonucunun hiçbir önemi yoktur. Seçim öncesi çok daha mühim olmuştur, pek vurucu ve dağıtıcı geçti; sonrası sadece sanaldır, geçici, Fransızca, un succes éphémere, diyebiliyoruz. Öncesinde Akepe ve hassaten Erdoğan bitmiştir ve “ bittii”; artık kendini taşıması imkânsızdır. Şöyle de söyleyebilirim, hükümetini sürdürmesi kanunların ruhuna aykırıdır. Bundan böyle kanunsuzdur. “Hırsız” denmesinden daha fatal, yok edici olan, kanunsuz sayılmasıdır. Çünkü kanun ve kanunsuzluk doğaya ve topluma işler ve şimdi infaz edilmesini bekliyoruz.

İkinci tez şöyledir; bu seçimlerin gösterdiği ve pek önemli olan ise şudur, Türkiye’de seçimlerin sonuna ulaşılmıştır ve “the end of elections” diyebiliriz. David Fromkin’in meşhur kitabı misli, “an election to end all elections” da diyebiliriz. Bunu, ceteris paribus varsayımı ile, bundan böyle her seçimin sonucu aynıdır, şeklinde anlamak durumundayız. Bundan böyle seçim yapmak anlamsızdır. Ahmaklara uygundur; şimdi seçmenin yarısı morg’dadırlar ve morg hayatı yaşıyorlar.

Üçüncü tezi yazıyorum, halkın ırz düşmanlığına ve hırsızlığa ve gaspa duyarsız kaldığı tespitleri de ahmakçadır. Doğru tespit, böyle halk olmadığı ve kalmadığıdır.

Halklar, by definition, duyarlıdırlar ve duyarsız olanlara, “sürü” diyoruz. Morg’da yaşıyorlar.

Morgda yaşayanın duyması, uyarılması ve uyanması imkânsızdır. Dolayısıyla geçen “seçim olmayan seçim”, Türkiye’de seçimlerin sonunu göstermiş olup son seçimdir. Şöyle de açıklayabiliyoruz, seçmenlerinin yarısı morgda yaşayan bir memlekette, asıl yaşadıklarımızı “the end of history” olarak tavsif etmek zorundayız.

Tarihi işletmek gerekmektedir. Ama zordur.

Zor’a bağlıdır. Mümkündür.

Muhtemel mi, bize bağlıdır.

Dördüncü tez, kısmen teoriktir ve Marx’ın “opium” tarifini, teknolojinin ilerlemesine uygun bir şekilde, ayrıca şiddetlendirip haz ögesini çıkararak, “morg” ile değiştirebiliriz. Daha uygun olanı aramak durumundayız.

Din, soğutucudur. Bu nedenle, 1979 ve 1980 yıllarında, ezcümle, “Ordu gelecek, iktidarı alacak, Erbakan’ı hapse atıp çok daha yoğun islamcılık yapacak” derken, hem Ordu’yu ve hem de islam’ı biliyordum. Ordu da biliyordu; Erbakan’ın ötesi morg’dur. Yarımız morg’dadır.

Beşinci tez cilvelidir.

Eylülist Diktatör General Kenan Evren’in dava edilmesi ve 26 no’lu Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un hapse atılması, tarihin cilvesi ve cilvenin tarihidir. Buna rağmen ve belki de bu nedenle tarih açılamamıştır. Ancak seçimlerin sonu, bir anahtar kapasitesindedir.

Yüzde kırk beşi, akepe’nin, Medine ve Morg kapasitesidir. “Ağyar olanlar”, yüzde beş, çıktılar. Bu çıkışı, Kürt siyasal partisinde de görüyoruz. Bunlar her zaman var olan serseri reylerdir ve her zaman hayal kırıklığı yaşarlar. Yaşadılar. Aslında hep boğuldular.

Hayal kırıklığı, serserilerin ikinci yaşamıdır.

Altıncı teze gelmiş bulunuyorum, “Medine” Kapasitesi ve sınırını, bilerek, kullanıyorum. Tekrarlıyorum, Batı’da büyük islam alimleri çok zaman Hazreti Peygamber’e, “Prophet of Medina” dediler, ve ben şimdi, “Religion of Medina” tabirini, önermek istiyorum. Gasp, darp, kovma, yok etme, imamın harem kurmada sonsuz özgürlüğü, esastır. Bunlar günah ya da ayıp değil ve övgüye yol açan amellerdir.

Din’i, Medine’nin ve Hayber’in pek zengin ve pek Yahudi, başkalarıyla birlikte, Nadir aşiretini, keserek, kovarak, güzellerini alarak, kurmuştuk. O devirde, yedinci yüz yılın başlarından söz ediyorum, evlilik free idi ve cinsler arasında seks ayrımı tanınmamıştır. Belki geri ve belki ileri yaşadılar. Bilemiyoruz.

Şunu biliyoruz, Buhari’nin hadisleri arasındadır. Zeynep Bint-i Cahş çok güzeldi, Peygamber bir kez intime görmüşler, evlenmek istediler. Zeyd bin Harise ile evliydi, acele boşandılar. Hazreti Peygamber ile evlendiler. Kaynaklar, Zeynep’i “muhacir” tarif ediyorlar.

Ancak Zeyd, Peygamber’in azadlısı idi, “evlat” dahi sayılıyor ve pek dedikodu yaptılar, o sırada bir “işaret” geldi ki “ayet” de diyorlar, bu ve “mucize” pek daha doğrusudur, çözülmüştür. Bunlara bakmıyoruz.

Artık günümüzü biliyoruz.

Yedinci tez, 2006 ve 2007 yılında, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı iddialarını zayıflatmak üzere cumhurbaşkanlığı için üniversite diplomasının gerekliliği ile sara hastalığını ortaya koyduğumda, “Caligula” Kitabı’m işte budur, Ankara’nın en seçkin lokantası Trilye’de, benimle görüşen en zengin müteahhitler, “peygamber hastalığı” diyerek savunmuşlardı; beraberinde getirebileceği muhakeme zayıflıklarını, kibir ve acımasızlıkları hiç görmek istemediler. “Grand Mal” Sara’nın büyük bir mantık zaafını da beraberinde taşıdığını görmek istemediler. Sanki bana, “peygamber yolunda, tek eksiği saradır” ve “teşekkür ederiz Yalçın Bey” dediler. Estağfurullah demek, bana düşmektedir.

Sekizinci tez, Din-i Muhammediye’de hem çıkış ve hem son durak, Medine’dir. Bu nedenle yedinci yüzyılın başında Medine’yi çalışıyorum ve Tayyip Erdoğan’a Medine’den bakıyorum ve Kemal Karabulut Kılıçdaroğlu ile ailesini Medine’de arıyorum. Ve “Nadir” Medine’dedir, işaret ediyorum. “Ayet” yerine, Kur’an’a uygun olarak “işaret” ve bazen de “mucize” kelam ediyorum.

Böyle baktığım ve burada aradığım için, Akepe’de oy düşmesini hiç beklemiyordum. Sonuçlara hiç şaşırmadım. Medine’nin sürekliliği ayrı, kurduğum modelin doğru çıkmasına sevindiğimi söylemek durumundayım. Ayrıca itiraf etmek istiyorum, bize, sosyalistlere ve kemalistlere cinayetler tertip etmiş olan bir kökten gelen birisinin cumhuriyetçi tercihi ve oyları ile Ankara’ya reis seçilmemesinden de ziyadesiyle memnun oldum. Bir ihanet önlenmiştir.

Silivri’den Ankara’ya avdet ettiğimde, elektrik direklerinde bu eski düşmanımızın “siyaset yok, hizmet var” afişlerini buldum. Biz “siyaset yok” diyen bir siyasetçiyi faşist sayan bir mektepten geliyoruz. Devam ediyorlar. Marx Okulu’nun bize öğrettiği budur. Okulumuzdayız.

Dokuzuncu tez olarak, bu önemsiz seçimlerin iki önemli işaretini kaydetmek istiyorum. Doğu Perinçek’in İşçi Partisi, uzun bir zamandır, intihar yolundaydı ve anladık ki, artık yolunu tamamlamıştır; intiharı hatmetmiştir. Uzun zamandır, imam-hatip okullarını ve türban’ı kabul ile anti-kapitalist eğilimleri sansür ediyordu; akepe’yi desteklemekte ve mehepe’ye yaklaşmak istemektedir. Sol ve sosyalizm ile bağı kalmamıştır ve son kurultayından, tesadüf mü, “ülkücü albay” olarak tanıttıkları birisi hariç, Silivri’de yatan, bir ölçüde solu bilen kıdemli kadrolarını tasfiye etmiş, ki devlete bir işaret olarak anlıyorum, ve apolitik isimleri ve sadece isimleri, yönetimine alarak, çıkmıştır. “Üçüncü Partisi” sayabiliriz, fakat, bir “Doğu Perinçek Cemaati” olarak telakki etmek daha doğrudur; yoluna böyle devam edebilir, öyle tahmin ediyorum. Başarılar diliyorum. Arkadaşlığımız var.

Onuncu Tez’e gelmiş bulunuyorum. Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyet’e ihanet edenlerin eline geçmiştir. Oyun içinde oyun oynadılar ve adaylar ile yerlerini Parti’nin değil, oligarşinin bürolarında, belirlediler. Çankaya, Beşiktaş, Kadıköy misli sonucu belli ve sağlam büyük yerleri, cumhuriyet düşmanlarına ve iltizama verdiler. Bunlar ve tabii başta Karabulut Kemal, artık, parti içi, savaş kışkırtıcısıdırlar.

Savaşın kabulü, kanunların ruhuna uygun ve gereğidir. Hainler, sorumludurlar ve adını daha önce verdiğim altı kişi, mutlaka, bir Özese Divanı’nda yargılanacaklardır, güveniyoruz. Buradayız.

Cumhuriyet Halk Partisi bayrağıyla, son seçime, Fethullah Gülen girmiştir. Başkanı, Kemal Karabulut Kılıçdaroğlu, Fethullah Gülen’in kasetlerini okumuştur. Kaset düzeneği, kısa bir zaman önce, bizleri, zındanlara koymak ve karalamak için kullanılıyordu ve o zaman, Gülen’in kasetlerini Tayyip Erdoğan çalıyordu ve hepsini Erdoğan çalmıştır. Şimdi bu kasetler, Said-i Nursi ile öğrencisi Fethullah Gülen arasındaki bir Medine Savaşı’nın borazanı oldular; Kılıçdaroğlu borazancıbaşıdır.

Yalnızca borazan çalma kabiliyeti var.

On birinci tez, her zaman olduğu üzere acıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin Fethullah Cübbesi örtünmesinin, cehepe için, benim önce Anayasa Referandumu sırasında ısrarla işaret ettiğim üzere, Kılıçdaroğlu ve adamlarının Fethullah Gülen’e bağlı olmasını ispatlamasından başka hiçbir yararı yoktur. Bunun dışında Fethullah Gülen’in son seçime, “seçimleri bitiren seçim” de diyebiliriz, Kuruluş’un Kurucusu CHP ile girmesinin, görünüşteki bu iki tarikat arasındaki savaşın Erdoğan’ı çırılçıplak yakalaması bir yana, sadece iki büyük yanlışı ortaya çıkarmaya yaradığını da görüyoruz. Yanlışlardan birisi, Gülen’in kontrol ettiği bir oy kütlesi olmamasıdır; yoktur. Oyu olmayan ve ayrıca oy nakli yapamayan bir tür semi-illegal örgüttür. Tarikat tarafı pek zayıftır, ritüelleri yoktur ve kendisine ait bir camii bulunmamaktadır. Her tarafa gidebiliyor ve sızabiliyorlar. Sızma, ahlakıdır.

Başta Karabulut Kemal’in, Fethullah’ı bir oy deposu olarak göstermek istemesi, her zaman olduğu üzere, yalnızca bir dolaptır. Fethullah cübbesinin bu kurucu Parti’ye oy getirmediğini ve eksilttiğini söyleyebiliyoruz. Biliyoruz.

Devam ediyoruz ve On İkinci tez’deyiz. Şudur, “seçimlerin ilk ve büyük mağlubu Fethullah Gülen’dir” formülü daha büyük bir yanlış olup, ayrıca saçmadır. Aptalca bir formüldür; Gülen’de kaybetme karakteri göremiyoruz, ne kaybedebilir ki; bazen Rasputin’i hatırlatan bir reis ve kütleselleşmekten çok, devlete sızmaya çalışan ve büyük zenginler ve şirketlerde, medya dâhil, örgütlenmeye çalışan bir harekettir. Böyle bir hareketin kaybetmesi mümkün değildir ve şirketlerdeki ve gazete ve televizyonlardaki gücü azalmamıştır. Müritleri, sol partileri kıskandıracak bir bağlılık, mücadele ruhu ve dayanıklılık gösterdiler. Demek ki, hem kaybetme organları yoktur ve hem de kaybetmediler.

Şu noktaya işaret etmemin sırası gelmiş bulunuyor. Tekrarlayabilirim, “paralel yapı” cahilane bir kullanıştır ve devlet de Tanrı misli şirk ya da ortak kabul etmiyor ve asla içinde barındırmıyor. Fethullah Gülen Tarikatı ile esas olarak Said-i Nursi bir parti oldular ve sonra ayrıldılar. Radikal bir ayrılık olmamakla birlikte Medine Savaşı yaptılar, mümkünse birbirinin derisini yüzmeyi denediler. Hind bint-i Utbe’nin, yine Medine’de, Peygamber’in kuzeni Hamza’nın, Uhud’da ölmüştü, kulak ve burnunu doğrayıp küpe yapmasını ve ciğerini çıkarıp yemek istemesini hatırlıyor ve hatırlatıyorum. Pire için katlederler.

Seçimlerin öncesinde, Erdoğan’ın bakanı, Erdoğan Bayraktar, hırsızlıkla suçlamaları için “ne yaptıysam Erdoğan’ın emri ile yaptım” demiştir. Gülen’e yakın, uzaklaştırılan İstanbul Emniyeti İstihbarat Şubesi Eski Müdürü Ali Fuat Yılmazer, ki bütün tutuklama dosyalarımızı hazırlayan adamdır, tutuklamaların hepsinin, Başbuğ’unki dâhil, Tayyip Erdoğan’ın emri ile yapıldığını, görgüye dayalı bir tanık olarak, açıklamış ve teyit etmiştir. Erdoğan’ı bitirenler bunlardır ve artık “lame duck” diyebiliyoruz. Aslında tabir budur ve topaldan çok ötededir.

Akepe bir devşirme ve kucaklama partidir; adamı yoktur ve hep kucakta taşınmıştır. Bundan sonra da, Gülen’in yarı-gizli ekonomi-politik örgütüne bir zarar vermesi zordur. Bağırır ve çağırır, ama, arkası yoktur; ortak bir parti idiler ve arkası hâlâ güçlüdür. Arkada kalan Hayati Yazıcı Fethullahi rengini açıklamıştır, Erdoğan’ın en güveniliri idi ve şimdi Erdoğan’ı frenleyenlerin başında ve hala bakanlıktadır. Bülent Arınç ile Abdullah Gül, Gülen için kalkandırlar. Reha Denemeç de buradadır. Öyleyse Erdoğan, bundan sonra, rabia’da bir reis’tir. Görüyoruz.

On üçüncü tezde şu var; Erdoğan, davaları kabul etseydi, bu kadar eskimezdi ve şimdi Oscar Wilde’ın, Dorian Gray’in Portresi’nden başka bi-şi değildir ve tam öyledir. Portre yırtılmış ve gerçek yüz çıkmıştır ve bu yüzle, bundan böyle hiç kimsenin Türkiye’yi yönetmesini düşünemeyiz. Kanunların Ruhu var.

(Devam edecek)

Kaynak: Odatv.com


30 Mart 2014 Pazar

Receb’in sonu!



Demir Bilgin

Recep, bitmiştir!

Bölgesel ve içsel şeriatçı burjuvazisinin desteklediği ve 12 yıldır iktidar yaptığı AK Parti ve Recep devri sona yaklaşmıştır. Recep, bitmiştir.

Bugün (30 Mart 2014) yapılmakta olan Yerel seçimlerin sonucu ne olursa olsun, Recep, politik olarak ve psikolojik olarak ta bitmiştir. Receb’in bitişi çok ”hazin” olacaktır. Hazinden de öte çok ”dramatik” olacaktır. Bunu tarihsel bir not olarak yazıyorum. Seçim sonuçları öncesinde, Receb’in bitişini ilan ediyorum. Biten Recep, hem Türkiye’de, hem de Uluslararası Mahkemede, Lahey’de de yargılanacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Receb’in, hırsızlığı, rüşvet, yağma yanında, hem katil, hem de savaş suçlusu olarak yargılanacaktır.

Yerel seçimlerin sonucu ne olursa olsun, Türkiye’de kurmuş olduğu ”Aile Şirketi” dağıtılacaktır. Receb ve ailesinin gasb-ettikleri  tüm ”servete” el konulacaktır. Bunu da buradan ilan ediyorum.
Receb’e dair ”dramatik” notlar vardır:

Bir: Recep, bir savaş suçlusudur.

İki: Tayyip, hem hırsız, hem de katildir.

Üç: Erdoğan, Roboski katili, çocuk katili ve Gezi intifadasında gençlerin katili ve  insanlık katilidir.

Dört: Tayyipsiz Recep, Suriye’de yenilmiştir. Suriye’de yenilen Recep, Türkiye’den ”firar” etmenin yollarını arıyor. Recep, ”firar” etmede geç kalmıştır.

Yerel seçim sonuçları öncesi bu notu yazmak istedim.

Yerel seçim sonuçları öncesi, Receb’in bitişini tescil ettirmek istedim.
Kayd-ediyorum: Recep bitmiştir.

Biten Recep, yargılanacaktır. Bunun da haberini şimdiden veriyorum!

Bir soru kaldı,  şudur: Receb’e bel bağlayan ”solcular”da  vardı. Bunlar ne olacak?

Cevap açıktır: Bunlar çoktan beri bitmiştir. İslami faşizme ”bel bağlayan” solcu(!) olmaz. İslami faşizme umutla bakan insan, ilkel gerici ve ilkel dönek olur. Bunlar da bitmiştir.

Evet, karanlık yıllar, aynı zamanda, derslerle doludur. Karanlık yıllar, kim solcu, kim değil, adeta bir aynadır. Recebi karanlık yıllarında bu aynada, bu ”sahte” solcuları da gördük…

Yeni bir döneme giriyoruz. Yeni dönem, her alanda örgütlenerek,  Anadolu’yu ”daha temiz, daha iyi” bir politik duruma çekmek, oluyor. Kirlenen ve geriye götürülmek istenen Türkiye, bu karanlık durumu aşacaktır.
Recep, bitmiştir!

Receb’in bittiği yerde, mutlaka gülistanlar yeşerecektir!




29 Mart 2014 Cumartesi

KAR KURTÇUKLARI(*)…



Remzi Aydn

Köpeklerin ve horozların sesi birbirine karışmıştı, keçilerin ormana doğru kara batarak yürüdüğünü pencereden izledim. Bazen dallardaki karlar keçilerin üzerine düşüyordu. Seley, ateşi uykudan uyandırmış ama beni uyandırmaya kıyamamıştı.

Kahvaltımızı yaptık, Seley ortalığı düzenledi eline bir kitap alarak pencerenin kenarına oturdu. Uzun süre Seley’i izledim, sanki ilk defa karşılaşmış gibi heyecanlıydım. Bir şeyler söylemek istedim ama okumasını engellemeye kıyamadım.

-Dağların zirvelerinde kar neden erimez biliyor musun fotoğrafçı?

-Serin olduğu için!

-Kar kurtçuklarını hatırlıyor musun? İşte o kurtçukların görevi karı serin tutmak ve erimesini engellemektir. Aynı zamanda kendilerine bir yaşam alanı sağlamaktır. Kar ve kurtçukları bu şekilde mutlu yaşar.

-Bir yerde su içmek için kaynağa eğildim, içinde kurtçuklar vardı. Yaylacı bir adam çekinmeden içmemi söylemişti. Hemen üstte bir su daha vardı ve orada kurtçuk yoktu ve diğerine nazaran oldukça sıcaktı. Kurtçukların suyu soğuttuğunu orada yaşamıştım. Fakat kar boyutuyla hiç düşünmedim.

-Bilgiyi eğer yaşamında kullanamıyorsan, bilginin gölgesi yaşamına düşmüyorsa o bilgi ölüdür. Gölgesi olmayan her şey aslında yoktur. Kitapların size verdiği bilgiler gölgesiz, o nedenle de ölü.
Seley elindeki kitabı kenara bıraktı ve yüzüme baktı. Bu hangimizin dersiydi ve içinde ne gizliydi. Söyledikleri beynimize düşen gölgeden ibaretti peki aslı neredeydi?
-kar kurtçuğa hayat verirken aslında kendine yaşam veriyordu. Bu doğanın bilinci, şaşmaz gerçeklik içeriyor.

-İnsan o kurtçuğa benzer, kainattan beslendiğini sanır ama aslında kainatı besleyendir. Birinin ölümü, diğerinin ölümüdür aslında.

Bu kadar basit olmamalıydı, Yusuf’un kuyusu gibiydi Piro’nun bilgileri. Işığın izin verdiği kadarını görebiliyordum, oysa asıl derinlik karanlıkta gizliydi.

-Hangi kitabı okursan oku, anladığın her cümle aslında senin yazdığın cümledir, yazarı yaşatan ya da yazdıran aslında biziz. Anlayamadığımız her cümle yazılmamış sayılır. Nice ölü kitapla hasbıhal etmeye çalıştık, lakin konuşamazdı.

Seley’in dudaklarında hafif bir kıvrım oluşmuştu. Piro, ateşe daldı ve sanki söylediklerimi hiç duymadı, tepki vermedi, gülümsemedi! Hangi kar kurtçuğunun bedenindeydi, ateşin karşısında olmasına rağmen hiç erimeden yaşamına devam ediyordu, tıpkı güneşin altında erimeyen karlar gibi. Bawa’nın eksikliğini ilk kez bu kadar derinden hissetmiştim. Seley yutkundu, bakışlarını gözüme kilitledi bir şeyler söyleyecekti sanki ama konuşmadı. Piro’ya aynı anda dönüp baktık, ateşin alevleri sanki yer altında körük ile kızıştırılıyordu. Sarı alevin rengi ve şekli, etrafı muzlarla çevrili limona benziyordu. Hayallerimi karıştırdım, bu kompozisyonu nerede gördüğümü düşündüm. Bir muz serasında çalışmıştım üç gün. Yeşil muzlar ortasına konulan limon ile olgunlaştırılıyor ve sarartılıyordu. Limon olmadığı takdirde muzlar birkaç gün içinde olgunlaşmadan çürüyordu.

Birden patlama sesiyle kıvılcımlar etrafa yayıldı. Gece serada uyuduğumda, muz salkımının doğum sancısı ile açıldığını duyardım. Sera sahibinin oğlu bir ağaca çivi çakmıştı, muz ağacı o gün hamile kadın gibi düşük yapmış, meyve salkımı yere düşerken çatırtılar oluşmuştu, sanki çığlık atıyord. Tepkisi ve sesler beni çok şaşırtmıştı. Alev mi, yoksa Piro’mu beni o ana götürdü bilemedim. Alevin bana anlatmak istediği neydi, doğum, düşük yapma ve en önemlisi limon ve muzların ilişkisi. Ekşi olan bir tek limonun o salkımı nasıl sarartıp, tatlandırdığını hatta olgunlaştırdığını neden anımsamıştım?

Piro’nun sakalları hafifçe kıpırdadı, sesi belli belirsiz,

-Işık felsefesi tüm inançlar için aynı görevi yapar. Bu felsefenin gövdesine çakılan her çivi, diğer inançların ve felsefelerin düşük yapmasına neden olur.

-Farklı inançların bu felsefeye girmesi gövdeye çakılan çivi gibi yani.

-Işık Felsefesi; sadece kendisiyle tanımlanabilir ve ölçülebilir.

-O tüm sıfat ve isimleri içerir ama hepsinden ötededir ve hiçbiri onu kapsamaz.

Tekrar suskunluk, sanki güreş alanında rakibinin gölgesiyle mücadele etmeye çalışan pehlivan gibiydim, her türlü oyunum boşa çıkıyor ve sonunda ben sırt üstü yere kapaklanıyordum. Gülümsedim ve burada olmanın mutluluğunu ve ayrıcalığını bir kez daha yaşadım.

Piro, gölgesi ile beni sarmalayan o kadim kartal gibi yine zirvedeydi ve ben başımı göğe kaldırmış, onu izliyordum adeta.

--------------


(*)PİRO-JAR U DİYAR... romanından alıntıdır...

Sevan Nişanyan‏…




Sait Çetinoglu  

SEVAN NİŞANYAN’IN  TECRİT KOŞULLARI OLAĞANLAŞTI,  SÜREKLİLEŞTİ.


Sevan Nişanyan’a,  bugün bir ceza daha teblig edilerek,  Açık Cezaevi’ne nakli önlendi. Yeni bir ceza daha tebliğ edilmeyse, Ekim 2014’ e kadar kapalı cezaevinde tecrit koşullarıda kalacak…

28 Mart 2014 Cuma

Hakan Fidan & Ahmet Davutoğlu SAVAŞ PLANI…





Bugünkü Suriye tapelerinin ilk partının İngilizcesi.

ELECTION DRIVEN WAR PLANS – I
PART 1
Ahmet Davutoğlu:
“Prime Minister said that in current conjuncture, this attack (on Suleiman Shah Tomb) must be seen as an opportunity for us.”
Hakan Fidan:
“I’ll send 4 men from Syria, if that’s what it takes. I’ll make up a cause of war by ordering a missile attack on Turkey; we can also prepare an attack on Suleiman Shah Tomb if necessary.”
Feridun Sinirlioğlu:
“Our national security has become a common, cheap domestic policy outfit.”
Yaşar Güler:
“It’s a direct cause of war. I mean, what’re going to do is a direct cause of war.”
--------
FIRST SCREEN:
Ahmet Davutoğlu: I couldn’t entirely understand the other thing; what exactly does our foreign ministry supposed to do? No, I’m not talking about the thing. There are other things we’re supposed to do. If we decide on this, we are to notify the United Nations, the Istanbul Consulate of the Syrian regime, right?
Feridun Sinirlioğlu: But if we decide on an operation in there, it should create a shocking effect. I mean, if we are going to do so. I don’t know what we’re going to do, but regardless of what we decide, I don’t think it’d be appropriate to notify anyone beforehand.
Ahmet Davutoğlu: OK, but we’re gonna have to prepare somehow. To avoid any shorts on regarding international law. I just realized when I was talking to the president (Abdullah Gül), if the Turkish tanks go in there, it means we’re in there in any case, right?
Yaşar Güler: It means we’re in, yes.
Ahmet Davutoğlu: Yeah, but there’s a difference between going in with aircraft and going in with tanks…
SECOND SCREEN:
Yaşar Güler: Maybe we can tell the Syrian consulate general that, ISIL is currently working alongside the regime, and that place is Turkish land. We should definitely…
Ahmet Davutoğlu: But we have already said that, sent them several diplomatic notes.
Yaşar Güler: To Syria…
Feridun Sinirlioğlu: That’s right.
Ahmet Davutoğlu: Yes, we’ve sent them countless times. Therefore, I’d like to know what our Chief of Staff’s expectations from our ministry.
Yaşar Güler: Maybe his intent was to say that, I don’t really know, he met with Mr. Fidan.
Hakan Fidan: Well, he did mention that part but we didn’t go into any further details.
Yaşar Güler: Maybe that was what he meant… A diplomatic note to Syria?
Hakan Fidan: Maybe the Foreign Ministry is assigned with coordination…
THIRD SCREEN:
Ahmet Davutoğlu: I mean, I could coordinate the diplomacy but civil war, the military…
Feridun Sinirlioğlu: That’s what I told back there. For one thing, the situation is different. An operation on ISIL has solid ground on international law. We’re going to portray this is Al-Qaeda, there’s no distress there if it’s a matter regarding Al-Qaeda. And if it comes to defending Suleiman Shah Tomb, that’s a matter of protecting our land.
Yaşar Güler: We don’t have any problems with that.
Hakan Fidan: Second after it happens, it’ll cause a great internal commotion (several bombing events is bound to happen within). The border is not under control…
Feridun Sinirlioğlu: I mean, yes, the bombings are of course going to happen. But I remember our talk from 3 years ago…
Yaşar Güler: Mr. Fidan should urgently receive back-up and we need to help him supply guns and ammo to rebels. We need to speak with the minister. Our Interior Minister, our Defense Minister. We need to talk about this and reach a resolution sir.
Ahmet Davutoğlu: How did we get specials forces into action when there was a threat in Northern Iraq? We should have done so in there, too. We should have trained those men. We should have sent men. Anyway, we can’t do that, we can only do what diplomacy…
Feridun Sinirlioğlu: I told you back then, for God’s sake, general, you know how we managed to get those tanks in, you were there.
Yaşar Güler: What, you mean our stuff?
Feridun Sinirlioğlu: Yes, how do you think we’ve managed to rally our tanks into Iraq? How? How did manage to get special forces, the battalions in? I was involved in that. Let me be clear, there was no government decision on that, we have managed that just with a single order.
FOURTH SCREEN:
Yaşar Güler: Well, I agree with you. For one thing, we’re not even discussing that. But there are different things that Syria can do right now.
Ahmet Davutoğlu: General, the reason we’re saying no this operation is because we know about the capacity of those men.
Yaşar Güler: Look, sir, isn’t MKE (Mechanical and Chemical Industry Corporation) at minister’s bidding? Sir, I mean, Qatar is looking for ammo to buy in cash. Ready cash. So, why don’t they just get it done? It’s at Mr. Minister’s command.
Ahmet Davutoğlu: But there’s the spot we can’t act integratedly, we can’t coordinate.
Yaşar Güler: Then, our Prime Minister can summon both Mr. Defence Minister and Mr. Minister at the same time. Then he can directly talk to them.
Ahmet Davutoğlu: We, Mr. Siniroğlu and I, have literally begged Mr. Prime Minster for a private meeting, we said that things were not looking so bright.
FIFTH SCREEN:
Yaşar Güler: Also, it doesn’t have to be crowded meeting. Yourself, Mr. Defence Minister, Mr. Interior Minister and our Chief of Staff, the four of you are enough. There’s no need for a crowd. Because, sir, the main need there is guns and ammo. Not even guns, mainly ammo. We’ve just talked about this, sir. Let’s say we’re building an army down there, 1000 strong. If we get them into that war without previously storing a minimum of 6-months’ worth of ammo, these men will return to us after two months.
Ahmet Davutoğlu: They’re back already.
Yaşar Güler: They’ll return to us, sir.
Ahmet Davutoğlu: They’ve came back from… What was it? Çobanbey.
Yaşar Güler: Yes, indeed, sir. This matter can’t be just a burden on Mr. Fidan’s shoulders as it is now. It’s unacceptable. I mean, we can’t understand this. Why?
SIXTH SCREEN:
Ahmet Davutoğlu: That evening we’d reached a resolution. And I thought that things were taking a turn for the good. Our…
Feridun Sinirlioğlu: We issued the MGK (National Security Council) resolution the day after. Then we talked with the general…
Ahmet Davutoğlu: And the other forces really do a good follow up on this weakness of ours. You say that you’re going to capture this place, and that men being there constitutes a risk factor. You pull them back. You capture the place. You reinforce it and send in your troops again.
Yaşar Güler: Exactly, sir. You’re absolutely right.
Ahmet Davutoğlu: Right? That’s how I interpret it. But after the evacuation, this is not a military necessity. It’s a whole other thing.

SEVENTH SCREEN
Feridun Siniroğlu: There are some serious shifts in global and regional geopolitics. It now can spread to other places. You said it yourself today, and others agreed… We’re headed to a different game now. We should be able to see those. That ISIL and all that jazz, all those organizations are extremely open to manipulation. Having a region made up of organizations of similar nature will constitute a vital security risk for us. And when we first went into Northern Iraq, there was always the risk of PKK blowing up the place. If we thoroughly consider the risks and substantiate… As the general just said…
Yaşar Güler: Sir, when you were inside a moment ago, we were discussing just that. Openly. I mean, armed forces are a “tool” necessary for you in every turn.
Ahmet Davutoğlu: Of course. I always tell the Prime Minister, in your absence, the same thing in academic jargon, you can’t stay in those lands without hard power. Without hard power, there can be no soft power.
EIGTH SCREEN
Yaşar Güler: Sir.
Feridun Sinirlioğlu: The national security has been politicized. I don’t remember anything like this in Turkish political history. It has become a matter of domestic policy. All talks we’ve done on defending our lands, our border security, our sovereign lands in there, they’ve all become a common, cheap domestic policy outfit.
Yaşar Güler: Exactly.
Feridun Siniroğlu: That has never happened before. Unfortunately but…
Yaşar Güler: I mean, do even one of the opposition parties support you in such a high point of national security? Sir, is this a justifiable sense of national security?
Feridun Sinirlioğlu: I don’t even remember such a period.
NINTH SCREEN:
Yaşar Güler: In what matter can we be unified, if not a matter of national security of such importance? None.
Ahmet Davutoğlu: The year 2012, we didn’t do it 2011. If only we’d took serious action back then, even in the summer of 2012.
Feridun Sinirlioğlu: They were at their lowest back in 2012.
Ahmet Davutoğlu: Internally, they were just like Libya. Who comes in and goes from power is not of any importance to us. But some things…
Yaşar Güler: Sir, to avoid any confusion, our need in 2011 was guns and ammo. In 2012, 2013 and today also. We’re in the exact same point. We absolutely need to find this and secure that place.
Ahmet Davutoğlu: Guns and ammo are not a big need for that place. Because we couldn’t get the human factor in order…